Thursday, 28 May 2020

Tarih'teki Bazı Pandemiler

Tarih'teki Bazı Pandemiler


Bir veba salgınının en iyi tasviri, bunu kendisi de çekmiş ve iyileşmiş olan Thukydides tarafından yapılmıştır. Thukydides'in çalışmasında bu fenomenin temel bütün yönleri özlü ve doğru bir biçimde bulunur.

İnsanlar sinek gibi öldüler. Ölenlerin bedenleri birbirinin üstüne yığılmıştı; sokaklarda sendeleyerek yürüyen ya da susuzluktan yanarak çeşmelerin etrafına üşüşen yarı ölü yaratıklar görülebilirdi. Sığındıkları tapınaklar, orada ölmüş insan cesetleriyle doluydu.

Kimi aileler yaşadıklan felaketin ağırlığının altında öylesine ezilmişlerdi ki ölülerin arkasından alışıldık ağıt yakma adetinden fiilen vazgeçmişlerdi.

"Eskiden beri görülen bütün cenaze törenleri artık karmakarışık olmuştu; yine de ölüleri ellerinden gelen en iyi biçimde görmeye çalışıyorlardı. Ailelerinde zaten çok sayıda ölüm olduğu için gömme işlemi için gereken araçlardan yoksun bulunan pek çok insan, en utanmazca yöntemleri benimsediler. Başkalarının, ölülerini yakmak için hazırladığı odun yığınına ilk onlar varır, bu yığının üstüne kendi ölülerini koyup ateşe verirler ya da yanan başka bir odun yığını bulup taşıdıkları cesedi diğerinin üstüne atıp giderlerdi.

Ne Tanrı korkusunun ne de insanların koyduğu yasa korkusunun kısıtlayıcı bir etkisi vardı. Tanrılara gelince, insan iyilerle kötülerin ayrımsız öldüklerini görünce, onlara ibadet etse de etmese de fark etmez gibi görünürdü. İnsanların yaptığı yasalar karşısındaki suçlara gelince, hiç kimse mahkemeye çıkarılıp cezalandırılacak kadar uzun yaşamayı beklemiyordu; bunun yerine herkes kendisine çok daha ağır bir cezanın zaten verildiğini; bu ceza her an infaz edilebileceği için, o an gelmeden önce hayattan biraz zevk almanın doğal olduğunu düşünüyordu.

Hastalara ve ölenlere en çok acıyanlar, kendileri de bu salgın hastalığa yakalanıp iyileşmiş olanlardı. Bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorlardı; ayrıca kendilerini güvencede hissediyorlardı; çünkü hiç kimse hastalı­ğa iki kez yakalanmıyordu, yakalansa da ikinci atak asla öldürücü değildi. Bu gibi insanlar her taraftan göklere çıkarılıyordu ve kendileri de iyileştikleri zaman öylesine bahtiyar oluyorlardı ki artık başka hiçbir hastalıktan ölmeyeceklerini safça hayal ediyorlardı." Canetti, ss. 274-275

Thukydides: (İ.Ö. 460-400) En önemli Eski Yunan tarihçilerinden. İ.Ö. 430-429 yıllarındaki veba salgını sırasında Atina'da bulunan Thukydides'in kendisi de bu hastalığa yakalandı (ç.n.). Canetti, s. 274

İnsanoğlunun başına gelmiş olan talihsizlikler arasında büyük salgınlar özellikle canlı bir anı bırakmıştır. Salgınların başlangıcı bir doğa felaketi kadar anidir, ama örneğin deprem genellikle birkaç kısa sarsıntıdan sonra sona ererken, bir salgın hastalık aylarca ya da bütün bir yıl sürebilir. Deprem yapacağı en büyük kötülüğü bir darbede yapar, bütün kurbanları aynı anda yok olur. Öte yandan, vebanın biriktirici bir etkisi vardır. Başlangıçta yalnızca birkaç kişi hastalığa tutulur, sonra vakaların sayısı artar. Ölüler her yerde görülür; kısa sürede yaşayanlardan çok göze çarpar. Bir salgının nihai sonucu depreminkiyle aynı olabilir, ama salgında insanlar ölümün yaklaştığını görürler; ölüm tam gözlerinin önünde yer alır. İnsanlar sanki bilinen bütün savaşlardan daha uzun süren bir savaşta yer alan kişiler gibidirler. Ama düşman saklanmıştır; düşman hiçbir yerde görülemez ve ona vurulamaz. İnsan yalnızca onun vurmasını bekleyebilir. Bu savaşta yalnızca düşman etkindir; o istediği yere darbe vurur ve o kadar çok insanı devirir ki insan kısa sürede hiç kimsenin kurtulamayacağından korkmaya başlar. 

Bir salgının varlığı kabul edilir edilmez, bunun yalnızca bir tek sonunun olabileceği hissedilir; bu da herkesin ölümüdür. Canetti, s. 275

Bunun hiçbir tedavisi olmadığından bu hastalığa tutulanlar kendilerine biçilen cezanın infazını beklerler. Yalnızca hastalığa yakalananlar bir kitle oluştururlar. Kendilerini bekleyen yazgı bakımından eşittirler; sayıları artan bir hızla büyür; birkaç gün içinde ulaşacakları ortak hedefe doğru hareket etmektedirler; sonunda insan bedenleri için olası en büyük yoğunluğa ulaşarak, cesetlerin oluşturduğu bir yığın haine gelirler. Ölülerin oluşturduğu bu durgun kitlenin yalnızca geçici olarak ölü olduğuna ve belirli bir anda tekrar ayağa kalkıp Tanrı'nın önünde sıkı sıralar halinde durarak Kıyamet Günü'nü bekleyeceklerine inananlar vardır. Ne var ki ölülerin bundan sonraki yazgısını hesaba katmasak bile --çünkü bütün dinler bu yazgıyı aynı şekilde kavramazlar- kesin bir şey kalır: Salgın sonuç olarak ölmekte olanların ve ölenlerin oluşturduğu bir kitle yaratır. "Sokaklar ve tapınaklar" ölülerle doludur. Çoğu zaman kurbanları gerektiği gibi tek tek gömmek artık mümkün olmaz; ölüler, binlercesi aynı mezarda olmak üzere, kütlesel mezarlarda üst üste yığılırlar. Canetti, s. 275

Salgında sonuç kitlesel intiharınkiyle aynıdır, ama salgın istemli değildir ve bilinmeyen bir güç tarafından dışarıdan dayatılmış gibi görünür. Hedefe ulaşmak daha uzun zaman alır; insanlar sıradan bütün ilişkileri feshederek korkunç bir beklentinin eşitliği içinde yaşarlar.

Bir salgında çok büyük rol oynayan bulaşma unsuru, insanları birbirinden ayırır. En emin yol başka herkesten uzak durmaktır, çünkü hastalık herhangi bir insanda olabilir. Kimileri şehirden kaçıp kır evlerine dağılırlar; diğerleri kendilerini evlerine kapatır ve içeriye kimseyi almazlar. Her insan kendisini diğer herkesten sakınır; son umudu uzak durmaktır. Yaşama ümidi ve yaşamın kendisi, hastalardan uzak oluşla ifade edilir. Hastalığa yakalananlar ölü bir kitle oluşturarak sona ulaşırlar; o zamana kadar hastalıktan kurtulmuş olanlar herkesten, hatta en yakın akrabalarından, ebeveynlerinden, kocalarından ya da karılarından ve çocuklarından uzak dururlar. Hayatta kalma umudunun insanları nasıl yalıttığını, her birinin kurbanlar kitlesiyle karşı karşıya kalan tek tek bireyler haline geldiklerini görmek tuhaftır.

Ama genel felaketin ortasında, hastalığa tutulan herkes gözden çıkarılmışken en şaşırtıcı şey olur: Az sayıda, çok az sayıda insan iyileşir. Bu gibi insanların duygularının ne olduğunu tahayyül etmek zor değildir. Bunlar yalnızca hayatta kalmakla kalmamışlardır, aynı zamanda kendilerini yaralanmaz hissetmektedirler; böylelikle kendilerini çevreleyen hastalara ve ölmekte olanlara acıyabilmektedirler. "Bu gibi insanlar" diyor Thukydides, "iyileştikleri zaman o kadar bahtiyar oluyorlardı ki artık başka hiçbir hastalıktan ölmeyeceklerini safça hayal ediyorlardı." Canetti, s. 276


Kaynak: Elias Canetti, Kitle ve İktidar, Çev. Gülşat Aygen, Ayrıntı Yayınları, 3. Basım, 2006, İstanbul, ss. 274-275

* * * * * * * * * * * *

Aynı sıralarda Atina'da veba salgını başladı. Aslında veba ilk olarak Lemnos'ta görülmüştü. Ancak burada Atina'daki kadar çok kayba neden olmamıştı. İlk zamanlar hastalıkla ilgili bilgi yoktu. Thukydides, s. 91

Çünkü hekimler de ne olduğunu anlamıyorlardı. Öte yandan hastalarla ilgilenen hekimlerin bir çoğu da bu hastalığa yakalanmıştı. Bilim bu konuda insanlara yardımcı olmuyordu. İnsanlar boşu boşuna tapınaklarda yalvarıyorlar, kehanetler öğrenmeye çalışıyorlardı. Elden hiçbir şey gelmediğinden dolayı durum kabul edildi ve çözüm aramaktan vazgeçildi. Thukydides, s. 92

Anlatılanlara bakılırsa hastalık ilk olarak Mısır'ın yukarı kesiminde bulunan Aitiophia'da ortaya çıkmıştı. Daha sonra yayılarak Mısır, Libya ve kralın ülkesine gelmişti. Sonra da Atina'da ve Pire'de görülmeye başlandı. Hastalığın Atina'dan önce Pire'de görülmesi Peloponnisosluların kuyulara zehir attıkları söylentisinin çıkmasına neden oldu. Çünkü bu sıralar Pire'de çeşmeler yoktu. Ardından kentin yukarı kesimlerine yayılmaya başladı. En büyük kayıplar da burada görüldü. Şimdi ben bir hekim olmadığından dolayı bu işi hekimlere bırakarak sadece hastalığın belirtilerini ve nasıl anlaşılacağını açıklamaya çalışacağım. Hekimler ve diğer yazarlar da hastalığın neden ortaya çıktığını ve bundan korunmak için nasıl davranılması gerektiğini anlatsınlar. Evet, ben de bu hastalığa yakalanan ve başka insanların bundan nasıl çektiklerini gören birisi olarak böyle bir tanımlama yapmak istiyorum. Thukydides, s. 92

O sene ilk zamanlar herkesin sağlığı yerindeydi. Sadece işgalcilerin kimileri hastalanıyordu. Genelde hiçbir ön belirti olmuyordu. İnsanlar sağlıklı iken birden bire ateşleri çıkmaya başlıyor, gözleri yanıyor, boğaz ve dilde kanlanma oluyor, nefes alıp vermede düzensizlik yaşanıyor, ağızda kötü bir koku oluyordu. Daha sonra göğüste şiddetli bir ağrı başlıyordu. Bununla beraber gelen öksürüğü midedeki akıl almaz ağrılar takip ediyordu. Hekimler burada bir safra kanaması yaşandığını belirtirler. Hastaların bir kısmı bundan sonra kusmaya başlıyordu. Bir kısmı ise kusmuyor ve hıçkırmaya başlıyordu. Hıçkırık kimi hastalarda uzun süre devam ederken kimilerinde kısa bir süre sonra kesiliyordu. Dışarıdan bakıldığında hasta çok ateşli görünmüyordu. Ancak içten içe epeyce yanıyorlardı. Deri kırmızıya çalıyor ve pürüzlü bir hal alıyordu. İnsanların içlerindeki ateş en hafif giysileri bile giymelerine engel oluyordu. Hastalar o kadar yanıyorlardı ki kendilerini soğuk suların olduğu kuyulara atmak istiyorlardı. Thukydides, s. 92

Kendilerine iyi bakılmayanlar gerçekten de böyle yaptılar. Fakat ne kadar su içilirse içilsin rahatlayamadılar. Ayrıca vücutta daimi bir yorgunluk ve susuzluk hissediliyordu. Yedi veya dokuz gün içinde hastaların birçoğu ölüyordu. Eğer bu kısmı atlatmayı başarılarsa bu kez de hastalık bağırsaklara iniyordu. Ardından şiddetli bir ishal başlıyor ve bu aşamada yaşamlarını kaybediyorlardı. İlk zamanlar baş kısmından başlayan bu sıkıntılar içinde vücudun tamamına yayılıyordu. Kimi zamanlar hastalık cinsel organlardan, ayak ve ellerin en uç noktalarına kadar bile taşınıyordu. Bazen insanlar bu uzuvlarından bazılarını kaybederek hastalıktan kurtulma yoluna gidiyorlardı. Bu arada gözlerinden olanlar bile oldu. Hastalıktan kurtulmayı başaranlar da bilinçlerini kaybediyorlar ve kendilerinin ve akrabalarının kim olduklarını hatırlamıyorlardı. Thukydides, s. 93

Bu öylesine bir hastalıktı ki bugüne kadar hiç görülmediği şekilde insanlara etkilemişti. Hastalığın şiddeti ve etkileri hakkında bir örnek daha vereceğim. Ölen insanların yakınlarına gelen kuşlar onlara dokunmuyorlardı. Zaten dokunan hayvanlar da kısa bir süre içinde ölüyorlardı. Böylece etraftaki ölülerin yakınlarında hiçbir hayvan kalmamıştı. Bu durumun en iyi örneği de insanlara sokulgan bir hayvan olan köpeklerde gözlemlenmekteydi. Thukydides, s. 93

Hastalardaki belirtiler değişmekle beraber ortak noktalar bunlardı. İnsanlar bilindik başka hastalıklara yakalanmıyorlardı. Yakalananlar da kısa zaman içinde veba oluyorlardı. İnsanlar dikkat edilmezse ya da aşırı derece dikkatli davranılırsa ölüyorlardı. İlaçların da faydası görülmemişti. Bir şeye iyi gelen ilaç başka bir şeye kötü geliyordu. Zayıf ya da şişman farketmeksizin herkes bu hastalıktan etkilendi. Hangi tedavi yöntemleri uygulanırsa uygulansın çare bulunamıyordu. En kötüsü de hastalığa yakalanan insanların tüm umutlarını kaybetmeleriydi. Kısa bir süre içinde de hastalık diğer insanlara bulaşıyor ve böylece toplu ölümler gözlemleniyordu. Ölümlerin birçoğu bu şekilde gerçekleşti. Öte yandan hastalıktan duyulan korku aynı anda insanların yalnız bırakılmasına da yol açtı. Bu nedenle çok sayıda ev boşalmıştı. Bir de cesur olanlar vardı. Bunlar hiçbir şey umursamadan dostlarının evine giderek yardımcı olmaya çalışıyorlar fakat arkadaşlarıyla aynı sonu paylaşıyorlardı. Evlerin içindeki insanlar da artık hastaları dinlemekten bıkmışlardı. Sadece hastalığa yakalanıp onu yenmiş olanlar hastalara acıyarak davranıyordu. Çünkü onlara yeniden bulaşma riski yoktu. Hatta iş öyle bir duruma gelmişti ki o sıralar hastalıktan kurtulmayı başarabilenlerin gelecekte de hiç bir hastalığa yakalanmayacakları inancı yaygınlaşmıştı. Thukydides, ss. 93-94

