Saturday, 25 April 2020

Samanyolunda Ziyafet - Oruç Yazıları - Sezai Karakoç

Samanyolunda Ziyafet - Oruç Yazıları


Ruhumuzun hakikate dönük sırlı aynası Ramazan, sana selam!
Ve senin bilincine varanlara kutluluk!
Geldin. 
Seni bekliyorduk.
Hoş geldin.
Mutluluk getirdin.
Gelişin bir bayramdır.
Giderken de bayram bırakarak gidersin.
Yalnız bir ayı değil, yılı ve ömrü onaransın.
Zamana yakut, cevher özünü veren bir ustasın. 

Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir yani yeni yapılmış hale getirilirse bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Ruhun dezenfekte edilmesi temizlenmesi oruç ile mümkündür. s. 7

Şuuraltımızdaki bütün dindarlığı, Ramazan, yaşama alanımıza, şuuraltında yatan ve hep yarınlara bırakılan niyetleri, şuuraltını dinamitleyerek, gün ışığına çıkarıyor. s. 7

Oruç tek başına belli başlı ibadetlerden olduğu gibi bir de öbür ibadetlerin yatağı olmak gibi bir özelliği taşır. Bu ayda Kur'an en çok okunan namaz en çok bu ayda kılınır. s. 7

Bir de bakıyoruz ki, namaz kılanların dolaylarında olup da namaz kılmayanları, Ramazan bir çığ gibi camilere sürüklemiş. Bir de bakıyoruz ki, ruhta kayalık olan bir yer, bir dinamitle asfalt olmuş. s. 8

Alışkanlıkların bir elastikiyeti vardır. O elastikîliği kaybetti mi, canlılığını kaybetmiş yaşama parçaları haline geldi mi, içgüdünün üstünü çok kalın bir kül tablası örttü mü, insan için tehlike baş gösterir. Delilik, aklın içgüdülerle karşılıklı etki gücünü yitirmesi ve donmuş alışkanlıklar ağına teslim olmasıdır. Bir alışkanlık yolunda aklın betonlaşması. Medeniyetlerin yıkılması da böyle açıklanabilir. İnsanlar, öyle donmuş tarihî şartlar ve biçimler içine girer ki, ruh yaşama sevincini ve anlamını yitirir. Bu betonları kıracak bir çıkış yolu arar. İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insani melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşcasına yaşamaya hevesli, iştihalı bir yeni insan yapar. s. 8

Yüzünde nur, elinde Kur'an, dudaklarında salavat, yüreğinde Yaratan sevgisi ve korkusu, hayalinde ideal İslam yurdu, kafasında gerçekçi gurursuz akıl, ruhunda ve vücudunda namaz. s. 9

Bir kuşluk gibi, ağaçların arasından, kuş seslerinin marul içi tazeliğindeki bebeksi sevinçlerinin içinden güneş neşesi’nin yürüyerek insanları kuşatışı gibi gelen Oruçtur. Yüzünde nur, elinde Kuran, yüreğinde Yaratan sevgisi ve korkusu, hayalinde ideal islam yurdu, kafasında gerçekçi gurursuz akıl, ruhunda ve vücudunda namaz, mümin ve müslüman aydır bu gelen; Oruç ayı. s. 9

Oruç, öyle bir ruh kalıbıdır ki, her gün, ortalığın ilk ağardığı vakitten ilk karardığı vakte kadar, içimizi oraya yerleştiririz; orada ruh bir biçim alacak; bir öz kazanacak, billurlaşacak; yıkanacak, canlanacaktır. Gece dinlenecek; bir gün sonra yine aynı çerçeveye girecek ; böyle böyle; bir ay sonunda yepyeni ve taptaze bir insan yüreği, ruhu ve vücudu olacaktır mü'minin yüreği, ruhu ve vücudu. s. 10 

Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk; gerçek öğle; gerçek ikindi; gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı, Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır. s. 10 

O, Ramazanın birinci günü orucu içine ekmiştir. Üçüncü gün oruç yeryüzüne çıkar, onuncu gün kök ve göğdelidir. Onbeşinci gün dallar sürer, yirminci gün yapraklar açar, yirmi beşinci gün çiçek, çiçek, çiçek.. Son gün: dalları bastı kiraz. Ulu ve yüce bir ağaçtır artık inanç insanda. Kök en derinde; yemiş nur olarak yüzdedir. s. 10

Küfrün sığınacak delik araması oruçtansa, mü'minin, dalgaların med günü kıyılara koşuşu gibi koşuşu orucadır. s. 10

Oruç, insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir. Oruç, üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır. Yani, Samanyolunda Ziyafet. s. 11

Çocuk orucun adına ilk dikkat ettiği Ramazanda daha çok kuşları tutmak ister ve akşam eve dönünce "ben de bugün oruç tuttum" der. s. 12

Oruç, içimizden kafasını çıkarıp şu yokluk çöplüğünü altın tüyleriyle şereflendiren ve sonsuz üstün sesiyle yüreğin gecesini sona erdiren bir kırmızı horozdur. s. 12

Oruç tutmak, insan yüreğini canlı, cıvıl cıvıl sesli kuşlarla doldurmak değil midir? O kuşlar ki, âdeta gökyüzüyle beslenir ve gökyüzünü örtünürler. s. 13

Orucun dört mevsimi ve 24 saati vardır. Ramazan, bahara gelir; açlıkla eşyanın ruhuna ve ötesine, varlığının sebebine çevrilmiş olan insan, leylâk kokuları, portakal çiçeklerinin buğusu ve gül, lâle, ağaç ve yabanî bitki çiçeklerinin rengiyle mest, bir nevi mutlakın şiiri, bir gerçeklik lirizmi içinde yaşar. İlkbaharda renk, su sesi, kuş uçuşu ve gül kokusuyla, tabiat, içine girdiği değişimde oruçlunun içini saf duygularla, zengin figürlerle donatır. Oruçlunun, topraktan kopmasına engel olur. İlkin onu iç yolculuğundan alıkoymak ister; fakat, o, bu iğvaya (ayartmaya) aldanmazsa, bu sefer, onun arkasına takılır gibi bir orkestra zenginliğiyle idrâkine yardımcı olur. Bahar, oruçlu için, menekşeden vişneye kadar mor rengi, bayıltıcı kokusu ve mayhoş tadıyla, toprakla gök arasında, yeni bir sentez sebebidir. s. 15

Her Ramazanın ayrı bir rengi, ayrı bir kokusu, ayrı bir biçimi vardır. Her biri kökte ve temelde aynı olsada, her yılın Ramazanı mevsimlerin bayasına bata çıka, hafızada ayrı bir fenomeni değeriyle yaşar. s. 16

Sonra güneş batar ve bir top patlar. Evin bütün görünüşü ve havası değişmiştir. Aile, ebedi bir tablo gibi sofranın başındadır. Sofrada dünya nimetleri, her günkü nimetler değildir sanki. Sanki onlara ebedilik mayası karışmıştır. Sofra, sanki "maide sofrası" dır. Gökten inmiş bir sofra. s. 17

Derken bir davul sesi, bir top güllesi, hatta topun sesinden önce şimşeksi ışığı koparır sizi uykunuzdan; bu da mı olmadı, şefkatli bir anne sesi, bir şairin tekrar eden motifi gibi, hayallerinizin arasından dolaşa dolaşa, şuurunuzun en kritik noktasını bulmak için yol açar kendi kendine. Ve, yeni kesilmiş bir karpuzun rengi kadar canlı siz sahur yemekleri! s. 17

Ve sonra ağaran gök. Ürperen, Mutlak'ın birliğini, peygamberin peygamberliğini ve insanın ulvi vazifesini ilan eden sabah ezanı. Ve şafak. Yekpare bir gümüş levhası gök. Ve bir dağın ucundan alnını gösteren güneş ve şehre umut taşıyan genç ışıklar ve ışıkların zaferi. s. 18

Tam oruç tuttuğu ilk gün, çocuk, iftar topunu içinden bir zafer topu olarak alkışlar. Hatta içinden bir değil, üç, yedi veya 21 defa top atılmalıydı diye düşünür. s. 21

Her olaya "fayda" açısından bakmayı yasaklar oruç. Hükümlerinde "başkacı" yapar insanı. Büyük bir batı düşünürü, 'cehennem başkaları'dır diyor. s. 21

Gençlik ve olgunluk çağı oruçları, her yıl geçtikçe, bir parça daha insanın tabiatını materyalist çerçeveye mahkûm olmaktan kurtarır. Her olaya “fayda” açısından bakmayı yasaklar oruç. Hükümlerinde “başkacı” yapar insanı. s. 21

Gençlik yıllarının oruçlarından billûrlaşmış sarkıt ve dikitlerin bütün ruhu ayakta tutan mermer sütununu içinde duyar. Yaşlandıkça çocuklarının oruçlarının sütuna yeni mermer payandalar dayadığını görür. Mü'minin içi artık bir Süleymaniye kadar sağlamdır. Ölüm, onda artık bir korku değil, sadece bir merak konusudur sanki. Çünkü; oluşmuş, birikmiş ve son biçimini almış bir sonsuzluk tapınağına ölümün dokunamayacağını bilir. Ve müslüman, içinde "tam teşekküllü" bir Süleymaniye, ölüme geçer. s. 22

Yaşlı bir müslüman, geriye bir baktığında, çocukluğun iftar saatlerini bekleyişini, oruçluyken dallarda sallanan incir ve narların sanki cennetten koparılıp oraya iliştirilmiş olduğunu, iftar sofrasını açan hurma ve zeytinin nimete nasıl bir kutsallık kattığını, Ramazan ikindilerinde okunan yasinlerin evin odalarına nasıl ilahi yankılarla dolaştığını, teravih gecelerinde aşkla ilahiler okuyan, tekbirler getiren ve sonra zamanın gizli kapılarından giderek kaybolan nur yüzlü insanları, bayramların yeşil ve beyaz ve al sevinçlerini hatırlar. s. 22

Bütün geceleri önüne dökmüş onların içinde Kadir gecesini arayan bir mü'min düşününüz. Daha doğrusu, Kadir gecesi olma imkânını taşıyan her geceyi bir Kadir gecesiymişcesine ağırlayan bir mü'mini düşününüz. s. 25

Sen, kirli yeryüzünü en ışıklı namazlarla, mutlakın sesi Kur'an sesiyle ve düşüncenin en yanılmazı mü'min düşünceleriyle yıkarsın, pasından kurtarırsın. s. 26


Kadir gecesi, hangi gecede bulunduğunun kesin bilinmezliğiyle biraz da öbür gecelerin içinde değil midir? Öbür geceleri de bir projektör gibi aydınlatmıyor mu?

Kadir gecesinin gizli olması gerektir; çünkü: açık ve seçik olarak bir gecenin kutsallaştırılması, Allah'tan başka Tanrı tanımama dini olan İslâm'a uymazdı; İslâm, değil bir insanın, bir gecenin bile putlaştırılmaması için gerekli temeli atmıştır. s. 26

Ey Kutlu gece! Akşam devraldığın eski, yaşlı, çirkin, yıpranmış ve yılmış dünyayı, sabahın ilk akıncılarına, yeni, taze, değişmiş, neşeden çınlayan ve güzelliğinin ötesinde bir güzellik bırakmayan bir genç dünya olarak teslim edersin. s. 26

Kurban bayramı ise, Müslümanların, yeryüzünde, Allah tarafından tayin edilmiş bir noktada toplanıp onun arzusu için, canlılar içinde kendilerinin hayatına karışmış yaratıkları kurban ettikten ve bu, ortalıkta kabartma hale gelen kurbanlık sembolünün, damarlardan fışkıran kanın ve havada elle tutulur hale gelen merhametin, öteye, ölüme, hayatın anlamına ait ulvi düşüncelerin, İslâmın ilk günlerindeki saf duygu ve inançlardan Mekke havasında uçuşan gözlerin, kanatların ve hâtıraların ışığı içinde kaynaştıktan sonra, ruhları, elleri, gönülleri ve kafaları Allah’a yükseltmelerinin Mekke’de ve bütün İslâm ülkelerinde kutlanışıdır. s. 26 

Sen öyle bir altın gecesin ki, saçların altın ışıklarla, önüne ve arkana dizilen öbür geceleri de, radyum ışıkları gibi yüreklerinden geçerek altına çevirirsin, inananlar için. s. 27

Ramazan bayramı, her müslümanın ve her İslâm toplumluğunun, bir aya oruç tutup vücutların sağırlığını kaybetmiş ve ruhun seslerini duyar hale gelmiş, ruhların en kabartma yükselişine varmış olduğu, yani ruha ve içe çekilip orada yenilendiği, tazelendiği bir dönemden sonra, tekrar dışa, eşyaya bir hünkâr alayı halinde, tantanalı ve eşyanın ve dünya nimetlerinin içindeki “sevinci” çınlatarak çıkışıdır. s. 28

Oruç ile her hücre ölümün bir yumurta kabuğu gibi ördüğü kireç zarını kırar. Bir diriliştir başlar. s. 29

Bayram namazla başlar. Güneşin bir mızrak boyu çıktığı bir sabah vakti namaz başlar. Bu bir nevi, Yaratıcı ile bayramlaşmadır. 

