Saturday, 20 March 2021

Aşk ve Sevgi - Ali Şeriati

Aşk, kendinden yanadır, bencildir. Oysa sevgi, sevilenden yanadır.

Aşk ve Sevgi...

Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur. Aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir. Oysa sevgi ruhun içinden doğar, bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere, sevgi de onunla birlikte doruğa tırmanır. Aşk, gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ve görünümler taşır. Oysa sevgi her ruhta kendine özgü bir albeni taşır. Ruhun kendisinden rengini alır. Ruhlar da içgüdülerin tersine kendilerine özgü ayrı ayrı renk, tırmanış, boyut, tat ve kokular taşıdığından; ruhların sayısınca sevgiler olduğu söylenebilir.

Aşk, kimlikle ilişkisiz değildir. dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi; yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. Onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.

Aşk, her renkte, her düzeyde, somut güzellikle bağlantılıdır. Schopenhauer’ın deyişiyle: “Sevgilinizin yaşına bir yirmi yıl daha ekleyin de onun duygularınızda bıraktığı doğrudan etkileri gözlemleyin.”

Oysa sevgi, ruhun içine öyle bir dalgınlıkla dalar; ruhun güzelliklerine öyle tutulup kendinden geçer; somut güzellikleri bambaşka bir biçimde görür. Aşk; tufan, dalga, coşku niteliklidir. Oysa sevgi durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, arılıkla dolup taşar bir durumdadır.

Aşk, uzaklık ve yakınlığa göre değişir. Uzaklık uzun sürecek olursa azalır. İlişki sürecek olursa değerini yitirir. Ancak korku, umut, sarsıntı ve acı çekmenin yanı sıra “görüşüm-uzaklaşım”la diri, güçlü olarak kalabilir. oysa sevgi bu durumları bilmez. Dünyası başka bir dünyadır.

Aşk, bir yönlü bir coşkudur. sevgilinin kim olduğunu düşünmez. “Öznel bir özcoşu”dur. İşte bu yüzden hep yanlışlık yapar. Seçimle hızla sürçer. Ya da hep bir yönlü kalır. Yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler.

Oysa sevgi aydınlıkta kök salar. ışığın gölgesinde yeşerir; büyür. İşte bu yüzen hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. “Biz” oluşları ise “tanışım”dan sonra olur, iki ruh, iki kişi değil daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış ve konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar. İşte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını, sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, “inanış”ın aydın, arı içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu, tatlı, şen bir sevgi ve albeniyle kendisini hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu... Kendi gözleriyle görürler.

Aşk, çılgınlıktır. Çılgınlık ise “anlayış” ile “düşünüş”ün bozulmuşluk ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Oysa sevgi tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar, anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür.

Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi, içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur. Aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. Oysa sevgi; sonsuz, salt, dosdoğru, içten bir doğruluktur. Aşk, denizin içinde boğulmaktır. Oysa sevgi, denizin içinde yüzmektir. Aşk, görme duyumunu alır, oysa sevgi, verir.

Aşk, kabadır, şiddetlidir. bununla birlikte dayanıksız, güvensizdir. Oysa sevgi, tatlıdır, yumuşaktır. Bunun yanı sıra dayanıklı, güven içindedir.

Aşk hep kuşkuyla bulunur. Oysa sevgi, baştan başa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız. aşk korundukça eskir. Oysa sevgi yenilenir.

Aşk, sevenin içinde varolan bir güçtür. Kendisini sevgiliye çeker. Oysa sevgi sevilende varolan bir albenidir. Seveni sevilene götürür. Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.

Aşk, onun baskısı altında kalabilmek için sevgiliyi belirsiz, kimliksiz olarak ister. Aşk, kişinin bencilliği ile alım-satımsal, hayvansal ruhun bir çekiciliğidir. Kendisi kendi kötülüğünün bilincinde olduğu için de onu bir başkasında görünce ondan nefret eder, ona kin besler. Oysa sevgi, sevileni sevgili, değerli olarak ister. Bütün gönüllerin de kendisinin sevdiği için beslediğini , beslemelerini diler. Sevgi, kişinin Tanrısal ruhu ve Ahurasal doğasının bir çekiciliğidir. Kendisi kendi doğaötesi kutsallığını görebildiği için onu bir başkasında görünce onu da sever. Kendisine tanış, yakın bulur.

Aşkta, rakip sevilmez. Oysa sevgide, “Köyünün tutkunlarını kendi özleri gibi severler.” Kıskançlık aşkın özelliğidir. aşk, sevgiliyi kendi lokması olarak görür. Bir başkası onun elinden kapmasın diye hep acılar içinde kıvranır durur. kapması durumunda ise ikisine de düşmanlık beslemeye başlar. Sevgiliden nefret edilir.

Sevgi ise inançtır, inanç ise salt bir ruhtur. Sınırsız bir sonsuzluktur. Bu gezegenin türlerinden değildir. Aşk, doğanın kementidir. doğadan almış olduklarını kendi elleriyle geri verip; ölümün aldıklarını aşkın oyunlarıyla ellerinden bıraksınlar diye başkaldıranları yakalar. Oysa sevgi, kişinin doğanın gözlerinden uzak, kendi yarattığı, kendi ulaştığı, kendi “seçtiği”, bir aştır. Aşk, içgüdünün tuzağında tutsak olmaktır. Oysa sevgi, isteklerin baskısından kurtulmaktır. Aşk, bedenin görevlisidir. oysa sevgi, ruhun elçisidir.

Aşk, kişinin yaşama dalıp güncel yaşamla oyalanmasına yönelik büyük, aşırı bir “bilinçsizlendirim”dir. Oysa sevgi, yabancılıktan dolayı yabansıllıktan doğma, kişinin bu pis, gereksiz yabancı pazar içerisindeki, korkunç özbilincidir.

Aşk, tat aramaktır. oysa sevgi, sığınak aramaktır. aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. Oysa sevgi, “yabancı bir ülkede dildaş bulmak”tır.

Aşkın yer değiştirdiği olur. soğuduğu olur. Yaktığı olur. Oysa sevgi; yerinden, sevdiğinin yanından kalkmaz. soğumaz, kızgın değil; yakmaz, yakıcı değil.

Aşk, kendinden yanadır. bencildir, kendisi için ister. Kıskançtır. sevgiliye tapar, onu kendi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır, sevilencildir. Sevgili için ister. Kendini sevdiği kişi için ister. Onu onun için sever. Kendisi ortada değildir.

Dr. Ali Şeriati, Aşk ve Sevgi

Saturday, 13 March 2021

Mitoloji Felsefesi - Friedrich Schelling

Mitoloji Felsefesi - Friedrich Schelling

Mitoloji felsefesinin temeli, insanlığın bilincindeki teogonik bir sürecin var oluşuna dayanır. Bu olgu, yeni bir dünyayı açığa çıkarır, bilgimizin alanını genişletir. İnsanlığın ilk olaylarını örten karanlık, mitoloji ile aydınlatılabilir. "Soyumuzun ilk başlangıçlarına dek geri giden araştırmalarımızda, (...) sonunda daima, yalnız ancak mitolojinin doldurduğu o "karanlık çağa", o karanlık yere toslarız." (29) Mitolojinin bu karanlık zamana ışık rutması, onun tarih öncesi bir tarih olduğunu gösterir. Ve bu da mitoloji felsefesini doğrudan doğruya tarih felsefesi ile ilişkiye sokar.

Schelling, tarih ve histori kavramlarını birbirinden ayrı olarak ele alır. Birincisi olayların kendisi, ikincisi bunların bilgisidir. Buna göre şöyle bir dizi elde edilir: "a) tarih öncesi çağ, b) histori öncesi çağ, c) historik çağ" (30). Bunlardan yalnızca üçüncüsü bilinir. Ancak historik çağla başlayan tarih felsefesine mitoloji bir zemin oluşturur. Böyle bir zeminden yoksun kalan tarih felsefesi temelsizdir. "Tarihe ilişkin hiçbir başlangıcı bilmeyen bir tarih felsefesi , ancak büsbütün zeminsiz bir şey olabilir ve felsefe adına hizmet etmez." (31). Bilinen tarih ile histori önceki zaman arasında kesin bir sınır çizmek olanaklı değildir. Mitolojinin doğuşu, histori öncesi zamana rastladığından o, histori öncesi zamanı bilmemize yardımcı olur.

Mitoloji felsefesi, tarih felsefesiyle bir ilgiye sahip olmakla birlikte, sanar felsefesi için de yoksun kalınamaz bir temel oluşturur. Tüm sanatın ilksel malzemesini de mitolojide araştırmalıdır. "Böyle ilksel poesiyi önceleyen düşünceler-üretimi olarak görünmeye izin veren bir şey, tamamiyle yalnız mitolojide bulunur." (32). Mitolojik dünya, Tanrıların dünyası ne anlayışın ne de usun nesnesidir. O, ancak hayalgücüyle kavranmak içindir. Sanat da ürünlerini verebilmesi için anlayıştan ve ustan başka bir araca ihtiyaç duyar. Bu da hayalgücüdür. Mitoloji, sanattaki hayalgücü için uygun nesne olur. Mutlak bir dünyada yaşayan şeyler, ancak hayalgücü için olanaklıdır.

Mitolojinin başka bir ilgisi de din felsefesi iledir. Mitoloji, doğal olarak meydana gelen din olarak anlaşılır. Mitoloji doğayı tanrılaştıran insanın dinidir. O, vahyedilmiş dinden ayrılır. Vahiy dini ustan ve felsefeden bağımsız değildir; o, bilincin Tanrı'yla ussal bağıntısıdır.

Schelling'e göre us dini yoktur: "Us, dine götürmez, Kant'ın kuramsal sonucunun da olduğu gibi, hiçbir us dini yoktur. Tanrı hakkında hiçbir şey bilmeme, halis, kendi kendisini anlayan her usçuluğun sonucudur." (33). Felsefi din de var değildir. Ancak o, vahyedilmiş tarihsel din sayesinde temin edilir. Bu, felsefenin din, elinin felsefe olmasıdır. Schelling, "kendi ilkesinde zaten din olmayan bir felsefeyi felsefe olarak da onaylamıyoruz" (34) der. Felsefi din meydana gelmekte olan bir dindir. O, mitolojik-doğal dinle başlayan, Hıristiyanlık'la vahiy dini olarak oluşan sürecin sonunda ortaya çıkacaktır. Bu süreçte Tanrılığın bildirimi hedeflenir.

Mitoloji, dünyanın ilk tasvirinden başka bir şey olmadığı , evrenin ilk genel algılanışı olduğu için felsefenin de temeli idi. İlkin ortaya çıkan Yunanlıların doğa felsefesi henüz saf realistti. Bu bakımdan o, henüz mitolojinin etkisinde idi. Özetle söylersek, mitoloji, tarihin, dinin, sanatın ve felsefenin ortak köküdür.

Dipnotlar: 

Schelling'den yapılan alıntılara ilişkin notların büyük çoğunluğu SW (Samtliche Werke) kısaltmasıyla ve orijinal baskı sayfa numaralarıyla verilmiştir.

(29) SW, I, V, 472
(30) Bkz. SW, I, V, 470
(31) Bkz. SW, I, V, 473
(32) Bkz. SW, I, V, 472-3
(33) Bkz. SW, I , V, 472
(34) SW, I, V, 472

Kaynak: Ömer Naci Soykan, Schelling Felsefesinde Bir Araştırma, Kabalcı Yayınları, İstanbul 1995, ss. 24-25

Mehmet Akif’in Gözünden Cemaleddin Afgani

Mehmet Akif’in Gözünden Cemaleddin Afgani


Mehmet Akif’in İslami yenileşme konusunda Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi izlediği kuşkusuzdur.

“Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh “
Çıkarıp gönderelim hasılı şeyhim yer, yer;
Oradan Alemi İslam’a Cemaleddin’ler.”

Mehmet Akif, “ Sırat-ı Müstakîm” dergisinde Afgani üzerine yazdığı makalede şunları söylemektedir:

“Doğunun yetiştirdiği fıtratların en yükseği olmasa bile en yükseklerinden biri olduğu şüphe götürmeyen merhum Cemaleddin Efgani’ye dair birkaç söz söylemek istiyorum. İçimizde merhumu görmeyen çoksa da zannederim işitmeyen, bilmeyen yoktur. Muhtemeldir ki sevgili okuyucularımız şu satırlarda Cemaleddin’in özel hayatına, ilmi hayatına, siyasi hayatına ait malumat göreceklerini zannediyorlar. Hayır öyle etraflı bir tercümehali ileride yazarız. Benim bugün yapmak istediğim şey varsa o da hazretin pak hatırasına sürülmek istenen bir lekeyi, bir bühtan pisliğini göstermek, onun mahiyetini, nereden geldiğini tetkik etmektir. Cemaleddin’in basılmış ve basılmamış bir çok risaleleri, makaleleri, konuşmaları varsa da merhumun en büyük en kalıcı eseri bence Mısır müftüsü Muhammed Abduh’tur. Evet, Şinasi millete en muazzam hizmetini Namık Kemal’i yetiştirmek suretiyle yerine getirdiği gibi Cemaleddin’de İslam alemine en kıymetli bir yadigar olarak merhum müftüyü [Abduh'u] bırakmıştır. Şeyh Muhammed Abduh ölmüş yüreklere gayret ruhu, şehâmet ruhu üfleyen sihirli beyanı, o çoşkun feyzi hangi kaynaktan alıyordu? Şüphesiz büyük üstadı Cemaleddin’in düşüncelerinden. Cemaleddin’in İstanbul’a birinci gelişi Ali Paşa’nın sadrazamlığına rastlamıştı. Merhum Afganlılara mahsus o sevimli kıyafet içinde olarak Paşa’nın meclisine girer, en yüksek şeref mevkiini ihraz eder, kimsenin nail olamayacağı hürmeti görürdü. Bununla beraber Cemaleddin’i takdir eden yalnız Ali Paşa değildi. İstanbul’un bütün emirleri, vezirleri, büyükleri adetce, kıyafetce, dilce kendilerine bigane gelmesi icap eden bu zatın ilmine, diyanetine, alicenaplığına hayran olmuşlardı. Aradan altı ay kadar bir zaman geçince Cemaleddin, Meclis-i Maarif azalığına getirildi. Bu memuriyetinde maarifin yaygınlaştırılması için düşündüğü vasıtaları pervasızca söyledi ki arkadaşları bunun görüşüne iştirak etmiyordu. Zamanın şeyhulislamı bulunan zat Cemaleddin’in fikirlerini özel menfaatlerine aykırı gördüğü için fena halde kızıyor, zavallıyı gözden düşürmek için vesile arıyordu.

