Thursday, 26 December 2019

Din Adamları Otoritesinin ve Devlet Otoritesinin Açmazları - Mihail Bakunin

Bir gün Mazzini'ye, halkın kurtuluşu için hangi önlemlerin alınacağını sormuştum. 
"İlk Önlem" diye yanıtlamıştı, "halk okullarının kurulması olacaktır." 
"Peki, bu okullarda halka ne öğretilecektir?" 
"İnsanın görevleri -fedakarlık ve kendini adama." 

Peki ama bunları öğretmek için yeterli öğretmeni nerede bu­ lacaksınız? Kendisi örnek olmayan kimsenin, bu tür şeyleri öğretme hakkı ya da gücü var mıdır? Kendini feda etmek ve adamaktan zevk alan insan sayısı son derece sınırlı değil midir? Kendini büyük bir fikrin hizmetine adayanlar, yüce bir tutkunun peşine takılırlar; bu tutkunun dışında, yaşam, onların gözünde tüm anlamını yitirir. Bu insanlar, genellikle eylemlerini bir doktrin haline getirmekle pek ilgilenmezler; bunun en önde gelen nedeni, doktrinin yaşamı, eylemin kendiliğinden canlılığını öldürmesidir. 
Doktrin ve eylemin hayran olunacak bir birliğini temsil eden Mazzini gibi insanlar, çok ender rastlanan istisnalardır. Hıristiyanlıkta da vaaz ettiklerini hayata geçirmiş ya da geçirmeye çalışan, yürekleri sevgiyle dolup taşan, bu dünyanın zevklerinden ve zenginliğinden nefret eden, büyük, kutsal insanlar var olmuştur. Ancak, meslekleri gereği, bekar kalmayı, dünya işlerinden el etek çekmeyi ve dünya nimetlerini hor görmeyi öğütlemiş olan ve halen öğütlemeye devam eden, Katolik ve Protestan rahiplerin büyük bir çoğunlu­ğu, yaşamlarıyla kendi sözlerini yalanlamışlardır. 
Bütün ülkelerin halkları arasında, "papaz kadar ahlaksız", "papaz kadar doymak bilmez", "papaz kadar muhteris", "papaz kadar açgözlü, bencil, tamahkâr" sözlerinin ata­ sözü haline gelmiş olması nedensiz değildir; tam tersine bu sözler yüzlerce yıllık bir deneyimin ürünüdür. Kilise tarafından kutsanmış, Hıristiyan erdemi öğreticilerinin, papazların, her yüz olayın doksan dokuzunda söylediklerinin tersini yaptıkları kesindir. Bu büyük çoğunluk, söz konusu olgunun bu evrenselliği, göstermektedir ki, ortadaki yanlışlık, bireysel olarak insanlardan değil, bu insanların içinde yer aldıkları kendi içinde olanaksız ve çelişkili toplumsal konumdan kaynaklanmaktadır. Bu çelişki, ilk planda, el çekme ve vazgeçme doktrini ile insan doğasının pozitif eğilimleri ve ihtiyaçları arasındadır. Bu eğilimler ve ihtiyaçlar. bazı bireysel olaylarda, çok nadir olarak, gerçekten geri çekilebilir, bastırılabilir ve hatta, bazı güçlü entelektüel ve ahlaki tutkuların sürekli etkisiyle tamamen yok edilebilir; belirli toplumsal coşku anlarında, geniş halk yığınlan tarafından, bir süre için unutulup ihmal edilebilir. Ama bunlar, kendi doğamızın öylesine ayrılmaz parçalarıdır ki, er ya da geç, her zaman varlıklarını ortaya koyar, düzenli ve normal bir şekilde tatmin edilmedikleri zaman, sağlıksız ve anormal tatmin şekilleri yaratırlar. Tüm Hıristiyan rahipler, özellikle de Roma Katolik Kilisesi rahipleri, bu doğal ve sonuç olarak karşı konulmaz yasanın felaketli etki alanına girmekten kendilerini kurtaramamışlardır.
Ancak, her iki mezhebin rahipleri (Katolik ve Protestan rahipleri) için de geçerli olan bir başka çelişki daha vardır. Bu çelişki, efendinin unvan ve pozisyonundan kaynaklanır. Emreden, baskı uygulayan, sömüren bir efendi. Ancak, kutsal ve insani ayrıcalıkları nedeniyle kendisine boyun eğmiş olanlar için kendini feda eden bir efendi, çelişkili ve tümüyle olanaksız bir varlıktır. Bu, bir yandan, kendini Tanrı'nın hizmetkârlarının en düşük hizmetkârı olarak adlandırır ve bunun bir göstergesi olarak, tıpkı İsa'nın yaptığı gibi, yılda bir kez on iki Romalı dilencinin ayağını yıkarken, diğer yandan, aynı zamanda, kendini Tanrı'nın vekili, Dünyanın mutlak ve yanılmaz efendisi olarak ilan eden Papa örneğinde de çok iyi gördüğümüz gibi, ikiyüzlülüğün daniskasıdır. Tüm kiliselerin papazlarının kendilerine emanet edilmiş sürüler uğruna kendilerini fedâ etmek bir yana, her zaman, kısmen kendi kişisel tutkularını tatmin, kısmen de Kilisenin iktidarına hizmet uğruna, bunları kurban etmiş, sömürmüş ve sürü durumunda tutmuş olduklarını bir kez daha hatırlatmama gerek var mı? Benzer koşullar, benzer nedenler, her zaman benzer sonuçlar doğurur. O zaman bu söylediklerimiz, ilhamını kutsallıktan alan ve devlet tarafından onaylanan modern okulların öğretmenleri için de aynen geçerlidir. Bunlar, zorunlu bir biçimde, bazıları bilerek, bazıları bilmeyerek, kitlelerin kendilerini Devletin gücüne ve ayrıcalıklı sınıfların çıkarlarına feda etmesi doktrininin öğretmenleri olacaklardır.
O zaman, toplumdan bütün eğitimi ve öğretimi kaldırmalı mıyız? Tam tersine! Eğitimi kitleler arasında kayıtsız şartsız yaygınlaştırmalı, Tanrı'nın ihtişamına ve insanın köleliğine adanmış tüm tapınakları, insanın kurtuluşunun öğretildiği okullara dönüştürmeliyiz. Ama, ilk ağızda, şu nokta­ da anlaşalım: Eşitlik ve insan özgürlüğüne saygı temeli üzerine kurulmuş normal bir toplumda, okullar, yetişkinler için değil, yalnızca çocuklar için var olacaktır; ve bu okulların köleleşmeye değil insanın kurtuluşuna hizmet edebilmesi için, her şeyden önce; ebedi ve mutlak köleleşticici olan Tanrı kurgusu ortadan kaldırılacaktır. Çocukların tüm eğitim ve öğretimi, imana değil, aklın bilimsel gelişmesine; sofuluk ve itaate değil, kişisel saygınlığın ve bağımsızlığın gelişmesine dayandırılmalıdır; ve her zaman ve her yerde , kutsallığa tapınmanın yerini, ne pahasına olursa olsun, gerçeğe ve adalete, hepsinin üstünde de insanlığa saygıya tapınma almalıdır.
Otorite ilkesi, çocuğun eğitiminde doğal bir çıkış noktası oluşturur. Bu ilke, henüz aklı ermeyen küçük yaştaki çocuklara uygulandığında yasal ve gereklidir. Ancak, her şeyin, ve sonuçta eğitimin de, gelişimi içinde çıkış noktası aşama aşama inkar edileceğinden, eğitim ve öğretim ilerledikçe, bu ilkenin uygu­lanmasına daha az yer verilerek özgürlüğün dozu artırılmalıdır. Her akılcı eğitim, temelde, otoritenin özgürlük lehine yavaş yavaş bir yana bırakılmasından başka bir şey değildir. Eğitimin zorunlu amacı, nihai olarak, başkalarının özgürlüğüne sevgi ve saygıyla dolu özgür insanların yetiştirilmesidir. Bundan ötür, çocuk daha henüz yeni yeni konuşmaya çalışırken başlayan eğitimin ilk gününde otorite her şey, özgürlük ise hiçbir şey iken; eğitimin son gününde özgürlük her şey olmalı, hayvansal ya da kutsal otorite ilkesi geride en küçük bir kırıntı kalmamacasına ortadan kaldırılmalıdır.
Gelişmiş ve yaşını başını almış insanlara uygulanan otorite ilkesi, insanlığın canavarca, adice inkarı ile köleliğin, entelektüel ve ahlaki bozulmanın kaynağı haline gelir. Maalesef ataerkil hükümetler kitleleri öyle koyu bir karanlık içinde yaşamaya mahkûm etmişlerdir ki, yalnız çocuklar için değil, yetişkin insanlar için de okullar açmak zorunlu hale gelmiştir. Bu okullarda, otorite ilkesinin en küçük bir tezahürü ve kalıntısı bile yok edilmelidir. Bu okullar, artık bildiğimiz anlamda okul olmaktan çıkacaktır; bu okullarda kimin öğrenci kimin öğretmen olduğu bilinmeyecek, insanlar ihtiyaçları ölçüsünde bu okullarda parasız eğitim görecek ve bunun karşılığında, son derece zengin deneyimlerinden yararlanarak, kendilerinde eksik olanı onlara getiren öğretmenlerine bazı şeyler öğreteceklerdir. O zaman bu, karşılıklı bir eğitim, halk ile eğitilmiş gençlik arasında bir kardeşlik eylemi olacaktır.
Halk ve yetişkin tüm insanlar için gerçek okul yaşamdır. Hem doğal hem rasyonel olan, tek büyük ve güçlü otorite, saygı göstermemiz gereken tek otorite: eşitlik, dayanışma ve üyelerinin karşılıklı saygısı üzerine kurulmuş bir toplumun kolektif ve kamusal ruhunun otoritesidir. Evet, kutsal olmayan, tümüyle insani bu otorite önünde saygı ile boyun eğeriz; çünkü biliriz ki, o, bizi köleleştirmeyecek, özgürleştirecektir. Bu otorite, Kilise ve Devlet tarafından oluşturulmuş, tüm kutsal, teolojik, metafizik, siyasal ve hukuki otoritelerden, ceza yasalarınızdan, hapishanelerinizden, infazcılarınızdan binlerce kez daha güçlüdür. Kolektif duygu ve kamuoyunun gücü bugün bile çok ciddi bir güçtür. En müthiş suçları işlemeye hazır olan bir insan bile ona meydan okumaya, karşı çıkmaya nadiren cesaret edebilir. Bu insanlar, onu aldatmaya çalışabilirler, ama şu ya da bu ölçüde güçlü bir azınlığın desteğini arkalarında hissetmedikleri sürece, onu yok sayamazlar. Kendi gücüne ne kadar inanırsa inansın, hiç kimse, toplumun toplu aşağılanmasına dayanabilecek kadar güçlü değildir; toplumun en azından bir kesiminin onayı ve saygısını arkasında hissetmediği sürece hiç kimse yaşamını sürdüremez. Bir insanın herkesin düşüncesine sözle ya da eylemle karşı çıkarak cesareti bulabilmesi için çok samimi ve büyük bir inanç tarafından güdülenmesi gerekir; bencil, sağlam bir kişiliğe sahip olmayan, korkak insanlar asla bu cesareti bulamazlar. Bütün insanları birbirine bağlayan doğal ve kaçınılmaz dayanışmayı -bu toplumsallık yasasını- her birimizin, hem kendi üzerimizde, hem de tanıdığımız insanlar üzerinde günlük deneyimlerimizle doğrulayabileceğimiz bu yasayı, sözünü ettiğimiz olgudan daha açık bir biçimde kanıtlayan başka hiçbir şey yoktur. Ama eğer bu toplumsal güç varsa, nasıl olmuş da, bu güç, bugüne kadar, insanları daha ahlaklı, daha insan bir hale getirmemiştir? Çünkü bu güç, halen kendisini insanileştirememiştir; kendisini insanileştirememesinin başlıca nedeni de, hepimizin bildiği gibi, sadık bir ifadesini oluşturduğu toplumsal yaşamın, insana saygıya değil, kutsala tapınmaya; özgürlüğe değil, otoriteye; eşitliğe değil, ayrıcalıklara; kardeşliğe değil, sömürüye; adalet ve gerçeğe değil, kötülük ve aldatmaya dayalı olmasıdır. Sonuç olarak, bu gücün, dile getirdiği insancıl kurumlarla hep çelişen gerçek eylemi, sürekli olarak felaketli ve bozucu bir etki yaratmıştır. Kötülükleri ve suçları bastırmamış, onları yaratmıştır; otoritesi, hep kutsal, gayri insani bir otorite olmuştur; etkisi meşum ve uğursuzdur? Bu otorite ve etkiyi, yararlı ve insani hale getirmek istiyor musunuz? Toplumsal devrimi başarın. Böylece, tüm ihtiyaçları birbiriyle çelişir olmaktan çıkarın; tek tek insanların toplumsal ve maddi çıkarlarını, her bir kimsenin insani görevleriyle uyumlu bir hale getirin. Ve bu amaca ulaşmanın tek bir yolu olduğunu unutmayın: Eşitsizliği yaratan tüm kurumları ezmek; ekonomik ve toplumsal eşitliği yaratmak. Herkesin yararlanabileceği özgürlük, ahlak ve insani dayanışma ancak bu temel üzerine yükselecektir.

