Irk Kavramını Kim İcat Etti? Felsefi Düşüncede Irk ve Irkçılık — Robert Bernasconi
Evrensellik Maskesi ve Irkçılığın Felsefi Bilinçdışı
Irkçılık yalnızca kaba nefretin, sokaktaki hakaretin ya da açık ayrımcılığın adı değildir. Çok daha derinde işleyen, kendisini çoğu zaman “evrensel akıl”, “medeniyet”, “ilerleme”, “insanlık” ve “tarih” gibi masum görünen kavramların içine gizleyen bir dünya tasavvurudur. İnsanlık tarihi boyunca bazı toplumların kendilerini yalnızca güçlü değil, aynı zamanda “ölçü”, “merkez” ve “norm” olarak görmeleri tesadüf değildir. Çünkü güç, uzun süre sonra yalnızca ekonomik ya da askerî üstünlükle yetinmez; kendi varlığını ahlaki ve felsefi olarak da meşrulaştırmak ister.
Tam da bu yüzden modern dünyanın büyük düşünce sistemleri, yalnızca özgürlük ve insanlık fikirleri üretmemiş; aynı zamanda kimlerin tam anlamıyla “insan” sayılacağını belirleyen görünmez eşikler de inşa etmiştir. Bazı halklar tarihin öznesi ilan edilirken bazıları tarihin dışına itilmiş, bazı kültürler “uygarlık” diye yüceltilirken bazıları gelişmemişliğin, ilkelliğin veya eksikliğin sembolü haline getirilmiştir. Böylece sömürgecilik yalnızca toprak işgali olarak kalmamış; insanın kendisini algılama biçimini de dönüştüren zihinsel bir düzen kurmuştur.
En ürkütücü olan ise bu dışlayıcı yapının çoğu zaman kaba sloganlarla değil, son derece sofistike kavramlarla işlemesidir. “İlerleme”, “gelişme”, “medeniyet”, “rasyonellik” ve “evrensellik” gibi kavramlar nötr görünür; fakat tarihte çoğu zaman belirli bir coğrafyanın, belirli bir insan tipinin ve belirli bir kültürün üstünlüğünü evrensel gerçeklik gibi sunmanın araçlarına dönüşmüşlerdir. Böylece dünya yalnızca güçlü ve güçsüz olarak değil, “tam insan” ve “eksik insan” olarak da bölünmüştür.
Sorun yalnızca geçmişte bazı düşünürlerin yanlış fikirler ileri sürmüş olması değildir. Asıl sorun, bugün hâlâ birçok insanın bu düşünsel mirasın içinde yaşamaya devam etmesidir. Çünkü bazı fikirler açıkça savunulmasalar bile kültürel refleksler halinde yaşamayı sürdürürler. Bugün “geri kalmış toplum”, “medeniyet seviyesi”, “çağdaşlaşma problemi”, “uygar dünya” gibi ifadelerin gündelik dilde ne kadar rahat dolaştığına bakıldığında, eski hiyerarşilerin yalnızca biçim değiştirdiği görülür. Modern insan çoğu zaman kendisini tarihin zirvesinde duran taraf olarak düşünmeye devam eder.
Daha da çarpıcı olanı, insanın kendi üstünlüğünü çoğu zaman ahlaki bir görev gibi görmesidir. Güçlü olan yalnızca hükmetmek istemez; aynı zamanda kendi yaşam tarzını insanlığın doğal kaderi olarak sunar. Böylece ekonomik üstünlük kültürel üstünlüğe, kültürel üstünlük ise ontolojik üstünlüğe dönüşür. Bir noktadan sonra bazı toplumlar yalnızca daha güçlü değil, daha “insani”, daha “akıllı”, daha “ileri” kabul edilmeye başlanır. İşte tam burada ırkçılık biyolojik bir iddia olmanın ötesine geçer ve bir uygarlık metafiziğine dönüşür.
Bu yapı yalnızca siyaset alanında değil, insanın gündelik deneyiminde de hissedilir. Kimlerin görünür olduğu, kimlerin sürekli temsil edildiği, kimlerin “normal insan” kategorisine yerleştirildiği önemlidir. Bazı insanlar dünyaya kendi gözleriyle değil, sürekli başkalarının bakışı altında yaşamak zorunda bırakılır. Sürekli açıklama yapmak, sürekli kendini kanıtlamak, sürekli “ben de insanım” demek zorunda kalmak tam da bu görünmez tahakkümün sonucudur. İnsan bazen yasalarla değil, bakışlarla nesneleştirilir.
Bu nedenle geçmişin düşünsel körlükleriyle yüzleşmek yalnızca tarihsel bir merak değildir; bugünü anlayabilmenin şartıdır. Çünkü insanlık tarihi boyunca kurulan büyük anlatılar, çoğu zaman kendi merkezlerini görünmez kılarak çalışmıştır. Kendini “evrensel” ilan eden her düşünceye şu soruyu sormak gerekir: Gerçekten herkes adına mı konuşuyor, yoksa belirli bir dünyanın deneyimini insanlığın kaderi gibi mi sunuyor?
