Tuesday, 12 January 2021

Büyük Engizisyoncu - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Büyük Engizisyoncu - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Hz. İsa'nın İspanyol Engizisyonu döneminde dünyaya geri dönüp esir alınışını canlı bir imgelemle hayal eden ve Karamazov Kardeşler'de hikâye edilen bu mesel; inanç, acı, insan doğası ve özgür iradeye dair hem derinlikli hem de incelikli bir keşif yolculuğu. 

Tarih boyunca bazı kitaplar dünyayı değiştirdi. Bununla kalmayıp; bizleri ve birbirimizi görme biçimimizi etkiledi. O kitaplar ki tartışmalara, muhalif fikirlere, savaş ve devrimlere esin kaynağı oldular. Aydınlattılar, harekete geçirdiler, kışkırttılar, teselli ettiler. Yaşamımızı zenginleştirdiler ve bizleri ayrı ayrı kendi yaşamlarımızı sorgulamaya yönelttiler. 

Büyük Engizisyoncu, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Kafka Kitap, Tanıtım Bülteninden

Şimdi dinle.

Olay on altıncı yüzyılda geçiyor. O sıralar -okuldan da bilirsin ya- şairler göktekileri yeryüzüne indirerek şiirlerine kahraman yapmayı adet edinmişlerdi. Dante bir yana, Fransa'da mahkeme katipleri, manastırlarda rahipler Meryem Ana'yı, melekleri, ermişleri, İsa'yı, hatta Tanrıyı temsillerinde sahneye çıkarmaya başlamışlardı. Pek safça şeylerdi bunlar. Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu'nda, Xl. Louis döneminde, Paris'te, veliahdın doğumu dolayısıyla belediye salonunda halka parasız olarak, Le bon jugement de la tres sainte et gracieuse Vierge Marie (20) adında tam ahlakî bir temsil verilir. Bakire Meryem sahnede görünür, bon jugement'ını kendisi söyler. Bizde Moskova'da, Petro öncesi devirde, bazen buna benzer, Tevrat'tan alınma, dram şeklinde temsiller yazılırdı. Bu çeşit temsillerden başka ülkenin her yanına pek çok şiir ve hikaye yayılmıştı. Yazarlar, gerek gördükçe ermişlerle melekleri ve bütün gök alemini konu olarak alıyorlardı. Manastırlarımızda bu çeşit mensur şiirlerin başka dillerden çevrilenleri olduğu gibi, yenileri de yazılıyordu. Üstelik bunlar Tatar istilası sırasında yapılıyordu! "Meryem Ana'nın Cehennemİ Dolaşması" manastır işi şiirlerin Yunancadan alınma örneklerinden biri. Bu ufak mensur şiirde cüretten yana Dante'den geri kalmayan sahnelere rastlanır. Meryem Ana cehenneme iner, Baş meleklerden Mihail onu cezalarını çekenlerin arasında gezdirir. Kutsal Bakire günahkarlara çektirileni bir bir görür. Orada ilginç bir durumla karşılaşır: Birtakım günahkarlar alevli göle dalıp çıkmaktadır. Dalıp bir dakika görünmeyenler "Tanrı'nın unuttuklarıdır... " Ne derin, ne güçlü sözler! Bunları görüp dehşet içinde gözyaşlarına boğulan Tanrısal Ana, Ulu Tanrı'nın tahtı önünde diz çöker, cehennemde gördüğü bütün günahkarları bağışlamasını diler. Ta nn ile arasında geçen konuşma da pek ilginçtir. Yalvarıp yakardığı Tanrı, Kutsal Oğlunun ellerinde ve ayaklarındaki çarmıha çivilendiği zamandan kalma izleri gösterir: "O'nun katillerini nasıl bağışlarım? " O zaman Meryem Ana, bütün ermişlere, çilekeşlere, melek ve Baş meleklere hep birlikte Tanrının ayaklarına kapanarak bütün günahkarların kurtuluşu için yalvarmalarını söyler. Şiir şöyle bitiyor: Tanrı, bu yakarmaya karşılık her yıl Kutsal Cuma ile Kutsal Üçlü yortusu (21) arasındaki zamanda günahkarların işkencesine ara vermeye razı olur. Cehennemdeki günahkarlar "Kararın haklı, Ulu Tanrı! " diye şükrederler. Benim şiir de o zamanlar çıksaydı buna benzer bir şey olurdu. Benimkinde de sahnede O'nu görüyoruz; ama konuşmuyor, bir görünüp geçiyor. Yeniden hükümdarlığı ele almak için verdiği sözün üstünden on beş yüzyıl geçti. On beş yüzyıl önce kitaplarda "Yakında geleceğim ... " (22) sözleri geçiyordu. Öte yandan, "Geleceği günü ve saati göklerdeki Babadan başka, hatta Oğul bile bilemez" diye yazılıydı. Ama insanlar gene de eski imanları, eski, içten duygulanmalarıyla O'nu bekliyorlar. Hatta daha büyük bir imanla, çünkü on beş yüzyıldır gökten gelen işaretler de kesildi.

"Gökten işaret gelmez,
Kalbin dediğine inan!" (23)

Ancak kalbin dediğine İnanmak!.. Doğrusu o zamanlar pek çok mucize olurdu, azizler şifa dağıtmakta birbiriyle yarışırdı. Bazı olmuş hikayelerde Gökler Tanrıçasının (24) onları ziyarete geldiği de yazılıydı. Ama tekin durmayan kör şeytan insanları dürterek mucizelerin gerçekliğine karşı şüpheler uyandırmaya başladı. Tam o sırada Kuzeyde, Almanya'da, yeni, korkunç, aykırı bir din türedi.

"Meşale gibi kocaman bir yıldız kaynaklara düştü, sular acıdı..." (25) Doğru dinden ayrılan bu yolun esasında, Tanrı'ya küfür sayılan mucizeye inanmazlık vardı, öte yandan gerçekten insanların imanı bir kat daha güçlenmişti. İnsanların gözyaşları eskisi gibi Tanrıya ulaşıyor, kullar eskisi gibi O'nu sayıyor, umut bağlıyorlardı, önceleri olduğu gibi, özlem duyuyorlardı ona ... İnsanlar yüzyıllardan beri imanla, ateşle, "Bizi görün, ne olur büyük Tanrı!" diye yalvarırken, O da sonsuz merhametiyle yalvaran kullarının dileğini yerine getirerek yeryüzüne inmeyi yüzyıllar boyunca istedi. Bu arada bazen indiği; iyi, doğru kimseleri, çilekeşleri, kutsal kişileri ziyaret ettiği oldu; hayatlarıyla ilgili yazılarda bunun sözü geçiyor. Sözlerine bütün kalbiyle inanan Tütçev'in (26) dediği gibi,

"Çarmıhın yükü altında ezilen
Köle kılığında Gökler Kralı
Ana toprağımızı kutsayarak
Baştan başa dolaştı."

Bunun kesinlikle doğru olduğuna inanıyorum. Böylece, bir an için bile olsa ıstıraplı, kederli, günahlara batmış, ama yine de çocukça bir sevgi ile O'na bağlanan insanlara görünmek istedi ... Eserimde olay İspanya'da, Sevilla'da engizisyonun en kızışmış zamanında, ülkede Tanrı adına her gün ateşler yakılarak, 

"Muhteşem bir auto da fe ile (27)
Hain kafirler yakılırken."

   geçiyor. Tabii O'nun bu seferki gelişi, söz verdiği şekilde, dünyanın sonu yaklaşırken, göğün bütün görkemliliği içinde "Doğudan Batıya kadar ışıldayan bir şimşek" halinde ani gelişi gibi değildi, hayır. O, bir an için olsun, şafakları alevlere bürünmüş bir ülkede evlatlarını görmek istiyordu. On beş yüzyıl önce yaptığı gibi, içi sonsuz merhametle dolu, bir daha aralarında dolaşmayı, yanlarında olmayı istiyordu. Güney şehrinin sıcak sokaklarından geçiyor. Henüz bir gün önce Büyük Engizisyoncunun kralla saray halkı, şövalyeler, kardinaller, saray dilberleri ve bütün Sevilla halkı huzurunda "muhteşem bir auto da fe" de, ad majorem gloriam Dei (28) yüze yakın din sapığını yaktığı şehirdi bu... Sessizce, belirsizce girdiği halde, ne garip, herkes tanıyor O'nu. Bu kısım, yani neden tanındığını anlatan kısım, şiirin en güzel yeri olabilirdi. Halk, önüne geçilmez bir kuvvetle O'na doğru akıp çevresini sarıyor, peşinden gidiyor. Aralarından sakin, sonsuz merhamet dolu bir gülümsemeyle, kalbi sevgi, gözleri aydınlık, Bilgi ve Kudret nuru dolu olarak geçiyor; ilerledikçe insan kalplerinde sevgi yankıları uyandırıyor. Halka doğru ellerini uzatarak kutsuyor onları. O sırada, O'na, hatta sadece elbisesine dokunanlara şifalı bir kuvvet saçıyor. Kalabalık içinde küçük yaştan beri kör olan bir ihtiyar, "Rabbim, bana şifa ver ki Seni görebileyim! " diye yalvarıyor. O anda gözlerindeki perde kalkıyor, kör adam O'nu görmeye başlıyor. Halk ağlayarak O'nun bastığı toprağı öpüyor, çocuklar önüne çiçek atıyor, "Hosanna!" (29) diye bağırıyorlar. Hepsi "O'dur, O; O'ndan başkası olamaz!" diye tekrarlıyorlar. Sevilla başkilisesinin avlusuna girdiği zaman bir aile, ağlaşarak kiliseye açık beyaz bir tabut getiriyor: İçinde şehir büyüklerinden birinin biricik kızı yatıyor; yavrunun ölüsü çiçeklerle süslenmiş. Kalabalıktan birisi, ölünün ağlayan annesine, "O, çocuğunu diriltir! " diye bağırıyor. Tabutu karşılamaya çıkan kilise papazı şaşkınlıkla etrafa bakıp kaşlarını çatıyor. Birdenbire ölü çocuğun annesinin çığlığı duyuluyor; kadın O'nun ayaklarına kapanarak ellerini uzatıyor, "Gerçekten sen, O'ysan, evladımı dirilt! " diye yalvarıyor. Kafile duruyor, küçük tabutu avluda, O'nun ayaklarının dibine bırakıyorlar. Merhamet dolu bakışını ölüye çevirerek, yavaş yavaş, "Talita kumi," diyor, küçük kız diriliyor. Tabutunda doğrulup gülümseyerek, hayretle etrafındakileri süzüyor. Tabutuna konulan beyaz gül demeti hala elinde. Halk şaşkına dönüyor, çığlıklar, hıçkırmalar duyuluyor. Tam o anda şehir meydanından Büyük Engizisyoncu Kardinal geçiyor. Doksanlık, ama dimdik yürüyen, uzun boylu bir adam bu. Kurumuş yüzünde çukura batık gözleri hala kor gibi yanıyor. O gün sırtında, bir gün önce Roma dini düşmanları yakılırken giydiği göz alıcı kardinal elbisesi yok; hayır, Büyük Engizisyoncu o anda eski, kaba bir rahip cüppesine bürünmüş. Kardİnalin az gerisinden yardakçıları, köleleri ve "kutsal" muhafızları geliyorlar. Büyük engizisyoncu, kalabalığın önünde durarak olanları uzaktan seyrediyor. Her şeyi görmüştür zaten. Tabutu O'nun ayakları dibine koyduklarını, kızın dirildiğini, hepsini gördü. Kardinalin gür, kırçıl kaşları çatılıyor, bakışı kötü kötü parlamaya başlıyor. Bir el işaretiyle muhafızlara O'nu yakalamalarını emrediyor, ihtiyarın sözü o kadar geçiyor ve halk o derece uysal, sessizce boyun eğmeye alışık ki, hepsi muhafızların önünde açılıyor. Muhafızlar ortalığı kaplayan derin sessizlik içinde O'nu yakalayıp götürüyorlar. Daha sonra halk ihtiyar engizisyoncunun önünde yerlere kadar eğiliyor; o, kalabalığı sessizce kutsadıktan sonra yoluna devam ediyor. Muhafızlar, mahpusu engizisyon mahkemesinin bulunduğu eski binadaki kemerli, dar, karanlık hapishaneye götürüp kapatıyorlar. Gün batıyor; onun yerini koyu, sıcak ve "cansız" bir Sevilla gecesi alıyor. Her yanı "defne ve limon kokusu" sarıyor. Zifiri karanlığın ortasında ansızın hapishanesin demir kapısı aralanıyor, ihtiyar Büyük Engizisyoncu elindeki meşaleyle ağır adımlarla hapishaneye giriyor. Yanında başkası yok; kapı adamın ardından hemen kapanıyor. Eşikte durarak bir iki dakika mahpusun yüzünü dikkatle süzüyor. Sonra ağır ağır yaklaşıp meşaleyi masaya koyuyor.