Fitre, sadaka, bütün mü'minlerin bu ruh ve kurban ve zekât dağıtışlarının bayramdan önce oluşu, zengin yoksul eşya infilaklarına, donanışlarına daha hazır çıkmalarını sağlar. Yüz akıyla çıkmalarını.

Bayramda mezarlıklar da ziyaret edilir. Sevincin en şiddet kazandığı anda ölüm ihmal edilmez. Atalarla, ölülerle de bayramlaşılır. s. 29

Konuğumuz oruç, pencerelerimizi açar, perdeleri havalandırır. Evin badanasını ve boyalarını tazeler. Mutfak ve kilerimizi doldurur. Sularımızı tatlandırır. Lâmbamızı kutlar. Soframızı kutsallaştırır. Gök sofrasını açar. Gecemize, ebedi düşler ekler. Çatımızdaki vahşi sesleri durdurur. Mezarlar yerleşmiş yabancı görüntüleri ürkütür. Ülkeyi güvenli bir ülke yapar. İnsanı kendi özüne, değişmez gerçeğine döndürür. Nimetlerin akıntısındaki düz akımı dalgalı akıma çevirerek açlıkla ve susatarak insanı metafizik plana çeker. Artık insan, düşünceleri ve sözleri bir saman yığını gibi savurmaz. Belki, bir yıl, uğrunda alınteri döktüğü bir buğday harmanı gibi devşirir ve her tanesini değerlendirir. Göklerin hakkı ayrılır bu harmandan, sonra insanın hakkı ayrılır. s. 31

Zekâ aydınlanır, hafıza arınır. İçgüdü bilenir, paslarından sıyrılır. Şuuraltı düğümleri çözülür, akrepleri ölür. Şuur, elâstikîliğini yeniden kazanır. Kalbi kiralayan geçici duygular koğulur. Ruh, çevresinde melek dünyasının halesini görür. Yeni doğmuş bir ay gibi övünçle yükselir ve eşyaya güler. Çevreyle barışıktır artık. Ölüme karşı yeniden bağış kazanmıştır artık. s. 32

Konuğumuz oruç mimarı, vücudu bir yandan yenilerken, öte yandan elini ruha atar. Her mü’min kendi gücü çerçevesinde Cebrail’in bir kanadının ruhuna çarptığını duyar. s. 32

Artık insan, düşünceleri ve sözleri bir saman yığını gibi savurmaz. Belki, bir yıl, uğrunda alınteri döktüğü bir buğday harmanı gibi devşirir ve her tanesini değerlendirir. s. 33

Nimetlerin akıntısındaki düz akımı dalgalı akıntıya çevirerek açlıkla ve susatarak insanı metafizik plana çeker. Artık insan, düşünceleri ve sözleri bir saman yığını gibi savurmaz. s. 33

Oruç konuğumuz, çocukların takma sakallı, maymun yüzlü noel babası değil, nur belirtili öğretmenidir. s. 33

Konuğun uğurlanacağı günler de gelir. O kadar alışmışızdır ki bu gidişe inanmak istemeyiz. s. 35

Sanki Kur’an yukarı çıkıp bir ay oluyor. Sonra ,peygamber parmağıyla, sûre sûre bölünerek onların kalplerine iniyor; ordan da âyet âyet atar-damarlardan yürüyerek yüzlerinde apaydınlık bir ay, bir güneş örüyor. s. 36

Bilen bilir, ay insanın kalbi ile ilgilidir. Güneş gözlerimizi kamaştırır, ama ay esrarlı bir gecede yüreğimizi yerinden oynatır. "Kamer" sûresi gelincedir ki, inananın da inanmayanın da yüreği yerinden bir kere oynamıştır. İnananın kalbi, yerine iyice yerleşmek için sarsılmış, inanmayanın kalbiyse, yerine yenisi geçmek için. s. 37

Şimdi ayla uğraşan insanlık, insan yüreğiyle oynadığının farkında değil. Ayla uğraşmak insan için bir şoktur. Kimbilir belki de bu şoka iyileşecektir yürek. s. 37

Muhyiddin-i Arabi Hz.leri, aya fazla bakılmamasını öğütler. "Ay ışığı yüze zehir, fakat sırta şifadir" der. Aslında, bu zehir, zehir değil, şifanın şiddetle ve ansızın yoğun olarak gelişinden doğma bir çarplıştır. s. 38

Oruç, içimizde batmayan bir ayın geceden gündüze taşınmasıdır. Bir Ramazan gününün saatleri ilerledikçe içimizdeki ay büyür büyür; ilkin, "kurumuş bir hurma dalı" kadar ince; sonra bir kalın kaşlı hilal. Sonra sonra tam yuvarlaklığını alır. Zaferlerin tam bedir hali olan Bedir Savaşının isminin kelimeler dünyasında ayın mükemmellik haline teşbih edilmek gibi bir hikmeti yok mudur dersiniz? Oruçluyken her işimize biraz ay karışmamış mıdır? Oruçluyken ve oruçlu değilken aynı işi yapınız, arada bir ay farkı vardır. Oruçluyken sözlerimizin arasına esrarlı bir ay ışığı karışır. Her çileden bir ay sembolizmi gelir, kelimelerimize siner. s. 38

Müslümanların kalbi, birbirinde eriyerek ve kaynaşarak bir tek kalp haline gelecek; ayın 14'ü bir ay büyüklüğünde bir kalp haline gelecek. s. 39

Oruç, bir emanet ki, gelir gelmez, bizi, bizdeki emanetlerin sahibi yapmaya başlar. s. 39

Ey Batılılar, Ey ay yüzünden mahrum olanlar!

Müslümanın kalbiyle oynamayın. Olur ki onun x ışınlarından daha kudretli olan kalb ışıklarının öldürücü etkisini alırsınız. Bırakınız, ey Avrupalılar, yüzünde ve yüreğinde her an bir ay bölünen, bir şakkulkamer mucizesi vuku bulan müslümanların iyileştirici ışıkları sırtınıza vursun, size şifa olsun ve sizi diriltsin. Sonra ordan yüzünüze sızan, size ve bize yetecektir. s. 39

Oruç, boş bir çerçeve olarak veya bir mevsim gibi sadece tabiatın bir parçası olarak gelmedi tarihin bir parçası olarak da geldi. s. 40 

Gece, sahurda, evlerin ışıkları bir bir yanınca, şehir, bir şölen hazırlığın daymışcasına uyanır. Oruçla gelen ruhların uyanışı da tıpkı sahurdaki ışıkların bir bir yanışı gibi, biri yanınca öbürünü de çağırmış gibi bir şölendir. s. 40 

Oruç hiç gecikmeden, yolunu şaşırmadan, tam saatinde, dinç ve genç tarihin dinamizmini de özünde gaybın bir üfleyişi gibi taşıyarak geldi. Mademki geldi, onu iyi tanımak gerekir. s. 41

Ve orucun da iftarı vardır. Oruç, müminin kalbinde iftar eder. Onun sofrasında, işte saydığımız, göğe mahsus yiyecekler bulunur. s. 43

Orucun susadığı ve ab-ı hayat gibi kanamadığı su Kur'an'ın sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihattır. s. 43

Siz sanmayın ki oruçta yalnız siz susar, siz acıkırsınız. Oruç da susar, oruç da acıkır. Çünkü oruç da canlıdır. Sizin gibi. Hatta sizden fazla. s. 43

Oruç, başlı başına bir melek ülkesinin dünyaya çağrıldığı ay. 

Melekler ki, yemezler ve içmezler. Sanki hep oruçludurlar. Demek ki, oruçta meleklerden bir muhteva, bir varoluş taşıyan bir yan var. Onunla melekler arasında bir ilgi, onda insanı meleğe yaklaştıran bir güç var. 

Gören gözler için, oruç, ne muhteşem bir melekler ordugâdır.‬ s. 43

Oruç, bu ümmete bağışlanmış, sağı ölüden, diriyi cansızdan ayıran, fark ettiren kutlu bir nimet ve emanettir. Bir emanet ki gelir gelmez evimizi ev yapar, yabancılaşan şehrimizi kendi şehrimiz yapar, uzuvlarımıza göğün mührünü vurur, ruhumuzu kölelikten azat eder. s. 46

Öyleyse, bereketlendir kalbimizi ey Ramazan.
Ruhumuza bir ruhulkuddüs gibi gelen kutlu Ramazan.
Yüksel şerefelerden bir kere daha, ey, 20. yüzyıl akşamlarında bir âhir zaman havarisi gibi gelen kutlu orucun akşam ezanı.

Yüksel bir daha âhir zaman ezanı.  s. 47

Modern dünya silahlarının yabancı olduğu ve sırrına asla eremeyeceği bir kudret mantığının yenilmez ve aşılmaz silahıdır oruç. s. 48

Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir. Giderken, bizden de ona ölümsüzleşecek bir kaç şey katılmalı. s. 50

Şimdi, Dicle kıyısında tüten bir ocak, Ren kıyısında yükselen bir bacadan, akın karadan ayrılması gibi ayrılmaktadır. Çünkü birine orucun uçuşan yeşil kanatları karışmış. s. 51

Düşünce edebiyat, politika, hayat tarzı, dünyaya ve ölüme bakış açısı, yoksulluktan kurtuluş alanında, kısacası bütün alanlarda, kendi medeniyetimizin cevabını arayacak ve bulacak bir şahsiyetten haber getiren ilk tarihi saat. s. 53

Uzun süren bir kuraklıktan sonra dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz müslümanlar için oruç da odur. s. 54

Ruh, yeniden, inançla, güvenle, gayb bilgisiyle, gelecek zamanı fark etme ustalığıyla, sabırla, sabır ilmi ve sabır şiiriyle doluyor. s. 55

Güçlenmek ve yıkıcı kuvvetler karşısında yiğitçe direnmek için, orucun gözüyle gören, orucun kulağıyla işiten, orucun eliyle iten, orucu yaşıyarak ölümü yenen bir göğdeyle göğdelenen bir oruç insanı, orucun adamı olmak gerekmez mi? s. 56

Gecelerinde bir imamı vardır. Gecelerin imamı en büyük İmam kuranı kerimi kalbinde taşıyan Kadir gecesidir. Allah'tan bir bağış gibi peygamberden bir armağan gibi, Kur'an'dan bir nefes gibi, sahabe'den bir ses gibi, şehitlerden bir hatıra gibi, imamlardan bir ilim gibi geliyorsun Kadir gecesi. s. 57

Ey gözlerden gizli, fakat gönüllere aşikar Kadir Gecesi! Zamanın kalbinde en doğru ve şaşmaz bir saat gibi çınlayıp giderken, yurdumun üstüne, vahyin geçmez izi nice yıpranmaz eserini, ölmez sesini bir kere daha işle! Pas tutmaz güneşi bir daha getir, ey Kadir Gecesi. s. 57

Seni bulmak için bilen gönül, çöllere bile düşmek gerekseydi, düşerdi. Kutuplarda buzların altında, bin yıl, kalıp almak gerekseydi, alırdı. Fakat sen, kendin geliyorsun. Seni bulmak için arınmış bir kalble aramak yetiyor. En saf bir merhamet gibi kendin geliyorsun.

Allah' tan bir bağış gibi, Peygamber' den bir armağan gibi, Kur' an' dan bir nefes gibi, sahabeden bir ses gibi, şehirlerden bir hatıra gibi, imamlardan bir ilim gibi geliyorsun.