Mihail Bakunin - Tanrı ve Devlet, 42-46

Tuesday, 3 December 2019

İçedoğuş - Abraham Maslow

İçedoğuş - Abraham Maslow


Doğaüstü diye bilinen tüm içe doğuş olayları ve benzerleri, aslında tamamen ve kesin bir biçimde doğal, güncel ve yaşamın içinde varolan, insana ait doruk deneyimlerdir.

Son zamanlarda konuyla ilgili birçok psikologun araştırma yaptığı, bu içe doğuş ve mistik aydınlama olaylarının ‘doruk deneyimler’ başlığı altında ele alınabileceği görülmeye başlandı. 
Yani, kesin bir biçimde söyleyebiliriz ki, doğaüstü diye bilinen tüm içe doğuş olayları ve benzerleri, aslında tamamen ve kesin bir biçimde doğal, güncel ve yaşamın içinde varolan, insana ait doruk deneyimlerdir ve şimdiye kadar kavramsal, kültürel ve dilbilimsel çalışmalar olarak değerlendirilmiş olmalarına karşın artık incelenebilmektedirler.

Böylece, bugün geçmişte olmuş ve ancak doğaüstücü yollarla açıklanabilmiş olaylar üzerinde çalışmalar yapabiliriz. Böylelikle, dini de bütün yönleri ve anlamları ile inceleyebilir, bilimin sınırlarının dışında bırakmak yerine onun bir parçası durumuna getirebiliriz.

Peygamberin karakter özelliği, kendi kişisel deneyimleri aracılığı ile dünya, evren, ahlak ve Tanrı hakkında kendi gerçeğini, kendi içsel kimliğini bulmuş ve tüm bunları içe doğuş olarak değerlendirmiş, yalnız bir adam olmasıdır. Genellikle, beki de her zaman büyük dinlerin peygamberleri, bu deneyimleri tek başlarına oldukları bir zamanda yaşamışlardır.

Mistik veya doruk deneyimlerde meydana gelen büyük içgörülerin ve içedoğuş olaylarının derin bir biçimde hissedildiğine şüphemiz yok ve bunların bazıları sadece deneyimler olarak temel bir geçerliğe sahiptirler.  

Uzman tanrıbilimciler ve uzman biliminsanları, evren kavramını algılayışlarında, evrenin ‘organik’ bir bütün ve birlik içinde belli bir yöne doğru gelişen ve evrimleşen, bu nedenle de bir tür ‘anlam’a sahip olduğu görüşünde giderek birleşiyorlar.

Uzun vadede, eğer iki grup da, temel kişisel içedoğuş olaylarının önemini ve gerçekliğini (ve sonuçlarını) kabul eder ve diğer her şeyi ikincil, kötücül, gerekli olmayan ve dinin özelliklerini tam olarak yansıtmayan şeyler olarak kabul ederlerse, aralarında pek bir fark kalmama olasılığı doğacak ve o zaman kişisel içedoğuş olaylarının, mistik deneyimlerin, kişisel aydınlanmaların ve özbilişsel olayların incelenmesine odaklanabileceklerdir.

Doruk deneyimler, doğal hayatın içinde varolmaktadırlar ve araştırılabilir, incelenebilir deneyimlerdir. Bu konuda bilgilerimiz büyümekte ve gelişmekte olduğundan, bu büyük açığa çıkışlar, aydınlanmalar ve değişimleri (büyük dinlerin temel aldığı) daha iyi anlamak yolunda gerçekçi umutlar besleyebiliriz. Ayrıca aşkınbilinç deneyimleri üzerinde yapılan bilimsel araştırmalarla ilgili bir şey eklemek istiyorum. Son yıllarda ‘psikedelik’ ilaçlar olarak bilinen, özellikle LSD ve psilocybin gibi ilaçlar, bize doruk deneyimler alanında kontrol sahibi olma olasılığını vermektedir. Bu gibi ilaçların, doğru insanlarda, doğru koşullarda, doruk deneyimleri harekete geçirdiği görülmektedir. Bu nedenle, belki de bu tür deneyimlerin yaşanmasını daha sık sağlayabilir ve sonra, aydınlanma ve içe doğuş olayının ortaya çıkış anında nelerin meydana geldiği üzerinde çalışabiliriz. Hatta daha önemlisi, doruk deneyimleri ilaçlarla ve hatta hipnozla, doruk deneyim karşıtı insanlarda yaratmak ve onlara yaşatmakla, bu ikiye ayrılmış insan grupları arasında köprüler kurabilmemiz olası olabilir.

Kaynak: Abraham Maslow - Dinler, Değerler, Doruk Deneyimler, ss. 22, 23, 25, 35, 39, 49