"Demek sensin! Sensin, öyle mi? " diyor. Karşılık almayınca aceleyle, "Cevap versene, bir şey söyle! " diye ekliyor. "Ama ne söyleyebilirsin, söyleyeceklerini çok iyi biliyorum. Zaten bundan önce söylediklerine başka bir şey katmaya hakkın yok. Neden bize engel olmak istiyorsun? Bize engel olmak için geldiğini kendin de biliyorsun. Ama yarın ne olacağını biliyor musun? Senin kim olduğunu bilmiyor, bilmek de istemiyorum. O musun, yoksa sadece O'nun benzeri misin? Kim olursan ol, hemen yarın hüküm giydirip en azılı zındık olmak suçuyla yakacağım seni. Bugün ayaklarını öpen halk, yarın bir göz işaretimle atılacağın ateşe odun taşımaya koşacak, bunu biliyor musun? .. Gerçekten O musun?.. " Bakışını mahpustan ayırmadan derin düşünceye dalıyor. Sonra gözlerini O'ndan ayırmadan, "Evet, belki sen de biliyorsun bunları," diye ekliyor.

O zamana kadar sessizce dinleyen Alyoşa, gülümsedi.

- Doğrusu pek anlayamıyorum ivan, nedir bu? Dört başı mamur bir hayal mi, ihtiyarın bir yanlışı mı, yoksa akla gelmez bir qui pro quo (30) mu?

İvan, güldü:

- Sonuncusunu kabul et öyleyse... Mademki zamanın gerçekliği seni bir nebzecik hayale dayanamayacak kadar şımartmış, qui pro quo'dan yanaysan, öyle olsun.

Tekrar gülerek devam etti: 

- Ama ihtiyar doksanında olduğu için saplandığı fikirle çoktandır aklını bozmuş olabilirdi. Mahpusun dış görünüşü onu etkileyebilirdi. Hem bunlar, bir ayağı çukurda, bir gün önce yüz dinsizi yakmanın heyecanı içinde bir ihtiyarın hezeyanı da olabilirdi. Ama bize göre qui pro quo ve sınırsız hayalcilik aynı şey, değil mi? Asıl amacımız ihtiyara konuşma olanağı sağlamaktır. Herif tam doksan yıldır içinde taşıdıklarını en sonunda açığa vurma fırsatı buluyor!

- Mahpus hep susuyor mu, sadece yüzüne bakıp ses çıkarmıyor mu?

İvan yine güldü:

- Evet. Zaten ihtiyar O'na önce söylediklerine başka şey katmaya hakkı olmadığını bildirmişti. Bence, Roma Katolikliğinin temellerinden biri budur. Yani, "Sen her şeyi Babana devrettin, artık her şey O'nundur. İstersen yeryüzüne bir daha hiç gelme ya da belirli bir süre için de olsa işlerimizi karıştırma ... "Cizvitlerin yazıları, sözleri hep bu anlama gelir.

Din bilginlerinin kitaplarında da buna benzer şeyler okumuştum. İşte bizim ihtiyar engizisyoncu da O'na, "Buraya geldiğin alemin sırlarından birini olsun bize açıklayabilir misin?" diye hem soruyor, hem O'nun yerine karşılık veriyor:

"Hayır, bunu yapmaya hakkın yok, çünkü bu seferki açıklaman ilk gelişinde söylediklerine katılacak, bununla yeryüzünde bütün gücünle savunduğun insan özgürlüğü tehlikeye düşecek. Söylediğin her yeni şey özgürlüğe indirilmiş yeni bir darbe olacak, oysa daha bin beş yüz yıl önce insanların inanç özgürlüğü Senin için her şeyin üstündeydi. "Sizleri özgürlüğe kavuşturmak isterdim,' diyen Sen değil miydin?"

İhtiyar dalgın bir gülümsemeyle, "Şimdi gördün bu özgür insanları," diye ekledi. Sonra sert bakışını mahpusun yüzüne dikerek devam etti: "Evet, yaptığımız iş bize pahalıya mal oldu, ama Senin adını kullanarak sonunu getirdik. On beş yüzyıldır bu özgürlükle savaştık durduk, ama bitti artık, kökünden hallettik. Buna inanmıyor musun? Bana sakin sakin bakıyor, kızınayı bile küçüklük sayıyorsun. Ama şunu bil ki, insanlar özgür olduklarına şimdi her zamankinden çok daha emindirler; oysa özendikleri özgürlüğü kendi elleriyle bize teslim ediyorlar. Bizim eserimiz bu. Sen bunu, böyle bir özgürlüğü istemiyordun, değil mi?"

Alyoşa, sözünü keserek,

- Yine anlamadım, dedi. İhtiyar alay mı, şaka mı ediyor?

- Asla. Tam tersine, özgürlüğe üstün gelmesini, bunu insanların mutluluğu uğruna yapmış olmasını, hem kendisi, hem de yalanları için onurlu bir görev sayıyor. "Çünkü," diyor, "ancak şimdi (tabii engizisyonu kastederek) ilk kez insan mutluluğunu düşünmek mümkün oldu. İnsanlar isyancıydı; isyancılar mutlu olabilirler mi?.. Seni uyarmaya çalıştılar; uyarma, öğüt eksik değildi, ama dinlemedin, insanları mutluluğa götüren biricik yolu teptin. Bereket, ayrılırken her şeyi bize bıraktın, bağlayıp çözmek hakkını bize bırakmaya söz verdin, bu hakkı geri almayı düşünemezsin artık, öyleyse ne diye bize engel olmaya geldin?"

- "Uyarma, öğüt eksik değildi" ne demek? diye sordu Alyoşa.