Müslümanların hükümranlığını dünyaya ilan için geliyorsun. Putları karanlığa boğmak için geliyorsun. Velilerden bir müjde, bir mektup gibi geliyorsun. Okuyan için ne kutlu bir barış ve kurtuluş mektubatısın sen. s. 57

Hayatımızın hiç bir çizgisi olmadı ki, oraya, Kur’an-ı Kerim’in tuttuğu bir ayna ve bir ışık bulunmasın. Yaşayışımızın nice çizgileri, vücuttaki kan damarları gibi, Kur’an çizgileridir.

Atalarımız, her yıl Kur’an’ı bir baştan sona okurlardı. Böylece Kur’an-ı Kerim, yavaş yavaş onlann ruhları­na geçerdi. Onun yapraklarına eğile eğile babalarımızın ve annelerimizin yüzünü bir Kur’an aydınlığı kaplardı. İşte bunun için bir müslüman daha ilk bakışta yüzünden tanınır. s. 58

Hayatımızın hiç bir çizgisi olmadı ki, oraya, Kur'an-ı Kerim'in tuttuğu bir ayna ve bir ışık bulunmasın. s. 58

Konuğun uğurlanacağı günler de gelir. O kadar alışmışızdır ki, bu gidişe inanmak istemeyiz. Ama saatin vuruşu kesindir. Bir yarış kronometresi gibi son vuruşunu yapar. O zaman dünya garına koşarız. Mahşeri bir kalabalık. Çocuklar en süslü elbiseleriyle oradadır. Trenler, en güçlü bir baba canlılığı içinde tütüyor. Konuşmalar. Herkes birbirini ilk görmüşçesine sevinçli. Hepsi konuktan konuşur. Fakat ey komşular konuk nerededir? Konuk sessiz ve şatafatsız, gitmiştir bile.

Mademki ayrılık saati çaldı, buna elde çare yok. Öyleyse bütün iş onu unutmamak da. Giderken, bizden dünyamızdan hangi haberi ve ne götürüyor, geldi ve bize ne bıraktı; bunu düşünmeli, bunun hesabını yapmalı ve 1 yıl sonra tekrar dönünce bizi nasıl bulacak bunun şimdiden hazırlığına girişmeli. s. 59

Memleket kültürü, ekonomisi, sıhhati için bir ay boyunca neler yaptık, millet varlığına maddi ve manevi alanda neler kattık, bunun da en ince hesabını çıkarmalı, bilançosuna girişilmeli. s. 60

İbadetin yanısıra ses çıkarmayan ve her türlü sıkıntıya katlanan yoksul dul ve yetimlerin dertlerine, ne kadar ortak olabildik bunun da muhasebesini ihmal etmemeli. s. 60

Her gündüzün ağırlığı gecede, bütün gecelerin ağırlığı kadir gecesinde. s. 63

Kur'ân gelmeseydi, kâinat ve varlık, her türlü yaratılış, sırrı çözülmez bir tılsım, bir büyü gibi kalırdı. O, yaradılış bilgisinin ders kitabı olarak bir Kadir gecesinde indi. İşte Kadir gecesi, kâinata anlamını getiren gecedir. s. 63

Orucun şifa saçan ellerinde müslümanın kalbi onarıla onarıla, Ramazan hilali büyüdükçe nefsin hilali küçüle küçüle, öyle bir geceye gelinir ki, nefs, başına, dünya kirlerini yıkayıp alıp götüren sıcak suların döküldüğü bir ölüye yaklaşır. Onu yıkayan meleklerin dünyamıza indiği gecedir Kadir Gecesi. s. 64

Ey gözlerden gizli, fakat gönüllere aşikar Kadir Gecesi! Zamanın kalbinde en doğru ve şaşmaz bir saat gibi çınlayıp giderken, yurdumun üstüne, vahyin geçmez izini ve yıpranmaz eserini, ölmez sesini bir kere daha işle! s. 64

Oruç ile duygularımız düşünüş ve hayal edişimiz değişince bizdeki dünya tasarımı da değişmeye başlar. s. 65

Evet, oruç, ilkin göze, dudaklara, damağa ve sonra düşünmeğe, hayal gücüne tesir eder. İnsanın idrak ve yorumunu değiştirir. Duygularımız, düşünüş ve hayal edişimiz değişince, bizdeki dünya tasarımı da değişmeye başlar. Artık ne uyku, eski uyku, ne yediğimiz yemekler eski yemeklerdir. Sıcak bir yaz gününden sonra iftarda içtiğimiz ilk bir bardak suyu, hiç bir gün farkına bile varmadan içtiğimiz bir bardak suyla değiştirir misiniz? s. 65

Bugün oruç yolcudur. Geldi, evlerimizi, şehirlerimizi, soframızı, gönüllerimizi bir ay boyunca olanca zenginliği ve cömertliğiyle donattı ve işte gidiyor. Yürekte ister istemez bir sızı var. Ayrılış sızısı. s. 66

Giden oruca yol azığı ve öteye armağan olarak ne verdik, bunu bir bir zihinden geçirmeli. Onun giderken çıkarttığı ayak sesine hangi sesi ekleyebildik,i şte bunu iyi düşünmeli. s. 66

Tarih içinde, İslam varlığının en çetin şartlarda bulunduğu bu yüzyıl ve bu dönemlerde oruç ayı gelir ve bir zırh gibi bizi korur. Şimdi o gittikten sonra, onu, yani oruç mefhumunu ve onunla birlikte var olan bütün İslam mefhumlarını, İslam hayatını korumak da bize düşüyor. s. 68

İşte oruç giderken bizi her bakımdan bir nefs muhasebesine çağırarak gidiyor. Bunu yapmadıktan sonra tuttuğumuz orucun eserinin gönlümüzde kalacağını ummak doğru olmaz, işte bunu bilmeli. s. 68

Mesele, önce katil yetiştirip, üretip, sonra onu gangster filmlerine yaraşır bir tarz ve üslûp içinde öldürmeğe mecbur olmak değil, bir insanın bu hâle gelmeyeceği mânevî, ahlâkî, dinî ve kültürel atmosferi hazırlamak ve böylece hiç olmazsa bu acı hâdiseleri asgarîye indirmektir. s. 68

Oruç, nasıl eşyayı yenilerse, insanın vücudunu, duygularını, beynini ve kalbini de yeniler, Bir takım duygular mühürlenir, sonra açılır. Böylece, hürriyet içinde hürriyetin değerini bilmeyen vücut, geçici ve şuurlu tutsaklıklarla hürlük eğitimi görür. Ve azat edildiği zaman, hürlük kendisine bağışlanınca da, onun hazzını alır, zenginliğini kaybetmiş olan vücut, onu tekrar bulmanın sevinciyle canlanır. s. 69

Ve bayram. Bugün, bir müslümanın eli öbür müslümanın eline, onun eli de bir başka müslümanın eline, böylece bütün müslüman eller birbirine kenetlenecek. Her müslüman, Kur'an'dan bir âyet gibi kalbini öbür müslümanlara götürecek. s. 69

Bayram ki, taştan değil, rüzgâr esintisinden değil, yaprak hışırtısından değil, bir medeniyet esintisinden, bir tarih ilhamından, müslümanların aydınlık gönüllerinden gelen bir şuur hafifliğidir, geliyor ve bizi ak çeşmelerin ışığıyla dolduruyor. s. 70

Topraktan yükselen bir mehtap, bayram akşamları. İşte o ulu geçmişten elimizde bir bu bayramlar kaldı. Onlara sıkı sarılalım da hiç olmazsa bu son peygamber armağanını olsun elden kaçırmayalım. Bu şuur içinde kutlu olsun bayramlarınız Müslümanlar! s. 71

Artık, ne uyku eski uyku, ne yediğimiz yemekler eski yemeklerdir. Sıcak bir yaz gününden sonra iftarda içtiğimiz ilk bir bardak suyu, hiçbir gün farkına bile varmadan içtiğimiz bir bardak suyla değiştirir misiniz? s. 72

Sabah kahvaltılarında her gün yediğimiz zeytinle, oruç açan zeytin taneleri arasındaki diriliş ve dirilik farkını açıklamak bile fazla. s. 72

Fakat oruç dünyasına ayak basar basmaz biz, sanki kabuk bağlamış dünyanın ölü zarı yarılır ve içinden taze bir dünya baş gösterir. s. 73

Oruç günleri ilerledikçe ve yaş ilerledikçe ve oruçlu oruçta ilerledikçe, dünya, nuranî bir çehre kazanır. Dünya olmaktan çıkarak, içimizin bir aynadaki aksi, bir yankısı olur. İnsan dünyaya değil, dünya insana katılmaktadır sanki artık. İnsanla dünya arasındaki kahırlı diyalog, yavaş yavaş, tatlı ve munis, ruhun ısındığı bir monolog halini alır. s. 74

Oruç dünyasına girer girmez, her gün kıyısından geçtiğimiz halde, alışkanlığın zulüm özlü direnişiyle fark etmediğimiz veya göz kapadığımız evrensel trajedyayı görmeğe başlarız. s. 75

Dünya sessiz sedasız düzelir ve bütün yaradılış hikmetini ifşa ederken, ruh, adeta çarmıhlara gerile gerile ilerler. s. 75

Oruç ayı çıkarken, sahip olduğunuz  dünyayla, oruç ayına girerken bu işleme uğrattığınız dünya arasında ne büyük fark var. Daha doğrusu bu iki dünya kavrayışı ve tasarımı arasında ne kadar büyük fark olursa, sizin orucunuz o kadar verimlenmiş bir oruçtur. s. 76

Çünkü: oruç, dünyayı diriltmişse sizi de diriltmiştir. Ve onu, sizin için sizden ötürü diriltmiştir. Sizi ondan daha çok diriltmiştir. s. 76

Vücud, oruçla, ruha doğru hızla itilmiştir. s. 76

Herhangi bir düzen, hiç değişmeden uzun zaman hemen hemen aynı kalıyorsa, o düzen, bir bakıma, kendine mahsus bir ölüm kazanmış demektir. Bu kanun, vücut için de geçerlidir. Vücut, durmaksızın, ruha doğru bir atılım yapmadıkça bir nevi bir ölüme razı oluyor demektir. Çünkü: her fizik tertip, bir gaye taşıdığı sürece vardır ve diridir. Gaye, tertipten ve tertibin hamlesinden fırlayıp giderse, o tertip boşuna dönen bir çark gibi yokluğun şarkısını söyler. Yokluğun şarkısıysa ölümden başka bir şey değildir. İşte oruç, vücudun bu tür ölümünü de sarsarak, ona yeni bir hayat bağışlar. Bu bir nevi, gayesini unutayazan vücudun basubadelmevtidir. s. 77

Fakat oruç dünyasına ayak basar basmaz biz, sanki kabuk bağlamış Vücut, durmaksızın, ruha doğru bir atılım yapmadıkça bir nevi bir ölüme razı oluyor demektir. Çünkü her fizik tertip, bir gaye taşıdığı sürece vardır ve diridir. s. 77

Oruç gelmişse kelimelerimizi daha çok tartacağız demektir. Göz, kulak, ağız daha tasarruflu kullanılacak, böylece kendi içinde her duygu kendi birikimini yapacak demektir. Boşanmış enerji yeniden toparlanacak, kas, damar ve sinirler gerginleşip bırakılarak kaybedeyazdığı elâstikîliğini yeniden kazanacaktır. s. 78

Oruç, zamanın kirlettiği ve ölümün tozlarına batırdığı vücut ve ruh için, gözle görünmez bir gusül, bir teyemmümdür. Tek başına bir tıp, dört başı mamur bir sıhhattir. s. 78

İnsan, nasıl bir gaye ve ödev içinde daha diriyse, oruç içinde de vücut, varoluş gayesinin şuurunda daha çok diri, hazırlıklı ve canlıdır. s. 78

İşte, yaşarken yaşamanın tadını, zenginliğini kaybetmiş olan vücut, onu tekrar bulmanın sevinciyle canlanır. s. 78

Ve sonra oruç, ruhu diriltir. s. 79

Oruç, insan ruhunu yeniden onarmağa girişince, düşünme yollarımızda tıkanmış geçitler açılır, hayallerimize karışan putlaştırıcı eğilim kaybolur. s. 79

