Tuesday, 26 July 2022

Kapitalist Kozmokrat Oligarşi - Jean Ziegler

 Kapitalist Kozmokrat Oligarşinin İşleyişi

Bir Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü (2000-2008 yıllarında) Jean Ziegler’in Kaleminden Kapitalist Kozmokrat Oligarşisi’nin İşleyişinin Hikayesi 

Kapitalist oligarkların böyle mutlak bir güce nasıl sahip olabileceklerini hala anlayamıyorum. Bu hiç de adil değil. Her yerde, hatta yasaları, kolluk güçleri ve orduları olan devletlerde bile bunu nasıl dayatabiliyorlar?

Önce kelimenin kökeninden başlayalım. Eski Yunanca ''az'' anlamındaki ''oligo'' ve ''güç'' anlamındaki ''kratos'' sözcüklerinden oluşuyor oligarşi kelimesi. Oligarşi ''azınlık iktidarı'' demek. Kapitalist oligarklar ekonomide aslan payını kaparken, malın asıl üreticisi olan işçi, sermaye birikiminin dışında tutulur. Artık o, köle ve serflerin devamı niteliğindeki ''proletaryanın'' bir parçasıdır. Ne sermayeye ne de üretim araçlarına sahip olduğundan hayatta kalabilmek için ''ücretli işe'' başvurmak zorundadır. 

Sana bizzat kendi yaşadığım bir örnek vereyim. Biraz uzun bir hikaye, ama bir avuç zenginin tekelindeki mutlak güç karşısında insanların neler yaşadığını mutlaka anlaman gerek. 

Birleşmiş Milletler'in Gıda Hakkı Özel Raportörü olarak en tehlikeli ve karmaşık görevlerimden birinin de yolum Guatemala'ya düştü. Büyük Okyanus ile Karayip Denizi arasında 100.000 kilometrekarelik alana yayılmış olan Guatemala, sık ormanları, bereketli kıyı ovaları, volkanik sıradağları ve yüksek platolarıyla muhteşem güzelliklere sahip bir ülke. Burada büyük bir kısmı antik Maya Uygarlığı'nın torunları olan 15 milyon insan yaşıyor. Büyük Okyanus kıyısındaki son derece verimli, humusça zengin siyah topraklarda, göz alabildiğine uzanan muz, domates, kavun, ananas, avakado plantasyonları var. United Fruit, Del Monte Foods, Unilever,  General Food gibi kıtalararası özel gıda şirketlerine ait plantasyonlar bunlar. Dağ yamaçlarındaki teraslama yapılmış topraklarda kahve ağaçları yetişiyor. Yabancı veya yerli toprak ağalarının elinde bulunan ve halk dilinde fincas adı verilen plantasyonlarda çok düşük ücretler karşılığında mevsimlik olarak çalıştırılan Maya kökenli gündelik işçiler, aileleriyle birlikte sürdürdükleri yüksek taşlık platolarda yaşıyorlar. Bu insanlar, quebrada denilen derin vadilerin dik yamaçlarında, birkaç sap mısırla kadidi çıkmış domuzlar yetiştirerek ve kuyular kazarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Orta Amerika'yı süpürüp geçen mevsimlik tayfunların söküp götürdüğü, dallardan yapılmış derme çatma kulübelerde yaşıyorlar. Meslektaşlarım, tercümanlar ve BM güvenlik görevlileriyle birlikte Sierra de Chocotan'da geçirdiğin birkaç günü ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. Güneşli günlerde 2000 metre aşağılara kadar ''siyah toprak'' görülebiliyor. Del Monte adlı Amerikan şirketinin plantasyonları onlarca kilometrelik bir alan boyunca uzanıyordu. 

Yüksek sıcaklık nedeniyle daha çok akşamları çalışmak zorundaydık. Durumu incelemek için orada bulunuyorduk, ama bir deri bir kemik kalmış, dişleri dökülmüş, güzel kara gözlü Maya kadınları, erkekleri ve gençleri, belirgin bir düşmanlıkla, hep sessiz ve bakışları yerde duruyorlardı. Nihayet üçüncü gecenin sonuna doğru bir mucize oldu. Meydanın ortasındaki tahta banklara oturmaya davet edildik. Erkekler çember şeklinde etrafımızı sardılar. Önce yaşlılar konuştu. Şaşırdıklarını hissediyorduk. Ziyaretimiz meraklarını uyandırıyor, belki de onları endişelendiriyordu, ama bir yandan da ilgilerini çekmeye başlamıştı.

Mavi bayraklı, kar beyazı büyük arazi araçlarıyla, bellerinde silahları olmadan gelen ve büyüklük taslamayan bu kadınlı erkekli beyazların tek isteği konuşmak, yaşam koşulları hakkında bilgi almak, onları dinlemek, söylediklerini yazmakmış gibi görünüyordu. Yerlilerin iyiliğini isteyen insanlardı belki de bunlar... Köylülerin tabii ki Birleşmiş Milletler'in ne olduğu konusunda en ufak bir fikirleri yoktu. Fakat tercüman aracılığıyla kendilerine sorular soran beyaz adamın güçlü bir duruşu vardı. Bu büyük arabalardan biriyle gelmişti, yanındaki kadınlar ve erkekler iyi giyimliydi. Zamanla bir güven oluştu. Getirdiğimiz yiyecekleri onlarla paylaştık. 

Bugün Guatemala'da ekilebilir arazinin % 67'si yerli ve yabancı toprak sahiplerinin yüzde 1,86'sının elinde bulunuyor. Ülkede her yeri 3700 hektarı aşan 47 büyük mülk var. Mülk sahiplerinin yaklaşık yüzde 90'ı 1 hektarlık veya daha küçük arazi parçalarında yaşamını sürdürmeye çalışıyor. 

Özel raportörlük kariyerimde, Guatemala için sunduğumuz rapor kadar üzerinde çalıştığım rapor ve öneriler pek azdır. İnsan Hakları Konseyi'ne ve ardından BM Genel Kurulu'na yaptığımız başlıca öneriler şöyleydi:

Bir ulusal tapu sicili oluşturmak ve toprak reformu gerçekleştirmek; toprakla ilişkili anlaşmazlıkları yargılama yetkisini askeri mahkemelerden almak; yerli toplulukların yaşadıkları toprakların yüzeyinden ve yer altından serbestçe yararlanma haklarını bir anayasa maddesi ile koruma altına almak; bir tarım kredi bankası açmak; mevsimlik tarım işçilerinin grev hakkını yasallaştırmak; plantasyonlarda çalışan işçilerin sendikalarını yasallaştırmak; işsizlik sigortasını mevsimlik işçileri ve tarım işçilerini de kapsayacak şekilde genişletmek.

Maalesef bunları başaramadım. Birleşmiş Milletler’de bütün görev raporlarının görevin bitiminden sonraki altı ay içinde Genel Sekreter’e sunulması gerekir. Genel Sekreter raporu onaylar ve müzakere edip karar verilmesi için önce İnsan Hakları Konsey’ine ardından genel kurula iletir. Öneriler onaylanırsa, uluslararası kamu hukukunun yeni kuralları haline gelir.

Kazanma şansımızın düşük olduğunu biliyordum. Düşmanlar uyanık, güçlü ve kararlıydı; iyi organize olmuşlardı. Yenilgi planlanmıştı. Birleşmiş Milletler’de, Arizona ilaç endüstrisi milyarderlerinden biri olan ABD temsilcisi beni özel mülkiyeti sabote eden, serbest piyasayı takip etmeye yönelik “komünist” tedbirler önermekle suçlayarak sertçe çıkıştı.

Kapitalistler için her türlü toprak reformu bir tehdittir, “kutsal” serbest pazar ekonomisine ve özel mülkiyete kabul edilemez bir saldırı niteliği taşır. Kuzey Amerika kökenli kıtalararası özel şirketler yapacaklarını yapmışlardı; temsilci onların sözcülüğünü yapıyordu. Washington hükumetinin Birleşmiş Milletler’de bir çok uydusu, çok sayıda hizmetkârı vardır. Dolayısıyla İnsan Hakları Konseyi’nde de, Genel Kurul’da da, çoğunluğun karşı tutum almasını sağlamakta zorluk çekmediler. Kuzey Amerikalı kıtalararası özel şirketler önerilerimi gözden düşürmeye karar vermişlerdi, öyle de yaptılar.

Hiçbir şey yapılamıyor kesinlikle. 1825’te İspanyol İmparatorluğu’nun egemenliğinden kurtulup bağımsızlığına kavuşan Guatemala’nın hâlâ bir tapu sicili yok. Arazisini genişletmek isteyen toprak ağaları pistoleros’ları, yani eli silahlı adamlarını yakındaki Maya köyüne gönderiyor; bunlar köylerden bazılarını, birkaç kadını veya genci öldürüyor. Burada yaşayan köylüler de korkuyla dağa kaçıyorlar. Tapu sicili olmadan toprak reformu yapmak veya arazileri yeniden dağıtmak teknik olarak mümkün değildir; çünkü bu toprakların kesin sınırları bilinemez. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF)?Guatemalalı çocuklar hakkındaki son raporunu 2015 yılında yayımladı. O yıl ülkede on yaşın altında 112.000 çocuk açlıktan ölmüştü. 

Orta Amerika’daki bu çok uluslu şirketler çok korkunç!

Üstelik bu şekilde hareket eden bir tek onlar da değil. Küresel finans sermayesinin efendileri Afrika’da da aynısını yapıyor. Bir örnek vereyim:

Cep telefonu kullanmayı reddediyorum. Russin’deki evimizde büyükannem Erica‘nın siyah telefonunu masada her gördüğümde aklıma Kivu geliyor. Kivu, Kongo’nun doğusunda ve Virunga volkanik dağ zincirinin eteklerinde uzanan savanlar ve göllerle kaplı muhteşem bir yer. Burada ağır silahlı milisler tarafından korunan maden alanlarından çıkartılan koltan, özel şirketler tarafından sömürülüyor. Günümüzde gümüş ve altından daha değerli olan bu cevher, uçak gövdelerinde, cep telefonlarında ve gelişmiş ülkelerde yaşayanlar için vazgeçilmez olan daha binlerce aletin yapımında kullanılıyor. Tek sorun, bu cevhere ulaşmanın çok zor oluşu. Maden kuyuları bazen o kadar dar oluyor ki ancak zayıf bedenli çocuklar aşağı inebiliyor. Koltan damarları toprağın 10 ila 20 metre altında bulunuyor. Kaya çok kırılgan ve sık sık göçükler meydana geliyor. O zaman bu çocuklar diri diri toprak altında kalıp maden kuyularında boğularak can veriyorlar. Bu madenlerin efendilerine çalışacak eleman bulmakla görevli adamlar Kuzey Kivu köylerine gidip çocuk topluyorlar. 

Bu maden cehennemi Doğu Kongo’da herkes biliniyor. Anneler de, 10-12 yaş arası çocuklar da biliyorlar bütün bunları. Çocuklar kuyulardan bahsedildiğinde korkudan titriyorlar. Kivu’da açlık kol geziyor, iç savaş var, milisler köyleri yağmalıyor, manyok köklerini çalıyorlar. Bir çok çocuk ancak o kuyulara inerlerse ailelerin hayatta kalabileceğini biliyor. Dar tünellerden ölesiye korkmalarına rağmen, küçük kızların ve oğlanların çoğu bu adam toplayıcılarla birlikte maden bölgesine gidiyorlar. 

Kongo devleti halkını korumak için bir şey yapmıyor. Kivu’da  Kongo devleti yok. Şöyle anlatayım: Ruanda’da kayıtlı kamyonlara yüklenen koltan, “büyük sınır” diye bilinen sınırı geçerek önce Goma’ya oradan Ruhengeri’ye ve Kigali‘ya taşınıyor; sonra Ruanda‘dan çıkıp Kenya’ya götürülerek Hint Okyanusu kıyısındaki Mombasa limanına ulaşıyor. Kıymetli yük buradan Japon, Çin, Avrupa ve Kuzey Amerika endüstriyel pazarlarına iletiliyor. Glencore, Freeport-McMoRan, Rio Tinto gibi kıtalararası özel şirketlerin Kongo’nun doğusundaki mutlak gücü farklı şekillerde kendini gösteriyor. Mesela Glencore burada büyük bakır madenleri de işletiyor. Koltan içinse sistem farklı: Cevheri küçük yerel şirketler çıkartıyor. Aracılar tarafından satın alınan cevher Kongo devletinin taşocağı ve madencilik şirketi olan Gecamines’e satılıyor. Yolsuzluğun hat safada olduğu Gecamines ise cevheri kıtalararası şirketlere satıyor. 

Kivu’daki koltan madeninde, sefil bir ücret için sürekli milislerin silah tehdidi altında ömür tüketen çocukların ve gençlerin bir deri bir kemik vücutlarını ve korku dolu bakışlarını asla unutmayacağım. Bu stratejik cevherin dünya rezervinin %60 ila 80’i bu bölgede bulunuyor. Uluslararası basın Kivu’yla yalnızca bir kez, o da 2000 yılının Noel’inde ilgilendi. Bunun da nedeni koltandan elde edilen tantal elementi tedarikinde geçici bir sıkıntı nedeniyle, Sony’nin ünlü PlayStation oyun konsollarının Avrupa mağazalarındaki raflardan kalkmasıydı. 

Peki, ya bu köle çocuklar?

Bukavu ve Goma sokakları, ormandaki maden kamplarından kaçmayı başarabilen yüzlerce kız ve erkek çocukla dolu. Bu çocuklara yardım etmeye, yaralarını sarmaya, onlara yatacak yer ve yiyecek sağlamaya çalışan nadir de olsa birkaç insani yardım kuruluşu var. 

Peki, bu canice ticareti durdurmak için kimse bir şey yapmıyor mu?

ABD başkanı Barack Obama insanlık dışı koşullarda çıkarılan madenlerin izlenebilirliğini sağlamak için Kongre’de bir yasa çıkardı. Satışlarından elde edilen gelir silahlı çatışmaların finanse edilmesinde kullanıldığı için “çatışma mineralleri” diye adlandırılan bu madenlerin, Kuzey Amerika pazarına artık girmemesine yönelik bir yasa. Fakat bu pek işe yaramadı. Bu minerallerin büyük bir kısmı eritilerek “yasal” minerallerle karıştırılabiliyor. Öte yandan, muazzam kaynaklara sahip olan dev madencilik şirketleri Obama yasasını sabote etmek için ellerinden geleni yaptılar. Dünyanın en güçlü madencilik şirketleri grubu olan Glencore’un holdingi yani “kâr merkezlerini” tek çatı altında toplayan şemsiye şirketi, İsviçre’nin Zug Kantonu’nda kayıtlı. Bu vergi cennetinde bir holdingin yıllık vergisi, kazanılan gelirin ancak %0.2 kadarı. Yani Glencore İmparatorluğu üzerinde de güneş asla batmıyor.