Thursday, 31 October 2019

Halide Edip Adıvar'la, Dünya Görüşü Doğrultusunda Bir Söyleşi - Murat Menteş

HALİDE EDİP ADIVAR'LA, DÜNYA GÖRÜŞÜ DOĞRULTUSUNDA BİR SÖYLEŞİ


Dostluk? - Kanaatimce, birbirine benzemeyen insanların dostluğu her ikisinde ferahlatır. Mal mülk edinmediniz... - Sahip olmaya değil, sevmeye inanırım. Esasen sevdiğimiz şey bizimdir. Dünyanın tüm orduları gelse kalbimizden onu söküp atamaz. Savaş kahramanıydınız ama aslında şiddete karşıydınız. - Doğru, Amerikan Kız Koleji'nde medeni bir insan ve insaniyetkâr [hümanist] olarak yetiştirildim. Bütün milletlerin kudurmuş gibi gırtlak gırtlağa gelmeleri, milyonlarca insanın birbirini parçalaması manasız ve korkunç bence. Bir insana intikam veya ceza maksadıyla dahi eziyet edilmesini kabul edilemez buluyorum. Şiddet karşıtlığı benim en güçlü yanımdır. Şiddet, zannedilen aksine cesaretle ilgili bir şey değildir. Cepheye çağrıldığınız fakat savaştan sonra kurulan Meclis'e çağırılmadınız? - Maalesef. Siz söyleyin, bir kadın için Meclis cepheden daha uygun bir yer değil mi? Hintli Müslümanlar, sizin aracılığınızla, Milli Mücadelede kullanılmak üzere para yollamışlardı? - Evet o zamanın parasıyla 100 bin dolar. 6 Nisan 1920'de Yunus Nadi'yle birlikte Anadolu Ajansı'nı kurdunuz... - Kurduk, çünkü Milli Mücadele'nin en zayıf yanı haberleşme ve propagandaydı. İtirazlarıyla maruf bir yazarsınız. Atatürk'e bile itiraz ettiniz. Neden? - Mütefekkirler menfi ihtimalleri görmezden gelemez. İnsan, endişesini canlı tutarsa, Kurtuluş yolunu bulma haysiyetini de korur. Cumhuriyetin ilanından 1950'ye kadar Türkiye'de aydın, münevver, okur-yazar ve entelektüel olmak devletle uyumlu olmak, aynı doğrultuda hareket etmek anlamına geliyordu. Fakat siz Mustafa Kemal'i daha demokratik bir yaklaşıma davet ettiniz... - Hükümdar kim olursa olsun, onun sözüne kapılan münevverin sonu kişiliğini yitirmek veyahut zindandır. İstiklal Harbi döneminde Mustafa Kemal Paşa mütevazı odasında, bir millet yaşasın diye ölmeyi göze alan gençleri temsil ediyordu... 1925'te Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı ve hükümet, muhalifleri İstiklal Mahkemeleri'ne sevk etme yetkisi aldı. O sıra sizde önce Viyana'ya ardından Londra'ya gittiniz... - Evet.... Muhalefeti hain ilan etmek, demokrasiden kopuş klişesidir. Eleştiriye kapalılık gibi siyasi lüksler, halkı zayıf düşürür. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk'ta aleyhinize konuştu? - Mutlak itaat beklediğini yüzüme söylemişti. Maalesef benim mandacılıkla itham etti. Bu doğru değil. Erzurum Kongresi'nden önce, Amerika'nın maddi desteğini alabileceğimizi benimle birlikte çok kimse düşünüyordu. Çünkü Amerika uzak bir ülke. İngiltere ise ülkemizi işgal eden devletlerden biriydi. Milli Mücadele anılarınızı anlattığınız Türk'ün Ateşle İmtihanı'nı, ''Türkiye'nin tüm gençlerine'' ithaf ettiniz. Liderleri ilahlaştırmayan, özgür ve çoğulcu bir toplum istiyordunuz, öyle mi? - Elbette. Liderin sembol değeri, itibarı vardır. Fakat asıl mücadeleyi halk verdi. Cumhuriyet'e geçişi mümkün kılan tohumlar Osmanlı'da atılmıştı. Dünyanın kahrını bir adam tek başına çekmiş değildi. Özgürlük mücadelesi sembollere ve liderlere indirgendiğinde anlamını da değerini de kaybediyor. İradesiyle, azmiyle, mücadelesiyle ayakta kalan, özne vasfı taşıyan halk, kurtarıcı bekleyen bir sürüye mi dönüşmeli? Bir lideri ilahlaştırırsanız artık onunla konuşamaz, onu insan nitelikleriyle tanıyamazsınız. Yine de Ahmet Emin Yalman 1938'in Kasım'ında, Paris'te size Atatürk'ün öldüğünü haber verince ağladınız? - Doğru. Benim hayatımda iki Mustafa Kemal var. Ben, açıkçası gözyaşlarımı Kurtuluş Savaşı yıllarındaki Mustafa Kemal'e hasretmiştim. Darmadağın, perişan bir millete yaşama azmi aşılayan o masum ve çalışkan genç adama. Atatürk'le barıştınız bir bakıma? - Kalbimizde, bize ıstırap verenleri hiç affetmeyen bir kuruluğa mahal vermemeliyiz. Kindarlık, insanı hayatın tadından alıkoyar. Elbette barışacağız. Dünya zannedildiğinden ziyade saadetle, teselliyle dolu. 1925'te 1939'a kadar yurtdışında sürgün hayatı yaşadınız... - Halimize şükrediyor, tencerede pişirip kapağında yiyorduk. Fakat memleket hasretini tarif edemem. Sultan Ahmet'in, Ayasofya'nın semâya yükselen minarelerinin o ilahi güzelliği gözümde tütüyordu. İstanbul'u seviyordunuz?.. - Kuşkusuz. Hem de çok. İstanbul'un hangi yıldızı yaz gecesi insan gönlüne büyük vakalar arifesi hissini vermez? Beyazıt civarında bir apartman dairesinde oturdunuz. Saraylardan uzak durdunuz, Neden? - Çünkü saraylara 'kudret' mefhumunu yanlış anlayanlar alaka gösterir. İhtişam ve merasim sahnesi saraylar, gecekondu kadar bile sağlam değildir, çöküp gitmeye mahkumdur. Şapka Kanunu'na karşı çıktınız. Harf Devrimi'nin aceleye getirildiğini söylediniz... - Yoksul Anadolu köylüsüne zorla şapka takarak modernleşmeyiz. Şapkalar başımızda durmadı, uçup gitti zaten. Maziyi unutturmak için tarih ve dil değiştirildi. Halbuki geçmiş olmaksızın milli bir kültür ve estetik inşa edilemez. Modernleşme nasıl olmalı sizce?

- Evvela modern düşünce sistemlerini bilmeliyiz. Batıyı yarım ve yüzeysel bir şekilde taklit ederek modernleşmeyiz. Mesele 'modern değerleri' özümsemek ve kendimize mal etmektir. Hâlâ mimarisi çarpık şehirlerdeki çirkin evlerde oturup modernlikten bahsetmemiz acıklı. 

1950'de Demokrat Parti aracılığıyla İzmir bağımsız milletvekili seçildiniz ve... 

Nazım Hikmet'in hapisten çıkması için hazırlanan dilekçye ilk imzayı attım. 

Yine ilk? 

Öyle... Aynı yıl Nazım Hikmet hapisten genel afta çıktı nihayet. 

1954'te siyaseti bıraktınız... 

- Savaşta, edebiyatta ve akademide başardıklarımı siyasette yapmama imkanı verilmedi zira.

Demokratik bir yönetim, demokrat bir nasıl ortaya çıkar? 

- Demokrasi yavaş yavaş gelişir. Tek kişinin veya bir zümrenin demokrasiyi yaşatması mümkün olmaz. Özgür bireylerden oluşan, bilgili bir topluma ihtiyaç var. Dolayısıyla her demokratik hareket, halkın eğitimi ve özgürlüklerini öncelik edinmelidir. 

Başka? 

- Demokraside çoğunluğu mutluluğunu sağlamanın yanında, azınlığın ve bireyin hakkını da korumak da elzemdir. 

Gençliğinizden itibaren hep demokrat mıydınız? 

- Fikirlerim zamanla değişti, olgunlaştı. Bununla birlikte hiçbir zaman ideolojiler ve particilik bana göre değildi. Rakiplerde haklı yönler bulabilen biriyim ben. 

 Yurtseversiniz. Orası kesin. Milliyetçilikten uzaksınız fakat? İkisi arasında fark ne? 

- Vatanseverlik insana korkunç felaketlere dayanma, zorlukları aşma, azimle çalışma gücü veriyor. Öte yandan ideoloji olarak milliyetçilik saldırganlığa dönüşebiliyor. 

Laiklik? 

- Laiklik bizde  maalesef dinci ve seküler bağnazlar arasında oynanan bir top oyunu olmuştur. 

Bağnaz derken? 

- Bağnaz bir kimsenin zihni hapishane gibidir. Sizi orada tutar hep. 

Anladığıma göre inançlı birisiniz, dua eder miydiniz? 

- Tabii ki dua ediyorum. Allah bizi bağnazlardan; fikire zincir vuran, öğrenme-bilme arzusunu uyuşturan her beladan korusun!

Romanlarınızdan birine, Milli Mücadele'nin zorluğunu ifade eden Ateşten Gömlek adını verdiniz. Sizin kişisel mücadeleniz de epey meşakkatliydi, haksız mıyım? 

- Haklısınız. Benim sırtımdan bu ateş gömlek hiç çıkmayacak, öldükten sonra da onu ebediyen taşıyacağım. 

Maziye bakınca onca felaket ve güçlüğü hatırlayıp hüzünlenir misiniz? 


- Hayır. Aksine, tecrübelerimizin yoğun bir anlama kavuşmasında felaketlerinin katkısı var bence. Hayatta her istediğini elde eden insanlar, fıçıdaki balıklar gibi pörsür, hayat tazeliğini kaybeder.
Murat Menteş - Derde Deva Randevu 2, 108-114

Saturday, 5 October 2019

"Vicdan" - Nikolay Berdyaev

VİCDAN

"Vicdan" kelimesi Arapça, bulmak anlamındaki Ve-Ce-De fiil kökünden türemiştir. Değerlendirme yapıp doğruyu bulan organımızdır. Bunu hatırlattıktan sonra, kelimenin anlamına uygun harika bir alıntıya geçebilirim.

Vicdan insanın Tanrı'yla ilişki kuran, Tanrı'nın mesajını alan ve O'nun sesini işiten en iç doğasıdır. Vicdan, insanın bizatihi özüyle, ondaki ilahi suret ve benzer ile ilişkilidir. Günahkar varoluşumuzda vicdan Tanrı'nın ve ilahi hayatın hatırlatıcısıdır. Vicdan insanda uyandığında, bu onun Tanrı'yı düşündüğü, Tanrı'nın tarzında yaşadığı anlamına gelir; bunu kelimelere dökemese bile. Vicdan dini vahyi, iyiliği, doğruluğu ve bütünüyle hakikati algılama organıdır. O, insanın doğasının özel bir bölümü ya da fonksiyonu değildir; terimin psikolojik anlamında değil ontolojik anlamında insanın spiritüel varlığının tümü, merkezi ya da kalbidir. Nikolay Berdyaev - İnsanın Yazgısı, 210 Vicdan hayat ve dünya hakkındaki orijinal, ilk-elden yargıların kaynağıdır. Ayrıca vicdan Tanrı hakkında yargıda bulunur; çünkü o, Tanrı'yı kavrayan organdır. Yalnızca vicdan Tanrı hakkında yargıda bulunabilir; çünkü o, Tanrı'nın farkına varmamızı sağlayan organdır. Nikolay Berdyaev - İnsanın Yazgısı, 210 Vicdan insanın aslında ne olduğuna, idealde hangi dünyaya ait olduğuna, insanın Yaratıcısı'na, insanın yaratılmasına neden olan amaca ilişkin hafızadır. Nikolay Berdyaev - İnsanın Yazgısı, 211 Vicdan insandaki spiritüel, doğaüstü ilkedir ve kaynağı hiçbir şekilde sosyal olan değildir. Vicdanın sosyal bir kaynağı olduğu fikri bir sapkınlık, çarpıtma ve karıştırmadır. Vicdan insanın derinlerdeki doğasıdır; Tanrı'dan tümüyle kopmadığı, İlahi dünya ile bağlantısını koruduğu derinliklerdeki doğası. Nikolay Berdyaev - İnsanın Yazgısı, 211 Pişmanlık ve tövbe, insan tamiri imkansız hasar görmeyen bir vicdana sahip olduğu için mümkündür. Teolojinin insan ruhu üzerindeki inayet hamlesi diye tanımladığı şey vicdanın derinliklerindeki uyanış, hayatın İlahi kaynağını hatırlayıştır. Nikolay Berdyaev - İnsanın Yazgısı, 211 Pişmanlık/tövbe iki dünya düalizmini varsayar ve insanın iki varoluş düzeninin buluşma noktası olduğunu farzeder. Eğer insanın kökleri bu dünyada olsaydı ve diğer dünyanın hiçbir hatırasını taşımasaydı pişmanlık/tövbe imkansız olurdu. Nikolay Berdyaev - İnsanın Yazgısı, 211 Vicdanın varlığının bizatihi kendisi özgür olduğunu ispatlar. Özgürlük mantık açısından otoriteyi önceler. Spiritüel bir olgu olarak - bir maddi güç tezahürü olarak değil - otoritenin gücü özgürce saygı ve itaati buyuran bir şey olarak kabul edilerek tanınmasındadır. Naif realistik otorite anlayışı savunulamaz. Otorite maddi güç gibi nesneden özneye geçmez. Spiritüel otoriteyi vicdanım kabullenmelidir; eğer kabullenmezse otorite benim için otorite olmaktan çıkar. Değerlendirmeler yapan ve yargılarda bulunan vicdan kendisi dışındaki herşeyden özgürdür ve yalnızca Tanrı'nın inayet/lütuf eylemine bağlıdır, yalnızca ilahi semavi dünyanın hatıralarına itaat eder. Nikolay Berdyaev - İnsanın Yazgısı, 211