Kırsal alanda yaşayanların kente göç etmeleri hastalığın boyutunu arttırmıştı. Çünkü buralarda hastalık daha da yaygındı. Havanın çok sıcak olduğu yaz aylarında insanlar evlerinde berbat bir şekilde ölmekteydiler. Ölülerin cesetleri üst üste yığılıyordu. Ölmek üzere olan insanların, kuyuların etrafında susuzluklarına bir çare bulmak üzere üşüttükleri görülüyordu. Tapınaklarda ölenlerin cesetleri hiç kimse tarafından kaldırılmıyordu. Salgın öylesine yayılmıştı ki insanların tanrısal ve kutsal şeylere karşı olan saygılarında azalma meydana gelmişti. Mezarlar ve cenaze törenleriyle ilgili gelenekler ortadan kalkmaya başladı. İnsanlar rastgele bir şekilde gömülmeye başlandılar. Mezarlara gereken eşyalar bile konulmaz olmuştu. Kimileri alelacele ölülerin yakılması için cesetleri yığıyorlar, kimileri de ölüleri bunların üzerine atıp hemen olay yerinden uzaklaşıyorlardı. Thukydides, s. 94

Hastalardaki belirtiler değişmekle beraber ortak noktalar bunlardı. İnsanlar bilindik başka hastalıklara yakalanmıyorlardı. Yakalananlar da kısa zaman içinde veba oluyorlardı. İnsanlar dikkat edilmezse ya da aşırı derece dikkatli davranılırsa ölüyorlardı. İlaçların da faydası görülmemişti. Bir şeye iyi gelen ilaç başka bir şeye kötü geliyordu. Zayıf ya da şişman farketmeksizin herkes bu hastalıktan etkilendi. Hangi tedavi yöntemleri uygulanırsa uygulansın çare bulunamıyordu. En kötüsü de hastalığa yakalanan insanların tüm umutlarını kaybetmeleriydi. Kısa bir süre içinde de hastalık diğer insanlara bulaşıyor ve böylece toplu ölümler gözlemleniyordu. Ölümlerin birçoğu bu şekilde gerçekleşti. Öte yandan hastalıktan duyulan korku aynı anda insanların yalnız bırakılmasına da yol açtı. Bu nedenle çok sayıda ev boşalmıştı. Bir de cesur olanlar vardı. Bunlar hiçbir şey umursamadan dostlarının evine giderek yardımcı olmaya çalışıyorlar fakat arkadaşlarıyla aynı sonu paylaşıyorlardı. Evlerin içindeki insanlar da artık hastaları dinlemekten bıkmışlardı. Sadece hastalığa yakalanıp onu yenmiş olanlar hastalara acıyarak davranıyordu. Çünkü onlara yeniden bulaşma riski yoktu. Hatta iş öyle bir duruma gelmişti ki o sıralar hastalıktan kurtulmayı başarabilenlerin gelecekte de hiç bir hastalığa yakalanmayacakları inancı yaygınlaşmıştı. Thukydides, ss. 93-94

Kırsal alanda yaşayanların kente göç etmeleri hastalığın boyutunu arttırmıştı. Çünkü buralarda hastalık daha da yaygındı. Havanın çok sıcak olduğu yaz aylarında insanlar evlerinde berbat bir şekilde ölmekteydiler. Ölülerin cesetleri üst üste yığılıyordu. Ölmek üzere olan insanların, kuyuların etrafında susuzluklarına bir çare bulmak üzere üşüttükleri görülüyordu. Tapınaklarda ölenlerin cesetleri hiç kimse tarafından kaldırılmıyordu. Salgın öylesine yayılmıştı ki insanların tanrısal ve kutsal şeylere karşı olan saygılarında azalma meydana gelmişti. Mezarlar ve cenaze törenleriyle ilgili gelenekler ortadan kalkmaya başladı. İnsanlar rastgele bir şekilde gömülmeye başlandılar. Mezarlara gereken eşyalar bile konulmaz olmuştu. Kimileri alelacele ölülerin yakılması için cesetleri yığıyorlar, kimileri de ölüleri bunların üzerine atıp hemen olay yerinden uzaklaşıyorlardı. Thukydides, s. 94

Hastalığın yaygınlaşması kentte başka bazı sorunların da ortaya çıkmasına neden oldu. Örneğin, kısa bir süre önce ölen zenginlerin mallarından yararlanan bazı fakirlerin zenginleştikleri görüldü. Zenginleşen insanlar da başka zevklerin ve kazanç kapılarının peşinden gitmeye başladılar. İnsanlar artık ahlaklı bir yaşam sürdürmek istemiyorlardı. Çünkü ne kadar süre yaşayacakları belli değildi. Böylece insanların hoşlarına gidecek her şeye ulaşma yolları faydalı bir şey olarak görülmeye başlandı. Artık insanlar tanrılardan da korkmaz olmuşlardı. Çünkü dindar olanlar da olmayanlar da salgından nasibini almışlardı. Suç işleyenlerin yaptıklarının hesabını verecekleri kadar uzun bir süre hayatta kalamayacaklarına inanılıyordu. İnsanlar yargı kararlarını önemsemeksizin sadece içinde bulundukları anın tadını çıkarmaya çalışıyorlardı. Thukydides, s. 94

Atinalılar böyle büyük bir felaketle karşılaşmamışlardı. Kent içinde salgın, dışında ise toprakların yakılıp yıkılması söz konusuydu. Bu arada yaşlıların eskiden duydukları bir kehanet akla geldi: ''Dor savaşıyla beraber veba da gelecek.'' Bunu hatırlatanlara karşı çıkanlar da oldu. Çünkü kehanette sözü edilen şeyin veba değil kıtlık olduğunu belirtiyorlardı. Ancak salgının da etkisiyle kehanet veba olarak yorumlandı. Çünkü insanlar duydukları şeylerle yaşadıkları şeyleri örtüştürmek istiyorlardı. Sanırım bu sırada kıtlık yaşansaydı, kehanet de kıtlık olarak yorumlanırdı. Bu kehanetten söz edenler aynı zamanda Spartalılar için yapılan kehanetten de bahsetmekteydiler. Tanrı kendilerine Spartalılar büyük bir istekle savaşırlarsa onlara yardım edeceğini belirtmişti. Doğal olarak bu kehanet doğru bulunmaya başlanmıştı. Çünkü Peloponnesoslular salgından etkilenmemişlerdi. Şu ana kadar veba salgınından en çok etkilenen yer Atina ve ülkenin en kalabalık yerleriydi. Veba üzerine bu kadar yeterli. Thukydides, ss. 94-95

Kaynak: Thukydides, Peloponnesos Savaşları, Çev. Furkan Akderin, Belge Yayınları, 3. Baskı, Nisan 2019, İstanbul, ss. 91-95

* * * * * * * * * * * *

Bulaşıcı Hastalıkların Nedeni - Lucretius *

Anlatalım sayrılıkların nedenlerini, açıklayalım,
Budur dileğim. Nedendir bu salgınlar kişi soyuna,
Hayvan sürülerine ölüm saçan, yıkım getiren.
ilkin, birçok öğe vardır yukarda değindiğim,
Bize canlılık veren. Ölüm getirir birçoğu da,
Sağlığı bozar, uçar öteye beriye, rastgele toplanır
Bunlar, sonra yayılırlar ortalığa, havaya.
Sayrılık getiren bir ortam oluşur havada.
Tüm bu salgınlar, bulaşıcılar dıştan gelir,
Sislerde, bulutlarda olduğu gibi, ağar göğe,
Bunlar bir yandan çıkar yerden yağmurlar toprağa
İşleyince, bir yandan da güneş sıcağından
Isınan kokmuş nesnelerden doğar, yayılır.
Görmez misin, yuvasını bırakan, bize gelen
Bir yabancıya, alışmadığı bir ülkenin suyu,
Sağuğu nasıl dokunur, başka bir etki
Gösterir? Bir ayrılık vardır Britanya havasıyla
Mısır' ınki arasında, evren baltasının böyle
Derine işlediği, Pontus'tan Gades' e değin
Uzayan bir uçurum açtığı, insan soyunda
Kara-yanık yüzlülerin yaşadığı yerde. Evren
Dört bölümdür birbirinden ayrı göksel
Yörüngelere, esen yellere göre. Kişiler (s. 316)

Renklerinden, dış görünüşten dolayı ayrılır,
Ulusların ayrılıkları da böyledir, kan soyundan,
Sayrılıklardan. Fil hastalığı Orta Mısır'da
Nil ırmağı yakınlarında, görülmez yeryüzünün
Başka yörelerinde. Diz ağrısı Attika'da, göz ağrısı
Achaia'da çoktur. Böyledir başka yerlerde de,
Öteki organları çökerten bu hava değişimleri.
Uzun süre etkilerse, rastgele, hava akımı bizi,
Yıpratıcı bir durum belirir, yayılır gökte
Bulutlar gibi, sisler gibi yavaşça ortalığa,
Bir değişme, karışıklık doğurur, gördüğümüz
Gibi; bizim ülkemize varınca değişir durum,
Bulaşır bize de salgınlar, dolar içimize
Hızla, baskın gelir, ya sularda, ya yaban
Yemişlerinde yuvalanır, ya kişisel besinlerde,
Ya hayvan yeminde yerleşir, sayrılık taşıyan
Uygun nesneler bekler, çıkar havaya, soluk
Aldığımızda, ağulu salgının bulunduğu, yellerden
Yutarız bilmeden salgın taşıyanları, solunandan,
Benzer bir yolla bulaşır sığırlara salgın, kırar
Geçirir bütün yünlü hayvanları. Önemsizdir
Bizim, salgın bölgesine girip girmememiz, ülkenin
Havasına direnecek bir örtüye bürünmemiz.
Doğa, kendince, getirir bir ülkeye yıkımı,
Çökmüş, bozulmuşsa, çetin işler açar başımıza
Alışmadığımız, yeni bir yıkıma sürükler bizi. s. 317

Atina'da Salgın

Böyle bir sayrılık, ölüm getiren yumurcak
Salgını, "veba'', yelle çevirmiş Cecrop ülkesini
Bir ölüm tarlasına; çöle döndürmüş yolları,
Ilgarlamış kentte oturanları; Mısır ülkesinden
Çıkmıştı böyle, salgın, yayılmıştı denizlere,
Göklere, yok etmiş tüm Pandion'da yaşayanları.
Yığılmış ölülerle, doldurdu ortalığı bu salgın.
ilkin, hasta ağır bir yanma sezmiş, kanlanmış
Gözler, kara kan gelmiş boğazdan, içerlerden,
Daralmış soluk alma, tıkanmış gırtlaklar,
Kapanmış ses yolları, tinin sözcüsü dil
Kan içinde, kesmiş gücünü salgın; kaskatı,
Devingen salgın, sayrılık özleri girmiş göğüse
Boğazdan, titretir korkudan hastanın yüreğini,
Sarartır, soldurur; sarsılır dirimin tüm düzeni,
Karışınca ağızdan çıkan soluk havaya, benzer
Çürümüş leşten yayılan kokuya. Yitirir
Gövde gibi tin de gücünü, sezilir ölünün
Önceden basıldığı katı eşiğine. Doğar korku,
Yakınmalı, ağrılardan, karışır iniltiler çığlıklara,
Bitmez hıçkırıklar gece gündüz, sık bozulur
Sinirler bu tükenmez boğuşmadan, tutmaz el ayak,
Tükenir bitkinlik içinde gövdenin bütün gücü.
Duymazdı yükselen sıcaklığı, ayırt edemezdi
Gövdesinde hastalar, dıştan ısınıyormuş gibi,
Gelirdi onlara; ılık bir duyum sezilir
El değince gövdeye daha önceden, oysa yanıp
Kızarınaktadır ağır ağır ateşler içinde
Gövde tümden, "kutsal ateş" yayılmış gibi
Ele kola. Yanar baştan aşağı Kişinin içi,
İşler kemiklere değin yanma, yalımlar varmış
Gibi yanar, tutuşur kursak, içinde işe yaramaz. (s. 318)

İncecik, yumuşak, yeğnik giysiler, serinliğe,
Esen yele yönelmişken bütün çabalar, didinmeler.
Gömülmüş kimi buz gibi dalgalarına ırmağın,
Yumurcaktan yanan elini, ayağını batırmış suya
Çıplak, ağzını açıp dalanlar olmuş suyun
Dibine, durmak bilmiyordu kavuran susuzluk
Suyun içine batmakla, çokları gibi başını
Çeşmeye sokmakla, birkaç damlaymış gibiydi
Sanırsın birkaç kova su, dindirmezdi acıyı.
Bitkin düşüyordu yere gövdeler, dili dönmezdi
Hekimlerin, gizlerlerdi korkularını, gittikçe
Gözleri dönen, yanan, kızaran, uykusuz, kaskatı,
Uzaklara dalan gözlerine baktıkça sayrıların.
Başka çok belirtiler görülmüş ölümden:
Gitmiş bilinç korkudan, üzüntüden kararan
Bir alın, azgın, kızgın bakışlar gözlerden
Dökülen, bir hırçın uğultu, kulaklarda vınlama,
Uçuşan bir soluk, sonra yeniden derin, ağır
Bir yelin akışı, bol terlemeler, damlalar
Dökülür boyundan aşağı inci gibi, biraz
Tuzlu, ince, safran boyası bir tükürüktür gelen,
Binbir güçlükle soluk alan gırtlaktan, kısılmış
Ciğerlerden, ellerde titreme, organlarında sarsılma,
Ayaklarda ilik ilik, durmayan bir sallamı,
Böyle ermektedir sona. Sivrilir ucu, düşer
Burun, oyuklaşır uykulu gözler, çöker içeri
Ağız, katılaşır yüz, gerilir alın derisi.
Uzun sürmez ölmek üzereyken katılaşma gövdede.
Geçer yaşamdan çokluk, güneş ışıyan ışıldağını
Sekiz kez kaldırıp dokuzuncuya geçerken. Kurtulan (s. 319)