Maden şirketleri kanunları ihlal edebiliyorlar. Washington da sahip oldukları muazzam gücü seferber etmeyi başardılar. Obama’nın yerine gelen başkan Donald Trump maden devlerinin önünde eğildi. Yasayı kaldırdı. 

Kapitalist özel şirketler dünyanın en güçlü ülkelerinden daha güçlüler. Gel biz tekrar Kongo’ya dönelim… Kongo’nun doğusunda, Fransa’nın iki katı büyüklüğünde bir alanda artık hiçbir yetkili kamu kurumu yok. Maden ocaklarının efendileri ne işletme ruhsatı ne ihracat vergisi için para ödüyorlar ne de bir kuruş vergi veriyorlar. Kivu Gölü’nün kuzey kıyılarında, Virunga’nın en yüksek yanardağlarının gölgesinde bulunan Goma, yaklaşık 400.000 nüfuslu bir kent. Ve bu kentte normal şekilde faaliyet gösteren bir hastane yok. Sık kullanılan ilaçların çoğu hiç bulunamıyor, zehirli bir yılan tarafından ısırılan veya enfeksiyona yakalanan çocuklar ölüyorlar. 

Jean-Paul Sartre şöyle demiş: “İnsanları sevmek için onları baskı altına alarak sindiren ‘şeyden’ şiddetten nefret etmek gerekir.” Burada anahtar sözcük “şey”; bir “kişi” değil. Sorun, dünyanın efendilerinin ahlaki veya psikolojik nitelikleri, hatta öznel amaçları değil. Dolayısıyla da Del Monte, Goldman-Sachs, Unilever, Texaco veya Glencore gibi şirketlerin başında bulunanların iyi veya kötü insanlar olup olmamasından bağımsız bir durum söz konusu. Çünkü bu kişilerin hepsi sosyolojide “yapısal şiddet” olarak adlandırdığımız şeye tabiler. BNP Parbias’nın veya Sanofi’nin başkanı, eğer şirket hisselerinin borsa değerini (yatırım kârlılığını) yılda yüzde 10:20 kadar artıramazsa üç ay içinde görevinden alınır. 

Sartre, “Düşmanı tanımak, düşmanla savaşmak” der. Tekrar ediyorum, belirli insanlardan nefret etmek bir işe yaramaz, dünyanın kapitalist düzenli anlamaya çalışmak gerekir, yamyam bir düzendir bu. Boston’lu arkadaşım ve meslektaşım Noam Chomsky kıtalararası şirketlere “ölümsüz dev insanlar” diyor. Ben ise “soğuk canavarlar” diyorum. 

İnsanlık oligarkların mutlak gücüne tabiyse ve oligarklar da hem insanlığa hem de birbirlerine karşı bu kadar acımasızlarsa o zaman insanlık çok büyük tehlike altındadır demektir. Küresel finans sermayesinin oligarkları her gün bu gezegende kimlerin yaşayıp kimlerin öleceğini karar verirler. Politikalarının temeli aşırı pragmatizme dayalı ve kendi içinde çelişkilerle doludur. Muhalif gruplar birbirleriyle mücadele içindedir. Sistemin genelinde acımasız bir rekabet vardır. Efendilerinin arasında Homeros destanlarındakilere benzer savaşlar verilir. 

Silahları ise zorunlu birleşme, şirket merkezinin farklı bir yere taşınması, art niyetli halka arz teklifleri oligopollerin (birkaç firmanın bir sektördeki pazarı ele geçirmesi) kurulması damping (bir ürünün yurtdışında çok ucuz fiyata satılması) veya yanlış bilgilendirme kampanyaları yoluyla rakiplerin ortadan kaldırılmasıdır. Suikast daha nadir görülür, ancak efendiler gerekirse buna başvurmakta da tereddüt etmezler. 

Fakat bir bütün olarak kapitalist sistem veya ana sektörlerinden biri tehdit edilir ya da itirazla karşı karşıya kalırsa, oligarklar ve dalkavukları yekvücut haline gelirler. O vakit, güç arzusu, tamahkarlık ve sınırsız hakimiyet sarhoşluğunun itici gücüyle dünyayı özelleştirme yolunda dişleriyle tırnaklarıyla çalışırlar. Bu onlara ölçüsüz ayrıcalıklar, sayısız faydalar ve astronomik servetler kazandırır. Guatemala’daki başarısızlığımın nedeni bu işte…

Sömürülen ülkelerin hükümetleri bu duruma karşı çıkmıyorlar. Aslında tek suçlu oligarklar değil. Küresel finans sermayesinin talancıları, askeri imparatorluğu ve ticari ve finansal kuruluşları aracılığıyla halklara yaşattığı yıkım ve ıstıraplara, birçok hükümette (özellikle de üçüncü dünyada) yaygın olarak görülen yolsuzluk ve kötü yönetimden kaynaklı sıkıntılar da ekleniyor. Çünkü dünyadaki finansal sermaye düzeni, mevcut hükümetler suç ortaklığı yapmasalar ve yozlaşmamış olsalar işleyemez. Zürih’te papazlık yapan Walter Hollenweger bu durumu şöyle özetliyor: “Ülkemizdeki zenginlerin saplantılı ve sınırsız açgözlülüğü, gelişmekte olan ülke seçkinlerinin yaptığı yolsuzluklarla birleşince ortaya devasa bir cinayet komplosu çıkıyor… Dünyanın her yerinde ve her gün Beytullahim masumlarının katliamı yeniden yaşanıyor.”

Kaynak: Jean Ziegler, Gençlerle Başbaşa Kapitalizm, ss. 47-59



Thursday, 21 July 2022

Nefret Nasıl Ortaya Çıkar?

 Nefret Nasıl Ortaya Çıkar?

Duygusal ilgiden tümüyle yoksun kalmış olan çocuk, gerek cinsel gerekse diğer türden sömürüyü bir tür besinmiş gibi özümler. Sevgiye, sıcaklığa, esirgenmeye aç bir çocuk yalnızca cinsel sömürüye değil, dayağa, hakarete ve aşırı yüklenmeye de, sırf terk edilmesin diye, oburca saldırır.

Çocuğun o zamanki yanılsamalarını bugün fark edip anlamanın yanı sıra yetişkin insanlar· olarak bunların sonuçlarından dersler çıkarmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Çocukluktaki acının inkârının, sadece aile çevresi gibi özel alanlarla sınırlı olmayıp çarpıcı politik değişimlere kadar uzanan sonuçları vardır. Burada, kabaca da olsa bunlara değinmek istiyorum. Amacım, belli konular hakkında denemeler yazmak değil, başkalarını bu konuda düşünmeye ve varsayımlarımı kontrol etmeye yöneltecek soruları ve varsayımları ortaya koymak. Anlattığım öykülerin burada ortaya attığım varsayımların anlaşılmasını kolaylaştıracağını umuyorum.

Neden "çocukluk" konusu bugüne kadar araştırmaların az çok dışında bırakılmıştır? Bunun pek çok nedeni olabilir. Bence bunlardan biri, hepimizin, tıpkı Freud ve Wilhelm Reich gibi, araştırmaların sonuçlarının anne ve babamıza duyduğumuz sevgiyi ve güzel anılarımızı yitirmemize yol açmasından duyduğu korkudur.

Ama bu pek büyük bir tehlike değildir. Anne ve babamıza duyduğumuz ilk, bozulmamış, çocuksu sevgi o denli köklüdür ki, herhangi bir şeyin, hele gerçeğin öğrenilmesinin, bunu sarsması beklenemez. Bu, sevgi görmek ve sevgi göstermek şeklindeki doğal ihtiyaçtan kaynaklanır. Yaşamı sürdürmeyi sağlayan bu olumlu duygulara sarılmamızda şaşılacak bir şey yoktur. Ancak aynı zamanda, bunları yitirme kaygısı, kendi gerçeğimizle yüzleşmemizi engelleyebilir ve ebeveynimize, kendimizi inkâr ederek ödeyeceğimiz bir borcumuz olduğu şeklinde garip bir düşünceye takılıp kalmamıza yol açabilir.

Ama bunun böyle olması şart değildir. Ebeveyne sadakat ile kendimize karşı dürüst olmanın birbirlerini dışlamaları çocuklukta sık görülen bir durumdur şüphesiz. Pek çok kişi çocukluklarında, içinde bulundukları gerçeklikle yüzleşmeye katlanamaz. Bu yüzden de kurtuluş olarak inkâra yönelinir. Ancak yetişkin insanlar haline geldiğimizde, kendimizi kandırmanın sonuçlarından. bunun yarattığı hastalık belirtilerinden kurtulmak amacıyla kendi gerçekliğimize yaklaşmayı öğrenebiliriz. Bunun için anne ve babamıza karşı duyduğumuz olumlu duygularımızdan vazgeçmemiz gerekmez. Yetişkin insanlar olarak, onların durumlarını anlama, farkına varmadan ya da varmak istemeden bize zarar vermiş olmalarının nedenini öğrenme olanağımız vardır.

Artık yetişkin insanlar haline gelmiş olan çocuklar, bu öğrenme sürecinde kendilerine destek olacak birini bulabilirlerse. Tıpkı Sandra ve Anika gibi, bir yandan sevmeyi ve anlamayı, öte yandan da kendilerine karşı dürüst kalmayı başarabileceklerdir. Sandra ve Anika salt olguların değil, çocukluklarında bunların kendileri için taşımış olduğu özel anlamın peşindeydi. Bu eski deneyimlere ilişkin hiçbir şey hatırlamıyorlardı ama çeşitli hastalık belinileriyle boğuşuyor, sürekli olarak unutma yoluyla acılardan kaçmaya çalışıyorlardı. Bugün ise, ebeveynlerinin izni olmaksızın kendi gerçekleri ile yüzleşebiliyorlar. Yeni kazandıkları bu özerklik, ebeveynlerine karşı başarıya ulaşma şansı olmayan saldırılar yöneltme saplantısından kurtulmalarını sağlamıştır. Ebeveynlerinin de nihayet kendi gerçekleriyle yüzleşmeye yönelmeleri ancak bu sayede mümkün olabilmiştir.

Çocuk, sevdiği ve hayranlık duyduğu kişilerin kendisini niye yaraladığım anlayamaz. Bu yüzden de bu davranışı kendince yorumlayarak, yapılanın doğru olduğuna inanır. Kendisine yapılan taciz, bilişim sisteminde, ilerki yaşlarda yeni bir değerlendirmeden geçirilmemesi halinde, hayat boyu taşıyacağı olumlu bir değer kazanır. Böylesi bir yeni değerlendirme yapmayı başarmış genç ya da yaşlı pek çok insan vardır. Tıpkı Sandra ve Anika gibi bunlar da, kısıtlamalarla dolu çocuksu konumlarını terk edebilmek için ebeveynlerine sevgi duymayı bırakmak zorunda olmadıklarını fark etmişlerdir. Ancak bundan sonradır ki, çocukça değerlendirmeleri bir kenara bırakabilmiş ve artık kendileri yetişkin insanlar olarak, büyüklerinin davranışlarındaki hatalı, zararlı ve hatta tehlikeli yönleri görmeye yanaşabilmişlerdir. Bunu, çocuksu çaresizlik ve bilgisizlik konumunu geride bırakarak ebeveynlerinin o zamanki güç durumlarını anlayabilecek bir aşamaya gelmiş olmalarına borçludurlar.

Bu noktadan sonra, yedikleri dayakların yararını gördükleri şeklinde, gerçeğe aykırı iddialarda bulunmaları gerekmez. Ayrıca kendisine neden haksızlık yapıldığını anlayamayan küçük bir çocuk gibi büyüklerini suçlamaya da ihtiyaçtan yoktur. Geçmişte olup biteni adlandırabilecek ve konuştukları kişinin betimlemeleriyle buna olanak tanıması halinde, kendilerini karşılarındakinin yerine koyabilecek durumdadırlar. Bunun sonucu da, olup biteni tam olarak bilmekten kaçınan, hatta bunu dışlayan, dinsel bir eylem niteliğindeki bağışlamadan temelde farklı bir şey olan anlayıştır.

Peki, yetişkin insanların bir zamanlar görmüş olduktan zararı inatla inkar etmeleri, çocuk konumunda kalmakta direnmeleri ve ebeveynlerinin hatalarını kayıtsız şartsız idealleştirmeleri durumunda ne olur? Başka seçeneklerle karşılaşma fırsatları olmadığı, ebeveynlerinin davranışlarının nedenleri de bilinmez olarak kaldığı için kendilerine uygulanmış olan şiddeti yerinde bulmaları beklenebilir bu insanların. Bunun yıkıcı sonuçları daha genç yaşlarda, küçük kardeşlere karşı baskıcı davranışlar, şiddet uygulamaları şeklinde kendini gösterebilir.

Ne yazık ki yetişkin insanların elinde, çocukken karşılaştıkları şiddeti inkâr etmelerini ve başkalarına aktarmalarını olanaklı kılacak başka araçlar da vardır. Bu şiddeti, sonuçta iyi bir şeymiş gibi sunabilecek kadar incelikli bir şekilde teorize edebilirler. Başkalarına ve kendilerine karşı söyledikleri yalanı düzeltmeye yanaşmadıkları ölçüde, eylemlerinin, karşılarındaki kişilerce katlanılması gereken sonuçlarını ağırlaştırırlar. Böylece de ilk bakışta çelişkili gibi görünen bir durumla karşılaşırız: Uslu, pek dikkat çekmeyen, büyüklerini hiç eleştirmeyen ve onların isteklerini yerine getirmeyi mükemmel olarak öğrenmiş bir çocuk otuz yıl sonra karşımıza Auschwitz'de komutan ya da Adolf Eichmann olarak çıkıverir.