Belki de asıl mesele budur: İnsanlık adına konuşan seslerin çoğu zaman yalnızca belirli bir insan tipinin sesi olduğunu fark edebilmek. Çünkü bir düşünce sistemi kendisini ne kadar evrensel ilan ediyorsa, bazen o kadar büyük bir dışlamayı görünmez hale getiriyor olabilir.
Evrensel İnsan Yalanı ve Özgürlüğün Gizli Sınırları
Modern dünya kendisini uzun süre “özgürlük çağı” olarak anlattı. İnsan hakları, bireysel özgürlük, mülkiyet hakkı, hukukun üstünlüğü ve insan onuru gibi kavramlar modern siyasal düşüncenin en büyük zaferleri sayıldı. Fakat tarihin karanlık ironisi tam da burada gizlidir: İnsan özgürlüğünü kutsayan bir çağ, aynı anda milyonlarca insanın köleleştirilmesine nasıl ortak olabildi? Özgürlüğü insanın doğal hakkı ilan eden bir düşünce dünyası, bazı insanları nasıl bu hakkın dışında bırakabildi?
Belki de mesele, özgürlük fikrinin yalan olması değildir. Mesele, “insan” kelimesinin hiçbir zaman gerçekten nötr olmamış olmasıdır.
Çünkü modern siyasal düşünce çoğu zaman evrensel bir insanlık diliyle konuşur; fakat gerçekte belirli bir insan tipini merkeze yerleştirir. Konuşan özne genellikle mülk sahibi, rasyonel, Avrupalı, erkek ve egemen kültürün içinde tanımlanmış bir bireydir. Evrensel diye sunulan insan modeli aslında tarihsel olarak oldukça dar bir insan tipidir. Bunun dışında kalanlar ise tam insan değilmiş gibi görülmeye başlanır: gelişmemiş halklar, medenileşmemiş topluluklar, “doğa durumunda yaşayanlar”, yeterince rasyonel olmayanlar…
İşte modern dünyanın en büyük kavramsal manevrası burada gerçekleşir. İnsanlık adına konuşan dil, bazı insanları görünmez hale getirerek çalışır.
Bu nedenle sömürgecilik yalnızca askerî işgal değildir; aynı zamanda kavramsal bir işgaldir. Önce bir halk “uygarlığın dışında” ilan edilir, ardından ona yönelik şiddet meşrulaştırılır. Önce bazı insanlar tarihin gerisinde yaşayan varlıklar gibi tanımlanır, sonra onların topraklarına el koymak “medeniyet götürmek” haline gelir. Dil burada yalnızca gerçekliği anlatmaz; gerçekliği kurar.
Özellikle mülkiyet fikri bu dönüşümün merkezinde yer alır. Modern düşünce toprağı işleyen, dönüştüren ve ekonomik verimliliğe açan özneyi “hak sahibi” ilan eder. Böylece doğayla farklı bir ilişki kuran toplumlar, toprağı yeterince değerlendirmeyen halklar gibi gösterilir. Sonuçta onların mülkiyet hakları görünmez hale gelir. Çünkü modern akıl için hak, çoğu zaman yalnızca kendi ekonomik mantığına benzeyen insanlara tanınır.
En tehlikeli olan ise bu dışlamanın çoğu zaman açık nefret diliyle değil, özgürlük diliyle yapılmasıdır. Kavramlar yüzeyde evrensel görünür; fakat pratikte seçici biçimde işler. “İnsan hakları” denir ama bazı insanlar bu insan kategorisinin dışında bırakılır. “Özgürlük” denir ama bazı bedenler özgürlüğe layık görülmez. “Rıza” denir ama köleleştirilmiş insanların hiçbir gerçek rızası yoktur. Modern düşüncenin trajedisi tam da budur: Baskı çoğu zaman özgürlük kavramlarının içinden konuşur.
Bu yüzden tarih boyunca bazı sistemler kendilerini zorbalık olarak değil, düzen kurucu güçler olarak sunabilmiştir. Şiddet “medeniyet”, işgal “ilerleme”, köleleştirme ise “doğal düzen” adı altında meşrulaştırılmıştır. İnsanlık tarihindeki en büyük tahakkümler çoğu zaman kaba barbarlık biçiminde değil, yüksek ahlak ve evrensellik iddialarıyla ortaya çıkmıştır.
Daha çarpıcı olan ise şudur: Bazen bir düşüncenin ne söylediğinden çok, neyi sessizce geçiştirdiği önemlidir. Büyük özgürlük teorileri yazılırken milyonlarca köleleştirilmiş insanın varlığı aynı metinlerin kıyısında görünmez bırakılabilir. Çünkü bazı dışlama biçimleri ancak konuşulmadıkları sürece sürdürülebilir hale gelir. Sessizlik bazen ideolojinin en güçlü biçimidir.
