Tarih'teki Bazı Pandemiler
Bir veba salgınının en iyi tasviri, bunu kendisi de çekmiş ve iyileşmiş olan Thukydides tarafından yapılmıştır. Thukydides'in çalışmasında bu fenomenin temel bütün yönleri özlü ve doğru bir biçimde bulunur.
İnsanlar sinek gibi öldüler. Ölenlerin bedenleri birbirinin üstüne yığılmıştı; sokaklarda sendeleyerek yürüyen ya da susuzluktan yanarak çeşmelerin etrafına üşüşen yarı ölü yaratıklar görülebilirdi. Sığındıkları tapınaklar, orada ölmüş insan cesetleriyle doluydu.
Kimi aileler yaşadıklan felaketin ağırlığının altında öylesine ezilmişlerdi ki ölülerin arkasından alışıldık ağıt yakma adetinden fiilen vazgeçmişlerdi.
"Eskiden beri görülen bütün cenaze törenleri artık karmakarışık olmuştu; yine de ölüleri ellerinden gelen en iyi biçimde görmeye çalışıyorlardı. Ailelerinde zaten çok sayıda ölüm olduğu için gömme işlemi için gereken araçlardan yoksun bulunan pek çok insan, en utanmazca yöntemleri benimsediler. Başkalarının, ölülerini yakmak için hazırladığı odun yığınına ilk onlar varır, bu yığının üstüne kendi ölülerini koyup ateşe verirler ya da yanan başka bir odun yığını bulup taşıdıkları cesedi diğerinin üstüne atıp giderlerdi.
Ne Tanrı korkusunun ne de insanların koyduğu yasa korkusunun kısıtlayıcı bir etkisi vardı. Tanrılara gelince, insan iyilerle kötülerin ayrımsız öldüklerini görünce, onlara ibadet etse de etmese de fark etmez gibi görünürdü. İnsanların yaptığı yasalar karşısındaki suçlara gelince, hiç kimse mahkemeye çıkarılıp cezalandırılacak kadar uzun yaşamayı beklemiyordu; bunun yerine herkes kendisine çok daha ağır bir cezanın zaten verildiğini; bu ceza her an infaz edilebileceği için, o an gelmeden önce hayattan biraz zevk almanın doğal olduğunu düşünüyordu.
Hastalara ve ölenlere en çok acıyanlar, kendileri de bu salgın hastalığa yakalanıp iyileşmiş olanlardı. Bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorlardı; ayrıca kendilerini güvencede hissediyorlardı; çünkü hiç kimse hastalığa iki kez yakalanmıyordu, yakalansa da ikinci atak asla öldürücü değildi. Bu gibi insanlar her taraftan göklere çıkarılıyordu ve kendileri de iyileştikleri zaman öylesine bahtiyar oluyorlardı ki artık başka hiçbir hastalıktan ölmeyeceklerini safça hayal ediyorlardı." Canetti, ss. 274-275
Thukydides: (İ.Ö. 460-400) En önemli Eski Yunan tarihçilerinden. İ.Ö. 430-429 yıllarındaki veba salgını sırasında Atina'da bulunan Thukydides'in kendisi de bu hastalığa yakalandı (ç.n.). Canetti, s. 274
İnsanoğlunun başına gelmiş olan talihsizlikler arasında büyük salgınlar özellikle canlı bir anı bırakmıştır. Salgınların başlangıcı bir doğa felaketi kadar anidir, ama örneğin deprem genellikle birkaç kısa sarsıntıdan sonra sona ererken, bir salgın hastalık aylarca ya da bütün bir yıl sürebilir. Deprem yapacağı en büyük kötülüğü bir darbede yapar, bütün kurbanları aynı anda yok olur. Öte yandan, vebanın biriktirici bir etkisi vardır. Başlangıçta yalnızca birkaç kişi hastalığa tutulur, sonra vakaların sayısı artar. Ölüler her yerde görülür; kısa sürede yaşayanlardan çok göze çarpar. Bir salgının nihai sonucu depreminkiyle aynı olabilir, ama salgında insanlar ölümün yaklaştığını görürler; ölüm tam gözlerinin önünde yer alır. İnsanlar sanki bilinen bütün savaşlardan daha uzun süren bir savaşta yer alan kişiler gibidirler. Ama düşman saklanmıştır; düşman hiçbir yerde görülemez ve ona vurulamaz. İnsan yalnızca onun vurmasını bekleyebilir. Bu savaşta yalnızca düşman etkindir; o istediği yere darbe vurur ve o kadar çok insanı devirir ki insan kısa sürede hiç kimsenin kurtulamayacağından korkmaya başlar.
Bir salgının varlığı kabul edilir edilmez, bunun yalnızca bir tek sonunun olabileceği hissedilir; bu da herkesin ölümüdür. Canetti, s. 275
Bunun hiçbir tedavisi olmadığından bu hastalığa tutulanlar kendilerine biçilen cezanın infazını beklerler. Yalnızca hastalığa yakalananlar bir kitle oluştururlar. Kendilerini bekleyen yazgı bakımından eşittirler; sayıları artan bir hızla büyür; birkaç gün içinde ulaşacakları ortak hedefe doğru hareket etmektedirler; sonunda insan bedenleri için olası en büyük yoğunluğa ulaşarak, cesetlerin oluşturduğu bir yığın haine gelirler. Ölülerin oluşturduğu bu durgun kitlenin yalnızca geçici olarak ölü olduğuna ve belirli bir anda tekrar ayağa kalkıp Tanrı'nın önünde sıkı sıralar halinde durarak Kıyamet Günü'nü bekleyeceklerine inananlar vardır. Ne var ki ölülerin bundan sonraki yazgısını hesaba katmasak bile --çünkü bütün dinler bu yazgıyı aynı şekilde kavramazlar- kesin bir şey kalır: Salgın sonuç olarak ölmekte olanların ve ölenlerin oluşturduğu bir kitle yaratır. "Sokaklar ve tapınaklar" ölülerle doludur. Çoğu zaman kurbanları gerektiği gibi tek tek gömmek artık mümkün olmaz; ölüler, binlercesi aynı mezarda olmak üzere, kütlesel mezarlarda üst üste yığılırlar. Canetti, s. 275
Salgında sonuç kitlesel intiharınkiyle aynıdır, ama salgın istemli değildir ve bilinmeyen bir güç tarafından dışarıdan dayatılmış gibi görünür. Hedefe ulaşmak daha uzun zaman alır; insanlar sıradan bütün ilişkileri feshederek korkunç bir beklentinin eşitliği içinde yaşarlar.
Bir salgında çok büyük rol oynayan bulaşma unsuru, insanları birbirinden ayırır. En emin yol başka herkesten uzak durmaktır, çünkü hastalık herhangi bir insanda olabilir. Kimileri şehirden kaçıp kır evlerine dağılırlar; diğerleri kendilerini evlerine kapatır ve içeriye kimseyi almazlar. Her insan kendisini diğer herkesten sakınır; son umudu uzak durmaktır. Yaşama ümidi ve yaşamın kendisi, hastalardan uzak oluşla ifade edilir. Hastalığa yakalananlar ölü bir kitle oluşturarak sona ulaşırlar; o zamana kadar hastalıktan kurtulmuş olanlar herkesten, hatta en yakın akrabalarından, ebeveynlerinden, kocalarından ya da karılarından ve çocuklarından uzak dururlar. Hayatta kalma umudunun insanları nasıl yalıttığını, her birinin kurbanlar kitlesiyle karşı karşıya kalan tek tek bireyler haline geldiklerini görmek tuhaftır.
Ama genel felaketin ortasında, hastalığa tutulan herkes gözden çıkarılmışken en şaşırtıcı şey olur: Az sayıda, çok az sayıda insan iyileşir. Bu gibi insanların duygularının ne olduğunu tahayyül etmek zor değildir. Bunlar yalnızca hayatta kalmakla kalmamışlardır, aynı zamanda kendilerini yaralanmaz hissetmektedirler; böylelikle kendilerini çevreleyen hastalara ve ölmekte olanlara acıyabilmektedirler. "Bu gibi insanlar" diyor Thukydides, "iyileştikleri zaman o kadar bahtiyar oluyorlardı ki artık başka hiçbir hastalıktan ölmeyeceklerini safça hayal ediyorlardı." Canetti, s. 276
Bir salgında çok büyük rol oynayan bulaşma unsuru, insanları birbirinden ayırır. En emin yol başka herkesten uzak durmaktır, çünkü hastalık herhangi bir insanda olabilir. Kimileri şehirden kaçıp kır evlerine dağılırlar; diğerleri kendilerini evlerine kapatır ve içeriye kimseyi almazlar. Her insan kendisini diğer herkesten sakınır; son umudu uzak durmaktır. Yaşama ümidi ve yaşamın kendisi, hastalardan uzak oluşla ifade edilir. Hastalığa yakalananlar ölü bir kitle oluşturarak sona ulaşırlar; o zamana kadar hastalıktan kurtulmuş olanlar herkesten, hatta en yakın akrabalarından, ebeveynlerinden, kocalarından ya da karılarından ve çocuklarından uzak dururlar. Hayatta kalma umudunun insanları nasıl yalıttığını, her birinin kurbanlar kitlesiyle karşı karşıya kalan tek tek bireyler haline geldiklerini görmek tuhaftır.