1287 Ramazınında idi ki Darulfünun müdürü Tahsin efendi [Mösyö Tahsin] merhum Şeyh’den fenlerin ve sanatların teşviki yolunda bir konuşma yapmasını istemişti. Cemaleddin türkçesinin o kadar iyi olmadığını ileri sürerek mazur görülmesini istemişse de berikinin ısrarı üzerine muztar kalarak etraflı bir konuşma tertip etmiş, bununla beraber zemin ve zamana uygun olup olmadığın anlamak için önceden memleketin ileri gelenlerine göstermişti.

Darulfünun açılacağı gün Cemaleddin’in konuşmasını dinlemek için İstanbul’un emirleri, alimleri, eşrafı kâmilen toplanmıştı. Şeyhulislam da cemaatın içinde bulunuyordu. Cemaleddin konuşma kürsüsüne çıkınca olanca dikkatini konuşmanın içinde kötüye yorulmaya müsait bir iki cümle yakalamaya hasretmişti.

Cemaleddin konuşmasında diyordu ki;

“İnsani kazanımlar canlı bir bedene benzer. İnsanoğlunun ürettiği sanatların her biri o bedenin bir uzvu mesabesindedir; mesela iktidar bir yönetim için, bedende iradenin merkezi olan beyin gibidir. Demircilik kol, çiftçilik ciğer, gemicilik ayak gibidir...”

Cemaleddin bu gibi basit benzetmelerle bütün uzuvları saydıktan sonra şu neticeyi veriyordu;

“İnsanoğlunun saadeti bu sûretle teşekkül eder. Cismin hayatı ise ruh ile kaim olmasına nazaran bu cismin, yani insanoğlunun saadet ruhu ya nübüvvet ya da hikmet [felsefe/bilim/sanat] ile olur. Lakin bunlar başka başka şeylerdir. Nübüvvet [peygamberlik] bir ilahi lutüftur ki çalışmakla elde edilemez. Cenab-ı Hak mahlukları arasında her kimi isterse bu lutfa mazhar kılar; “Allah peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir.” [En’am, 6/124] Hikmete [felsefe/bilim/sanat] gelince bu fikir üretmekle, bilgi öğrenmekle olur. Sonra nebi hatadan masumdur, halbuki filozof hataya düşebilir. Bir de peygamberin hükümleri batıl vesveselerin hücûmundan ilahi ilimle korunmuştur. Bunları kabul etmek imanın temel şartlarındandır. Filozofların görüşlerine gelince, bunlara tabi olmak kesinkes şart olmayıp, ilahi şeriata ters olmamak şartıyla ve akla uygun olanları kabul edilebilir...”

İşte Cemaleddin’in nübevvete ait olmak üzere söylediği sözler bundan ibarettir ki İslam alimleri icmaıyla sabit olan hakikata tamamıyla uygun olduğu halde şeyhulislam, merhumdan intikam almak için “Cemaleddin nübüvvet bir nevi sanattır diyor” şâyiasını çıkardı, bunu teyid için de “nübüvveti sanatlara dair verdiği bir nutukta zikretti” dedi. Daha sonra camilerde vaizlere Şehy’in aleyhinde yürümelerini emretti. Zavallı Cemaleddin aleyhindeki sözlerin sırf iftira olduğunu, hakikatın meydana çıkması için şeyhulislam ile muhakeme edilmesi lazım geleceğini söylediyse de kimseye dinletemedi. Mesele gazetelerin ağzına düştü, bunların bir kısmı şeyhulislamı, bir kısmı Şeyh’in lehinde idare-i kelam etti.

Nihayet merhumun sevdiklerinden bir kısmı ona sabır ve sukûnet tavsiye ettiler. Zaman bu gibi haksız şâyiaları hükümden düşürür, hakikatı meydana çıkarır dedilerse de dini gayreti ilmi kadar yüksek olan Cemaleddin bir türlü duramadı. Herhalükarda şeyhulislamla muhakeme edilmesini ısrarla istedi. Sonuçta, ortalık durulunca kadar daha sonra isterse geri dönmek üzere İstanbul’u terk etti. Zavallı Cemaleddin her manasıyla mazlum bir halde İstanbul’u terk ederek Mısır’a gitmeye karar verdi.

İşte merhumun ne zaman bahsedilse “ilmine, faziletine, siyasetine söz yoksa da ne yazik ki mulhid [dinsiz] idi, nübüvvete inanmazdı” derler ki anlamadan, dinlemeden söylenen bu sözlerin nereden çıktığı görülüyor...”

Mehmet Akif, Cemaleddin Afgani hakkında yazdığı makaleye gelen Vahhabi suçlamalarına da cevap vermiştir: "Geçen hafta merhum Cemaleddin Afgani'ye dair birkaç söz söylemiştim. maksadım o büyük adama isnad edilmek istenen dinsizliğin pek yanlış bir tevcih olduğunu göstermek idi. Maatteessüf bu seferde "Cemaleddin mülhid değil idi, fakat Vahhabi idi" iddiası ortaya sürülmeye başlandı." (20 Mayıs 1326, Sırat-ı Müstakim) Akif, bu açıklamadan sonra Cemaleddin Afgani hakkında gelecek kuşaklara şu sözleri söyler: "İşte bugün bir Cemaleddin'i bir Muhammed Abduh'u yok Cihanı İslam hakikaten bikes, cidden garip. Biz bu gibi ekabir-i ümmeti rahmetle, hürmetle anmalıyız ki, geriden gelenler aramızda bir yad-ı cemil bırakabilmek ümidinden mahrum kalarak mücadeleden vaz geçmesinler (20 Mayıs 1326, Srat-ı Mustakim) 

Kaynak: Mehmed Akif; Sırat-ı Müstakim, IV, Sayı; 90, 17 Cemaziyelevvel 1328

Friday, 12 March 2021

Düşünce ve Hakikat Problemi - Hilmi Ziya Ülken

Düşünce ve Hakikat Problemi - Hilmi Ziya Ülken

1. Felsefe, Hikmet ve Din

“Felsefe”, Yunanca philosophia kelimesinin Arapça’da aldığı şekildir (oradan Türkçe’ye geçmiştir). Eski Yunanca’da kelime, hikmeti seven (philosophos) anlamına geliyordu. Bu demektir ki hikmet (sophos) onu sevenlerden önce vardı ve bunlar hakimler (bilgeler) idi. İslam’da dini idealin örnek insanları ilk sufîler ve sonradan onları seven ve bu örneklerin çığırından gidenler, yani sufîliği benimseyenler, mutasavvıflar olduğu gibi, Eski Yunan’da da hikmet yolunu tutan ve sevenler filozof (philosophos) adını almışlardır.

Kelime üzerinde niçin duruyoruz? Çünkü kelimenin kök anlamı bu çığırı açanların bütün çağlarda hüküm süren zihniyet ve anlamını açıklamaya yarayacak, birçok bulanık anlayışın önüne geçecektir. Sufîler, zâhitlik hayatı yaşamış, ebedi âlem için dünyayı hiçe saymış, üstün bir âlemin ideali uğruna gündelik hayatın zevklerini küçümsemiş insanlar olduğu gibi, hakimler de hayatlarına ideal bir yaşayış tarzına uygun düzen ve ahenk vermiş örnek insanlardı. Fakat hakimler ile sufîler arasında bazı esaslı farklar vardır. Zâhit, dini hayatın kurallarını ifrat derecede tatbik eden insandır. Sufî bu kaideleri tatbikle kanmayarak dinin teklif ettiği üstün bir hayat idealine göre hazırlanmak için dünyadan vazgeçme yollarını öğrenen, nefsindeki dünya-ukbâ ikiliğinden kurtulup ukbâyı (ideali) nefsinde bizzat yaşayan insandır. Sufî olmak için kendinde üstün olan bütün güçlerin aşağı olan bütün güçleri yenmesi, içinde dünya ve ahiret (şeytan ve melek) ikiliğinin daima ikinciler lehine halledilmesi gerekir. Sufî din dünyası için ideal insandı. Mutasavvıf, sufî yolunun yaşanılmış hallerini, ruhi tecrübelerini inceleyerek onlardan psikolojik bir sufîlik kuramı çıkarır. Sufî’nin dünya görüşünü inceleyerek ondan sufî evreninin ne olması gerektiğini söyler. ,

Hakim ise, ilkçağ sitelerinde o dünyanın ideal düzenine uygun bir hayat tarzı kurmuştu. Hakim, içtimai sınıfları kastlar gibi kesin sınırlarla ayırmış olan ve bunu bir “kader” olarak kabuleden o cemiyetin düzenine göre bir akıl düzeni kurar. Bunun için büyük beşeri dinlerin velîleriyle (saint) ilkçağın hakimlerini karşılaştırmalıdır. Velî ve hakim bazı bakımlardan birbirlerine benzerler. Nitekim velîler göksel dinlerin yetiştirdiği müstesna insanlardı. Hakimin hikmet (sagesse) makamı ile velînin vilâyet (sainteté) makamı arasında benzerlik vardır. Ancak velî her şeyden önce yalnız ilkçağ sonunda meydana çıkan evrensel dinlerde görülür. Velînin baskın vasfı dünyayı küçümsemektir.

Onun gözünde iki âlem vardır: 1) Duyular âlemi ki, bize maddi zevk ve fayda olarak görünür. 2) Duyular üstündeki manevi âlem ki, maddi âlemden mahiyetçe ayrılır. Velî birinciden ikinci âleme doğru yükselir. Velînin başka bir vasfı manevi âlemin saflaştırdığı ruhunun kuvveti ile duyular âlemine (yani içinde bulunduğumuz dünyaya) tesir etmektir. Fakat hiçbir velî tabiat kanunlarına aykırı hareket edemez. Velî, iç temizliği (pureté) sayesinde manevi âlemin bu âlemdeki nüfuz ve tesirini temsil eder. Peygamber mucize, velî keramet sahibidir. Keramet tabiat olaylarına aykırı olamaz, mucize -prensip bakımından- tabiat olaylarının alışılmış seyrine aykırı olacaktır. Peygamberler Allah tarafından gönderilir, öğretme ve “züht” yolu ile peygamberlik kazanılmaz. Halbuki insan velîlik (vilâyet) rütbesine manevi çabası ile, çalışarak yükselebilir. Dini dünyada insanların züht ve ahlak yolları ile yükselişlerini bir ehram şeklinde tasavvur edecek olursak, bu ehramın tabanında gündelik hayat, tabakalarında da manevi çaba ile kazanılan mertebeler bulunmaktadır. İnsanlar iyilik, feragat, fazilet, kendini feda etme (sacrifice), Allah’a yakınlık bakımından derece derece yükselirler. Tasavvur ettiğimiz böyle bir ehramın zirvesinde de göksel dinlerde velîler bulunmaktadır. Velînin makamına “velîlik” veya evliyalık (sainteté) makamı denir.

 Hakime gelince, vakıa o da bir çeşit manevi eğitim ile yetişir. Ancak velînin manevi yükselişi geniş anlamda ruhi (teessüri, zihni, iradi, şuuraltı vs.) bir gelişme olduğu halde hakimin yükselişi her şeyden önce rasyoneldir. Hakim isteklerini, tutkularını aklın düzenine koyar. Varlık düzenine uygun olan akıl düzeni ile hayatına ölçü verir. Velî ise dış benliğinden iç benliğine doğru çevrilmiştir. Adi hayatın

duyularından yola çıkar. Onları birer birer aşarak nefsinin iç yüzüne gözünü çevirir. Böylece dünyaya açılmamış olan sır perdesine kadar varır. Velînin çabası dünyayı isteyen “nefs-i emmâre” ile dünyayı reddeden “nefs-i levvâme”nin savaşıyla başlar. Dünyadan vazgeçen nefsin zaferi ile iç huzuruna kavuşur. Savaşın sonunda bu iki nefsin üstünde sükûn, huzur içindeki nefs-i mutmainne’yi elde eder. Sufî’nin ve velînin çabaları dünyaya ait her şeyi yok edici çabalardır. Hakim ise akılla arzularına düzen verir; fakat onları yok etmek istemez, ölçülülüğe götürür ve egemenliği altına alır. Hakim akıl düzeni ile kendine ve kendisiyle de dünyaya düzen (nizam) vereceğine inanır. Böylece hakimin ideali varlık düzeni ile akıl düzeni arasında ahenk kurmaktır. İşin aslında bu iki düzen hakimin içinde yaşadığı mertebeli bir kaderi olan cemiyet düzenine de uygundur.