Bütün kitaplarımda, çocuklara uygulanan şiddetin topluma geri döndüğünü göstermeye çalıştım. Bu sonuca, nefretin nereden geldiği, nasıl oluştuğu sorusunu inceleyerek ulaştım. Niye kimi insanlar aşın şiddete yatkın olurken diğerlerinin böyle olmadığını anlamak istiyordum. Bunu ancak, diktatörlerin ve katliamcıların çocukluklarını ayrıntılı olarak incelediğimde kavramaya başladım. Hepsi de çocukluklarında, neredeyse hepten inkar ettikleri akla hayale gelmeyecek derecede dehşet verici olaylarla karşılaşmışlardı. Yetişkin insanlar haline geldiklerinde intikam eylemlerine yönelmelerine yol açan şeyin bu inkâr olduğunu düşünüyorum. Eğitim adına baskılanıp aşağılanan çocuk, henüz erken bir dönemde şiddet ve ikiyüzlülüğün dilini öğrenir ve bunu etkili tek iletişim aracı olarak benimser.

Çocukluktaki tacizin toplumu nasıl etkileyebileceğini Hitler ve Stalin örnekleri ile anlaşılır kılmaya çalıştığımda, pek çok kişi kendilerinin de çocukluklarında sık sık dayak yedikleri halde birer caniye dönüşmediklerini söyleyerek bana karşı çıkmıştı. Çocukluklarına ilişkin ayrıntılı sorular sorduğumda ise, yakınlarında, kendilerini tacizlerden koruyamamış da olsa, ilgi ve hatta sevgi göstermiş en azından bir kişinin bulunmuş olduğu ortaya çıktı her seferinde. Benim "yardımcı şahit" dediğim bu kişilere bir örnek, Dostoyevski'nin iyi yürekli annesidir. Babası son derece gaddar olan Dostoyevski, romanlarının ortaya çıkmasını olanaklı kılan sevginin varlığından annesi sayesinde haberdar olabilmiştir.

Dayak yiyen çocukların bazıları, çocukluk yıllarında ya da daha sonra, yalnızca yardımcı ama bilinçsiz şahitlerle değil, bilgili şahitlerle, yani kendilerine yapılan haksızlığı haksızlık olarak algılamalarına ve başlarına gelenden duydukları üzüntüyü dile getirmelerine etkin bir biçimde yardımcı olan kişilerle de karşılaşmışlardır. Doğal olarak bu çocuklar, büyüdüklerinde şiddet uygulayan caniler değil, hissetmeyi ve bilinçli olarak davranmayı bilen insanlar haline gelmişlerdir.

Çocuk tacizleri ile ilgilenen kişilerin karşılaştıkları şaşırtıcı bir olgu, ebeveynlerin, çocuklarını tıpkı kendilerinin çocukluklarında yaşamış olduğu biçimde taciz ya da ihmal etmeleridir. Ama ebeveynler, çocukluklarında yaşamış olduklarını hatırlamazlar. Bu kişilerin yıllardır kendi geçmişlerini tekrar tekrar sahneye koymuş oldukları ancak terapi sırasında ortaya çıkar, tabii terapiye başlamak mümkün olursa.

Bu olayı, çocuklukta yaşanan tacizlere ilişkin bilginin, beyinde bilinçdışı anılar şeklinde kaydedilmiş olarak, varlığını daima sürdürdüğü varsayımı ile açıklayabiliyorum ancak. Çocuğun kendisine yapılan tacizleri, bilgili şahitler olmaksızın bilinçli olarak yaşaması mümkün değildir. Korku ve acı tarafından yıkılmamak için bildiğini bastırmak zorundadır. Ama bilinçdışı anılar insanları, çocukluktaki tacizlerin geride bıraktığı korkulardan kurtulmak amacı ile, bastırılmış sahneleri sürekli yeniden yaratmaya zorlar. Bu durumdaki bir kişi, çocuğun çaresizliğine hakim olabilmek ve bilinçdışı korkulardan kaçabilmek için, etkin rolü kendisinin üstlendiği durumlar yaratır.

Ancak bu da onun için bir kurtuluş değildir. Sürekli olarak fail durumuna düşer ve kendisine yeni kurbanlar bulur. Günah keçilerine yansıtıldıkları sürece nefret ve korkunun üstesinden gelmek mümkün değildir. Ancak gerçek neden ortaya çıkarıldıktan, haksızlığa karşı duyulan doğal tepki anlaşıldıktan sonradır ki suçsuz kişilere yöneltilen kör nefret ortadan kalkabilir. Çünkü gerçeği gizleme işlevine, bu noktadan sonra artık gerek kalmaz. Geçmişleri ile terapi seanslarında yüzleşip hesaplaşmış cinsel suçluların, geçmişteki yaralarını yıkıcı bir biçimde tekrar sahneye koyma tehlikelerinin kalmadığı bilinmektedir.

Nefret nedir asıl olarak? Bence, daha konuşmaya başlamadan önceki dönemde horlanmış çocuğun öfke ve çaresizliğinin muhtemel bir sonucudur. Anne ya da babaya duyulan öfkenin, bilinçdışı kaldığı ve inkâr edildiği sürece ortadan kalkması mümkün değildir. Bunun yerine günah keçilerine yöneltilir bu öfke, insanın kendi çocuklarına ya da sözde düşmanlara. Nefrete dönüşmüş öfke ideoloji kılığına girdiğinde, ahlaki yaptırımları dikkate almayan yıkılamaz bir yapı oluşturduğundan, özellikle tehlikeli bir hale gelir. Çaresiz bir bebeğin çığlık çığlığa ağlayışını dikkatle izleyen biri, bu duyguların yoğunluğu karşısında şaşkınlığa düşecektir.

Nefreti başka hedeflere kaydırma mekanizmalarının nelere yol açtığını pek çok diktatör gözler önüne sermiştir. Kitleleri kendi yanlarına çekmeyi ve cinayete teşvik etmeyi başarmalarının nedeni, insanların içlerinde uyumakta olan güçlü duyguları günah keçilerine yönlendirebilmeleri olmuştur. Kökeninden kopmuş, odaklaşmamış duygular, zamanında çocuğun gerçekleştirememiş olduğu eylemleri mümkün kılabilmek için bir nesnenin varlığına ihtiyaç duyar.

Hayvanlar saldırıya, kavga ya da kaçma şeklinde tepki gösterir. En yakınındaki insanlar tarafından sıkıştırılan küçük bir çocuk için bu iki yol da tıkalıdır. Bu nedenle de kimi durumlarda doğal tepkisi, günün birinde daha zayıf bir nesneye yönelinceye dek, yıllarca dizginlenebilir ve böyle bir fırsat çıktığında da bastırılmış duygular, engel tanımaksızın azınlıklar üzerine boşaltılır. Buna yabancı düşmanlığı denir ve nesnesi ülkeden ülkeye değişir: Türkler, Romanlar, Biafralılar, Hutular, Tutsiler ve diğerleri. Ancak bu nefretin temellerinin her yerde aynı olması beklenebilir.

Örneğin Luther, akıllı ve okumuş bir insandı, ama Yahudilerden nefret ederdi ve ebeveynlere, çocuklarını sıkı bir biçimde terbiye etmeleri öğütlemişti. Hitler'in infazcıları gibi sapık bir sadist değildi gerçi, ama Hitler'den 400 yıl önce yıkıcı öğütler vermişti. Annesi tarafından daha küçük yaşlardan itibaren sıkı bir şekilde terbiye edilmişti ve sözde kendisine "yaramış" olan şeyin doğru olduğuna inanıyordu. Bedenine kaydedilmiş olan, zayıf bir varlığa eziyet etme eyleminin, anne ve babalar tarafından yapıldığına göre yanlış olamayacağı inancı, Tanrı'nın, yakınlarını sevme ve zayıflara acıma buyruklarından daha güçlü bir etki yapmıştı Luther üzerine. 

Philip Greven da, son derece aydınlatıcı kitabında Amerikan kültürel ortamından benzer örnekler veriyor. Dayakla verilen dersin ömür boyu etkili olabilmesi için, çocukları kızılcık sopasıyla dövmeye yaşamlarının ilk aylarından itibaren başlamayı öğütleyen erkek ve kadın pek çok kilise görevlisine değiniyor. Gerçekten de bu dayakların etkisi ömür boyu sürüyor! Anne ve babaların kafalarını bulandıran bu korkunç, yıkıcı metinler dayağın kalıcı etkisinin en iyi delilleri. Böylesi metinleri, bir zamanlar kıyasıya dövülmüş ve daha sonra da başlarından geçeni yüceltmiş olan kişiler kaleme alabilir ancak.

Aynı şeyler günümüzün teröristleri için de geçerli. Kendilerine hiçbir kötülüğü dokunmamış insanlara işkence eden, onları öldüren bu kişiler, gaddarlıklarını sözde dini fikirlerle süslerler. Bu insanlardan, küçük bir çocukken kendilerine uygulanmış olan şiddetin intikamını almakta olduklarının farkında bile değildirler. Ama gerek bugünkü cehaletleri, gerekse bir zamanlar bastırılmış, şimdi ise inkar edilmekle olan öfkeleri, aşırı yıkıcılıklarını herhangi bir şekilde haklı gösteremeyeceği gibi kendilerine acımamızı da gerektirmez.

Nefretin bilinçdışı kalmasının nedeni, babadan nefret etmenin yasak olması değil, çocuğun, iyi bir babaya sahip olduğu yanılsamasını ayakta tutmaya, kendi hayatını sürdürebilmek için ihtiyaç duyması idi. Nefrete, ancak aslının yerine konan bir nesneye kaydırıldığında izin verilebilirdi, önü ancak o zaman açılabilirdi. Eğer kendisine uygulanmış olan terbiye yöntemi ve bunun yol açtığı zararlar Almanya ve Avusturya'da bu kadar yaygın olmasaydı, Hitler bu kadar destekçi bulamazdı. 

Ancak Hitler'in Yahudilerle olan sorununun kökenleri doğumundan önceki dönemdeydi. Babaannesi, gençliğinde Graz'da bir Yahudi ailesinin yanında hizmetçi olarak çalışmıştı. Memleketi olan Braunau adlı köye döndükten sonra Alois adını verdiği bir oğlan çocuğu doğurdu. Daha sonra Hitler'in babası olacak olan Alois 14 yaşına gelene kadar da Graz'daki aileden nafaka aldı. Pek çok biyografide yer alan bu öykü, Hitler ailesinin ikilemini oluşturur. Babaannenin, gençliğinde evinde çalıştığı Yahudi tüccar ya da oğlu tarafından hamile bırakıldığı inkar edilmek durumundaydı. Ama öte yandan bir Yahudinin sebepsiz yere yıllarca nafaka ödediğini iddia etmek de mümkün değildi. Bir Avusturya köyünün sakinlerinin, bir Yahudinin bu denli cömert olabileceğine inanmaları beklenemezdi. Bunun sonucu olarak da, Hitler ailesi, "ayıbını" örtecek bir öykü üretememiş oldu.

Alois Hitler, Yahudi düşmanı bir ortam içinde Yahudi kökenli olduğu şüphesi ile yetişti. Gümrük memuru olarak gördüğü saygı, haksız olarak taşıdığı ayıba ve görmüş olduğu aşağılanmaya karşı duyduğu gizli öfkeyi yatıştırmaya yetmemişti. Bu öfkeyi, kızı Angela'nın anlattıklarına göre, her gün acımasızca dövdüğü oğlu Adolf'tan, ceza korkusu duymaksızın çıkarabiliyordu. Adolf da, çocukluktaki korkularından kurtulabilmek için, yalnızca kendini değil bütün Almanya'yı, daha sonra da bütün dünyayı Yahudi soyundan kurtarmak zorunda olduğu şeklinde bir çılgınlığa kapıldı. Sığınağında ölene kadar da bundan kurtulamamıştı, çünkü hayatı boyunca yan Yahudi babasından duyduğu korkunun farkına varmamıştı. 

Hitler'in daha çocukluğunda, hayalinin ürünü olan canavar "Yahudi"den intikam almaya yemin etmiş olması hiç de uzak bir olasılık değil bence. Bilinçli olarak düşündüğü, eğer "Yahudi", babaannesini, kendisinin ve bütün ailenin çekmek zorunda olduğu sefalete sürüklememiş olsa, güzel bir hayatı olabileceği idi herhalde. Böylece babasının saldınlarını da affedebiliyordu: o da sonuçta kötü ve her şeye kadir Yahudinin kurbanı değil miydi? Öfkeli ve kafası bulanmış çocuğun bilincinde bu noktadan, Yahudilerin kökünün kurutulması düşüncesine varmak hiç de zor değildi.

Günlük dilde "nefret" kavramı, yalnızca erken çocukluktaki duyguların daha sonraki bir dönemde günah keçilerine yansıtılması durumunda değil, yetişkin insanın o anda haklı olarak duyduğu öfkeyi tanımlamakta da kullanılır. Bu anlamda, işkence gören ya da toplama kampında tutulan biri, kendisine işkence ya da eziyet edenlerden "nefret" edecektir. Çoğu durumda bu duygu, kişiyi teslimiyetten ve onurunu yitirmekten koruyarak kendisine, hayatını devam ettirebilmesini sağlayacak gücü kazandırır.

Ama bu "nefret" varolan duruma sıkı sıkıya bağlıdır ve genellikle özgürlüğümüzü aşırı bir şekilde sınırlayan, bizi, sadece hayalimizde değil gerçekte aşağılayan, küçük gören, tehdit eden ve kendimizi ifade edebileceğimiz yolların hepsini tıkayan kişilere yöneliktir. Kurban durumundaki kişi, içinde bulunduğu durumdan kendini kurtarabilirse, işkencecilerinin elinden kaçabilirse, öfkesi zamanla yatışabilir hatla ortadan kaybolabilir.

Ancak ölüm anlarına kadar nefretle dolu olan Hitler, Stalin, Mao ve diğer diktatörler için böyle bir durum söz konusu değildir. Bu kişilerin, yetişkinlik dönemlerinde nefret dolu olmalarına neden yoktu. Milyonlarca insanın tapınma derecesinde sevgi ve hayranlığını kazanmışlardı ve çocuklukları bir kenara bırakılırsa, korku duymak için gerçekten hiçbir nedenleri yoktu artık. Yine de çocukluklarında duydukları korku, nefretlerini hayatları boyunca beslemişti.