Ama genel felaketin ortasında, hastalığa tutulan herkes gözden çıkarılmışken en şaşırtıcı şey olur: Az sayıda, çok az sayıda insan iyileşir. Bu gibi insanların duygularının ne olduğunu tahayyül etmek zor değildir. Bunlar yalnızca hayatta kalmakla kalmamışlardır, aynı zamanda kendilerini yaralanmaz hissetmektedirler; böylelikle kendilerini çevreleyen hastalara ve ölmekte olanlara acıyabilmektedirler. "Bu gibi insanlar" diyor Thukydides, "iyileştikleri zaman o kadar bahtiyar oluyorlardı ki artık başka hiçbir hastalıktan ölmeyeceklerini safça hayal ediyorlardı." Canetti, s. 276
Kaynak: Elias Canetti, Kitle ve İktidar, Çev. Gülşat Aygen, Ayrıntı Yayınları, 3. Basım, 2006, İstanbul, ss. 274-275
* * * * * * * * * * * *
Aynı sıralarda Atina'da veba salgını başladı. Aslında veba ilk olarak Lemnos'ta görülmüştü. Ancak burada Atina'daki kadar çok kayba neden olmamıştı. İlk zamanlar hastalıkla ilgili bilgi yoktu. Thukydides, s. 91
Çünkü hekimler de ne olduğunu anlamıyorlardı. Öte yandan hastalarla ilgilenen hekimlerin bir çoğu da bu hastalığa yakalanmıştı. Bilim bu konuda insanlara yardımcı olmuyordu. İnsanlar boşu boşuna tapınaklarda yalvarıyorlar, kehanetler öğrenmeye çalışıyorlardı. Elden hiçbir şey gelmediğinden dolayı durum kabul edildi ve çözüm aramaktan vazgeçildi. Thukydides, s. 92
Anlatılanlara bakılırsa hastalık ilk olarak Mısır'ın yukarı kesiminde bulunan Aitiophia'da ortaya çıkmıştı. Daha sonra yayılarak Mısır, Libya ve kralın ülkesine gelmişti. Sonra da Atina'da ve Pire'de görülmeye başlandı. Hastalığın Atina'dan önce Pire'de görülmesi Peloponnisosluların kuyulara zehir attıkları söylentisinin çıkmasına neden oldu. Çünkü bu sıralar Pire'de çeşmeler yoktu. Ardından kentin yukarı kesimlerine yayılmaya başladı. En büyük kayıplar da burada görüldü. Şimdi ben bir hekim olmadığından dolayı bu işi hekimlere bırakarak sadece hastalığın belirtilerini ve nasıl anlaşılacağını açıklamaya çalışacağım. Hekimler ve diğer yazarlar da hastalığın neden ortaya çıktığını ve bundan korunmak için nasıl davranılması gerektiğini anlatsınlar. Evet, ben de bu hastalığa yakalanan ve başka insanların bundan nasıl çektiklerini gören birisi olarak böyle bir tanımlama yapmak istiyorum. Thukydides, s. 92
O sene ilk zamanlar herkesin sağlığı yerindeydi. Sadece işgalcilerin kimileri hastalanıyordu. Genelde hiçbir ön belirti olmuyordu. İnsanlar sağlıklı iken birden bire ateşleri çıkmaya başlıyor, gözleri yanıyor, boğaz ve dilde kanlanma oluyor, nefes alıp vermede düzensizlik yaşanıyor, ağızda kötü bir koku oluyordu. Daha sonra göğüste şiddetli bir ağrı başlıyordu. Bununla beraber gelen öksürüğü midedeki akıl almaz ağrılar takip ediyordu. Hekimler burada bir safra kanaması yaşandığını belirtirler. Hastaların bir kısmı bundan sonra kusmaya başlıyordu. Bir kısmı ise kusmuyor ve hıçkırmaya başlıyordu. Hıçkırık kimi hastalarda uzun süre devam ederken kimilerinde kısa bir süre sonra kesiliyordu. Dışarıdan bakıldığında hasta çok ateşli görünmüyordu. Ancak içten içe epeyce yanıyorlardı. Deri kırmızıya çalıyor ve pürüzlü bir hal alıyordu. İnsanların içlerindeki ateş en hafif giysileri bile giymelerine engel oluyordu. Hastalar o kadar yanıyorlardı ki kendilerini soğuk suların olduğu kuyulara atmak istiyorlardı. Thukydides, s. 92
Kendilerine iyi bakılmayanlar gerçekten de böyle yaptılar. Fakat ne kadar su içilirse içilsin rahatlayamadılar. Ayrıca vücutta daimi bir yorgunluk ve susuzluk hissediliyordu. Yedi veya dokuz gün içinde hastaların birçoğu ölüyordu. Eğer bu kısmı atlatmayı başarılarsa bu kez de hastalık bağırsaklara iniyordu. Ardından şiddetli bir ishal başlıyor ve bu aşamada yaşamlarını kaybediyorlardı. İlk zamanlar baş kısmından başlayan bu sıkıntılar içinde vücudun tamamına yayılıyordu. Kimi zamanlar hastalık cinsel organlardan, ayak ve ellerin en uç noktalarına kadar bile taşınıyordu. Bazen insanlar bu uzuvlarından bazılarını kaybederek hastalıktan kurtulma yoluna gidiyorlardı. Bu arada gözlerinden olanlar bile oldu. Hastalıktan kurtulmayı başaranlar da bilinçlerini kaybediyorlar ve kendilerinin ve akrabalarının kim olduklarını hatırlamıyorlardı. Thukydides, s. 93
Bu öylesine bir hastalıktı ki bugüne kadar hiç görülmediği şekilde insanlara etkilemişti. Hastalığın şiddeti ve etkileri hakkında bir örnek daha vereceğim. Ölen insanların yakınlarına gelen kuşlar onlara dokunmuyorlardı. Zaten dokunan hayvanlar da kısa bir süre içinde ölüyorlardı. Böylece etraftaki ölülerin yakınlarında hiçbir hayvan kalmamıştı. Bu durumun en iyi örneği de insanlara sokulgan bir hayvan olan köpeklerde gözlemlenmekteydi. Thukydides, s. 93
Hastalardaki belirtiler değişmekle beraber ortak noktalar bunlardı. İnsanlar bilindik başka hastalıklara yakalanmıyorlardı. Yakalananlar da kısa zaman içinde veba oluyorlardı. İnsanlar dikkat edilmezse ya da aşırı derece dikkatli davranılırsa ölüyorlardı. İlaçların da faydası görülmemişti. Bir şeye iyi gelen ilaç başka bir şeye kötü geliyordu. Zayıf ya da şişman farketmeksizin herkes bu hastalıktan etkilendi. Hangi tedavi yöntemleri uygulanırsa uygulansın çare bulunamıyordu. En kötüsü de hastalığa yakalanan insanların tüm umutlarını kaybetmeleriydi. Kısa bir süre içinde de hastalık diğer insanlara bulaşıyor ve böylece toplu ölümler gözlemleniyordu. Ölümlerin birçoğu bu şekilde gerçekleşti. Öte yandan hastalıktan duyulan korku aynı anda insanların yalnız bırakılmasına da yol açtı. Bu nedenle çok sayıda ev boşalmıştı. Bir de cesur olanlar vardı. Bunlar hiçbir şey umursamadan dostlarının evine giderek yardımcı olmaya çalışıyorlar fakat arkadaşlarıyla aynı sonu paylaşıyorlardı. Evlerin içindeki insanlar da artık hastaları dinlemekten bıkmışlardı. Sadece hastalığa yakalanıp onu yenmiş olanlar hastalara acıyarak davranıyordu. Çünkü onlara yeniden bulaşma riski yoktu. Hatta iş öyle bir duruma gelmişti ki o sıralar hastalıktan kurtulmayı başarabilenlerin gelecekte de hiç bir hastalığa yakalanmayacakları inancı yaygınlaşmıştı. Thukydides, ss. 93-94
Kırsal alanda yaşayanların kente göç etmeleri hastalığın boyutunu arttırmıştı. Çünkü buralarda hastalık daha da yaygındı. Havanın çok sıcak olduğu yaz aylarında insanlar evlerinde berbat bir şekilde ölmekteydiler. Ölülerin cesetleri üst üste yığılıyordu. Ölmek üzere olan insanların, kuyuların etrafında susuzluklarına bir çare bulmak üzere üşüttükleri görülüyordu. Tapınaklarda ölenlerin cesetleri hiç kimse tarafından kaldırılmıyordu. Salgın öylesine yayılmıştı ki insanların tanrısal ve kutsal şeylere karşı olan saygılarında azalma meydana gelmişti. Mezarlar ve cenaze törenleriyle ilgili gelenekler ortadan kalkmaya başladı. İnsanlar rastgele bir şekilde gömülmeye başlandılar. Mezarlara gereken eşyalar bile konulmaz olmuştu. Kimileri alelacele ölülerin yakılması için cesetleri yığıyorlar, kimileri de ölüleri bunların üzerine atıp hemen olay yerinden uzaklaşıyorlardı. Thukydides, s. 94