Gerçekten, hakimin içinde yetiştiği cemiyet ilkçağ siteleridir (Ephesus, Atina, Sparta, Milet, Roma gibi). Bu sitelerde kesin sınırlarla birbirinden ayrılmış cemiyet tabakaları vardır. Bir tabakadan (caste) ötekine geçilemez. Cemiyetin tabakaları vücudun uzuvları gibi mertebelidir. Baş, yürek, mide, kollar ve ayaklar nasıl dereceli ve birbirinden tamamen ayrı görevler görüyorsa, cemiyetin tabakaları da birbirinden ayrı görevler görürler. Birinin işini öteki yapamaz. Ayak baş olamayacağı gibi, baş da mide ve ayak olamaz. Böyle bir yer değiştirmesi tabiat ve akıl düzenine aykırıdır. İnsana yakışan, bu düzene uygun yaşamaktır. Sitelerde hüküm süren kader (Fatum) görüşüdür. 

Sitelerde tanrıların bile bir Fatum’un hükmü altında olduğuna inanılırdı. Böyle bir cemiyette insanların dileği (arzu ve iradesi) kader önünde büküldüğü için yeise düşülecektir. Fakat kimse ondan şikâyet edemez. Yunan tragedya yazarları kader önünde insan iradesinin, hatta tanrıların eğilişini tasvir ediyordu. Sophokles’in Kral Oidipus’ta, Aiskhylos’un Tanrılar’da, Euripides’in (daha demokratik ve realist bir çevre içinde) Troyalılar’da tasvir ettikleri bu idi. Koronun her sahne sonunda söylediği şey kader önünde eğilişi, boyun büküşü ifade ediyordu. Bununla beraber böyle bir cemiyette de insanların hırs ve arzuları vardır. Cemiyet sarsılmaz ve değişmez bir düzen değildir. Dıştan çeşitli sebeplerle site civarına gelen halk (göçmenler, tüccarlar, azatlı köleler vs.) sitenin dış mahallelerinde yabancıları (métèque) meydana getirirler. Bunlar zamanla çoğalmışlar ve sitede sitelilik hakkı istemişlerdir. Bu devrede site kanunlarına itiraz edenlerin sınır dışı edilmelerinden ibaret olan sürgüne gönderilme (ostracisme) kuralına tabi tutulması bu itirazın tepkisi idi. Böylece site düzeni, kendine başkaldıranları mahvediyordu.

Site düzeninin akıl ve varlık düzeni gibi sarsılmaz olduğuna inanılan böyle bir cemiyette bir kısım insanlar için ideal, akıl aracı ile arzuları dizgine koymak oldu. Bu hayatı yaşayanlara hakim dendi. Bir kısım insanlar dışarıdan siteye dolmak veya site içinde başkaldırmaktan geri kalmasalar bile, sitenin düzenini devam ettirmek isteyenlerin ideali onu yüzyıllarca süre yaşattı. Hakimler bu sarsılmış cemiyette örnek insanlar (prototype) oldular. Eski Yunan’da bunlardan adı kalanlar “Yedi Yunan Hakimi” (Hukema-i seb’a-i Yunaniye) diye tanındı. Sözlerinden yalnız bazı cümleler zapt edilmiştir. Fakat onlar kitaplarından fazla, fiilleri ve hareketleriyle örnek oldular. Bu yedi hakimin sözlerinden bazı parçaları bize kalmıştır. Yunan edebiyatı geliştikçe, hayal dünyası yerini akıl dünyası aldıkça “hikmet sevenler” çoğaldı. İlk önce eserlerini vezinli ve kafiyeli yazan filozoflar, daha sonra konuşma dili ile (mensur) eserler bıraktılar. Önlerinde Yunan mitolojisi (onun insanlar ve tanrıların kader karşısındaki durumuna, birbirleriyle savaşmasına ait ibretli örnekleri), Yunan tragedya yazarlarının, epopecilerin şiirleri[1] ve kitapları duruyordu. Bu geniş edebiyat örneklerine tabiat üzerindeki basit araştırmalar, iptidai ilk ilim hareketleri de katıldı. Böylece varlığın aslı hakkında ilk düşünceler doğdu.

Felsefenin beşiği yalnız Yunan mıdır? Bu soruya çok eski bir sanıyı sarsacak menfi bir cevap vermek zorundayız: Hayır! Felsefenin beşiği aynı zamanda birçok medeniyetlerde birbirine paralel olarak gelişen insan zihnidir. Ernest Renan Yunan Mucizesi (Le Miracle Grec) adlı kitabında Yunan medeniyetinin yeryüzünde bir misline rastlanamadığını ve aklın uyanması, sanat, felsefe ve ilimlerin doğması bakımından Eski Yunan’ın insanlık tarihinde tek vaka, sanki bir mucize olduğunu iddia eder. Bu sanı yakın zamana kadar rakipsiz sürüp gitmiştir. Vakıa Yunan medeniyetinin akla dayanan büyük eserlerin meydana geldiği devirde, başka medeniyetlerden birçoğunda henüz mitolojilerin veya mistisizmin hüküm sürdüğünü görüyoruz. Fakat yeni tarihi araştırmalar bu hükmün sakatlığını meydana çıkarmaktadır.

Daha Yunan’dan önce matematik ilimlerin bir yandan Girit ve Kıbrıs yolu ile Mısır’dan, öte yandan Ege medeniyeti ve yine Kıbrıs yolu ile Mezopotamya’dan geldiğini, keşfedilen yeni tabletlerden Pythagoras teoreminin Yunan’dan binlerce yıl önce Sümerler tarafından çözülmüş olduğunu, ilk hesap işlemlerinin bulunduğunu görüyoruz. Bundan başka, birbirine çok uzak medeniyetlerde benzer evrim yollarına rastlıyoruz; Çin, Hint, Mezopotamya ve Yunan bu medeniyetlerin başlıcalarıdır. Çin ve Hint’de, Yunan’a benzer evrim merhalelerini buluyoruz. Öyle ise Yunan mucizesinden bahsetmeye imkân yoktur. Çin’de Konfüçyüs, Hint’de Buddha, İran’da Zerdüşt, Yunan’da Sokrates birbirine paralel medeniyetlerin doğurduğu büyük insan örnekleridir.

Felsefeye yalnız Yunanlılardan başlamak doğru değildir. Milattan altı yüzyıl önce Hint ve Çin’de tabiat olayları üzerinde düşünülmüştür. Yine bu medeniyetlerde Yunan’da olduğu gibi tabiat üzerindeki sonuçsuz ve karışık açıklama denemelerinden sonra, insanlar birleşik bir açıklamaya ulaşamamaktan dolayı yeise düşmüşler, bilgilerinin temelinden şüphe etmişler, hakikati inkâr etmişlerdir. Yine bu medeniyetlerde bu inkâr devrinden sonra, düşünce kendi kendisine çevrilmiş, dış âlemdeki boşuna ve yorucu sergüzeştlerinden vazgeçerek hakikati kendi kendinde aramaya kalkmıştır; işte buradan, Hint ve Çin’in sofistlerini takip eden büyük ahlakçılar, Budizm ve Konfüçyüs cereyanları Sokrates’e paralel olarak hemen aynı yüzyıllarda doğmuşlardır.

Demek oluyor ki felsefenin doğuşu Yunan’a mahsus istisnai bir olay değildir. Yeryüzünde aklın uyanışı ve insanın önce tabiata, sonra kendine çevrilmiş bakışından doğan bütün fikir denemeleri halinde, safha safha ve birbirine benzer şekillerde, birçok yerlerde birden meydana çıkmıştır. Yine bunun içindir ki, bir zaman terim olarak Batılıların Yunanca’dan aldıkları hakim ve hikmet sözlerini yeryüzüne yaymayı, insanlık şuurunun belirli bir uyanış safhasından sonra kazandığı bir sıfat (bir mertebe) olarak görmek doğru olur. Nitekim Çin’in hakim filozofları vardır. Mesela Konfüçyüs’e göre tabiat düzeni değişmez, bu düzeni asla bozmadan geleneklere uygun yaşamalıdır. Geleneğe uygun yaşamak için hükümeti iyi idare etmelidir. Hükümeti iyi idare etmek için evi (aileyi) yoluna koymalıdır. Evi yoluna koymak için nefsimizi iyi idare etmeli, yani nefsimize düzen vermelidir. Kendimize düzen vermek için eşyanın mahiyetini bilmelidir. Sokrates’e göre de asıl âmil sitenin iyi idaresidir. Sokrates kanunların değişmesi ile sitenin saadetini imkânsız görmüş, değişmez kanunlara inandığı için ölümüne hüküm veren kanunlardan kaçmayı hikmete aykırı bulmuştu.

Medeniyetler arasındaki bu benzeyişlere rağmen Yunan medeniyeti ötekilerden neden ayrıldı? Bunun sebebi onların yarı gelişim merhalesinde kalmasına karşı, Yunan medeniyetinin bu gelişmede devam etmesidir. Bu farkın âmilini Akdeniz çevresinin birçok eski medeniyeti birleştirici karakterinde, coğrafi şartlarında, başka medeniyetlerden faydalanma imkânının çokluğunda bulabiliriz. Fakat her ne olursa olsun, bu devreye kadar birbirine benzer safhalardan geçmiş olan bu medeniyetlerden yalnız Yunan’ın gelişme yolunu kaybetmemesi, dünya fikir hayatında Akdeniz medeniyetinin üstünlüğüne sebep oldu.

Hakimler, peygamberler ve velîlerin yeryüzü tarihinde birbirine az çok yakın zamanlarda, belirli bir çağ içinde meydana çıktığını görüyoruz. İlkel dinlerde ve bu dinlere inanan ilkel cemiyetlerde bu örnek insan tiplerine rastlamıyoruz. Sosyoloji ve antropoloji bize gösteriyor ki, yeryüzünde hâlâ klan, fratri, kabile halinde yaşayan binlerce cemiyet vardır ve onların arasında hakim, peygamber ve velî dediğimiz insan yoktur. Bu cemiyetlerin yalnız sihirbazları (büyücüleri) ayin eşyasını toplamayla yükümlü mobung’ları, kabile reisleri, başkan aileleri vardır. Daha ileri olan kabilelerin birleşmesinden ve onların yerleşmelerinden doğan ilk sitelerde halk arasında sivrilen hükümdarlara (Firavun, Nemrut vs.), dini otoriteye sahip rahiplere, kâhinlere (oracle) rastlıyoruz. Fakat bunlar da henüz ne hakim, ne de peygamberdirler. Vakıa kâhinlerin gaipten haber verme güçleri vardır. Sitenin siyasi kudreti üzerinde manevi bir otoriteye sahiptirler. Hükümdarlar savaşa giderken, yarış yaparken onlara danışmaya mecbur olurlar. Büyük binalar (tapınak, saray vs.) kurarken onların oyuna danışırlar. Kâhinlerin rüyada uyanık, başka insanlardan üstün bir “görme” güçleri olduğuna (vision), beş duyunun göremediği gaibe ait haberleri aldıklarına ve gaibe ait şeyleri gördüklerine inanılır; bütün bu vasıflarıyla kâhinler peygamberlere benzerler. Fakat peygamber değildirler. Çünkü “gaip”le veya sırlar âlemi ile temasları yalnız olağanüstü zamanlara mahsustur. İradeleri dışında bir kudretle beşeri güçlerin üstünde bazı şeyleri görürler.

Fakat bu gördüklerini iradeleriyle halka naklederek onu bir kanun haline getiremezler. Kanun hükümdarlar, reisler ve meclisler tarafından yapılır yahut kanun törenin ve örfün ifadesidir. Her iki halde de kâhinlerin kanun üzerinde tesiri yoktur. İrade dışındaki arızi “biliş”leri cemiyet üzerine hükmetmeleri için yetmez.

Halbuki peygamberler üstün âlemden (gaipten) haber almakla kalmaz, bu haberi kanun haline koyarlar. Yukarı âlemden bu kanunu insanlar arasında yayma buyruğunu almışlardır. Hükümdarlarla, reislerle, halkla (gerekirse örfler ve âdetlerle) bu “emredilmiş”ler arasındaki çatışmada birincileri yenmeye ve emirlerini kabul ettirmeye çalışırlar. Peygamberin hükümdarlarla, halkla, örf ve âdetlerle mücadeleleri bir süre onların aleyhine bitebilir. Bu, peygamberlerin şehitliği (martyr) ve kurbanlığı (sacrifice) kabul etmeleri, halkın ve örfün hücum ve zulmüne uğramaları demektir. İnsanlık tarihinde uzun bir devir peygamberlerle hükümdar ve halk arasındaki savaşla geçmiştir. Yeni bir çağın başlayışı peygamberlerin zaferinin işaretidir. Onlar her yerde (Akdeniz’de, Mezopotamya’da, İran’da, Hint’de, Çin’de) geleneğe hâkim olmuş, gaipten haber verme gücünü kanun (şeriat) haline getirmiş, iradelerini cemiyete kabul ettirmişlerdir.