Bir kişi nasılsa ölüm yazgısından, sonradan
Yutmuş onu da korkunç bir çıban, eritmiş
Onu oturduğu kara boyalı koltukta, onun
İçin de gerekliymiş ölüm. Olmaz böyle
Seyrek görülen güçte bir baş ağrısıyla ölüm,
Burundan oluk gibi boşalan öldürücü kanla
Tükenir çabası gövdenin, yığılır yere hasta,
Kim kurtulursa, gerçekten, irinli, bol kan
Akışından, ölümden mutlulukla, ya sinirlerinde,
Elinde, ayağında, ya da kemiklerinde bozukluk
Kalır. Bozar döl organlarını da yumurcak, ister
Kimi ölüm kapısında, sancıyan korkuyla bıçakla
Kesilmesini bir yanının yaşamak için, yaşar
Kimileri elsiz, ayaksız, gözünün ışığı
Gitmiş, böyle korkunç ürpermeler sarmış kişiyi
Ölümün eşiğinde, kimi yitirmiş geçmişi, belleği,
Bilmez kendini, anımsayamaz kendi geçmişinden
Bir olay bile, yığılmış üstüste ölüler, gömülen
Yok, kuşlar, kurtlar didiklemiş, taşımış uzaklara,
Bir de koku çıkar iğrenç, kimi ölür rastgele,
Kimi kalır bir kıyıda, yiter, gelir geçen
Korkulu günde, bir kuş konar başına yavaşça,
Çalılar arasında pis böcekler, böyle sayrılanır,
Ölür kimi de. Kiminin bekçisidir başında köpekler,
Her yanda koklarlar ölülerin üstünden esen
Havayı, yürekler acısı, öldürücü bir ağu
Bulaşır onlardan yaşama, yok koruyucusu ilaç
Onları, birine tüm koşullar altında yaşam
Soluğu aldıran gücü verecek, göğe baktıracak, yok. (s. 320)

Kimine öldüren bir ağu olmuş, ne varsa,
Ölüm getirmiş kimine de, çok daha acı bir olay
Geçmiş bunların hepsinden, göz kulak kesilmiş
Halk bu salgına karşı, yakınmalı bir durum,
Ölmüş sayardı kendini kim olsa, yok yaşam umudu,
Yürek acıları içinde beklerken sonunu duman
Gibi uçardı can, korkunç salgın tohumları
Yayılmış sürelerce, birinden ötekine tümden.
Yünlü hayvanlarda olduğu gibi, boynuzlularda da
Ölü üstüne ölü, kaçınırdı ölüm korkusu nedeniyle
Evde, yaşamak isteyen yatağa düşene bakmaktan,
Sayrıya yaklaşmaktan. Bu yüzden bakımsız, kimsesiz,
Yardımsız kalan kurtulamazdı acı sona düşmekten.
Kim elini uzatmış, dokunmuşsa hastaya, ün kazanmış
Emeği, çabasıyla, yardım etmişse kıvrananlara
Sürüklenmiş ölüme, ele, ayağa değince. Yarışırca
Ölü taşırdı arabalar gömmek için, atalardan
Kalan geleneklere uymadan. Gömerdi halk kemiklerini
Ölülerin; böyle yarışırca gömüldü ölenler, yaşlı
Gözler, üzüntüler, evlere yorgun dönmeler, yatağa
Uzanmalar acılar, çırpınışlar içinde, kimse kalmamış
Bu korkunç yılda, ölümden, acıdan, sayrılıktan uzak. (s. 321)

Ölmüş koyunları güden de, sığırları otlatan da,
Tüm gücüyle sapanı toprağa daldıran da. Üstüste
Yığılmış gövdeler duldalarda, ölüm kıvranışı,
Sayrılık acısı yüzünden, yıkılmış. Çocukların
Üstüne gömülmüş analar babalar çokluk Görülürdü
Ötede beride anasının babasının göğsüne yatmış,
Son soluğunu vermiş oğlancıklar. Azalmamış
Bu yürek doğrayan acılar, kırlardan kentlere
Yığınla akan kimselerle sayrılaştıran özler
Bütün yörelerden taşındılar, evleri, toplantı
Yerlerini doldurdular. Yükselmiş kokan ölüler
Dağ gibi, sayısız ölü kaplamış yolları, atılmış,
Fırlamış, yuvarlanmış, öteye beriye,
Yürümüşler susuzluktan kurumuş çeşmelere, yine de
Kurtaramamış onları, tüm çabayla içmek istedikleri
Sular. Pek çok ölü görülürdü yollarda, alanlarda,
Halkın severek toplandığı yerlerde. Kesilmiş
Elden ayaktan, yarı ölü, bitmiş tükenmiş paçavralar
İçinde kaskatı, korkunç çamurlara batmış, ölmüş,
Sümüksü bir örtü kaplamış derileri, kemikleri,
Pislikten, irinli çıbanlara, çamura batmış gövdeler.
Doldurmuş tanrıların kutsal tapınaklarını ölüm
Yığın yığın ölülerle, tüm tapınaklar dolu ülkede,
Ölenlerin kalıntılarıyla. Sonradan göçmenler gelmiş (s. 322)

Yerleşmiş bu yalılarda, bu kırlarda. Yalnızca pek
Önem vermemişler dine, günün bir üzüntüsüydü bu.
Geri kalıyordu kentte ölü gömme işleri de,
Uyulmuyordu geleneklere, bırakılmıştı hepsi,
Önceden halk yapardı bunları, gömerdi ölüleri.
Şaşırmış korkudan halk, kaçışır, saklanırdı
Korkudan, üzüntüden, acıdan, ölmüş gibi olurdu.
Korkunç, acıklı eşler de olurdu, yükselirdi
Çığlıklar koyarken odun yığınlarının üstüne
Ölüleri, yakınlardan, tanıdıklardan, eşten, kardeşten,
Yakılırken ateşlikte ölüler, bir çekişme ölüm
Ölü üstüne, tabuttan ateşe sürülürken. s. 323

Titus Lucretius Carus was a Roman poet and philosopher. Born: 94 BC, Pompeii, died mid to late 50s BC.

Kaynak: Lucretus Carus, Doğanın Evrimi, 
Çev. Turan Erdem, Arya Yayıncılık, 1. Baskı 2011, İstanbul

 * * * * * * * * * * * *

M.S. 1348 yılında, İtalya'nın ünlü kentlerinin en soylusu Floransa’da, ölüm saçan bir veba salgını baş gösterdi. İster yıldızların etkisiyle ortaya çıkmış olsun, ister insanların işledikleri suçlar nedeniyle Tanrı tarafından gönderilmiş olsun, veba birkaç yıl önce doğu ülkelerinde görülmüş, çok sayıda can kaybına yol açmıştı.Daha sonra durmadan yayılarak Batı'ya ulaştı. Koruyucu önlemler etkisiz kaldı. Özel görevliler kentin çöplerini temizlediler. Hastaların kentten içeri girmeleri yasaklandı. Sağlık önlemleri arttırıldı. Ayinlerde bir kez değil, belki bin kez aman dilendi. Sofular Tanrı’ya yakardılar. Hiçbiri işe yaramadı. Sözünü ettiğim yılın baharının ilk günlerinde, amansız hastalık birden korkunç etkisini göstermeye başladı. Boccaccio, s. 26

Doğuda, hastanın burnundan kan gelmesi, ölümün kaçınılmazlığının belirtisi sayılıyordu. Bizde ise, salgının başlangıcında erkeklerde de, kadınlarda da kasıkta, koltuk altlarında yumrular ortaya çıkıyordu; kimisi elma, kimisi yumurta büyüklüğüne ulaşıyor, kimisi daha iri, kimisi daha ufak oluyordu. Halk dilinde hıyarcık deniyordu bunlara. Önce ortaya çıktıkları yerden sonra ölüm tohumları ekmek için vücudun her yerine yayılıyorlardı. Daha sonra, hastalığın belirtisi kara ya da mor lekelere dönüşüyor, lekeler kollarda, bacaklarda, vücudun başka yerlerinde görülüyor, kimi kez iri, aralıklı, kimi kez küçük, yanyana oluyorlardı. Hıyarcığın kaçınılmaz bir ölüm belirtisi olması gibi, leke de taşıyıcı için aynı anlama geliyordu. İyileşme bir yana, biraz düzelme sağlayan hiçbir ilaç, hiçbir çare yoktu. Belki hastalığın yapısı engeldi buna. Belki de hekimler bilgisizdi (diplomalıların yanısıra, hiçbir tıp bilgisi edinmeden hekimlik yapan kadınların, erkeklerin sayısında büyük artış olmuştu). Bilgileri hastalığın kökenine inmeye, gerekli ilaçları bulmaya yetmiyordu. İyileşebilen hasta yok gibiydi, sözünü ettiğim belirtilerin ortaya çıkmasını izleyen üç gün içinde hasta ölüyordu. Hastaya göre, ölüm daha erken ya da daha geç olabiliyordu; genellikle ateş görülmüyor, başka belirti ortaya çıkmıyordu. Boccaccio, ss. 26-27

Hastalar gün boyunca hastalığı sağlıklı insanlara bulaştırdıklarından, salgın hızla yayılıyordu; tıpkı yanı başındaki kuru, yağlı nesnelerle beslenen bir ateş gibi. Hastalık yalnızca hastaların sağlıklı kişilerle konuşmaları, birarada olmaları sonucunda onlara da bulaşıp ölmelerine yol açarak yayılmıyordu; hastaların giysilerine, elledikleri, kullandıkları nesnelere dokunmanın da hastalığı yaydığı anlaşılıyordu. Şimdi söyleyeceklerime şaşacaksınız. Eğer birçokları gibi gözlerimle görmüş, sözüne güvenilir kişilerden duymuş olmasam, ben de zor inanır, hele yazmaya hiç kalkışmazdım. Sözünü ettiğim bulaşıcı hastalık, öyle doğal bir biçimde yayılıyordu ki, bulaşma yalnız insandan insana olmuyor, sık sık şaşırtıcı bir olayla karşılaşılıyordu. Bir vebalının, ya da vebadan ölen birinin eşyalarına insan türünün dışında bir canlı değecek olsa, hastalığı kapmakla kalmıyor, kısa süre içinde ölüp gidiyordu. Daha önce dediğim gibi, bakın bir gün gözlerimle neye tanık oldum. Bulaşıcı hastalıktan ölen bir garibin yırtık pırtık giysilerini sokağa atmışlardı. Giysilerin yanına gelen iki domuz, alışkanlıkları uyarınca, önce tırmaladılar giysileri, sonra dişleyip burunlarını sürttüler. Hemen ardından da zehirlenmiş gibi sendelediler, ölü olarak yığıldılar uğursuz giysilerin üstüne. Boccaccio, s. 27

Bu olay olsun, aynı türden benzer ya da daha beter olaylar olsun, sağ kalanlarda değişik korkulara, kaygılara yol açıyordu. Herkes aynı çirkin davranışı benimsiyor, hastalardan, eşyalardan uzak duruluyordu. Böyle davranınca, yaşamın güvence altına alındığına inanılıyordu. Boccaccio, ss. 27-28

Böylesine büyük bir tehlikeye karşı koyabilmek için, düzenli yaşamak, her türlü aşırılıktan kaçınmak gerektiğini öne sürenler oluyordu. Bunlar biraraya gelip, başkalarıyla ilişkilerini kesiyorlardı. İçinde hiç hasta bulunmayan, daha rahat yaşanabilecek evlere kapanıyor, lezzetli yemekler yiyor, iyi şaraplar içiyor, eğlencenin her türlüsünden kaçınıyorlardı; kimsenin kendileriyle konuşmasına izin vermiyor, ölüm ve hastalık konusunda dışarıdan gelebilecek haberlere kulaklarını tıkıyor, müzik dinlemekle, ellerinin altında ne varsa onunla yetiniyorlardı. Boccaccio, s. 28

Kimileri ise tam tersini yapıyordu bunların. Kendini içkiye, eğlenceye vermenin, şarkı söyleyip sokaklarda avarelik etmenin, canlarının istediği her şeyi yapmanın, olup bitenleri alaya almanın böyle bir yıkıma karşı en iyi çare olduğuna inanıyorlardı. Dediklerini uygulamak için de, gece demeden, gündüz demeden meyhane meyhane dolaşıyor, içip içip sızarak kendilerini avutuyorlardı. İnsanlar yaşamak umudunu yitiriyordu, canından da, malından mülkünden de bezmeyen kalmamıştı. Evlerin çoğu sahipsizdi; buralara yerleşen yabancılar eve sahip çıkıyor, onlar da ellerinden geldiğince hastalıktan kaçıyorlardı. Kenti saran bunca acı, bunca sıkıntı karşısında Tanrı’nın yasalarının da, insanların koydukları yasaların da geçerliği kalmamıştı. Yasaları koyanlar, uygulayanlar, tıpkı öteki insanlar gibi ölmüşler, hastalığın pençesine düşmüşler ya da yardımcısız kaldıkları için çalışamaz duruma gelmişlerdi. Bu nedenle herkes her aklına geleni yapabiliyordu. Boccaccio, s. 28

Değindiğim iki yaşama biçiminin yanısıra, birçok kişi de ortalama bir yol tutturmuştu. Bunlar, ilk yöntemi seçenler gibi boğazlarına düşkün olmuyor, ikinci yöntemi seçenler gibi aşırı içki içmiyorlardı. Gerektiği kadar yiyip içiyor, evlerine kapanacak yerde çıkıp dolaşıyorlardı. Ellerinde çiçekler, kokulu otlar, çeşitli baharat oluyordu. Bu bitkileri sık sık burunlarına götürüp kokluyorlardı. Cesetler, hastalar, ilaçlar pis kokularıyla havayı kirlettikleri için, koku solumanın beyni korumanın en iyi yolu olduğuna inanıyorlardı. Kimileri de daha kesin kararlar alıyor, vebadan kaçınmanın en iyi ilacının kaçıp gitmek olduğunu söylüyorlardı. Bu görüşü benimseyenler kendi canlarından başka bir şeyi umursamıyorlardı; bir sürü kadın erkek, kenti, akrabalarını, mallarını mülklerini terk edip başka yerlere, en azından Floransa dolaylarına gidiyordu. Günah işleyen insanları veba ile cezalandıran Tanrı’nın öfkesinin gittikleri yere ulaşamayacağına, yalnızca kentin surları içinde kalanları etkileyeceğine inanıyorlardı. Kentte kalmanın ölümü göze almak anlamına geldiği konusunda başkalarını uyarmaktan kaçınıyorlardı. Boccaccio, ss. 28-29