Hastalardaki belirtiler değişmekle beraber ortak noktalar bunlardı. İnsanlar bilindik başka hastalıklara yakalanmıyorlardı. Yakalananlar da kısa zaman içinde veba oluyorlardı. İnsanlar dikkat edilmezse ya da aşırı derece dikkatli davranılırsa ölüyorlardı. İlaçların da faydası görülmemişti. Bir şeye iyi gelen ilaç başka bir şeye kötü geliyordu. Zayıf ya da şişman farketmeksizin herkes bu hastalıktan etkilendi. Hangi tedavi yöntemleri uygulanırsa uygulansın çare bulunamıyordu. En kötüsü de hastalığa yakalanan insanların tüm umutlarını kaybetmeleriydi. Kısa bir süre içinde de hastalık diğer insanlara bulaşıyor ve böylece toplu ölümler gözlemleniyordu. Ölümlerin birçoğu bu şekilde gerçekleşti. Öte yandan hastalıktan duyulan korku aynı anda insanların yalnız bırakılmasına da yol açtı. Bu nedenle çok sayıda ev boşalmıştı. Bir de cesur olanlar vardı. Bunlar hiçbir şey umursamadan dostlarının evine giderek yardımcı olmaya çalışıyorlar fakat arkadaşlarıyla aynı sonu paylaşıyorlardı. Evlerin içindeki insanlar da artık hastaları dinlemekten bıkmışlardı. Sadece hastalığa yakalanıp onu yenmiş olanlar hastalara acıyarak davranıyordu. Çünkü onlara yeniden bulaşma riski yoktu. Hatta iş öyle bir duruma gelmişti ki o sıralar hastalıktan kurtulmayı başarabilenlerin gelecekte de hiç bir hastalığa yakalanmayacakları inancı yaygınlaşmıştı. Thukydides, ss. 93-94
Kırsal alanda yaşayanların kente göç etmeleri hastalığın boyutunu arttırmıştı. Çünkü buralarda hastalık daha da yaygındı. Havanın çok sıcak olduğu yaz aylarında insanlar evlerinde berbat bir şekilde ölmekteydiler. Ölülerin cesetleri üst üste yığılıyordu. Ölmek üzere olan insanların, kuyuların etrafında susuzluklarına bir çare bulmak üzere üşüttükleri görülüyordu. Tapınaklarda ölenlerin cesetleri hiç kimse tarafından kaldırılmıyordu. Salgın öylesine yayılmıştı ki insanların tanrısal ve kutsal şeylere karşı olan saygılarında azalma meydana gelmişti. Mezarlar ve cenaze törenleriyle ilgili gelenekler ortadan kalkmaya başladı. İnsanlar rastgele bir şekilde gömülmeye başlandılar. Mezarlara gereken eşyalar bile konulmaz olmuştu. Kimileri alelacele ölülerin yakılması için cesetleri yığıyorlar, kimileri de ölüleri bunların üzerine atıp hemen olay yerinden uzaklaşıyorlardı. Thukydides, s. 94
Hastalığın yaygınlaşması kentte başka bazı sorunların da ortaya çıkmasına neden oldu. Örneğin, kısa bir süre önce ölen zenginlerin mallarından yararlanan bazı fakirlerin zenginleştikleri görüldü. Zenginleşen insanlar da başka zevklerin ve kazanç kapılarının peşinden gitmeye başladılar. İnsanlar artık ahlaklı bir yaşam sürdürmek istemiyorlardı. Çünkü ne kadar süre yaşayacakları belli değildi. Böylece insanların hoşlarına gidecek her şeye ulaşma yolları faydalı bir şey olarak görülmeye başlandı. Artık insanlar tanrılardan da korkmaz olmuşlardı. Çünkü dindar olanlar da olmayanlar da salgından nasibini almışlardı. Suç işleyenlerin yaptıklarının hesabını verecekleri kadar uzun bir süre hayatta kalamayacaklarına inanılıyordu. İnsanlar yargı kararlarını önemsemeksizin sadece içinde bulundukları anın tadını çıkarmaya çalışıyorlardı. Thukydides, s. 94
Atinalılar böyle büyük bir felaketle karşılaşmamışlardı. Kent içinde salgın, dışında ise toprakların yakılıp yıkılması söz konusuydu. Bu arada yaşlıların eskiden duydukları bir kehanet akla geldi: ''Dor savaşıyla beraber veba da gelecek.'' Bunu hatırlatanlara karşı çıkanlar da oldu. Çünkü kehanette sözü edilen şeyin veba değil kıtlık olduğunu belirtiyorlardı. Ancak salgının da etkisiyle kehanet veba olarak yorumlandı. Çünkü insanlar duydukları şeylerle yaşadıkları şeyleri örtüştürmek istiyorlardı. Sanırım bu sırada kıtlık yaşansaydı, kehanet de kıtlık olarak yorumlanırdı. Bu kehanetten söz edenler aynı zamanda Spartalılar için yapılan kehanetten de bahsetmekteydiler. Tanrı kendilerine Spartalılar büyük bir istekle savaşırlarsa onlara yardım edeceğini belirtmişti. Doğal olarak bu kehanet doğru bulunmaya başlanmıştı. Çünkü Peloponnesoslular salgından etkilenmemişlerdi. Şu ana kadar veba salgınından en çok etkilenen yer Atina ve ülkenin en kalabalık yerleriydi. Veba üzerine bu kadar yeterli. Thukydides, ss. 94-95
Kaynak: Thukydides, Peloponnesos Savaşları, Çev. Furkan Akderin, Belge Yayınları, 3. Baskı, Nisan 2019, İstanbul, ss. 91-95
* * * * * * * * * * * *
Kaynak: Lucretus Carus, Doğanın Evrimi, Çev. Turan Erdem, Arya Yayıncılık, 1. Baskı 2011, İstanbul
* * * * * * * * * * * *
Aynı sıralarda Atina'da veba salgını başladı. Aslında veba ilk olarak Lemnos'ta görülmüştü. Ancak burada Atina'daki kadar çok kayba neden olmamıştı. İlk zamanlar hastalıkla ilgili bilgi yoktu. Thukydides, s. 91
Çünkü hekimler de ne olduğunu anlamıyorlardı. Öte yandan hastalarla ilgilenen hekimlerin bir çoğu da bu hastalığa yakalanmıştı. Bilim bu konuda insanlara yardımcı olmuyordu. İnsanlar boşu boşuna tapınaklarda yalvarıyorlar, kehanetler öğrenmeye çalışıyorlardı. Elden hiçbir şey gelmediğinden dolayı durum kabul edildi ve çözüm aramaktan vazgeçildi. Thukydides, s. 92
Anlatılanlara bakılırsa hastalık ilk olarak Mısır'ın yukarı kesiminde bulunan Aitiophia'da ortaya çıkmıştı. Daha sonra yayılarak Mısır, Libya ve kralın ülkesine gelmişti. Sonra da Atina'da ve Pire'de görülmeye başlandı. Hastalığın Atina'dan önce Pire'de görülmesi Peloponnisosluların kuyulara zehir attıkları söylentisinin çıkmasına neden oldu. Çünkü bu sıralar Pire'de çeşmeler yoktu. Ardından kentin yukarı kesimlerine yayılmaya başladı. En büyük kayıplar da burada görüldü. Şimdi ben bir hekim olmadığından dolayı bu işi hekimlere bırakarak sadece hastalığın belirtilerini ve nasıl anlaşılacağını açıklamaya çalışacağım. Hekimler ve diğer yazarlar da hastalığın neden ortaya çıktığını ve bundan korunmak için nasıl davranılması gerektiğini anlatsınlar. Evet, ben de bu hastalığa yakalanan ve başka insanların bundan nasıl çektiklerini gören birisi olarak böyle bir tanımlama yapmak istiyorum. Thukydides, s. 92
O sene ilk zamanlar herkesin sağlığı yerindeydi. Sadece işgalcilerin kimileri hastalanıyordu. Genelde hiçbir ön belirti olmuyordu. İnsanlar sağlıklı iken birden bire ateşleri çıkmaya başlıyor, gözleri yanıyor, boğaz ve dilde kanlanma oluyor, nefes alıp vermede düzensizlik yaşanıyor, ağızda kötü bir koku oluyordu. Daha sonra göğüste şiddetli bir ağrı başlıyordu. Bununla beraber gelen öksürüğü midedeki akıl almaz ağrılar takip ediyordu. Hekimler burada bir safra kanaması yaşandığını belirtirler. Hastaların bir kısmı bundan sonra kusmaya başlıyordu. Bir kısmı ise kusmuyor ve hıçkırmaya başlıyordu. Hıçkırık kimi hastalarda uzun süre devam ederken kimilerinde kısa bir süre sonra kesiliyordu. Dışarıdan bakıldığında hasta çok ateşli görünmüyordu. Ancak içten içe epeyce yanıyorlardı. Deri kırmızıya çalıyor ve pürüzlü bir hal alıyordu. İnsanların içlerindeki ateş en hafif giysileri bile giymelerine engel oluyordu. Hastalar o kadar yanıyorlardı ki kendilerini soğuk suların olduğu kuyulara atmak istiyorlardı. Thukydides, s. 92