Gören gözler için, oruç, ne muhteşem bir melekler ordugâhıdır. Kalblerimizi dolduran meleklerin saldığı gümüşsü ışık, kınından sıyrılmış orucun diriltici kılıcıdır. Ruhlarımızın kendi içine günahların blok taşlarıyla kapanarak bir kabir halini aldığı günde, Ramazan, yeşil bayraklarıyla ufukta beliren bir melekler ordusuyla birlikte çıkagelir. Gelir ve kurtarır ruhu. Taşlaşmış günahlarımızı ve ona bulaşan, onlarla deri ve et kemik gibi kaynaşan parçacıklarını nasıl da aşağılara, ta aşağılara yuvarlar. Gören gözler için, oruç ayı bir mahşerdir. Ruhların kabirleri açılıyor onda, kardeşlerim, ruhların kabirleri. s. 80

Ruhun da, gözleri, kalbi, kafası vardır. Ve ruhun, gözü, kalbi, beyni, vücudunkilerden daha hassastır. O, her zamanki diriliğini koruyamazsa, kalbi hemen buruklaşmağa, kararmağa, kulağı sağırlaşmağa, kasları felçlenmeğe, gözleri kapanmaya başlar. s. 80

Müslüman, Müslümanlığını sözde bırakmamalıdır. Sürekli olarak kendini İslâmdan koparan aldatıcı oyalamalarla savaşmalı, onlara karışı ruhun ölümsüz silâhlarıyla donanmış olmalıdır. Öyle ki Müslümanların toplu olarak kıldıkları namaz, Ramazan ayı boyunca tuttukları oruç, inançsızların yürekline korku düşürmeli ve onları aşağılık duygusu içinde kıvrandırmalı. İbadetler, toplumun ruhunda, tek tek bunalıma düşen kişilerin ruhlarını kurtarıcı birer sığınak olmalı. Bunalan insan, namaz kalesine, oruç burcuna sığınmalıdır. Bunlar, Allah'ın müslümana armağan ettiği mucizevi silâhlardır. Kıyamete kadar bunlardan üstün maddi veya psikolojik bir silah ortaya koyamayacaktır karanlığın dehası. s. 81

Kabirden kalkan bir ruh gibi, oruçlunun ruhu, gayb dünyasından kimi zaman ses, kimi zaman işaret alır. En azından, içinde bulunduğumuz dünyada, gayb dünyasının bir konumunu hatırlatan çarpıcı bir cephe görür. Hikmete yönelir. s. 81

Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslam toplumu tam ölmemişse ve hâla yaşıyorsa, bunu, gelip gelip dirilten Ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da, yine bir Ramazanda başlatacaktır, Ramazanlarla başlayacaktır. s. 82

En çok riyazet geçiren, çile dolduran şairlerin daha üstün şairler olduğunu unutmamalı, Mevlânâ, Yunus, Fuzûli, Şeyh Galip gibi. s. 82

Bu, orucun, bedeni sıkıyı alan, çile değirmeninde döndüren, orucun yüce ve meleklerle örülü çehresinden, manevi bir yakuttan yorulmuş mayasından, Davut Peygamberin örsünde yoğrulmuş hamurundan, İsa Peygamberin tevekkül tasından, Hızır Peygamberin getirdiği âb-ı hayatı içine çekmiş olan özünden, Büyük Peygamberin ellerinde Kur'an kevseriyle yıkanmış olan ruhundan doğan bir özelliktir. s. 84

Taşlar bile dikkat eden için anlam değiştirir oruçta. Hazreti İsmail'in şeytana attığı taşlara dönüşmeğe başlarlar gözümüzde. s. 84

Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir? Onu daha derinden algılamakta, kavramakta değil midir? Oruç ayında gündüz daha gündüz, gece daha gece değil midir? Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut değil midir? Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir? s. 86

Ruhunun silâhlarını donanmalıdır yeniden müslüman. Kalbinin silâhlarını. Yani gönül silâhlarını. Tabiata karşı, kötülük doktrinlerine karşı, egoya karşı ruhunun pusatlarını kuşanmalıdır. s. 87

Bir ay boyunca, her akşam göreceğiz ki, dışımızdaki ay, göğümüzdeki ay büyümüştür ve içimizdeki ay, kalbimizdeki ay, Oruç, büyümüştür. s. 87

Ruhun ana silahı tapınmadır. Allah'a tapma. Allah'a tapma, insanın ve tabiatın tanrılık iddiasını yıkma, onları çıplak hakikatleriyle kavramaktır. Yaratılanı aşmak, iğretiyi yıkmak, yalanı devirmektir. s. 88

Namaz, oruç, hac, zekât, müslüman ruhunun silâhları. Namazla doğrudan doğruya Allah'a yönelmiş olmaktadır insan. Bütün dış alâkalardan kurtulup O'nun önünde ve huzurunda O'nunla, Ezeli ve Ebedi Olanla, Yaratıcı Olanla olmak. İnançsız kişi bu güçten mahrumdur. Oruç, benliği kıran tapınma. Hac, müslümanları bir araya toplayıp Allah'a yöneltmekte. Zekâtla, müslüman sahip olduğu eşyayı da Allah'a yöneltmekte. Daha doğrusu eşyaya olan gizli tapınma bağlarını kırmakta, ilgilerini kesmekte. Bütün bu sevgi ve korku silâhlarıyla müslüman, kendini kuşatıp iğreti ve kötü ilgilerden koparmakta ve iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin kaynağına yüzünü ve gönlünü çevirmekte. Namaz, oruç, hac ve zekatla ruh Allahı söz, kalp ve davranışlarıyla anmakta ve öte alemin silahlarıyla donanmaktadır. s. 88

Allah’a tapma, insanın ve tabiatın tanrılık iddiasını yıkma, onları çıplak hakikatleriyle kavramaktır. Allah'a tapma, izafî olandan sıyrılıp mutlak olanla donanmak, fânilik perdesini yarmaktır. Allah'a tapma, insanları ve tabiatı putlaştırmama, benlik putunu kırma demektir. s. 89

İbadetler, toplumun ruhunda, tek tek bunalıma düşen kişilerin ruhlarını kurtarıcı birer sığınak olmalı. Bunalan insan, namaz kalesine, oruç burcuna sığınmalıdır. s. 89

Yalanlı propagandaya karşı, hakikatlerin tebliği, şeytansı iğvaya karşı Vahiyden gelen telkin, zulme karşı adalet, cehalete karşı irfan aydınlığı, nefsin başkaldırışına karşı Allah'a teslim oluş, şehvete karşı oruç, insanın kendi benliğine tapınmasına karşılık namaz silahlarıyla Müslüman savaş meydanlarında gözükecektir, gözükmelidir her zaman. s. 90

İslâm, bayrama da kendi ruhunu sindirmiştir. Bayram, gerçek bayram, ruhun bayramıdır, tenin değil. s. 90

Bayramı ve onun bir türü olan kandili maddi hazlar veren ve eğlendiren fırsatlar gibi görmek islâm ruhuna aykırıdır. s. 91

Bayram, ruhun toyu, ruhun düğünü demek. s. 91

Bayram, kazanılan ruhi ilerlemeyi bir daha çıkmamacasına benliğimize geçiren ilahi damgadır. Göğsümüzü açıyoruz ve kalbimize meleklerin bu yüce damgaları basmasını, pamuktan daha yumuşak bir vuruşla ruhumuza nakşetmesini bekliyoruz, işte bayram bu demektir. s. 92

Ey ruhumuzun ikiz kardeşi olan oruç, sen ki ruha geçen, onunla kaynaşan ve onu o eden meleksin. İslam’ın kalbinden kopan elçisini, Kur'an'ın elçisisin. s. 96

Geldin. 
Seni bekliyorduk.
Hoş geldin.
Mutluluk getirdin.
Gelişin bir bayramdır.
Giderken de bayram bırakarak gidersin.
Yalnız bir ayı değil, yılı ve ömrü onaransın. s. 97

Gelişin bir bayramdır. Giderken de bayram bırakarak gidersin. s. 97

Ey insan! Sen tekrar medeniyeti, maddenin, eşyanın, fiziğin, tabiatın ağırlığından kurtar.

Özgürlük dedin, eşitlik dedin, başka bir biçimde insanı insana köle yaptın. Allah'ın kulu olmaktan kaçtın, insanın ve eşyanın kölesi oldun.
Ruhunu maddeye sattın, özünü şeytan tarlası haline getirdin. Yeniden ruhunu Allah'ın tarlası yap insanoğlu. Kutsal sözleri diriliş tohumları gibi ek ruhuna. Ve onda bitecek, yükselecek hakikat ağacının yemişi seni Cennet'e götürecek, Tûba'ya götürecektir. s. 98

Ey insan !
Tanrılığa özenme, insan! Sınırını bil. Yeniden diz çök. Allah'ın önünde yere kapan. Kendine, eşyaya veya başka bir insana değil, Allah'a kul ol. İnsan ve tabiatı, düşünceyi ve sanatı putlaştırma. s. 98

Ey insan! Allah'a dön. Sana senden daha yakın olan, öncesiz, sonrasız, ölümsüz, sonsuz, doğumsuz, diri, gören, işiten Allah'a dön. Ve onun sözleri olan kitaplarına ve onun insana yol gösterici olarak gönderdiği peygamberlere. s. 99

Bütün bir insanlık olarak “en aşağı yaratık” sitesini gerçekleştirmeğe doğru, bir korkunç Mefisto uçurumuna doğru hızla gitmekteyiz. s. 99

Her an ölçülmekte, tartılmaktasın. Allah'ın görünmez terazilerinde tartılmaktasın. Görünmeyen kalemler kayıtları tutmakta, hesaplar görülmekte. s. 99

Ruhumuzun içindeki sırrı; metafizik bir tohum gibi büyütüp ağaçlaştıracak ve bize bir ay geçmeden kadir gecesinde yemişinden tattıracak oruç. s. 101

Ak vakitlerdir oruç vakitleri. s. 101

İnciye dönüşme yolculuğu bu. s. 102

Ve bizler, dağılmış, darmadağın olmuş bizler, yeniden toplanırız son Peygamber'in bayrağı altında, oruçla, namazla, hacla, kurbanla, dua ve îmanla. s. 103

Ve orucun sancağında Ulu Peygamber'in mührü vuruludur. Kalbimizde de vurulu olduğu gibi. s. 103

Tanrının boyası.. Oruç, en keskin renklerinden bir renktir o boyanın. Her yıl Ramazan ayında o boyaya baştan ayağa batmaktır mü'minin görevi. s. 104

Oruç, Kur'an-ı Kerim'e, Kur'an-ı Kerim, namaza, namaz, sonsuzluğa kapı açıyor ruhlarda. s. 105

Fizikle fizikötesi arasındaki perdeyi bir anda kaldırıyoruz oruçla ve namazla. s. 107

Acaba bu dünyanın hangi hazzı, hangi sevinci, orucun ve namazın getirdiği sevince denk olabilir? s. 107

Oruçla ne kadar çağdaşız ve ne kadar kadîm zamanların insanlarıyız. s. 108

Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı. Saniyelerimize, dakikalarımıza, ebedilik ve ezelilikten yakut damlalar düşüren oruç ayı. s. 109

Ramazan, bir ay olarak, bir nev'i, toplumun mânevi aleme seferidir. s. 111

Ve ay gün gün büyürdü, oruçlarımız gibi. s. 113

Çocuklukta tutulan oruçlar gönülleri yıkayan bir kevser gibi ruhun yedeğinde durur ve çağın kirlerine karşı bir savunma şifası gibi durur. s. 115

Bu dünya Tanri'nın bizi ağırladığı bir konuevidir. Sınayıp denediği bir ev. Yılda bir ay iç odalara, saraya çağırır bizi Tanrı: "bir pansiyoner olmaktan çık" der bize, "biraz daha yakın ol." s. 117

Zaten varoluş, Tanrı'ya konuk olmaktır. s. 117

Kabuktan içe doğru yolculuk başlıyor oruçla. Öze doğru, dünyanın yüreğine doğru, dünya ötesinin kalbine doğru. s. 118

Eskiler, manevi değişimi simya benzetmesiyle açıklıyorlardı. Bakırı altın ediyordu simya. s. 119

Tanrı, bize, çağrıyı duyma yetkinliği ve çağrıya uyma erginliği vermiş. Ne mutlu biz müslümanlara.  s. 119

Evet, oruç, şeytanın, inançsızlığın, inkârın attığı oklardan mü'minin kalbini koruyan Allah'ın tuttuğu bir kalkandır. s. 120

Oruçla, namazla, hac ve zekatla, kalb, kalb olur. s. 121

Sebepsiz değildir oruç, sebepsiz değildir namaz. Mü'min kişiliğinin oluşması için temel taşlarıdır. Bina, ruh binası bunlarla kuruludur. Maneviyatın kalesi, bunlarla yıkılmaz olur, pekişir. s. 122

Oruç ayı insanı ölüme değil, diriliş aydınlığına götürür. s. 122

Gıdaların tazelenen idrâklerle alınması, herhalde vücudun dirilişinde birinci uyarı ve bilinç yerine geçecektir. s. 123

Ruh sağlığı, beden sağlığından önce gelir. Çünkü: beden sağlığına dikkati de, ancak ruh sağlığı olanlar gösterecektir. s. 123

Sonra bir gün, bayramları gerçeğine dönüştürmenin sırrını aramaya başlayacağız ve mutlaka bulacağız. Tabiatı yozlaştırılmaktan kurtarma gibi tarihi de hakikatına kavuşturma savaşı o gün başlayacaktır. s. 127

Çocukluk yılları Ramazanları. Dağdaki bahçedeysek, yanlışlıkla veya daha doğrusu unutkanlıkla bir meyva yiyerek orucumuzu lekelememek için ne kadar uyanık bir dikkatimiz vardı. s. 130

***
Allah'ın lütfettiği ilâhî süvarilik gereksinimidir oruç. O süvarilik ki, binicisini, ufukları aştırarak, Tanrı'nın en has ülkesine, cennetine götürecektir. 