- İhtiyarın söylediklerinin en önemli yeri bu işte. İhtiyar şöyle devam ediyor: "Korkunç, akıllı bir Ruh, yok etmeye ve yok olmaya kadir bir Ruh çölde seninle konuşmuş. (31) Kitaplarımıza göre, Seni doğru yoldan çıkarmaya çalışmış. Aslı var mı bunun? Kabul etmediğİn ve Kitapların 'doğru yoldan çıkarma' diye adlandırdığı o üç sorudan daha özlü ne olabilir? Aslında dünyayı kökünden sarsacak, gerçek mucize o gün, o üç kandırıcı sorunun sorulduğu gün olmuştu. Mucize, bu soruların ortaya atılmasındaydı! Sadece bir deneme, bir varsayım olarak korkunç Ruhun sorduğu üç sorunun Kitabımızda tamamen silindiğini, bunları yeniden Kitaplara yazdırmak için tekrar çalışmak, hazırlıklar yapmak gerektiğini düşünelim ki, bu iş için dünyanın en akıllı, olgun insanlarıyla devlet ve kilise büyükleri, bilginler, filozoflar, şairler birleşmiştir. Onlara verilen mesele de şu: Düşünüp üç soru bulun. Ama öyle sorular ki üç kelimeyle, üç cümleyle dünyanın ve insanların bütün geleceği ifade edilebilsin. Yeryüzünde zeka, akıl diye bildiğimiz ne varsa birleşerek kudretli Ruhun Sana çölde sorduğu üç soruya güç ve derinlik bakımından benzer bir şey sorabileceklerini düşünebilir misin? Yalnız bu soruların ortaya atılmasındaki mucize, karşısında geçici değil, ölümsüz, mutlak bir zeka bulunduğunu gösteriyor. İnsanlık bir bütün halinde derlenerek bütün geleceği topu topu üç soruya sığdırılıyor. Bu sorular insan yaratılışının çözümlenmemiş ve tarihleşmiş çelişmelerinin üç şeklidir. Daha önce bunu anlamak mümkün değildi, geleceğimiz karanlıktı; ama şimdi, üzerinden on beş yüzyıl geçince görüyoruz ki bu üç soruda her şey o kadar önceden kararlaştırılmış, söylenmiş ve yerine gelmiş ki buna ne bir şey katılabilir, ne de eksiltilebilir. Kimin haklı olduğuna karar yermek Sana düşer: Sen mi, Sana sorular soran mı?.. Birinci soruyu hatırla. Tam değilse bile, anlamı aşağı yukarı şöyleydi: 'İnsanlar alemine gitmek istiyorsun ve eli boş gidiyorsun. Onlar basitlikleri ve doğuştan gelme savruklukları yüzünden bunu kavrayamayacak, hatta korkacaklar verdiğin sözden ... Çünkü insanoğlunun, insan toplumunun ezelden beri, özgürlükten çok yadırgadığı şey olmamıştır! Şu çıplak, kızgın çöl taşlarını  görüyor musun? Onları ekmek yap, insanlar minnetle, uysal bir sürü halinde hem peşinden koşacak, hem nimetlerini geri alırsın diye korkudan titreyeceklerdir.' Ama Sen insanları özgürlükten yoksun etmek istemedin, bu teklifi geri çevirdin; ekmek pahasına satın alınan itaatin değersiz olduğunu düşündün. 'Yalnız ekmekle yaşanmaz' diye karşılık verdin. Ama bir gün Toprak Ruhu, ölümlü dünyanın, yeryüzünün ekmeği sebebiyle Senin üstüne yürüyecek, dövüşüp Seni yenecektir. İnsanlar da, 'Bu hayvanın benzeri yok, bize gökten, ateş indirdi!' diye bağırıp onun peşinden koşacaklar; biliyor musun bunu? Yüzyıllar geçecek, insanlar akıl ve bilim ağzıyla suçu ve tabii günahı da bir yana koyarak ayakta kalanın yalnız açlık olduğunu haykıracaklar; bunu da biliyor musun? Sana karşı isyan bayrağı çekip tapınağını yıkanlar o bayrağa, 'Karınlarımızı doyur, sonra bizden erdem iste!' diye yazacaklar. Tapınağının yerini yeni bir yapı, korkunç yeni bir Babil Kulesi alacak. Hoş o da öteki gibi yarıda kalacak, ama yeni kulenin yapılmasına meydan vermemek Senin elindeydi; hiç değilse insanlığı bin yıl uğraşıp didindikten sonra insanları bin yıllık ıstıraptan kurtarabilirdin. Çünkü kuleyle bin yıl uğraşıp didindikten sonra insanlar nasıl olsa bize gelecekler. Bizi gene yeraltı mağaralarımızda bulacaklar (çünkü tekrar tekrar baskı ve eziyet göreceğiz). Bizi bulunca, "Doyurun bizi," diye yalvaracaklar. "Bize gökten ateş indirmeyi vaat edenler sözlerini tutmadılar." O zaman kulenin yapısını biz tamamlayacağız. Çünkü ancak onları doyuran yapacak bunu. Bu işi biz, hem Senin adını yalandan kullanarak yapacağız. Biz olmasak bunlar kendilerini asla, asla doyuramazlar! İnsanlar özgür kaldıkça dünyanın bütün bilgileri ekmek sağlamaz onlara. Sonunda özgürlüğü ayaklarımızın dibine sererek, "Köleliğe razıyız, tek doyurun bizi!" diyecekler, özgürlükle doyasıya dünya nimetinin bir arada olamayacağını anlayacaklar ve bunu aralarında paylaşmaya asla yanaşmayacaklar. Ondan başka ahlaksız, değersiz, isyancı oldukları için asla özgür olamayacaklarına kanaat getirecekler. Sen onlara gökteki nimeti vaat etmişsin, ama tekrar söylüyorum, zayıf, içi daima bozuk, ezelden soyluluktan yoksun insanoğulları gökteki nimetleri yeryüzündekine üstün tutar mı hiç? Binlerce, on binlerce kişi göğün ekmeği uğruna Senin ardından gitse bile, ölümlü dünyanın nimetlerinden geçemeyen milyonlarca, milyonlarca insan ne olacak? Yoksa Sence, ancak büyük, güçlü olan on binlerin değeri var da, denizde kum misali çok aciz, ama gene de Seni sevenleri, ötekilere malzeme olarak mı bırakırsın? Yo, biz zayıf ve acizlerin değerini biliriz! Kusurlu, isyancıdırlar, ama sonunda onlar da yola gelir. Bize hayran olacaklar, başlarına geçip onları ürküten özgürlükten kurtarmaya razı olduğumuz için bize Tanrı gözüyle bakacaklardır; özgür kalmaktan bu derece korkar bunlar! Biz de Senin sözünle, Senin adına hüküm sürdüğümüzü söyleyeceğiz. Yani tekrar aldatacağız onları, çünkü Seni bir daha yanımıza yaklaştırmayacağız. Yalan söylemek zorunda olduğumuz için ıstırap duyacağız. İşte Sana çölde sorulan birinci sorunun anlamı ve her şey üstün tuttuğun özgürlük uğruna çiğnediğin şey buydu. Oysa bu soruda dünyanın en büyük sırrı gizliydi. Yeryüzü nimetlerini kabul etmekle gerek tek tek, gerekse toplu olarak bütün insanların ezeli bir derdini halletmiş olurdun. Başı boş kaldıkça hemen tapınacağı bir Tanrı bulmak insanoğlunun en büyük kaygısıdır. Ama önünde dize gelecekleri tanrının değerinin su katılmadık cinsten olmasını da muhakkak isterler, tanrının büyüklüğünü herkes kabul etmiş olmalı... Çünkü bu zavallı yaratıkların tasası yalnız senin benim için tapınacağımız bir varlık bulmak değil, herkesin ve ille hep birlikte, imanla baş tacı edecekleri birini bulmaktır. İşte bu ortaklaşa tapınma ihtiyacı hem tek tek, hem toplu olarak bütün insanların ta ilk yüzyıllardan beri başlıca ıstırap konusu olmuştur. Toplu tapınma yüzünden birbirlerinin kanına girerlerdi. Kendilerine birtakım tanrılar icat ederler, birbirlerine, 'Tanrılarınızdan vazgeçin, bizimkileri kabul edin; yoksa sizi de, Tanrılarınızı da yok ederiz!' diye haber salarlardı. Bu kıyamete kadar böylece sürüp gidecektir. Dünyadaki tanrıları tüketince, bu sefer de putlara tapınmaya başlayacaklardır. İnsan doğasının bu temel sırrını biliyordun, bilmemen mümkün değildi, ama insanların Sana kayıtsız şartsız tapınmasını sağlayacak biricik gerçeği bu dünyanın nimetlerini temsil eden bayrağı, göklerin ekmeği uğruna reddettin. Daha sonra yaptıkların da caba ... Bunlar da hep özgürlük uğrunaydı. Dedim ya sana, zavallı bir yaratık olan insanoğlunun baş derdi, kendilerine doğuştan bağışlanan özgürlükten sıyrılıp bunu bir an önce başkalarına devredebilmektir. Özgürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana pekala teslim edebilirler. Ekmek Senin elinde emin bir zafer bayrağı olurdu, vereceğin ekmek uğruna insanlar önünde eğilirdi. Gerçekten, ekmek kaygısından daha önemli bir dava düşünülemez. Yalnız bir başkası ekmek verdiğin kişinin vicdanını çelerse, o zaman bu kimse uzattığın ekmeğe sırt çevirip vicdanını çelenin peşinden gidecektir; bunda Sen haklıydın. Zira, insanların var olmasının sırrı yalnız yaşamakta değil, yaşamalarının nedenindendir. Ne için yaşadığını kesin olarak bilmeden insan yaşamayı kabul etmez, hatta dünya nimetlerine boğulsa bile kendini yok etme yoluna gider. Bu böyleyken ne oldu: Sen insanların özgürlüklerini ellerinden alacak yerde bunu daha da artırdın. İnsanların iyiyle kötüyü diledikleri gibi seçme hakkına pek değer vermediklerini; rahatı, hatta ölümü yeğlediklerini unuttun mu? İnsan için vicdan özgürlüğü kadar çekici, ama o kadar da azap verici şey yoktur. Oysa Sen vicdan huzuruna güvenilir bir temel sağlayacak yerde, en olmayacak, kararsız, karanlık, insan gücünün üstünde birtakım şeyler peşine düştün. Bununla insanları sevmezmiş gibi hareket ettin. Hem de kim yaptı bunu; hayatını onların yoluna vermek için dünyaya gelen Sen! İnsan özgürlüğünü ele geçirecek yerde artırdın, insanların iç alemine sonsuzluğa kadar sürecek çeşitli acılar kattın. Hiçbir baskının etkisinde kalmamış insan sevgisini arzuluyordun. Seni içten severek çekici gücüne bağlanarak, kendiliklerinden, peşinden gelmelerini istedin. Eski, sert yasalardan insan artık özgürlükle, gözlerinde yalnız Senin hayalinle kendi başına karar verecekti. Fakat seçme özgürlüğü gibi ağır bir yük altında ezilenlerin, Senin hayalini de, verdiğin gerçeği de iteleyip, hatta Seni bile inkara varacaklarını düşünmedin mi hiç? Sonunda gerçeğin Sende olmadığını söyleyeceklerdir; böyle olmasa çeşitli kaygılar ve çözümsüz sorunlar bırakarak onların endişelenip üzülmelerine sebep olmazdın. Böylece Sen kendin krallığının temelini sarstın, bunda hiç kimseye suç bulma. Oysa Sana teklif edilen bu muydu? Sana başkaldıran güçsüz isyancıların vicdanlarını, hem de kendi mutlulukları için ebediyen bağlayan, etki altında tutan üç güç var: Mucize, sır ve otorite. Sen üçünü de teptin. Korkunç muzır akıl Ruhu Seni tapınağın kulesine çıkarıp, gerçek Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenmek istersen, 'Kendini aşağı at,' diyordu. 'Zira, Kitaplarda, meleklerin O'nun yere düşmesine vakit bırakmadan kollarına alarak göğe çıkaracakları yazılıdır. Böylece Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenir ve Tanrı Babana olan inancını ispat edersin.' Ama Sen bu teklifi kabul etmedin, kanmadın, kendini aşağı atmadın. Şüphesiz, bu, bir Tanrı'ya yakışır, gururlu, görkemli bir hareketti. Ama insanlar, bu zayıf ruhlu, kendi arasında kaynaşıp duran sürü Tanrı değildir ki! Kendini aşağı atmak için bir adım atar gibi olsaydın, kıpırdansaydın azıcık, Tanrıya karşı gelmiş olurdun. O'na olan imanını kaybederdin, sonunda, kurtarmaya geldiğin toprağa düşerek ölürdün. Seni iğfal etmeye uğraşan muzır akıllı Ruhun da istediği olurdu. Ama tekrar söylüyorum: Sana benzeyen kaç kişi çıkar? İnsanların böyle bir kötü çağrıya karşı koyabilecek güçte olduğuna bir an olsun inanabildin mi? İnsan doğası mucizeyi reddedebilir mi? Hayatın korkunç anlarında, iç alemin en önemli, acı sorunları karşısında sadece sorunları karşısında sadece yürekten gelen kararlarla yerinilir mi? Evet, Sen, kahramanlığının Kitaplarda kalacağını, zamanın ve yeryüzünün en uzak sınırlarına yayılacağını biliyordun. Senin peşinden giden insanların Tanrı'ya bağlı oldukları için mucizeye ihtiyaçları kalmayacağını umdun. Ama insanın mucizeyi inkar eder etmez peşinden Tanrı'yı da inkar etmeye kalkacağını bilemedin; oysa bu böyledir, çünkü insan Tanrı'dan çok mucize arar. Üstelik mucizesiz duramayacağı için bu sefer kendisi birtakım yeni mucizeler yaratmaya kalkar. Üfürükçüler, büyücüler, kocakarılar önünde dize gelir. Yüz kere asi, dinsiz ya da din sapığı olsa da yapar bunu. Halk, 'Çarmıhtan inersen Sen olduğuna iman getiririz!' diye haykırışıp Seni alaya alırken çarmıhtan inmedin. İnsanların imanını mucizeye bağlamak istemedin; özgür, açık bir inanç peşindeydin. Kuvvet korkusundan ezilmiş kölelerin yaltaklanıcı hayranlığını değil, özgür, içten gelme sevgiyi bekliyordun Sen. Ama bunda bile insanlara hak ettiklerinden daha büyük değer vermiştin; yaratılıştan isyancı oldukları halde sadece köledir onlar. Bak ve hükmünü ver. On beş yüzyıl geçti; git, gör onları. Şu kendine kadar yücelttiklerinin halini gör! Yemin ederim, insan, onu bildiğinden çok daha zayıf, basit bir yaratıktır. Senin yaptığını yapabilir mi, elinden gelir mi? Ona bu kadar değer vermekle, hiç acımazmış gibi gücünün üstünde çaba istedin ondan. Bunu Sen, insanları canından fazla seven Sen yaptın! Daha az değer verseydin, onlardan İsteklerin de daha az olurdu, görev yükünü hafifletmekle sevgin onlara daha yakınlaşırdı. İnsanoğlu zayıf ve alçaktır. Varsın her yerde bize karşı başkaldırıp isyanlarıyla övünsün. Çocukçadır, okul çocuklarının böbürlenmesine benzer bu... Çıngar çıkarıp öğretmenlerini sınıftan atan çocuklara benzerler: Taşkınlığın sonunda nasıl olsa hesap vereceklerdir. Bunlar da tapınakları yıkarak dünyayı kana boğacaklar, sonunda, akılsız çocuklar ne derece yetersiz birer isyancı olduklarını, hiçbir sonuç elde edemeyeceklerini anlayacaklardır.