Bu yollardan birini seçmek ölümden kurtulmak anlamına gelmiyordu. Hangi yolu seçerlerse seçsinler, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, daha önce sağlıklı olanların çoğu hastalığa yakalanıyor, yazgısıyla başbaşa kalarak eriyip gidiyordu. Herkes birbirinden kaçıyor, komşu komşuya sırt çeviriyordu. Akrabalar görüşmüyor, birbirlerinden uzak duruyorlardı. Salgın, erkeklerin, kadınların yüreklerine öyle bir korku salmıştı ki, erkek kardeş erkek kardeşten, amca yeğenden, kız kardeş erkek kardeşten, dahası koca karısından kaçar olmuştu. En önemlisi, belki inanmayacaksınız, analar babalar çocukları sanki kendilerinin değilmiş gibi davranıyor, onları görmeye gitmiyor, yardım ellerini uzatmıyorlardı. Bu nedenle erkekli kadınlı birçok hasta, yalnızca dostlarının (eğer dostları kalmışsa) sevecenliğinden, hizmetçilerinin açgözlülüğünden başka bir dayanağa sahip olamıyordu. Hizmetçi ücretleri çok yüksekti ama, yine de adam bulmak zordu. Bulunabilenler kaba saba, çoğu kez elinden iş gelmeyen, işini bilmeyen kadınlar ve erkeklerdi. Bütün yaptıkları hastaya istediği şeyleri vermek, bir de son nefesinde yanıbaşında bulunmaktı. Aldıkları ücret yüksekti ama, karşılaştıkları tehlike de yüksekti. Komşular, akrabalar, dostlar hastalardan kaçtığı, hizmetçi bulmak zorlaştığı için, daha önce olmayan yeni bir uygulama çıkmıştı ortaya. Hastalanan bir kadın güzel de, soylu da olsa, yanında hizmet eden erkek yaşlı da olsa, genç de olsa, hastalığı gerektirdiğinde sanki karşısında bir kadın varmış gibi, hiç çekinmeden vücudunun her yerini gösterebiliyordu ona. Ama bu davranış, iyileşen hastaların namus anlayışında gevşemeye yol açabiliyordu. Öte yandan, yardım edilse iyileşebilecek birçok kişi, kendi başına bırakıldığı için ölüp gidiyordu. Hastalar gerekli bakımdan yoksun kaldıkları, salgın da yayılmayı sürdürdüğü için, gece olsun gündüz olsun, insanlar durmadan ölüyor, ölü sayısının yüksekliğini duymak, hele ölümlere tanık olmak geride kalanları şaşırtıyordu. Zorunluklar, sağ kalanları daha önce kentte geçerli geleneklerle çelişen davranışlar benimsemeye yöneltiyordu. Boccaccio, ss. 29-30

Gelenektir, ölenin kadın akrabaları, kadın komşuları ölü evinde toplanıp, ölenin akrabalarıyla birlikte ağlaşırlar. Evin önünde de ölenin yakınları, komşuları, mahalleli toplanır. Ölenin toplumsal konumuna göre din adamları da katılır onlara. Ölenle aynı toplumsal konumdaki insanlar tabutu omuzlarına alırlar, cenaze alayı mumlar, ilahiler eşliğinde, ölenin ölmeden önce seçtiği kiliseye doğru yola çıkar. Salgının yoğunluğu artınca, bu gelenek büyük ölçüde bir yana bırakıldı. Yeni bir uygulama aldı yerini. Birçok kişinin, ölürken yanında çok sayıda kadın olmuyordu. Çoğu insan, tek başına bu dünyadan göçüyordu. Yakınlarının yürek parçalayan çığlıklarından, acılı gözyaşlarından yoksun kalmayanların sayısı çok azdı. Bunların yerini kahkaha, şaka, eğlence almıştı. Can derdine düşen kadınlar, özveriyi bir kenara bırakıp kolayca ayak uydurmuşlardı bu yeni geleneğe. Cenazenin kiliseye götürülmesine eşlik eden komşu sayısının onu, on ikiyi bulması az rastlanan bir olaydı. Üstelik saygın, kentsoylu kişiler de değildi cenazeyi taşıyanlar; kendilerine cenazeci adını yakıştıran, parayla tutulmuş, toplumun en alt kesiminden, ne idiği belirsiz mezar kazıcılarıydı. Tabutu omuzlayıp, ölenin ölmeden önce belirlediği kilise yerine, çoğu kez en yakın kiliseye götürüyorlardı koşar adımlarla. Önden üç, dört papaz çömezi gidiyor, bunların elinde kimi kez ufacık mumlar oluyor, kimi kez ise hiç mum olmuyordu. Papaz çömezleri uzun uzadıya ayin yapmak zahmetine girmiyor, mezar kazıcıların yardımıyla, tabutu buldukları ilk boş mezara yerleştiriyorlardı. Boccaccio, ss. 30-31

Ayak takımı olsun, orta sınıfın büyük bir bölümü olsun, acınacak yoksunluklar içindeydi. Yoksulluk ya da umut, bu insanların çoğunu eve kapatmıştı. Yanıbaşlarında her gün binlerce kişi hastalığa yakalanıyordu. Yardım eden, bakan olmadığı için de göz göre göre ölüyordu hepsi. Kimisi, gündüz ya da gece vakti sokakta veriyordu son soluğunu. Çoğunluk ise evinde ölüyordu. Kokuşan bedenlerin iğrenç kokusu, önce komşulara ulaştırıyordu ölüm haberini. Ölenlerin cesetleri taşıyordu her yandan. Boccaccio, s. 31

Ölene besledikleri sevgiden çok, cesetlerin kokmasının yol açtığı büyük tehlikeyi önlemek için, komşular hemen harekete geçiyorlardı. Bulabilirlerse taşıyıcıların da yardımıyla, ölüyü evden çıkartıp kapının önüne koyuyorlardı. Özellikle sabahları sokağa çıkanlar, bir yığın ölüyle karşılaşıyorlardı. Daha sonra tabut getiriliyordu. Tabut bulunamayacak olursa, ceset bir tahtanın üstüne yerleştiriliyordu. Çoğu kez, aynı tabuta iki üç ceset koyuluyordu. Karı kocanın, iki üç kardeşin, baba oğulun, iki akrabanın aynı tabuta koyulduğu çok oluyordu. Ellerinde haçlarıyla yürüyen iki papazın ardından, taşıyıcılar kim bilir kaç kez üç, dört tabut birden götürmüşlerdi. Bir cenaze gömeceklerini sanan papazlar, altı, sekiz, kimi kez de daha fazla cenaze gömmek zorunda kalıyorlardı. Üstelik ölüler gözyaşı, mum, cenaze alayı gibi saygı gösterilerinden de yoksun bırakılıyordu. Tersine, ölüm öyle sıradan bir olay olmuştu ki, ölenlere bugün keçi leşlerine gösterilen saygı bile gösterilmiyordu. Yaşamın olağan akışı içinde karşılaşılan ufak tefek mutsuzluklar ölümün kaçınılmazlığını bilge kişilere bile benimsetemezken, karşılaşılan yıkımın büyüklüğü, herkesin acımasız ölüme boyun eğmesini sağlamıştı. Boccaccio, ss. 31-32

Yukarıda sözünü ettiğim cesetler, günün hemen her saatinde kiliselere taşınıyor, geleneklere uyup her ölüye ayrı bir yer verilecek olursa, mezar sıkıntısı çıkıyordu ortaya. Mezarlar dolduğu için, kiliselerin yanındaki mezarlıklarda derin çukurlar kazılıyor, yüzlerce ölü birarada gömülüyordu. Ölüler, gemi ambarlarındaki mallar gibi kat kat istif ediliyor, sonra biraz toprak atılarak çukurun üstü örtülüyordu. Boccaccio, s. 32

Kentin başına gelenlerin daha fazla ayrıntısına girmeyip, o korkunç dönemin çevredeki köyleri de bağışlamadığını eklemekle yetineceğim. Surlarla çevrili kasabalar, küçük bir kent görünümündeydi. Ovalara dağılmış köylerde ne ilaç vardı, ne bakıcı. Yoksul köylülerle aileleri, gece gündüz demeden evde, sokakta, tarlada düşüp ölüyorlardı; ama insan gibi değil, hayvan gibi. Köylüler de kentliler gibi tam bir umursamazlığa gömülmüşlerdi; mallarını, işlerini önemsemiyor, sanki her yeni günün ölümü getirmesini bekliyorlardı. Toprağın, hayvanların, o güne dek harcadıkları emeğin daha iyi ürün vermesini amaçlayacak yerde, ellerinin altında ne varsa tüketiyorlardı. Öte yandan sığırlar, eşekler, koyunlar, keçiler, tavuklar, dahası insanın en sadık dostu köpekler ortada kalmış, buğdayları biçilmemiş, kaldırılmamış tarlalarda başıboş dolaşıyorlardı. Hayvanların çoğu sanki aklı varmış gibi davranıyordu. Gün boyunca otluyor, akşam da başlarında çoban olmadan ahıra dönüyorlardı. Boccaccio, ss. 32-33

Köyleri bırakıp yine kente dönelim biz. Tanrı’nın, belki de bir ölçüde insanların öfkesi öyle güçlü esmiş, Mart ile Temmuz arasında salgın öyle güçlü bastırmış, bir sürü hasta öyle yetersiz bakım görmüş ya da hasta olmayanları ürküttükleri için, kendi başlarına bırakılmıştı ki, Floransa kentinin surları içinde ölenlerin sayısı en azından yüz bini bulmuştu. Salgından önce, kentte bu kadar insan yaşadığı kimin aklına gelirdi? Kadınlı erkekli ailelerin yaşadığı kim bilir kaç koca saray, kaç güzel konak, kaç soylu ev boşalmış, tek bir uşaktan bile yoksun kalmıştı. Kim bilir ne ünlü aileler, ne büyük topraklar, ne değerli servetler yasal mirasçısız kalmıştı. Galenos, Hipokrates ya da Eskulapius’un bile sapasağlam diyecekleri kim bilir kaç kişi sabah kahvaltısını ailesi, eşi dostu ile ettikten sonra, akşam bastırdığında, öteki dünyada atalarıyla birlikte sofraya oturmuştu. Boccaccio, s. 33

Kaynak: Giovanni Boccaccio, Decameron, I. Cilt, Çev. Rekin Teksoy, Oğlak Yayıncılık, 4. Baskı, 2002, İstanbul, ss. 26-33



Friday, 22 May 2020

Acı, Kötülük ve Cehennem Sorunu - Clive Staples Lewis


Acı, Kötülük ve Cehennem Sorunu 


Bu kitabın tek amacı acıların yarattığı düşünsel sorunu çözmektir. Acıların sabır ve dayanma gücünü öğretmek gibi birçok yüce bir görevi vardır. s. 5

Acıların doğduğu yerde, küçük cesaretin büyük bilgiden, küçük bir anlayışın büyük cesaretten daha çok yardımı dokunur. s. 6

Canlılar birbirlerini avlıyor. Alt yaşam biçimleri öylece ölüp gidiyor, üst yaşam biçimlerinde ise bilinç var ve acı çekiyorlar. Canlılar acı çektirmek için dünyaya geliyor, çevrelerine acı veriyor ve acı çekerek ölüyor. İnsan ise akıl sahibi, acıları önceden zihninde canlı bir şekilde yaşamaya başlıyor. Yaşamaya devam etmek istediği halde kendi ölümünü bile önceden görüyor. Aklını kullanarak akıl sahibi olmayan diğer canlılardan çok daha korkunç acılara neden oluyor. İnsanlık kendi elindeki bu akıl gücünü sonuna kadar sömürmüş. Tarih suçlar, savaşlar, hastalıklar ve terörle dolu. Bunların arasındaki molalarda o kadar kısa mutluluklar var ki onların da kaybedeceği kuruntusu insanları yiyip bitiriyor. Zaman zaman insanlığın durumu biraz iyileşiyor ve uygarlık denen şey ortaya çıkıyor. Ama bütün uygarlıklar geçip gidiyor. Zaten kaldıkları sürece, kendilerine özgü daha büyük acılara neden oluyorlar. Bizim uygarlığımız hiç kuşkusuz böyle yapmıştır ve büyük olasılıkla bizden öncekiler gibi geçip gidecektir. Kalsa bile ne farkeder? İnsanlık mahkumdur. Evrenin neresinde olursa olsun, tüm canlılar böyledir. s. 8

Eğer bunların sevecen ve her şeye gücü yeten bir ruhun eseri olduğuna inanmamı beklerseniz, bütün kanıtların tam tersi yönde olduğunu söylerim. Evrenin arkasında ya hiçbir ruh yok, ya iyilik ve kötülük karşısında kayıtsız kalan ya da düpedüz kötü olan bir ruh var. s. 8

Eğer evren bu kadar ya da bunun yarısı kadar kötüyse insanlar onu nasıl bilge ve iyi bir Yaratıcı'ya bağlıyorlardı? İnsanlar akılsız olabilirdi, ama bu kadar da olamazdı. Evreni insan deneyimiyle kavramak asla inancın temeli olamaz. Evrenin görünümü, başka bir kaynaktan edinilen inanca karşıt gibidir. s. 9

İnsan yaşamının acısı ve kaybı her dönemde çok belirgindi. Bilimin keşifleri arasına acı yerleştirmek sadece saçmalık olur. Dünyadaki olayların akışına bakarak iyi ve bilge bir Yaratıcı olduğu sonucuna varmak çok güç olurdu. İnancın başka bir kaynağı vardır. Benim asıl amacım kökeni tanımlamaktır. Acı sorununu doğru yere oturtmak için bence bu gereklidir. s. 10

Yaşadığımız bir tehlike duygusu, esrarengiz bir şeyin uyandırdığı ürkme duygusudur. Belki buna dehşet demek daha doğru olur. Esrarengiz bir şeyin varlığı huşu duygusunun başlangıcıdır. Bu durumda, hem derin bir hayret, hem de ürkmeyle dolar içiniz. Böyle bir durum karşısında yetersizlik duygusuyla baş etmekte güçlük çekersiniz. s. 10