***

Daha büyümüş bir çocuk, bütün gündüz oruç tutmağa başlar. Bunu başardığı gün, omuzlarda taşınır, hediyelere boğulur. Böylece, orucun, insanı, omuzlarda başlamak üzere gökyüzüne kaldırdığını, bilinmezliğin zengin hazinelerinden sevimli ve güzel eşya çıkarıp dağıttıran cömertliği olduğunu bilmektedir artık çocuk.

***

Evet, dünyada, reel olarak yeni eşya yapma, ne kötü ve yanlış bir oluş ne de islâmın reddettiği bir eğilimdir. Ama elimizin altındaki dünyayı diriltmek ve onun değerini düşürmeden ona yeni yeni parçalar katmak, bu katma işinde de insanın mutluluğunu bozmayacak bir oranı korumak, daha akla yatkın, sağduyuya uygun ve bir medeniyeti daha ömürlü yapmaya elverişli, en az emek kanununa da daha fazla değer verdirmiş bir verimliliği kavrayışlı olmaz mı?

***

Kuran, namaz ve oruçta dirilen bir islam insanı olmak; işte çağımız müslümanının tek varoluş şartı.

***

İslâm, üstünlük için tek kural tanıdı: Allah yolunda yarışta öne geçme üstünlüğü. Zenciye de, beyaza da açık bir yol. Tanrı yolunda ancak çalışarak üstün olabilirsin.

***

Ruhunu maddeye sattın, özünü şeytan tarlası haline getirdin. Yeniden ruhunu Allah'ın tarlası yap insanoğlu.

***

Bayramda mezarlıklarda ziyaret edilir. Sevincin en şiddet kazandığı anda ölüm ihmal edilmez.

***

O çay saatinde, Hira dağını görürüz ki, mağaradaki eşsiz gök sözcüsüne, Cebrail, azığını yeni götürmektedir. Bir çocuk gibi heyecanlı, omuzunda gök sofrasından bir heybe, Cebrail tırmanıyor Nur Dağına. 

***

Nabzını orucun tuttuğu, kalbini namazın çalıştırdığı bir diriliş saatidir, bilinerek, bilinmeyerek, farkında olunmayarak aranan.

***

Madde, çağdaş medeniyeti kendine doğru çekti, bir yerçekimi gibi. Ey insan! Sen tekrar medeniyeti, maddenin eşyanın, fiziğin, tabiatın ağırlığından kurtar.

***

Zaman, insanı hep ölüme doğru götürürken, Ramazan gelir, diriliş ayı başlar. Oruç ayı insanı ölüme değil, diriliş aydınlığına götürür. Ab- ı hayatta yıkanmaya, çiğ tanesinde göğü seğretmeye ve gökkuşağının altından geçmeğe.

***

Ramazan yıllar yılı böylece çocuğu büyütür onu dış ve iç yapısı bakımından güçlendirir ona yaratıcısını varlıkları ve nimetini öğretir. 

***

Kutsal sözleri diriliş tohumları gibi ek ruhuna. Ve ondan bitecek, yükselecek hakikat ağıcının yemişi seni Cennet'e götürecek, Tûba'ya götürecektir. Yoksa daha bu dünyada iken Cehennem sana gelmiş, ulaşmış olacaktır.

***

En üstün olduğun an, en alçakgönüllü olduğun andır.

***

Kur'an, insana şifa, toplumlara şifa, medeniyetlere şifa ve tarihe şifa olmuştur. Ölülerimizi son yolcu edişte ancak onunla yolcu edebilmişizdir. Ölümün dağ ağırlığını ondan başka hafifletecek zaten hangi kudret olabilir ki?

***

Dünyanın değişmesi söz konusudur, lâf değil. 
Ölü bir dünyanın içimizde dirilmesi söz konusudur, lâf değil. 

***

Ruhunu, sürekli olarak dipdiri tutanlara ne mutlu ki, işte onlar, peygamberler, veliler, gerçek müslümanlardır.

***

Ey mü'min, sana verilen binbir nimetin hikmetini, fonunu oluşturan Büyük Nimete ermek için oruca sarıl!

***

Bayram, uzun süre yavaş yavaş ilerleyen gönlün, ruhun belli bir merhaleye gelişinin kutlanışıdır.

***

Ben de, beş yaşındayken, ilk kez orucumu tutduğumda, öyle öğlene kadar değil, tam tutmuştum. Ve yalnız bir gün değil, bütün ay. Ve ödül beklemeyecek kadar tabiî bir olay sayarak.

***

Hazreti İbrahim'e dön. Ve onunla birlikte ateşe atılsan bile insan putlarını yık. Onunla birlikte ve son Peygamberle birlikte, insanın insana tapmasına karşı koy, başkaldır. 

***

"Nimetlerin arkasında, onları anlamlandıran, amaçlandıran, değerlendiren, verim ve sonuçlarını kalıcı kılan büyük fon, oruç levhasıdır" gizli seslenişi duyuluyor ufuklarda, senede bir ay. 

***

Oruç ve namazladır ki, kutsal bir dünyaya girer çocuk. Sözle değil; bizzat o dünyanın içinde yaşar Mutlak Gerçeği. 

***

Sonra oruç, vücudu ve vücudun özü olan kalbi diriltir. Duygu organları arınır. Göz parlar. Kulak keskinleşir. Nefes borusu serbestleşir. İç vücut, dinlenir dinlenir, sonra birden çalışır. Vücudun bu yeni düzeni, bir yandan dünyaya, bir yandan ruha yeni bir tarzda döndürerek insanı uyandırmaktadır. İnsan uyanmaktadır. 

***

Bizim için diriliş günleri, sevinç günleri, tövbe günleri... Bir yapının yükselişi gibidir: “Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur. İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur.”  

***

Sahurdan sonra sabah yıldızını seyretmek en büyük zevkimdi. Sanki orada birileri vardı ve onlar da bizi seyrediyorlardı.

***

Ramazan ayı bir mucize ayı olarak ruhun olağanüstülüğüyle dolup taşar.

***

Tarih, tabiat ve insan bir arada olacak oruçta. Altın bir terazide tartılacaklar yeniden bir kez daha.

***

Orucun ağartısında, günler ilerledikçe, bütün kalpler bir ayna gibi aydınlanınca, birbirlerinde yansıyarak İslam topluluğunun ruhunda dışardan gelip onları ayıran zarlar ve kabuklardan kurtularak kaynaşacaklar ve bir tek kalp haline gelecekler. 

***

Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.

***

Kur'ân, sûre, sûre, âyet âyet değil de birden bütünüyle inseydi, insanlık O'nun güzelliğinden, belâgatından mahv olmaz mıydı dersiniz? 

***

Ramazan dünya içinde ahirete bir aylığına müslümanların toptan hicreti gibidir.



Kaynak: Sezai Karakoç - Samanyolunda Ziyafet, Oruç Yazıları

Sunday, 19 April 2020

Bilime ve Dine Yeni Tanımlamalar - Abraham Maslow

Bilime ve Dine Yeni Tanımlamalar

Bilginin ve değerlerin böyle karşıt konumlara yerleştirilmiş olması, örgütsel dinlerin de, gerçeklerden, bilgiden ve bilimden koparak sağlıksızlaşmasına, hatta bilimsel bilgiye düşman bir duruma gelmelerine neden olmuştur. Bunun sonucu olarak da, din kurumu daha öğrenilebilecek bir şeyin kalmadığı kanısına sahip olmaya itilmiştir.

Ama şimdilerde, hem dinde, hem de bilimde, en azından bu kurumların içinde bulunan daha akılcı ve bilgili temsilcileri tarafından bir takım değişimler yapılmaya başlanmıştır. Bu değişimler, dini sorulara dar bir biçimde yaklaşan bilim insanının en azından daha doğalcı, insancıl bir yaklaşım sergilemesine olanak vermektedir. Bu tür yaklaşımların geçmişte de sık sık tekrarlanmış olduğunu söyleyebiliriz.

Bilimin, bir zamanlar örgütlenmiş dinin bir parçası olmuş olması ve sonra kendisini özgürleştirmek üzere ondan ayrılmış olmasına benzer bir özgürleşme süreci, değerlerle ilgili sorunlar, ahlak, ruhsallık ve töresel olan konularda da kendisini göstermeye başlamıştır. Bu konular, kurum haline getirilmiş kiliselerin özel egemenliği altından çıkarılarak, yavaş yavaş yeni bir tür insancıl bilim insanının -tüm ahlak ve inançlarla ilgili soruların tek arabulucusu olduğunu iddia eden kurumlaşmış dinlerin fikrine karşı çıkan bir bilim insanı- araştırma alanına girmektedirler.

Din ve bilim arasındaki bu ilişki, karşıtlık içeren ve rekabete dayanan bir ilişki olarak ortaya koyulabilir ama ben bunun böyle olmasının pek de gerekli olmadığına -derin inanca sahip bir kişinin, bu değerlerle ilgili sorularına kendisinden önce gelen kimselerden çok daha iyi bir biçimde yanıt bulduğuna ve bu konuda daha güçlü, ümitlendirici ve yüreklendirici olabileceğine- inanıyorum.

Ergeç, bilime ve dine yeni tanımlamalar getirmek zorunda kalacağız. Her zaman olduğu gibi, birbirine zıt konumlara getirme her iki tarafı da sağlıksızlaştırmaktadır. Ve sağlıksız bir ilişki de yoğun zıtlıklar içerir. Bir bütünün iki bağıntılı, birbirine gereksinim duyan, gerçekten birbirlerinin ‘parça’ları olan maddelerini birbirinden ayırmak, her ikisini de sağlıksızlaştırmakta, kirletmekte ve çarpıtmaktadır. Bu ayrım, sonunda bu parçaları yaşayamaz duruma bile getirebilmektedir. Bu konuya uygun bir örneği Philip Wylie’nin ‘The Disappearance’ adlı etkileyici ve harika romanında bulabilirsiniz. Erkek ve kadın, iki ayrı ve ayrışmış dünyalarda kaybolduklarında, her ikisi de uyumsuzlaşmakta, yozlaşmakta ve sağlıksızlaşmaktadırlar. Buradan çıkaracağımız basit sonuç, her iki tarafın da kendilerini varedebilmek için birbirlerine kesin bir biçimde gereksinim duyuyor oldukları gerçeğidir.