Thursday, 3 October 2019

KALABALIK ve DOĞRU - Soren Kierkegaard

KALABALIK ve DOĞRU


Tanrı’yı tiksindirmek istiyorsan sürü ile beraber koş, yeter.
^^^
Tanrı tek bir kişiyle ne kadar sonsuz bir ilgiyle alakadar oluyorsa milyonlara, milyarlara da o kadar sonsuzca kayıtsızdır. Biz insanlar sayıların bir önemi olduğuna inanırız. Tanrı için ise sayılar hiçbir anlam ifade etmez, hiç etmez. 
^^^
Sayısal olan hakikatin en gülünç parodisidir. 
^^^
Numune-insan kendini insan sayıları ile yatıştırır. Eğer bir şey doğruysa, bu kadar sayının onu doğru saymış olmasından daha yüksek bir kanıta ihtiyaç duymaz.
İnsan-hayvan, sırf insan sayıları onun yanında olduğu müddetçe en korkutucu şeyleri yapacak cesareti bulur. Peygamber-Mesih ise tam tersine işaret eder. Cesaretle çile çekmek, tam da kalabalıktan korkmanın aksine, hayvan-mahluklar olarak bizim en çok korktuğumuz şeyin, yani insan sayılarının aksine Tanrı'dan korkmaktır, 
^^^
Herkesle güzel güzel geçinip gitmek gibi talihli bir yetiye sahip insanlar vardır. Hiçbir keskin köşeleri yoktur bunların. Tanrı böyle insanları asla kullanmaz. Tanrı, sıcacık ve sevimli insan kalabalığının dostu değildir. Hayır, onun kullanmak istediği insanın derhal önü kesilir. s
^^^
Sivil yaşamda, insan kalabalıkları sokakta toplaştığında polis bir suç işlemiş olsun ya da olmasın derhal müdahale eder; zira çok sayıda kişinin bir araya toplanması kuşkulu bir harekettir. Tıpkı bunun gibi ama tamamen farklı türde bir doğruyla, bir inananlar yığınının ortaya çıktığı yerde yüksek polis, anında ve doğrudan saldırıya geçer. Sayı ne kadar büyükse, yalanın yalanlığı o kadar kesindir, bir sahtecilik yapıldığı o kadar kesindir. 
^^^
Tek(il) birey, topluluğun oluşumunda belirleyicidir, Her an, topluluktan daha yüksek bir konuma gelebilir. Topluluğun birbirine tutunma özelliği her bir kişinin ebedi olan önünde tek(il) bir birey olmasından gelir. Topluluğu garantileyen yalnızca tek(il) bireydir. Topluluk elbetteki bir toplamdan daha fazlasıdır ama yine de gerçekten bir'lerin toplamıdır. Kalabalık ise saçmalıktır. Olumsuz bir'lerin toplamı, bir olmayan bir'lerin toplamı. 
^^^
Başkaları gibi olmak insan soyunun dejenerasyonu, alçalıp nüshalara dönüşmesidir. 
^^^
Kalabalık hakkında şöyle bir şey söylemek yanlış olmaz: Kalabalık, tüm varoluşun ne denli boş olduğunu gizlemek amacıyla kullanılır. ''Çok sayıda'' düşüncesi, bizi tıpkı afyon gibi bir coşkunluk haline sokar ve milyonların müthiş güvenilirliğiyle yatışırız. 
^^^
Önem kazanmak için sayılara ihtiyaç duyan her şey tam da bu sebeple önemsizdir. Toplamı sanki önemli bir şeymiş gibi insanları şaşkınlık ve hayranlıkla irkilten sayıların yardımıyla düzenlenebilen, tatbik edilebilen, tamamlanabilen her şey, tam olarak bu şeyler önemsizdir. En önemli şey için, gökleri ve dünyayı harekete geçiren şey için ise yalnızca tek bir kişiye ihtiyaç vardır. En önemli şey nedir peki? Melekleri, şeytanları en çok ilgilendiren, kişinin Tanrı'yla bilfiil iştigal etmesidir. Ve bunun için tek bir kişi yeter. 
^^^
Hakikatin neden oluştuğuna çoğunluğun karar verdiği yerde, çoğunluğun buna yumruklarıyla karar vermeye başlaması çok sürmeyecektir.
^^^
İnsanoğlunun içgüdüsel olarak kullandığı bir taktik vardır: Haydi bir kalabalık oluşturalım, Bu, şu şekilde işler: Haydi idealler yolunda gayret sarf etmek için bir araya gelelim. Oysa bir kalabalık oluşturmak, tam da ideallerden kurtulmanın yoludur. Tıpkı devekuşunun başını kuma gömüp görünmez olduğunu düşünmesi gibi, biz de bir kalabalık oluşturup kimsenin bizi göremediğini düşünürüz. Ayrıntıların içinde boğulup tablonun tümünü görememekten bahsederiz ve bu taktikle, insanın ayrıntılarının içinde boğulup tablonun bütününü göremeyeceğini ümit ederiz. 

Ben olmak yerine kalabalıkta kendimizi kaybettiğimizde evimizde değilizdir.

Kaynak: Soren Kierkegaard - Tanrı’ya İhtiyaç Duymak, 288-293, 295

Wednesday, 25 September 2019

İyi nedir/kimdir?, Kötü nedir/kimdir?

İyi nedir/kimdir?, Kötü nedir/kimdir? 


İyi nedir/kimdir? İyi, sevgi vermek ve nazik olmak ister; karşılıklı anlayış arar, hoşgörü arar. Her söylenen ve yapılan her şeyde kendi dışındakilerleaynı duyguları paylaşmak ister. Yapıcı olarak eleştiri getirir yıkıcı olarak değil. Kurallara kuru kuruya uymaz; tam tersine her ayrı duruma göre özgü esnek davranışlar gösterir, duyarlılık ve coşkuyu göz önünde tutar. Çevredeki insanların düşüncelerini ve gereksinimlerini de saygıyla karşılar. Değişik ırklardan ve sosyal sınıflardan da olsa, tüm insanlara aynı değeri verir. Tüm insanlara ve tüm canlılara büyük değer verir ve saygı gösterir. Sevginin yerini hep yukarıda tutar; tüm davranışları yaşamın doğrudan kendisine ve sağlıklı bir yaşama duyulan sevgi ile doludur. İnsancıllık eylemlerinin odağındadır. Başkalarının iç dünyasını ve hassasiyetlerini dikkatlice korur. Kötü nedir/kimdir? Kötü genel olarak, iyi diye nitelenen her şeyi reddeder. Kötü, iyi olan her şeyi kıskanır ve her türlü yola başvurarak onu yok etmeye çalışır. İyiye açıkça karşı çıkamadığı için ''örtülü'' olarak dolaplar çevirir. Kötü için tüm iyiler can sıkıcı şeylerdir. Ve bu nedenle de kötü iyiyi yok etmeye çalışır, ondan tiksinir ve ona çamur atar. Kötü, dışa karşı gerçek yüzünü göstermek istemez ve iyinin görünüşüne bürünür. Kötü, hiçbir zaman açıkça söylemez ama iyinin başarısızlığına içten içe çok sevinir. Kötü, gerçek duygularını gizler. Duruma göre bazen öyle bazen böyle konuşur ama hiçbir zaman gerçeği söylemez. Duygularını açıklayan ve gerçek düşüncesini ortaya koyan iyi, ona göre aptalın biridir. Kötü kendini zeki olarak görür. Zeka onun için araştırıcılıkla ilgili bir kavram değil, başkalarına karşı kendi çıkarını koruyup kollama ile doğrudan bağlantılı bir kavramdır. Zeki kişi, başkalarını aldatan, dolandıran ve yalanlarla kandıran ama bunları yaparken karşındakine hiçbir şey fark ettirmeyen kişidir. Fark edecek olanlar da içinde bulunulan güç ilişkileri nedeniyle susmak ve çenelerini tutmak zorunda kalırlar. Kötü, neyin gerçek olduğunu ve gerçeğin ne olduğu konusu ile hiç ilgilenmez. O duvarın dışıyla ilgilidir yalnızca. Çünkü herkes dış tarafı görür. O ise duvarın arkasında, bencilce ilgilendiği şeyleri gerçekleştirmek ister. İnsancıllık ve duygudaşlık ona vız gelir. Gerçeği aşağılar ve yalanın büyüsüne kapılmıştır. Zeki ve akıllı kötüler kusursuz yalanlar uydurabilirler. Tabii onlar kendilerini de kandırırlar ama bu onları ilgilendirmez. Onlar başkalarını aldatmaktan, kandırmaktan ve parmağında oynatmaktan büyük bir zevk duyar. İyi gerçeklerle birlikte mutludur, kendine özgü yaşam biçimi ile mutludur. Kötü ise bunu aptalca bulur, zayıflık olarak görür. Söylediği bir yalanla hiçbir bir sonuç aldığında sevinir, düğüm düğüm örgü yalanlara yeni yalanlar ekleyebildiği ya da bunları daha geliştirildiği zaman kendini daha zeki, daha kurnaz daha soğukkanlı olarak görür. Kötü, alaycı ve küçümseyicidir. Kötünün çevirdiği dolaplar ortaya çıkarıldığında o yine hazırlıklıdır. Kötü için tüm yaşam ve yaşamla bağlantılı her şey, kendini yükseltmek, başkalarına alçaltmak için bir taktikten başka bir şey değildir. O hep kendi maddi çıkarlarının peşindedir. Kötü şöyle düşünür: Bu ne işime yarar? Bu bana ne getirir, ne götürür? Sonuçta eline ne geçecek? Kötü, kendi dışındaki herkese düşmandır; onun işine yaramayan her şey yararsızdır. Bundan dolayı, kötü, esnektirİ her yeni duruma kendini uydurabilir, her durumda elindeki gücü korumayı bilir o gücün hakkını verir. Kötü, kendini iyiden daha fazla güvencede ve daha canlı hisseder. Kötü, kendini güçlü olarak görür ve iyiyi de zayıf diyerek aşağılar.