Kendilerine iyi bakılmayanlar gerçekten de böyle yaptılar. Fakat ne kadar su içilirse içilsin rahatlayamadılar. Ayrıca vücutta daimi bir yorgunluk ve susuzluk hissediliyordu. Yedi veya dokuz gün içinde hastaların birçoğu ölüyordu. Eğer bu kısmı atlatmayı başarılarsa bu kez de hastalık bağırsaklara iniyordu. Ardından şiddetli bir ishal başlıyor ve bu aşamada yaşamlarını kaybediyorlardı. İlk zamanlar baş kısmından başlayan bu sıkıntılar içinde vücudun tamamına yayılıyordu. Kimi zamanlar hastalık cinsel organlardan, ayak ve ellerin en uç noktalarına kadar bile taşınıyordu. Bazen insanlar bu uzuvlarından bazılarını kaybederek hastalıktan kurtulma yoluna gidiyorlardı. Bu arada gözlerinden olanlar bile oldu. Hastalıktan kurtulmayı başaranlar da bilinçlerini kaybediyorlar ve kendilerinin ve akrabalarının kim olduklarını hatırlamıyorlardı. Thukydides, s. 93
Bu öylesine bir hastalıktı ki bugüne kadar hiç görülmediği şekilde insanlara etkilemişti. Hastalığın şiddeti ve etkileri hakkında bir örnek daha vereceğim. Ölen insanların yakınlarına gelen kuşlar onlara dokunmuyorlardı. Zaten dokunan hayvanlar da kısa bir süre içinde ölüyorlardı. Böylece etraftaki ölülerin yakınlarında hiçbir hayvan kalmamıştı. Bu durumun en iyi örneği de insanlara sokulgan bir hayvan olan köpeklerde gözlemlenmekteydi. Thukydides, s. 93
Kırsal alanda yaşayanların kente göç etmeleri hastalığın boyutunu arttırmıştı. Çünkü buralarda hastalık daha da yaygındı. Havanın çok sıcak olduğu yaz aylarında insanlar evlerinde berbat bir şekilde ölmekteydiler. Ölülerin cesetleri üst üste yığılıyordu. Ölmek üzere olan insanların, kuyuların etrafında susuzluklarına bir çare bulmak üzere üşüttükleri görülüyordu. Tapınaklarda ölenlerin cesetleri hiç kimse tarafından kaldırılmıyordu. Salgın öylesine yayılmıştı ki insanların tanrısal ve kutsal şeylere karşı olan saygılarında azalma meydana gelmişti. Mezarlar ve cenaze törenleriyle ilgili gelenekler ortadan kalkmaya başladı. İnsanlar rastgele bir şekilde gömülmeye başlandılar. Mezarlara gereken eşyalar bile konulmaz olmuştu. Kimileri alelacele ölülerin yakılması için cesetleri yığıyorlar, kimileri de ölüleri bunların üzerine atıp hemen olay yerinden uzaklaşıyorlardı. Thukydides, s. 94
Hastalardaki belirtiler değişmekle beraber ortak noktalar bunlardı. İnsanlar bilindik başka hastalıklara yakalanmıyorlardı. Yakalananlar da kısa zaman içinde veba oluyorlardı. İnsanlar dikkat edilmezse ya da aşırı derece dikkatli davranılırsa ölüyorlardı. İlaçların da faydası görülmemişti. Bir şeye iyi gelen ilaç başka bir şeye kötü geliyordu. Zayıf ya da şişman farketmeksizin herkes bu hastalıktan etkilendi. Hangi tedavi yöntemleri uygulanırsa uygulansın çare bulunamıyordu. En kötüsü de hastalığa yakalanan insanların tüm umutlarını kaybetmeleriydi. Kısa bir süre içinde de hastalık diğer insanlara bulaşıyor ve böylece toplu ölümler gözlemleniyordu. Ölümlerin birçoğu bu şekilde gerçekleşti. Öte yandan hastalıktan duyulan korku aynı anda insanların yalnız bırakılmasına da yol açtı. Bu nedenle çok sayıda ev boşalmıştı. Bir de cesur olanlar vardı. Bunlar hiçbir şey umursamadan dostlarının evine giderek yardımcı olmaya çalışıyorlar fakat arkadaşlarıyla aynı sonu paylaşıyorlardı. Evlerin içindeki insanlar da artık hastaları dinlemekten bıkmışlardı. Sadece hastalığa yakalanıp onu yenmiş olanlar hastalara acıyarak davranıyordu. Çünkü onlara yeniden bulaşma riski yoktu. Hatta iş öyle bir duruma gelmişti ki o sıralar hastalıktan kurtulmayı başarabilenlerin gelecekte de hiç bir hastalığa yakalanmayacakları inancı yaygınlaşmıştı. Thukydides, ss. 93-94
Kırsal alanda yaşayanların kente göç etmeleri hastalığın boyutunu arttırmıştı. Çünkü buralarda hastalık daha da yaygındı. Havanın çok sıcak olduğu yaz aylarında insanlar evlerinde berbat bir şekilde ölmekteydiler. Ölülerin cesetleri üst üste yığılıyordu. Ölmek üzere olan insanların, kuyuların etrafında susuzluklarına bir çare bulmak üzere üşüttükleri görülüyordu. Tapınaklarda ölenlerin cesetleri hiç kimse tarafından kaldırılmıyordu. Salgın öylesine yayılmıştı ki insanların tanrısal ve kutsal şeylere karşı olan saygılarında azalma meydana gelmişti. Mezarlar ve cenaze törenleriyle ilgili gelenekler ortadan kalkmaya başladı. İnsanlar rastgele bir şekilde gömülmeye başlandılar. Mezarlara gereken eşyalar bile konulmaz olmuştu. Kimileri alelacele ölülerin yakılması için cesetleri yığıyorlar, kimileri de ölüleri bunların üzerine atıp hemen olay yerinden uzaklaşıyorlardı. Thukydides, s. 94
Hastalığın yaygınlaşması kentte başka bazı sorunların da ortaya çıkmasına neden oldu. Örneğin, kısa bir süre önce ölen zenginlerin mallarından yararlanan bazı fakirlerin zenginleştikleri görüldü. Zenginleşen insanlar da başka zevklerin ve kazanç kapılarının peşinden gitmeye başladılar. İnsanlar artık ahlaklı bir yaşam sürdürmek istemiyorlardı. Çünkü ne kadar süre yaşayacakları belli değildi. Böylece insanların hoşlarına gidecek her şeye ulaşma yolları faydalı bir şey olarak görülmeye başlandı. Artık insanlar tanrılardan da korkmaz olmuşlardı. Çünkü dindar olanlar da olmayanlar da salgından nasibini almışlardı. Suç işleyenlerin yaptıklarının hesabını verecekleri kadar uzun bir süre hayatta kalamayacaklarına inanılıyordu. İnsanlar yargı kararlarını önemsemeksizin sadece içinde bulundukları anın tadını çıkarmaya çalışıyorlardı. Thukydides, s. 94
Atinalılar böyle büyük bir felaketle karşılaşmamışlardı. Kent içinde salgın, dışında ise toprakların yakılıp yıkılması söz konusuydu. Bu arada yaşlıların eskiden duydukları bir kehanet akla geldi: ''Dor savaşıyla beraber veba da gelecek.'' Bunu hatırlatanlara karşı çıkanlar da oldu. Çünkü kehanette sözü edilen şeyin veba değil kıtlık olduğunu belirtiyorlardı. Ancak salgının da etkisiyle kehanet veba olarak yorumlandı. Çünkü insanlar duydukları şeylerle yaşadıkları şeyleri örtüştürmek istiyorlardı. Sanırım bu sırada kıtlık yaşansaydı, kehanet de kıtlık olarak yorumlanırdı. Bu kehanetten söz edenler aynı zamanda Spartalılar için yapılan kehanetten de bahsetmekteydiler. Tanrı kendilerine Spartalılar büyük bir istekle savaşırlarsa onlara yardım edeceğini belirtmişti. Doğal olarak bu kehanet doğru bulunmaya başlanmıştı. Çünkü Peloponnesoslular salgından etkilenmemişlerdi. Şu ana kadar veba salgınından en çok etkilenen yer Atina ve ülkenin en kalabalık yerleriydi. Veba üzerine bu kadar yeterli. Thukydides, ss. 94-95
Kaynak: Thukydides, Peloponnesos Savaşları, Çev. Furkan Akderin, Belge Yayınları, 3. Baskı, Nisan 2019, İstanbul, ss. 91-95
* * * * * * * * * * * *
Bulaşıcı Hastalıkların Nedeni - Lucretius *
Anlatalım
sayrılıkların nedenlerini, açıklayalım,
Budur
dileğim. Nedendir bu salgınlar kişi soyuna,
Hayvan
sürülerine ölüm saçan, yıkım getiren.