İnsanlar çok erken tarihlerde evrenin ruhlarla dolu olduğuna inanıyorlardı. Profesör Otto bu ruhların huşu ile karşılandığını öne sürer. Bunu kanıtlamak olanaksızdır, çünkü huşu duygusunu ifade eden terimlerle tehlike duygusunu ifade eden terimler birbirine çok benzerdir. Bu nedenle insanların bu ruhları sadece tehlikeli olarak gördüğü ve kaplanlara nasıl yaklaşıyorlarsa onlara da aynı şekilde yaklaştığını söyleyebiliriz. Kesin olan bir şey varsa, o da huşu deyiminin devam ettiğidir. Bu duyguyu oldukça eski tarihlere kadar takip edebiliriz. s. 11

Huşu duygusunun tarihte nereye kadar gittiğini bilmiyoruz. En erken insan, inandığı şeylerin uyandırdığı duyguları yaşıyordu, dolayısıyla huşunun insanlık kadar eski olduğunu söyleyebiliriz. Ama bizim için asıl önemli olan şey, öyle ya da böyle var olması ve yaygın olması, bilgi ve uygarlıkla akıldan silinmemesidir. s. 12

Huşu, gözle gördüğümüz evrenden çıkarılan bir sonuç değildir. Tehlikeden esrarengize, oradan da huşuya geçiş söz konusu değildir. Çevresi gerçek tehlikelerle çevrilmiş ilk insanın, korkulara kapılarak esrarengiz ve huşu uyandıran şeyleri uydurmuş olduğunu söyleyebilirsiniz. En eski atalarımızla aynı insan doğasını paylaştığımız için bunun doğal olduğunu hissedersiniz. Tehlikeli ıssızlıklara aynı tepkiyi gösterirsiniz ve bu gerçekten de insan doğasına uygundur. s. 12

İnsan fiziksel korkuyu geride bırakıp huşuya geçtiğinde büyük bir atlama yapar. Fiziksel gerçeklerin ve mantıksal çıkarımların asla yaratamayacağı bir duyguyu tadar. s. 12

Huşu duygusuyla ilgili açıklama girişimlerinin çoğu açıklanan şeyi önceden varsayar. Antropologlar bunu ölülerden korkmaya bağlar ama ölülerin bu duyguyu nasıl uyandırdığını açıklayamaz. Bütün bu girişimler karşısında dehşet ve huşunun korkunun farklı boyutları olduğunu söylemeliyiz. Bunlar insanın evrenle ilgili yorumunda ya da evrenden aldığı izlenimde yatar. ss. 12-13

''Eğer Tanrı iyi olsaydı yaratıklarının kusursuz bir mutluluğu yaşamasını isterdi. Eğer Tanrı'nın gücü her şeye yetseydi bu isteğini yerine getirebilirdi. Ancak yaratıkları mutlu değildir. Demek ki Tanrı ya iyilikten ya da güçten veya belki her ikisinden yoksundur.'' En basit ifadeyle acı/kötülük sorunu dediğimiz şey budur. s. 15

Eğer iyi, her şeye gücü yeten ve mutlu terimlerinin bildik anlamlarıyla yola çıkarsak o zaman yukarıdaki soruya verecek cevabımız yoktur. s. 15

Tanrı'nın gücü herşeye yeter yetmesine, ama kökten olanaksızlıklara değil, kökten olan olanaklı olan şeyleri gerçekleştirmeye yeter. Tanrı'nın gücünün sınırı yoktur, ama eğer, ''Tanrı özgür iradeli bir canlı yaratabilir ve aynı zamanda onu özgür iradeden mahrum bırakabilir'' derseniz Tanrı hakkında hiçbir şey söylememiş olursunuz. s. 17

Gerçekten de Tanrı için her şey mümkündür. Ama kökten olanaksızlıklar hiçbir şey değildir. Birbirini tümüyle dışlayan alternatiflerin ikisini bir arada devam ettirmek, en zayıf yaratıkları için ne kadar olan olanaksızsa, Tanrı için de o kadar olanaksızdır. Bu durumda Tanrı'nın gücü bir engelle karşılaşır ve sözünü ettiğimiz Tanrı bile olsa, saçmalık saçmalık olarak kalır. s. 17

Zaman zaman olanaksız olan şeylerin mümkün olduğu sanısına kapılırız. Bu nedenle, her şeye gücü yeten Tanrı'nın bile gerçekleştiremeyeceği kökten olanaksızları tanımlarken çok dikkat etmeliyiz. , s. 17

Doğan'ın değişmez yasaları, duanın gücü ile bir kenara bırakılamayacak bir şekilde, insan acılarını hiçe sayarak işlev görür. s. 17

İlk bakışta, Tanrı'nın iyiliğine ve gücüne karşı görünür bu durum. Şunu bile söyleyebiliriz: Her şeye gücü yeten Tanrı bile aynı anda hem özgür insanlardan oluşan bir toplum hem de bağımsız ve çetin bir doğa yaratamaz. s. 17

Özbilinçle, yani bir canlının kendisini algılamasının, kendisi olmayan başka bir canlıyla kıyaslama yapmadan mümkün olduğunu söyleyemezsiniz. ''Ben'' bilinci, belli bir çevrede, toplumsal bir ortamda, başka insanlardan oluşan bir çevrede anlam kazanır. ss. 17-18

Canlının özgürlüğü, seçme özgürlüğü anlamına gelir ve seçmek de seçeneklerin var olmasını gerektirir. Dolayısıyla özgürlük, tıpkı özbilinç gibi başkalarının varlığını gerektirir.  Öz bilincin özgürlüğün en küçük koşulu, canlının Tanrı'yı kavraması, kendisini de Tanrı'dan ayrı olarak kavramasıdır. s. 18

Yaratıklarının özgür iradelerini kötüye kullanmalarıyla bozulan dünyayı Tanrı'nın hiç durmadan düzelttiğini hayal edin! Sonuç: özgür irade boşa çıkacaktır. Bu ilkenin mantıksal sonucuna bakacak olursak, kötü düşünceler bile olanaksız olacak, çünkü kötülük tasarlamak için kullandığımız beynimiz bunu engelleyecektir. Kötü bir bireyin semtindeki madde, tahmin edemeyeceğimiz değişikliklere maruz kalacaktır. s. 21

Satranç oyununda, kalenizi kurban edebilir ve hatta hastamızın düşüncesizce yaptığı bir hamleyi geri almasına izin verebilirsiniz. Ama her an ona uyan bir ödün verirseniz - yaptığı her hamleyi geri alabilse veya onun hoşuna gitmeyen bütün taşlarınız tahtanın üzerinde kayboluverse- o zaman ortada oyun diye bir şey kalmaz. Bu dünyada insan yaşamları için de aynı şey geçerlidir. Sabit yasalar, yani neden ve sonuç ilişkisinin gerektirdiği sonuçlar, bireylerin yaşamlarını sınırlar ve hatta yaşayabilmelerini mümkün kılan temeli oluşturur. Acı çekme olasılığını doğanın düzeninden ve özgür bireylerin varoluşundan çıkarırsanız, bizzat yaşamı çıkarmış olursunuz. s. 22

Tanrı'nın özgür bireylerin ortak varoluşu sonucundan yola çıkarak koşullara vardığını düşünmemeliyiz. Tanrı tutarlı ve tek bir yaratma eylemiyle, bizim gözümüze birçok bağımsız unsur gibi görünen ama aslında birbirine bağımlı olan maddeleri yaratmıştır. Ortaya koyduğum şekliyle karşılıklı gereksinimler kavramının ötesine geçerek bireyleri ve maddeyi birbirinden ayıran ve birleştiren aracı maddeyi tek bir çoğunluk kavramının altında inceleyebiliriz. s. 22

 Belki de evren diğer olası evrenlerin en iyisi değildir; belki de tek olası evrendir. Olası dünyalar yalnızca Tanrı'nın yaratabileceği halde yaratmadığı dünyalar anlamına gelir. ''Tanrı'nın yaratabileceği ama yaratmamış olduğu'' düşüncesi bile, Tanrı'nın özgürlüğü kavramının fazlaca insanca ifade edilmesidir. İnsan özgürlüğü ne anlama gelirse gelsin, Tanrı'nın özgürlüğü alternatifler arasında kararsız kalmak ve sonunda onlardan birini seçmek anlamına gelmez. Tanrı'nın özgürlüğü, eylemlerini kendisinden başka hiçbir nedenin  planlamaması ve bunları hiçbir dışsal engelin durduramamasıdır. Tanrı'nın eylemlerinin kökü O'nun iyiliğidir ve O'nun her şeye yeten gücü bu eylemlerin çiçek açmasını sağlar. s. 23

Bu da bizi İlahi İyilik konusuna getiriyor. Şöyle bir itiraz var: Madem acı çekme olasılığı evrende baştan beri vardı, o zaman Mutlak İyilik evreni hiç yaratmasaydı. Bu itiraza yanıt verilmedi. Bu konuda bir uyarıda bulunmak isterim. Yaratmanın yaratmamaktan daha iyi olduğunu kanıtlamaya çalışmayacağım. Böyle olağanüstü bir soruyu tartacak insan terazisi yoktur. Varoluşun bir haliyle başka bir halini karşılaştırmak mümkündür, ama varolmak ile varolmamayı kıyaslama girişimi sadece sözcüklerle son bulur. ''Benim için var olmamak daha iyidir.'' Hangi anlamda, ''benim için''? Hiç varolmamış olsaydım var olmanın yararını nereden bilebilirdim? Hem dünyanın acı çektiğini, hem de Tanrı'nın iyi olduğunu kabullenmek, bu iyiliği ve bu acıları çelişki olmadan kavramaktır amacımız. s. 23

Tanrı bizden daha bilge olduğu için sadece iyilik ve kötülük üzerinde değil birçok konu üzerindeki yargısı bizden çok farklı olacaktır. Dolayısıyla, bizim gözümüzde iyi olan, O'nun gözünde iyi olmayabilir. Bize kötü gibi gelen de kötü olmayabilir. s. 25

Öte yandan Tanrı'nın ahlaksal yargısı, bize ''kara'' gelen O'na ''ak'' gelecek şekilde farklılık gösteriyorsa, O'na iyi dememizin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü Tanrı iyidir derken, O'nun iyiliğinin bizimkinden tümden farklı olduğunu söylüyoruz ve aslında ''Tanrı bizim bilmediğimiz bir şeydir'' demeye getiriyoruz. Eğer Tanrı, bizim anladığımız şekilde iyi değilse sözünü dinleyecek bile onu korkudan ötürü, her şeye gücü yettiği için yaparız. s. 25-26

Hiç kuşkusuz Tanrı'nın iyiliği bizimkinden farklıdır: Tanrı'nın ahlakıyla sizin ahlakınız arasındaki fark ortaya çıktığı zaman zaten daha iyi olduğunu bildiğiniz bir yönde ilerlemeniz gerektiğini göreceksiniz. s. 27

Peygamberler insanları tövbeye çağırır. Tanrı'nın standartları, insanların bildiği ve ulaşamadığı standartlardan tümüyle farklı olsaydı, bu çağrı anlamsız olurdu. Tanrı bizim zaten var olan ahlaki yargımıza seslenir. ''Doğru olana neden kendiniz karar vermiyorsunuz?'' (Luka 12: 57) s. 27

Tanrı'nın iyiliğiyle bugünlerde kastedilen hemen hemen sadece O'nun şefkatidir ve bu doğrudur. Bu bağlamda, sevgiden söz ederken çoğumuz şefkati düşünürüz. Kendimizden çok başkalarını mutlu görme, şu ya da bu anlamda mutlu değil, yalnızca mutlu görme isteğini kastederiz. Zevk aldığımız ne varsa, bunları yapmamıza izin veren bir Tanrı bizi gerçekten tatmin ederdi. Tanrı'nın evrenle ilgili tasarısı, insanların ''günlerini vur patlasın çal oynasın'' diyerek geçirmelerini sağlamak değildir. Ancak böyle bir evrende yaşamadığımız son derece açıktır. Dolayısıyla, hayal ettiğimiz sevgi kavramının düzeltilmesi gerekir. Sevginin şefkatten çok daha ciddi ve muhteşem bir şey olduğunu öğrenmek için şairleri bile dinlemek yeterlidir. Şefkatin tek amacı, hedefini acıdan kurtarmaktır; onun iyi ya da kötü olmasına aldırış etmez. s. 28

Yaratıcı ile yaratık arasındaki ilişki elbette eşsizdir ve bir yaratığın diğeriyle olan ilişkisi ile kıyaslanamaz. Tanrı, bize tüm diğer varlıklardan hem daha uzak hem de daha yakındır. Bizden uzaktır, çünkü varoluşunun temeli kendisi olan bir Varlık ile varoluşunu ona borçlu olan bir varlık arasında böyle büyük bir fark vardır. Tanrı yaratandır, biz ise yaratılan. Tanrı köktür, bizler ise türevi. Hayatımız her an Tanrı'nın desteğiyle devam etmektedir. Bedenlerimizde bulunan ufacık, mucizevi özgür irade gücümüz sadece O'nun süren enerjisiyle varoluşunu sürdürmektedir. s. 29

İnsan acılarını, sevgi ile dolu bir Tanrı'nın varlığıyla uzlaştırma sorunu, yalnızca ''sevgi'' sözcüğüne hafif bir anlam yüklediğimiz ve insanı her şeyin merkezinde gördüğümüz takdirde çözülmez olur. İnsan merkez değildir. Tanrı insanın hatırı için var olmamaktadır. İnsanın varlığı da kendisinin hatırı için değildir. Yaratılışımızın en temel amacı -amaçlardan biri bu olsa gerek- bizim Tanrı'yı sevmemiz değildir, Tanrı'nın bizi sevmesi var O'nun ilahi sevgisinin odak noktası olmamızdır. Tanrı Tanrıdır ve O'nun sevgisinin her şeyden önce karakterimizdeki lekeleri itici ve rahatsız edici bulunması gereklidir. Bizi sevdiği için sevimli yapmak amacıyla emek vermektedir. s. 35

Hayvansever kişi sevdiği köpeğinin vahşi saldırgan ve eğitimsiz kalmasını hoş göremezdi. Şu anda ve burada ''mutluluk'' adını verdiğimiz şey, Tanrı'nın asıl hedefi değildir. Ancak Tanrı'nın bizi engelsizce sevebileceği kişiler olduğumuzda gerçekten mutlu olacağız. s. 35

İlahi iyiliği anlayabilmek için sadece ahlak anlayışımızın ters yüz edilmesini kabullenmemiz istenmemelidir. Ama kabullenmemiz istenen şeyin tam da bu ters yüz durumu olduğuna itiraz edilebilir. Benim Tanrı'ya affettiğim sevginin, insanların ''bencilce'' ya da ''sahiplenici'' diye tanımladığı sevgi türü olduğu, öncelikle sevilenin mutluluğunu ve sevenin memnuniyetini arayan başka bir sevgi türüyle hoş olmayan bir şekilde çeliştiği söylenebilir. İnsan sevgisi hakkında bile böyle hissettiğimden emin değilim. Sadece benim mutluluğumla ilgilenen ve dürüst olmayışıma itiraz eden bir sevgi türüne değer veremem.