Kaynak: Peter Lauster - Sevgi ve Özgürlük, ss. 107-110

********* . ************ . *********
Ancak Bencil Çıkarları İçin Yaşayanlar İçin Her Araç Meşrudur. + "Eğer rakiplerinin ayakkabısına gizlice bir taş koyarsan, bu, rezilce bir davranış olur. Ben kötüyü böyle tanımıyorum işte. Daha başarılı olmak için yapılan yarış olağandır, buna karşı çıkılmaz." - "Yani bu şekilde yarışmaya evet diyorsun ama her türlü yol ve araçla olmasına "hayır" diyorsun. Ne var ki, başarılı olmak için tüm yol ve araçlara başvurmak zorundasın. Sonuçta başarılı olup olmadığına bakılıyor. Başarının nasıl kazanıldığı unutulup gidiyor, kimse araştırmıyor bunu. Herkes oturduğun villayı görüyor, kullandığın arabayı görüyor, çalıştığın insanları görüyor. Sadece bu göstergelerle bir yerin oluyor toplum içinde. Ve bu noktaya nasıl geldiğini sormuyor hiç kimse, siparişlerini uygunsuz yol ve yöntemlerle mi aldığını hele hiç soran olmuyor." + "Ama ben bunu soruyorum işte. Ben bunun için bilincimi keskinleştiriyorum. Adem Baba gibi dolaşmanın iyi olacağını öne sürmedim. Ama açgözlülüğe ve daha fazla, daha fazla sahip olma isteğine karşıyım. En başta söylediğim şey, yüreği sahip olma tutkusuna kaptırmamak. Çalışıp çabalayarak elde ettiklerinin keyfini sür, ama içten bağlanıp kalma onlara."

- "Ama bencil olmamız zorunluluğu, her birimizin bir diğerine düşman olmak zorunluluğu, olduğu gibi duruyor. İnsanların birlikte yaşaması, düşmanlık içerir. Güçlüler güçsüzleri yenerler." 

+ "Hâlâ anlayamadın. Üstün başarılar gerekli bize. Ancak uygun olmayan yöntemler istemiyoruz. Çünkü böyle olunca, gerçek başarı olarak algılanan şeyin görüntüsü bozulmuş oluyor. Bir cerrah, gerçekte olmadığı halde olağanüstü başarılarından haber yapsın diye bir gazeteye rüşvet verecek olursa sen de rüşvet alanlardan biri olmuş olursun. Sorun tam da burada işte. Kötüyü, güçlü diye övdüğünde ve iyiyi zayıf diye yerdiğinde yalnızca kendine zarar verirsin. Özünde, sen de mutlu olmak istiyorsun, tıpkı başkalarının istediği gibi. Ama hangi yolla bunu yapacağın önemlidir. Eğer kötüyü savunursan yanlış yoldasındır."

Konuşma üzerinde biraz kafa yordum. Kötüyü temsil eden aslında, hayatta başarılı olabilmek için bencil olmak gerektiğini, gücünü göstermek gerektiğini; amaca varabilmek için gerekiyorsa uygun olmayan yol ve araçlara da başvuru olabileceğini anlatmaya çalışıyor. Bu kişi pek çok şeyi kendine yarar getirip getirmeyeceği açısından gören bir pragmatistten başka bir şey değildir. O, yaşamı, kendi başarısını kalıcılaştırma mücadelesi olarak görüyor.


Peter Lauster - Sevgi ve Özgürlük, ss. 117-120

Kaynak: Paul Lauster - Sevgi ve Özgürlük, Çev. Nurettin Yıldıran, Doruk Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2000


Araçlar da Amaçlar Kadar İyi ve Temiz Olmalıdır 

Mesleğini sürdürmek için hangi araçları kullanıyorsun? Senin için amaç kadar önemliler mi? Değillerse, yalnızca tek bir şeyi istemen olanaksızlaşacaktır. Ebediyet açısından bakarsak, yalnızca tek bir araç ve yalnızca bir tek amaç vardır: Araç ve Amaç tek ve aynıdır. Yalnızca tek bir amaç vardır: Gerçek İyi ve tek bir araç vardır: Yalnızca gerçekten iyi olan araçları kullanmaya istekli olmak. 
İyi olan, kesinlikle amaç olandır. İnsan başlıca meselenin amaç olduğunu ve araç konusunda titizlik göstermesine pek o kadar gerek olmadığını düşünebilir. Ama böyle değildir. Bir amaca bu şekilde ulaşmak, kutsal olmayan bir sabırsızlık edimidir ve amacı kirletir.
Kaynak: Soren Kierkegaard - Tanrı’ya İhtiyaç Duymak, 416

Monday, 16 September 2019

Katolik Kilisesinin Roma İmparatoru Olma Süreci - Lewis Mumford


Katolik Kilisesinin Roma İmparatoru Olma Süreci - Lewis Mumford


Hıristiyan Kilisesi, “dişiyle tırnağıyla” elde ettiği konumu muhafaza edebilmek için, güç için olduğu kadar kurtuluş söylemi için de mücadele vermek zorunda kalmıştı. Bu olgu, Batı’da Roma Psikoposu’nun nihai üstünlük kurmasını temin etti ve böylelikle, İtalya’nın Batı uygarlığının gelişiminde büyük bir rol oynamasını mümkün kıldı.  Mumford, s. 149


Altıncı yüzyıla gelindiğinde, Kilise’nin kurumları, hayatın daha büyük bir bölümünü kucaklayacak bir konuma ulaşmış ve böylelikle, Aziz Augustine tarafından tasvir edilen misyonunu gerçekte gerçekleştirmeye başlamıştı: “Çocukları iyilikle ve yumuşaklıkla, gençlere güçlü bir şekilde, yaşlılara da, nazik bir şekilde, yalnızca bedenlerin yaşına göre değil, aynı zamanda, her birinin ruh yaşına göre muamelede bulunun, talim ve terbiye yöntemi tatbik edin. Kadınların, kocalarına, yalnızca cinsel tatmin sağlama amacıyla değil, aynı zamanda, çocuklarına baktıkları ve müşterek gayret yoluyla ailenin talihini artırma amacıyla da boyun eğmelerini emredin. Kocaların, yalnızca daha zayıf cinsiyetin dezavantajlarını kendi avantajlarına olacak şekilde kullanmaları için değil, daha ziyade, gerçek sevgi ve anlayışın hakim olmasını sağlamak için hanımlarından önde olmalarını sağlayın. Çocukların ebeveynlerine tam bir itaatle, ebeveynlerin ise çocuklarına şefkat dolu bir otorite ile bağlanmalarını sağlayın. Kardeşi kardeşe, kan bağından çok daha güçlü olan din bağıyla bağlayın. Hizmetçilerin, durumları mutlu ve mesut olmalarını gerektirdiği için değil, gerçekten mutluluk duydukları vazifelerini tam olarak yerine getirdikleri için efendilerine sadık olmalarını öğretin. Rabb’in Kadir-i Mutlak olduğunu hatırlayarak, efendilerin hizmetçilerine nazik ve merhametle davranmaları gerektiğini öğretin ve bir yerin halkını bir diğer yerin halkıyla, bir ülkeyi diğer bir ülkeyle ve genel olarak bütün insanlığı kendi aralarında birleştirin. Böylelikle, yalnızca bir toplum teşekkül ettirmekle kalmaz, aynı zamanda, bir kardeşlik ittifakı da tesis etmiş olursunuz, kralların tebaalarına şefkatle yaklaşmaları, tebaalarının da krallarına itaat etmeleri sağlanmış olur. Kime saygı duyacağınızı, kime sevgi besleyeceğinizi, kimden korkacağınızı, kimi nasıl teselli edeceğinizi, azarlayacağınızı, nasihatte bulunacağınızı, talim ve terbiye vereceğinizi, suçlayacağınızı ya da cezalandıracağınızı özenle kararlaştırın. Dolayısıyla, kim neye müstahak ve layıksa öyle davranın; sevgiyi elden bırakmayın ve kimseye adaletsizlik ve haksızlık etmeyin.” Mumford, ss. 149-150

İşte Kilise’nin programı buydu: Sanki pratik ve politik ilişkilere çeki düzen veriyormuşçasına empoze edilen ideallerin özeti. Kilise’nin geleneksel liderliği altında, Roma proletaryasında başkaldırmaya neden olan geleneksel ekmek ve sirk törenleri, yerini, yardımseverliğe ve manevi tatmine bırakmıştı. Böylelikle, bazilika, kilise olmuştu. Sezar’ın hükümranlığı, İsa-Mesih’in hükümranlığının yanında ikinci plana düşmüştü. Yasa, ilahi olanı tasdik eden içsel bir itkiye dönüşmüştü ve artık önemli olan, suçun derecesi değil, tevbenin ölçüsüydü: Katı bir ceza hükmü vermek değil, şefkatli bir şekilde merhamet göstermekti. Mumford, s. 150

Kilise’ye bu kadar büyük bir güç kazandıran, zorlu bir mücadele misyonunu başarıyla gerçekleştiren kişi, bütün zamanların en büyük siyasi liderlerinden olan bir kişiydi: Latin Kilisesi’nin Dördüncü Büyük Doktoru olarak bilinen ve daha sonraki çağlarda Büyük Gregor olarak adlandırılan büyük teolog Papa’ydı. Onun Kilise üzerindeki kalıcı siyasi etkisi, Aziz Augustine'in teoloji üzerindeki etkisi kadar büyüktü. Mumford, s. 150