Çocukluklarını yakından incelediğim bütün despotların yaşam öykülerinde, çocukluklarının erken ve bastırılmış dönemlerini çağrıştıran paranoyak düşünce yapılarıyla karşılaştım. Mao, babası tarafından düzenli olarak kamçılanmıştı ve babasına öfke yönelmemesi uğruna 30 milyon insanı öldürttü. Stalin, iktidarının en güçlü döneminde bile çocukluğundan kalma bilinçdışı korkunun etkisi ile davrandığından milyonlarca insanın acı çekmesine ve ölümüne neden oldu. Gürcistan'da yoksul bir kunduracı olan babası, hayata duyduğu öfkeyi içkiyle boğmaya çalışıyor ve oğlunu kanlar içine bırakana dek kamçılıyordu. Annesi psikotik karakter özelliklerine sahipti ve çocuğunu korumaktan tümüyle acizdi. Zaten ya kilisede dua ediyor ya da papazın ev işlerini görüyor olduğundan genellikle evde değildi. Stalin, anne ve babasını idealleştirmekten ölene kadar vazgeçmedi ve her yerde, çoktan ortadan kalkmış oldukları halde, beyninde sürekli mevcut olarak kaydedilmiş tehlikeler görmeyi sürdürdü.

Aynı şey diğer despotlar için de geçerlidir. Hepsi, değişik insan gruplarını, değişik gerekçeler öne sürerek izletmiş olmalarına karşın, sonuçta hepsinin de nedeni aynı idi: İdeolojileri, gerçeği ve paranoyayı gizlemeye yarıyordu. Kitleler coşku ile peşlerinden gitmişti, çünkü gerek bu olayın, gerekse kendi geçmişlerinin arka planı örtük olarak kalmıştı.

Nefretin kendi mantığı vardır. Çocuk tacizi vakalarının tarihinin incelenmesinden, ebeveynlerin, çocuklarını zaman zaman aşırı güçlü, şeytan tarafından asıl çocuklarının yerine beşiğe konmuş ve felaketleri önlemek için de ortadan kaldırılması gereken bir p*ç olarak görmüş olduklarını biliyoruz. Ebeveynin kırbaçladığı çocuğa yönelttiği nefret, aslında o an terbiye etmeye uğraştığı çocuğu değil, tacizlerini bastırmış oldukları kendi eğiticilerini hedef alır bilinçdışı olarak. Bu nedenle, aktarması çerçevesinde baba, çocuğunu aşırı güçlü ve tehditkâr olarak görebilir. Bu da aslında dövmekte olduğu kişilerin, çocukluk döneminde kendisine eziyet etmiş ve gözüne aşın güçlü ve şeytan gibi kötü görünmüş olan eğiticileri olduğu anlamına gelir.

Tacizlerin kurbanların sonraki hayatlarını nasıl etkilediği, hemen hemen hiç araştırılmamış olduğu için, tarihi ve antropolojik çalışmalarda bu konuya genellikle pek değinilmez. Buna örnek olarak, sosyolog Wolfgang Sovsky'nin şiddet türleri üzerine yazdığı etkileyici kitabı gösterebiliriz." Sözde anlaşılmaz bir olgu olan işkenceyi ayrıntılı olarak inceleyen bu çalışmada çocukluğa ilişkin tek bir sözcük yoktur. Halbuki cellatların, işkencecilerin ve insan avcılarının derslerini daha erken yaşta almış oldukları düşüncesi olayı anlaşılır kılabilirdi. Erken dönemde öğrenilen şeylerin kalıcı olduğu ve zaman içerisinde "doğal" bir hale gelebildiği bilinen bir şeydir. 

Bu, canice eylemleri bağışlamamızı gerektirmese de en azından, soykırımlara etkin olarak katılan ve diğer insanlara işkence yapan kişilerin doğa ürünü olmayıp, merhamet gösterme ve duygudaşlık gibi özellikleri ya hiç gelişmemiş ya da bunları çok küçük yaşla yitirmiş bireylerden oluşan kalabalık gruba ait oldukları varsayımını göz önüne almamıza yol açar. Bu kişilerin beyinleri belki başka alanlarda hatasız çalışıyordu ama duygusal alandaki aksaklıkları, paranoyak önderlerinin çılgınca planlarının ideal uygulayıcıları haline gelmelerine neden olmuştu.

Tabii ki, çocukluklarında ağır tacizlere maruz kaldıkları halde ne katil olan ne de çocuklara tecavüz eden insanlar da vardır. Ama şimdiye dek, çocukluğunda tacize uğramamış bir suçlu ile karşılaşmadım. Sorun, bu insanların pek çoğunun, duygularına ve anılarına ulaşamadıkları için, kendi güdülerinin ne olduğunu bilmemeleridir.

Yahudi soykırımının nedeni Almanların Yahudi düşmanlığı idi  ise, böylesi bir katliamın, neden bu düşmanlığın aynı derecede güçlü olduğu bir dönem olan 1. Dünya Savaşı sırasında yaşanmadığı sorusu haklı bir eleştiri olarak ortaya sürülüyor. Ayrıca neden Polonya, Rusya ve Avrupa'daki diğer bazı Yahudi düşmanı ülkelerde böyle bir soykırımın görülmediği sorusu da. Weimar Cumhuriyeti'ndeki işsizlik ve yoksulluğun yarattığı düş kırıklıkları sonucu doğan gerilimin, Yahudilerin öldürülmesi ile boşaldığı şeklindeki tez ise, Hitler'in işsizliğin önünü ne kadar kısa bir zamanda almış olduğu düşünülürse inandıncı olmaktan çıkar.

Demek ki, Yahudi soykırımının neden Almanya'da ve neden başka bir zaman diliminde değil de, tam o dönemde gerçekleşmiş olduğu sorusuna ışık tutabilecek, şimdiye dek göz önüne alınmamış başka etkenlerin var olması gerekir. Bence bunlardan biri, küçük çocukların yetiştirilmesinde başvurulan ve 20. yüzyılın başında Almanya'da geniş ölçüde kabul görmüş olan yıkıcı yöntemdir. Bu yöntemi, süt çocuklarının tacizi olarak tanımlıyorum ben.

Başka ülkelerde de çocuklar, eğitim adına tacize uğramış ve uğramaktadır. Ama bunlar, Almanya'daki kara pedagojiye has sistemlilik ve kapsamlılığa ulaşmaktan uzaktır. Hitler'in yükselişinden önceki iki nesil, bu yöntemleri mükemmelliğe ulaştırmıştı. Bunun sonucunda da Hitler, ihtiyacı olanı elde etmiş oldu. Bunu kendisi şöyle ifade etmişti: "Benim pedagojim sertir. Zayıf olanın ezilip yok edilmesi gerekir. Benim tarikatımın kalelerinde, dünyanın ürkeceği bir gençlik yetişecek. Zorba, korkusuz, şiddet uygulayan, vahşi bir gençlik istiyorum. Gençlik bu özelliklerin hepsini taşımalıdır. Acıya katlanmalıdır. İçinde zayıf ve şefkatli bir yön bulunmamalıdır. Gözlerinde özgür ve azametli yınıcı hayvanın parıltıları olmalıdır. Gençliğim, güçlü ve güzel olmalıdır... Yeniyi, ancak bu şekilde yaratabilirim." Canlılığın kökünün kazınmasına yönelik bu pedagojik programın ardından, bir halkın kökünün kazınması planları gelmişti. İlkine, başarının ön koşulu denebilir.

İnsanlar, daha 15 yıl önce inanılanın aksine, dünyaya tam olgunlaşmış bir beyinle gelmez. Beyinde hangi yetilerin gelişeceği ilk üç yılda yaşanan deneyimlere bağlıdır. Örneğin çok küçük yaşta ağır ve yaralayıcı deneyimler geçirmiş olan Romanyalı çocukların, sonraki dönemlerde, belli beyin bölgelerindeki bozukluklara karşılık gelen, belirgin duygusal ve bilişsel yetersizlikler gösterdikleri saptanmıştır. Nörobiyoloji alanındaki son araştırmalara göre, tekrarlanan yaralayıcı deneyimler, varolan sinir hücrelerini harap ederek taze beyinlere zarar veren stres hormonlarının salgılanışında artışa yol açmaktadır. Tacize uğramış çocukların beyinlerinde, duyguların kontrolüne ilişkin bölümlerin, karşılaştırma grubundakilere oranla yüzde 20-30 oranında küçük olduğu bulunmuştur. 

20. yüzyılın başında itaate şartlanan çocuklar, bedensel terbiye yöntemlerinin yanı sıra, ağır duygusal yoksunlukla da karşı karşıya idiler. Okşama, sarılma, öpme gibi çocuklara yönelik şefkatli temaslar, o dönemin çocuk yetiştirme kılavuzlarında "maymun sevgisi" olarak adlandırılıyor ve ebeveynler, senlik ideali ile kesinlikle bağdaşmayan şımarmanın tehlikelerine karşı uyarılıyordu. Bu nedenle süt çocukları ebeveynin şefkatli temasından yoksun kalmanın acısını çekiyordu. Bu ihtiyaçlarını olsa olsa hizmetçilerde giderebiliyor, ancak çoğu durumda onlar tarafından haz nesnesi olarak kullanılıyor ve sömürülüyorlardı. Bu da kimi zaman durumlarım daha karmaşık bir hale getiriyordu.

50'1i yıllarda Dr. Harlow'un maymunlar üzerinde yaptığı deneyler, yapay annelerle büyütülen maymunların, ilerki dönemlerde saldırgan davranışlar gösterdiğini ve kendi yavrularına karşı ilgisiz kaldığını ortaya koymuştur. John Bowlby'nin suçlular üzerinde yaptığı, ilk bağlanma eksikliğinin etkilerine ilişkin araştırmalar ve Rene Spitz'in, hastanelerde aşın hijyenik koşullarda tutulan bebeklerin, duygusal ihmal sonucu "hastanede yatma" nedeniyle ölümlerini anlatan yazılan, yalnızca küçük maymunların değil, küçük insanların da sosyalleşebilmek için, ebeveynleri ile olumlu duyumsal temasa ihtiyacı olduğunu göstermiştir.

Bowlby ve Spitz'in yaklaşık 40 yıl önce yaptığı gözlemlerine, aradan geçen süre içinde nörobiyolojik araştırmalar da eklenmiştir. Araştırmacılar, yalnızca tacizlerin değil, ebeveynin şefkatli bedensel temasından yoksun kalmanın da, özellikle duyguları kontrol eden beyin bölümlerindeki gelişmenin geri kalmasına yol açtığını saptamıştır. Bu yüzden de, "bakışlarla yönetilen" çocuklar, yıkıcı sonuçları muhtemelen ancak bir sonraki nesilde ortaya çıkan, duygusal zararlara uğramışlardı.

Günümüzdeki nörobiyoloji alanındaki araştırmalar, erken çocukluk döneminde, itaate koşullandırılan kişilerin, kendilerini acı çeken kişilerin yerine koyma ve onlara acıma gibi insani yetilerin gelişmesini engellediğini göstermektedir. Mutsuz birinin bakışından etkilenmeleri mümkün değildi, böylesi duygulara yabancıydılar. 

***

Yeni nesil ebeveynler, kendileri dayak yemiş oldukları için, "gerekli olduğu anda" atılacak bir tokadın, hiçbir kötülüğü olmayan, yararlı bir eylem olduğunu iddia etmeyi sürdüren kişilerin öğütlerine boyun eğmiyorlar. Çocuklarına içten bağlılıkları nedeniyle bazı alanlarda doktorlardan bile daha bilgili duruma gelmiş olan bu gençler, dayağın bir saatli bomba gibi çalışacağını bildikleri için, çocukların asla dövülmemesi gerektiğinin farkındalar. Dayağın sonuçları bazen çok sonraları ortaya çıkabilir - kimi zaman da dayağın zararını kanıtlayan nice olguya rağmen hâlâ dayak savunuculuğu yapan eğitimli insanlar kılığında.

Bundan 20 yıl önce İsveç'te, çocuklara dayak atılmasını yasaklayan yasa yürürlüğe girdiğinde, halkın yüzde 70'i yasaya karşıydı. Bugün bu oran yüzde 10'a düşmüştür. Anlaşılan yeni deneyimler pek çok kişinin gözünün açılmasını sağlamış durumda. Ancak ne yazık ki Avrupa'daki büyük ülkelerde, küçük çocukların, ileride uslu yurttaş denen her neyse ondan olmaları için değnekle "disiplin altına'' alınmalarına hâlâ izin verilmektedir. Fransa'da bu tür değnekler bugün bile üretilmekte ve çok sayıda alıcı bulmaktadır.

Süt çocukluğu aşamasında katlanmak zorunda kaldığı bedensel ve ruhsal yoksunlukların, tacizlerin ve bunların yanı sıra bastırılmış duygusal tepkilerin çocukların ruhsal yapısını nasıl etkilediğini bilirsek, bu bastırılmış duyguların güçlü bir intikam duygusu bırakması anlaşılır bir hale gelir. Bu yüzden de bu duyguların, 30-40 yıl sonra, dışavurumuna izin verildiği, hatta talep edildiği bir dönemde ortaya çıkması akla yakın geliyor.

Yaşanan tacizlerin, niye kimi çocuklarda hiçbir hasar bırakmaksızın geçip gittiği, kimilerinde ise ağır hastalık belirtilerine yol açtığı ya da bu çocukların ileride caniler haline gelmesine neden olduğu sorusu ancak tekil olguların incelenmesi ile yanıtlanabilir belki. Ama bu bile her zaman olanaklı olmayabilir. Ancak yaşamın ilk yıllarında yakınında bir ya da birden çok sayıda duygudaş insanın bulunması, hiç şüphesiz çocuğun arada bir yaşadığı yaralayıcı olaylara karşın olumlu bir gelişme göstermesini kolaylaştırır. Çünkü bu durumda, şiddetin bir olgu olarak reddedilmesi ve bilinçli olarak sindirilmesi mümkün olabilir.

Buna ilişkin olarak, Freud'un cinsel alanda öne sürdüğü teze benzer bir şey ortaya atılabilir: Yetişkinlerin çoğu çocukluklarında tacize uğramış ya da duygusal açıdan ihmal edilmiş ise, bunların suç işlemeye yol açan patolojik öğeler olması beklenemez: öyle olsa, insanların çoğu cani olurdu. Ancak bu tez, önemli bir olguyu, nevrozların ortaya çıkmasına ve suç dolu bir hayata yol açanın yararlayıcı olayların bizzat kendileri değil, bunların sindiriliş biçimi olduğunu göz ardı etmektedir.