Bugün modern dünyanın hâlâ “gelişmiş toplum”, “geri kalmış toplum”, “medeniyet seviyesi”, “uygar dünya” gibi kavramlarla düşünmesi tesadüf değildir. Eski hiyerarşiler yalnızca dil değiştirerek yaşamayı sürdürmektedir. İnsanlık hâlâ kendisini merkez ve çevre olarak bölmeye devam eder. Bazı toplumlar norm kabul edilirken diğerleri hâlâ açıklanması gereken “problemli alanlar” gibi görülür.
Bu nedenle mesele yalnızca geçmişin düşünürlerini yargılamak değildir. Asıl mesele, bugün hâlâ hangi kavramların içinde yaşadığımızı fark edebilmektir. Çünkü insan bazen zincirlerle değil, kavramlarla yönetilir. Ve bazı kelimeler özgürlük vaat ederken aynı anda görünmez duvarlar örmeye devam eder.
Belki de modern dünyanın en büyük paradoksu budur: İnsanlığı kurtardığını söyleyen fikirlerin, aynı anda insanlığın büyük bir kısmını sessizce dışarıda bırakabilmiş olması.
Aydınlanmanın Karanlık Yüzü ve “İnsan”ın Irksal İnşası
Modern dünya uzun süre kendisini aklın zaferi olarak anlattı. Aydınlanma, insanı hurafeden kurtaran, özgürlüğü büyüten, bireyi kutsayan büyük düşünsel devrim olarak sunuldu. Akıl, bilim, evrensel ahlak ve insan onuru modern çağın en büyük idealleri haline geldi. Fakat tarihin en sarsıcı ironilerinden biri tam da burada gizlidir: İnsanlığın evrenselliğini ilan eden çağ, aynı anda insanlığı sınıflandıran ve derecelendiren bir dünya tasavvurunu da üretti.
Belki de modern çağın en büyük çelişkisi budur: İnsanlığı kurtarmaya çalışan düşünce, önce “gerçek insanın” kim olduğuna karar verdi.
Çünkü modern dönemde insan farklılıkları yalnızca gözlemlenmedi; organize edildi. Ten rengi, beden yapısı, kültürel alışkanlıklar ve coğrafi kökenler artık yalnızca çeşitlilik olarak görülmedi. Bunlar aynı zamanda zekâ, ahlak, estetik, uygarlık kapasitesi ve tarihsel gelişmişlik ile ilişkilendirilmeye başlandı. Böylece “ırk”, basit bir fiziksel farklılık olmaktan çıktı; insanlığın içsel hiyerarşisini açıklayan büyük bir kategoriye dönüştü.
Modern düşüncenin asıl kırılma noktası tam burada ortaya çıkar. Çünkü mesele insanların farklı görünmesi değildir. İnsanlık tarihi boyunca herkes fiziksel farklılıkların farkındaydı. Yeni olan şey, bu farklılıkların biyolojik kader gibi düşünülmeye başlanmasıdır. İnsan artık yalnızca birey değildir; doğuştan taşıdığı varsayılan tarihsel ve zihinsel özelliklerle tanımlanan bir tipe dönüşür.
İşte tam da bu noktada modern akıl, görünürde evrensel konuşurken aslında seçici davranmaya başlar.
“İnsan” denir ama herkes aynı ölçüde insan sayılmaz.
“Akıl” denir ama bazı halklar yeterince akılcı görülmez.
“Medeniyet” denir ama bazı toplumlar tarihin dışında konumlandırılır.
“Evrensellik” denir ama norm olarak belirlenen insan tipi hep aynıdır: Avrupalı, beyaz, rasyonel, kültürel olarak Batılı özne.
Modern dünyanın en görünmez tahakkümü budur. Çünkü üstünlük artık yalnızca askerî veya ekonomik değildir; ontolojik hale gelir. Bazı insanlar yalnızca daha güçlü değil, daha gelişmiş, daha estetik, daha rafine, daha “tam insan” kabul edilmeye başlanır. Böylece dünya sessizce merkez ve çevre olarak bölünür.
Daha da çarpıcı olanı, bu ayrımın kaba nefret diliyle değil, bilim diliyle kurulmasıdır. Irkçılığı güçlü yapan şeylerden biri tam olarak budur. Önceki çağlarda önyargılar çoğu zaman mitler, dinsel anlatılar veya folklorik düşmanlıklar üzerinden üretilirdi. Modern dönemde ise insanlık ilk kez “bilimsel” biçimde sınıflandırılmaya başlandı. Antropoloji, doğa tarihi, insan bilimi ve uygarlık teorileri görünürde nesnel konuşuyordu; fakat çoğu zaman Avrupa merkezli bir insan modelini evrensel norm gibi sunuyorlardı.