Gregory 540 yılında Roma’da doğmuştu. 573 yılında ise kentin yöneticisi ve valisi olmuştu. Ancak Gregory 574 yılında, resmi kariyerinin zirve noktasındayken manastıra girmişti. Roma’nın yöneticisi olarak, yaklaşık yüz millik bir alanı kapsayan bir yerde vuku bulan bütün sivil ve hukuki meselelerde hüküm verme yetkisine sahipti. Roma’da 590 yılında yüksek bir makama geldi; bu makam, Roma Kilisesi’nin Piskoposluğu makamıydı: Barbarlara karşı kendini koruyabilen yegane kurumdu Roma Kilisesi. Gregory, Kilise’ye, eski Romalı aristokratın gurur ve sadakatini kazandırdı. Onun idaresinde Kilise, emirler vermeyi öğrendi. Augustine’in zamanına kadar Roma Kilisesi, ayin yapılan yerlerinden biriydi yalnızca: Bütün inananların toplandığı yerdi; nihai hakimiyet makamı, akidevi/dini meselelerde hizmet veren büyük Kilise Konsilleri’nin deruhte ettiği makamdı. Piskopos seçimi yalnızca mahalli bir meseleydi: Piskopos, kendi cemaatinin seçtiği bir teologdu. Gregory’nin yönetimine gelindiğinde, halk lüzumsuz bir konum işgal etmeye başlamıştı: Kilise’nin içinde aktif siyasi fonksiyonlar üstlenme yavaş yavaş ortadan kalkmıştı. Mahalli hayatın dengesi bozulmaya başlayınca, Kilise, temelde, Hıristiyan cemaatinin kendi yönünü tayin eden fonksiyonlar üstlenmeye başlamıştı. Artık şimdi Batı’daki Hıristiyan kitleler, hepsi son kertede Papa’ya bağlı ve atanmış kişilerden oluşan piskoposlar, papazlar, daha düşük seviyedeki papazlardan teşekkül eden kendi kendini pekiştiren bir hiyerarşi tarafından yönetiliyordu. Bir büyük alim (“doctor”) gittiğinde yerine bir başkasının geldiği büyük bir “doktor” olarak değişen iktidar ve otorite kaynaklarıyla birlikte, gevşek bir cemaat federasyonu birliği, yerini, manevi bir İmparator’un başını çektiği merkezileşmiş bir idareye bırakmıştı. Bu, daha zayıf dünyevi muhalifiyle zaman zaman çatışacak olan gerçek Kutsal Roma İmparatorluğu’ydu. Mumford, s. 151

Kilise’nin artan gücü arasında yalnızca finans gücünü merkezi olarak kontrol etmesi yoktu; Kilise, bütün inananlardan yalnızca yıllık vergileri toplamakla yetinmiyor, aynı zamanda, bu dünyada ya da Cenmet’te bir iyi bir iş yapma yolu arayan, hem yaşayan, hem de ölmüş kişilerin mirasları olarak kalan geniş bir mülke el koyarak zenginliğini tedrici olarak ama eşi görülmemiş bir şekilde artırıyordu. Dopsch, Papa Simplicius’un 465 yılından itibaren Kilise’nin gelirlerini dört ana kalem olarak taksim etmesi gerektiğini emrettiğini nakleder: Buna göre, Kilise’nin gelirlerinin dörtte biri piskoposlara, dörtte biri kiliselerin inşasına, dörtte biri ruhban/din adamları sınıfına, kalan son dörtte biri ise yabancılara ve yoksullara sadaka olarak dağıtılmasına ayrılmalıydı. Roma’nın gücü sarsılmaya başladıkça, Kilise’nin görünür mevcudiyeti artıyordu ve İmparatorluğun iflas eden belediyeleri, eğitim ve sosyal yardım görevlerini teker teker terk ediyorlar, bu işleri ve işlevleri Kilise üstlenmeye başlıyordu. Mumford, ss. 151-152

Bu güç ve otoritenin merkezileşmesinden neşet eden bir diğer sonuç da şuydu: Teolojik liderlik, kilise idaresi, manevi ve dünyevi (temporal) fonksiyonlar artık birbirleriyle yakından irtibat ve ilişki halinde değildi. Her şeyi Papalık yönetecektir: Saygın devlet adamlarını ve liderleri kendi çatısı altında toplayarak kendine bağlayacaktır; ancak bu kişiler güçlerini dünyevi işlerde, kararlı, özenli adımlarda kullanacaklar ve yeteneklerini pratik meselelerle kıyısından köşesinden ilgilenerek göstermiş olacaklardı yalnızca: Din adamları artık azizler değil politikacılardı; mistikler değil yöneticilerdi; yeni şeyler ortaya çıkaran kişiler değil örgütleyici kişilerdi. Dolayısıyla bundan böyle Papalık, manevi aydınlanmanın kaynağı değil, etkin bir siyasi örgütlenmenin aracı olarak başarılı olacaktı. Etkin bürokrasisi ve uzun geçmişi (memory = hafızası) gelip geçici, kısa ömürlü rakiplerine karşı Papalığa büyük bir avantaj sağlıyordu; ki Papalık, bu avantajı halen koruyor. Hiç şüphesiz ki, Papalık, insanlık tarihindeki en başarılı hükümet olduğunu ispatlamıştır ve Papalığın siyasi anayasası ve örgütlenmesi, siyaset teorisyenlerinin gösterdiği ilgiden daha fazlasını ve daha yakın ilgi ve araştırmayı hak ediyor. Mumford, s. 152

Kilise, bir meselede, ele geçirdiği imparatorluktan daha büyük bir üstünlüğe sahipti: Kilise, yalnızca Papa’nın seçilmesinde değil, resmi yöneticilerinin belirlenmesi sürecinde de, babadan oğula geçen yönetim fikrini kaldırmıştı. Kimse, annesinin-babasının çocuğu olduğu için/doğarken Hıristiyan olarak doğmuyordu ve kimse yalnızca annesinin babasının çocuğu olduğu için resmi bir göreve getirilmiyordu artık. Bir çiftçinin, bir ayakkabı tamircisinin ya da bir kaldırım döşemecisinin çocuğu, Kilise’deki en yüksek makama getirilebilirdi. Mumford, s. 152

Gregory’nin Kilise’nin o eski demokrasi anlayışından büsbütün ayrılması, onun, nihai hakimiyet kaynağını transferinde de kendini göstermişti. Roma İmparatorluğu günlerinde bile, Romalı filozoflar ve hukukçular, siyasi otoritenin halkta olduguna dair izlerini ve köklerini araştırmışlardı. Ancak Gregory hakimiyetin Tanrı’ya ait olduğu inancında ısrar ederek, hakimiyeti, Kilise’nin kucağına atarak ya da daha doğru bir ifadeyle, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görülen Papa’nın eline devrederek, halkın ulaşamayacağı bir yere yerleştirmişti. Canossa’da gerçekleştirilen ünlü itaat yasası, yüzyıllar sonra, Gregory’nin hakimiyet tasavvurunun zaferine işaret ediyordu; ki bu tasavvur; Papa’nın aforoz silahını “sonsuz sürgün” gibi korkunç bir gücü kullanmasına imkan tanımıştı. Mumford, s. 153

Ne yazık ki, Gregory’nin düşüncesinin etkisiyle, bütün yönetimler kutsal olarak görülmeye başlanmıştı ve bütün kutsal görevler, yalnızca ikna yoluyla elde edilen manevi otorite iddiasına sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda, boyun eğdirme ya da cezayı zor kullanarak tatbik etme girişimleri için kaçınılmaz hale gelebilecek fiziksel güç kullanımı iddiasına sahip olmuş oluyordu. Mevcut yönetimin sorumsuz ve zorbaca uygulamaları bile, bütün bunların Tanrı’dan geldiği iddia ve inancıyla, baskı yapılan insanların günahları için bir cezalandırma, kötülükler için bir kefaret olarak görülüyordu. Böyle bir doktrin, her şeyi meşrulaştırabilirdi. Ve hatta, zaman zaman, zorbalığı ve zalimce uygulamaları meşrulaştırmakta ve halkı zor kullanarak kontrol etme çabalarını desteklemekte kullanılmıştı: Nitekim, başlangıcından günümüze kadarki süreçte de hep bu şekilde kullanılagelmişti zaten. Mussolini, Hitler ve Franco gibi bütün zorba ve zalim yöneticiler Gregory’nin doktrininden güç ve destek almışlardı. Mumford, s. 153

Gregory’nin Latin “gerçekçiliği”, yalnızca zorbalığı meşrulaştırmaktan ve onaylamaktan değil, aynı zamanda, hurafelerin yaygınlaştırılmasından ve içselleştirilmesinden de sorumluydu. Gregory, Kilise’nin, barbarların [paganların] pek çok inanç ve alışkanlıklarıyla uzlaşmasını sağlamış ve Hıristiyanlığın daha fazla tahrif olmasının yolunu açmıştı. Mumford, s. 154

Gregory, “azizlerin arabuluculuğu ile meleklerin hizmetleri konusundaki muğlak düşünceleri birleştirmiş Tanrısal özellikler yüklenen insanlara ve türlü mertebelere sahip tanrısallık özelliğine atfedilen kişilere ihtiyaç duyan, şehitlerin kutsal bedenlerine başvuran ve azizlerle birlikte İsa-Mesih’in hizmetine katılan pagan hurafeleri meşrulaştırmıştı.” Böylelikle, Gregory’nin yönetimi, etkisi ve müdahalesiyle birlikte, azizler kültü, insan ile Tanrı arasındaki farkı ortadan kaldırmıştı: Azizler, mahkemede doğru zamanda yargıca müdahale ve yardım eden “aziz” dostlardı; güçlerini ve nüfuzlarını adaletten sapmama çabasında kullanan ya da cezanın kısaltılmasını ve hatta suçlunun affedilmesini sağlayan elçiler ve arabulucular olarak görülüyorlardı. Mumford, s. 154

Kaynak: İnsanın DurumuLewis Mumford, Çev. Yusuf Kaplan, Açılım Kitap, 2. Baskı, İstanbul, Mart 2017

Saturday, 14 September 2019

Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları

Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları


Sahte bilimin şaibeli kaideleriyle birlikte bunlardan çıkan ve yaygın bir biçimde adına “medeniyet” denilen gayri ahlaki neticelerin yerini alacak akla uygun bir dini öğretinin eksikliği olduğu görülmektedir.
[Leo Tolstoy] 

Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 58


Düşüncelerimi size berrak kılmak için daha geriye gitmeliyim. İnsanların milyonlarca yıl önce ve hatta on bin yıl önce bile nasıl yaşadığını bilmiyoruz, bilemeyiz ve bilmemize de gerek yok. Fakat insanlık hakkında sahip olduğumuz bilgi kadarıyla mutlak sûrette biliyoruz ki insanlar her daim aileler, kabileler ve milletler şeklindeki özel gruplar içinde yaşamıştır; ve bu grupların içindeki çoğunluk, bunun böyle olması gerektiğine inandığı için, bir kişinin veya çok ufak bir azınlığın önünde itaatkâr ve gönüllü bir biçimde diz çökmüştür. Şartlar ve şahsiyetler farklılaşsa da bu ilişkiler, kendilerini, kökenleri hakkında bilgi sahibi olduğumuz çeşitli milletler içinde belli etmektedir; ve ileriye gittikçe bu düzenlemenin kendisi, insanların barış içinde birlikte yaşaması adına, hem yönetenler hem de yönetilenler için daha da mutlak biçimde zaruri görünmüştür. 
Yani bu her yerdeydi. Cebre dayalı bu yaşamın arasından çok erken bir zamanda, -bizim zamanımızdan binlerce yıl önce- farklı milletlerin içinde büsbütün aynı olan bir düşünce sürekli doğmuştur. Bu düşünce, her kişinin içinde, var olan her şeye yaşam veren ruhsal bir cevher olduğu ve bu ruhsal cevherin kendi doğasında olan her şeyle birleşmeye çalıştığı, bu gayeye de sevgi vasıtasıyla ulaştığı düşüncesidir. Bu tasavvur, farklı zaman ve mekanlarda, farklı karmaşıklık ve berraklıkta tecelli etmiştir. İfadesini Brahmanizm, Musevilik, Zerdüştlük, Budizm, Taoizm, Konfüçyanizmde; Yunan ve Roma bilgeliğinin yazıtlarında ve dahi Hıristiyanlık ve İslamda bulmuştur. Bu tasavvurun farklı milletler de ve farklı zamanlarda türeyegelmiş olması, insan doğasına mündemiç olduğu ve hakikat ihtiva ettiğine delalettir. Fakat bu hakikat, toplumun, ancak bazılarının diğerlerini zabt etmesi koşuluyla bir arada tutulabileceği fikrindeki insanlara bilinir kılınmıştır; bu sebeple de mevcut toplumsal düzenle oldukça uzlaşmaz görünmektedir. Dahası, ilk başta yalnızca parça parça ve o kadar üstü kapalı bir biçimde ifade edilmiştir ki, insanlar onun teorik hakikatini kabullense de, davranışlarında bütünüyle rehber edinememiştir. Cebre dayalı bir toplumda hakikatin yayılması da tam olarak aynı biçimde engellenir: Bu hakikatin tasdik edilmesinin, kendi konumlarını boşa düşüreceğini hisseden iktidar sahipleri, bu hakikate yabancı tefsirler ve eklemeler yoluyla, bilinçli veya bazen de bilinçsiz bir biçimde onu doğru yoldan ayırır ve hatta doğrudan doğruya şiddetle onu karşısına alır. İnsanın, yaşamın bizatihi temeli olan, kendini sevgi olarak dışa vuran ve onun fıtratında bulunan ruhsal cevherce yönlendirilmesi gerektiği hakikati, insanın bilincinde yer edinmek için, yalnızca ifade edilen müphemlikler ve onu çevreleyen kasıtlı kasıtsız çarpıtmalarla değil, kasti şiddetle de mücadele etmek zorundadır. Bu şiddet, insanı, eziyet ve cezalar yoluyla, hakikatle çelişen ve ona hükmedenlerin müsaade ettiği dini yasalara uymak zorunda bırakır. Hakikatin, henüz tam olarak açıklığa kavuşmamış olsa da bu şekilde engellenmesine ve yanlış temsiline her yerde rastlanmaktadır: Konfüçyanizm, Taoizm, Budizm, Hristiyanlık ve İslam da ve Brahmanizmde.
[Leo Tolstoy]

Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 60-61


Elimle her yere sevgi saçtım, talip olan herkese verdim. Çocuklarıma nimetler sunuldu; fakat çoğu zaman kendi körlüklerinden bunları göremediler. Kendi ayakları altında bollukla yatan ihsanları görebilen ne azdır: Pek çoğu kasti inatçılıklarıyla onlardan gözlerini çevirmiş ve onlara verdiklerime sahip olmadıkları için feryat figan etmişlerdir; pek çoğu sadece ihsanlarımı küstahça inkâr etmekle kalmamış, Ben'i, yani bütün nimetlerin kaynağı ve kendi varlıklarının yazarı olan beni de inkâr etmiştir.
Ayaklarınızın altındaki çiçekleri görün çocuklar, ezip geçmeyin içinizdeki sevgiye bakın ve onu inkâr etmeyin.
[Krişna]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 60-61, 74

Sevginin en yüksek ahlakı temsil ettiği teşhisi, hiçbir yerde inkâr ve tekzip edilmedi; fakat bu hakikat, onu tarif eden her türden yanılgıyla öylesine iç içe geçti ki, ondan geriye yalnızca lafzı kaldı. Bu en yüce ahlakın yalnızca özel hayatta olduğu, kamusal hayatta ise, günahkâr azınlık karşısındaki çoğunluğun korunması adına, her türden şiddetin kullanılabileceği öğretildi. Her ne kadar aklıselim bize, bazı insanların, başkalarının yararı adına kimlerin her türden şiddete maruz kalacağına karar verme hakkına sahip olduğu iddiasında bulunması durumunda, kendisine şiddet uygulanan insanların da, buna karşılık, kendilerine şiddet uygulayan insanlara dair benzer bir yargıya varabileceğini gösterse de; ve Brahmanizm, Budizm ve Hristiyanlığın büyük dini öğretmenleri, sevginin yasasının bu şekilde çarpıttılacağını öngörerek sevginin tek değişmez şartına, yani incinmelere, aşağılanmalara ve her türden şiddete fenalığa fenalıkla direnmeden katlanmaya, dikkat çekmiş olsalar da insanlar, şu aykırılıkları bir araya getirmek için çabalamayı -insanlığı ileriye götüren şeyleri umursamadan- sürdürdü: Sevginin faziletini, sevginin tam tersi olan şeyle, yani şerri şiddet yoluyla zaptetmekle bir araya getirdiler. Kendi içsel çelişkisine rağmen böyle bir öğreti, o kadar kesin bir biçimde tesis edildi ki, bizatihi sevginin faziletini kabul eden insanlar, aynı anda şiddete dayanan ve insanların birbirine eziyet etmesine, öldürmesine müsaade eden bir yaşam düzenini meşru kabul etti. 
Uzunca bir zaman bu aşikâr çelişkinin farkına varmadan yaşamlarını sürdürdü insanlar. Fakat bir zaman geldi ki, bu çelişki, pek çok milletin düşünürleri için gittikçe daha bariz bir hal aldı. Eski ve basit, insanlar için doğal olanın, birbirine eziyet etmek ve öldürmek değil, yardım etmek ve sevmek olduğu hakikati daha da berraklaştı; böylece, hakikatin tahrif edilmesinin rasyonelleştirildiği safsatalara gitgide daha az insan inanır oldu. 
Eski zamanlarda, şiddet kullanımını meşru kılmak ve bu sûretle sevginin yasasını çiğnemenin başlıca yöntemi, hükümdarların kutsal bir hakka sahip olduğunu iddia etmekti. Fakat insanlığın geçirdiği zaman arttıkça, hükümdarın bu hususi, Tanrı vergisi hakka sahip olduğuna dair inanç zayıflamaya başladı. Bu inanç, dünyada aynı şekilde neredeyse eş zamanlı olarak her yerde yitip gitti ve son zamanlarda, artık insanın akla yatkın kavrayışına ve hakiki dini hislerine galebe çallamayacak kadar unutuldu. Hem kendi menfaatlerine hem de ahlaki sezgilerine aykırı etmeleri istendiğinde, arzularını kendileri gibi olan insanlarınkine tâbi kılmanın manasızlığını de gayri ahlakiliğini insanlar gitgide daha berrak biçimde görmektedir; ve çoğunlukla bunun farkındadır. Muhtelif türden hükümdarların kutsiyetine inanmak için gereken bütün dini otoritelere itimadını yitirmiş insanların, kendilerini onların tabiiyetinden kurtarmaya çalışması beklenir. İnsanları tâbi kılmaktan menfaat elde edenler, doğaüstü varlıklar oldukları düşünülen hükümdarlar değildi yalnızca, Bu sözde kutsal varlıklara inanmanın sonucu olarak bu düzen süresince gitgide büyüyen bir insan topluluğu da kendini onların etrafında topladı ve yerleştirdi; hükmedenler de insanları istismar etti. Bu eski, doğaüstü ve Tanrı vergisi otorite aldatmacası azaldıkça bu insanlar, tıpkı selefi gibi, halkı kısıtlı sayıdaki hükümdarın serfliğinde tutacak yeni bir aldatmaca tertip etme derdine düştü.
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 63-65