Hiçbir olumlu öğenin işe karışmadığı, ne şefkatin ne de yardımcı şahitlerin mevcut olduğu durumlarda, çekilen acının inkârı ve vahşetin, tüm yıkıcı sonuçları beraberinde getiren idealleştirilmesinin ötesine geçilemez. Henüz konuşma çağı öncesinde, bilgili şahitlerden yoksun bir şekilde aşın ölçüde aşağılayıcı ve vahşet dolu bir eğitim gören kişiler, çevrelerinde bu vahşeti sorgulayan ve insani değerleri savunan birinin olmaması halinde, muhtemelen bu vahşete hayranlık duymayı da öğrenmiş olurlar.

Çocuklar daha sonra evde, okulda ve kilisede ahlak üzerine ne öğrenirlerse öğrensinler, bunların etkileri, bedenin ilk gün, hafta ve aylarda yaşadıkları ile aynı olamaz. İlk üç yılda alınan ders, silinemez bir şekilde kaydedilir. Yani çocuğun, doğumdan itibaren bedeni yoluyla öğrendiği, suçsuz bir canlının eziyet görmesinin ve cezalandırılmasının doğru olduğu fikri, daha sonra akıl yolu ile verilecek bilgilerden daha güçlü bir iz bırakır. İşin acı yönü, bu çocuk yetişkin bir insan haline geldikten sonra, bir ihtimal tıpkı Luther'in yapmış olduğu gibi, tersi çoktan kanıtlanmış da olsa, dayağın zararsız ve cezaların yararlı olduğunu hayatı boyunca iddia edebilir. Yaşamının başlangıcından itibaren korunan, sevilen ve sayılan bir çocuk ise bu deneyimlerinin etkilerini hayat boyu taşıyacaktır.

Şiddet uygulanarak yeıişıirilmiş çocukların, gerek Nazi Almanyası'ndaki, gerekse Vietnam savaşına gönüllü olarak katılan Amerikalı paralı askerler içindeki en vahşi caniler arasında yer aldıklarına ilişkin tahminim, daha 1 980'de kendilerinden yararlandığım ve Başlangıçta Eğitim Vardı adlı kitabımda da değindiğim çalışmalar tarafından doğrulanmaktadır. Şiddet dönemlerinde bir istisna oluşturarak başkalarını yok olmaktan kurtarma cesaretini gösteren insanların çocukluklarına ilişkin öğrendiklerim de tahminimi başka bir açıdan doğrulamıştır.

Nazi döneminde Yahudileri kurtarmak uğruna hayatlarını tehlikeye atmış olan insanların varlığı nasıl açıklanabilir? Bu konu pek çok bilim adamı tarafından araştırılmıştır. Bu araştırmacılar genelde, kurtarıcılara ebeveynleri ve yetiştiricileri tarafından aktarılmış olan yakınını sevme ya da sorumluluk gibi dini ve ahlaki değerlere atıfta bulunuyorlar. Ama failler ve yardakçılarının da genellikle dini eğitim almış kişiler olduğunu düşünürsek aradığımız açıklamanın bu olmadığını görürüz.

Kurtancıların çocukluğunda, çocukluklarına hakim olan atmosferde, faillerinkinden temelde farklı bir öğenin var olduğundan emindim. Uzun süre özel olarak bu noktayı vurgulayan bir kitap aradıysam da çabam sonuçsuz kalmıştı. Sonuçta dönemin tanığı 400'ün üstünde kişiyle yapılmış göıiişmelere dayanan ve tahminimi doğrulayan ampirik bir çalışma buldum. Bu çalışmaya bakılırsa, kurtancıları faillerden ayıran tek öğe, ebeveynlerinin çocuk yetiştirme tarzı idi.

Kendileriyle yapılan görüşmelerde kurtarıcıların hemen hemen hepsi, ebeveynlerinin kendilerini ceza ile değil, tartışma/konuşma yoluyla eğitmeye çalışmış olduğunu söylüyor. Nadiren bedensel ceza görmüşler ve bu da asla ebeveynlerinin -ne olduğu belirsiz, kavranamaz bir öfkeyi onlardan çıkannaya çalışması şeklinde değil, yaptıkları hatalı bir davranış nedeni ile olmuş her zaman için. Örneğin erkek kurtarıcılardan biri, çocukken kendisinden küçük çocukları göle götürerek hayatlarını tehlikeye atmış olmasından ötürü dayak yediğini hatırlıyor. Bir diğeri, babasının kendisini bir kez dövmüş ama daha sonra bundan ötürü kendisinden özür dilemiş olduğunu anlatıyor. Pek çoğunun anlattıklarının ana fikri şöyle: "Annem her seferinde, yaptığımın niye yanlış olduğunu açıklamaya çalışırdı. Beni suçlamazdı. Babam da benimle sık sık konuşurdu. Bana söylediklerinden etkilenirdim."

Faillerin ve yardakçılarının söyledikleri ise bundan çok farklıydı: "Babam içtiği zaman beni doyasıya kırbaçlardı. Niye dayak yediğimi bilmezdim. Nedeni kimi zaman aylar önceki bir olay olabiliyordu. Annem de bir kez öfkelenmeye görsün. Çevresindeki her şeyi, bu arada beni de cezalandırırdı."

Böylesi kontrolsüz ama meşru sayılan duygusal patlamaların aksine, açıklama çabalarının temelinde, çocuğun iyi niyetine duyulan güven vardır. Bunun arkasında, çocuğun anlama, gelişme ve davranışını düzeltme yeteneğine duyulan saygı yatar.

Çocukken ilgi ve destek gören insanlar, ebeveynlerinin anlayışlı ve özerk tavırlarını daha küçük yaşlardan benimser. Bütün kurtancıların ortak özelliği, kendine güven, karar venne ve karşısındakinin hislerini anlama yeteneği idi. Kurtancıların yüzde yetmişi, yardıma geçmeye ilk birkaç dakika içinde karar verdiklerini söylüyorlar. Yüzde 80'i bu konuda kimseye danışmamış olduğunu ifade ediyor."Böyle yapmak zorundaydım. Bu haksızlığa şahit olup hareketsiz kalmaya dayanamazdım," diyorlar.

Bütün kültürlerde "asil" olarak nitelenen bu tavır, çocuğa güzel sözlerle aktanlmaz. Çocuğu yetiştiren kişiler, sözlerini davranışları ile yalanlarsa ya da çocuğa, kimi dini okullarda hâlâ adet olduğu üzere, asil sözler adına dayak atarsa, bu asil sözler etkisiz kalır, hatta öfke ve şiddete yol açar. Çocuk muhtemelen bu yüce sözleri içerikten yoksun olarak benimseyecek ve ileride de kullanacaktır. Ama önünde bir uygulama örneği bulunmamış olduğundan bu sözlere uygun davranmayacaktır.

Ceza, çocuğun kötü niyet ile hareket etmiş olduğu varsayımına dayanır. Çocuğun güven değil korku duymasına yol açmasına şaşmamak gerekir. Sonuç olarak, güçlü olanın, gücü keyfi olarak kullanma hakkına sahip olduğunu öğrenmiş olur. Şiddet uygulanarak yetiştirilmiş bir çocuk, yeni deneyimler edinmekten korkar. Çünkü her köşede, sözde hatalar yüzünden cezalandırılma tehlikesi gizlidir. Yetişkin hale geldiğinde de, kendisini yönlendirebilecek deneyim pusulasından yoksun bir haldedir. Bu yüzden de otoriteye itaatkâr bir tavırla boyun eğer ve kendisinden zayıf olanlara, çocukluğunda maruz kaldığı keyfi davranışları andırır şekilde, köle muamelesi yapar.

Genelde Alman gençleri bugün hiç şüphesiz büyükanne ve büyükbabalarının yüzyılın başında aldığından daha farklı , daha özgür bir eğitim alıyor. Daha önceki dönemlerde çoğunluğun başına gelen şeyler bugün ancak bir azınlık ile sınırlı olsa gerek. Bu sonuca varmama neden olan pek çok olgu arasında, Federal Almanya'nın, II. Dünya Savaşı sonrasındaki en güçlü pasifist hareketin ortaya çıktığı ve zayıflıklarına karşın kendini kanıtlamış bir demokrasinin geliştiği bir ülke haline gelmesi de var. Bunlar umut verici gelişmeler. Buna neyin neden olduğu sorusu, yanıtlanmak bir yana doğru dürüst sorulmadı bile. Nedenlerden birinin reğitim ilkelerinin gevşetilmesi olduğunu sanıyorum. Peki bu nasıl oldu? 

Böylesi gelişmeler yalnızca zamanın etkisi ile ortaya çıkmaz. Rusya'da devrime ve dünya savaşlarına rağmen çoğu bölgelerde hâlâ yıllar öncesinden kalma eskimiş eğitim yönıemleri uygulanmaktadır. Neyse ki burada bir sistemden söz edilemez. Ülkenin savaş sonrası yaşadığı benzersiz şokun Almanya'daki eğitim yöntemlerinin yumuşamasına katkıda bulunmuş olduğu düşünülebilir. Ayrıca her ne kadar halkın büyük bir bölümü kendilerini dışlamış hatta kendilerinden nefret etmiş de olsa, Amerikan işgal kuvvetlerinin de itaat zihniyetinin gevşemesine etkisi olmuş olabilir. Belki de, daha başka öğelerin de katılımıyla, bu iki öğe birlikte etki göstermişti.

Yalnızca Almanya'da değil. Avrupa'nın diğer ülkelerinde de hâlâ sık sık, gençlerin şiddete yönelmesindeki artışın nedeninin, çocukların çok az ya da çok hafif cezalandırılması olduğu iddia edilmektedir. Ancak bu konuda gerçekten bir şeyler öğrenmek isteyen herkes, yaşamlarının daha sonraki dönemlerinde şiddeti yücelten ve yıkıcılıktan zevk alan kişilerin aslında en sıkı terbiyeyi gören, yani tacize uğramış ve ilgiden yoksun kalmış çocuklar olduğunu görecektir.

Her ne kadar ilk üç yıl içinde beyinlerinde saptanabilir hasarlar oluşuyorsa da, eğer anlayışlı bir çevre söz konusuysa, taciz gören çocuklara yardım etmek, güven duygusu aşılamak için belki de hiçbir zaman çok geç kalınmış değildir. İnsan beyni sonsuz derecede yaratıcıdır. Öyle görünüyor ki, uygun koşullarda, hasar görmüş bölgelerin işlevlerini başka bölgelerin üstlenmesi mümkün olabilmektedir. Sabırlı terapistlerin ve insancıl eğitimcilerin başarıları bunun kanıtıdır. Ancak bunun ön koşulu, hasarın inkar edilmeyip, küçümsenmeyip ciddiye alınmasıdır. Eğer bir şeyleri daha iyi hale getirmek ve böylece de geleceğe yönelik olarak sorumluluk üstlenmek istiyorsak geçmişle yüzleşmek kimi durumda kaçınılmazdır bence.

Bir gazetecinin kendisi ile yaptığı söyleşide19 bir Alman profesöre, yüksek okullardaki pek çok öğretim görevlisinin savaş sonrasında Nazi düzenine bağlılıkları konusunda sessiz kalmış olmaları konusu açılmıştı. Gençliğinde SS saflarında yer almış ve doğu cephesindeki başarıları nedeniyle ödüllendirilmiş olan profesör, bu suskunluğun bir utanç (mahcubiyet anlamında) belirtisi olduğunu söylüyor. Bazı olaylar o denli iğrençmiş ki, en iyisi bunları hiç dile getirmemekmiş. Anlaşılamayacak bir şeyi anlamaya çalışmanın bir anlamı yokmuş.

Söz konusu olanın utanç mı yoksa oportünizm mi olduğunu bir kenara bırakacak olsak bile, geçmişe karşı böylesi mesafeli bir tavır, salt cehaletten kaynaklanan bir tekrarlanma tehlikesini içermesi nedeniyle, benim gözümde son derece sorunlu bir nitelik taşıyor. Bu iğrençlikleri yapma noktasına nasıl gelindiğini, niye pek çok entelektüelin bunları onayladığını ve desıeklcdiğini ve başlarına gelmiş olanı araştırmaya, anlamaya ve samimi bir şekilde ortaya koymaya neden bugün bile yanaşmadıklarını tam olarak anlamamız çok önemlidir. Ve başlarına bunların niye gelmiş olduğunu.

20. yüzyılın başında çocukların sistematik olanık aşağılanması ve ebeveynlerin ne yazık ki hiçbir zaman işkence olarak görmedikleri işkenceler hakkında söylediklerimin, açıklamalar dizisinde önemli bir yer tuttuğunu sanıyorum. Ne yazık ki, ortaya attığı soruların bu konudaki araştırmaları zenginleştirebileceği açıksa da, bu öğe şimdiye dek pek dikkate alınmamıştır. Bu ihmalin nedeni, çocukluk konusunun tabu haline getirilmiş olması olabilir. Ancak salt pragmatik amaçla da olsa, gelecek konusunda kafa yoruluyorsa, tabu durumundaki bu konunun ele alınması gerekir.

Şiddet olayının incelenmesinde, çocukluk öğesinin ihmali ya da küçümsenmesi yalnızca pek ikna edici olmayan ya da çıkmaza giren açıklamaların ortaya çıkmasına yol açmakla kalmaz, kimi zaman, aksini gösterir verilere rağmen, dikkatimizi şiddetin asıl kökenlerinden başka yerlere çeker. Soyut bir sözcük olan " Yahudi düşmanlığı", sonsuz sayıda anlam taşır ve değişikliklerin onaya çıkabilmesi için somut olarak saptanmaları ve adlandırılmaları gereken karmaşık psikolojik süreçlerin üzerini öner.

Bugünkü eğitim uygulamalarının geçmiştekilerle ayrıntılı bir şekilde karşılaştırılmasının böyle bir değişikliğe yol açabileceğini sanıyorum. Bu, yeni bakış açılarının ortaya çıkmasını sağlayabilir ve eğitimde yeni, sağlıklı yapıların kurulmasını destekleyebilir. 