Bunu acı bir umutsuzlukla söyleyecekler; sözleri Tanrıya küfür olduğu için bahtsızlıkları bir kat daha artacak. Gerçekten, insan doğasının kutsallığa küfre hiç tahammülü yoktur, er geç kendi kendini bu yüzden cezalandırır. Görüyorsun ya, insanların bugünkü kaderi sadece huzursuzluk, kaygı ve mutsuzluktan örülmüş. Hem de bunlar, özgürlükleri uğruna Senin çektiklerinden sonra oluyor! Büyük Peygamberin hayalleri rumuzlu tasvirleri (32) arasında ölümden sonra ilk dirilmeyi gören tanıkların sözü ediliyor; her kabileden on ikişer bin kişiymiş. Bu kadar çok olduklarına göre, onlar da insanüstü, tanrılar gibi yaratıklar olsalar gerek. Mademki onlar da Senin çektiğini çektiler, yıllarca kupkuru çölde, çekirgeyle, bitki kökleriyle beslenerek yaşadılar, Sen de bu özgürlükle, bağımsız sevgi çocuklarıyla, Senin adına yaptıkları olağanüstü fedakarlıklarıyla şüphesiz övünebilirsin. Ama şunu unutma ki, onlar topu topu birkaç bin kişi ve adeta tanrısal insanlardı. Ya geri kalanlar?..  Ayrıca öteki, zayıf insanlar güçlü olanların çektiklerini çekmedilerse suçlu mu sayılacaklar? Zayıf bir ruh, doğanın olanak verdiğinden daha ağır bir yükü kaldıramıyorsa ne yapsın? Senin yalnız seçme kimseler, sadece onlar için geldiğin doğru muydu? Doğruysa bu, bizim anlayamadığımız bir sırrı kabul etmek gerekiyordu. Sırrı kabul edince de insanlara haklı olarak bu yolda söz ettik: Ne kalbin serbestçe kararının, ne de sevginin önemi olmadığını, gerekirse vicdanın sesini körelterek itaat edecekleri sırrın ne olduğunu öğrettİk onlara. Böyle yaptık işte. Senin eserine başka şekil vererek temelini mucize, sır ve otoriteye dayandırdık. İnsanlar bir sürü örnekte görüldüğüne göre, onlara azap vermekten başka işe yaramayan yükün yüreklerinden kalkmasına sevindiler, rahat nefes alabildiler. Böyle yapmakta, bunları öğretmekte haklı değil miydik?.. Söyle, insanların aczini kabul ederek, yaratılış zaaflarını, hatta günahlarını hoşgörürlükle karşılayarak yüklerini hafifletmekle onlara sevgimizi göstermedik mi? Şimdi buraya gelip bize ne diye engel olmak istiyorsun? Derin, içli bakışını üzerime dikmiş neden yanık yanık seyrediyorsun beni? Hadi dan! bana. Senin sevgini istemiyorum, çünkü ben de sevmiyorum Seni. Bunu ne diye saklayayım? Kiminle konuştuğumu bilmiyor muyum sanki? .. Sen de Sana söyleyeceklerimi biliyorsun, bunu gözlerinden okuyorum. Sırrımızı nasıl saklanın Senden? Ama bunu ille ağzımdan duymak istiyorsan, hay hay, dinle: Biz Seninle değil onunlayız, sırrımız bu işte! Hem çoktandır, sekiz yüzyıldır Seni bırakıp ondan yana olduk. Tam sekiz yüzyıl önce Sana dünyanın bütün krallıklarını göstermiş, bağışlamak istemişti; bu nimetleri nefretle teptin. Biz aldık onları. Roma ile Sezar kılıcını onun elinden kabul edince kendimizi yeryüzünün tek hakanı ilan ettik. Gerçi eserimizi henüz tamamlayamadık, ama suç kimde? Evet, eserimizin başlangıcındayız, ama başladık ya!.. Tamamlanmasına daha çok var, toprak ana çok çekecek daha, gene de biz amacımıza ulaşacağız; dünyanın hakimi olacak, sonra da bütün insanların mutluluğunu düşüneceğiz. Oysa Sen Sezar kılıcını daha o zaman alabilirdin. Niçin teptin o son bağışı? .. Kudretli Ruhun sonuncu öğüdünü kabul etseydin, insanları yeryüzünde bütün aradıklarına kavuştururdun. Onlara tapınacak, vicdanlarına bekçilik edecek, hepsini uyumlu, barışsever karıncalar gibi birbirine bağlı bir kütle haline getirecek bir varlık sağlamış olacaktın. İnsanların üçüncü ve son derdi, evrensel birleşme ihtiyacıdır. Öteden beri yeryüzünde toplu olarak yaşama çabası içindeydiler. Tarihleri büyük olan birçok ulus gelip geçti. Ama hepsi büyüklükleri ölçüsünde bahtsız oldular. Çünkü insanların evrensel birleşme ihtiyacını diğer uluslar arasında en çok onlar duydular. Bütün dünyayı elde etmek isteğiyle yeryüzünden kasırga gibi gelip geçen Timur, Cengiz Han gibi büyük fatihler belki de bilmeden hep insanların o yenilmez evrensel birleşme ihtiyacını karşılamışlardı.

Sen de Sezar hükümranlığını eline alarak evrensel bir krallık

kurar, dünyayı huzura kavuştururdun, çünkü insanlara vicdanlarını

ve ekmeklerini elinde tutanlardan başka kim hükmedebilir?

Böylece Sezar kılıcı bizim elimize geçti; sonra da

Seni reddederek ötekinin peşinden gittik. Ama akıl serbestliği,

bilim ve yamyamlık hengamesinin ardının alınmasına

daha yüzyıllar var... Çünkü bizi hesaba katmadan Babil

Kulesi'ni yükseltıneye başlayan insanın son yapacağı yamyamlıktır.

O zaman karşımızda yerlerde sürünerek ayaklarımızı

yalayan, kanlı gözyaşları döken bir hayvan göreceğiz.

Hayvanın sırtına binerek, üzerinde 'Sır' yazılı kupayı kaldıracağız,

işte insanlar ancak o zaman huzura, mutluluğa kavuşacaklar.

Sen seçtiklerinle övünebilirsin ama topu topu bir

tek sınıfa sahip olduğunu unutma! Oysa biz herkesin derdine

deva bulacağız. Öte yandan seçtiğin, seçilmeye layık, güçlü

kimselerden çoğu beklemekten yoruldu; ruhlarının, kalplerinin

bütün güç ve ateşini başka alanlara verdiler. Sonunda

Sana isyan bayrağı açacakları kesin ... Bu bayrağı onlara Sen

kendi elinle verdin. Oysa bizde herkes mutlu olacak, bağışladığın

özgürlük havasında her yerde yaptıkları gibi ne isyan

edecek, ne birbirlerine kıyacaklar. Evet, ancak özgürlüklerini

ellerimize teslim ederek gösterdiğimiz yoldan gidince tam

anlamıyla özgür olacaklarına inandıracağız onları. Peki,

haklı mıyız yoksa yalan mı söylüyoruz? Verdiğin özgürlüğün

onları nasıl bir köleliğe, şaşkınlığa götürdüğünü hatıriayınca

haklı olduğumuza inanacaklar, özgürlük, fikir serbestliği ve

bilim onları öyle içinden çıkılmaz bir hale sokacak, öyle akıl

ermez sırlada karşı karşıya kalacaklardı ki, isyancı ve haşin

olanlar kendi kendilerini yok edecek; gene asi, ama güçsüz

olan başkaları birbirlerine kıyacaklardı. Sağ kalan üçüncüler,

aciz ve bahtsızlar, ayağımıza gelip, 'Evet, haklısınız,' diyecekler.

'O'nun sırrı yalnız sizin elinizde; size döndük, bizi

kendimizden koruyun!' Ekmeği elimizden alırken, şüphesiz,

bunun kendi el emekleri olduğunu, bizim mucize falan ya-

344

Karamazov Kardeşler

ratmadan, taşları ekmek yapmadan, sadece onlardan aldığımızı

gene onlara dağıttığımızı görecekler. Ama sevinçleri

mutlaka ekmeğe kavuşmalarından çok, bunu elimizden almalarından

doğacak. Çünkü bundan önce ellerindeki ekmek

taş haline gelirken, bize sığındıktan sonra taşların ekmek

olduğunu hatıriarında tutacaklar. Kayıtsız şartsız itaat

etmenin gerçek değerini çok, çok iyi anlayacaklar! Ama

bunu anlayana kadar insanlar mutsuzluktan kurtulamayacaklar.

Bunun da en büyük nedeni kim, söylesene! Sürüyü

kim parçalayıp bilinmez yollara sürdü? Ama sürü gene toparlanıp

uslanacak, hem de son olarak artık. O zaman biz

onlara, yaratılışiarına göre, yani zayıf yaratıkların kaldırılabileceği

sakin, kendi halinde bir mutluluk bağışlayacağız.

Gururdan vazgeçireceğiz onları. Sen, paye vermekle gururu

öğrettin onlara. Aciz, güçsüz çocuklar olduklarını, ama en

tatlı mutluluğun da çocuk mutluluğu olduğunu ispat edeceğiz.