Hakimlere gelince, onlar da aynı çağ içinde, fakat peygamberlerden farklı şartlar altında meydana çıkmışlardır. Hakimler, kâhinlerin gaipten haber alma gücüne sahip değildirler. Başka insanlardan üstün zekâları ve akıl yürütme güçleri vardır. Bütün hayatları peygamberlere benzer. Fakat peygamberler gibi haber verici olduklarını söylemezler. Şayet üstün duyuları nadir olarak başka insanlardan farklı sezgilere sahip olursa, bunu ilan etmezler, ölçüleri kâhinlerin ölçüsü gibi iradeden başka ve akıl üstünde değil, bizzat aklın haberleri içindedir. İnsanlıkta aklın hüküm sürmeye başladığı devirde hakimler meydana çıkmıştır. Yunan’da yedi hakime paralel olarak İran’da Avesta’nın bahsettiği hakimleri, Hint’de Buddha ve Jaina’dan[2] önce ve sonra gelen hakimleri, Çin’de Kong-tseu, Meng-tseu, vb. hakimleri görüyoruz. Onların peygamberler gibi halktan uzakta inzivaları, uzletleri bu uzlette zâhitliğe ve tefekküre dalışları, ilk “hakikat”e bu yalnızlık içinde ulaştıktan sonra onu halka öğretmek için tekrar tekrar cemiyete dönüşleri vardır. Peygamberlere her bakımdan benzeyen hakimler, yalnız akılüstü’nün hükmü ile iradelerini cemiyete kabul ettiren peygamberlerden aklın egemenliği altında cemiyete hakimliği öğretmeleri ve yetiştirmeleri ile ayrılırlar. İlk hakimlerden elimize geçen bütün parçalar peygamberlerin bize bıraktığı kutsal kitaplardan mutlak “emir” olmak bakımından ayrılır; fakat “ahlak” olmak bakımından onlarla birleşirler. Hakimler arasında tartışmaya dayanması, hakikatin düşünce ve akıl yürütme yollarından başka bir yayılma yolu olmadığına inanması, inancı bilgisiyle ahenkli bir hale koyması bakımından en üstün yeri tutan Sokrates, ilkçağda sonu gelmeyen bir filozoflar geleneğinin başlangıcı olmuştur. Bundan dolayı Kong-tseu veya Buddha’nın yetiştirdiği hakimler nesli, en sonra rahipler veya hükümdarlarla karıştığı halde, Sokrates’in yetiştirdiği hakimler nesli, daha gönülsüz bir isimle “hikmeti sevenler” (filozoflar) bugüne kadar gelen yeryüzü düşünce yolunun rehberleri haline gelmişlerdir. Bunun için bütün insani değerlerle uğraşanlar, din adamları, sanat adamları, ahlak adamları, hukuk adamları, bilgi adamları (âlimler) kendilerini bu hakikat rehberlerinin açtığı çığırdan ayıramazlar. Ya onların rehberliğinden faydalanmaya mecburdurlar yahut bizzat kendileri bu yolu tutarak hikmeti sevenler (filozoflar) arasına karışmak zorundadırlar. Filozofluk, Aristoteles’in dediği gibi düşüncenin zorunlu çemberidir ki, kabul etsek de, inkâr etsek de gerçekten ve gerçek olan şeyler üzerinde düşünmek şartıyla kendisinden vazgeçilmesi imkânsızdır.

Kültür antropolojisi, din ve fikir tarihi, etnografya gibi insanla uğraşan bilimlerin ortak verileri bize gösteriyor ki, birçok kültür çevreleri hemen hemen birbirinden habersiz olarak benzer zihni gelişme safhalarından geçmişlerdir. Bu safhaların gözden geçirilmesi Yunan medeniyetinde olgunlaşan akıl safhasının nasıl doğduğunu açıklamaya yarar. Bu safhaları, bugün gelişme tarihlerini bildiğimiz Uzak ve Ortadoğu medeniyetlerinde, Akdeniz medeniyetinde, hatta bazılarını eski Amerika ve bir kısım Afrika kültürlerinde görüyoruz. Bunlar da; 

1) Primitif Düşünce, 
2) Mitos Düşüncesi, 
3) Rasyonel Düşünce, 
4) Tarihi Düşünce 

safhalarıdır.

2. “Primitif”[3] Düşünce

Sosyologların bugün klan (clan), phratrie[4], yarı (moitié) adını verdikleri ve ilkel kabilelerin içerisindeki ilk sosyal kuruluşlar hissini veren cemiyetler arasında, bizim cemiyetlerimize benzemeyen, hatta bizim zihniyetimizle prensipleri bakımından çatışan, anlaşılması oldukça güç bir zihniyetle karşılaşılmaktadır. Bu türlü cemiyetlere en çok Avustralya’da, Kuzey ve Güney Amerika’da, kısmen Doğu Hint Adaları’nda (Melanezya, Polinezya’da) vs. rastlanmaktadır. İlk seyyahların araştırmaları zamanından beri bu kavimlerin düşünce tarzı ile bizimki arasındaki fark sezilmeye başlanmıştı. Fakat özellikle Fransız sosyologlarından L. Lévy-Brühl, prensipleri bakımından bizimki ile uzlaşamayan bu düşünce tarzına “mantıktan önceki zihniyet” dedi. Bu zat hayatını dolduran birçok eserde bu zihniyetin esaslarını anlatmaya çalıştı.[5] Bu kabilelere mensup insanlar Lévy-Brühl’e göre öyle bir inanış tarzına sahiptirler ki, bu inancın sonucu olarak totem denen kutsal eşya ile kendi aralarında tam bir cevher birliği görürler. Mesela, Bororo kabilesinden bir ferde göre bir Bororo kendisini hem bir papağan yani arara, hem bir buğday tanesi, hem de bir Bororo yani kabilenin bir ferdi sayar. Başka deyimle bu çeşitli varlıklar arasında öyle bir cevher birliği kabul eder ki onlar, bu insanın gözünde tek bir varlığın türlü görünüşleri gibidir ve bu çeşitli şeyler aynı zamanda, aynı şey olmaktadır. Bazen papağan, bazen insan olarak görünmekte değildir. Aynı zamanda ayrı yerler işgal etmesine ve ayrı şekilleri olmasına rağmen, farksız olarak o hem papağan, hem insan, hem de buğdaydır. İlkel adamın bu düşünüş tarzı bizimkine tamamen aykırıdır. Çünkü biz bir şeyin aynı zamanda hem kendisi, hem kendisinden başka bir şey olacağını düşünemeyiz. Mantığımız bunu kabul edemez. İlkel ise kendini hem bir insan, hem de aynı zamanda kutsal bir hayvan olan bir papağan ve bir buğday farz eder; halbuki bizim mantığımıza göre bir şey aynı zamanda hem kendisi, hem kendisinden başka bir şey olamaz (çelişmezlik prensibi); bir şey kendi kendisinin aynıdır (özdeşlik prensibi) veya bir şey ya kendisidir, ya kendisinden başka bir şeydir, bu ikisi arasında üçüncü bir had olamaz (üçüncü haddin yokluğu prensibi).[6] Bu üç prensip ispata lüzum olmaksızın açık ve seçik olarak kabul edilir ve aklın temelidir. Aklımız onlara uygun olarak işler. Bunları terk ettiği zaman düşünce de yerini kaybetmiş demektir. Halbuki bahsettiğimiz cemiyetlere mensup insanlar gündelik hayatta bu prensiplere göre düşünmüyorlar. Böyle olsaydı bir şeyi aynı zamanda hem Bororo, hem arara (papağan), hem de buğday diye kabul etmezlerdi. Nitekim bu kabileler içerisinde yaşayan etnograflar (veya seyyahlar) kendilerine bunun mümkün olmadığını ısrarla söyledikleri zaman onlar kendi düşüncelerini çok tabii ve apaçık buluyorlar ve bunda şaşılacak hiçbir cihet görmüyorlar.

İşte Lévy-Brühl’ü insan zihni bakımından kültürleri bu tarzda kesin bir ayırışa götüren sayısız etnograf ve antropolog tarafından yapılmış birçok açık gözlemler olmuştur. Lévy-Brühl onlara mantıksız veya “mantıkdışı” düşünce demiyor. Çünkü bu zihniyete sahip cemiyetlerin gelişim göstererek bizim mantıki düşüncelerimize yükselebileceklerini kabul ediyor. Bundan dolayı onları bizim düşüncemizden ancak bir evrim farkı ile ayırmış olmak için “mantık öncesi” (prélogique) düşünce veya zihniyet diyor. Bununla beraber Fransız sosyoloji okulunun kurucusu olan Durkheim çalışma arkadaşının bu fikrine katılmıyor. Ona göre zihnimizin temelini teşkil eden bütün esaslı kavramlar bize ilkellerden gelmektedir. Bizde bir sınıflama fikri olduğu gibi, onlarda da vardır. Bizde sebep fikri olduğu gibi onlarda da vardır. Bizdeki cins ve tür fikirleri gibi onların da kendilerine mahsus cins ve tür fikirleri vardır. Değişme yalnız bunların muhtevasındadır. Bizim sınıflamalarımızın, sebeplerimizin, gerçek (yani tabiattan ve tecrübeden alınmış) muhtevası olduğu halde, onların sınıflamalarının, sebepliklerinin[7] mistik ve sihrî muhtevası vardır. Onlar eşyayı kutsal ve kutsal-dışı diye ayırırlar. Kutsal olanları da filan klana mahsus kutsallar, filan kabileye mahsus olanlar diye ayırırlar. Onlar mesela birinin ölümü ile büyü yapmak arasında nedensellik münasebeti görürler. Bizim ölümle hastalık arasında gördüğümüz nedensellik münasebetinden onların düşüncesi muhteva bakımından ayrılır. Onların sınıflamalarının, nedensellik düşüncelerinin vs. doğru olup olmadığını arayacak değiliz. Ancak bizim gibi onların da bazı sınıflamalar yapmaya, sebep aramaya güçleri olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ise Durkheim’a göre “primitif” düşünce bizim mantıki düşüncemizden özce büsbütün ayrı değildir. İsviçreli psikolog Jean Piaget, Lévy-Brühl’ün görüşünü bazı şartlarla benimsedi. Ona göre bizim mantığımız “primitif”te bir nevi imkân veya güç (puissance) halinde bulunmakta iken, ancak sonradan fiil halinde meydana çıkmıştır. Bu hali ilkel organizmaların temsil (özümseme=assimilation) görevini toptan görmelerine karşılık, ilerlemiş organizmaların bunu bir kısım organlarına (sindirim sistemine) gördürmelerine benzetiyor. Ona göre “primitif” ile bizim aramızdaki fark “primitif”in farklılaşmamış bir şuur yapısına sahip olmasıdır.

Bununla beraber yakın yıllarda bu konu üzerindeki tartışmalar Lévy-Brühl’e hak verdirmemektedir. Etnograflardan çoğu onun kesin hükmünü tenkit ediyor (Zaten kendisi de ölümünden sonra yayınlanan Carnet adlı küçük kitabında ilk iddialarından kısmen vazgeçmiş görünüyor).[8] “Primitif”lerin zihniyeti için “mantık öncesi” demek doğru değildir; onların da kendilerine göre bir mantıkları vardır, diyorlar. E. Durkheim’ın dediği gibi ilkel adamın gözünde asıl mühim olan cihet bir şeyin aynı zamanda hem kutsal (sacré), hem kutsal dışı (profane) olamaz olmasıdır: Totemci cemiyetlere mensup olanların “ben totemin aynısıyım” demeleri, “onunla aynı kandan geliyoruz, aynı cevheri taşıyoruz” demek istemelerindendir. Nitekim biz de kendimize çok yakın saydığımız insanlar için “o ve ben bir sayılırız, hatta biriz” deriz. “Primitif”ler bu gibi birleşmeleri (participation) en çok kendi inançlarına (totemcilik dinine ve büyüsüne) ait işlerde yapıyorlar. Fakat bunun dışında, onların gündelik hayatlarında birçok işleri ve bu işlere bağlı düşünceleri vardır ki, daha çok teknik mahiyette olan bu gibi şeyleri düşünürken onlarda zımnen var olduğunu yukarıda zikrettiğimiz prensipler hüküm sürmektedir. Onlar bir sabanla toprağı sürdükleri, avda bir oku hedefine attıkları zaman bunların toprağı açacağını veya şikârı öldüreceğini ve sırf bu maksatla yapıldığını biliyorlar. Bu gibi hareketlerinde zihinlerini idare eden adi mantık prensipleri onların insan aklına mahsus genel esaslardan yoksun olmadıklarını gösterir.

L. Lévy-Brühl’ü tenkit edenlerden P. Koppers, Schmied, O. Leroy vs. “primitif” denen kavimlerde mantığın nasıl işlediğini gösteren birçok misal vermektedirler.[9] Bu tarzda tenkitlerin bir kısmı da bizzat mantıkçılar tarafından yapılmış, yine etnografların ve antropologların delillerinden çıkarılmıştır. Bütün bu araştırmalara dayanarak felsefi antropolog Van der Leeuw insan zihninin kesin sınırlarla mantık öncesi ve mantıki diye ayrılmasının doğru olmadığı noktasından hareket etti.[10] Ona göre öyle görünüyor ki, ilk düşünce tarzı kitlesel (massif) veya toptan (global) düşüncedir. Aslında “mantıksızlık” ile “düşünce” kavramları arasında çelişme vardır. Bir yerde düşünce olunca orada mantıksızlığın olmaması veya mantıksızlık bile olsa düşünce yolunun onu tespit etmesi gerekir. Ancak “primitif” düşünce tarzında, insan tecrübesinde özne yani kendisi ile nesne yani eşyayı ayırt etmeden, eşyayı birbirinden ayırmadan bütün halinde tecrübe yapmaktadır. Bu tecrübede insanın olaylar karşısındaki tepkileri (cevapları) sınıflara, unsurlara göre değil, toptan tepkiler oluyor. Mesela birisi falan vaka karşısında yanlış hareket etmiş olsa, biz ona sırf bu hareketi için ihtarda bulunuruz, fakat başka hareketlerinde isabet olduğu zaman onu takdir ederiz. Halbuki olaylar önünde duyguca (teessüri) ve zihince davranışı ayırmayan, özneyi nesne ile birleşik olarak idrak eden insan, bir kısma ait olan tepkisini bütüne kolaylıkla yayabilir. Tek bir yanlış hareketinden dolayı bir insanı affetmeyebilir veya kin besleyebilir. Gerek “primitif” denen kavimlerde, gerekse kendi aramızda rastladığımız bu türlü tepkilerde hâkim düşünce tarzına, umumi olarak Van der Leeuw gibi topyekûn (totalitaire) veya kitle halinde (massif) tecrübe ve düşünce diyebiliriz. Topyekûn veya masif tecrübenin göze çarpan vasfı, insanın herhangi bir konu üzerinde yaptığı bir tecrübede kendi dışındaki vakalar ve şeylerle kendisini, kısaca nesne ile özneyi karıştırmasıdır. İnsan massif veya totalitaire tecrübede nesneyi (tecrübe konusu olan şeyleri) ancak özneleştirdikten sonra, kendi benliğine karıştırdıktan sonra anlıyor. Bu hal yalnız “primitif” kavimlerde değil, bizim medeniyetimizde, bizim gibi insanlar arasında da kısmen devam eder. Şuurumuzun üst tabakasında daha sonra teşekkül eden zihniyetler hüküm sürse de, alt tabakada yine bu zihniyet durmaktadır. Birleşik Amerikalı bazı psikologlar modern insanın ruhunda yaşayan bu derin “primitif” düşünceye dair tecrübeler yapıyorlar. Mesela Amerika’da su baskını, deprem gibi olağanüstü olaylarda içtimai münasebetlerin sarsıldığı, cemiyete karşı rasyonel güvenin gevşediği zamanlar mantıki düşüncenin de bozulduğunu ve böyle durumlarda bazı insanlarda “primitif” düşünce dediğimiz düşünce tavrının yeniden meydana çıktığını tespit ediyorlar.