Daha iyi ve bilinçli bir gelecek çabası, geçmişimizi anlama çabasından ayrı düşünülemez. Çocuk gelişimi konusundaki cehaletin, toplumun tümü için ne kadar tehlikeli olabileceğini pedagoji tarihi kadar iyi gözler önüne serebilen başka bir alan yoktur.

Çeşitli soykırımların nedenlerinin araştırılması tamamlanmış olmaktan çok uzaktır. Örneğin Afrika, Asya ve Avustralya'da yaşayan ve başka bir halkın yok edilmesi ile refaha kavuşacaklarını düşünen çeşitli halkların eğitim yapılarının incelenmesi yararlı olacaktır. Amerika'daki kızılderililerin yok edilmesinin psikolojik arka planı da yeterince araştırılmamıştır. Kızılderililer, bu konudaki araştırmalara yeni başlıyorlar.

Bana yazdığı uzun mektubunda bir kızılderili kadın, annesinin ve o nesilden gelenlerin, yatılı okul denen kurumlarda katlanmak zorunda kaldıkları vahşeti öğrencilerine anlatırken boğuşmak zorunda kaldığı direnç ve korkuları anlatmıştı. Kendi dillerini konuşmalarının yasak olduğu bu "okullar"da dayak yemiş ve tecavüze uğramışlardı. Ama ilk kez olarak şimdi, Başlangıçta Eğitim Vardı adlı kitabımı okuduktan sonra, duygularını gösterme, hatta duygu sahibi olma yasağının, eğitimini daha başlangıcından itibaren ne derece belirlediğini ve bugünkü korkularını nasıl güçlü bir şekilde etkilediğini gönneye cesaret ediyormuş.

Belki kızılderililer, yabancı bir dünya tarafından tehdit edildiklerini düşündükleri dönemlerde, çocuklarını daha küçük yaştan duygularına hakim olacak, duygularını bastıracak şekilde yetiştirmek zorundaydılar, ama bu yöntem geleneklerine yerleşip kaldı. Bugün ise çeşitli bağlantılar üzerine kafa yonnaya başlıyorlar. Aynı şekilde kimi Çinliler de eğitimlerini sorgulamaya ve diktatörlüklerin psikolojik arka planı üzerine düşünmeye başladıklarını yazıyorlar. Hiç savaşmayan halklar da var neyse ki. Bunların çocuklarına değer verdikleri, saygı gösterdikleri söyleniyor. Çocuklarına rüyalarını anlaltırıyor ve onları açık olmaya ıeşvik ediyorlamıış. Bu, üzerinde düşünülmesi ve hakkında etraflı araştınnalar yapılması gereken bir olgu. Çünkü eğer anlatılanlar doğruysa ve bu insanların, komşularının aksine, dehşet verici gelenekleri ve ayinleri gerçekten yoksa, barışçıl tavırlarının kökenine ilişkin bilgilerden çok şey öğrenebiliriz.

Kaynak: Alice Miller,  Hayat Yolu, ss. 137-161

Kuşakların Diyaloğu İmkansız mı? - Alice Miller

 Kuşakların Diyaloğu İmkansız mı?

Günümüzde pek çok insan, ebeveyniyle, çocuklukları ve eğitimleri hakkında açık ve rahat bir konuşma yapmaya özlem duyuyor. Ama bunların çoğu, yaralanma, karşısındakileri yaralama ve aradaki ilişkiyi bozma korkusundan ötürü böyle bir konuşmaya yanaşmıyor. Özellikle de, büyüklerinin kendi başlarına gelmiş olanı çocuklarına aktarma saplantısı ile davranmış olduğunu anlayanlar, ebeveynlerine acıdıklan için konuşma açmaktan kaçınabiliyorlar. Kimileri ise, büyükleri ile "bedensel cezalandırma" konusunu konuşmaktan kaçınıyor. Sanki bu konu bir tabuymuş ve dokunulması durumunda anında bir kez daha suskunluk, geri çekilme ve hatta dayakla cezalandırılacaklarmış gibi. Bu, anlaşılabilir ama aynı zamanda üstesinden gelinebilir bir korkudur.

Korkulan konulara değinmek, her iki taraf için de aydınlatıcı ve özgürleştirici etki yapacaktır hiç kuşkusuz. Dayak konusu ne diye bunun dışında bırakılın ki? Nihayet kamuoyunda tanışılması mümkün hale gelmiş bu sorun niye aile içinde de tartışılmasın?

Çocukların taciz edilmemesi gerekliği konusunda bugün hemen herkes hemfikir. Ama pek çok kişi, dayağın her türünün taciz olduğunun farkında değil henüz. Güçlü bir yetişkinin dövülmesi herkesin gözünde taciz olduğu halde, savunmasız bir çocuğun dövülmesine böyle bakılmıyor. Bu gerçeğin gözden kaçmasının nedeni, büyüklerin kendi çocuklarını dövmesinin, bedensel terbiye gibi adlarla, yasal bir eğitim yöntemi olarak kabul edilmesi ve bunun soykırıma dek uzanan sonuçlarının görmezden gelinmesidir. Bu, tarihimizdeki iletişim bozukluklarının en acı örneklerinden biridir. Bu korkunç eğitim yöntemi bir nesilden diğerine aktarılmış ve "Tanrının emri'' (cennetten çıkma) olarak kabullenilmiştir. Çocuklara, büyükleri tarafından "senin iyiliğin için dövüyoruz" denmiş, çocuklar da buna inanmış ve aynısını kendi çocuklarına uygulamışlardır. Yüzyıllar boyunca. 

Gerçi günümüzde hiç kimse, itirazla karşılaşmadan böyle şeyler söyleyemez ama yine de nesiller arasında gereksiz pek çok engel var. Kimi gençler, büyükleri ile, ceza ve dayak içeren yöntemlerinin doğruluğuna hâlâ inanıyor olmaları nedeniyle, eğitimleri hakkında konuşamayacaklarını düşünüyor. Buna gerçekten inanıyorlar mı? Bu, sarsılmaz bir inanç mı? Ne kadar uzun bir süre boyunca aldanmış ve aldatılmış olduklarını, geçip gittiğine yakındıkları "güzel eski çağların", aslında çocukluklarının hiç de hoş olmayan dönemi olduğunu kendi torunlarında görmüyorlar mı? Bazıları bunu görmeye çok yaklaşmış durumda. Bir adım daha atıp gerçeği görmelerine yardım edebiliriz, hataları ile haşhaşa bırakmak yerine.

Bu konuda pek çok girişim söz konusu zaten. Kimileri sorunlarına kitaplarda açıklamalar buluyor ve anlaşıldıklarını hissederek rahatlıyorlar. Sonra da aralarında bir diyalog kurulması umuduyla bu kitapları ebeveynlerine yolluyorlar. Kimi ebeveynler de buna olumlu bir tepki veriyor, bilgilendirildikleri için şükran duyuyorlar. Bazıları ise bunu bir saldırı olarak görüyor, kendilerine ithamlarda bulunulacağı ya da ders verilmeye kalkışılacağı korkusu ile daha bir kabuklarına çekiliyor. Savunma durumuna geçen bu ebeveynler, muhtemelen kendileri dayakla taciz edilmiş, ayrıca babalar aynı muameleyi yatılı okullarda ve askerde de görmüş olduklarından, çocukluğunda dayak yemiş pek çok kişi gibi, bu eğitimin kendilerine yarar sağlamış olduğu görüşüne sıkı sıkıya sarılıyor ve bu görüşü sorgulayan kitapları okumak bile istemiyorlar.

Yaşlılarla konuşmaktan genelde kaçınılır. Halbuki bu insanlarla bir araya gelindiğinde artık sona ermeye doğru giden bir hayatın bilançosunun çıkarıldığı söylenebilir. Bu bilançoyu kendi çocukları ile birlikte çıkarmaktan daha önemli bir şey olabilir mi yaşlı bir insan için? Konuşma sırasında insan karşısındakinin gözlerinin içine bakabilir, görüş alışverişinde bulunabilir ve kendine ve çocuğuna nihayet itiraf edebilir: "Hayır. dayak asla iyi bir etki yapmadı, hepimize zarar verdi, hayatımızı ve düşünmemizi çarpıklaştırdı." 

Her nesil için geçerli böylesi birkaç basit sözcük, yalnızca onyıllarca süren yalanları sona erdirmekle kalmaz, aynı zamanda bir zamanlar yapılmış olan hataların salt itiraf sonucu düzeltilmesine ve bilinçdışı ama etkili suçluluk duygularının sona ennesine yol açar. Bu sözcükler neden seyrek olarak telaffuz edilir peki? Gençlerin bazıları, yalnızca kendi korkularından ötürü değil, ebeveynlerinin -yıkılmalarına yardımcı olacak yerde karşılarında yumuşak, dostça bir tavırla boyun eğdikleri- korkuları ve tabuları nedeniyle sessiz kalıyor. Ancak bu iyi niyetli sessizlikle, kendilerini ebeveynlerinden ayıran suskunluk uçurumunu daha da derinleştiriyorlar. Ama bu, en azından günümüzde böyle olmak zorunda değil. Konuşmaya başlayarak ebeveynlerine değerli bir hediye sunabilirler: Adına gerçek denen bir hediye. Her ne kadar hayatın sonuna doğru verilmiş olsa da, bu hayatta iyiye yönelen değişikliklere yol açabilir bu hediye.

Yaşamında bu gerçeğe bir yer açan kişi, karşısında, o güne dek görmeye cesaret edemediği etkinliklere uzanan yolların açıldığını fark edebilir. Bazıları hâlâ yüksek konumda bulunan kişiler, çocuklara karşı barbarca davranışları, her şeyden önce de dayağı yasaklayan bir kanun çıkarılması için harekete geçebilir örneğin. Böyle bir süreç, çocukluğunda dayak yememiş kişilerce başlatılabileceği gibi, geçmişlerinde bunu yaşamak zorunda kalmış, ama daha sonra diğer kişilerin duygudaşlığı sayesinde, bu vahşetin hayatlarını kararttığını fark etmiş kişiler tarafından da gündeme getirilebilir. Bu ikinci gruptakilerin, artık çocuk olmadıkları ve kafalarındakini söyleyebilecek durumda bulundukları için, karşılarındakilerin direncinden korkmaları gerekmez. Gerçeklikle başa çıkabilecek durumda oldukları için işin onlara kalmış olduğunu düşünebilirler.

Gençler son dönemlerde pek çok iyi amaç için gösteriler yaptı: Savaşa karşı, çevrenin korunması için ve hepsinden önemlisi de daha insancıl bir dünya için. Ama bugüne kadar çocukların büyükleri tarafından dövülmeme hakkını destekleyen tek bir gösteri yapılmadı. Neden? Karşı çıkmaya çalıştığımız şiddet dışavurumlarının çoğunun tohumunun daha beşikte atıldığı neden bu kadar uzun bir süre görülmedi? İlerideki şiddet eylemlerinin önüne ancak bu ilk, yok edici şiddetin önlenmesi ile geçilebileceği neden fark edilmedi?

Bugün bunları biliyoruz artık. Çocukları dövmenin sadece olumsuz sonuçları olduğu ve dövülenin yanı sıra döveni de aşağıladığı kadar sağlam pek az bilgi vardır. Bu bilginin yayılmasına her nesil katkıda bulunabilir. Torundan büyükanne ve büyükbabaya, kökeni ve toplumsal konumu ne olursa olsun her insan, ailesi ve yakınları arasında bu konudaki aydınlanmaya etkin olarak katılabilir. 

Fırsat bulduğumuz her yerde gerçeği söylemeye başlamamız ya da hiç değilse yediğimiz dayağın bize yarar sağlamış olduğunu, dayağı hak etmiş olduğumuzu iddia etmekten vazgeçmemiz yeterli olacaktır. Böylesi sözler insanlık tarihinde yeterince kafa karışıklığına neden olmuş ve pek çok zarara yol açmıştır. Çekilmiş acının inkârı dışında hiçbir neden yoktur böylesi iddialarda bulunmak için. Ama bunları ayakta tutmaya çalışmanın bedelini topluma ödetmeye çalışmak doğru değildir. Sonuçta kendimizi de ödeyenler arasında bulmayacak mıyız? 

İşsizliğin alıp yürüdüğü, batıl inançların geri döndüğü, ruhsal sorunların ticaretinin yapıldığı ve sektlerin zafer şenlikleri düzenlediği bir çağda yaşıyoruz. Bütün bunlar ve benzeri olaylar karamsarlığa kapılmamıza neden olabilir. Ancak öte yandan, eskisinden çok daha fazla insanın dayak yemeden yetiştiği bir çağ bu. Bu da iyimser olmamız için bir neden. Çünkü bu insanlar, salt kendi deneyimleri sayesinde, yüzyıllardır şiddet üretimine katkıda bulunmuş yıkıcı bir geleneğin terk edilmesine yardımcı olabilir. Ayrıca karamsarlığı terk etmelerine ve bir şeyleri değiştirme yolunda bugün karşılarına çıkan fırsatları değerlendirmelerine yetecek donanımları vardır.

Gerçeği aramaktan kaçınarak sevgiyi kurtarmış olmayız. Bu, anne ve babalarımıza duyduğumuz sevgi için de geçerlidir. Bağışlama eğer geçmişte olanların üzerini örtüyorsa, bir yarar sağlamaz. Çünkü sevgi ve kendine ihanet bir arada var olamaz. Suçsuz insanlara yöneltilen nefret, yalandan, kendi geçmişimizdeki acının inkarından doğar. Nefret, kendine ihanete uzanan bağdır, çıkmaz sokaktır. Gerçek sevgi, gerçeğe katlanabilir.

Kaynak: Alice Miller,  Hayat Yolu, ss. 163-167 

Gurular ve Önderler Nasıl Etkili Olabiliyorlar? - Alice Miller

 Gurular ve Önderler Nasıl Etkili Olabiliyorlar?

Pek çok sorun, çocuklukla bağ kurularak açıklandığında yeni bir boyut kazanır. Diktatörlüklerin yerlerini demokrasilere bıraktığı bir dönem yaşadığımız söylenebilir. Ama aynı zamanda, insanların kendi rızalarıyla boyunduruğu altına girmeyi kabul ettiği totaliter sekt sistemlerinde bir artış gözleniyor. Özgürlük ve saygı dolu bir ortamda yetişmiş, çocukluktaki kendine has özellikleri. eğitim yoluyla boğulmak yerine hoşgörüyle karşılanmış insanların kendi rızalarıyla sektlerin pençesine düşmesi, tesadüf veya ustaca telkinlerle düşseler bile sektin içinde kalmalan pek beklenemez.