ilkin,
birçok öğe vardır yukarda değindiğim,
Bize
canlılık veren. Ölüm getirir birçoğu da,
Sağlığı
bozar, uçar öteye beriye, rastgele toplanır
Bunlar,
sonra yayılırlar ortalığa, havaya.
Sayrılık
getiren bir ortam oluşur havada.
Tüm
bu salgınlar, bulaşıcılar dıştan gelir,
Sislerde,
bulutlarda olduğu gibi, ağar göğe,
Bunlar
bir yandan çıkar yerden yağmurlar toprağa
İşleyince,
bir yandan da güneş sıcağından
Isınan
kokmuş nesnelerden doğar, yayılır.
Görmez
misin, yuvasını bırakan, bize gelen
Bir
yabancıya, alışmadığı bir ülkenin suyu,
Sağuğu
nasıl dokunur, başka bir etki
Gösterir?
Bir ayrılık vardır Britanya havasıyla
Mısır'
ınki arasında, evren baltasının böyle
Derine
işlediği, Pontus'tan Gades' e değin
Uzayan
bir uçurum açtığı, insan soyunda
Kara-yanık
yüzlülerin yaşadığı yerde. Evren
Dört
bölümdür birbirinden ayrı göksel
Yörüngelere,
esen yellere göre. Kişiler (s. 316)
Renklerinden,
dış görünüşten dolayı ayrılır,
Ulusların
ayrılıkları da böyledir, kan soyundan,
Sayrılıklardan.
Fil hastalığı Orta Mısır'da
Nil
ırmağı yakınlarında, görülmez yeryüzünün
Başka
yörelerinde. Diz ağrısı Attika'da, göz ağrısı
Achaia'da
çoktur. Böyledir başka yerlerde de,
Öteki
organları çökerten bu hava değişimleri.
Uzun
süre etkilerse, rastgele, hava akımı bizi,
Yıpratıcı
bir durum belirir, yayılır gökte
Bulutlar
gibi, sisler gibi yavaşça ortalığa,
Bir
değişme, karışıklık doğurur, gördüğümüz
Gibi;
bizim ülkemize varınca değişir durum,
Bulaşır
bize de salgınlar, dolar içimize
Hızla,
baskın gelir, ya sularda, ya yaban
Yemişlerinde
yuvalanır, ya kişisel besinlerde,
Ya
hayvan yeminde yerleşir, sayrılık taşıyan
Uygun
nesneler bekler, çıkar havaya, soluk
Aldığımızda,
ağulu salgının bulunduğu, yellerden
Yutarız
bilmeden salgın taşıyanları, solunandan,
Benzer
bir yolla bulaşır sığırlara salgın, kırar
Geçirir
bütün yünlü hayvanları. Önemsizdir
Bizim,
salgın bölgesine girip girmememiz, ülkenin
Havasına
direnecek bir örtüye bürünmemiz.
Doğa,
kendince, getirir bir ülkeye yıkımı,
Çökmüş,
bozulmuşsa, çetin işler açar başımıza
Alışmadığımız,
yeni bir yıkıma sürükler bizi. s. 317
Atina'da Salgın
Böyle
bir sayrılık, ölüm getiren yumurcak
Salgını,
"veba'', yelle çevirmiş Cecrop ülkesini
Bir
ölüm tarlasına; çöle döndürmüş yolları,
Ilgarlamış
kentte oturanları; Mısır ülkesinden
Çıkmıştı
böyle, salgın, yayılmıştı denizlere,
Göklere,
yok etmiş tüm Pandion'da yaşayanları.
Yığılmış
ölülerle, doldurdu ortalığı bu salgın.
ilkin,
hasta ağır bir yanma sezmiş, kanlanmış
Gözler,
kara kan gelmiş boğazdan, içerlerden,
Daralmış
soluk alma, tıkanmış gırtlaklar,
Kapanmış
ses yolları, tinin sözcüsü dil
Kan
içinde, kesmiş gücünü salgın; kaskatı,
Devingen
salgın, sayrılık özleri girmiş göğüse
Boğazdan,
titretir korkudan hastanın yüreğini,
Sarartır,
soldurur; sarsılır dirimin tüm düzeni,
Karışınca
ağızdan çıkan soluk havaya, benzer
Çürümüş
leşten yayılan kokuya. Yitirir
Gövde
gibi tin de gücünü, sezilir ölünün
Önceden
basıldığı katı eşiğine. Doğar korku,
Yakınmalı,
ağrılardan, karışır iniltiler çığlıklara,
Bitmez
hıçkırıklar gece gündüz, sık bozulur
Sinirler
bu tükenmez boğuşmadan, tutmaz el ayak,
Tükenir
bitkinlik içinde gövdenin bütün gücü.
Duymazdı
yükselen sıcaklığı, ayırt edemezdi
Gövdesinde
hastalar, dıştan ısınıyormuş gibi,
Gelirdi
onlara; ılık bir duyum sezilir
El değince
gövdeye daha önceden, oysa yanıp
Kızarınaktadır
ağır ağır ateşler içinde
Gövde
tümden, "kutsal ateş" yayılmış gibi
Ele
kola. Yanar baştan aşağı Kişinin içi,
İşler
kemiklere değin yanma, yalımlar varmış
Gibi
yanar, tutuşur kursak, içinde işe yaramaz. (s. 318)
İncecik,
yumuşak, yeğnik giysiler, serinliğe,
Esen
yele yönelmişken bütün çabalar, didinmeler.
Gömülmüş
kimi buz gibi dalgalarına ırmağın,
Yumurcaktan
yanan elini, ayağını batırmış suya
Çıplak,
ağzını açıp dalanlar olmuş suyun
Dibine,
durmak bilmiyordu kavuran susuzluk
Suyun
içine batmakla, çokları gibi başını
Çeşmeye
sokmakla, birkaç damlaymış gibiydi
Sanırsın
birkaç kova su, dindirmezdi acıyı.
Bitkin
düşüyordu yere gövdeler, dili dönmezdi
Hekimlerin,
gizlerlerdi korkularını, gittikçe
Gözleri
dönen, yanan, kızaran, uykusuz, kaskatı,
Uzaklara
dalan gözlerine baktıkça sayrıların.
Başka
çok belirtiler görülmüş ölümden:
Gitmiş
bilinç korkudan, üzüntüden kararan
Bir
alın, azgın, kızgın bakışlar gözlerden
Dökülen,
bir hırçın uğultu, kulaklarda vınlama,
Uçuşan
bir soluk, sonra yeniden derin, ağır
Bir
yelin akışı, bol terlemeler, damlalar
Dökülür
boyundan aşağı inci gibi, biraz
Tuzlu,
ince, safran boyası bir tükürüktür gelen,
Binbir
güçlükle soluk alan gırtlaktan, kısılmış
Ciğerlerden,
ellerde titreme, organlarında sarsılma,
Ayaklarda
ilik ilik, durmayan bir sallamı,
Böyle
ermektedir sona. Sivrilir ucu, düşer
Burun,
oyuklaşır uykulu gözler, çöker içeri
Ağız,
katılaşır yüz, gerilir alın derisi.