O zaman pısırıklaşıp tıpkı korku içinde ana tavuğun

kanatları altına üşüşen civcivler gibi bize sokulacaklar. Milyarlık

bir sürüyle baş edebildiğimiz için kudretimize,

zekamıza hayranlık duyarak bizimle övünecekler. Akıllarını

yitirecek derecede hiddetimizden korkarak çocuklar ya da

kadınlar gibi sulu göz olacaklar; ama bir işaretimizle gözyaşlarından

neşeye, gülmeye, temiz bir sevince ve mutluluk dolu

çocuk şarkılarına geçecekler. Tabii çalıştıracağız onları, ama

işten artakalan zamanlarını çocuk oyunlarına benzeyen şarkılar,

korolar ve masum rakslarla dolduracağız. Hatta günah

işlemelerine de izin vereceğiz; zayıf ve acizdirler, günah

işlemelerine izin vereceğimiz için çocukça sevecekler bizi.

İznimizle işlenen bütün günahların bağışlanacağını; onları

sevdiğimiz için buna göz yumarak günahlarının cezasını üzerimize

aldığımızı söyleyeceğiz. Alacağız da; onlar da Tanrıya

karşı günahlarının sorumluluğunu yüklendiğimiz için velinimetleri

gözüyle bakacak, tapacaklar bize ... Bizden gizli hiçbir

şeyleri olmayacak; karılarıyla, metresleriyle yaşamaya,

345

çocuk yapıp yapmamalarına hep bize gösterdikleri itaate

göre ya izin verecek ya da yasak edeceğiz. Sözümüze seve

seve, candan gönülden uyacaklardır. En koyu vicdan sırlarını,

her şeyi, her şeyi bize taşıyacaklar, biz de hepsine yol göstereceğiz.

Kararlarımızı sevinçle kabul edecekler, çünkü bu

şekil onları bugünkü kendi başına özgürce karar verme azabından

kurtaracak. Böylece başlarında onları yöneten birkaç

yüz bin kişinin dışında kalan milyonlarca insan mutlu

olacak. Yalnız sırların koruyucusu bizler mutsuz olacağız.

Yeni doğmuş milyarlık mutlu bir kuşağın yanında iyilikle

kötülüğü bilmek uğursuzluğuna uğramış yüz bin bahtsız bulunacak.

Bu yüz bin Senin uğruna sessizce, belirsizce sönüp

gidecek, üstelik öbür dünyada da kaderleri sadece ölüm olacak.

Biz, iyiliklerini düşünerek sırlarınızı saklamaya devam

edeceğiz. Gökte alacakları ölümsüz ödüllerden söz açarak

avutacağız onları. Ama ölümün ötesinde bir şey varsa bile

bunun onlar gibiler için olmadığını elbette biliyoruz! Bazı

söylenti ve kehanetlere göre, Sen yeryüzüne bir daha gelip

zaferler kazanacaksın. Başı dik, gücü yerinde müritlerinle

birlikte gelecekmişsin. O zaman, onlar yalnız kendilerini selamete

çıkardılar, biz hepsini kurtardık, diyeceğiz. Söylentilere

göre, hayvana binmiş, ellerinde sırrı tutan zaniyeyi isyan

eden acizler alaşağı edip erguvan örtülerini parçalayacaklar,

rnekruh gövdesini çıplak bırakacaklarmış ... 33 O zaman ben

milyarlarca mutlu, günah bilmez kulu göstereceğim Sana.

Mutlulukları uğruna günahlarını kabullenen biziz. Senin

karşma çıkarak, 'Elinden gelirse, cesaretin varsa suçlandır

bizi!' diyeceğiz. Bil ki, Senden korktuğum yok. Bil ki, ben de

çölde kaldım, çekirgelerle, bitki kökleriyle beslendim, insanlara

bağışladığın özgürlüğü ben de kutsadım, ben de 'sayı

doldurmak için' güçlü yakınlarının saflarına katılmaya hazırlanıyordum.

Ama sonunda ayıldım, deliliğe hizmet etmek

istemedim. Döndüm ve Senin eserini düzelten kütleye katıl-

33 Vahiy 17:16. bap ..

346

Karamazov Kardeşler

dım. Gururlu olanlardan ayrılarak mutluluklarını sağlamak

için alçakgönüllülerin yanlarına döndüm. Sana söylediklerimin

hepsi gerçekleşecek ve hükümranlığımız kurulacaktır.

Tekrar ediyorum, bu sürünün bize nasıl itaat ettiğini, yarından

tezi yok göreceksin. İşlerimizi karıştırmaya geldiğin için

yakacağım Seni, onlar da ilk işaretirole ocağı beslerneye koşacaklar.

Evet, yakılınayı en çok hak eden biri varsa, o da

Sensin. Yarın yakacağız Seni. Dixi34."

ivan sustu. Coşmuştu, heyecanla konuşuyordu. Sözünü

bitirince gülümsedi.

Onu sessizce dinleyen Alyoşa da ağabeyinin anlattıklarının

sonuna doğru epey heyecanlanarak birkaç kere sözünü

kesecek gibi oldu, ama kendini tuttu. Sonra, birden, yerinden

kopmuş gibi, yüzü alevlenerek,

- Ama ... saçmalık bu!.. diye bağırdı. Şiir, tasariadığın

şekilde İsa'yı kötülemiyor, tam bir övgü bu! Özgürlük için

söylediklerine kim inanır! Böyle mi, özgürlüğü böyle mi,

böyle mi anlamak gerekir? Ortodoks kilisesi anlayışı bu,

öyle mi? Sen Roma'nın, hatta hakçası bütün Roma'nın da

değil, Katalikliğin en kötü yanını, engizisyoncuları, Cizvitleri

almışsın. Hem belki onlar da senin şu engizisyoncu gibi

hayalden çıkma tipler değildir. Neymiş o üzerine aldığı günahlar?

Kimmiş o sır küplüğü eden ve insanların mutluluğu

uğruna lanetlenmeye katlananlar? Kim görmüş onları? Evet,

Cizvitler hakkında söylenenler kötüdür, ama gerçekte şiirindekilere

benzer mi? .. Hiç, hiç öyle değildir onlar ... Onlar,

Roma'nın imparator olarak tayin ettiği ruhani bir başkanla

yönetilen, birleşik bir dünya hayali peşinde Roma ordusu

üyelerinden başkası değildir. İdealleri budur ve içlerinde ne

sır, ne de yüksek özler taşırlar. Sadece hükürnranlık, adi,

maddi zevkler peşindedirler. Bizim eski köleliği andıran bir

devir peşindedirler, o kadar. Belki Tanrıya bile inandıkları

yok. Istırap çeken engizisyoncun sadece bir hayal...

34 Latince, "Sözüm bitti" anlamına gelir


ivan gülerek,

- Dur canım, dur; amma da coştun! dedi. Hayal diyorsun,

olabilir. Elbette hayal. Ama müsaade et: Sen şu son

yüzyıllardaki Kataliklik akımının sadece kirli çıkarlar peşinde

yürüdüğüne, sırf hükümranlık isteğinden doğduğuna

gerçekten inanıyor musun? Yoksa bunları sana Paisiy Peder

mi öğretti?

- Hayır, hayır, tam tersine; Paisiy Peder de bir kere seninkilere

benzer şeyler anlattı bana ...

Alyoşa birden toparlanarak,

- Tabii tıpkı bunlar gibi değil, bambaşkaymış; diye ekledi.

- "Bambaşkaydı ... " Ama üzerinde durulacak şey bu.

Şimdi şunu sorayım sana: Neden o senin Cizvitlerle engizisyoncular

yalnız madde, aşağılık çıkarlar için birleşmiş

olsunlar? Niçin aralarından derin, büyük acılar duyanlar,

insan sever bir cefakar çıkmasın? Şu sadece maddi, bayağı

çıkarları arzulayanlar arasından ihtiyar engizisyoncum gibi

birisinin çıktığını düşün. Bu adam çölde bitki kökleriyle beslendi,

nefsini yenmek için çırpındı; bunları hep özgürlüğe,

daha iyiye ulaşmak için yaptı, ömrü boyunca insan sever

olarak kaldı. Tekamüle ulaşınca gözlerindeki perde düştü;

milyonlarca Tanrı yaratığının haline bakarak sanki alay için

yaratıldıklarını, daha iyiye doğru tek bir adım atmadıklarını

fark etti. Sahip oldukları özgürlükten hiç yararlanamayacaklarını

görmek huzurunu kaçırıyordu. Bu güçsüz isyancılar

kuleyi asla tamamlayamayacaklardı. Büyük idealeinin

hayalinde yarattığı ahenk böyle kaziara göre değildi. Bu yüzden

döndü ve ... akıllı insanlar safına katıldı. Bunda olmayacak

ne var sanki?

- Kime, hangi akıllı insanlara katıldı? diye bağırdı Alyoşa.

Ne akıl, ne de bir sır var onlarda. Olan, öfkeyle inkarcılık

o kadar; sırları bundan ibaret. Senin engizisyoncu Tanrıya

inanmıyor, sırrı bu, başka şey değil!

348

Karamazov Kardeşler

- Öyle de olsa, ne çıkar! Sonunda anlayabildin. Gerçekten

öyle, gerçekten bütün sırrı sadece buydu. Ama onun

gibi ömrünce çölde nefsini öldürmeye uğraşıp insan sevgisinden

bir türlü vazgeçmemiş bir adam için azap değil miydi

bu? Hayatının son günlerinde, kesin olarak vardığı kanıya

göre, şu "alay için" yaratılmış denemelik, "pişirilmemiş"

cılız asilere ancak büyük korkunç Ruhun öğütleri az çok

bir düzen verebilirdi. Bu kanıya, aklın yok olmaya götüren

yolunu izlemek gerektiğini aniayarak vardı. Bunun için yalanı

hileyi bağrına basmak, insanları bile bile ölüme, yok

olmaya götürmek, yol boyunca da, nereye götürüldüklerini

anlamasınlar, hiç olmazsa bu sürede mutlu olduklarını

sanarak avunsunlar diye, zavallı körleri durmadan kandırmak

gerekiyordu. Hem dikkat et, ihtiyar, yaşadığı sürece

olanca imanıyla inandığı O'nun adına yalan söyleyecekti!

Bahtsızlık değil mi bu? Böylece, "sırf adi çıkarlar için güçlü

olmayı isteyen" bir ordunun başına onun gibi birinin

geçmesi faciadan başka neydi ki? Sana açıkça söylüyorum,

böyle hareketlerin başında her zaman bu ihtiyar gibi

tipierin bulunduğuna eminim ben. Kim bilir, belki Roma

Kilisesi büyükleri arasında da ona benzerleri çıkardı. Kim

bilir, belki de insanları kendince, inatla seven bu lanetlik ihtiyara

benzer daha pek çok ihtiyara rastlanır. Hem bu bir

rastlantı olmayabilir; bir anlaşmaya uyularak kurulmuş

gizli bir birlik, aciz insanları mutlu kılmak amacıyla, sırrı

onlardan saklamak için kurulmuş bir birlik olabilir. Kesin

vardır, olmalı da ... Öyle sanıyorum ki, masonluğun temeli

buna benzer bir sırra dayanmaktadır. Katalikler bu yüzden

masonlardan nefret eder, onları rakip sayar, düşünce bütünlüğünün

dağılmasının nedeni görürler. Oysa sürünün başında

bir çoban bulunması mutlaka gerekli. Bende, görüşünü

savunurken tek bir eleştiri duymak istemeyen bir yazar hali

var! Bırakalım bu konuyu artık.