3. Mitos Düşüncesi (La pensée mythique)

İnsanlık tarihinde primitif zihniyetten sonra ve ondan daha üstün olan mitos zihniyeti veya efsanevi düşünce yer aldığı gibi, bizim cemiyetlerimizde de “primitif” zihniyetin üzerinde, daha yukarı bir tabaka halinde bu zihniyet yaşamaktadır. Mythos halindeki düşünce, insanın kendi ruhunu, hayatını eşyaya, tabiata aksettirmesinden, başka deyimle özneyi nesnede görmesinden ibaret olan bir düşünce tarzıdır. Eski Yunanlılarda ilk ilim ve felsefe kımıldanışı mythologique düşünce içerisinde uyandı. Homeros’dan büyük tragedyalara ve Hesiodos’un İşler ve Günler’ine geçerken[11] bu düşünce hüküm sürmektedir. Hint’de Mahabharata, Ramayana destanları aynı suretle mitik düşünceden felsefi düşünceye geçiş üzerinde bulunuyordu. Bu geçiş şekline dair başka medeniyetlerden de birçok misaller verebiliriz. Yunanlılar karşılarında ilk önce kendilerine benzer yüzleri, huyları ve hırsları olan bir tanrılar dünyası görüyorlardı. Sonradan bu dünya tabiatüstü varlık veya akıl dünyasına zemin hazırladı.

İnsan neden kendini tabiata aksettirir? Çünkü bu hal insanın kendini tabiatla bir görmesine, başka bir deyişle tabiatı kendine aksettirmesine bakılırsa, kendi hesabına daha bağımsız, daha üstün bir haldir. Burada insan kendinin tabiattan ayrı bir varlık olduğunu fark etmeye başlamıştır, ancak şuur hallerini bir aynada görmek ve nesneleştirmek üzere kendini tanıyabilmektedir. Kendini tanımanın bu ilkel derecesi çocuk zihninin belirli bir seviyesinde de vardır. Bu derecede eşyayı ve tabiat olaylarını kendini dinlemek için birer vesile diye kullanır. Renkler, sesler, bitki ve hayvanlar, uzak ve yakın tabiat kendi yakınları gibi onu ifadeye yarayan araçlardır. Bu düşünce şeklini Alman filozofu Schelling Mitoloji Felsefesi adlı eserinde etraflıca tasvir etti ve kendi sistemini açıklamak için vasıta olarak kullandı. Ondan sonra da sanat ve din tarihlerinin çoğunda mitolojik düşüncenin rolü belirtilmiştir. Bu çığırda ilk araştırmalar filologlar tarafından yapıldı. Onlar dilleri incelerken, eski medeniyetlerdeki destanlar ve efsanelerin

oynadıkları fikir rolünü gösterdiler. İlk defa J.B. Vico Scienza Nuova’sında[12] mitolojilerin doğuşunu inceledi ve insan zihninin heyecandan hayal gücüne, oradan akla doğru gelişme yolunu gösterdi. Hatta bunu corsi e ricorsi dediği umumi bir genetik kanunu ile ifade etmeye, buradan bir tarih felsefesi çıkarmaya çalıştı.[13] Daha sonra Nietzsche felsefesinin doğuşunda bu filolojik incelemelerin büyük hizmeti oldu. Bu Alman filozofu, ilk kitabı olan Tragedyanın Doğuşu’nu Yunan mitolojisinin incelenmesinden çıkardı. Hint mitolojisini inceleyen Max Müller eski sanskrit metinlerindeki tanrı adları ile tabiat kuvvetleri arasında sıkı münasebetler olduğu ve bütün mitolojinin tabiat kuvvetlerinden çıkarılmış bulunduğu sonucuna vardı.

Bu konuda en açık misali yine Yunan mitolojisinde buluyoruz. Orada efsaneler ve destanlardan felsefi-ilmi düşünceye geçiş açıkça görülmektedir. Yunan kozmogonisine göre önce yalnız Khaos yani karışıklık halinde âlem vardı. Onun dışında Khronos yani zaman bulunuyordu. Bu karışıklıktan Kosmos yani düzenli olan âlem meydana geldi. Khaos’dan Kosmos’u çıkaran ilk tanrı, eşyaya düzen verici Demiourgos (zanaatkâr; yapıcı) idi. Onlardan sonra Zeus doğdu. Yunan mitolojisi tanrılardan sonra titanları, onların altında daimonları tasavvur etmek üzere tabiatüstü, insana benzer varlıklar âlemini kuruyordu. Bu âlemin altında derece derece yarı-tanrılar, kahramanlar geliyordu. Bunlarla tanrılar ve titanlar arasındaki çatışmaya insanlar da karışıyor ve insanların kaderini bu çatışmalar belirliyordu. Eski İran’da tabiatüstü titanlara dîv denildiği gibi, Yunanlılar Theos ve Zeus diyorlardı. Yeni Avrupa dillerinde bu Dieu[14], Türkçe’de “dev” şeklini aldı. Türlü şartlar altında hayal gücü ile tabiatın münasebeti ruhun eşyaya, öznenin nesneye aksetmesinden (projection) ibaret olan aynı içtimai- ruhi kanun birbirine benzer zihniyet şekillerini doğurmakta idi. Nitekim bunların benzerlerini eski Amerika, bugünkü bir kısım Afrika ve Doğu Hint Adaları kültürlerinde de buluyoruz.

Böylece insan zihni kendisi ve kendine yakın canlılardan ibaret “dünya” ile kendinden çok kudretli, çok üstün ve ömürleri uzun, bazen ölmez diye tasarlanan başka canlılardan ibaret “üst dünya”yı birbirinden kesin olarak ayırmaya başlıyor. İki dünya arasında ancak yukarılık-aşağılık, üstünlük ve bağlılık münasebetleri kurmak üzere, kendi âlemlerinin düzenini bu esaslara göre tasarlıyorlardı. Bağlılık, maiyetlik, kulluk hakkındaki bütün düşünceler hayalin kurduğu dünya ile gerçek dünya arasındaki bu münasebetten çıkıyordu. Fakat insan zihni hayal projection’unun tesiri ile daha kuvvetli, daha zengin, daha büyük, daha ömürlü, hatta “ölmez” olan bu varlıklara asıl gerçekler gözüyle bakıyor; tabiatın şiddetleri karşısında dayanamayan, hastalanan, ezilen bükülen varlıkları (insanlar, bitkiler, hayvanlar) gelip geçici varlıklar, gölgeler sayıyordu. İşte mitolojinin hazırladığı bu zemin üzerinde “değişmez varlıklar” tasavvuruna ve akıl düzenine imkân doğmuştu.

4. Akli Düşünce (La pensée rationnelle)

“Mythos” düşüncesi primitif veya totaliter düşünceye göre bir derece daha üstün olduğu gibi, rasyonel düşünce de “mythos” düşüncesine göre bir derece daha üstündür. Fakat insan, rasyonel düşünceye pek güçlükle erişmiştir. Yeryüzündeki kültür çevrelerinden pek azının tam olarak rasyonel düşünce seviyesine eriştiği görülüyor. Bu bakımdan şüphesiz yine Yunan düşüncesi ilkçağ medeniyetleri arasında başta gelmektedir. Hint ve Çin kültürleri de bir dereceye kadar onunla kıyas edilebilir. Böyle bir karşılaştırma tam olarak Masson-Oursel tarafından mukayeseli mitoloji, mukayeseli felsefe, mukayeseli mantık vs.. kitapları ile yapılmıştır. Kültür antropologları bu konu için karşılaştırmaya yarayacak bütün kültürlere ait zengin malzeme vermektedirler. Başlıca bu araştırmalar gösteriyor ki, bugün yeryüzünde sayıları yüzü geçen kültür çevresinden pek azında rasyonel düşüncenin tam gelişmesine rastlıyoruz. Bununla beraber hemen şunu hatırlatalım ki, bütün kültür çevrelerinde, bütün insanlarda olduğu gibi mantıki düşünce zımni olarak yaşamaktadır. “Primitif” denen hiçbir kavmin mantıktan tamamen yoksun olduğu söylenemez. Şu kadar var ki, zımni bir düşüncenin sistemli bir şekilde bir akıl düzeni halini alması, yani içtimai hayatın bütün görünüşlerinin, bütün değerlerin akıl düzenine göre ayarlanması pek seyrek rastlanan bir olgudur. İşte kelimenin tam anlamı ile akıl düşüncesi dediğimiz şey budur. Böyle bir düşünce tarzında insanlar hayatlarını akıl ölçüsüne göre ayarlarlar. Cemiyet kuralları onlara göre kurulmuştur. Ahlakın, dinin, sanatın, ev idaresinin, hükümetin prensibi akıldadır. İyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik, kutsallık ve kutsal-dışılık (haram ve helal), faydalılık-zararlılık daima doğruyanlış değerlerine göre ölçülür. 

Tanrılar üstün bir akıl düzenine göre yaşarlar; kendileri de insanlar hakkında böyle bir düzene göre hüküm verirler. Yunanlılar bu üstün akla Nous diyorlardı. Her şeyin oradan çıktığına ve bütün işlerin ona göre düzenlendiğine inanırlardı. Hintlilerde de tanrılara hükmeden akıl düzeni fikri görülüyor. Çin’de Tao aynı rolü görüyordu. İlk hakimler bu düzenin yetiştirdiği örnek insanlardı. Türkler bunlara Ata’lar veya Ede’ler diyorlardı. Çinliler aynı yerde Tseu tabirini kullanıyorlardı. Türklerin Erkil Ata, Alınça Ata, Dede Korkut, Ede Bali vs.’si bunlardan olduğu gibi, Çinlilerin Meng-tseu, Kong-tseu vs.’si de bunlardandır. Hint’de Sikh’lerin “guru” dedikleri akıl kılavuzları, Türklerin Ata’larından farksızdı. Onlardan önce Buddha, Jaina bu yolda akıl rehberleri görevini görenlerin en büyüklerindendir. İşte bütün bunlara Yunanlıların anladığı anlamda Fransızca olarak sage veya Arapça karşılığı ile hakim diyoruz.[15] 

Hakimler, peygamberlerden oldukça farklı idiler. Peygamberler, haber verici (peygamber) idiler. Arapça’da nebi kelimesi de aynı suretle haber verici demektir. Bunlar üst âlemden haber getiren ilham sahibi insanlardı. Akılüstü bir güçle üst âleme bağlı oldukları için oradan getirdikleri haber, beşeri aklın eseri olamazdı. Bunun için onlara da “gönderilmiş” (resul) veya yalvaç deniyordu. Hakimler ise ne üst âlemden akıldışı bir kuvvetle haber veriyorlardı; ne de o âlem tarafından gönderilmişlerdi. Vakıa hakimlerin kendilerine mahsus üstün vasıfları vardı. Bazen üstün âlemden ilham alıyorlardı. Sokrates’in daimon’u vardı, Buddha’nın çöle çekildikten sonra bir ses dinlediği söylenir. Fakat bu konuşma hiçbir zaman “resul” ve “nebi”lerde olduğu gibi akılüstü ruhi güçlere dayanan devamlı bir görev olamazdı. “Hakim” kısa bir sürede bu olağanüstü gücü gösterse bile, onun asıl gücü akıl düzeninden gelecektir. Yalvacın resul ve nebi vasıflarından başka sırf akıl düzenine dayanan beşeri bir vasfı daha vardır ki, bu onun hakim sayılmasına sebep olabilir. Hazreti Muhammed peygamber olduğu kadar da hakimdir: Hadis ve sünnet onun nebi sıfatına değil, hakim sıfatına aittir.

Eski Yunan’da akıl düzeni bu kültürün ilk düşünce kurallarında, mimarlığında, heykelciliğinde, geometrisinde, kanununda açıkça kendini gösterir. Bu akıl düzeni geliştikçe Yunan düşüncesi büsbütün felsefi-ilmi karakterini almaya başlamış, başka kültürlerin yarı felsefi düşüncesinden ayrılmıştır. Zerdüşt’ün Avesta’daki yarı mitolojik, yarı rasyonel bir düşünce içinde tasarladığı âlem ve ahlak düzeni Yunan felsefesinde tamamen beşerileşmiş, tanrılar, titanlar, efsane ve

masallar bir tarafa çekilerek insan kendi hayatını kendi aklı ile kendi başına kuran bir varlık halinde meydana çıkmıştır. Bu beşerileşme veya insanileşme olgusu Yunan medeniyetinin her yüzünde kendini göstermektedir. Yunan heykeli aslında yarıhayvan, yarı-insan tasvirlerine bağlı olduğu halde, gittikçe hayvan, bitki gibi şekillerden kurtulmuş, bağımsız, yalnızca insan sureti halini almıştır. Bu safhada “primitif” ve mitik düşünce unsurlarının ruhun alt tabakasına çökerek rasyonel düşüncenin hâkim bir rol almaya başladığını söyleyebiliriz.