Uzun
sürmez ölmek üzereyken katılaşma gövdede.
Geçer
yaşamdan çokluk, güneş ışıyan ışıldağını
Sekiz
kez kaldırıp dokuzuncuya geçerken. Kurtulan (s. 319)
Bir
kişi nasılsa ölüm yazgısından, sonradan
Yutmuş
onu da korkunç bir çıban, eritmiş
Onu
oturduğu kara boyalı koltukta, onun
İçin
de gerekliymiş ölüm. Olmaz böyle
Seyrek
görülen güçte bir baş ağrısıyla ölüm,
Burundan
oluk gibi boşalan öldürücü kanla
Tükenir
çabası gövdenin, yığılır yere hasta,
Kim
kurtulursa, gerçekten, irinli, bol kan
Akışından,
ölümden mutlulukla, ya sinirlerinde,
Elinde,
ayağında, ya da kemiklerinde bozukluk
Kalır.
Bozar döl organlarını da yumurcak, ister
Kimi
ölüm kapısında, sancıyan korkuyla bıçakla
Kesilmesini
bir yanının yaşamak için, yaşar
Kimileri
elsiz, ayaksız, gözünün ışığı
Gitmiş,
böyle korkunç ürpermeler sarmış kişiyi
Ölümün
eşiğinde, kimi yitirmiş geçmişi, belleği,
Bilmez
kendini, anımsayamaz kendi geçmişinden
Bir
olay bile, yığılmış üstüste ölüler, gömülen
Yok,
kuşlar, kurtlar didiklemiş, taşımış uzaklara,
Bir
de koku çıkar iğrenç, kimi ölür rastgele,
Kimi
kalır bir kıyıda, yiter, gelir geçen
Korkulu
günde, bir kuş konar başına yavaşça,
Çalılar
arasında pis böcekler, böyle sayrılanır,
Ölür
kimi de. Kiminin bekçisidir başında köpekler,
Her
yanda koklarlar ölülerin üstünden esen
Havayı,
yürekler acısı, öldürücü bir ağu
Bulaşır
onlardan yaşama, yok koruyucusu ilaç
Onları,
birine tüm koşullar altında yaşam
Soluğu
aldıran gücü verecek, göğe baktıracak, yok. (s. 320)
Kimine
öldüren bir ağu olmuş, ne varsa,
Ölüm
getirmiş kimine de, çok daha acı bir olay
Geçmiş
bunların hepsinden, göz kulak kesilmiş
Halk
bu salgına karşı, yakınmalı bir durum,
Ölmüş
sayardı kendini kim olsa, yok yaşam umudu,
Yürek
acıları içinde beklerken sonunu duman
Gibi
uçardı can, korkunç salgın tohumları
Yayılmış
sürelerce, birinden ötekine tümden.
Yünlü
hayvanlarda olduğu gibi, boynuzlularda da
Ölü
üstüne ölü, kaçınırdı ölüm korkusu nedeniyle
Evde,
yaşamak isteyen yatağa düşene bakmaktan,
Sayrıya
yaklaşmaktan. Bu yüzden bakımsız, kimsesiz,
Yardımsız
kalan kurtulamazdı acı sona düşmekten.
Kim
elini uzatmış, dokunmuşsa hastaya, ün kazanmış
Emeği,
çabasıyla, yardım etmişse kıvrananlara
Sürüklenmiş
ölüme, ele, ayağa değince. Yarışırca
Ölü
taşırdı arabalar gömmek için, atalardan
Kalan
geleneklere uymadan. Gömerdi halk kemiklerini
Ölülerin;
böyle yarışırca gömüldü ölenler, yaşlı
Gözler,
üzüntüler, evlere yorgun dönmeler, yatağa
Uzanmalar
acılar, çırpınışlar içinde, kimse kalmamış
Bu
korkunç yılda, ölümden, acıdan, sayrılıktan uzak. (s. 321)
Ölmüş
koyunları güden de, sığırları otlatan da,
Tüm
gücüyle sapanı toprağa daldıran da. Üstüste
Yığılmış
gövdeler duldalarda, ölüm kıvranışı,
Sayrılık
acısı yüzünden, yıkılmış. Çocukların
Üstüne
gömülmüş analar babalar çokluk Görülürdü
Ötede
beride anasının babasının göğsüne yatmış,
Son
soluğunu vermiş oğlancıklar. Azalmamış
Bu
yürek doğrayan acılar, kırlardan kentlere
Yığınla
akan kimselerle sayrılaştıran özler
Bütün
yörelerden taşındılar, evleri, toplantı
Yerlerini
doldurdular. Yükselmiş kokan ölüler
Dağ
gibi, sayısız ölü kaplamış yolları, atılmış,
Fırlamış,
yuvarlanmış, öteye beriye,
Yürümüşler
susuzluktan kurumuş çeşmelere, yine de
Kurtaramamış
onları, tüm çabayla içmek istedikleri
Sular.
Pek çok ölü görülürdü yollarda, alanlarda,
Halkın
severek toplandığı yerlerde. Kesilmiş
Elden
ayaktan, yarı ölü, bitmiş tükenmiş paçavralar
İçinde
kaskatı, korkunç çamurlara batmış, ölmüş,
Sümüksü
bir örtü kaplamış derileri, kemikleri,
Pislikten,
irinli çıbanlara, çamura batmış gövdeler.
Doldurmuş
tanrıların kutsal tapınaklarını ölüm
Yığın
yığın ölülerle, tüm tapınaklar dolu ülkede,
Ölenlerin
kalıntılarıyla. Sonradan göçmenler gelmiş (s. 322)
Yerleşmiş
bu yalılarda, bu kırlarda. Yalnızca pek
Önem
vermemişler dine, günün bir üzüntüsüydü bu.
Geri
kalıyordu kentte ölü gömme işleri de,
Uyulmuyordu
geleneklere, bırakılmıştı hepsi,
Önceden
halk yapardı bunları, gömerdi ölüleri.
Şaşırmış
korkudan halk, kaçışır, saklanırdı
Korkudan,
üzüntüden, acıdan, ölmüş gibi olurdu.
Korkunç,
acıklı eşler de olurdu, yükselirdi
Çığlıklar
koyarken odun yığınlarının üstüne
Ölüleri,
yakınlardan, tanıdıklardan, eşten, kardeşten,
Yakılırken
ateşlikte ölüler, bir çekişme ölüm
Ölü
üstüne, tabuttan ateşe sürülürken. s. 323
* Titus Lucretius Carus was a Roman poet and philosopher. Born: 94 BC, Pompeii, died mid to late 50s BC.
Kaynak: Lucretus Carus, Doğanın Evrimi, Çev. Turan Erdem, Arya Yayıncılık, 1. Baskı 2011, İstanbul
* * * * * * * * * * * *
M.S. 1348 yılında, İtalya'nın ünlü kentlerinin en soylusu Floransa’da,
ölüm saçan bir veba salgını baş gösterdi. İster
yıldızların etkisiyle ortaya çıkmış olsun, ister insanların işledikleri suçlar
nedeniyle Tanrı tarafından gönderilmiş olsun, veba birkaç yıl önce doğu
ülkelerinde görülmüş, çok sayıda can kaybına yol açmıştı.Daha sonra durmadan
yayılarak Batı'ya ulaştı. Koruyucu önlemler etkisiz kaldı. Özel görevliler
kentin çöplerini temizlediler. Hastaların kentten içeri girmeleri yasaklandı.
Sağlık önlemleri arttırıldı. Ayinlerde bir kez değil, belki bin kez aman
dilendi. Sofular Tanrı’ya yakardılar. Hiçbiri işe yaramadı. Sözünü ettiğim
yılın baharının ilk günlerinde, amansız hastalık birden korkunç etkisini
göstermeye başladı. Boccaccio, s. 26
Doğuda, hastanın burnundan kan gelmesi, ölümün kaçınılmazlığının
belirtisi sayılıyordu. Bizde ise, salgının başlangıcında erkeklerde de,
kadınlarda da kasıkta, koltuk altlarında yumrular ortaya çıkıyordu; kimisi
elma, kimisi yumurta büyüklüğüne ulaşıyor, kimisi daha iri, kimisi daha
ufak oluyordu. Halk dilinde hıyarcık deniyordu bunlara. Önce ortaya çıktıkları
yerden sonra ölüm tohumları ekmek için vücudun her yerine yayılıyorlardı.
Daha sonra, hastalığın belirtisi kara ya da mor lekelere dönüşüyor, lekeler
kollarda, bacaklarda, vücudun başka yerlerinde görülüyor, kimi kez iri,
aralıklı, kimi kez küçük, yanyana oluyorlardı. Hıyarcığın kaçınılmaz bir
ölüm belirtisi olması gibi, leke de taşıyıcı için aynı anlama geliyordu.