Egoist ve özverili sevgi arasındaki bu karşısav, Tanrı'nın yaratıklarına yönelik sevgisine uyarlanamaz. Bencillik ya da özveri arasındaki çıkar ve fırsat çatışmaları sadece ortak dünyayı paylaşan varlıklar arasında gerçekleşir. Tanrı da kendi yarattıklarıyla rekabet içinde olamaz. s. 36

Ama her şeyi aşkın Tanrı - yani bütün koşulların koşulsuz temeli- söz konusu olduğunda O'nun hakkında kolay kolay aynı şekilde düşünemeyiz. İnsan sevgisi, sevilenin ihtiyaçları pahasına kendi ihtiyaçlarını karşılamayı amaçladığından bencilleşir. Tanrı'nın bir insanla ilişkisinde bu koşulların hiçbiri yoktur. Tanrı'nın ihtiyaçları yoktur. Plato'nun bize öğrettiği gibi, insan sevgisi yoksunluğun çocuğudur. ss 36-37

Tanrı'nın sevgisinin nedeni, sevilendeki iyi bir şeyden kaynaklanmaz, çünkü zaten sevilendeki her iyi şeyin kaynağıdır. Tanrı iyiliktir. İyiliği verebilir, ama iyiliğe ihtiyaç duymaz. Bütün duygulardan aşkındır Tanrı. s. 36

Eğer Tanrı'nın, duygularından aşkın olan yüreği, kendi yarattığı kuklalardan ötürü kederlenebiliyorsa, buna bütün anlayışı aşan bir alçakgönüllülükle her şeye gücü yeten İlahi Kudreti izin vermiştir. s. 37

Dünyanın varoluş nedeni bizim Tanrı'yı sevmemizden çok O'nun bizi sevmesiyse, bu gerçek çok derin bir anlamda bizim yararımızadır. Hiçbir ihtiyacı olmayan Tanrı, bize ihtiyaç duymayı seçiyorsa, ihtiyaç duyulmaya ihtiyacımız var demektir. Dinden öğrendiğimiz kadarıyla, Tanrı'nın insanla bütün ilişkilerinin önünde ve arkasında ilahi verme etkinliği ve insanın hiç yokluktan Tanrı'nın sevgilisi olmak üzere seçilmesi vardır. Bu etkinlik bizim hayrımızadır. s. 37

Epikürcü felsefe insanları sonsuz ceza korkusundan kurtarma iddiasındaydı. s. 41

Hristiyanlık da ölümcül hastalığa yakalandığını bilen insanlara şifa haberi getirdi. s. 42

Kötü olduğumuzu söylemekle yetindiğimiz zaman, Tanrı'nın gazabı barbarca bir öğreti gibi görünür. Ama kötülüğümüzü algılamaya başladığımız anda gazabın yalnızca Tanrı'nın iyiliğinin bir gereği olduğunu görürüz. s. 44

Birçok düşünce ekolü sorumluluğu bizim omuzlarımızdan alıp insan doğasına ve böylece dolaylı olarak Yaratıcıyı atar. Bu görüşün sevilen biçimleri kötülük adını verdiğimiz şeyin atalarımızdan kaldığını öne süren evrimci öğreti ya da sınırlı varlıklar olduğumuzu mazeret gösteren idealci öğretidir. s. 50

Birçok düşünce ekolü sorumluluğu bizim omuzlarımızdan alıp insan doğasına ve böylece dolaylı olarak Yaratıcıyı atar. Bu görüşün sevilen biçimleri kötülük adını verdiğimiz şeyin atalarımızdan kaldığını öne süren evrimci öğreti ya da sınırlı varlıklar olduğumuzu mazeret gösteren idealci öğretidir. s. 50

Söz dinlemezliğe düşeriz ve günah işleriz. İlk şokun etkisi geçince alçakgönüllülüğün sevindirici bir erdem olduğu görülür. Asıl üzücü olan defalarca hüsrana uğradıktan sonra insan doğasına güvenmeye devam eden imansızın durumudur. s. 51

Kötülüğün kökeni hakkında başlıca iki öğreti vardır. Bunlardan biri, Tanrı'nın iyiliğin ve kötülüğün üzerinde olduğunu, her ikisine de tarafsız yaklaştığını ve her ikisinin de kaynağı olduğunu öne süren monizm (tekçilik) dir. Diğeri ise, Tanrı'nın iyiliğin kaynağı olduğunu, O'na eşit olan ve bağımsız başka bir kaynağında kötülük ürettiğini öne süren düalizm (ikicilik) dir. Bu iki görüşerek karşılık, Hıristiyanlık Tanrı'nın iyi olduğunu, ama O'nun yarattığı iyi şeylerden biri olan ve akıl sahibi canlılara bağışlanan özgür iradenin, doğasından ötürü kötüye kullanılması olasılığını içerdiğini belirtir. Özgür iradelerini bu yönde kullanan canlılar kötülüğe teslim olmuşlardır. s. 53

Hiç kuşkusuz, ilk günahın sonuçlarını bir mucizeyle ortadan kaldırmak Tanrı için mümkündü. Ancak ikinci günahın, üçüncü günahın ve sonraki sayısız günahların sonuçlarını da ortadan kaldırmaya hazır olmadıkça bunun pek bir yararı olmayacaktı. Mucizelerin arkası kesildiğinde yine şu anki yürekler acısı durumumuza dönecektik. Sürekli Tanrı'nın müdahalesiyle çekidüzen verilen bir dünyada insan seçiminin hiçbir önemi ve anlamı kalmayacaktı. Hatta seçimin en temel niteliği bile yok olacaktı. Çünkü önümüzdeki alternatiflerden biri hiçbir sonuç doğurmayacak ve bu nedenle alternatifler de kalmayacaktı. ss. 54 55

İlk günah, insanın (varoluşunu kendisine değil, bir başkasına borçlu olan muhtaç bir canlının) varoluşunu kendi ellerine alma ve kendisi için var olma girişimidir. (Aziz Augustinus)

İlk insan daha ilk andan itibaren hem Tanrı'nın hem de kendisinin farkındadır.Tanrı'nın Tanrı olduğunu bildiği gibi kendisinin de kim olduğunu bilmektedir. Dolayısıyla, varlığının merkezine ya Tanrı'yı  ya da kendisini yerleştirmek gibi korkunç bir seçimle karşı karşıyadır. Bu günahı her gün, bir toplumda yaşayan insanlar da işliyor. İlk günah her bireyin yaşamında her gün işlenmeye devam ediyor. Bütün günahların ardındaki en temel günah budur. s. 58

Tanrı yüzyıllar boyunca, insanlık bilincini taşıyacak ve kendi sûretinde olacak hayvan biçimini yetkinliğe erdirdi. Tanrı, ona her parmağa dokunabilecek bir baş parmağı, konuşabilecek dişler, bir ağız ve boğaz yapısı, akılcı düşüncenin doğduğu ve eyleme hazırlandığı karmaşık bir beyin verdi. Belki de bu yaratık insana dönüştürülmeden önce çağlar geçti. Hatta belki insan olmadan önce çağdaş arkeologların insanlığın kanıtı olarak gördüğü şeyleri yapabilecek zekaya dahi sahipti. Ama henüz insan değildi, çünkü bütün fiziği ve fiziksel süreçleri yalnızca maddeye ve doğal amaçlara hizmet ediyordu. Sonra, zamanı geldiğinde, Tanrı bu organizmaya hem psikolojik hem de fizyolojik açıdan dokunarak yeni bir bilinç kazandırdı. Artık insan ''ben'' ve ''benim'' diyebiliyor, Tanrı'yı tanıyabiliyor, gerçek, güzellik, iyilik gibi değerleri görebiliyor, algılayabiliyordu. Bu yeni bilinç bütün organizmaya egemen oldu ve onu aydınlatarak her parçasına ışık saçtı. s. 62

İlk insanlar kendi kararlarını almak, kendi geleceklerini planlamak, zevklerini ve güvenliklerini bağımsız bir şekilde tasarlamak istediler. Başka bir deyişle kendi canlarının sahibi olmak istediler. Ancak canımız bizim değildir, bu bir yalanı yaşamak demektir. Tanrı'ya ''Bu senin değil bizim meselemiz'' diyebilecekleri bir köşe olsun istediler. Oysa evrende böyle bir köşe yoktur. Sadece sıfat oldukları ve öyle kalmaları gerektiği halde onlar isim olmak istediler. Bu isteklerini hangi eylemlerle ortaya koyduklarını bilmiyoruz. Görebildiğimiz tek şey, bu eylemlerin bir meyvenin yenilmesinde temsil edildiğidir. s. 62

O ana kadar, insan ruhu organizmayı tümüyle denetliyordu. Hiç kuşkusuz, Tanrı'nın sözünü dinlemekten vazgeçtikten sonra da bu denetimin devam edeceğini sanıyordu. Ama organizma üzerindeki yetkisi, Tanrı'dan kaynaklanan bir yetkiydi. Bu kaynakla ilişkisi kopunca, denetim de kayboldu. Kendisini varoluşunun kaynağından koparan insan, gücün kaynağından da koptu. ss. 63-64

İnsan, organizması daha dışsal bir şekilde yönetmeye, ruhun değil doğanın yasalarını kullanmaya başladı. Dolayısıyla, artık insanın iradesi tarafından yönetilmeyen organlar, sıradan biyokimyasal yasaların kontrolüne tabi oldu. Bu yasaların getirdiği acılar, bunaklık ve ölüm işlevleri devreye girdi. İnsanın zihni kendi seçiminin değil, biyokimyasal ve çevresel etkenlerin yönlendirdiği düşüncelerle doldu. s. 64

Sadece doğanın güdümüne giren irade, yeni düşünceleri ve arzuları sadece kendi kuvvetine dayanarak bastırmaya çalıştı ve bu zorlu asiler insanın bilinçaltını oluşturdu. Bu süreç herhangi bir insanda görülebilen bozulma süreci değil, insan türünün toptan statü kaybı olarak görülmelidir. s. 64

İnsanın ilk günah yüzünden kaybettiği şey özgün doğasıydı: ''Topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.'' İnsanın ruhsal varlığını giydiren bütün organizma, ilk doğal konumuna döndü. Tanrı bitkilerin yaşamını hayvanlar için, kimyasal süreci bitkilerin yaşam için, fiziksel süreci ise kimyasal süreç için yaratmıştı. İnsan, yaratılış sürecindeki bu ilk basamağa düştü. Böylece insanın zihinsel bilincinin efendisi olması gereken insan ruhu, kendi evinde bir kiracı, hatta bir mahkum haline geldi. Zihinsel bilinçse, beyindeki işlevlerin küçük bir parçasına hapsoldu. Ne var ki, ruhun güçlerinin kısıtlanması, ruhun kendisindeki bozulmadan çok daha küçük bir kötülüktür. İnsan ruhu Tanrı’ya sırt çevirerek kendi putunu oluşturdu. Tanrı'ya dönebilmesi, acı verici bir çabayla ve kendisine dönük eğilimi bastırmasıyla mümkün olabiliyordu. Gurur ve hırs, kendi gözünde sevilme, bütün rakipleri bastırma ve aşağılama, kıskançlık, açgözlülük, güvenlik arayışı gibi arzular ona en kolay gelen eğilimler oldu. ss. 64-65

İnsan ruhu artık sadece kendi doğası üzerinde zayıf bir kral değil, basbayağı kötü bir kraldı. Bu koşul, kalıtım yoluyla tüm diğer kuşaklara aktarıldı. Yepyeni bir insan türü ortaya çıkmıştı. Tanrı'nın yaratmadığı, günahın yarattığı yeni bir canlı türüydü bu. İnsanın maruz kaldığı değişim, yeni bir alışkanlığın edinilme sürecine paralel değildi; varlığının kökten değişmesi, insanı oluşturan tüm kısımlar arasındaki ilişkinin altı üstü olması ve bu kısımlardan birinin içten çürümesiydi. s. 65

Tanrı bir mucizeyle bu süreci değiştirebilirdi. Ancak böyle yapsaydı, dünyayı yaratma amacına ters düşerdi. Tanrı, dünya yaratırken kendisine isyan etseler dahi, özgür iradeye sahip canlıların oluşturduğu bir sahnede iyiliğini ortaya koymaya kararlıydı. Burada Tanrı'nın dünyayı tasarlama ve yaratma sürecinin iyilik amacını taşıdığından ve iyiliğin canlıların özgür iradesiyle bozulduğundan çok fazla söz ederken ortaya çıkabilecek bir anlamsızlığı düzeltmek için dram, dans ve senfoni simgelerini kullanmak yararlı olabilir. İlk günahın Tanrı için sürpriz olduğu ve tasarısını saptırdığı gibi gülünç bir düşünce oluşabilir. s. 65

Dünya, Tanrı'dan gelen iyiliğin, canlılardan gelen kötülükle bozulduğu bir dans gibidir. Bu çatışma, kötülüğün ürettiği, acı çeken doğayı bizzat Tanrı'nın üstlenmesiyle çözüldü. İlk günah öğretisi, Tanrı'nın iyiliğinin daha karmaşık bir türünün görülmesine zemin hazırlayan kötülüğün, Tanrı'nın değil insanın katkısı olduğu düşüncesini uyandırır. Ama insan masum kalsaydı, Tanrı eşit derecede muhteşem bir senfoni yaratamazdı diyemeyiz. s. 66

O halde şimdiki durumumuz, bozulmuş bir canlı türünün üyeleri olmamız gerçekliğiyle özetlenebilir. Acılarımızın nedeni, uzak bir atamızın isyanından ötürü ahlaksal bir sorumluluk taşımamız ya da elimizden gelmeyen bir şekilde davranmaya çalışmamız değildir. Şu anki durumumuzu ilk talihsizlik olarak ilk olarak değil de ilk günah olarak tanımlamamızın nedeni, ruhsal deneyimimizin bunun başka türlü tanımlanmasına olanak vermemesidir. Teorik olarak şöyle diyebiliriz: ''Evet haşerat gibi davranıyoruz, çünkü biz haşeratız. Ama o bizim hatamız değildir.'' s. 66