Alyoşa, elinde olmadan, derin bir acıyla,

349

- Belki sen de masonsun, dedi. Tanrıya inancın yok!
Kardeşinin bakışında alaya benzer bir anlam sezince,
yere bakarak,
- Şiirin sonu nasıldı, yoksa bitti mi? diye sordu.
- Şöyle bitirmek istiyordum: "Engizisyoncu sözünü tamamlayınca
bir süre Mahpusun karşılık vermesini bekler.
Sessizliği sıkmaktadır onu. Mahpus derin, sakin bakışını
ihtiyarın gözlerine dikerek onu dinliyor, besbelli karşılık vermek
istemiyordu. Ama ihtiyar sert, acı da olsa bir karşılık
bekliyordu. Birden Mahpus ona yaklaşarak kansız, doksan
yıllık dudaklarından sessizce öpüyor. Yanıtı bu oluyor ... İhtiyar
tepeden tırnağa sarsılıyor. Dudakları kıpırdanıyor, kapıyı
açarak, 'Git ve bir daha gelme,' diyor O'na. 'Hiç gelme ...
asla, hiçbir zaman!..' Mahpus şehrin karanlığında kayboluyor."
- Ya ihtiyar?
- Aldığı b use kalbini yaktığı halde fikrinden dönmüyor.
Alyoşa,
- Sen de ondan yanasın, değil mi? diye üzgün bir sesle
bağırdı.
ivan güldü:
- Canım, seninki de saçma ... Ömründe iki şiir yazmamış
aklı kıt bir üniversitelinin budalaca kalem denemesini
ne diye bu kadar ciddiye alıyorsun! Yoksa, benim buradan
doğruca Cizvitlere gidip, O'nun eserini düzeltenler safına
katılacağıını mı sandın? İlahi çocuk, bundan bana ne! Dedim
ya sana: Otuzumu bulayım bir, ondan sonra kadehimi
kırarım!
- Peki, dedi Alyoşa kederli bir tavırla, ya taze bahar
yaprakları, aziz mezarları, mavi gök, sevdiğin kadın? .. Nasıl
yaşayacak, neyle seveceksin onları? Ruhun, kafan böyle
cehennemlik olmuşken mümkün mü? Yo, sen zaten onlara
katılmaya gidiyorsun ... Yoksa dayanamaz, kendini öldürürsün.
350
Karamazov Kardeşler
ivan, soğuk bir gülümsemeyle,
- Bir güç var ki, her şeye dayanır, dedi.
- Ne gücü?
- Karamazov gücü ... Karamazov alçaklığının gücü ...
- Yani sefahat çamuruna hatıp ruhunu boğarsın, öyle
mi, bunu mu demek istiyorsun?
-Belki bu da olur. .. ama belki otuzuma kadar kaçabilirim,
sonra da ...
- Nasıl kaça bilirsin, ne şekilde? Sendeki düşüncelerle bu
mümkün değil.
- Bunu da Karamazov'vari yaparım.
- "Her şey mübah"la, değil mi ? Demek ne istersen yapabilirsin?
ivan, kaşlarını çattı, yüzü birdenbire garip bir şekilde sarardı.
- Sen de, Dmitri ağabeyimizin saflıkla söylediği, dün
Miusov'a pek dokunan sözleri hemen kapıvermişsin.
Sonra dudaklarını buruşturan bir gülümsemeyle,
- Öyle. Mademki bu sözü ettik, evet, "her şey mübahtır!
" diye ekledi, inkar edecek değilim. Hem Mitenka'nın
açıklaması hiç fena değil.
Alyoşa ses çıkarmadan ona bakıyordu. ivan, ani bir duygulanmayla,
- Kardeşim benim, dedi, buradan ayrılırken, şu koca
dünyada hiç olmazsa sen varsın diye düşünüyordum. Ama
şimdi senin yüreğinde de bana yer olmadığını görüyorum,
sevgili keşişim! Ben "her şey mübah" formülünden vazgeçmedikçe
sen de beni reddedeceksin, değil mi?
Alyoşa doğruldu, kardeşine yaklaştı, sessizce dudaklarından
öptü.
ivan, birdenbire coşarak,
- Oo, edebi hırsızlık bu! diye bağırdı. Şiirimden çaldın
bunu! Gene de sağ ol. Hadi kalk Alyoşa, gidelim; vakittir,
hem senin, hem benim için ...
3 5 1

Çıkınca lokantanın kapısında bir an durdular, ivan, kesin
bir sesle,
- Bak Alyoşa, dedi, taze bahar yapraklarını sevecek
halim olursa yalnız seni hatıriayarak seveceğim onları. Senin
bir yanda olduğunu bilmek bana yeter. Yaşama isteğimi
kaybetmeyeceğim. Bu kadarı yeter mi sana? İstersen bunu
bir aşk ilanı say. Şimdilik sen sağa, ben sola; çok konuştuk,
yeter! Duydun mu, yeter. Demek istediğim şu ki, yarın buradan
gitmezsem (gideceğimi tahmin ediyorum ya), bir daha
karşılaşınca bu konuları açmayacağız. Bunu özellikle rica
ediyorum.
ivan, hırçın bir tavırla,
- Bir ricam daha var, diye ekledi. Dmitri ağabeyden de
asla söz açma. Mesele bitti, söylenecekler söylendi, değil mi?
Ben de sana karşılık olarak bir söz vereceğim: Yaşım otuza
gelip de "kadehimi yere çarpmak" niyetinde olursam seninle
bir daha konuşabilmek için nerede olursan ol, Amerika'dan
bile gelir, seni bulurum; ileriki halini merak ediyorum doğrusu.
Gördün mü, gayet ciddi bir vaat. Sahi söylüyorum, belki
sekiz on yıl birbirimizi göremeyiz. Şimdilik git de, şu senin
Pater Seraphicus35 sensiz ölmesin bari. Sonra oyaladığım için
kızarsın bana. Hadi hoşça kal. Öp beni bir daha kardeşim ...
Ha şöyle, şimdi git!
ivan birden hızla döndü ve bir daha arkasına bakmadan
yürüdü. Durum biraz farklı olmakla birlikte, Dmitri'nin dün
Alyoşa'dan ayrılmasına benziyordu. Bu benzetme, o anda
pek hüzünlü, kederli olduğu halde, Alyoşa'nın kafasından
şimşek gibi geçti. Kardeşinin arkasından baktı. ivan'ın sallanarak
yürüdüğü, arkadan bakılınca sağ omzunun sol arnzundan
düşük olduğu dikkatini çekti. Oysa önceleri bunu
hiç fark etmemişti. Alyoşa ani bir hareketle dönerek manastıra
doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Hava iyice
kararmıştı; ürker gibi oldu, içinde yepyeni, açıklayamadığı
35 Fransisken mezhebinin kurucusu Assisili Francesco'nun lakabı.
352
Karamazov Kardeşler
bir duygu kabarıyordu. Bir gün önceki gibi rüzgar çıkmıştı.
Keşişhane korusunda çevresindeki yüzyıllık çarnların iç
karartan hışırtısı duyuluyordu. Artık yürümüyor, neredeyse
koşuyordu. "Pater Seraphicus ... Bu adı da nereden buldu? "
diye düşündü. "Ah ivan, zavallı kardeşim, seni bir daha ne
zaman göreceğim? İşte keşişhane! Tanrım!.. Evet evet, o, Pater
Seraphicus kurtarır beni ... hem temelli olarak ... kurtarır
ondan! "
Alyoşa, hemen o sabah, daha birkaç saat önce, o gece
manastıra gitmemek pahasına bile Dmitri'yi bulmaya karar
verdiği halde, ivan'dan ayrılınca bunu nasıl unutabildiğine
sonraları kendisi de şaşmıştı.


Kaynakça:

(20) Çok aziz ve bağışlayıcı Bakire Meryem'in hayırlı kararı.

(21) Paskalyadan elli gün sonra olur.

(22) Vahiy 3: 11. bap.

(23) Schiller'in "Sabırsızlık" adlı şiirinden Jukovski'nin serbest bir çevirisi.

(24) Meryem Ana.

(25) Vahiy 8: 10. bap.

(26) Zamanın şairlerinden biri.

(27) Engizisyoncuların d ine karşı suç işleyenleri yaktıkları ateş.

(28) Tanrının ulu şam için. (Lat.)

(29) Sana övgüler olsun. (İbr.)

(30) İki şeyi birbirine karıştırmaktan doğan yanlışlık. (Lat.)

(31) İncil'e göre İsa vaftizinden sonra çölde kırk gün kırk gece oruç tutup ibadet etmiş. Açlık hissettiği bir anda Şeytan gelip ona, "Tanrı oğlu isen, buradaki taşları ekmek haline getir, karnını doyur," demiş. İsa, "Kitaplarda, Yalnız ekmekle yaşanmaz yazılıdır," cevabını vermiş. Bunun üzerine Şeytan, İsa'yı kutsal şehre götürüp bir kilisenin en yüksek kulesine çıkarmış. "Tanrı oğlu isen, kendini aşağı at," demiş. "Çünkü Kitaplar, böyle bir şey olunca meleklerin kollarını uzatarak Seni tutacaklarını yazıyor. " İsa, "Tanrım denemeye kalkışma" sözleriyle Şeytanın ikinci iğvasını da reddetmiş. Şeytan bu defa onu yüksek bir dağa götürmüş. Yukarıdan, aşağıda serilmiş dünyayı göstererek, "Bana secde edersen hepsi Senin olur!" demiş, İsa, ancak Tanrı'nın önünde secde edildiğini söyleyerek Şeytana onu rahat bırakmasını emretmiş, ibadetine devam etmiş.

(32) Vahiy'den söz ediliyor.

Tuesday, 5 January 2021

İbn Rüşd’ün Arayışı - Jorge Luis Borges

İbn Rüşd’ün Arayışı - Jorge Luis Borges

Tragedya'nın övgü sanatından başka bir şey olmadıgını düşlerken... Ernest Renan: İbn Rüşd, 48 (1851)


Abdu'lhâlid Muhammed, İbni Ahmed, İbni Muhammed, İb­ni Rüşd, (bu uzun adın İbn Rüşd oluşu bir yüzyıl sürecek, önce Benraist, sonra Avnryz; dahası Aben-Reşad ve Filius Rosaid evrelerinden geçecekti) Tehâfut'üt-tehâfut (Yıkımın Yıkımı) adlı yapıtının on birinci bölümünü yazmaktaydı, bu yapıtta Tehâfut-'ul Felâsife'nın (Feylesofların Yıkımı) ya­zarı Derviş Gazali'nin görüşüne karşı çıkarak, tanrısalın yalnızca evrenin genel yasalarını, bireye değil türlere ilişkin yasalarını bildiği görüşü ileri sürülür. Usul bir güvenle sağ­dan sola doğru yazıyordu; tasımlar biçimlendirme, koca­man paragrafları birbirine bağlama çabası, çevresindeki loş, derin evi bir esenlik durumu gibi algılamaktan alıkoymu­yordu onu. Öğlesonu şekerlemesinin derinliklerinden aşık kumrular, boğuk ötüşlerle seslendiler; görünmeyen bir av­ludan bir fıskiyenin sesi yükseldi; ataları Arabistan çöllerin­den gelen İbn Rüşd, suyun bu sürekliliğine şükretti. Aşağı­da bahçe ve meyve ağaçları uzanıyordu; aşağıda işlek Gu­adaikuivir, sonra en az Bağdat ya da Kahire kadar eşsiz, sev­gili Kurtuba kenti uzanıyordu, tıpkı karmaşık, incecik bir gereç gibi ve her yanda (İbn Rüşd bunu da duyuyordu) yer­yüzünün sınırlarına uzanan İspanyol toprağı, çok az şeyi olan ama o az şeylerin herbirinin zengin özlü ve öncesiz­ sonrasız varolduğu izlenimini veren bir toprak.