Böylece ırkçılık yalnızca bir nefret biçimi olmaktan çıktı; akademikleşti.
Kütüphanelere girdi.
Üniversitelere yerleşti.
Bilimsel kavramlara dönüştü.
Ve belki de tam bu yüzden daha tehlikeli hale geldi.
Çünkü insan bazen zincirlerle değil, bilgiyle tahakküm kurar.
Modern ilerleme fikri de bu yapının merkezinde yer aldı. İnsanlık tarihi doğrusal bir gelişim hikâyesi gibi anlatıldı. Bazı toplumlar tarihin öncüsü ilan edilirken bazıları “geri kalmış”, “ilkel” veya “durağan” olarak tanımlandı. Böylece Avrupa’nın siyasal ve ekonomik üstünlüğü yalnızca tarihsel bir durum olmaktan çıktı; sanki insanlığın doğal kaderiymiş gibi sunuldu.
Bu nedenle sömürgecilik yalnızca toprak işgali değildir; aynı zamanda zamanın işgalidir. Çünkü sömürgeci zihniyet diğer halkları yalnızca farklı değil, “geç kalmış” olarak görür. Kendini geleceğin temsilcisi ilan ederken başkalarını tarihin gerisinde bırakır.
Estetik bile bu hiyerarşinin parçası haline gelir. Güzellik, incelik, zarafet ve kültür belirli bedenlerle ilişkilendirilirken; diğer halklar kaba, eksik veya gelişmemiş olarak tasvir edilir. Böylece beden yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda medeniyetin vitrini haline gelir. Irkçılık burada yalnızca fiziksel ayrım üretmez; hangi bedenin “güzel”, hangi kültürün “yüksek”, hangi yaşam tarzının “insani” olduğunu da belirler.
En rahatsız edici olan ise şudur: Evrensel insanlık fikri ile insanlığın derecelendirilmesi aynı anda var olabilir. Modern dünya bir yandan “bütün insanlar eşittir” derken, diğer yandan bazı halkları tam gelişmiş insan kategorisinin dışında tutabilir. Çünkü evrensellik çoğu zaman belirli bir insan tipinin görünmez biçimde norm kabul edilmesiyle kurulmuştur.
Bu yüzden modern düşüncenin trajedisi yalnızca çelişkili olması değildir; kendi dışlamalarını evrensellik dili içinde gizleyebilmesidir.
Bugün hâlâ “gelişmiş toplum”, “uygar dünya”, “medeniyet seviyesi” gibi kavramların bu kadar rahat kullanılabilmesi tesadüf değildir. Eski hiyerarşiler biçim değiştirerek yaşamayı sürdürmektedir. Dünya artık açıkça ırklar diliyle konuşmasa bile, insanlığı merkez ve çevre şeklinde düşünmeye devam etmektedir.
Belki de asıl mesele budur: Modern insan kendisini insanlığın zirvesi olarak düşünmekten hiçbir zaman tam anlamıyla vazgeçmedi. Sadece kullandığı kavramları değiştirdi.
Ve belki de bu yüzden modern dünyanın en büyük sorusu hâlâ şudur:
İnsanlık gerçekten evrensel bir fikir miydi, yoksa belirli insanların kendilerini “insanlığın normu” ilan etmesinin en sofistike biçimi mi?
Tarihi Kim Yazdı? Avrupa’nın Evrensellik Maskesi ve Susturulan Dünyalar
Modern dünya uzun süre tarihi tek bir merkezden anlattı. İnsanlığın hikâyesi sanki belirli bir coğrafyada başlamış, belirli bir akıl biçimiyle olgunlaşmış ve nihayet Avrupa’da zirveye ulaşmış gibi sunuldu. Böylece Avrupa yalnızca dünyanın güçlü kıtası değil, aynı zamanda tarihin özü, insanlığın yönü ve uygarlığın ölçüsü haline getirildi. Geri kalan toplumlar ise bu büyük yürüyüşün ya gerisinde kaldılar ya da tamamen tarihin dışına itildiler.
Belki de modern dünyanın en büyük epistemolojik şiddeti tam burada ortaya çıktı: Bazı halkların yalnızca sesi değil, tarihi de ellerinden alındı.
Çünkü bir toplumu “tarih dışı” ilan etmek, ona yalnızca geri kalmış demek değildir. Bu aynı zamanda onun hafızasını, siyasal varlığını ve insanlık içindeki yerini de inkâr etmektir. Tarihin dışında bırakılan toplum artık yalnızca farklı değil; gelişim kapasitesi olmayan, insanlığın büyük hareketine katılamayan bir varlık gibi görülmeye başlanır.