Bütün bunlar, ‘dinsel’ olarak -doğalcı/seküler ve doğaüstücü/metafizik bir biçimde- nitelendirildiğinde, bilimden, bilgiden, ilerletici buluşlardan, olası şüpheci araştırmalardan, doğrulamalardan ya da doğrulamamalardan ayrı tutulduğunda, sonuç olarak saflaşma ve gelişim olasılığından da aynı karşıt kutuptaki din gibi ayrı tutulacaktır. Din, bu nedenle bilginin açığa çıkma sürecinin tamamlandığını, mükemmel ve son durumunu aldığını ve bilginin sonsuz olduğunu iddia etmeye eğilim göstermiştir. Gerçeği, tüm gerçeği içerdiğini ve daha öğrenilecek bir şey kalmadığını öne sürmüş olması, değişmeye direnç gösteren, salt tutucu, akıldışı, bilimdışı, dindar ve sonuç olarak boyun eğici olma noktasına kadar gelmiş birçok kilisenin yok olmasına neden olmuş ve kendisini sonuç olarak doğal gerçeklerle çatışan bir konuma getirmiştir.

Böyle ayrıksı bir din, bütün gerekli ve önemli kavramların, ayrı ve kendilerini tam yansıtmayan anlamlara bürünmesine de neden olmaktadır. Örneğin, tamamen doğalcı bir anlamı olan inanç; Fromm’un yazılarından örnek verecek olursak, anti entelektüel olan kilisenin elinde bulunmakta ve kilise tarafından ‘kör inanç’a dönüştürülmektedir. Her ne olursa olsun, dinde böylesi bir tutum, sorgusuz bir boyun eğişe ve sonsuz bir bağımlılığa doğru ilerlemeye yol açmaktadır. Doğal olarak da insandan çok koyun üretmekten, keyfi yasalar koymaktan ve otorite kurmaktan yana bir eğilime neden olmaktadır.

‘Kutsal’ sözcüğü de sağlıksız bir biçimde ayırmaya ve ayrıştırmaya bir örnektir. Eğer kutsallık, ayrıcalıklı bir rahip sınıfının tekeline girerse ve eğer varsayılan geçerliği sadece doğaüstücü/metafizik kurumlar tarafından üstlenilirse, o zaman bu sözcük doğal olanın ve insan doğasının alanının dışında bırakılmaktadır. Dünyevi ve laik olandan kesin bir biçimde karşıtlandığı ve bunlarla hiçbir ilgisi kalmadığı gibi, bir de bunlarla çelişen bir duruma düşmektedir. O zaman, özel bazı ritlerle ve ayinlerle, özel bir dille, haftanın özel bir günüyle, özel bir binayla hatta özel bazı müzik aletleriyle ve belirli bazı özel yiyeceklerle bağdaştırılan bir duruma gelmektedir. Yaşamın tümünü içermek yerine, sadece bir bölümüne ait bir duruma gelmektedir. Günlük kullanımdan müzelik bir parça gibi ayrılmakta ve insanın günlük ilişkilerindeki olası kullanımından uzaklaşmaktadır. Sonuç olarak böylesi bir din, gerçek olanı ideal olandan ayırmak zorunda kalmakta ve bu ikisi arasında olması gereken dinamik ilişkiyi de ortadan kaldırmaktadır. Aralarındaki diyalektik, ortak etkileşim ve geri bildirim; birbirini düzenli bir biçimde oluşturma ve yapılandırma, birbirleri için gerekli oluş, hatta birbirleri için mutlak gereklilikleri bozulmakta ve doyumlu bir ilişki içinde olmaları imkansızlaşmaktadır. Peki sonuç? Tarihte sıkça ve yeterli bir biçimde gördüğümüz gibi, kilise insanları gerileme ve sömürü söyleminin tam ortasında yer almakta, dinin ve bilimin sanki birbirleri ile hiç ilişkisi yokmuş gibi davranmaktadırlar -Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim-. Böylelikle, göklere ait olan, cennetle kendine özgü ve değişmez bağını öne süren, cennetin apayrı bir yerde olduğunu savunan, insan gelişiminin bu dünya üzerinde imkansız olduğunu ve bunun ancak dünyayı terk ettiği zaman olası olabileceğinin savunucusu olan din, günlük kötülüklerin destekçisi durumuna gelmektedir.

"Daha iyiye ulaşma yolundaki çaba, inançla yönlendirilmelidir, katı gerçekliklere sıkı sıkıya bağlılıkla değil" diye belirtiyor John Dewey. Bu da bizi karşıt diğer uca itilmiş elmanın diğer yarısına, yani bilime getiriyor. Ayrı tutulan bilim için tüm söyleyeceklerimiz, ayrıştırılmış din için söylediklerimize çok benzer ya da tamamlayıcı nitelik taşımaktadır.

Örneğin, ideal ve gerçek olanın bölünmesinde karşı uçta konumlanan bilim sadece varolanla ilgilendiğini ve ideallerle -yani amaçlarla, hedeflerle ve yaşamın amacına ilişkin konularla- hiçbir biçimde ilgisi olmadığını iddia etmektedir. Bu konumlanmada, diğer yarıyı oluşturan dine getirilecek her türlü eleştiri, yani kör inançlara, ‘soyuta indirgemeye’, salt gerçeğe bakıştaki körlüğe karşı getirilen eleştiri, bütünleyici bir biçimde öbür yarıya, ‘somuta indirgeme’ ve Golgstein’in açıkladığı gibi görülene, duyulana ve dokunulabilir olana indirgemesi açısından, bilim yarısına da getirilmelidir.Ahlaki sınırların dışında olma, hatta bazen ahlak dışı ve insanlık dışı olma, herhangi bir kişi tarafından, herhangi bir nedenle satın alınabilme özellikleri -Nazilere, koministlere ya da Amerikalılara aynı eşit coşku ve gayretle çalışan alman ‘bilimadamları’nın yaptığı gibi,- son yıllarda bize göstermiştir ki, bilim satranç oyununa benzer biçimde kavrandığı, tek amacı varolanı keşfetmek, öznel deneyimleri varolandan ve keşfedilebilir olandan ayırmak olduğu sürece, tehlikeli bir duruma gelebilmekte ve biliminsanlarını da birer canavara dönüştürebilmektedir.

Bu ‘kutsal’ ve aşkın olanın bilimin sınırları dışına itilmesi için de geçerlidir. Bu ise, çalışmaları ilke olarak imkansız bir duruma getirmektedir. 

Burada dinin ve bilimin, gerçeklerin ve değerlerin -sadece ve sadece- karşıt uçlarda konumlandırılması yönünden bu yüzyılla ilgileniyorum ve böylesi bir karşılıklı reddedişin, sakat bir bilim, sakat bir din, sakat gerçeklikler ve sakat değerler yaratacağına inanıyorum.

Açıkçası, böylesi bir sonuç aynı zamanda bunlara duyulan gereksinim ve açlık nedeni ile de, ruhsal ve ahlaki değerlerle ilgilidir. Daha açık söylemem gerekirse, böyle değerler ve böyle gereksinimler herhangi bir kilisenin korumasına bırakılamaz ve insani olandan, insani bilgi alanından, deneysel olanın ve deneysel araştırmaların alanından çıkarılamaz. Ama Ortodoks biliminin bunu yapmak istediğini ve bunu gerçekten yapabileceğini anlatmaya çalıştım. Bu nedenle, bize gerekli olanın, daha geniş metodlar ve güçlerle donanmış, genişletilmiş, değerler üzerinde çalışılabilen ve insanlığa bunları öğretebilecek bir bilim olduğunu belirtmek istiyorum.

Böyle bir bilim ‘dini’ olarak tanımlananı da zaten içermektedir ve içermelidir de. Aslında bilimin ilgi alanı içinde, dinin içinde bulunan doğalcı gözleme dayalı uygulanabilir her şey barınmaktadır. 

Bunu bir başka biçimde söylememe izin verin; 19. yy ateist biliminsanı, kendi evini yeniden inşa etmek yerine yakıp yıkmış, yerle bir etmiştir. 19. yy. biliminsanı bütün dini soruları ve bunların yanıtlarını bir kenara itmiştir çünkü böylesi yanıtları, baştan reddetmek zorunda kalmıştır. Yani, bütün dini girişimlere ve gelişmelere sırtını dönmüştür çünkü din, kendisine akılcı yolla kabullenemeyeceği ve görmezden geleceği kanıta dayanmayan bir dizi yanıt sunmuştur. Ama öğrenme sürecinde olan, daha akılcı ve bilgili günümüz bilim adamı, örgütlenmiş dinlerin bu gibi sorulara verdiği yanıtlara karşı çıkması gerektiğini, dini soruların ve sorunların, gereksinimlerin bilimsel olarak araştırmaya değer, insanın doğasının üzerinde temellenen, üzerinde çalışılabilir, tanımlanabilir, bilimsel olarak incelenebilir olduğunu ve kiliselerin de zaten bu insani soruları yanıtlamaya çalışmış olduğunun bilincindedir. Kilisenin bu sorulara verdiği yanıtlar kabullenilebilir olamamakla beraber, soruların kendileri her zaman için tamamen ve mükemmel bir biçimde kabullenilir olmuşlardır.

Aslında çağdaş varoluşçu ve insancıl psikologlar, varoluşçu bir biçimde bu tür ‘dini’ sorularla ve sorunlarla ilgilenmeyen bir kişiyi, varoluşçu bakış açısından, hasta veya normal olmayan olarak kabul etmelidirler.


Kaynak: Abraham Maslow - Dinler - Değerler - Doruk Deneyimler, s. 34-40


Burada eskisinden daha net görebildiğimiz, bir önemli noktayı da belirtmeden geçemeyeceğim: Psikolojinin önemli bir özelliği, insanın ‘yüksek doğası’nı ortaya koyma amacında oluşudur. Eğer insan doğasına, geçmişteki dinsel kavramlarla bakacak olursak -ki aslında çok geriye gitmemize gerek yok, çünkü aynı doktrine Freud’da da rastlıyoruz-, içsel ahlaki çöküşe ait herhangi bir doktrinin ya da insanın hayvansal doğasına ait herhangi bir kötülük kavramının varlığının, karşılıklı biçimde, iyi, erdemli, aziz, fedakar ve kutsal olan üst bir insanın varlığına ait bir yoruma yol açabildiğini görmekteyiz. Eğer insan kendi doğası ile açıklanamıyorsa -ki açıklanmak zorundadır- o zaman, insan doğasının dışında bir takım kavramlarla açıklanması gerekmektedir. 

Doğaüstücü/metafizik yasalara göre, şimdilerde din'e inancın azalıyor olmasının bir nedeni de, insan doğasının daha yüksek olasılıklarına - yeni bilgilerin ışığında*- duyulan inanç olduğu açıkça görülmektedir. Doğalcı/seküler olanın ışığında yapılan açıklamalar yetersiz olmakla beraber, bunlar eğitilmiş kişiler için doğaüstücü kavramlarla yapılan açıklamalardan daha doyurucu olmaktadırlar.

Ne var ki, bu sürecin de bir bedeli var. Özellikle toplumun daha az bilgili olan bölümü ya da ortodoks dine üye olan belli bir oranı için... Onlar için, Dostoyevski, Nietzsche ve diğerlerinin çok açıkça görmüş olduğu ‘‘Eğer tanrı öldüyse, o zaman her şeye izin vardır ve her şey olasıdır’’ görüşü geçerlidir. Eğer ‘manevi’ olan için geçerli olacak tek yasa doğaüstücü/metafizik bir yasa ise, o zaman böylesi bir yasayı göz ardı etmek ve yok saymak diğer bütün yüksek değerleri de yok saymak anlamına gelecektir.

Doğalcı/seküler yaklaşıma sahip olan, özellikle son on yıllar için geçerli olmuş bu görüş ve pozitivist bilim -birçokları için bilimin tek kuramı-, ahlak ve değerler için yetersiz bir kaynak olduğunu kanıtlamıştır. Akılcı görüşün hakim olduğu son bin yılda, ‘inanç’ bile yok edilmiştir. Ahlaki gelişimin, bilginin artması ve teknolojinin ilerlemesinin kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıkan bir yan ürün olduğu inancı da, Birinci Dünya Savaşı, Freud, bunalım ve atom bombasının atılması ile yok olmuştur.