Bu bölümün savı, insanlığın kendisini bozmasıdır. Şu anki durumumuzun düzelmesi ve iyileşmesi bunun kabullenilmesiyle başlayacaktır. Şimdi acının bu düzelme ve iyileşmede ne gibi bir rol oynadığına bakacağız. s. 69

Artık yetişkin olan bizler, çocukluğumuzdaki kadar yırtılıp tepinmiyoruz. Bunun bir nedeni, büyüklerimizin irademizi kırma ya da öldürme sürecini daha biz çocukken başlatmalarıdır. Başka bir neden ise aynı tutkuların artık daha sinsi biçimlere bürünmesi ve çeşitli tavizlerle bunları öldürmekten kaçınmayı öğrenmiş olmamızdır. s. 73

İnsan ruhu her şey yolunda gittiği sürece bencil iradeyi teslim etmeyi aklından bile geçirmez. Günah ve yanılgı ne kadar derinse, kişi bunların varlığından o kadar az kuşkulanır: maskeli kötülüktür bu. Acılar bu kötülüğü maskesini çıkarır; acı çeken her insan bir şeyin yanlış gittiğini bilir. s. 74

Acılar olmasaydı, günahlarımıza ve akılsızlığımıza batmış bir şekilde mutlu mutlu oturmaya devam ederdik. s. 74

Ne var ki acılar dikkatimizi uyandırır. Tanrı bize zevklerimizle fısıldar, vicdanımızla konuşur, ama acılarımızla bağırır. Acılar, Tanrı'nın sağır bir dünyaya seslenmek için kullandığı megafondur. Kötü ve mutlu bir insan, eylemlerine yanıt olmadığını, bunların evrenin yasalarına uymadığını fark edemeyen insandır. s. 75

Kötü insanların acı çekmesi gerektiğine ilişkin evrensel insan beklentisinin altında yatan şey bu gerçeğin algılanmasıdır. Bu beklentiyi yok saymak beyhudedir. En hafif tabiriyle bile herkesin adalet duygusuna seslenir bu beklenti. s. 75

Bazı aydınlar misilleme kavramını tümüyle reddetmek, ceza yerine caydırıcılığı ya da suçunun ıslahı gibi yöntemleri koymak istiyor. Böyle yapmakla, cezayı tümden adaletsizmiş gibi gösterdiklerini fark etmiyorlar. Başkalarını caydırmak adına bana hak etmediğim bir acı yaşatmaktan daha büyük bir ahlaksızlık olabilir mi? Ama eğer hak ediyorsam, o zaman misilleme iddiası da kabul edilmiş oluyor. Beni yakalayıp da rızam olmayan hak edilmemiş bir ahlaki ıslah sürecine teslim etmekten daha büyük bir insafsızlık olabilir mi? s. 75

Atalarımız Tanrı'nın günahtan intikam alırken neden olduğu acılardan ve kederlerden söz ederken, Tanrı'ya kötü sıfatlar yaklaştırmadılar. Misilleme düşüncesideki iyilik unsurunu gördüler. s. 76

Kötü insan, varoluşumundaki açık kötülüğü acılar sayesinde görene dek bu kötülüğe tutuklu kalacaktır. İçinde acı uyandığı zaman, gerçek evrenin bir şekilde karşısında durduğunu bilecektir. O zaman ya isyan edecek ya da kendini düzeltmeye girişimlerinde bulunarak inanca yönelecektir. Günümüze oranla Tanrı'nın varlığının daha yaygın bilindiği çağlarda bu iki sonuç da daha kesindi. Ama günümüzde bile bunların işler gördüğüne tanık olabiliriz. Kimi ateistler Tanrı'nın varlığını kendilerince kabul etmeseler dahi, O'na öfke ile isyan edebilmektedir. s. 67-77

Tanrı'nın megafonu olarak kullanıldığında acılar korkunç bir gereçtir; kişiyi kati ve tövbesiz bir isyana götürebilir. Ama kötü kişinin kendine çeki düzen verebilmesi için bunlar tek fırsattır. Örtüyü kaldırır ve isyancı bir ruhun kalesine gerçeğin bayrağını diker. s. 77

Acılar her şeyin yolunda gittiği yanılgısını parçalamaya yönelik ilk ve en alt düzeydeki işlevi tamamladığı zaman sıra ikinci yanılgıya gelir. Bu yanılgı, bizim iyi ya da kötü kendimize ait ve kendimize yeterli olduğumuzdur. Hayatımızda her şey yolunda gittiğinde, düşüncelerimizi Tanrı'ya yöneltmenin ne kadar zor olduğunu hepimiz fark etmişizdir. ''Her istediğime sahibim'' sözleri, ''her'' terimi Tanrı'yı içermiyorsa korkunç bir deyiştir. Aziz Augustinus'un dediği gibi, ''Tanrı bize bir şey vermek ister ama veremez, çünkü ellerimiz doludur ve koyabileceği hiçbir yer yoktur.'' ''Benim hayatım'' dediğimiz şey hoşumuza gittiği sürece, onu Tanrıya teslim etmeyiz. O halde, Tanrı'nın hayatımızı daha az hoş bir hale getirmekten ve bizi sahte mutluluk kaynağından yoksun bırakmaktan başka seçeneği var mı? İşte bu noktada Tanrı'nın sağlayışı bize ilk bakışta çok zalimce görünür. Oysa En Yüce Olan'ın alçakgönüllülüğü, bizlere eğilmesi övülmeye lâyıktır. ss. 77-78

Kimseye zararı dokunmayan, nezih ve değerli insanların başına bir talihsizlik geldiğinde hayrete düşeriz. Hayatını çalışmaya adayan anneler, kıt kanaat geçinen esnaf küçük mutluluk birikimlerini haketmiştir. Bu nezih insanları yaratan Tanrı'nın onların küçük birikimini ve çocuklarının mutluluğunu onlar için hazırladığı kutluluk için geçerli görmediğini mi düşüneceğiz burada? En sonunda sahip oldukları her şeyi kaybedip sefil olacaklarsa, Tanrı'nın onlara sıkıntı veriyor olması ve bir gün keşfedecekleri yetersizliği önceden keşfetmeleri için uyarıda bulunuyor olması, ''benim hayatım'' diyerek sarıldıkları şey, onlarla gerçek ihtiyaçları arasında engeldir ve bu nedenle Tanrı o hayatı daha tatsız kılmaktadır. Bu ilahi alçakgönüllülüktür işte. Çünkü gemimiz batarken Tanrı'ya teslim bayrağını çekmek, son çırpınışta O'na dönmek, artık elimizden tutmanın hiçbir yararı kalmadığında kendimizi O'na sunmak zavallılıktır. Tanrı gururlu olsaydı, bizi bu koşullarda kabul etmezdi. Ama Tanrı gururlu değildir, bize sahip olmak için eğilmektedir. Biz Tanrı yerine başka her şeyi yeğlediğimizi gösterdiğimiz ve elimizde daha iyi bir şey kalmadığını düşündüğümüz zaman O'na döndüğümüz halde bizi kabul eder. s. 78

Yaratığın kendi kendine yeterli olduğu yanılgısı, yaratığın kendi hayrına parçalanmalıdır. Tanrı kendi yüceliğinin indirgenmesi pahasına da olsa yeryüzünde dertlerle, dert korkularıyla ya da cehennemin sonsuz ateşlerinin dehşetiyle bu yanılgıyı parçalayacaktır. Kendi kendine yeterli olma yanılgısı dürüst, nazik ve ölçülü insanlarda son derece güçlü olabilir ve bu nedenle böylelerinin başına da talihsizlikler gelmelidir.

Tanrı'nın sefahat ve sorumsuzluk gibi kötülüklere dünyasal başarıya götüren kötülüklerden daha ılımlı yaklaşması kendine yeterliliğin açık tehlikelerini gözler önüne serer. Asıl tehlike de olanlar, gururlu, aç gözlü ve kendi gözlerinde doğru olan kişilerdir. s. 79

Acıların üçüncü işlevini kavramak biraz daha zordur. Herkes seçim yapmak için bilinç gerektiğini bilir; seçebilmek için seçim yaptığımızı bilmemiz gerekir. Cennet bahçesindeki insan, daima Tanrı'nın iradesini seçiyordu. Bunu yaparken kendi arzuları da tatmin oluyordu, çünkü Tanrı'nın iradesi kendisinin kusursuz eğitimiyle uyum içindeydi. İlk insan için zevk Tanrı'ya sunulan makbul bir sunu gibiydi, çünkü sunmak bir zevkti. Ancak bizim miras aldığımız arzular sistemi, yalnızca Tanrı'nın iradesiyle çatışmakla kalmayıp yüzlerce yıllık gasp edilmiş özerkliğin ardından O'nun iradesini düpedüz yok sayar. ss. 79-80

Acılar bazen yaratığın kendine yeterliliğini parçaladığı gibi büyük denemeler ve özveriler de, gerçekten onda olması gereken kendine yeterliliği öğretir. Çünkü o zaman kendisine gökten verilen gücü keşfeder. Tüm doğal güdülerden ve destekten yoksun kaldığında, başvurabileceği tek kaynağın bu güç olduğunu ve bu güce kavuşmanın tek yolunun da iradesini Tanrı'ya teslim etmekten geçtiğini anlar. s. 83

Ben acıların acı verici olduğunu söylemiyorum. Acı can yakar. Zaten sözcüğün anlamı budur. Sadece Hıristiyanlığın ''acılarla yetkinleşme'' öğretisinin neden inanılır olduğunu göstermeye çalışıyorum. s. 85

Büyük acılara katlanan bazı insanlarda müthiş bir ruh güzelliğine tanık oldum. İlerleyen yıllara rağmen kötüleşmek yerine iyileşen insanlar gördüm. Ağır hastalıkların umulmadık insanlarda dayanma gücü ve yumuşaklık gibi hazineler ürettiğini gördüm. s. 88

Dünya gerçekten de insanların ruhunu geliştirme yeriyse işini iyi becerdiğini söyleyebilirim. s. 88

İsa'nın ifadeleriyle, ''yoksulluk mutluluktur'' ama yine de ortadan kaldırılmalıdır. s. 88

Peki ama acı çekmek iyi bir şey ise, o zaman ondan kaçınmak yerine onu aramak gerekmez mi? Yanıt olarak, acı çekmenin kendi içinde iyi olmadığını söylemeliyim. Her acı verici bir deneyimin iyi olan yanı, acı çeken kişiye iradesini Tanrı'ya teslim etme fırsatı vermesidir. Acı verici bir deneyimin seyirciler, için de acıma ve merhamet eylemlerinde bulunma fırsatı doğar. Günahlı evrende şu gerçekleri görebilmeliyiz.

a) İyilik yalın haliyle Tanrı'dan kaynaklanır
b) Yalın kötülük isyancı yaratıklardan kaynaklanır
c) Tanrı bu kötülüğü kendi kurtarma amacı için kullanılır,
d) Teslim olunan acılar ve tövbe karmaşık bir iyilikle sonuçlanır. s. 89-90

Tanrı'nın yalın kötülüğü karmaşık iyiliğe dönüştürebilmesi yalın kötülüğü yapanlar için mazeret olamaz. Günahın çoğaldığı yerde lütuf da çoğalır, ama bu gerçek günah işlemeye devam etmek için bir mazeret değildir. İsa'nın çarmıhta acı çekmesi tarihsel olaylar içerisinde en iyi ve en kötü olaydır, ama Yahuda'nın rolü düpedüz kötüdür. Merhametli bir kişi, komşusunun iyiliğini düşünür. Tanrı'nın isteği de böyle olduğu için, bu kişi bilinçli olarak yalın iyilik aracılığıyla Tanrı'yla işbirliği yapmaktadır. Zalim kişi, komşusuna kötülük eder ve böylece yalın kötülük eyleminde bulunmuş olur. Ancak böyle bir kötülükte bulunmakla, kendi bilgisi ya da rızası olmadan Tanrı tarafından karmaşık iyilik amacıyla kullanılmaktadır. Birinci kişi Tanrı'ya bir oğul olarak, ikincisi ise bir alet olarak hizmet etmektedir. Nasıl davranırsanız davranın, Tanrı'nın tasarısını gerçekleştirmiş olursunuz; ister İsa ister Yahuda gibi. Bütün sistem, iyi insanlarla kötü insanlar arasındaki çatışmaların hesabına dayanır. Zalim kişinin zalimliğine izin veren dayanma gücü, sabır, acıma ve bağışlama gibi iyi ürünler, iyi kişinin her zamanki gibi yalın iyilikte kalmaya devam edeceğini varsayar. ''Her zamanki'' deyişini kullanıyorum, çünkü insan bazen bir başkasına acı verme hakkını kazanır. Acil, çözümsüz, amacın açıkça iyi olduğu ve genellikle acı veren kişinin bunu yapmaya yetkili olduğu bir durumda böyle bir hak doğabilir. Ana ve baba bu hakkı doğadan, yargıç ya da asker sivil toplumdan, cerrah da genellikle hastadan alır. Ancak bu olayı insanlığa acı çektirmek için genel bir imtiyaza dönüştürür, ''acı onların iyiliğine'' derseniz Tanrı'nın ilahi tasarısını bozmamış, bu tasarıda Şeytan'a ait olan rolü oynamış olursunuz. Eğer onun işini yapıyorsanız ücretine de hazır olmalısınız. ss. 90-91

Ancak, ne gibi erdemleri olursa olsun kendimize acı çektirmek Tanrı'nın verdiği sıkıntılardan farklı bir şeydir. Herkes oruç tutmanın, yoksulluğun getirdiği açlıktan farklı bir şey olduğunu bilir. Oruç tutmak, iştaha karşı iradeyi kullanmaktır. Bunun ödülü özdenetim, tehlikesi ise gururdur. İstem dışı açlık çekmek, iştahı ve iradeyi Tanrı'nın isteğine sunar, böylece hem kendimizi teslim etme fırsatı, hem de isyan tehlikesi doğar. Acı çekmenin kurtaran etkisi, isyancı iradeyi kırma eğilimi taşır. Çileci uygulamalar iradeyi güçlendirdikleri halde, iradeyi yalnızca insanı tümüyle Tanrı'ya sunma amacına hazırladıkları sürece yararlıdırlar. Araç olarak gerekli olabilirler ama amaç haline dönüştüklerinde iğrençtirler. Sıkıntılar, insanların kendi doğal kötülüklerinden meşru araçlarla kaçınmaya ve doğal iyiliklere ulaşmaya çalıştıkları bir dünyada işe yarar. ss. 91-92