Modern Avrupa düşüncesi tam da bu noktada kendisini evrensellik olarak kurdu. Kendi devlet biçimini “gerçek devlet”, kendi hukuk anlayışını “gerçek hukuk”, kendi akıl modelini “gerçek akıl”, kendi tarih deneyimini ise “insanlığın tarihi” gibi sundu. Böylece Avrupa dışındaki toplumlar ya eksik aşamalar ya da insanlığın henüz tamamlanmamış versiyonları olarak görülmeye başlandı.
Bu yüzden sömürgecilik yalnızca ekonomik veya askerî bir mesele değildir; aynı zamanda tarih üzerinde kurulan bir tahakkümdür. Çünkü dünyayı yönetebilmenin en güçlü yollarından biri, hangi toplumun “tarihi” olduğuna karar verebilmektir.
Modern tarih anlayışı çoğu zaman ilerleme fikri üzerine kuruldu. İnsanlık doğrusal bir gelişim çizgisi içinde düşünülmeye başlandı: ilkel aşama, gelişim aşaması, uygarlık aşaması… Ve bu çizginin en üst noktasına doğal olarak Avrupa yerleştirildi. Böylece Avrupa’nın dünya üzerindeki üstünlüğü yalnızca tarihsel bir durum olmaktan çıktı; sanki insanlığın kaçınılmaz kaderiymiş gibi sunuldu.
En tehlikeli olan ise bu yapının kendisini tarafsız sanmasıdır. Güç, çoğu zaman kendi konumunu görünmez hale getirir. Kendini “merkez” olarak kuran dünya görüşü, artık yalnızca kendi hikâyesini anlatmadığını; insanlığın hikâyesini anlattığını düşünmeye başlar. İşte tam bu yüzden Avrupa uzun süre kendisini “gören özne”, diğer toplumları ise “görülen nesneler” olarak konumlandırdı.
Dünya Batı’nın bakışı altında tanımlandı.
Afrika’ya Avrupa baktı.
Asya’ya Avrupa baktı.
Doğu’yu Avrupa yorumladı.
Fakat kimse Avrupa’nın kendisine dışarıdan bakmasına izin vermedi.
Belki de modern düşüncenin en büyük körlüğü budur: Kendini evrensel zanneden öznenin, aslında tarihsel ve konumlu olduğunu fark edememesi.
Çünkü “evrensel tarih” diye sunulan şey çoğu zaman belirli bir dünyanın kendi hikâyesidir. Avrupa dışındaki toplumların siyasal sistemleri, hukuk gelenekleri, kurumsal yapıları ve düşünsel organizasyonları çoğu zaman ya küçümsendi ya da tamamen görünmez hale getirildi. Eğer bir toplum Avrupa tipi devlet modeline sahip değilse “gerçek devlet” sayılmadı. Eğer Avrupa’nın hukuk diline benzemiyorsa “hukuksuz” kabul edildi. Böylece insanlık sessizce merkez ve çevre olarak bölündü.
Bu durum yalnızca bilgi eksikliğiyle açıklanamaz. Çünkü mesele çoğu zaman dünyayı görememek değil, belirli bir dünya şemasına uymayan gerçeklikleri bilinçli ya da bilinçsiz biçimde dışarıda bırakmaktır. İnsan bazen yalnızca görmek istediğini görür. Ve büyük düşünce sistemleri çoğu zaman kendi tarih anlatılarını koruyabilmek için bazı toplumları görünmez hale getirir.
Afrika’nın uzun süre “doğa”, “içgüdü”, “hareketsizlik” ve “ilkel bilinç” ile özdeşleştirilmesi tesadüf değildir. Çünkü modern Avrupa kendisini akıl, düzen, hukuk ve tarih ile tanımlarken; kendi karşıtını da üretmek zorundaydı. Böylece Avrupa tam özne haline gelirken, diğer halklar eksik bilinçli varlıklar gibi temsil edildi. Bu yalnızca coğrafi bir ayrım değildi; aynı zamanda ontolojik bir hiyerarşiydi.
En ürkütücü olan ise şudur: Güç kendisini çoğu zaman medeniyet olarak sunar.
Bir toplum dünyayı sömürgeleştirirken aynı anda “insanlığı ilerlettiğine” inanabilir.
Başka halkların tarihini silerken bunu “evrensel tarih” adına yaptığını düşünebilir.
İşte modernliğin en sofistike şiddeti budur.
Çünkü insan bazen tanklarla değil, kavramlarla tahakküm kurar.
Ve bazı kelimeler ordulardan daha güçlüdür.
Bugün hâlâ “gelişmiş toplum”, “uygar dünya”, “geri kalmış ülkeler”, “modernleşme sorunu” gibi kavramların bu kadar rahat kullanılabilmesi tesadüf değildir. Eski tarih hiyerarşileri yalnızca dil değiştirerek yaşamayı sürdürmektedir. Dünya artık açıkça “medenî” ve “vahşi” ayrımı yapmasa bile, insanlığı hâlâ ilerleyenler ve geride kalanlar şeklinde düşünmeye devam etmektedir.