Ama öyle görünüyor ki, sektlerde düşünme, eylem ve hissetme özgürlüğünü tekrar ellerinden alacak mekanizmaların işliyor olması pek çok insanı hiç de rahatsız etmiyor. Tümüyle kontrol altına alınacak olmaları, itaate zorlanacakları ve zaman içerisinde beyinleri yıkanmış olacağı için de kendilerini bundan kurtarmalarının neredeyse imkansız olduğu gerçeği pek bir huzursuzluk yaratmıyor. Bu beyin yıkama, kişiliklerinin uğradığı basan algılamalarını imkansız kılar. Boyun eğmenin bedelini neyle ödemiş olduklarını. başka bir deneyim yaşamadıklan için, bilemezler.

Sekt yapısındaki gruplarda beni en çok ilgilendiren nokta, bilinçdışı yöneltme olmuştur; ebeveynin ya da terapistin bastırılmış ve incelemeden geçmemiş kendi çocukluk öykülerinin. çocuklarını ya da hastalarını, tarafların hiçbirinin farkına varmadığı etkileme tarzı. Sektlerde ya da sekt yapısındaki terapi gruplarında olup bitenler, en azından ilk bakışta, çocukların ebeveynleri tarafından bilinçsiz olarak yöneltilmesinden farklı bir nitelik taşır gibidir. Burada, tek tek her bireyin içinde bulunduğu güç durumu sömürme amacı güden, bilinçli., iyi planlanmış ve örgütlenmiş bir yöneltmenin söz konusu olduğu düşünülebilir. Bence bu görünüşle bilinçli eylem, bilinçli olmayan güdülerden kaynaklanır. Korkunç sonuçlarına karşın, Feeling Therapy akımının (s. 76) kurucularının, totaliter bir rejim kurmayı işin başında planlamış olduklarını sanmıyorum. Onları guru haline getiren, grup üzerindeki iktidarları olmuştu. Yöneltmenin bilinçli olmayan yanlarından kastettiğim de bu. Sonuçta kendileri de, üzerinde hiç kafa yormamış, bu yüzden de fark edememiş olduklan, kendi yasaları uyarınca işleyen süreçlerin kurbanı olmuşlardı.

Böylece de söndüremeyecekleri bir ateş yakmışlardı. Öğrendikleri tek şey insanları, çaresiz bir çocuğun ruh haline sokmak ve ardından da üzerlerinde, ruhsal geriletme sayesinde hakimiyet kurmaktı. Bu kadarı yeterli olmuştu zaten, bu noktadan sonra otomatik olarak, çocukluklarında yetiştiricilerinden öğrendikleri kalıplara uygun hareket etmeye başlamışlardı. Ne kendileri ne de onlara hayran müritleri bu davranış tarzının özünü görebilmişlerdi.

Mithers'in sahte umutlar ve yanılsamalar uyandıran yanıltıcı vaatler üzerine yazdıkları (Carol Lynn Mithers, Therapy Gone Mad, The True Story of Hundreds of Patients and a Generation Betrayed, Addison - Wesley, 1994, s. 75), politik önderlerin ne şekilde iş gördüklerini anlamamıza da yardımcı olur. Biyografi yazarları ve araştırmacılar elli yıldır, Hitler'in kendi söylediklerine gerçekten inanmış biri mi, yoksa başkalarını bilinçli olarak yöneltmiş biri mi olduğunu tartışıyorlar. Saplantılı bir kaçık mıydı, karşısındakileri alaya alan bir oyuncu mu? Biyografi yazarlarının bir kısmı zaman içerisinde fikirlerini değiştirdiler ve Hitler'in kendi söylediklerine inanan saplantılı bir kaçık olduğu görüşü giderek ağırlık kazanmaya başladı. Bu, karmaşık bir sorun ama sektlere katılımın arttığı şu dönemde güncel bir sorun olduğu için üzerinde durmakta yarar var.

Tanrı ya da peygamber adma konuşan insanlar sahtekar mı, yoksa İsa'nın kendileriyle konuştuğuna inanan kaçıklar mıdır? Sınırları çizmek kolay değil muhtemelen. Feeling Therapy olayında, iktidar hırsının, kurucuların kendilerini gerçekçi bir biçimde değerlendirmelerini nasıl önlediğini görebiliyoruz. Sonunda, taraftarlarının sandığı gibi, tümgüçlü (kadiri mutlak) insanlar olduklarına inanmaya başlamışlardı. 134 radyo ve 104 televizyon programına çıkmışlardı. Bu da kendilerini yüzyılın dâhileri saymalarına ve diğer psikologlardan kat kat üstün olduklarına inanmalarına yetmişti. 

Önderler ve gurular söz konusu olduğunda bilincin nerede bilip bilinçdışının nerede kendini göstermeye başladığını söylemek zordur. Guruların bazıları bilincinde olmadıkları güçler tarafından güdülür. Böyle olmasa gurunun, yalnızca yıkıcı araçlarla ayakta tutabileceği böylesi karmaşık bir yapı kurması gerekmezdi. İyi ve bilinçli bir plan yapabilmiş olsa. buna ihtiyaç duymazdı. Guru, kendi ördüğü ağa yakalanmış gibidir. Bu duruma örnek gösterilebilecek pek çok olay var. Hastalıklı bir tümgüçlülük yanılsamasını sergileyen aşırı bir örnek, yetmişli yılların sonlarında Guyana'da, Johannestown'daki kitlesel intihardı. Bunu daha sonra başkalan da izledi. Bu vakaların hepsinde, çoğu iyi niyetli ama yanlış yönlendirilmiş ve kafası bulanık insanlar hayatlarını. saplantılı bir kaçığın namusluluğuna olan inançlarını kurtarma uğruna feda etmişlerdi. Acı bir hayal kırıklığına uğramalarını engellemenin çaresiydi ölüm.

Sekt kurucuları arasında, taraftar kitleleri içinde kendi korkularına karşı bir sığınak arayan ve bu amaçla da kendilerini yardımcı ve kurtarıcı olarak sunan pek çok paranoyak ve megaloman vardır. Çocuksu çaresizliklerinden kaçmak istedikleri ve bununla sembolik bir düzlemde savaştıkları için, dünyanın sonunun yakın olduğunu iddia ederek yeraltı sığınakları inşa etmeye koyulurlar. Aynı zamanda, taraftarlarının hayranlığı sayesinde kendilerini nihayet güçlü hissetmeye başladıklarından, kurtarıcı sıfatıyla ortaya atılırlar. Ama işin açığa çıkacağından korkmaya başladıklarında, müritlerini tehditler yoluyla susmaya zorlarlar. İntihar, susmanın uç bir durumudur. Örneğin, 1997'de San Diego'da lüks bir villada hayatlarına son veren 39 genç insan da bu yolu izlemişti.

İnsanları, açık vermesi kaçınılmaz karmaşık bir yalan dolan sistemi kurmaya yönelten güdü sadece para hırsı olamaz bence. Çocukluğa geri itilenler sadece kurbanlar değil, taraftarlarının hayranlığını ayna olarak kullanarak gerçeklikle ilişkilerini yitiren, ister guru ister politik önder kişiliğindeki, faillerdir de. Bu gerçeklik yitimi olmasa, Hitler, deneyimli generallerinin öğütlerini dikkate alır ve Rusya seferini sürdürmekten vazgeçerdi. Ama büyüklük saplantısına ve kendine hayranlığa bütünüyle esir olmuş, ruhsal gerilemesi sonucunda ayakları yere basmaz hale gelmiş, gerçekçi bakış açısını yitirmişti. 

Hitler de kitlelerin hayranlığını, büyüklüğünün kanıtı olarak görüyordu. Bu hayranlığı yalanlarla elde etmiş olduğunu çabucak unutabilmişti. Sonuçta da kendini bir dâhi saymaya başlamıştı. Gurular da anne ya da babavari kurtuluş vaatleriyle, tıpkı Hitler gibi kitlelerin tam onayını kazanırlar. Bu vaatler kitleleri, erken çocukluk dönemlerine geri itmek suretiyle, sınırsız bir hayranlık içerisinde taşlaştırır ve köreltir. Bu gerileme durumunda, guru ya da önder gibi ebeveyni temsil eden kişilere eleştiri yöneltmek mümkün değildir. Önderden özeleştiri beklemek de, bu kişilerde iktidar sarhoşluğu ve kendi görünümünü ayakta tutma çabası her şeyi bir kenara itmiş olduğundan, aynı derecede nafiledir.

Hitler'in nasıl etkili olduğunu bugün herkes kendi çabasıyla anlayabilir. Bunun için, Hitler hakkında dokümanter filmlerden oluşan Guido Knopp serisinin üçüncü video kasetini edinip, bunu dikkatlice izlemek gereklidir. "Führer"in mimik ve jestleri dikkatle izlendiğinde, öfke ve coşku dolu sesine kulak verildiğinde ve konuşmalarından alıntılar okunduğunda, Hitler artık bir muamma olmaktan çıkar. Bu örnek, benzeri olguların zamanında fark edilmesini sağlar. 

Kitlelerin tezahüratı, "Führer"in kabarmış heyecanına uyarıcı bir ilaç gibi etki ediyor ve milyonlarca insan da, aslında salt bu amaçla kullanılıyor olduklarının farkına bile varmıyordu. Devrimsiz kurulacak bin yıllık imparatorluk sözü veren, bu sevgili ve görünüşte kendilerini seven önderin kısa bir süre sonra hepsini, salt kendi kişisel tarihi bunu gerektirdiği için, savaşa ve ölüme göndereceğini sezemiyorlardı. Olaya katılıyor, düşünmeye boş veriyor, önderin kendileri adına düşüneceğine inanıyor, gelecek ve plan yapma konusunda hiçbir fikri olmayan ve babalarının iyi niyetine güven duyan küçük çocuklar gibi kendilerini onun eline bırakıyorlardı. Üstelik bu babanın iş dönüşü kendilerine bağırıp çağırması ve dayak atması da önemli değildi, bunu onların iyiliği için yaptığını söylüyordu ya...

Kimileri, sekt üyelerini bağımlılıklarından ve ruhsal körlüklerinden kurtarmak için, bunun tek yolu olarak gördükleri yeniden programlamayı denemektedirler. Bense iflah olmaz bir aydınlatmacı olduğumdan, hata bilgilendirmenin gücüne inanıyorum. Bilgiler, insanlara uygun bir anda ulaşırsa, bazılarını düşünmeye yöneltebilir. Kişinin özel durumuna bağlı olarak bu düşünme süreci devam edebilir ya da kesilebilir. Belki de yıllar sonra tekrar düşünmeye başlayabilir. Ruh. dışarıdan birinin tamir edebileceği bir makine ya da aygıt değildir. Kendi tarihi vardır ve bundan hareketle düşünebilir ve eylemde bulunabilir. Kimi zaman duygusal bir sarsıntı. kişilerin silkinip gerilemiş durumlarından uyanmalarına ve acı da olsa gerçeği görmelerine yol açabilir.

Terapi bunu sağlayabilir mi? Bugün psikoloji pazarında sunulanların kafa karıştırıcı durumu karşısında genel bir tavsiyede bulunmayı pek anlamlı görmediğim gibi bunun biraz yanıltıcı olabileceğini de düşünüyorum. Ancak geriletici yöntemlerle "tam bir iyileşme" vaadinde bulunanlara karşı dikkatli olmak gerek. Burada sunulanlar, bilimsel kılıflarına karşın, varolan olguları göz ardı edip, yarattıkları ya da teorilerinden çıkarsadıklan yeni olgulara dayandıktan için, bilimle bir ilgisi olduğu söylenemeyecek, parlak görünüşlü teorilerdir genellikle. 

Gençlik dönemlerinde Freud'un dile getirdiği, daha sonra da Arthur Janov'un bel bağladığı, travmatik deneyimlerin hatırlanması ve bilinçli olarak yeniden yaşanması yoluyla kalıcı bir iyileşme sağlanması umudu tam olarak gerçekleşmedi. Anılara hiç başvurulmadığı halde iyileşme ile sonuçlanan ve tam tersine pek çok anının ortaya çıkarılmasına ve yıllarca terapiye rağmen bir sonuç vermeyen vakalarla karşılaştım. Özellikle de terapinin geçmişle yüzleşme ile sınırlandığı durumlarda iyileşme sağlanamamıştı. Hastalar, bastırmanın ortadan kalkmasıyla kısa süre için serbest kalan enerjiyi, başlangıçtaki coşkuyu, başka anılan da işin içine katarak, tekrar yaşamaya yönelik çabalar uğruna sarf ediyorlardı çoğu zaman. Bu yüzden de, eski kalıplar geride bırakılmamış olduğundan, kimi zaman acı tiryakiliği denebilecek durumlarla karışılaşılıyor ve haslalık belirtilerinin tekrar ortaya çıktığı gözleniyordu.

İlksel terapi yönlemleri ile yaşamın başlangıç dönemlerine ulaşma çabalarının, erken dönemlerdeki travmatik deneyimlerin beyinde düzeltilemez hasarlar bırakmış olduğu durumlarda kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğraması beklenebilir. Eski acıların giderilmesine yönelik başarısız çabaların sürekli tekrarı, bünyeye aşırı bir yük olacak ve olumlu bir sonuç vermeyecektir.

Hiç değilse yeni nesil ilksel terapistler mutlaklık iddiasını giderek terk etmekte ve bu tavrı açıkça eleştirmekteler. Pek çoğu ilksel terapi yöntemlerini diğer yöntemlerle birleştiriyor. Yirmi yılı aşkın bir zaman önce geliştirilmiş tekniklerin kimi durumlarda zararlı bile olduğu görüldü. Bu yüzden de bu teknikler bugün daha seyrek olarak kullanılıyor. Hastalarının hissedebilmesini sağlamak için böylesi araçlara gerek duymadığını düşünen pek çok terapist, yoğun aşamayı uygulamaktan ve odayı karartmaktan vazgeçmiş durumda.

Karl Kraus, psikanalizin iyileştirdiğini iddia eniği hastalığın ta kendisi olduğunu söylemişti. Bu, psikanaliz katı ve dünyaya yabancı teorilerin ardına gizlendiği sürece haklı bir eleştiri idi. Ancak bugün psikanaliz, özellikle süt çocukları ve ceninler üzerinde yapılan bilimsel araştırmaların sonuçlarından yararlandığı ve çocukların tacizine ilişkin gerçekleri eskisine oranla daha fazla dikkate aldığı izlenimini veriyor.