Hiçbir sanat şekli Eski Yunan’da olduğu kadar insanı tabiatüstüne ve tabiata göre bütün tamlığı ve bağımsızlığı ile ele almamış ve insanla tabiatı akıl düzenine göre ayarlamamıştır. Bizzat ilk hakimlerin sözleri, ilk filozofların (hakimlik yolunu tutanların) eserleri bu çığırın devamı idi. Bunlar rasyonel düşünce içinde, hikmet (veya felsefe) çerçevesinde bütün ilimleri kuruyorlardı. İlimler, henüz bu geniş “hikmet”in parçalarından, büyük bir ağacın dallarından, bir ananın çocuklarından ibaretti. “Hikmet” uyanırken yahut insan tabiatı akla ve hikmete göre inceleme yollarını öğrenirken bu aynı zamanda tekniğin inceleşmesi, aletlerin iyi kullanılması, silahların, çinicilik usullerinin, zanaat yollarının gayesine gittikçe daha intibaklı, daha başarılı, daha olgun şekiller alması, bütün bu araçların gelişmesine paralel olarak insanın tecrübelerini daha çok derinleştirmesi, eşyayı daha derinden tanıması, bitkiler, hayvanlar ve madenler hakkındaki bilgisinin daha etraflı ve derin şekiller alması, sağlığa yarayan ilaçların daha zengin, daha yerinde olması demekti. Böylece “rasyonel düşünce” hikmetle beraber teknikten başlayan bütün bilgilerin de birer birer derinleşmesine ve zenginleşmesine yaradı. Rasyonel düşünce asla soyut (abstrait) bir zihin aleti olarak değil, tecrübe içinde işleyen bir zekânın gelişmesi olarak doğdu. Bunun içindir ki, ilk safhalarında onun somut vakalara daha yakın olduğu halde, gittikçe vakalardan uzaklaşmaya başladığını ve kendi başına işleyen bir akıl gücünün ancak yüzyıllar sonra bağımsızlığını kazandığını görüyoruz.

İlk Yunan filozoflarının mitolojiye çok yakın ve soyut düşünceden çok uzak olmaları bundandır. Onların düşünce prensibi olarak ileri sürdükleri hava, toprak, su gibi kavramların tecrübeye bu kadar yakın, bu kadar somut olması da bundandı. Ancak yüzyıllar sonradır ki Yunan düşüncesi tecrübeden ve duyulardan bağımsız, kendi başına işleyen tam rasyonel düşünce halini alabildi. İlk büyük akılcı filozoflar, ilk metafizikçiler, ilk felsefe sistemleri, bundan dolayı, ancak yüzyıllar sonra Yunan düşüncesinin kazanabildiği bir merhale olarak meydana çıkmıştır.

5. Tarihi Düşünce (La pensée historique)

Dünya medeniyeti nasıl yalnız Yunan kültüründekin nadir birkaç örnekte rasyonel düşünce seviyesine erişmişse, rasyonel düşüncenin kesin düzenini de bundan çok daha nadir ve çok daha geç olarak yakın yüzyıllarda aşabilmiştir. Bugün pek az örneğine rastladığımız bu en üstün düşünce tarzına “tarihi düşünce” veya “relativiste[16] düşünce” demeliyiz. Rasyonel düşüncenin belirli vasfı, aklın değişmez kanunları ile varlığı ve eşyayı olduğu gibi açıklamanın, ifade etmenin mümkün olduğuna inanması idi. İnsan bu inancını medeniyetin uzun yüzyılları boyunca sakladı. Bu düşünceye erişmesi nasıl güç ise ondan ayrılması da aynı derecede güç oldu. Manou kanunları, Buddha’nın, Kong-tseu’nun (Konfüçyüs) akıl düzeni, Yunan mantığı kadar değişmez bir güce sahipti. Bu akıl kanunlarının mutlaklığına, değişmezliğine inanış, aklın tabiatı, eşyayı ifade gücüne olan bu güven o kadar kuvvetli idi ki, tecrübeler her an onu sarsmak için hazırlansa bile, insan yine bu inancı ile onlara karşı koymadan geri kalmıyordu. “Primitif” düşüncede insan büyü kuvvetine, eşya ile kendi arasındaki mahrem ilişkiye ne kadar inanıyorsa, rasyonel düşüncede de kendi aklının sarsılmazlığına, her şeyi açıklama bakımından gücüne o derecede inanıyor ve tecrübenin yalanlamasına meydan okuyordu. Akılla tecrübe arasındaki bu çatışma, ancak akıl sınırlarını aşan bir inanış alanının benimsenmesi ile halledilebilirdi. Ortaçağ bu çatışmanın en geniş sahnesi oldu. Tecrübeyle kaynaşarak gelişen akıl sistemleri artık ilk kaynaklarından uzak kalmış, kendi başlarına boşuna işleyen soyut kavramlar haline gelmişlerdi. Tecrübenin her zaman desteklemediği bu akıl düzeni dışında, sığınılacak geniş bir alan, aklın fethedemediği, açıklayamadığı eski çağların hükmüne dayanan geniş bir alan kalıyordu. Böylece akıl ve inanç alanları kendiliğinden ayrıldı. Zaman zaman bu ikisi arasında yaklaşma, tekrar barışma, akılla inanç arasında uzlaşma denemeleri oldu. Aklın her şeyi açıklayamayacağı görülünce, tecrübenin büyük bir kısmı inanç alanına sığındı. İnanç “kalp gözü” ile tecrübenin bütününü değilse bile, büyük bir kısmını açıklama gücünü gösteriyordu.

Akılla inanç arasındaki bu uzlaşma buhranı yüzyıllarca sürdü. Bazen aklın inancı hükmü altına geçirmesi, bazen inancınakla prensiplerini yüklemesi, bazen de ikisi arasında sınır ve alan ayrılması şekillerinde görünen birtakım denemeler “rasyonel düşünce”nin içinde bulunduğu buhranı halletmekten çok uzak bulunuyordu. Bu sarsıcı savaş, aklı kendi sınırlarını çizmeye götürecekti. Böylece aklın nelere gücünün yettiği, neleri bilebileceği, neleri bilemeyeceği soruları doğdu. O vakte kadar aklın mutlak gücüne inanan insan zihni ilk defa olarak, “Bir metafizik mümkün müdür?”, “Bir saf matematik mümkün müdür?”, “Bir saf ilim mümkün müdür?” gibi soruları ortaya koyarak aklın çözebileceği problemlerin sınırlarını çizmeye başladı. Bu soruların sorulmasına ve bu sınırın çizilmesine fikir tarihinde relativisme[17] diyoruz.

Ondan sonra sınırları çizilmiş ve “izafi” olan aklın bütün bilgi ve değerler alanını nasıl aydınlatacağı üzerinde de düşünülmeye başlandı. Bu yeni alan bilginin, inancın, değerin türlü çağlarda aldığı şekiller ve muhteva değişikliği üzerine dikkati çekti. Gerçekten insanın o vakte kadar hemen hiç uğraşmadığı konu bu idi. Ne “primitif” düşünce, ne mitolojik, ne de rasyonel düşünce insanın türlü çağlarda, ayrı şartlar altında birbirinden farklı bilgi, inanç ve değerlere sahip olup olamayacağından şüphe etmemişlerdi. Böyle bir şüphe vakası ilkçağda “rasyonel düşünce”nin sınırları içinde kısmen uyanmıştı. Bunlara “sofistler” diyorlardı. Fakat sofistlerin şüphesi kendilerinden önceki hakikat araştırıcıları arasındaki uyuşmazlıktan ileri geliyordu. Nitekim pek az sonra aklın kurduğu düzen içinde sofistlerin şüpheleri çabuk dağılmıştı. Ancak, şimdi aklın yirmi yüzyıllık başarısından sonra, mutlak egemenliğine karşı uyanan şüphe daha metotlu, daha ciddi idi. Eğer akıl gerçeği, varlığı, değerleri büsbütün kavrama gücüne sahip değilse, aklın mutlak gibi görünen hükümleri, işin aslında izafi ise, tarihi çağlar içinde bilginin, inancın ve değerlerin ayrı ayrı ölçülere sahip olması neden mümkün olmasın? Öyleyse gözü bugünden geçmişe doğru çevirmeli, hayatın ve zekânın geçirdiği bütün merhaleleri baştan incelemeli, onların kendi çağlarında mutlak sayılan değerlerini başka bir çağda nasıl kaybettiklerini görmeliydi. Böylece rasyonel düşüncenin mutlak “hakikat”i yerine, şimdi tarihi akış içinde birbiri ardından gelen “izafi hakikatler”den bahsetmek gerekiyordu.

Tarih ilkçağdan beri vardı (Thukydides, Polibious, Titus-Livus vb.), fakat eski tarihçilerden hiçbiri “rasyonel düşünce”ye dirsek çevirme gücünü göstermemişti. Onlar ya bunu kaçınılmaz hakikat diye kabul ediyorlar yahut “primitif” düşünce veya mitolojik düşüncenin izlerini onunla karışık olarak taşıyorlardı. Tarihçilerden birçoğunda insan ruhunun bütün tabakaları (palier) hemen aynı derecede rol oynamakta idi. Hele ortaçağ tarihçileri (Taberî, Mesudî vb.) bu farklı zihniyetlerin aynı zamanda hükmü altında bulunuyordu.

İlk defa olarak İbn Haldun tarihe izafiyetçi ve natüralist görüşü tatbik etmek üzere “rasyonel düşünce”ye meydan okudu: 14. yüzyılda yazdığı büyük “Umumi Tarihe Giriş” (Mukaddime) adlı eserinde ilk defa olarak bir “tarih felsefesi” meydana getirdi. Yalnız tarihi tahlillerinde bir nevi sosyoloji taslağı ve tarih felsefesi çıkarmakla kalmadı; o ayrıca bütün zaman ve mekânlar için değişmez hakikatler arayan ve bunları bulduğunu iddia eden filozoflara hücumdan da çekinmedi; Mukaddime’sinin bazı yerlerinde açıktan açığa Farabî ve İbn Sina ile onların üstatları olan Aristoteles’e hücum etti. Vakıa ilk defa bu felsefe çığırına aynı şiddetle çatan Gazalî olmuştu. Fakat Gazalî’nin “akılcı” felsefeye hücumları, inancı aklın hükmü altına almak istemelerinden ileri geliyordu. Gazalî kuvvetli bir tenkitle akıl ve inanç alanlarını ayırmaya çalıştı, “dış gözü” ile “kalp gözü”nü ayırmak suretiyle aklın dünya ilimleri alanında yapabileceği şeyleri belirtti. Fakat dünya ilimlerinin “kalp” ilimleri konusunda aczini gösterdi. Böylece akıl ve cisim ilimlerinin karşısına kalp ve mana ilimlerini koydu. Gazalî’nin tenkitleri izafi görüşün doğması için yeter zemin hazırlamıştı. Nitekim sonradan bu yol Batı’da, Kant tarafından çok geniş olarak tekrar ele alınacaktır.

Ancak henüz “devirlerin hakikati” düşünülmüyordu. Bu soru İbn Haldun tarafından ileri sürüldü. Bununla beraber onu “tarihi düşünce” çığırını tamamen açmış sayamayız. Çünkü ele aldığı yalnız bir tarihçi olarak ve tarih kitabı içinde kaldı. İlimler ve felsefe kendi kadroları içinde aklın egemenliğine inanmakta devam ettiler. Skolastik sarsılmadı. Modern düşünce uyandıktan ve başlıca Kant’ın izafiyetçi görüşü bilgi ve değerler meselesini sarstıktan sonradır ki, tarihi görüş bütün derinliği ile hakikat problemini ele alabildi.

Vico, Yeni Bilim’de (Scienza Nuova) hakikatin tarihi bir akış içindeki gelişmesini gösterdi. Bu da yetmiyordu. Çünkü bu gelişme Vico’ya göre beklenen mutlak hakikate doğru tabii bir açılmayı, yükselmeyi ifade ediyordu. Çağların fikri farklarına rağmen sonunda insanlık mutlaka aynı hakikatte birleşecekti. Tarihi düşünce yolunda bundan daha derin bir girişim Hegel’in Tarih Felsefesi’nde meydana çıktı. Daha sonra hukukta, iktisatta, ahlakta, psikolojide, bilginin birçok dallarında aynı zamanda gelişen “tarihi okul” izafiyetçi görüşü zenginleştirdi. Hegel’in diyalektiği değişmez hakikat mantığı yerine dinamik, özden değişmeleri halindeki bir hakikatler mantığını ileri sürmekte idi. Zamanımızda Bergson felsefesi hayatın, şuurun, ruhun, cemiyetin sürekli bir değişme, yaratıcı bir gelişme halinde olduğu iddiası ile rasyonel düşünce devrine karşı isyanların en büyüğü olarak görülmektedir. Denebilir ki Bergson, Rönesans’tan beri gittikçe uyanmakta olan tarih şuuru ve tarihi düşüncenin bir bakımdan zirvesini teşkil ediyor. Ondan sonra bir daha ilkçağın şüphe götürmez akıl egemenliğine dönmeye imkân kalmamış gibidir.[18] 

Bugünkü insan da “hakikat”le uğraşıyor. Ancak Eski Yunanlılar ve ortaçağlılar gibi “ezeli hakikat”ten bahsetmiyor. Aradığı bilginin metotları, inancın mahiyeti ve değerlerin doğuşudur. Fakat bulduklarının değişmez kurallar olduğuna kani değildir. Yeni araştırmalarla onları daima düzeltmeye, genişletmeye hazır bir haldedir. Bugünün insanında her an yapıcı ve tamir edici yorulmak bilmez bir sanatkârın çabası var. Bu yüzden eserinin daha yeni buluşlarla yeni şekiller alması imkânına doğru açık bir kapı durmaktadır. İşte modern insanı eski insandan ayıran başlıca bu kapıdır. O bilginin, inancın, değerler ve hakikat araştırmasının kapısıdır ki, onu çizilmiş kesin sınırlar içinde kendi kendini ezeli olarak hapsetmekten kurtaracaktır.