Belki de asıl mesele budur: İnsanlık tarihi gerçekten bütün insanlığın ortak hikâyesi olarak mı yazıldı, yoksa belirli bir dünyanın kendi yükselişini “evrensel kader” gibi sunmasının en büyük anlatısı mı oldu?
Ve belki de modern dünyanın en rahatsız edici sorusu hâlâ cevapsız duruyor:
Tarihi gerçekten kim yazdı, kim susturdu ve hangi hakla insanlığın geri kalanını “tarih dışı” ilan etti?
Başkasının Bakışı Altında: Irkçılık, Beden ve Görünürlüğün Şiddeti
İnsan bazen yalnızca baskıyla değil, bakışlarla da yaralanır. Çünkü dünyada bazı bakışlar vardır; insanı sadece görmez, aynı zamanda tanımlar, sabitler ve içine hapseder. Bir başkasının gözünde sürekli açıklanması gereken bir varlığa dönüşmek, yalnızca toplumsal değil, varoluşsal bir deneyimdir. Irkçılığın en derin şiddeti de belki tam burada başlar: İnsan yalnızca dışarıdan baskılanmaz; kendi bedenine bile yabancılaşmaya başlar.
Modern dünya uzun süre insanı özgür ve bilinç sahibi bir özne olarak anlattı. İnsan düşünen, seçen, kendisini kuran bir varlık olarak tasvir edildi. Fakat bu anlatının görünmez bir kör noktası vardı: Herkes dünyada aynı biçimde özneleşmiyordu. Bazı insanlar yalnızca “insan” olarak yaşarken, bazıları sürekli bir sıfatla var olmak zorunda bırakılıyordu.
Bazıları yalnızca insandı.
Bazıları ise “Siyah insan”, “Doğulu insan”, “göçmen”, “öteki”ydi.
İşte modern dünyanın en sessiz şiddetlerinden biri budur.
Çünkü insanın yalnızca kendisi olarak değil, tarih boyunca birikmiş klişelerin taşıyıcısı olarak görülmesi, onun bedenini bile kendisine ait olmaktan çıkarır. Bir noktadan sonra beden artık yalnızca beden değildir; korkuların, önyargıların, egzotik fantezilerin, aşağılamaların ve tarihsel yüklerin yüzeyine dönüşür.
Irkçılık tam da bu yüzden yalnızca fikirlerden oluşmaz.
O bir bakış rejimidir.
İnsanların birbirini görme biçimlerine yerleşmiş görünmez bir tahakkümdür.
Bir insanın odaya girdiğinde önce birey olarak değil, ten rengi, aksanı, bedeni veya kökeniyle okunması; insanlıktan önce “kategori” haline getirilmesidir.
Ve belki de insanı en çok yaralayan şey tam budur: Kendi bedeninin başkalarının anlamlarıyla kaplanması.
Çünkü bazı insanlar dünyada sürekli görünür yaşar. Tenleri, yüzleri, isimleri veya dilleri onları sürekli “farklı” ilan eder. Ama paradoks tam burada başlar: Aşırı görünür hale gelen insan aynı anda görünmezleşir. Çünkü artık birey olarak değil, klişelerin temsilcisi olarak algılanır. İnsan “kişi” olmaktan çıkar, bir örneğe dönüşür.
Modern Batı düşüncesinin en büyük yanılsamalarından biri de kendisini tarafsız sanmasıydı. Beyazlık uzun süre görünmez norm olarak kuruldu. “İnsan” denildiğinde aslında belirli bir beden, belirli bir tarih ve belirli bir dünya deneyimi merkeze alındı; fakat bu merkez kendisini evrensellik gibi sundu. Böylece beyaz özne yalnızca kendi adına değil, bütün insanlık adına konuşabildi.
İşte tam bu yüzden bazı insanlar sürekli “öteki” olurken, bazıları yalnızca “normal” sayıldı.
Bu durum yalnızca siyasal değildir; aynı zamanda fenomenolojik bir meseledir. Yani insanın dünyayı yaşama biçimiyle ilgilidir. Çünkü insan sürekli başkasının bakışı altında yaşadığında, kendi bedenini bile özgürce taşıyamaz hale gelir. Yürüyüşü, sesi, dili, teni ve varlığı başkalarının tarihsel anlamlarıyla kuşatılır.
Sömürgecilik burada yalnızca ekonomik bir sistem değildir; bedenlerin anlamlandırılma rejimidir.
Bazı bedenler medeniyetin sembolü haline getirilirken, bazıları doğaya, içgüdüye, vahşiliğe veya eksikliğe yakın görülür. Böylece insanlık sessizce derecelendirilir. Kimin “tam özne”, kimin ise açıklanması gereken bir varlık olduğuna görünmez biçimde karar verilir.