Hiç kuşkusuz, kendi acılarımızdan kaçınmaya büyük özen gösteririz. Ama meşru yoldan kaçınma niyeti, doğayla uyum içindedir, yani yaratıklara özgü yaşamın etkin sistemine uymaktadır. s. 92

Özlem duyduğumuz güvenlik, yüreklerimizi bu dünyaya yaşamamıza neden olurdu ve Tanrı'ya dönmemizin önünde engel oluştururdu. s. 94

Acı, bütün kötülüklerin steril ve dezenfekte edilmiş olanıdır. Düşünsel kötülük ya da hata tekrarlanabilir. Çünkü ilk hatanın nedeni olan ayartı işlev görmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra, günahlı alışkanlıklar ve zayıf bir vicdan da günahı devam ettirir. Acılar, diğer kötülükler gibi tekrarlayabilir. Çünkü acının ilk nedeni -hastalık ya da düşman- işlev görmeye devam etmektedir, ama acının kendi içinde devam etme eğilimi yoktur. Acı bittiğinde biter ve ardından sevinç gelir.  ss. 94-95

Bir hatadan sonra, sadece nedenleri ortadan kaldırmanız yetmez; hatayı düzeltmeniz de gerekir. Günah işledikten sonra yalnızca ayartıyı ortadan kaldırmakla yetinmeyip günahtan tövbe etmeniz de zorunludur. Her durumda bir düzeltme gereklidir. Oysa acı, böyle bir düzeltme gerektirmez. Sadece acıya neden olan hastalığı iyileştirmeniz gerekir ve acı bir kez geçince artık sterildir. Düzeltilmeyen her hata ve tövbe edilmeyen her günah, yeni hatalara ve yeni günahlara yataklık eden taze bir pınar gibidir. Hataya düştüğümde, bunu bana inanan  herkese bulaştırmış olurum. Günahım insanların arasındaysa, seyirciler ya bunu hoşgörür ve böylece suçumu paylaşır ya da kendi alçakgönüllülüğü ve iyiliği pahasına bunu mahkum eder. Ne var ki acılar, seyircilerde -olağan dışı bir yozlaşma içinde değillerse- kötü değil iyi bir etki yaratır: acıma duyguları uyandırır. Böylece, Tanrı'nın karmaşık iyiliğe dönüştürmek için kullandığı o kötülük, aslında genelde kötülüğün en kötü niteliği olan bulaşıcılıktan ve yozlaştırma eğiliminden yoksundur. s. 95

Cehennem

Oynanan bir oyun varsa onu kaybetmek de mümkün olmalıdır. Bir yaratığın mutluluğu kendisini teslim etmesinde yatıyorsa, bunu onun yerine bir başkası yapamaz. Kendimizi teslim etmek gibi tümüyle bize bağlı olan bir seçim, nasıl biz istemeden olur? ''İradeleriyle'' dersem, aklım ''eğer teslim olmazlarsa nasıl olur?'' yanıtını verir. s. 98

Cehennemle ilgili bilgiler, düşünsem merakımıza değil vicdanımıza ve irademize seslenir. Bunlar bizi ikna edip eyleme geçirdiklerinde, amaçlarını gerçekleştirmiş olurlar. Ne var ki, bir çok kişi bu öğretiye dayanarak dini barbarlıkla ve suçlamış ve Tanrı'nın iyiliği tekzip edilmeye çalışılmıştır.

Cehennem öğretisinin iğrenç bir öğreti olduğu öne sürülmüştür. Buna inanmanın insan yaşamında yarattığı bazı trajedileri tahmin edebiliyorum. Öte yandan buna inanmamanın yarattığı trajediler pek anlatılmıyor. Asıl sorunumuz, Tanrı'nın bazı yaratıklarını katı bir mahvoluşa göndermesi değildir. s. 98

Cehennem öğretisinin tahammül edilebilir olduğunu kanıtlamaya çalışmıyorum. Yanlış yapmayalım. Bu öğreti tahammül edilir gibi değildir, doğru. Ama bence, öğretiye karşı yöneltilen ve hissedilen tüm itirazlarına karşı öğretinin ahlaksal olduğunu göstermek mümkündür. s. 99

Öncelikle, birçok kişinin düşüncesinde böyle bir misilleme cezası vardır. Eğer haklı karşılığı ve misillemeyi ortadan kaldırırsak, ceza düşüncesini tümüyle adaletsizmiş gibi göstereceğimizi söylemiş, kötülüğe karşılık verme düşüncesinin özünde doğruluk olduğunu belirtmiştik. Kötü kişi kendi kötülüğünde mutlu ve mesut bir şekilde bırakılamaz, başkaları onun kötülüğünü nasıl görüyorsa, kendisinin de öyle görmesinin sağlanması gerekir. Acılar, isyancı bir kaleye gerçeğin bayrağını diker. Acıların tövbeye yöneltebileceğini de söyledik. Peki ya yöneltmezse, bayrağın dikilmesi arzulanan sonucu vermezse ne olacak? Kendimize karşı dürüst olmaya çalışalım. Hainlik ve zalimlikle büyük bir zenginliğe ya da kudrete kavuşan bir adam hayal edin. Kurbanlarının soylu davranışlarını kendi bencilliği için sömürüyor, bu arada onların basitliğiyle alay ediyor. s. 99

Bu şekilde başarıya ulaştıktan sonra, başarıyı şehvet ve nefret için kullanıyor. Üstelik bunları içsel bir vicdan azabı ya da pişmanlıkla falan yapmıyor. Tanrı'yı ve insanları kandırmış olmanın verdiği büyük bir pişkinlikle dünyaya aldırış etmeden, keyifli ve gamsız bir tavırla günlerini geçirmeye devam ediyor. s. 100

İntikam tutmasına teslim olmak ölümcül bir günahtır. Ama soru bu değildir. Onun tövbe etmediğini varsayarsak, sonsuz dünyada onun için nasıl bir gelecek öngörürsünüz? Böyle bir kişinin, bu haliyle şimdiki mutluluğunu ebediyen devam ettirmesini, gerçekten de pişkinliğinin onaylanmasını ister misiniz? Acaba bunu tahammül edilebilir buluyorsanız, bunun nedeni sizin kendi kötülüğünüzü olabilir mi? Yoksa aşağıdan değil de yukarıdan geldiğini hissettiğiniz adalet ile merhamet çatışması mı zihninizde etkin? s. 100

Merhamet bile böyle bir kişinin sonsuza dek olduğu gibi devam etmesini hoş göremez. Aristo'nun utanç hakkında söylediklerini Thomas Aquinas acılarla ilgili olarak tekrarladı. Acıların kendi içinde iyi olmadıklarını, ama belli koşullarda iyilik doğurabileceklerini belirtti. Başka bir deyişle, kötülük varsa, kötülüğe kıyasla daha iyi olan acılar, kötülüğün fark edilmesini sağlar. Aksi takdirde, insan ruhu kötülüğü ya da kötülüğün kendi doğasına ne kadar ters olduğunu fark etmeyebilir. Bu durum açık bir şekilde kötüdür. s. 101

Tanrı'nın bu adam olduğu gibi affetmesi gerektiğini talep etmek, göz yummak ile bağışlamak arasındaki bir karışıklıktan kaynaklanıyor. Kötülüğe göz yummak, onu görmezden gelmek, ona sanki iyilikmiş gibi muamele etmektir. Suçlu olduğunu kabul etmeyen birisi bağışlanmayı da kabul edemez.

Cehennemin, Tanrı'dan gelen olumlu bir misilleme cezası olduğunu söyleyerek başladım, çünkü öğretinin insanları en itici gelen yönü budur. s. 101

Kaybolan insanların niteliği, kendileri dışında her şeyi reddetmeleridir. Egoist, önüne gelen her şeyi benliği için bir atlama tahtası olarak görmektedir. Bedeni onu dış dünyayla temasa çekmedikçe iyilik kapasitesi tümüyle bastırılmış durumdadır. s. 102

Cehenneme yönelik bir itiraz da, tek bir canın kati kayboluşunun her şeye gücü yeten Tanrı'nın yenilgisi olduğu itirazıdır. Belkide bu bir yenilgi değil, bir mucizedir. Her şeye gücü yeten Tanrı, özgür iradeli canlılar yaratmakla böyle bir yenilgi olasılığını daha baştan belirlemiştir. Çünkü kendi ellerinden çıkan ama kendisine karşı koyabilen canlılar yaratmak Tanrı'ya atfedilebilecek en şaşırtıcı, hayal gücünü en zorlayan özelliklerden biridir. s. 105

Netice olarak, cehennem öğretisine itiraz eden herkese verilecek yanıt, bir soruda yatıyor: ''Tanrı'nın ne yapmasını istersin?'' İnsanların bütün günahlarını ücretsiz bir şekilde silsin, yeni bir başlangıç yapmalarını sağlasın, zorlukları yumuşasın ve mucizelerini mi sunsun? Onları bağışlasın mı? Yalnız mı bıraksın? Evet, bence Tanrı öyle yapacak.

Son olarak, çağdaş düşünceli insanları bu konudaki yanılgılar hakkında düşündürmek için bu bölümde çok kötü bir kişi resmettim. Cehennemde ilgili bütün konuşmalarda gözümüzün önüne ne düşmanlarımızı ne de dostlarımızı, sadece kendimizi getirmeliyiz. Bu eşiniz, oğlunuz, Nero ya da Yahuda İskaryot hakkında değildir. Benim hakkımda ve sizin hakkınızdadır.

Bir düzeltme gereklidir. Oysa acı, böyle bir düzeltme gerektirmez. Sadece acıya neden olan hastalığı iyileştirmeniz gerekir ve acı bir kez geçince artık sterildir. Düzeltilmeyen her hata ve tövbe edilmeyen her günah, yeni hatalara ve yeni günahlara yataklık eden taze bir pınar gibidir. Hataya düştüğümde, bunu bana inanan  herkese bulaştırmış olurum. Günahım insanların arasındaysa, seyirciler ya bunu hoşgörür ve böylece suçumu paylaşır ya da kendi alçakgönüllülüğü ve iyiliği pahasına bunu mahkum eder. Ne var ki acılar, seyircilerde -olağan dışı bir yozlaşma içinde değillerse- kötü değil iyi bir etki yaratır: acıma duyguları uyandırır. Böylece, Tanrı'nın karmaşık iyiliğe dönüştürmek için kullandığı o kötülük, aslında genelde kötülüğün en kötü niteliği olan bulaşıcılıktan ve yozlaştırma eğiliminden yoksundur. s. 106-107

İnsanın günaha düşmesi, insanlığın hayvanlara gerilemesiyle ve artık kendisine hakim olamamasıyla sonuçlanmıştır. s. 114

Din, doğa sistemiyle ilgili bütün soruları yanıtlayan bir vahiy, bir sistem değildir. s. 115

Dinin öngördüğü evren anlayışı, gezegenimizde bulunan her şeyin insanla ilişkili olduğunu ortaya koyar. s. 119

Cennet

Bu dünyayı mutlu bir yere çevirmek yerine hayallerimizde mutlu bir dünya yaratmakla suçlanıyoruz. Cennetin bir rüşvet olmasından, menfaatçiliğe düşmekten korkuyoruz. Oysa bu doğru değildir. Cennet ticari bir kişinin arzulayabileceği bir şey sunmuyor. İnsanın niyetini kirletmeyen ödüller de vardır. s. 122

Cenneti arzulamadığımızı düşündüğüm zamanlar oldu, ama daha çok yüreğimizde gerçekten bundan başka bir şeyi arzuluyor muyuz diye düşündüm. s. 122

Yüreğinizi derinden etkilemiş olan her şeyde o özlemin ipuçları vardır. s. 123

Her ruhta bulunan bu imza, kalıtımla da geçmiş olabilir, çevreyle de. s. 124

 Özlediğiniz şey sizi benliğinizden uzaklaşmaya çağırır. Hatta bunun arzusunu terk etseniz bile, o yaşamaya devam eder. Nihai yasadır bu, tohum ölmek için yaşar. s. 126

Cennetle ilgili şu sözler doğrudur: ''Cennette sahiplik yoktur Orada bir şeyi kendisine mal etmeye kalkışan birisi olursa hemen cehenneme sürülür ve kötü bir ruha dönüşür.'' s. 126

Peki, bu sırrın anlamını neye yoralım? Kurtuluşa kavuşan insanların her biri, İlahi güzelliğin bir yönünü sonsuza dek diğer yaratıklardan daha fazla tanıyacak ve yükseltecektir. s. 126

Elçi Pavlus bir bedeni farklı üyelerin birliği olarak tanımlamıştı. (1. Korintliler, 12:12-30)  Cennet bir kenttir ve bir bedendir, çünkü kutluluğa erişenler sonsuza dek farklı kalırlar. Cennet bir toplumdur, çünkü orada herkesin başkalarına anlatacak bir şeyi vardır. Her insan Tanrı'da keşfettiği yenilikleri ''benim Tanrım'' diye taze haberlerle duyurur ve herkes O'nu ''Tanrımız'' diye yüceltir. s. 127

Birbirinden farklı olan unsurlar arasındaki birlik bize her şeyin anlamını gösteren bir ipucudur. Panteizm hem yanlış olan hem de umutsuzca zamanın gerisinde kalan bir inançtır. Yaratılıştan önce her şeyin Tanrı olduğunu söylemek doğru olurdu. Ama Tanrı kendisinden farklı olan canlıları yarattı. s. 127

Tanrı'nın tasarısı O'nunla en yüce birleşmeyi aramamızdır. s. 127

Dünyamız yıldızlara kıyasla nasılsa, hiç kuşkusuz biz insanlar ve bizim kaygılarımız da tüm yaratılışa kıyasla böyledir. Hiçbir insan, Tanrı'nın kendi varlığında kim olduğunu ve baştan sona neler yaptığını kavrayamaz. Çünkü bunların tümü yaratılmıştır ve cisimsizdir. Bu nedenle gözleri onları yanıltır. Daima var olan, daima var olacak olan, başka türlü var olmayan ve karşıtı bulunmayan nihai gerçekliğin tahammül edilemeyen ışığına bakamazlar. s. 130

Kaynak: Clive Staples Lewis (1898–1963) - Acı Sorunu1940, Çev. Yok. Haberci Basın Yayın Dağıtım Turizm San. ve Tic. Ltd. Şti., 1. Basım Eylül 2009, İstanbul

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...