İyileşme bir yana, biraz düzelme sağlayan hiçbir ilaç, hiçbir çare yoktu.
Belki hastalığın yapısı engeldi buna. Belki de hekimler bilgisizdi
(diplomalıların yanısıra, hiçbir tıp bilgisi edinmeden hekimlik yapan
kadınların, erkeklerin sayısında büyük artış olmuştu). Bilgileri hastalığın
kökenine inmeye, gerekli ilaçları bulmaya yetmiyordu. İyileşebilen hasta yok
gibiydi, sözünü ettiğim belirtilerin ortaya çıkmasını izleyen üç gün içinde
hasta ölüyordu. Hastaya göre, ölüm daha erken ya da daha geç olabiliyordu;
genellikle ateş görülmüyor, başka belirti ortaya çıkmıyordu. Boccaccio, ss. 26-27
Hastalar gün boyunca hastalığı sağlıklı insanlara bulaştırdıklarından, salgın
hızla yayılıyordu; tıpkı yanı başındaki kuru, yağlı nesnelerle beslenen bir
ateş gibi. Hastalık yalnızca hastaların sağlıklı kişilerle konuşmaları,
birarada olmaları sonucunda onlara da bulaşıp ölmelerine yol açarak
yayılmıyordu; hastaların giysilerine, elledikleri, kullandıkları nesnelere
dokunmanın da hastalığı yaydığı anlaşılıyordu. Şimdi söyleyeceklerime
şaşacaksınız. Eğer birçokları gibi gözlerimle görmüş, sözüne güvenilir
kişilerden duymuş olmasam, ben de zor inanır, hele yazmaya hiç kalkışmazdım.
Sözünü ettiğim bulaşıcı hastalık, öyle doğal bir biçimde yayılıyordu ki,
bulaşma yalnız insandan insana olmuyor, sık sık şaşırtıcı bir olayla
karşılaşılıyordu. Bir vebalının, ya da vebadan ölen birinin eşyalarına insan
türünün dışında bir canlı değecek olsa, hastalığı kapmakla kalmıyor, kısa
süre içinde ölüp gidiyordu. Daha önce dediğim gibi, bakın bir gün gözlerimle
neye tanık oldum. Bulaşıcı hastalıktan ölen bir garibin yırtık pırtık
giysilerini sokağa atmışlardı. Giysilerin yanına gelen iki domuz,
alışkanlıkları uyarınca, önce tırmaladılar giysileri, sonra dişleyip
burunlarını sürttüler. Hemen ardından da zehirlenmiş gibi sendelediler, ölü
olarak yığıldılar uğursuz giysilerin üstüne. Boccaccio, s. 27
Bu olay olsun, aynı türden benzer ya da daha beter olaylar olsun, sağ
kalanlarda değişik korkulara, kaygılara yol açıyordu. Herkes aynı çirkin
davranışı benimsiyor, hastalardan, eşyalardan uzak duruluyordu. Böyle
davranınca, yaşamın güvence altına alındığına inanılıyordu. Boccaccio, ss. 27-28
Böylesine büyük bir tehlikeye karşı koyabilmek için, düzenli yaşamak, her türlü aşırılıktan kaçınmak
gerektiğini öne sürenler oluyordu. Bunlar biraraya gelip, başkalarıyla
ilişkilerini kesiyorlardı. İçinde hiç hasta bulunmayan, daha rahat
yaşanabilecek evlere kapanıyor, lezzetli yemekler yiyor, iyi şaraplar içiyor,
eğlencenin her türlüsünden
kaçınıyorlardı; kimsenin kendileriyle konuşmasına izin vermiyor, ölüm ve
hastalık konusunda dışarıdan gelebilecek haberlere kulaklarını tıkıyor, müzik
dinlemekle, ellerinin altında ne varsa onunla yetiniyorlardı. Boccaccio, s. 28
Kimileri ise tam tersini yapıyordu bunların. Kendini içkiye, eğlenceye
vermenin, şarkı söyleyip sokaklarda avarelik etmenin, canlarının istediği her
şeyi yapmanın, olup bitenleri alaya almanın böyle bir yıkıma karşı en iyi çare
olduğuna inanıyorlardı. Dediklerini uygulamak için de, gece demeden, gündüz
demeden meyhane meyhane dolaşıyor, içip içip sızarak kendilerini avutuyorlardı.
İnsanlar yaşamak umudunu yitiriyordu, canından da, malından mülkünden de
bezmeyen kalmamıştı. Evlerin çoğu sahipsizdi; buralara yerleşen yabancılar eve
sahip çıkıyor, onlar da ellerinden geldiğince hastalıktan kaçıyorlardı. Kenti
saran bunca acı, bunca sıkıntı
karşısında Tanrı’nın yasalarının da, insanların koydukları yasaların da
geçerliği kalmamıştı. Yasaları koyanlar, uygulayanlar, tıpkı öteki insanlar
gibi ölmüşler, hastalığın pençesine düşmüşler ya da yardımcısız kaldıkları
için çalışamaz duruma gelmişlerdi. Bu nedenle herkes her aklına geleni yapabiliyordu.
Boccaccio, s. 28
Değindiğim iki yaşama biçiminin yanısıra, birçok kişi de ortalama bir yol
tutturmuştu. Bunlar, ilk yöntemi seçenler gibi boğazlarına düşkün olmuyor,
ikinci yöntemi seçenler gibi aşırı içki içmiyorlardı. Gerektiği kadar yiyip
içiyor, evlerine kapanacak yerde çıkıp dolaşıyorlardı. Ellerinde çiçekler,
kokulu otlar, çeşitli baharat oluyordu. Bu bitkileri sık sık burunlarına
götürüp kokluyorlardı. Cesetler, hastalar, ilaçlar pis kokularıyla havayı
kirlettikleri için, koku solumanın beyni korumanın en iyi yolu olduğuna
inanıyorlardı. Kimileri de daha kesin kararlar alıyor, vebadan kaçınmanın en
iyi ilacının kaçıp gitmek olduğunu söylüyorlardı. Bu görüşü benimseyenler
kendi canlarından başka bir şeyi umursamıyorlardı; bir sürü kadın erkek,
kenti, akrabalarını, mallarını mülklerini terk edip başka yerlere, en azından
Floransa dolaylarına gidiyordu. Günah işleyen insanları veba ile cezalandıran
Tanrı’nın öfkesinin gittikleri yere ulaşamayacağına, yalnızca kentin surları içinde
kalanları etkileyeceğine inanıyorlardı. Kentte kalmanın ölümü göze almak
anlamına geldiği konusunda başkalarını uyarmaktan kaçınıyorlardı. Boccaccio, ss. 28-29
Bu yollardan birini seçmek ölümden kurtulmak anlamına gelmiyordu. Hangi
yolu seçerlerse seçsinler, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, daha önce sağlıklı
olanların çoğu hastalığa yakalanıyor, yazgısıyla başbaşa kalarak eriyip
gidiyordu. Herkes birbirinden kaçıyor, komşu komşuya sırt çeviriyordu.
Akrabalar görüşmüyor, birbirlerinden uzak duruyorlardı. Salgın, erkeklerin,
kadınların yüreklerine öyle bir korku salmıştı ki, erkek kardeş erkek
kardeşten, amca yeğenden, kız kardeş erkek kardeşten, dahası koca karısından
kaçar olmuştu. En önemlisi, belki inanmayacaksınız, analar babalar çocukları
sanki kendilerinin değilmiş gibi davranıyor, onları görmeye gitmiyor, yardım
ellerini uzatmıyorlardı. Bu nedenle erkekli kadınlı birçok hasta, yalnızca
dostlarının (eğer dostları kalmışsa) sevecenliğinden, hizmetçilerinin
açgözlülüğünden başka bir dayanağa sahip olamıyordu. Hizmetçi ücretleri çok
yüksekti ama, yine de adam bulmak zordu. Bulunabilenler kaba saba, çoğu kez
elinden iş gelmeyen, işini bilmeyen kadınlar ve erkeklerdi. Bütün yaptıkları
hastaya istediği şeyleri vermek, bir de son nefesinde yanıbaşında bulunmaktı.