En ağır yüklerden biri de tarihin bedene yapışmasıdır. Çünkü bazı insanlar yalnızca bugünü yaşamaz; geçmişin bütün klişeleriyle birlikte görülür. Kölelik, sömürgecilik, aşağılanma ve temsil biçimleri onların bedenine önceden anlam yükler. Böylece insan daha konuşmadan okunur, daha davranmadan tanımlanır.
İşte modern ırkçılığın en sofistike biçimi budur.
İnsan bazen zincirlerle değil, imgelerle kuşatılır.
Bir bakış, bir jest, bir sessizlik bile insanı kendi bedenine yabancılaştırabilir.
Bu nedenle ırkçılık yalnızca hukuki eşitsizlik değildir; gündelik hayatın mikro düzeyinde işleyen görünmez bir deneyimdir. Metroda hissedilen huzursuzlukta, bir sınıfta sürekli temsil edilme baskısında, bir iş görüşmesinde duyulan açıklama zorunluluğunda yaşar. İnsan bazen açık nefretle değil, sürekli kendisini kanıtlamak zorunda bırakılmasıyla yorulur.
Belki de modern dünyanın en büyük trajedilerinden biri budur: Bazı insanlar dünyada sadece yaşar; bazıları ise sürekli insan olduklarını ispat etmek zorunda kalır.
Ve tam burada bakışın yönü değişmeye başlar. Çünkü uzun süre dünyayı yalnızca Batı gördü, tanımladı ve yorumladı. Ötekiler ise görülen nesneler olarak kaldılar. Fakat bir gün bakış geri döndüğünde, kendisini “evrensel insan” sanan özne de görünür hale gelir. Tarafsız sandığı konumunun aslında tarihsel ayrıcalıklarla örülü olduğu ortaya çıkar.
Belki de modern dünyanın en büyük kırılması tam budur: Kendini yalnızca “insan” sanan öznenin, aslında belirli bir tarihin ve belirli bir gücün ürünü olduğunu fark etmesi.
Çünkü insanlık adına konuşan seslerin çoğu zaman yalnızca belirli bedenlerin sesi olduğu ortaya çıktığında, evrensellik fikri de çatlamaya başlar.
Ve geriye şu rahatsız edici soru kalır:
Bazı insanlar neden yalnızca insan olabilirken, bazıları ömürleri boyunca başkalarının bakışı altında açıklanmak zorunda bırakılır?
Modern dünya kendisini görünürlüğün çağı olarak anlatıyor. Herkesin konuşabildiği, herkesin temsil edildiği, herkesin kamusal alanda yer alabildiği bir çağ… Hukuken eşit yurttaşlardan, özgür bireylerden ve tarafsız kamusal alanlardan söz ediliyor. Fakat bütün bu görünürlük söyleminin içinde derin bir paradoks saklı: Bazı insanlar toplumun ortasında yaşadıkları hâlde gerçekten görülmüyorlar.
Belki de modern çağın en incelikli şiddeti tam burada başlıyor.
Çünkü görünür olmak ile tanınmak aynı şey değildir.
Bir insan sokakta, medyada, okulda, iş yerinde sürekli fark edilebilir; ama yine de özne olarak görülmeyebilir. Hatta bazen aşırı görünürlük, insanı daha da görünmez hale getirir. Çünkü insan artık birey olarak değil, kategori olarak algılanmaya başlanır. Ten rengi, aksanı, adı, bedeni veya kültürel işaretleri onun bütün insanlığının önüne geçer.
Böylece bazı insanlar yalnızca insan olarak yaşayabilirken, bazıları sürekli temsil etmek zorunda bırakılır.
Bir hata yaptıklarında yalnızca kendileri hata yapmış olmaz; ait oldukları grubun temsilcisi gibi okunurlar.
Bir şey söylediklerinde yalnızca konuşmuş olmazlar; “ırkları”, “kimlikleri” veya “kökenleri” konuşmuş sayılır.
İşte modern kamusal alanın görünmez eşitsizliği tam budur.
Çünkü toplumlar çoğu zaman kendilerini tarafsız sanırlar. Oysa hiçbir kamusal alan gerçekten nötr değildir. Her toplum görünmez bir “normal insan” modeli üretir. Ve bu model çoğu zaman fark edilmez; çünkü norm haline gelmiştir. Bazı bedenler yalnızca “insan” olarak görülürken, bazı bedenler sürekli işaretlenir.
Bazıları yalnızca vardır.
Bazıları ise sürekli açıklanmak zorundadır.
Modern dünyanın en güçlü mekanizmalarından biri de budur: Norm olan görünmezleşir, farklı olan ise sürekli görünür hale gelir.
Beyaz beden uzun süre bu görünmez norm olarak kuruldu. Kendisi yalnızca “insan” sayılırken, diğer bedenler “ırksal beden” olarak kodlandı. Böylece bazı insanlar toplumun merkezine yerleşirken, bazıları sürekli fark kategorisi içinde yaşamaya mahkûm edildi.