Bugünün insanı tarihi gelişme içinde insanlığın geçirdiği bütün merhalelere dikkatini çevirir. Onlardan her birini ayrı ayrı yaşar. Her birinin kendi içinde değişmez birer hakikat inancı olduğunu, fakat hiçbirinde hakikat inancının ötekinin aynı olmadığını görür. Bu görüş onu insanlığın bütün tecrübelerini ayrı ayrı yaşamaya, tanımaya, anlamını kavramaya, fakat onlardan hiçbirinin ezeli hakikat olmadığına, tarihi gelişme halindeki hakikatin birer manzarası olduğuna inanmaya götürür. Bunun için tarihi düşünce sahibi olan insan bir yandan izafi görüş sahibidir, bir yandan da bu izafi hakikatler arasında bir süreklilik ve bütün bu değişmeler üstünde bir bütünlük görür. Çünkü tarihin yaşayan ve değişen bir varlık olduğunu anlar. Asıl inancı da bu yaşayan ve değişen varlığı idrakinden doğar. Değişmek onun için bir daha geri dönmemek ve kaybolmak değil, sürekli bir oluşun bir merhalesi olmak ve gittikçe büyüyen bu oluşun yeni merhalelerini hazırlamaktır. Böylece tarihi düşünce, artık rasyonel düşünceye tepki olarak doğan menfi ve yıkıcı şüphe düşüncesinden tamamen farklı olacaktır.[19] Çünkü şüphe düşüncesi rasyonel düşünceyi yıkmaya çalıştığı, hiçbir şeye inanmamaya, her şeyi inkâra vardığı için, bu yıkışın sonunda inkârdan ibaret yeni kuruluşa, yani müspet hakikatin aksi demek olan menfi hakikate ulaşacaktır. Kısaca rasyonel düşüncenin ezeliliği, kuralcılığı ve sabitliğinden doğan bütün kusurları başka bir yönden devam ettirecektir. Halbuki tarihi düşünce bütün devreleri yaşayarak birinden ötekine geçmek üzere varlığın gelişme dönemleri içinde açılan hakikatleri gösterdiği için, ondan ne bir şüphecilik, ne bir inkârcılık meydana çıkacaktır. Modern insanın eski düşünce tarzlarına ve zihniyetlere üstünlüğünü sağlayan cihet burasıdır.

6. Rölatif Bilgi ve İnanma

“Tarihi düşünce” belki de her devrin ayrı ayrı yaşanması ve tadılmasını isteyen çeşitliliği (değişikliği) ile bir stil bütünlüğü, bir anlam bütünlüğü halinde insanın tam bir birlik kazanmasına engel olabilecek ve bu onun bir bakımdan en önemli kusurunu teşkil edecektir. Tarihi düşünce sahibi, artık Eski Yunanlı ve ortaçağlı gibi “ben ezeli hakikati söylüyorum” demiyor; bugünkü düşünce bu kadar kesin ve tek görünüş ile konuşmuyor. “Ben hakikatlerin bütün görünüşlerini ayrı ayrı yaşıyor ve görüyorum” diyor. Bu onun genişliğini, ruh zenginliğini sağladığı kadar, onun hiçbir devre içinde kalmamasına, kendine vergi bir mutlak inancı olmamasına sebep olabilecektir.

İşte bu nokta tarihi düşüncenin krizini meydana getiriyor. Biz hem çok çeşitli ve renkli olduğu için bütün tecrübeleri toplayan yaratıcı bir dünyada yaşıyoruz; hem de hiçbir devreye mutlak gözüyle bakmadığımız için, yine de eskisinden farklı bir anlamda şüpheci bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir dünya içinde yeni bir inanç ve “maneviyat” temeli kurulabilir mi? Bu soruyu burada çözemeyiz. Çünkü önce felsefeye, hakikat araştırmasına hangi yollardan girebileceğimizi görmeliyiz. Bununla beraber şimdilik şunu söyleyebiliriz: Tarihi düşünce bize eski tecrübelerden çıkardığımız hayal kırıklığı ve yeis hükümleri kadar, yine o tecrübelerden aldığımız cesaret ve başarı imkânlarını vermektedir. Bu tecrübeler içinde dağılıp kaybolmak mümkün olduğu gibi, onların birikmiş gücü yardımı ile geleceğe doğru en büyük güven ve cesaretle atılmak da mümkündür. Bundan dolayı tarihi düşünce bizi başarısızlık ile başarı arasında tam bir seçme imkânı karşısında bırakır. Böyle bir durum insanlık tarihinde insan ruhunun kazanabildiği en büyük hürlük anıdır. Hiçbir düşünce safhasında insanlık bu kadar büyük, dramatik bir seçme kaderi önünde bulunmamıştır.

“Primitif” düşüncede insan, sihrî dünya görüşünde eşyayla kendisinin birliği içinde yaşadığı için hiçbir seçme gücüne sahip değildir. Mitolojik düşüncede nesneyi kendinden ayırmakla beraber kendine ait bütün halleri nesneye aksettirdiği için seçme gücü yalnız mythos’lara aksettirmesi veya aksettirmemesine aittir ki, hayal gücünün işlediği, insanın kendisini aksettirecek (se projeter) bir zemin bulduğu her fırsatta gerçekleşeceği için, bu da fiilen mümkün değildir. Yalnız bunun türlü başarı dereceleri vardır. “Rasyonel düşünce”de seçme gücü, akıl düzeninde doğru ile yanlışı ayırmasına yarayan bir ölçünün kullanılmasından ibarettir. Fakat bu ölçüde insanın doğru yerine yanlışı alması saçma (absurde) olduğu için, böyle bir seçme bozukluğu ancak insanın yanılması, şaşırması, yoldan çıkması ile açıklanabilir ve bunlardan hiçbirinde insanın seçme bakımından hürlüğü yoktur. İnsanı doğru yoldan çeviren ve yanlışa veya eğriye doğru götüren birçok sebep olabilir. Bunlar zihin berraklığının kaybolması, çocukluk yaşında aklın yetmezliği; kötü alışkanlıklar ve kötü huylar yüzünden zihnin doğruyu seçecek halde bulunmaması, kötü arkadaşlarla yoldan çıkarılması vs.’dir. Bütün bu haller insanın büyük bir kısmının kendi elinde olmayan sebeplerle doğru yoldan çevrildiğini gösterir ki, onlarda onun doğruyu seçme bakımından hürlüğü olduğundan bahsedilemez. Yalnız organik kusurlar, içtimai engeller, ruhi sakatlıklar, eğitim bozuklukları dediğimiz bütün bu sebeplerin dışında doğruyu bulabilmek için kendini zihince, ahlakça düzeltmesi, bu engellerden sıyrılabilecek bir eğitim almaya azmetmesi insanın elinde olabilir. İşte “rasyonel düşünce”de insanın hürlüğünü kullanabildiği yer yalnız burasıdır. Buna sanki insanın zincirlerle çevrili bir sebepler ağı ile kuşatılmış olduğunu idrak ederek zincirleri çözecek şuura yükselmesi diyebiliriz. Bazıları bunu nedensellik bağlarının idrak edilmesi sureti ile o sebeplerin üstüne yükselme diye de tarif etmektedirler.

“Tarihi düşünce”de ise insanın seçme gücü, ruhunun öteki zihin katlarına göre çok daha üstün bir derecededir. Çünkü burada zaten düşünce kendi ezeli ve mutlak sandığı sınırları aşmış; birçok “mutlak iddialar”ın üzerinde fikirle seyahat ederek insanlığın bütün manevi hayatını baştan yaşama imkânını kazanmıştır. Bu onun her şeyden önce o yaşanmış safhalardan herhangi birinde kalması, onu ötekine tercih etmesi için ilk hürlük vesilesidir. Bunlar yalnızca bölgesel hürlük denemeleridir. Hiçbirinde karar kılması kabil olmadığı için bu denemeler asla tam bir seçme (choix) değildir. Fakat tarihi tecrübenin sonunda insan mutlaka ya şüpheye, güvensizliğe, inkâra ve hayal kırıklığına düşecek yahut bu tarihi denemelerin verdiği cesaretle geleceğe doğru daha büyük kuvvetle atılacaktır. İşte hakiki seçme burada meydana çıkar. İnsanı kararsızlığa, şüpheye ve inkâra götüren güdülerle (motif), en geniş tecrübenin verdiği güven ve cesaretle devirler arasındaki bir terkibe götüren güdüleri belirtmek rasyonel düşüncede olduğu gibi kabil değildir. Biz olsa olsa, tarihi düşüncenin en yetkin işlemesini sağlayacak tarihi eğitimi vermeye çalışabiliriz. Fakat bununla iş hallolur mu? Acaba kendilerinde birleştirici güdü olmayan, tarihin akışından geleceğe ait hamleyi çıkaramayan, varlığın tam gelişmesini bütünlüğü ile kavrayamayan, dar veya yetmez insan zihinleri yok mudur? Eğer elimizde olmayan veya bilemediğimiz böyle güdüler varsa (ki şimdiye kadar bunların birçoğunu bulamamışızdır) tarihi düşünceden her zaman müspet eserler vermesini bekleyemeyiz. Böyle bir durumda insanın karanlık bir ufuk önünde ancak kendi imkânları, güçleri nispetinde ışıklandırıcı bir yol açabileceğini kabul etmek gerekir. Bilinmeyen bu güdüler çokluğu karşısında aciz kalmaktansa, insan iradesinin nadir anlarda beliren yaratıcı gücüne dayanmak daha yerinde olur. Bu güç insanın kişiliği ile ve bütün ruhi güçleriyle birlikte işler ve tarihi düşüncenin müspet görünüşü olan başarılı ve terkibi yolu açar. Buna biz inanma yolu diyoruz. Gelişen ve yaratıcı olan insan ruhunun bütünlüğüne inanmadan ibaret bu yeni hedef, bizce, insanın hürlüğünü kurtaracak ve tarihi düşünce ufkunda beliren şüphe ve inkâr bulutlarını dağıtacak biricik yoldur gibi görünüyor.

Dipnotlar:

[1] Epik tarzda yazılmış şiirler. (Yay. Haz.)
[2] “Jain” terimi Sanskritçe “Jina” (fatih) kelimesinden türetilmiştir. Mahavira’nın (MÖ 599-527) kurucusu olduğu bu din, “Jainizm”, “Caynizm” ya da “Caynacılık” diye adlandırılır. (Yay. Haz.)
[3] İlkel; iptidai. (Yay. Haz.)
[4] Birçok klanın bir araya gelmesiyle oluşan topluluk (Yunanca: “phratria”). (Yay. Haz.)
[5] L. Lévy-Brühl, Les fonctions mentales dans les sociétés inférieures; La mentalité primitive; L’âme primitive: La mythologie primitive; L’idée de nature et de surnaturel vs.
[6] “Çelişmezlik”, “Özdeşlik” ve “Üçüncü Halin İmkânsızlığı” (Tertium non datur) ilkeleri. (Yay. Haz.)
[7] Sebeplik: Nedensellik (Yay. Haz.)
[8] Lévy-Brühl, Les carnets de Lucien Lévy-Brühl, 1949.
[9] Olivier Leroy, La raison primitive, Geuthner, Paris 1927.
[10] Van der Leeuw, La religion et la pensée primitive, P. U. 1948.
[11] Hesiodos, Les travaux et les jours (İşler ve Günler), çev. E. Bergongnan, ed.-Garnier, Paris)
[12] Yeni Bilim (Yay. Haz.)
[13] Tarihin bir devreyi tamamladıktan sonra tekrar yeniden aynı devreye başladığını ifade eder.
[14] Tanrı (Fransızca). (Yay. Haz.)
[15] Türkçe “bilge” diyorlarsa da, bu kelime daha çok bilici (âlim) anlamına gelir.
[16] İzafiyetçi. (Yay. Haz.)
[17] İzafiyet. (Yay. Haz.)
[18] Burada genel olarak tarihi görüşün rölatifliğine karşı Bergson felsefesinin “mutlak” aradığını unutmamalı.
[19] Sokrates’ten önce sofistler, Yunan devrinin sonu ve Roma’da şüpheciler (Pyrrhon, Sekstus Empirikus, Aenesidemus, vb.) bunlardandır.

Kaynak: Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, Doğa Bilimleri, Felsefe ve Metodolojisi, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2008, ss. 19-53

Wednesday, 10 March 2021

Köle Ticaretinin Mucidi John Locke (1632-1704) - Martin Cohen

Köle Ticaretinin Mucidi John Locke (1632-1704) - Martin Cohen


John Locke, meclis ve kraliyet taraftarları arasındaki iç savaş nedeniyle hiç de sakin olmayan bir dönemde, Püriten tacir bir ailede, sakin bir Somerset köyünde doğmuştu. At gibi uzun burnuyla zayıf, uzun ince bir adam... ve bir biyografi yazarının dediği gibi "yumuşak, melankolik gözler... 1689'da yazdığı İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme'de (Essay Concerning Human Understanding) bilgiyi, ideaların "bağlantısı ve uyuşumunun algısı"ndan başka bir şey değil, şeklinde tanımlıyordu Locke. Doğuştan bilginin imkanını ıskartaya çıkardığı için onun felsefesi Descartes felsefesinin panzehiri olarak görülüyordu. Locke, zihnin, bilgiyi oluşturmak için basit veya karmaşık ideları bir araya getirmeden önce onları duyu aracılığıyla nasıl aldığını tarif ederken aynı zamanda çağının mekanistik bilimini de yansıtıyordu. 