Eskimiş, köhne dini gerekçelerin yerine yenileri aldı. Bu yeni gerekçeler ve mazeretler de en az eskileri kadar yetersiz; fakat yeni oldukları için, insanların çoğunluğu, beyhudeliklerinin farkına varamazlar hemen. Bunun yanında iktidar sahipleri, bu yeni safsataları öylesine maharetle yayıp desteklemektedirler ki, bu teorilerin aklamaya çalıştığı zulümden mustarip olan pek çok kişiye bile bunlar reddedilemez görünür. Bu yeni mazeretlere ''bilimsel'' adı verilmektedir; fakat ''bilimsel''den anlaşılan şeyle, öncesinde ''dini''den anlaşılan şey arasında fark yoktur. Nasıl eskiden bir şeyi sorgulanamaz kılmak için ona ''dini'' denmişse, şimdi de ''bilimsel'' denen hiçbir şey sorgulanamamaktadır. Mevcut durumda, Tanrı hükmündeki hükümdarın (''Tanrı'dan başka erk yoktur'') doğaüstü şahsiyetinin tanınmasına dayanan, şiddetin köhne dini gerekçelendirilmesi, yerini ''bilimsel'' gerekçeye bırakmıştır. Bu gerekçe, ilk olarak, insanın insana zor kullanmasına bütün çağlarda tanıklık edildiği iddiasıyla, bu cebrin varlığını sürdürmesi gerektiği sonucuna varır. ''Bilim'', insanların kendi akılları ve vicdanlarının işaret ettiği yoldan değil de, eski devirlerdeki gibi yaşamaya devam etmesi gerektiği iddiasına ''tarihsel yasa'' demektedir. Bir başka ''bilimsel'' mazeret de şudur: Nasıl bitkiler ve hayvanlar arasında her daim en güçlü olanın hayatta kaldığı daimi bir mücadele varsa, insanlar arasında da benzer bir mücadele sürdürülmelidir. Bu da ikinci ''bilimsel'' mazerettir. 
Üçüncü, en önemli ve maalesef en yaygın mazeretse, kadim dini açıklamanın biraz tadil edilmiş halidir: Kamusal yaşamda, çoğunluğun emniyeti için bazılarının baskı altında tutulması kaçınılmazdır; yani insani ilişkilerde yalnızca sevgiyi esas almak, her ne kadar arzu edilir olsa da, cebirden kaçmanın yolu yoktur. Sözde-bilimin mazeretinin yegâne farklılığı; şiddetin kime karşı uygulanabileceğini ve uygulanması gerektiğine karar verme hakkı neden başkalarında değil de falanca kişidedir sorusuna hüküm verme hakkının geçerliliğini, kutsal güce sahip şahısların lafından çıkaran dini mazeretin verdiği cevaptan farklı bir cevap veriyor olmasıdır. Bilime göre hükümler, anayasaya dayalı bir hükümette o an başta olanların bütün kararlarında ve eylemlerinde ifadesini bulduğu varsayılan, halkın istencini yansıtmaktadır. 
Cebir ilkesinin bilimsel mazeretleri bunlardır. Bunlar, zayıf olmakla kalmayıp mutlak biçimde hükümsüzdürler. Yine de imtiyazlı konumdakiler onlara oldukça ihtiyaç duyar. Meryem'in günahsız olduğuna nasıl inandılarsa buna da öyle körü körüne inanır ve bu mazereti aynı eminlikle yayarlar. Meşakkatle yorulmuş talihsiz insanlar kalabalığının gözünü, ''bilimsel hakikatler''in takdim edildiği bu debdebe öyle bir kamaştırmıştır ki, onlar bu yeni nüfuz altında, kutsal hakikat yerine bilimsel aptallıkları kabul eder; tıpkı öncesinde sahte-dinin mazeretini kabul ettikleri gibi. Eskileri kadar acımasız olan ve öncesine nazaran yalnızca sayıları artmış olan mevcut iktidar sahiplerinin önünde eğilmeye devam ederler.
Hristiyan aleminde bu meseleler böylece sürüp gitmiştir ve gitmektedir. Umardık ki uçsuz bucaksız Brahman, Budist ve Konfüçyüsçü alemlerde bu yeni bilimsel hurafeler müesses hale gelmesin ve Çinliler Japonlar ve Hinduların gözleri, şiddeti meşru kılan dini düzenbazlığa karşı açıldığı zaman, varacakları yer doğrudan, insanlığa için olan ve büyük Doğulu alimlerin kuvvetli bir biçimde ilan ettiği, sevginin yasasının tanınması olsun. Fakat yaşanan, dini olanın yerine bilimsel hurafenin geçmesinin kabulü ve bunun Doğuda kendine gitgide daha sağlam bir yer tutmasıdır.

[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 66-69

Halkınız yeterince kararlılıkla mukavemet etmediği ve zora zorla karşılık vermediği için İngilizlerin, halkınızı köleleştirdiğini ve tabiiyeti altında tuttuğunu söylüyorsunuz. 
Fakat durum bunun tam tersidir. Eğer İngilizler Hindistan halkını köleleştiriyorsa bunun sebebi halkın toplumsal düzenin asli kaidesi olarak cebri görmüş olması ve görmeye devam etmesidir. Bu kaideye uyarak kendi küçük racalarına boyun eğmiş ve onlar adına birbirleriyle çatışmış, Avrupalılarla, İngilizlerle savaşmışlardır ve şimdi tekrar savaşmaya çalışmaktadırlar. 
Bir ticaret şirketi iki yüz milyonluk bir milleti köleleleştirmiştir. Kuvvetli olmak bir yana, gayet kof ve sıradan otuz bin insanın iki yüz milyon zinde, akıllı, yetkin ve özgürlüğüne tutkun insanın köleleştirmiş olmasına nasıl anlam verilebilir? Hintlileri köleleştirenin İngilizler değil de, bizzat kendileri olduğunu açıkça ortaya koymuyor mu bütün bunlar?
Hintlilerin, İngilizlerin onları köleleştirilmiş olmasından şikayet etmesi; ayyaşın, ispirto satıcısının onun köleleştirilmiş olmasından şikayet etmesine benzer, Ona içmeyi bırakabileceği söylendiğinde verdiği yanıt, içkiyi bırakamayacak kadar ona alışmış olduğu, enerjisini yüksek tutmak için alkole ihtiyacı olduğudur. Kendi uluslarından ya da başka uluslardan binlerce hatta yüz binlerce kişi karşısında boyun eğmiş milyonlarca insanın durumu da buna benzemez mi? 
Eğer Hindistan halkı şiddet vasıtasıyla köleleştirilmişse bunun tek sebebi, onların da şiddetle yaşayagelmiş ve insanlığa içkin ebedi sevgi yasasını tanımamış olmasıdır. İnsanlar, kalpleriyle uyum içindeki, kendilerine vahyedilmiş olan sevginin yasasıyla uyum içinde yaşamaya başladığı zaman, yalnızca yüzlerce insan milyonları köleleştirememekle kalmayacak; milyonlarcası bir araya gelse, tek bir insanı bile köleleştirmeyecektir. İster yönetimin şedit eylemlerinde olsun, ister mahkemelerde, ister vergi toplamada ya da bilhassa askerlikte olsun, kötülük yapanların eylemlerine direnmeyin. Onlara kötülüklerinde iştirak etmezseniz, bu dünyada kimse sizi köleleştiremeyecektir.
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 69-71

Bir kişi, yaşamının bir devrinden diğerine geçtiğinde, eskisi gibi anlamsız eylem ve heyecanlarla devam edemeyeceği bir an gelir. Ancak ona önceden yön veren şeyi aşmış olsa da bunun, akla yatkın bir rehber olmadan yaşaması anlamına gelmediğini anlamalıdır. Aksine, kendi yaşına uygun düşecek bir yaşam irfanı tertip etmesi, onu açığa çıkarıp kendine rehber edinmesi gerekir. Benzer bir an, insanlığın yükselişi ve gelişimi için de gelmelidir. Bu zamanın gelmiş olduğuna inanıyorum. İnsan yaşamına ilişkin olan çelişki, artık aşırı bir gelirim noktasına yükselmiştir: Bir yanda sevgi yasasının lütufkârlığının bilinci, diğer yandaysa asırlardır beyhude, endişeli, vesveseli ve tasalı bir yaşam biçimi sunmakta olan, sevginin yasasıyla çatıştı gibi şiddet kullanımı üzerine kurulmuş olan, mevcut yaşam düzeni vardır. Bu çelişkiyle yüzleşmek gerekiyor; ve açık ki bunun çözümlenmesi, zamanı geçmiş şiddet yasasının faydasına değil, çok uzun zamandan beri insanların kalbinde ikamet eden hakikatin, sevginin yasasının, insanın yaratılışıyla uyum içinde olduğu hakikatinin faydasına olacaktır. 
Fakat insanların bütün veçheleriyle bu hakikatin farkına varmasının tek yolu, bütün dini ve bilimsel hurafelerden, asırlardır onun farkına varılmasının önüne engel teşkil etmiş bütün tali yanlış tasvirlerden ve sofistike tahriflerden kurtulmasıdır. 
İnsanların hakikati -çocukluklarındaki gibi hayal meyal ya da dini ve bilimsel öğretmenlerin onlara sunduğu tek taraflı ve çarpıtılmış şekliyle değil, en yüce yasaları olarak- sahiplenmesi için, onu, hakikatin müphemleştirmeye devam eden her türlü sözde-dini ya da sözde-bilimsel hurafelerden kurtarması elzemdir.
Tek bir şeye ihtiyaç vardır: Dini ve bilimsel hurafelerin aptala çevirmediği bütün ruhlarda bulunan basit ve berrak hakikatin, yani yaşamımız için tek bir yasanın geçerli olduğu, bu yasanın da bütün bireylere olduğu kadar bütün insanlığa en yüksek mutluluğu getiren sevgi yasası olduğu hakikatinin bilgisine ihtiyaç vardır. 
Akıllarınızı, onu tanımanıza mani olan uzmanlaşmış, dağlaşmış eblehliklerden kurtarın ki hakikat, onu boğmakta olan sözde-dini saçmalıkların arasından, dünyanın bütün büyük dinlerinde büsbütün aynı olan, insana mündemiç olan ve şüphe götürmez ebedi hakikat doğsun. Bu, vakti gelince ortaya çıkacak ve herkes tarafından kabul görecektir; onu perdeleyen saçmalıksa kendiliğinden kaybolacak, insanlığın maruz kaldığı kötülüğü de beraberinde götürecektir. 
''Bulanık gözlerinizle yukarı bakın çocuklar; neşe ve sevgi dolu bir dünya, hikmetimin yarattığı akla yatkın bir dünya, tek gerçek dünya üstünüze açılacaktır. İşte o zaman, sevginin sizinle ne işi olduğunu, size ne ihsan ettiğini ve sizden ne talep ettiğini anlayacaksınız.'' 
[Krişna]
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 72-76

Cahil olup yalnızca dini ayinlere tapanlar, derin bir kasvet içindedir; fakat kendini faydasız meditasyonlara terkedenler daha büyük bir karanlığın içindedir 
[Upanişadlar, Vedalar]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 74




Kaynak: Tolstoy Gandhi Mektuplaşmaları - Mohandas K. Gandhi, Lev N. Tolstoy, Çev. Mehmet Fahrettin Biçici, Vakıfbank Kültür Yayınları, 1. Baskı, 2018

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...