Fakat burada daha derin bir mesele vardır: İnsan yalnızca fiziksel olarak görünmek istemez; özne olarak tanınmak ister. Çünkü gerçek görünürlük, insanın başkalarının gözünde tam insan olarak kabul edilmesidir. Irkçılık ise tam bu noktada çalışır. İnsanları tamamen yok etmeden, onları eksik görünür hale getirir.
Bu yüzden modern ırkçılık çoğu zaman açık nefret şeklinde işlemez. Daha sessizdir.
Bir bakışta yaşar.
Bir sessizlikte saklanır.
Bir medya temsilinde çoğalır.
Bir iş görüşmesinde hissedilir.
Bir sınıfta, bir sokakta, bir toplantıda insanın üzerine çöken görünmez gerilimde kendisini gösterir.
Bazı insanlar kamusal alanda sürekli tetikte yaşarlar. Nasıl konuştuklarını, nasıl yürüdüklerini, nasıl göründüklerini düşünmek zorunda kalırlar. Çünkü bilirler ki bedenleri yalnızca beden değildir; başkalarının korkularının, klişelerinin ve tarihsel yüklerinin taşıyıcısıdır.
İnsan bazen yalnızca yaşamak için değil, yanlış anlaşılmamak için de yorulur.
Modern toplumların en büyük yanılsamalarından biri de “renk körlüğü” fikridir. Herkesin eşit kabul edildiği, kimliklerin artık önemini yitirdiği söylenir. Fakat tam da bu söylem bazen eşitsizliği görünmez hale getirir. Çünkü herkesin aynı olduğu iddia edildiğinde, bazı insanların yaşadığı özel tarihsel yükler de konuşulamaz hale gelir.
İşte sessizlik burada ideolojik bir işleve dönüşür.
Bazı deneyimler sürekli “abartı” sayılır.
Bazı aşağılanmalar “kişisel hassasiyet” diye küçümsenir.
Bazı yaralar ise yalnızca bireysel sorun gibi yorumlanır.
Böylece yapısal olan şey görünmezleşir.
Kamusal alan görünüşte herkese açıktır; ama herkes orada aynı rahatlıkla var olamaz. Çünkü bazı insanlar konuştuğunda yalnızca fikirleriyle değil, kimlikleriyle de yargılanırlar. Bazıları düşünce üretirken bile önce “temsilci” haline getirilir.
İşte tam bu yüzden görünmezlik yalnızca temsil eksikliği değildir; aynı zamanda bilgiyle ilgilidir.
Kimin deneyimi “evrensel” sayılır?
Kimin yaşadığı şey sadece “öznel şikâyet” olarak görülür?
Kim konuştuğunda insanlık adına konuşmuş olur, kim yalnızca kendi grubunun sesi sayılır?
Modern dünyanın görünmez hiyerarşileri tam da bu soruların içinde yaşar.
Çünkü insan yalnızca hukukla dışlanmaz; bazen “tam insan” kategorisine hiçbir zaman tam olarak dahil edilmediği için dışlanır.
Beden burada merkezi hale gelir. Bazı bedenler kamusal alanda nötr kabul edilirken, bazıları sürekli anlam yüklenmiş bedenler olarak yaşar. İnsan kendi bedenini bile özgürce taşıyamaz hale gelir. Ten rengi, saç biçimi, aksanı veya adı; başkalarının zihninde hazır klişeleri harekete geçirir.
Ve belki de modern dünyanın en ağır yorgunluklarından biri budur:
Sürekli kendisini açıklamak zorunda bırakılan insanın yorgunluğu.
Bu yüzden gerçek eşitlik yalnızca yasal haklarla kurulamaz. İnsanların gerçekten özne olarak tanınması gerekir. Eğer bazı insanlar hâlâ yalnızca temsil edilen nesneler olarak kalıyor, bazıları ise dünyayı tanımlayan öznelere dönüşüyorsa; eşitlik tamamlanmış değildir.
Belki de modern çağın en rahatsız edici gerçeği budur: İnsanlık adına kurulan kamusal alan bile herkesi aynı ölçüde insan olarak görmüyor olabilir.
Ve belki de asıl mücadele yalnızca görünür olmak değildir.
Gerçek mücadele, insanın kendi sesiyle, kendi bireyselliğiyle ve hiçbir kategorinin içine sıkıştırılmadan tam özne olarak tanınabilmesidir.
Kaynak: Irk Kavramını Kim İcat Etti? Felsefi Düşüncede Irk ve Irkçılık, Robert Bernasconi, Çevirenler: Zeynep Direk, İsmail Esiner, Tendü Meriç, Nazlı Öktem, Metis Yayınları, Dördüncü Basım, Eylül 2015.
No comments:
Post a Comment