Benzer bir açılmayı ilksel terapiden de bekleyebiliriz. Bu yöntemin olumlu yönlerinden yararlanmak belki mümkün olabilir. Ama bunun için, sınırlılık ve ciddi tehlikelerden oluşan olumsuz yönlerinin farkına varılması gereklidir. Ancak o zaman eski kavramlar yeni deneyimlerin ışığı altında gözden geçirilebilir. Eleştiriden uzak bir tavırla, eski yöntemlerin sözde yanılmazlığında ayak direyerek başarısızlıktan hastaları sorumlu tutmak, aynı şekilde tam bir kurtuluş vaadinde bulunan sekt önderlerinin, guruların dümen suyuna girmek demek olur. Böylesi vaatler, Helga'nın öyküsünde de gördüğümüz gibi, kişinin özgürleşmesinin önüne set çeken yıkıcı bağımlılıklar oluşturmaktan başka bir işe yaramaz.

İçsel takıntılarımızdan kalıcı olarak kurtulabilmek için yıllar süren terapilere ihtiyaç duyabiliriz bazen. Ama neyse ki bu her zaman gerekli değildir. Düşüncelerimize yeni bir perspektif vermek ve yanıltıcı bakış açılarından kurtulabilmek için kısa süreli terapiler de yeterli olabilir kimi zaman. Özellikle de terapi, grup çalışması ile desteklendiğinde. Dünyanın çeşitli köşelerinde, kimi oldukça başarılı böylesi programlar olduğu kulağıma sık sık çalınıyor.

Kaynak: Alice Miller, Hayat Yolları, ss. 131-136

Sunday, 17 July 2022

Korku, Korkudan Korku ve Korkudan Korkmaktan Kurtulmak Üzerine

Korku, Korkudan Korku ve Korkudan Korkmaktan Kurtulmak Üzerine

Korkudan Korku (Nevrotik, Doğal Olmayan Korku) ve Korkudan Korkmaktan Kurtulmak

Çağdaş yeni kapitalizmde insanlar eskiden olduğu gibi artık baskıyla, zorla korkudan korkan duruma getirilmiyorlar. Topluma egemen güçlerin istemleri doğrultusunda insanda üstben oluşup biçimlenince, o insanı artık korkmadığını sanan, korktuğunu bile ayrımsamayan bir korkudan korku kurbanı oluyor. Bu insanlardan, disiplinli olduğu belli olmayan disiplinli bir toplum yaratılıyor. O disiplini belli olmayan disiplini toplum insanları aynı biçimde üniforma giymiyor, değişik renk ve biçimlerde giyiniyor ve böyle olmalarını da özgürlük sanıyorlar ama üniformalarını içselleştirdikleri için kafalarının içinde taşıyor, aynı biçimde düşünüyorlar. Birey, üstbeniyle kendi kendinin jandarması oluyor. Herkes kendi kendisinin gözetimi altındadır. Birey kendi özel cezaevinin gönüllü tutuklusudur. ''Dikensiz gül bahçesi'' denilen toplum modeli, bu insanlardan oluşmaktadır. Bu insan kendisini ve çevresini sorgulamaz, kendisiyle ve başkasıyla hesaplaşmaz, olayları ve kişileri ve kendisini eleştirmez. Korkudan korkuyu içselleştirdiği için bu insan içtenlikle korkmadığını, hatta yürekli biri olduğunu sanmaktadır. Kendini özgür sanan köleler toplumu kurulmuştur. Teslim alındığını bilmeyen esirdir. Örneğin bu insan, satın aldığı herhangi bir şeyi kendi özgür istenciyle satın aldığını sanır; kapitalist reklam endüstrisinin buyruğuna uyduğunu ayrımsamaz. Örneğin bu insan, seçimlerde kendi özgür istenciyle bir partiye oy verdiğini de sanır.

Vücudumuzun mikroplara, hastalıklara karşı kendini koruma savaşımı verdiği gibi, ruhsal yapımız da korkudan korkuya karşı kendini koruma yollarını arıyor, kendini savunuyor. Korkudan korkmaktan kurtulmanın doğal yolu, korkudan korkuyu yaratan toplumsal güce boyun eğmek, onun yandaşı olmak, korkudan korkuyu özümseyip içselleştirmektir. Böylece birey artık kendini efendi sanan uşaktır ve uşak uyum sağladığı efendisiyle özdeşleşmiştir; kendini özgür sanan köledir. Karşıtıyla uyum sağlamayı, uzlaşmayı insancıllık (hümanizm) sanan bir enayi insan modeli ortaya çıkar. Yüreksizliğini yüreklilik sanır. Kişiliksizliğini, tek boyutluluğunu kişilik sanır. Bireysel saldırganlığını uygarca yüreklilik sanır.

Korkudan korku, manevi yapımızı sarmaşık gibi sarmış. Korkudan korku, çocukluğumuzdan beri içinde yaşadığımız ortam (hava gibi) olduğundan, nasıl soluduğumuz havanın varlığını ayrımsamıyorsak, korkudan korkumuzu da ayrımsamıyoruz. 

Hiçbirimiz kendimizi bu korkudan korku havasının dışında saymamalıyız, sayamayız. Biz hepimiz sürekli olarak bu korkudan korkuyu ayrımsayarak ya da ayrımsamayarak, içselleştirerek ya da dışlayarak değişik oranlarda az ya da çok yaşamaktayız.

Korkudan korkmaktan kurtulmanın yolları, toplumun korku üreten gücü ile uyum sağlamak, ona boyun eğmek, onunla özdeşleşmek olduğu gibi, edilgin, sessiz, suskun kalmak da korkudan korkmaktan kurtulmanın bir yoludur. Susmak, karışmamak, yapmamak ve hiçbir şeye de tanık olmamak yoluyla kendini savunmak. Ülkemizde en çok uygulanan savunma yöntemi meşhur üç maymun (kulağı tıkalı, ağzı kapalı, gözü örtülü üç maymun) yöntemidir. Üç maymun yöntemini en güzel anlatan bir Anadolu atasözü şudur: ''İnsan etmediği şeyden, etmediklerinden korkmaz.'' Bir eşyanın korkusu olmaz, çünkü hiçbir şey edemez. Bir şey eden insanın korkusu da olur. Öyleyse hiçbir şey etmemek gerekir ki korkmayasın. Edilginlik, korkmamak demektir. Oysa bu söz, gerçekte korkudan korkuyu bir başka biçimde içselleştirmeyi anlatır. Yüzyıllardır ezilmiş Türk köylüsünün çoğunun yöntemi işte budur: Etmediğinden değil, ettiğimden korkarım! Öyleyse korkmamak için hiçbir şey etmem; yani insan gibi değil, şey gibi yaşarım.''Özetlersek, insanın korkudan korkuya karşı moral yapısını koruması, 

- kendini korkutan güçle uyum sağlayarak 
- ona boyun eğerek
- onunla özdeşleşerek 
- ya da büsbütün edilgin kalarak ''hiçbirşey etmemek'' yollarıyla sağlanabiliyor.

Hastalıklara karşı antikorlarla vücudun kendini savunarak korumaya çalışması gibi manevi varlığımızı bu yollarla korumaya çalışıyoruz. Bu, çoğunluğun katıldığı olumsuzcasına korkudan korkmama yoludur. Bilinçli olarak ve kişiliğini koruyarak korkudan korkmaktan kurtulmanın ilk koşulu, insanın karşı gelmede haklılığına kendisinin inanmasıdır. Haklılığına inanmış insanların çok ve toplu olarak ve örgütlenerek eyleme geçmeleri korkudan korkma duygusundan insanı kurtarır. Toplumun ürünü olan bireyler aynı zamanda toplu olarak ve ortaklaşarak kendi toplumlarını da üretirler. Örgütlü toplum, bireylerinin salt sayısal toplamı değil, bu sayısal toplamla birlikte artı topluluğun gücü demek olan, o sayısal gücün üstünde bir güce sahiptir. Bu yüzden birey olarak tek tek duyduğumuz korkudan korkuyu örgütlü topluluk olarak kazanacağımız güçle yenebiliriz. Yalnızlık ve teklik korkudan korkunun dostu, örgütlülük de korkudan korkunun düşmanıdır. Bu yüzden korkudan korku yaratan egemen güçler, bireylerin örgütlenmesine engel olmak ister ve ellerine geçen her fırsatta örgütleri dağıtır, örgüt kurmayı yasaklar ya da yozlaştırırlar.

[Aziz Nesin]

Kaynak: Dieter Duhm - Kapitalizmde Korku, Önsöz, 23-24, 27-30

***   ***   ***   ***   ***   ***

Korku 

İnsan bu... Kimi cinden, kimi periden, kimi açlıktan, kimi Tanrı'dan, kimi de zenginliğini kaybetmekten korkar. Dünyada korkmayan insan yoktur ya, hiç kimse de ''korkuyorum'' demez. Ortadirek de çok korkar. Ya da özellikle korkutulur. Korkutulur ki düzene sıkı sıkıya sarılsın. Tehlikeli mehlikeli işlerle uğraşmasın.

Feodal toplumlarda, köylülerin kendi kol güçlerini yani emeklerini özgürce satabilme hakları yoktu. Kapitalist üretim araçları gelişip, tarım alanlarına girdikçe büyük bir işsizlik doğdu. Ve köylülerin de mücadelesiyle kendi emeklilerini satabilecek başka alanlar bulmaya başladılar. Toprak ağaları, köylülerin mücadelesi sonucu, işsizliğin de artmasıyla, egemenliklerini giderek yitirdiler. Böylece ''özgür emek'' doğdu. Kişi kendi emeğini pazarlama hakkını elde etti. 

Kapitalistler bu özgür emeği satın almaya başladılar. Ancak çalışanların tam hakkını verseler kendilerine bir şey kalmayacaktı. Onun için bir kısmını verip bir kısmını kendilerine alıkoydular. Böylece büyük sermayeler doğdu. Aslında sermaye ödenmemiş emekten başka bir şey değildir. İşçinin alın terinin birikimidir. Bunun adı da kârdıri kazaçtır. 

Köylüler toprak ağlarına ''artı ürün'' sağlıyorlardı. Oysa kapitalist üretim biçimine geçtikten sonra ''artı kâr'' sağlamaya başladılar. Feodalizmden, kapitalizme geçilmiş, düzen değişikliği olmuş, ama insanın insanın sömürmesi devam etmiştir. Yani sömürü biraz daha çağdaşlaşmıştır. Ya emeğini başkalarına satarak geçineceksin ya da başkalarının emeğini sömüreceksin. Ya sömürecek ya da sömürüleceksin. Ya başkalarına kul olacaksın ya da başkalarını kendine kul edeceksin. 

Yani ya sen başkalarını kazıklayacaksın ya da başkaları seni kazıklayacak. İşte bu kazıklama işi olduğu için, küçük burjuvazinin adı değiştirilmiş, ''orta kazığa'' çıkmıştır.

Feodal toprak ağlarına ve kapitalistlere hakkını arayan, karşı çıkan adam değil, korkak, her haline şükreden adam gereklidir. Korkak insan hakkını arayamaz. Onun için de, orta direğin sürekli olarak korkutulması gereklidir. Bunu bilen toprak ağaları ve kompradorlar her türlü aracı kullanarak tüm kitleleri korkutmaya çalışırlar. Bu işte de o kadar başarılı olmuşlardır ki, artık kendilerinin bile korkutmaya gereksinimi yoktur. Ortadirek kendi içinde yarattığı korkuyla sürekli korkarak yaşamaktadır.

Bu arada din, Tanrı ve ölüm korkusu ihmal edilmez. Cehennemin ne kadar kötü bir yer olduğu, sırat köprüsü, kaynar kazanlar, kızgın saclar, yanıp kül olan ve yeniden dirilerek yananlar, orta direğin kafasına bir güzel yerleştirilir. Evde, okulda, camide Tanrı sevgisi yerine Tanrı korkusu verilir. Oysa, insan kendisine zarar veren şeylerden, kaygı duyduğu şeylerden korkar. Ortadireğin yüreği her yönüyle kaygılarla, korkularla doldurulur.

Ortadirek kadere inanır. Yaşamının her döneminde ölümden korkmasına rağmen, yaşlandıkça bu korkusu artar. Dinsel inançlara daha fazla bağlanır. Gençliğinde inanmadığı öbür dünya için ''ya varsa?'' diye düşünerek, kumar oynar gibi oruca, namaza niyaza başlar. Bir taraftan kadere inanırken, ölümün Tanrı buyruğu olduğunu ileri sürerken, diğer taraftan maddeci davranır: Ölmemek için her çareye başvurur. Ölmemek için Tanrı buyruğuna karşı direnir. 

Orta direk rahatına çok düşkündür. Onu bir takım küçük mülkler yaşama bağlamıştır. En büyük korkusu elindekini kaybetme korkusudur. İşini kaybetme ve mülksüzleşme korkusu, onu her şeye boyun eğen bir tip haline getirmiştir. O, çok yemek aç çalışmak isteyen, tembelliği baş tacı etmiş bir tiptir. İçinde bir hapishane yaratmış ve o hapishanede yaşamaktadır.

Korkak insan, kendi arzularının ve bencilliğinin tutsağı olan kişidir. Bu nedenle özgür değildir. Çıkarları için boyun eğen, yalan söyleyen, en yakınını kazıklamaya çalışan, şükürcü ve evet efendimci bir yapıya sahiptir. Çok zorda kaldığında en yakınlarına bile ihanet etmekten çekinmez. Her hatasına kılıf uydurmakta ustadır, gerekçe bulmakta üstüne yoktur. 

Korku, orta direği pasif ve yılgın bir hale getirmiştir. Geleceğinden emin olmadığı için karamsardır. Yine de düşleriyle ve umutlarıyla yaşama sıkı sıkıya sarılmıştır. 

Korku bir tek şeyle yenilir: Bilgi ve mücadele.

[Özdek Işık, Afyon ili Sandıklı İlçesi Sandıklı Postası adlı haftalık gazete, 15 Aralık 1986]

Kaynak: Dieter Duhm - Kapitalizmde Korku, Önsöz, 33-35

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...