Belki de, özellikle psikologlar için daha sarsıcı olan, refahın kendisinin insanlığı, ruhsallığının soğuk ışığına, ahlaki ve felsefi açlığa itmekte olduğunun anlaşılmış olmasıdır. Bu, eksik olana duyulan kaçınılmaz açlığın, kişiyi yaşamın anlamlı ve yaşamaya değer olduğu inancına sahip olmaya ittiğine duyulan inançtan kaynaklanmaktadır, ama eğer hiçbir eksik yoksa ve açlığı çekilen bir şey kalmadıysa, o zaman ne olacaktır?

Bu nedenle, bugün entelektüellerin kendilerini her konuda şüpheci buldukları, herhangi türden bir inancı arzuladıklarının ve sadece arzulamanın doyurmadığının, ayrıca bu doyumsuzluğun korkunç ruhsal (ve politik) sonuçlarının da tamamen farkında oldukları bir durumla karşı karşıyayız.** Ve bu durumu anomi, yaşamdan haz alamama, köksüzlük, değer patolojisi, varoluş bunalımı, manevi açlık, başarı nevrozları, amaçsızlık gibi sözcüklerle açıklayabilmek için yeni bir sözcük dağarcığına da sahibiz.

Birçok psikoterapist, sadece Amerika değil, bütün refah düzeyi yüksek toplumların büyük bir bölümünün, değerler yoksunluğu içinde olduğu görüşüne katılıyorlar. Terapistlerin çoğu ise bu durumu hâlâ, yüzeysel ve semptomatik bir biçimde karakter bozuklukları, çocuk suçları, olgunlaşmamışlık ve bağımlılık gibi durumlarla açıklamaya çalışıyorlar.

Psikoterapiye yeni bir yaklaşım olan varoluşçu psikoterapi, işte bu soruna çözüm bulmaya doğru ilerliyor. Ama bir bütün olarak düşünecek olursak, psikoterapi kitlelere uygun olmadığından birçok insan bu değer yoksunluğu içinde, kişi ve toplum olarak mutsuz yaşamlar sürdürmeye devam edeceklerdir. İçlerinden küçük bir bölüm ise kaçınılmaz olarak -birçok gözlemcinin böylesi bir dönüşün kökten ve derin bir dönüş olmadığını kabul etmelerine rağmen-, ‘geleneksel din’e bir dönüş yaşayacaklardır.

Kaynak: Abraham Maslow - Dinler - Değerler - Doruk Deneyimler, s. 56-58

(*) Örneğin, ‘kendini gerçekleştiren’, yani tümüyle evrimleşmiş ve gelişmiş insanlar üzerinde yaptığım çalışmalar, kendi doğal halinde ve olabildiğinin en iyisi olabilen -tanrı benzeri, harika, ilahi, esinleyici, sevecen- insanların, eskiden olmuş olduklarından daha fazla takdir edildiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Tarih boyunca, insan doğasının azımsanmış olmasının en önemli nedeni, insanın yüksek olasılıklarının ve izin verildiğinde ne kadar gelişebileceğinin bilinmemesi olmuştur.

(**) Partisan Reviev dergisinin, Şubat 1950 sayısındaki ‘Religion and the Intellectuals’’ adlı makaleyi görmenizi tavsiye ederim. Ayrıca, Franklin L. Baumer’in Religion and the Rise of Skepticism, (New York: Harcourt, Brace & Co., 1960), adlı kitabını da görebilirsiniz.

Sunday, 12 April 2020

Budist Felsefe - Yuval Noah Harari

Budist Felsefe 


Budizmin temel figürü, bir insan olan Siddhartha Gautama’dır. Budist inancına göre Gautama MÖ 500 civarında küçük bir Himalaya krallığının varisiydi. Etrafında gördüğü acılardan çok etkilenen genç prens erkeklerin, kadınların, çocukların ve yaşlıların sadece savaş ve salgın hastalık gibi sorunlarla değil aynı zamanda endişe, kızgınlık ve  memnuniyetsizlik gibi şeylerle de boğuştuğunu ve tüm bunların sanki insan olmanın ayrılmaz bir parçasıymış gibi olduğunu görmüştü. İnsanlar zenginlik ve güç peşinde koşarken bilgi ve maddi birikim yaratıyor, erkek ve kız çocuklar dünyaya getiriyor, evler ve saraylar yapıyorlardı, ama ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir zaman memnun değillerdi. Fakirlik içinde yaşayanlar zenginliği, bir milyonu olanlar iki milyona sahip olma­ yı hayal ediyordu, iki milyonu olanlar da on milyon istiyordu. Zengin ve ünlü kişiler bile nadiren memnunlardı çünkü onlar da hastalık, yaşlılık ve ölüm hayatlarını sonlandırana dek sonu gelmeyen endişelerle ve kaygılarla boğuşuyorlardı. Bir insanın tüm biriktirdiği şey buhar olup uçuyordu. Hayat manasız bir yarıştı. Peki, bundan kaçmanın yolu neydi?

Gautama yirmi dokuz yaşındayken bir gece gizlice sarayından kaçarak ailesini ve tüm malvarlığını arkasında bıraktı. Kuzey Hindistan’ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu aradı. Aşramlan gezdi, guruların dizlerinin dibinde oturdu, ama hiç­ bir şey onu özgürleştirmedi ve tatmin etmedi. Yine de umutsuzluğa düşmedi ve tamamen özgürleşmesini sağlayacak bir yöntem bulana kadar çektiği dertleri incelemeye koyuldu. İnsanların çileleri ve ızdırapları- mn özünü, sebeplerini ve tedavilerini anlamak için altı yıl boyunca oturup düşündü. Sonuçta mutsuzluk ve acı bir talihsizlik, sosyal adaletsizlik veya ilahi bir heves yüzünden yaşanmıyordu. Acı, bir insanın kendi davranış örüntüleri sebebiyle ortaya çıkıyordu.

Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söy­ler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz. İnsanlar yıllar boyunca aşkı bulmak isterler, ama buldukların­ da da nadiren hoşnut olurlar. Bazıları partnerlerinin kendilerini bırakacağından endişe eder, diğerleri hak ettiklerinin daha azına razı olduklarını ve daha iyi birini bulabileceklerini düşünürler, çünkü hepimiz bunu başaran insanlar tanırız. En büyük krallar bile sıkıntı içinde, devamlı acı ve mutsuzluktan kaçarak ve hayat boyu büyük zevklerin peşinde koşarak yaşarlar.

Gautama bu kısırdöngüden çıkmanın bir yolunu bulmuştu. Eğer zihin keyifli ya da can sıkıcı bir şeyler yaşadığında bu olayları oldukları gibi kabul ederse, o zaman acı doğurmaz. Eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz, ama bundan acı çekmezsiniz, hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz. Eğer mutluluğu, mutluluğun uzayıp yoğunlaşabileceği ihtimalini düşünmeden yaşamayı başarabilirseniz, akıl sağlığınızı kaybetmeden bu mutluluğu hissedebilirsiniz.

Zihnin bütün bu duyguları olduğu gibi kabul etmesini ve başka bir şey istememesini nasıl sağlarsınız? Mutsuzluğu mutsuzluk, neşeyi neşe, acıyı acı olarak görmesini nasıl başarırsınız? Gautama zihnin deneyimleri olduğu gibi yaşamasını sağlayacak meditasyon teknikleri geliştirdi. Bu teknikler, zihnin “şu anda ne yaşıyor olabilirdim?” yerine “şu anda ne yaşıyorum?” sorusuna odaklanmasını sağlar. Bu tür bir zihinsel duruma ulaşmak zordur, ama imkansız değildir.

Gautama bu meditasyon tekniklerini birtakım etik kurallara da bağlayarak insanların gerçekte var olan deneyimlere odaklanmalarını kolaylaştırıp çeşitli isteklere ve fantezilere dalıp gitmemelerini de sağladı. Takipçilerine öldürmeyi, gelişigüzel seksi ve hırsızlığı yasakladı; çünkü bu eylemler ister istemez daha fazla şey arzulamanın fitilini ateşler (daha fazla güç, bedensel haz veya zenginlik). Bu arzular tamamen dizginlendiğindeyse yerini Nirvana olarak bilinen (kelimenin tam anlamı “ateşi söndürmek”tir) büyük bir doyum ve huzura bırakır. Nirvana’ya ulaşanlar tüm acılardan arınır, gerçeği olabilecek en yüksek netlikte, fantezilerden ve hayallerden arınmış olarak deneyimlerler. Elbette yine tatsız ve acı dolu deneyimler yaşarlar ancak bunlar ızdıraba yol açmaz. Sürekli arzulamayan, acı çekmez. 

Budist geleneğine göre Gautama’nın kendisi de Nirvana’ya ulaşmış ve acıdan tamamen kurtulmuştur. O andan itibaren de “Buddha”, yani “aydınlanmış kişi” olarak bilinmiştir. Buddha yaşamının geri kalanını, keşiflerini diğer insanlara anlatıp onları da acı çekmekten kurtarmaya çalışarak geçirmiş ve bu amaçla tüm öğretilerini tek bir yasa altında toplamıştır: Arzular acı çekmeye sebep olur, acı çekmekten tamamen kurtulmanın tek yolu da arzu duymaktan tamamen kurtulmaktır. Bunu yapmanın tek yolu da gerçekliği olduğu gibi yaşaması için zihni eğitmektir.

Dharma veya Dhamma olarak bilinen bu öğreti Budistler tarafından doğanın evrensel yasası olarak bilinir. “Acı arzudan doğar” kuralı her zaman ve her yerde geçerlidir. Budistler bu yasaya inanan ve bunu tüm faaliyetlerinin dayanak noktası yapan insanlardır. Budizmin temel prensibi “Acı vardır. Acıdan nasıl kaçınabilirim”dir.

Pek çok tektanrılı din gibi, Budizm ve diğer modemite öncesi dinler de tanrıya ibadet etmekten asla tamamen kurtulamadılar. Budizm insanlara, ekonomik refah ve siyasi güç gibi meselelerle oyalanmadan, acıdan tamamen kurtulmayı hedeflemelerini öğütlüyordu. Öte yandan, Budist- lerin yüzde 99’u Nirvana’ya ulaşmadıkları gibi, zamanlarının büyük bölümünü dünyevi başarıların peşinde koşarak geçirdiler ve pek çok değişik tanrıya tapmaya da devam ettiler. Bunlar arasında Hindistan’daki Hindu tanrıları, Tibet’teki Bon ve Japonya’daki Şinto tanrıları örnek ve­ rilebilir.

Dahası, zamanla pek çok Budist mezhebi kendi Buddhaları ve Buddhisatvalarından oluşan panteonlar geliştirdi. Çoğu Budist, tanrılar yerine bu aydınlanmış varlıklara tapınmaya başladı ve onlardan sadece Nirvana’ya ulaşabilmeyi değil, pek çok dünyevi sorunla baş etmek için de yardım dilediler. Bu yüzden, Doğu Asya boyunca pek çok Budistin, Buddha ve Buddhisatva’ya seller, salgınlar, hatta savaşlar kazanmak için dualar, renkli çiçekler, güzel kokulu tütsüler, şeker ve pirinç sunmakla uğraştıklarını gözlemleyebiliyoruz.


Kaynak: Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari, s. 225-228


Monday, 6 April 2020

Korona Günleri ve Sonrası - Franco Bifo Berardi

Korona Günleri ve Sonrası - Franco Bifo Berardi


Dünya, bu salgın nihayet sona erdiğinde, nasıl bir yer olacak? Veya, Muhtemele hapsolmak ya da mümkünü keşfetmek...
İnsan türü evrimin ve tarihin neresinde, nasıl bir geleceğin eşiğinde? Seçeneklerimiz ne, yapabileceklerimiz neler?
Birdenbire, son elli yıldır düşündüğümüz şeyleri sil baştan düşünmek şart oldu. Tanrıya şükür ki (tanrı bir virüs mü yoksa?), yapageldiğimiz işlerin çoğu kepenk kapattığı için şu an ziyadesiyle boş zamanımız var.
Üç ayrı konuda bir şeyler söyleyeceğim. İlki: İnsanlık tarihinin sona erişi, ki gözlerimiz önünde net biçimde gerçekleşiyor. İkincisi: Kapitalizmden halihazırdaki kurtuluş ve/veya eli kulağındaki tekno-totaliterlik tehlikesi. Üçüncüsü: Ölümün, modern dönemdeki epeydir inkârının ardından, felsefi söylem sahnesine (nihayet) geri dönüşü ve bedenin dağılma şeklindeki dirilişi.