Kalemi sayfada ilerliyordu, savlar sarmaşıp çürütülmezleşiyordu, gelgelelim ufak bir kaygı İbn Rüşd'ün neşesini karartıyordu. Esin ürünü bir yapıt sayılan Tehâfüt değildi bu kaygının nedeni, kendisini insanların gözünde aklayacak anıt-yapıtına, Aristoteles yorumuna ilişkin dilbilimsel bir sorundu. Felsefenin pınarbaşı denilecek o Yunanlı, insanla­ra bilinebilecek her şeyi öğretmek üzere bağışlanmıştı; İbn Rüşd'ün zorlu çabası da onu, ulemanın Kur'an'ı yorum­layışı gibi yorumlamaktı. Bu Arap fizikçinin, kendisinden on dört yüzyıl arayla yaşamış bir adamın düşüncelerine böylesine adanışından daha güzel, daha dokunaklı olaylara tarihte pek az rastlanır. İşin özünden gelen güçlüklere bir de Süryanice ve Yunanca bilmeyen İbn Rüşd'ün bir çevirinin çe­virisiyle uğraştığını katmamız gerek. Bir gece önce, Koşuk Yöntemi'nin daha başlarında, iki belirsiz söz karşısında du­ralamıştı: Bu sözcükler tragedya ve komedya idi. Yıllar önce bunlara Söz Sanatı'nın üçüncü kitabında rastlamıştı; İslam dünyasında bunların ne anlama gelebileceklerini tek kişi bile kestirememişti. Aphrodisiaslı İskender'in sayfalarını boşuna karıştırmış, Nastûrî Huneyn İbni İshak ile Ebu­ Beşer Mata'nın uyarlamalarını boşuna karşılaştırmıştı. Bu iki karanlık sözcük, Koşuk Yöntemi metninde dalbudak sal­mışlardı; onlardan kaçmak olanaksızdı.

İbn Rüşd, kalemi bıraktı. Kendi kendine (dediklerine faz­laca bel bağlamadan) aradığımızın çoğu kere yanıbaşımızda olduğunu söyledi, Tehâfüt yazmasını kapadı, kör İbni Si­na'nın, İranlı hattatların elinden çıkma Mohkam ciltlerinin dizili durduğu rafa yürüdü. Onlara daha önce başvurmadığı­nı düşünmek, düpedüz kendini aldatmak demekti ya yine de sayfaları tembel tembel karıştırma keyfini engelleyemedi. Bu yorucu oyalanmadan, kulağına çalınan bir ezgiyle silkin­di. Balkondaki kafesin arasından baktı; aşağıda, daracık toprak avluda yarı çıplak çocuklar oynuyorlardı. Biri; öteki­nin omuzlarına çıkmış, besbelli müezzine öykünüyordu, gözleri sımsıkı yumulu, "Tanrı'dan başka yoktur tapacak," diye haykırıyordu. Onu hiç kımıldamadan sırtında taşıyan çocuksa, minareydi; bir başka çocuk, toprakta secdeye var­mış cemaati canlandırıyordu. Oyun uzun sürmedi, herkes müezzin olmak istiyor, kimse cemaat ya da minare olmaya yanaşmıyordu. İbn Rüşd onların kaba lehçeyle, yani yarıma­danın Müslüman halkının konuştuğu ham Ispanyolcayla tartıştıklarını duydu. Celil'in Kitab'ul Ayn'ını açtı, emir Ya­kub El-Mansur'un kendisine ta Tanca'dan gönderdiği bu ku­sursuz yapıtın Kurtuba'da, (belki de bütün Endülüs'te) bir kopyasının daha bulunmadığını düşünerek gururlandı. Bu limanın adını anınca, Fas'tan dönen gezgin Kasım El-Eşa­ri'yle o akşam yemeği Kuran bilgini Farah'ın evinde yiyecek­leri aklına geldi. Ebu'lkâsım, Sin (Çin) imparatorluğunun kapılarına vardığını söylerdi; hasımlarıysa, kin duygusun­dan kaynaklanan o anlaşılmaz us yürütüş biçimiyle onun Çin'e adım atmadığına ama o ülkenin topraklarında Allah'ın adına kara çaldığına yemin ederlerdi. Toplantı uzun süre­cekti belli; İbn Rüşd, Tehâfüt'ü yazmaya başladı kaldığı yer­den. O akşamın alacakaranlığına kadar çalıştı.

Farah'ın evinde konuşma döndü dolaştı, valinin bulun­maz erdemlerinden kardeşi emirin erdemlerine dayandı, sonra bahçede, güllerden söz edildi. Güllere bir kerecik ol­sun bakmayan Ebu'lkâsım, Endülüs'ün kır evlerini süsleyen şu güller gibi gül olmayacağına yemin etti. Farah kendini övgüye kaptıracaklardan değildi; İbni Kâtibe'nin Hindistan bahçelerinde yetişen ölümsüz bir gül türünün kusursuz bir örneginden, kan-kırmızı taçyapraklarında "Tanrı'dan başka yoktur tapacak ve Muhammed Tanrı'nın Elçisi'dir" harfleri okunan bir gülden söz ettiğine değindi. Ebu'lkâsım'ın o gü­lü gördüğünden kuşku duymadığını da ekledi sözlerine. Ebu'lkâsım, onu kaygıyla süzdü. Evet dese, çevresindekiler, hem de haklı olarak, düzenbazların en tezcanlısı, en gönül­lüsü sayacaklardı onu; hayır dese, kâfir olacaktı. Uzun uzun daldıktan sonra Tanrı'nın bütün gizlerin anahtarını elinde tuttuğunu, yeryüzünde O'nun Kitabına geçmemiş bir tek bahar ve güz ürünü bulunmadığını söyledi. Bu söz­cükler Kur'an'ın birinci bölümünde yer almaktadır; çevre­den bir hoşnutluk mırıltısı yükseldi. Sergilediği tartışma hünerinden başı dönen Ebu'lkâsım, tam Tanrı'nın yaratıla­rında eksiksiz ve us erdirilmez olduğunu ileri sürecekti ki İbn Rüşd, sorunsalı günümüzde de süren Hume'un gelecek­teki tanıtlarını öngörerek dedi ki:

"Bilge İbni Kâtibe'nin ya da hattatların yanılgısını kabul etmek, bana yeryüzünde inanç-sözcüsü güllerin bulundu­ğunu benimsemekten daha az güç geliyor."

"Doğru. Büyük, doğru sözler bunlar," dedi Ebu'lkâsım. "Gezginin biri," diye anımsadı şair Abdülmelik, "yeşil kuştan meyveler veren bir ağaçtan söz ediyor. Ona inanmak hatlı güllere inanmaktan daha az zorlayıcı geliyor bana hakçası."

"Kuşkuların rengi bu mûcizeye ışık tutuyor zaten," dedi İbn Rüşd, "Hem meyvalarla kuşlar, doğal dünyanın parçala­rıdırlar, oysa yazı, bir sanattır. Yapraklardan kuşlara var­mak, güllerden harflere varmaktan kolaydır elbet."

Bir başka konuk, özgün Kur'an'ın -Kitabın Anası- Yaratı­lış'tan önceye dayandığını ve cennette saklanıldığını anım­satarak yazının bir sanat türü sayılmasına öfkeyle karşı çık­tı. Bir başkası, Kur'an, insan ya da hayvan kalıbına girebilen bir tözdür diyen Basralı Şahiz'den söz açtı, kutsal kitaba çif­te yüz yakıştıranların düşünceleriyle uyumluydu bu görüş. En sonunda Farah temel öğretiyi açımladı. Kur'an (dedi) tanrının niteliklerinden biridir, tıpkı O'nun dillerde gezen takvası gibi; bir kitaba geçirilmiş, dile getirilmiş, yürekte anılmıştır, o dil, o harfler, o yazı insan elinden çıkmadır ama Kur'an ele-geçmezdir ve öncesiz-sonrasızdır. Devlet üs­tüne bir yorum yazmış olan İbn Rüşd, Kitabın Anası'nın Ef­latun modelini oldukça andırdığını söyleyebilirdi tabii ama dinbilimin Ebu'lkâsım'a tümüyle kapalı bir konu olduğunu sezmişti.

Bu özelliği ayırdeden öteki konuklar da Ebu'lkâsım'ı mûcizeler anlatmaya zorladılar. O zamanlarda da dünya şimdiki gibi bir canavarlar yatağıydı; gözüpekler de dolanıyordu or­talarda, sonuna kadar alçalabilen hainler de. Ebu'lkâsım'ın belleği, özel gizli korkaklıkların bir aynasıydı. Ne anlatabi­lirdi ki? Dahası, ondan mûcize bekliyorlardı ve mûcizeler ola ki iletilmeye gelmezdi; Bengal'in ayı, Yemen'deki ayın tıpkı­sı değildir ama aynı sözcüklerle betimlenebilir. Ebu'lkâsım bocaladı; sonra konuştu:

"Çeşit çeşit iklimler ve kentler gören kişi," dedi hoşgö­rüyle, "övgüye değer nice şeyle karşılaşacaktır. Şimdi size şu anlatacaklarımı, sözgelimi, yalnızca bir keresinde Türk­lerin Hanı'na anlatmıştım. Olay, Sin Kalan'da Bengisu Irma­ğı'nın denize karıştığı yerde geçmiştir."

Farah, kentin Iskender Zül Karneyn'in (Makedonya'lı Bûyük Iskender) Mecüc ve Yecüc akımlarına karşı yaptırdığı sedden uzaklığını sordu.

"Arada çöl vardır," dedi Ebu'lkâsım'ı bilinçsiz bir kibirle. "Derler ki bir kafile, ancak kırk gün yol aldıktan sonra ken­tin kulelerini görebilirmiş, bir kırk gün de kente varmak çekermiş. Sin Kalan'da, orayı gören ya da orayı göreni gö­ren tek kişiye rastlamadım."