Aldıkları ücret yüksekti ama, karşılaştıkları tehlike de yüksekti. Komşular,
akrabalar, dostlar hastalardan kaçtığı, hizmetçi bulmak zorlaştığı için, daha
önce olmayan yeni bir uygulama çıkmıştı ortaya. Hastalanan bir kadın güzel de,
soylu da olsa, yanında hizmet eden erkek yaşlı da olsa, genç de olsa, hastalığı
gerektirdiğinde sanki karşısında bir kadın varmış gibi, hiç çekinmeden
vücudunun her yerini gösterebiliyordu ona. Ama bu davranış, iyileşen
hastaların namus anlayışında gevşemeye yol açabiliyordu. Öte yandan, yardım
edilse iyileşebilecek birçok kişi, kendi başına bırakıldığı için ölüp
gidiyordu. Hastalar gerekli bakımdan yoksun kaldıkları, salgın da yayılmayı
sürdürdüğü için, gece olsun gündüz olsun, insanlar durmadan ölüyor, ölü
sayısının yüksekliğini duymak, hele ölümlere tanık olmak geride kalanları
şaşırtıyordu. Zorunluklar, sağ kalanları daha önce kentte geçerli geleneklerle
çelişen davranışlar benimsemeye yöneltiyordu. Boccaccio, ss. 29-30
Gelenektir, ölenin kadın akrabaları, kadın komşuları ölü evinde toplanıp,
ölenin akrabalarıyla birlikte ağlaşırlar. Evin önünde de ölenin yakınları,
komşuları, mahalleli toplanır. Ölenin toplumsal konumuna göre din adamları da
katılır onlara. Ölenle aynı toplumsal konumdaki insanlar tabutu omuzlarına
alırlar, cenaze alayı mumlar, ilahiler eşliğinde, ölenin ölmeden önce seçtiği
kiliseye doğru yola çıkar. Salgının yoğunluğu artınca, bu gelenek büyük
ölçüde bir yana bırakıldı. Yeni bir uygulama aldı yerini. Birçok kişinin, ölürken
yanında çok sayıda kadın olmuyordu. Çoğu insan, tek başına bu dünyadan
göçüyordu. Yakınlarının yürek parçalayan çığlıklarından, acılı gözyaşlarından
yoksun kalmayanların sayısı çok azdı. Bunların yerini kahkaha, şaka, eğlence
almıştı. Can derdine düşen kadınlar, özveriyi bir kenara bırakıp kolayca ayak
uydurmuşlardı bu yeni geleneğe. Cenazenin kiliseye götürülmesine eşlik eden
komşu sayısının onu, on ikiyi bulması az rastlanan bir olaydı. Üstelik saygın,
kentsoylu kişiler de değildi cenazeyi taşıyanlar; kendilerine cenazeci adını
yakıştıran, parayla tutulmuş, toplumun en alt kesiminden, ne idiği belirsiz
mezar kazıcılarıydı. Tabutu omuzlayıp, ölenin ölmeden önce belirlediği kilise
yerine, çoğu kez en yakın kiliseye götürüyorlardı koşar adımlarla. Önden üç,
dört papaz çömezi gidiyor, bunların elinde kimi kez ufacık mumlar oluyor, kimi
kez ise hiç mum olmuyordu. Papaz çömezleri uzun uzadıya ayin yapmak zahmetine
girmiyor, mezar kazıcıların yardımıyla, tabutu buldukları ilk boş mezara
yerleştiriyorlardı. Boccaccio, ss.
30-31
Ayak takımı olsun, orta sınıfın büyük bir bölümü olsun, acınacak
yoksunluklar içindeydi. Yoksulluk ya da umut, bu insanların çoğunu eve
kapatmıştı. Yanıbaşlarında her gün binlerce kişi hastalığa yakalanıyordu.
Yardım eden, bakan olmadığı için de göz göre göre ölüyordu hepsi. Kimisi,
gündüz ya da gece vakti sokakta veriyordu son soluğunu. Çoğunluk ise evinde
ölüyordu. Kokuşan bedenlerin iğrenç kokusu, önce komşulara ulaştırıyordu ölüm
haberini. Ölenlerin cesetleri taşıyordu her yandan. Boccaccio, s. 31
Ölene besledikleri sevgiden çok, cesetlerin kokmasının yol açtığı büyük
tehlikeyi önlemek için, komşular hemen harekete geçiyorlardı. Bulabilirlerse
taşıyıcıların da yardımıyla, ölüyü evden çıkartıp kapının önüne koyuyorlardı.
Özellikle sabahları sokağa çıkanlar, bir yığın ölüyle karşılaşıyorlardı. Daha
sonra tabut getiriliyordu. Tabut bulunamayacak olursa, ceset bir tahtanın
üstüne yerleştiriliyordu. Çoğu kez, aynı tabuta iki üç ceset koyuluyordu.
Karı kocanın, iki üç kardeşin, baba oğulun, iki akrabanın aynı tabuta
koyulduğu çok oluyordu. Ellerinde haçlarıyla yürüyen iki papazın ardından,
taşıyıcılar kim bilir kaç kez üç, dört tabut birden götürmüşlerdi. Bir
cenaze gömeceklerini sanan papazlar, altı, sekiz, kimi kez de daha fazla cenaze
gömmek zorunda kalıyorlardı. Üstelik ölüler gözyaşı, mum, cenaze alayı gibi
saygı gösterilerinden de yoksun bırakılıyordu. Tersine, ölüm öyle sıradan bir
olay olmuştu ki, ölenlere bugün keçi leşlerine gösterilen saygı bile
gösterilmiyordu. Yaşamın olağan akışı içinde karşılaşılan ufak tefek
mutsuzluklar ölümün kaçınılmazlığını bilge kişilere bile benimsetemezken,
karşılaşılan yıkımın büyüklüğü, herkesin acımasız ölüme boyun eğmesini
sağlamıştı. Boccaccio, ss. 31-32
Yukarıda sözünü ettiğim cesetler, günün hemen her saatinde kiliselere
taşınıyor, geleneklere uyup her ölüye ayrı bir yer verilecek olursa, mezar
sıkıntısı çıkıyordu ortaya. Mezarlar dolduğu için, kiliselerin yanındaki
mezarlıklarda derin çukurlar kazılıyor, yüzlerce ölü birarada gömülüyordu.
Ölüler, gemi ambarlarındaki mallar gibi kat kat istif ediliyor, sonra biraz
toprak atılarak çukurun üstü örtülüyordu. Boccaccio, s. 32
Kentin başına gelenlerin daha fazla ayrıntısına girmeyip, o korkunç dönemin
çevredeki köyleri de bağışlamadığını eklemekle yetineceğim. Surlarla çevrili
kasabalar, küçük bir kent görünümündeydi. Ovalara dağılmış köylerde ne
ilaç vardı, ne bakıcı. Yoksul köylülerle aileleri, gece gündüz demeden evde,
sokakta, tarlada düşüp ölüyorlardı; ama insan gibi değil, hayvan gibi.
Köylüler de kentliler gibi tam bir umursamazlığa gömülmüşlerdi; mallarını,
işlerini önemsemiyor, sanki her yeni günün ölümü getirmesini bekliyorlardı.
Toprağın, hayvanların, o güne dek harcadıkları emeğin daha iyi ürün
vermesini amaçlayacak yerde, ellerinin altında ne varsa tüketiyorlardı. Öte
yandan sığırlar, eşekler, koyunlar, keçiler, tavuklar, dahası insanın en sadık
dostu köpekler ortada kalmış, buğdayları biçilmemiş, kaldırılmamış tarlalarda
başıboş dolaşıyorlardı. Hayvanların çoğu sanki aklı varmış gibi davranıyordu.
Gün boyunca otluyor, akşam da başlarında çoban olmadan ahıra dönüyorlardı. Boccaccio, ss. 32-33
Köyleri bırakıp yine kente dönelim biz. Tanrı’nın, belki de bir ölçüde
insanların öfkesi öyle güçlü esmiş, Mart ile Temmuz arasında salgın öyle
güçlü bastırmış, bir sürü hasta öyle yetersiz bakım görmüş ya da hasta
olmayanları ürküttükleri için, kendi başlarına bırakılmıştı ki, Floransa
kentinin surları içinde ölenlerin sayısı en azından yüz bini bulmuştu.
Salgından önce, kentte bu kadar insan yaşadığı kimin aklına gelirdi? Kadınlı
erkekli ailelerin yaşadığı kim bilir kaç koca saray, kaç güzel konak, kaç
soylu ev boşalmış, tek bir uşaktan bile yoksun kalmıştı. Kim bilir ne ünlü
aileler, ne büyük topraklar, ne değerli servetler yasal mirasçısız kalmıştı.
Galenos, Hipokrates ya da Eskulapius’un bile sapasağlam diyecekleri kim bilir
kaç kişi sabah kahvaltısını ailesi, eşi dostu ile ettikten sonra, akşam bastırdığında,
öteki dünyada atalarıyla birlikte sofraya oturmuştu. Boccaccio, s. 33
Kaynak: Giovanni Boccaccio, Decameron, I. Cilt, Çev. Rekin Teksoy, Oğlak Yayıncılık, 4. Baskı, 2002, İstanbul, ss. 26-33