I. Mahlûkat/Virüs

No1: Sürmekte olan viral kıyameti en iyi öngören filozof Donna Haraway’dir.
Staying with the Trouble adlı kitabında, Tarih’in öznesi olan İnsan’ın artık evrimin faili olmadığını öne sürer.
İnsan türü bu kaotik süreçte merkeziliğini kaybediyor. Bundan ötürü, modern hümanizmin nostaljikleri gibi, umutsuzluğa kapılmamalıyız. Öte yandan, çağdaş trans-hümanist tekno-manyakların yaptığı gibi, tekno-saplantılı hayallere kapılarak avunmaya da çalışmamalıyız.
İnsanlık tarihi sona erdi ve tarihin yeni faili, Haraway’in tabiriyle, “mahlûkat”. “Mahlûkat” sözcüğü, küçük yaratıkları, mutasyon kışkırtmak gibi tuhaf şeyler yapan oyunbaz yaratıkları ifade ediyor. Özcesi, virüs.
William Burroughs virüslerden mutasyon failleri olarak söz eder: Biyolojik, kültürel, dilsel mutasyon.
Mahlûkatın (virüslerin) tekil varlıklar olarak mevcudiyeti yoktur. Bir çoğalma süreci olarak kolektif biçimde yayılır.
2020 yılı, insanlık tarihinin feshedildiği yıl olarak görülmeli –insanlar yeryüzünden yok olduğu için değil, yeryüzü onların kibrinden bitap düşerek, Will zur Macht’ı, yani Güç İstenci’ni imha etmek üzere bir mikro-seferberlik başlattığı için.
Yeryüzü dünyaya karşı ayaklandı. Yeryüzünün failleri seller, yangınlar ve en çok da mahlûkat.
Bu sebeple, evrimin faili artık bilinçli, mütecaviz ve güçlü iradeli insan değil, moleküler madde. Erkek Tarih’i (History) Kadın Tarih (Her-story) ile değiştirerek üretim alanını ve söylem alanını istila eden, denetlenemeyen mahlûkatın mikro-akışları, teleolojik Akıl’ın yerini Duyarlılık ve duyumsal kaotik oluş’un aldığı bir zamandayız.
Hümanizm, erken dönem Rönesans’ın İtalyan filozoflarının teolojik determinizmin yokluğuyla tanımladığı ontolojik özgürlüğe dayanıyordu. Teolojik determinizm sona erdi ve teleolojik tanrının yerini virüs aldı.
Tarihsel sürecin motoru olarak öznelliğin sonu, büyük harf T ile “Tarih” dediğimiz şeyin sonuna ve bilinçli teleolojinin yerini çoklu yayılma stratejilerinin aldığı bir sürecin başlangıcına işaret ediyor.
Çoğalma, moleküler süreçlerin yayılışı, makro-proje olarak tarihin yerini alıyor.
Düşünce, sanat ve siyaset artık totalizasyon (Hegel’ci anlamda Totalizierung) projeleri olarak değil, totalitesiz çoğalma süreçleri olarak görülecek.

II. Fayda

Kırk yıllık neoliberal ivmelenmenin ardından, finansal kapitalizmin yarışı aniden duruverdi. Bir, iki, üç aylık bir küresel tecrit, üretim sürecinin ve insanların ve malların küresel dolaşımının uzun süreli kesintisi, uzun bir inziva dönemi, salgın trajedisi… Tüm bunlar kapitalist dinamikleri tamiri imkânsız, geri döndürülemez bir şekilde bozacak. Küresel sermayeyi siyasi ve mali düzeyde yöneten güçler, can havliyle muazzam miktarlarda para enjekte ederek ekonomiyi kurtarmaya çalışıyorlar. Milyarlar, milyarlarca milyarlar... Rakamlar, sayılar şimdi artık şu anlama geliyor: Sıfır.
Birdenbire, paranın hiçbir anlamı kalmadı ya da çok az anlamı var artık.
Bir cesede neden para veriyorsunuz? Küresel ekonominin cesedini para enjekte ederek diriltebilir misiniz? Hayır. Mesele şu ki, hem arz hem de talep tarafının para teşvikine bağışıklığı var, çünkü ani düşüşün sebebi, 2008’deki gibi finansal değil. Çünkü çöken şey bedenler ve bedenlerin mali teşvikle bir işi olmaz.
Emek-para-tüketim döngüsünün ötesine açılan eşiği geçiyoruz.
Bir gün, beden karantinadan çıktığında, zaman, iş ve para arasındaki ilişkinin dengesini yeniden kurmak, borç ve geri ödemeyi yeniden dengelemek olmayacak sorun. Avrupa Birliği borç ve denge takıntısı nedeniyle çatladı ve zayıfladı, ama insanlar ölüyor, hastanelerde solunum cihazı yetmiyor ve doktorlar yorgunluk, kaygı ve enfeksiyon korkusuyla perişan durumda. Şu anda bunu para değiştiremez, çünkü sorun para değil. Sorun şu: Somut ihtiyaçlarımız neler? İnsan yaşamı için, kolektivite için, tedavi için bize faydası olan nedir?
İktisat alanından epeydir ihraç edilmiş olan kullanım değeri geri döndü. Artık kral, fayda.
Para sahip olmadığımız aşıyı satın alamaz, üretmediğimiz koruyucu maskeleri satın alamaz, Avrupa’nın sağlık sisteminin neoliberal düzenlemeyle mahvedilmiş yoğun bakım ünitelerini satın alamaz. Hayır, para var olmayan bir şeyi satın alamaz. Var olmayan bir şeyi yalnızca bilgi, yalnızca maharetli emek satın alabilir.
Yani para artık iktidarsız. Canlı olan tek şey sosyal dayanışma ve bilimsel bilgi ve bunlar siyaseten güçlenebilir. İşte bu yüzden, küresel karantinanın sonunda normale dönmeyeceğimizi düşünüyorum. Normal asla geri gelmeyecek. Bu sürecin ertesinde ne olacağı henüz belirlenmedi. Öngörülmesi de imkânsız.
İki siyasi alternatifle karşı karşıyayız: Ya kapitalist ekonomiyi şiddet yoluyla yeniden rayına oturtacak tekno-totaliter bir sistem ya da insan etkinliğinin kapitalist soyutlamadan kurtuluşu ve fayda temelli bir moleküler toplumun yaratılması.
Çin yönetimi devasa ölçekli tekno-totaliter kapitalizmle denemeler yapıyor halihazırda. Bireysel özgürlüğü şarta bağlı feshetmesi muhtemel olan bu tekno-totaliter çözüm, Agamben’in tartışma yaratan son yazılarında haklı bir şekilde işaret ettiği üzere, önümüzdeki sürecin hâkim sistemi haline gelebilir.
Ancak, Agamben’in söylediği, mevcut olağanüstü halin ve muhtemel geleceğin aşikâr bir tarifinden ibaret. Ben muhtemel olanın ötesine geçmek istiyorum, çünkü mümkün olan bana daha ilginç geliyor. Ve mümkün olan, soyutlamanın çöküntüsünde ve somut bedenin somut ihtiyaçların taşıyıcısı olarak dramatik geri dönüşünde mevcut.
Faydalı olan toplumsal alana geri döndü. Kapitalist soyut değerleme süreci tarafından epeydir unutulmuş ve inkâr edilmiş olan fayda, artık âlemin kralı.
Fabrikaların kapalı, yolların otomobilsiz olduğu bu karantina günlerinde gökyüzü berrak, atmosfer kirletici partiküllerden azade. Toprağın altından doğal madde çıkarmaya dayalı ekonomiye, kirlilik üreten ekonomiye geri mi döneceğiz? Sermaye birikiminin yıkım cinneti normaline geri mi döneceğiz? Değişim değeri uğruna faydasız hızın normaline geri mi döneceğiz? Hayır, fayda üretimine dayalı bir toplum yaratmaya doğru ilerlemeliyiz.
Şimdi ihtiyacımız olan ne? Şimdi, hemen şimdi, bu illete karşı bir aşıya ihtiyacımız var, koruyucu maskelere ihtiyacımız var ve yoğun bakım ekipmanlarına ihtiyacımız var. Ve uzun vadede, gıdaya ihtiyacımız var, muhabbete ve hazza ihtiyacımız var. Ve yeni bir duyarlılık, dayanışma ve tutumluluk kültürüne.
Kapitalist iktidar, artık elinde ne kadar güç kaldıysa onunla, topluma tekno-totaliter bir denetleme sistemi empoze etmeye uğraşacak –bu aşikâr. Ama alternatif de şimdi, burada: birikim ve ekonomik büyüme baskısından azade bir toplum.

III. Haz

Üzerine eğilmek istediğim üçüncü nokta, ölümlülüğün insan yaşamının tanımlayıcı özelliği olarak geri dönüşü. Kapitalizm ölümün üstesinden gelmeye dönük fantastik bir girişimdir. Sermaye birikimi ölümün yerine değer soyutlamasını, yani yaşamın piyasada yapay devamını getiren Ersatz, yani İkâme’dir.
Sanayi üretiminden info-çalışmaya geçiş, bir aradalıktan iletişim alanında bağlantılanmaya geçiş, kapitalist evrimin asli unsuru olan soyutlama yarışının son noktası.
Pandemi esnasında, bir aradalık yasaklanmıştır –evde kalın, dostlarınızı ziyaret etmeyin, mesafenizi koruyun, kimseye dokunmayın. Kaçınılmaz şekilde, çevrimiçi geçirilen sürede muazzam bir artış var ve tüm sosyal ilişkiler –iş, üretim, eğitim– bir araya gelmeyi men eden bu alana itilmiş durumda. Çevrimdışı toplumsal ilişki artık mümkün değil. Bu durumun haftalar ve aylarca sürmesi sonrasında ne olacak?
Belki de, Agamben’in öngördüğü gibi, tam-bağlantılı bir yaşam tarzının totaliter cehennemine gireceğiz. Ama farklı bir senaryo da mümkün.
Bağlantılara aşırı yüklenilmesi büyüyü bozarsa ne olacak? Salgın nihayet yatıştığında (yatışacağını varsayarsak), yeni bir psikolojik kimlik tespitinin hükmünü koymuş olduğunu görmemiz mümkün: Çevrimiçi eşittir hastalık. Gençleri, yalnızlık ve korku dolu bir dönemin anımsatıcıları olarak bağlantılanma ekranlarını kapatmaya mecbur edecek bir kucaklama hareketini de tasavvur edip yaratmamız gerekecek. Sanayi kapitalizminin fiziksel bitkinliğine geri dönmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor bu; daha ziyade, otomasyonun fiziksel emekten özgürleştirdiği zaman varsıllığının avantajından yararlanmalı ve zamanımızı fiziksel ve zihinsel hazza adamalıyız demek.
Bu salgında tanık olduğumuz ölümün muazzam yayılışı, zaman algımızı, zevkin ertelenmesi yerine, zevk alma şeklinde yeniden etkinleştirebilir.
Salgının sonunda, uzun tecrit döneminin nihayetinde, insanlar sanal irtibatın, mesafelenmenin ve tekno-totaliter entegrasyonun sonsuz hiçliğine gömülmeye devam edebilir de. Bu mümkün, hatta muhtemel. Ama kendimizi muhtemel olana hapsedemeyiz. Andaki gizli mümkünü keşfetmeliyiz.
Aylarca süren kesintisiz çevrimiçi bağlantının ardından, insanların bir araya gelme isteğiyle evlerinden dışarı çıkması mümkün. Bir dayanışma ve duyarlılık hareketi doğabilir ve insanların bağlantı diktatörlüğünden kurtuluşuna önayak olabilir.
Manzaranın merkezinde yeniden ölüm var: Çoktandır inkâr edilen, insanları canlı kılan şey olan fanilik.

FRANCO “BIFO” BERARDİ’NİN GÖZÜYLE KORONA GÜNLERİ VE SONRASI

Çeviri: Serap Güneş - Yücel Göktürk

Kaynak: https://www.birartibir.org/siyaset/654-muhtemele-hapsolmak-ya-da-mumkunu-kesfetmek?fbclid=IwAR2DuHX6fznINjafUc1mTuMBcJgShETYJmGjvpohPj-qN337uZiGy94T9ag

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...