Yırtıcı bitimsizliğin, katışıksız boşluğun, katışıksız mad­denin ürküsü kapladı İbn Rüşd'ü bir an. Simetrik bahçeye baktı: İçinde bir yaşlılık, bir boşunalık, bir gerçekdışılık duydu. Ebu'lkâsım'ı sürdürüyordu:

"Bir ikindi, Sin Kalanlı müslüman tacirler beni bir sürü insanın birlikte oturduğu, ahşap kaplamaları boyalı bir eve götürdüler. Evi tanımlamak olanaksız ya, daha çok üstüste dizilmiş sıra sıra bölmelerden, balkonlardan oluşan bir tek odayı andırıyordu. Bu oyuklarda yiyip içenler göze çarpı­yordu, yerlerde de taraçada da. Taraçadakiler, davul ve lut çalıyorlardı, Tanrı'ya yakaran, şarkı söyleyen ve konuşan on beş- yirmi kişiyi (kızıl maskeliydiler) saymazsak. Zindan iş­kencesi çekiyorlardı ama kimse zindan falan göremiyordu; at sırtında gidiyorlardı ama at falan görünmüyordu; çarpışı­yorlardı ama kılıçları kamıştandı; öldükleri an, yine doğru­luyorlardı."

"Delilerin edimleri," dedi Farah "usluların öngördükleri­ni kat kat aşar."

"Onlar deli değildiler," diye açıklamak zorunda kaldı Ebu'lkâsım'ı. "Tacirin anlattığına göre bir öyküyü canlandırı­yorlarmış."

Kimse bir şey anlamamıştı bu sözlerden, anlamak da iste­miyordu. Şaşkına dönen Ebu'lkâsım'ı, anlatısını yarıda kesip beceriksiz bir açıklamaya girişti. Ellerinin yardımıyla dedi ki:

"Tutalım ki biri, bir öykü anlatacağına o öyküyü canlan­dırmaya kalkışsın. Bu öykü de Efes'li yedi uyurlar olsun sözgelimi. Onların mağaraya çekilişlerini görüyoruz, gözle­ri açık uykuya dalışlarını görüyoruz, uyurken yaşlanışlarını görüyoruz, üç yüz dokuz yıl sonra uyanışlarını görüyoruz, tacire eski bir demir para verişlerini, Cennet'te uyanışlarını, o köpekle uyanışlarını görüyoruz. O gün taraçadakiler bize buna benzer şeyler gözlettiler."

"Konuşuyorlar mıydı?" diye sordu Farah.

"Tabii konuşuyorlardı," dedi Ebu'lkâsım'ı, bir zamanlar ka­fasını oldukça karıştırmış, artık güçlükle anımsadığı bir gösterinin sözcüsü kesilerek, "Hem konuşuyorlar, şarkı söylüyorlar, hem de söylevler veriyorlardı."

"Bu durumda," dedi Farah, "yirmi kişiye gerek yok. Bir tek konuşmacı istediğini anlatabilir, ne kadar güç olursa olsun." Herkes bu sava katıldı. Arapçanın erdemleri sayılıp dö­küldü -Tanrı'nın meleklerine seslendiği dil olan Arapça­nın- sonra da Arap şiirinin erdemleri. Abdülmelik bu şiiri gereğince övüp degerlendirdikten sonra Şam'da ya da Kurtuba'da çobanıl imgelere ve Bedevi ağzına yaslı şiirler yaz­mayı sürdüren şairleri çağı-geçmiş olarak niteledi. Gözleri­nin önünde Guadalkuivir uzanan birinin, kuyu suyunu yü­celtmesini gülünç bulduğunu söyledi. Eski benzetmeleri ta­zelemenin kolaylığına dikkati çekti. Züheyr'in yazgıyı kör bir deveye benzettiği dönemde, böyle bir benzetmenin in­sanları etkileyebildiğini ama beş yüzyıllık sürekli tansıma­nın onu artık değersiz kıldığını söyledi. Bu görüşü daha ön­ce birçok kere, birçok ağızdan duyanlar ona katıldılar. İbn Rüşd ses etmedi. En sonunda, onlardan çok kendisine söylercesine konuştu:

"Bir zamanlar," dedi, "bunca tumturaklı sözler edemeden, ama ilişkili birtakım savlar getirerek ben de Abdülmelik'in önerisini savunmuştum. İskenderiye'de, günah işleyemeye­cek kişilerin, bir kere günah işleyip de tövbe edenler olduğu söylenir; bir yanılgıdan kurtulmak için, diye ekleyebiliriz, önce ona düşmüş olmak gerektir. Züheyr, Muallaka'sında, seksen yıllık acılar ve utkular süresince yazgının tıpkı bir kör deve gibi insanları çiğneyip geçişini sık sık gördüğünü söylüyor; Abdülmelik bu benzetmenin bizi artık şaşırtmadı­ğı kanısında. Bu karşı-sava çeşitli yanıtlar getirilebilir. Birin­cisi, şiirin amacı bizi şaşırtmaksa yüzyıllarla değil günlerle, saatlerle, hatta dakikalarla ölçülecektir. lkincisi, ünlü bir şa­ir, bir bulgucudan çok bir kaşiftir. Berialı İbni Şeref'i öven­ler, tan ağarırken yıldızların yavaşça, bir agacın yaprakları gibi düşmesi imgesini yalnızca onun düşleyebileceğini yine­lemişlerdir; gerçekten öyle olsaydı, imgenin sıradanlığının bir kanıtı sayılabilirdi bu. Bir kişinin oluşturduğu bir imge, başkasına işlemeyen imgedir. Yeryüzünde sayısız şey var; herbiri, bir başkasına benzetilebilir. Yıldızları yapraklara benzetmek, en az balıklara ya da kuşlara benzetmek kadar rastlantısaldır. Öyleyken, yazgının sarsak ve güçlü, suçsuz ve insanlık- dışı olduğunu yaşamının bir döneminde ta derin­den duymamış tek kişi yoktur. İşte, ister geçici, ister kalıcı olsun, ille de kimsenin kaçınamadığı bu inanç uğruna yazıl­mıştı Züheyr'in şiiri. Orada söylenen, daha iyi söylenemez. Ayrıca (belki de düşüncelerimin temel ögesidir bu) şatoları yerlebir eden zaman, dizeleri zenginleştirir. Züheyr'in Ara­bistan'da kurduğu dizeler, iki imgeyi, ihtiyar deveyle yazgıyı karşı karşıya getirmeye yarıyordu; oysa biz şimdi onları yi­nelerken, Züheyr'i da anmamıza, bahtsızlığımızı artık ölmüş olan o Arabın bahtsızlığına katmamıza yarıyorlar. O zaman iki ögeliydi bu benzeti, şimdiyse dört ögeli. Zaman, dizele­rin kapsamını genişletir, hele bazı dizeler vardır ki tıpkı mu­siki gibi herkese her şey derler. İmdi, ben yıllar önce Fas'ta, Kurtuba'nın anılarıyla yanıp tutuşurken, Abdurrahman'ın Rufaza bahçelerindeki Afrika palmiyesine şu seslenişini yi­nelemekten büyük tat alırdım:

Sen de ey palmiye! sen de

Yabancısın bu toprağa...

Şiirin benzersiz doyumu bu: Doğu'ya özlem duyan bir kra­lın sıraladığı bu sözcükler, Afrika'ya sürgün edilen benim, Is­panya'ya duyduğum sıla özlemini anlatmaya yarardı."

Sonra İbn Rüşd ilk şairlerden, Islam'dan önceki Cahiliye Dönemi'nde söylenebilecek her şeyi çöllerin sonsuz dilinde söyleyenlerden söz etti. İbni Şeref'in safsatalarından kaygı­lanarak -haksız da sayılmazdı- eski ustalarda ve Kur'an'da şiir adına ne varsa tümünün bulunduğunu ileri sürdü, yeni­likçilik tutkusunu bilisizlikle, boşunalıkla suçladı. Ötekiler keyifle dinliyorlardı çünkü gelenekseli doğruluyordu.

İbn Rüşd kitaplığına girdiğinde, müezzinler cemaati sa­bah namazına çağırıyordu. (Haremde, kara saçlı cariyeler, kızıl saçlı bir cariyeye işkence etmişlerdi, bunu öğleden sonra öğrenecekti İbn Rüşd.) O iki karanlık sözcüğün anla­mını bir başka şey açıklamıştı. Sağlam özenli bir yazıyla şu satırları ekledi yapıtına: "Ariustu, kasidelere tragedya, taşla­malarla kargışlamalara da komedya adını veriyor. Gerek Kur'an'ın sayfaları, gerek tapınağın muallaka'ları yetkin tra­gedyalar ve komedyalarla doludur."

Uykusu gelmişti, üşüyordu da biraz. Sarığını çıkardıktan sonra madeni bir aynada kendine baktı. Gözlerinin neler gördüğünü bilmiyorum, hiçbir tarihçi o yüzün özelliklerini anlatmadı ki. Tek bildiğim, birdenbire, görünmez bir ateşle tutuşmuşçasına yokoluşudur, onunla birlikte evin, görün­mez fıskiyenin, kitapların ve elyazmasının ve kumruların ve sayısız kara saçlı cariyenin ve korkudan titreyen kızıl saçlı cariyenin ve Farah'ın ve Ebu'lkâsım'ın ve gül fidanları­nın ve belki de Guadalkuivir'in yokoluşudur.

Bu öyküde, bir yenilgi sürecini anlatmaya çalıştım. Önce, bir Tanrı'nın varlığını kanıtlamayı üslenen Canterbury Pis­koposunu düşündüm; sonra felsefe taşını arayan simyacıla­rı; daha sonra üçgenin umarsız üçe bölücüleriyle yuvarla­ğın kareleştiricilerini. Daha sonra, kendisinden başka kim­seye yasaklanmamış bir ereğe göz diken bir adamdan söz etmek daha şiirsel geldi. İslam'ın kapalı küresinde tragedya ve komedya sözcüklerinin anlamını asla çözemeyecek İbni Rüşd'ü andım. Onun serüvenini aktardım; yaz­dıkça, Burton'ın söz ettiği tanrının, hani şu boğa yaratayım derken yaban öküzü yaratan tanrının duyduklarını duy­dum. Yapıtım, benimle dalga geçiyormuş gibi geldi. Tiyat­ronun ne olabileceğini bile bilmeden bir oyunun ne olabile­ceğini tasarlamaya çalışan İbn Rüşd, Renan'dan, Lane'den ve Asin Palacios'tan birkaç bölük pörçük alıntıdan başka kaynağı olmaksızın İbn Rüşd'ü tasarlamaya çalışan benden daha gülünç değil gibime geldi. Son sayfaya vardığımda, anlattığım, metni kaleme alan kendimin, o süreçteki kişili­ğimin bir simgesiymiş gibi geldi, metni kaleme almak için o adam olmak zorundaydım, ve o adam olmak için de o met­ni kaleme almak zorundaydım, sonsuza kadar uzayabilir bu. (Kendisine inanmaktan caydığım anda "İbn Rüşd" de uçup gidiyor.)

Çeviren: Tomris Uyar

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...