Gelgelelim, Kamunun Yönetimi Üzerine İki İnceleme'de (Two Treatises on Civil Government) (1690) yer alan politik teorisi çok daha etkili oldu. Kendisine, temel haklar ve özgürlükler adına hem Amerikan hem de Fransız Devrimlerinin ilham kaynağı olma payesi biçildi. Locke'un etkisi Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi'ndeki anayasal güçler ayrılığı ve Haklar Bildirgesi'nde de görülür. Fransız Devrimi'nin başlangıcında ve İnsan Hakları Beyannamesi nde görülen doğal haklar öğretisi, "Tüm insanlar eşit ve bağımsızdır, hiç kimse bir diğerinin canına, sağlığına, özgürlüğüne ya da malına zarar veremez" şeklinde Locke tarafından kesinkes ilan edilmişti.

"Herkes" elbette köleler hariç; çünkü tuhaf bir biçimde, adı başkalarına "özgürlük" talep etmeleri için ilham veren bu filozofun tekin olmayan bir başka yüzü vardır.

FELSEFİ MASAL

Locke, birçok saygın çağdaşı tarafından takdir ediliyordu. Parlak matematikçi ve fizikçi Sir Isaac Newton, onunla ortaklıklardan kaçınmasına karşın fikirlerine önem verirdi. Ünlü İngiliz fizikçi Dr. Thomas Sydenham onunla birlikte pek çok tıbbi araştırma üzerinde çalıştı, onu şöyle tanımlıyor, "öyle bir adam ki, zekası keskin, muhakemesi tutarlı... Gayet emin olarak söyleyebilirim ki çağdaşlarımız arasında onunla eşit birkaç kişi olabilir ama üstün olan yoktur."Fransız filozof Voltaire, Locke'u en muazzam bilgeliğe sahip insan diye adlandırır ve ekler: "O açıkça göremiyorsa, ben görmekten umudumu yitiririm." Bir nesil sonra, Amerika'da Locke'un şöhreti hala artıyordu. Benjamin Franklin "kendisini-yetiştirme" babında ona müteşekkirdi, Thomas Paine onun devrim hakkındaki radikal fikirlerini yaydı ve Thomas Jefferson onu tüm zamanların en muhteşem özgürlük filozoflarından biri olarak andı. 

Onun bu baş döndürücü konuma yükselişi büyük İngiliz okullarından birinde başladı ve bunu Oxford'da öğrenim bursu izledi. Locke, ilk yazısı basıldığında henüz mezun olmamıştı. Bu erken çalışmalar 1654 ile 1668 arasındaki özel günleri kutlamak için yazılmış dört şiirdi, bu dönem hatıra şiirlerine çokça imkan sunuyordu zira. Örneğin Locke, 1665'teki hıyarcıklı veba salgını ya da 1666'daki büyük Londra yangını hakkında, buna ilaveten 1649'da kralın kafasının kesilmesine ilişkin geçmişe yönelik şiirler de yazabilirdi. Fakat onun şiirleri bunun yerine daha dünyevi durumlara işaret ediyordu. Şiirlerden bir tanesi arkadaşı Thomas Sydenham'ın (meşhur doktor) vücut ısısı hakkındaki kitabının tanıtımı için ve bir diğeri de Oliver Cromwell'in cumhuriyetçi ordusunun Hollanda kraliyetine karşı kazandığı zafere işaret etmek için yazılmıştı. Sekiz yıl sonra, artık Cromwell göçüp gitmiş ve bir Hollanda prensi tahtı geri almışken, Locke bir başka habercilik olayına katkıda bulundu, bu sefer yeni kralın Braganza'lı Catherine ile olan evliliğini kutluyordu. "Dualarımız işitildi" yazdı Locke, tıpkı daha önce yazdığı şiirde Cromwell'i "Sen, kudretli Prens!" diye selamladığı gibi.

Aslına bakılırsa, meşhur olmaktan ve idam edilmekten sakınmaya yönelik bu gayet iyi oturtulmuş arzu nedeniyle Locke neredeyse 60 yaşına kadar bu şiirlerden başka bir şeyi halka açık yayımlamadı. Bu ürkeklik, 1683'te Oxford Üniversitesi yetkililerinin Locke'un tüm kitaplarını tehlikeli oldukları gerekçesiyle yakılmak üzere toplanmalarını emrettiklerinde iyice pekişti, bu olay Locke'u kısa bir süre sonra Hollanda'ya seyahate teşvik etti. Hollanda, sonraki beş yıl boyunca zamanının çoğunu kaldırım kafelerinde geçirerek kalacağı yerdi, bu sırada Londra'daki hükümet, teşvik borcunu ödemediğinden ülkeye iadesi için tutuklama emri hazırlamıştı...

Ama 1660'a dönelim. Locke, 28 yaşındayken Oxford'a genç Yunanca asistanı olarak tayin edilmişti. Bu atama papazlık (takdis merasimi ) gerektiriyordu, fakat o bunu reddetti ama bir istisna olarak 1666'da kabul edildi. Otoriteyle yaptığı bu boğuşmanın (gerçi daha sonra tatmin edici şekilde çözülmüştü ama) ardından Locke sulh hakimlerinin dini uygulamalar konusundaki güçleri üzerine biri İngilizce biri Latince olmak üzere iki deneme yazmaya başladı, ancak yine de oldukça temkinli bir herif olduğu için çalışmalarını gizliyordu. Dolayısıyla 1666 yazı itibariyle halkın, şiirleri ve ( Robert Boyle ve Sydenham gibi yüksek itibar sahibi şahsiyetlerle birlikte gerçekleştirdiği) saygın tıbbi, bilimsel çalışmaları dışında onun başka bir eserini görme şansı yoktu.

Sonrasında, bir diplomatın sekreteri olarak çalışırken Lord Anthony Ashley Cooper ile tanıştı. Asilzade Lord, Locke'un ince zekası ve bilgisinden büyülenmişti ve hemen onu kendi hanesine fizikçi- filozof olarak davet etti. Sonraları ilk Shaftesbury Kontu olacak Asley İngiliz politik hayatında önemli bir şahsiyetti ve Locke onun etkisiyle, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme'sinin (Essay Concerning Human Understanding) yanında Hoşgörü Üzerine Bir Deneme ve Hükümet Üzerine İki İnceleme gibi ihtilaflı eserlerinin taslakları üzerine çalışmaya da kısa süre içinde başladı. Locke'un oldukça meşhur olan, hükümet hakkındaki incelemesi hamisinin ticaret ve sömürgelerdeki çıkarlarını yansıtıyordu ve İngiltere adalet bakanı olarak bu hami hem ticaretin hem de sömürgelerin ülkenin gücü bakımından hayati olduğu görüşündeydi.

Zenginlik Arayışı, Yaşam ve Özgürlük

Shaftesbury Kontu aynı zamanda Carolina Kolonisi Sahipleri birliğinin liderlerinden biriydi, bu birlik, "Yeni Dünya''da, bugün kuzey ve güney Carolina olan bölgede, bir sömürge kurma izni veren kraliyet fermanı ayrıcalığına sahipti. Locke, bu mülk sahibi soyluların danışmanı oldu (1668-71), ardından Ticaret ve Sömürge Çiftlikleri Konseyi'nin danışmanı (1673-4) ve son olarak Ticaret Komisyonu'nun üyesi oldu (1696- 1700). Aslında, Locke "Restorasyon" süresince, sömürgeleri ve onların insafsız kölelik sistemlerini kuran ve onlara nezaret eden yarım düzine adamdan biriydi. Üstelik en önemli işlerinden biri bu yeni sömürge için, felsefi ilkelerini uygulamaya koyacağı bir anayasa yazmayı da içeriyordu.

Locke'un bu küçük-devletinin Anayasasının girişinde "birden çok demokrasi kurmak"tan kaçınılması için (aralarında bizzat Shaftesbury kontunun da bulunduğu) mülk sahibi sekiz soylunun yurttaşlar üzerinde mutlak hakimiyete sahip birer kalıtsal soyluluk kurumu haline geldikleri özellikle belirtilmişti. Devletin sakinlerine feodal köleler gibi muamele edilecekti, ya da Locke'un deyişiyle "kiralık-insanlar."

XIX. Makale bunu şöyle açıklıyor: "Herhangi bir malikane sahibi malikanesini, hepsi beraber, tüm haklarıyla ve oraya ait olan kiralık-insanlarla birlikte herhangi birine ve varislerine sonsuza kadar devredebilir, satabilir ya da elden çıkarabilir..." 

XXII. Makalede daha da açık bir şekilde şöyle deniyor; tüm bu "kiralık-insanlar senyör, baron ya da malikane sahibi olarak anılan saygıdeğer efendilerinin, itiraz etmeden, yönetimi altında olmalılar. Hiçbir kiralık-erkek ya da kiralık-kadının, kendi belirli efendisinin arazisinden yine efendisinin imzalı ve mühürlü izin belgesi olmadan, ayrılma ya da başka bir yerde yaşama özgürlüğü yoktur."

Locke, küçük-devlet için yazdığı anayasasında; "Hiçbir kiralık-erkek ya da kiralık- kadının, kendi belirli efendisinin arazisinden yine efendisinin imzalı ve mühürlü izin belgesi olmadan, ayrılma ya da başka bir yerde yaşama özgürlüğü yoktur" diyordu.

Locke'un felsefesi başka bir yerde "tüm insanlar eşit ve bağımsız" yaratılmıştır diyorsa da, Carolina'larda bu kiralık-insanlar eşit değildiler ve efendilerine bağımlıydılar. Dahası, "Bu kiralık-insanların tüm çocukları ve hatta tüm nesilleri de kiralıktılar" (XXIII. Makale).

Buralara zincirlere bağlı olarak getirilen Afrikalılara gelince, her bir sömürgeciye "zenci köleleri üzerinde mutlak güç" verilirdi. Bu imtiyaz, diye ekler Locke eşitlikçiliğe selam çakarak, "hangi görüşte ya da inançta olursa olsunlar" geçerlidir (CX. Makale).

Locke'un bunları yazdığı sırada transatlantik köle ticareti daha yeni başlamıştı. Bu hareket zamanla modern çağın en büyük gönülsüz insan göçü haline gelecekti. Üç buçuk yüzyıl boyunca süren bu köle ticaretinde, dokuz milyona yakın siyah Afrikalı Amerika'ya nakledilecek ve bunların ne kadarının yolda öldükleri bile bilinmeyecekti. Bu kölelerin büyük bir kısmı, İngilizlerin yarışı körüklemesiyle 1700 ve 1850 yılları arasında nakledildiler, bu dönemdeki İngiliz seferleri tüm köle gem ilerinin en azından dörtte birine tekabül ediyordu.

Tıpkı Shaftesbury Kontu gibi Locke'un da yerine getirilmesi gereken kamusal sorumluluklarının yanında bir de bazı özel hesapları vardı. 1671'de kârlı köle tacirlerinden hisse satın aldı; Kraliyet Afrika Şirketi (her bir köle RAC [Royal Africa Company] harfleriyle damgalanıyordu) ve bir yıl sonra Bahama Maceracıları.

Elbette, Afrika'da kölelik Amerika'nın sömürgeleştirilmesinden önce de vardı. Hatırı sayılır çokça kayıtta bu kölelerin altınla birlikte kuzey Afrika çölüne, Berberi Krallığına gönderildiği geçer. Bu insanlar genellikle ya savaşta esir alınmış ya da borca karşılık "satılmış"tı -bazen de cinayet ya da büyücülük gibi suçlar için zararın karşılanması amacıyla köle edilmişlerdi. Öte yandan tarihçiler bu uygulamanın asli olarak sadece daha küçük bir ölçekle sınırlı olduğunu değil aynı zamanda daha az kötücül olduğunu da düşünüyorlar. Bu Afrikalı kölelere esir düştükleri yerde ailenin bir parçası gibi davranılırdı. Sahipleri onlarla birlikte çalışırlar, bunun yanı sıra aynı yemeği ve barınağı da paylaşırlardı. Buna karşın Amerika'da, bu ticaretin yeni adı "endüstriyel kölelik" olmuştur. Dev, isimsiz köle sürüleri kamplarda tutuluyor ve şeker kamışı, tütün ve pamuk gibi yoğun emek gerektiren hasat işinde kullanılıyorlardı. Sahipler onlarla birlikte çalışmıyor, konakta yaşayıp, köleleri "yıkılana kadar" kırbaçlayarak çalıştıracak bir çiftlik kahyası görevlendiriyordu. Bu Yeni Dünyanın çiftliklerinin kuruluşundaki şartlar korkunç ve insanlık dışıydı.

Yol boyunca köle gemilerindeki şartlar da oldukça kötüydü. Önce Afrika'nın batı kıyısındaki limanlardan toplanan esirler güvertede tıkış tıkış birbirlerine zincirli bir şekilde sağlıksız ve insanlık dışı koşullarda haftalar boyunca tutuluyorlardı. Gemiler, "ticaret üçgeni" olarak bilinen uzun bir rota izliyorlardı. Genellikle bu işin içinde, Liverpool ya da Bristol gibi İngiliz limanlarından Afrika'nın batı kıyılarına demir eşya veya pamuk ürünleri gibi yeni sanayi ürünlerini kölelerle takas etmek için yelken açan gemiler vardı. Bunlar gemiye yüklenince, tekrar Batı Hint Adaları ya da Amerikanın diğer limanlarına doğru yola çıkılırdı -üçgenin ikinci kenarı. Gemi oraya varınca hayatta kalan köleler satılır ve şeker kamışı, rom ya da tütün gibi ürünler gemiye yüklenirdi, ardından yolculuğun üçüncü ve son ayağı olan İngiltere'ye dönüş başlardı. John Houstoun'ın 1723'te, köle ticaretini "küresel anlamda tüm ticaret buna dayanıyordu" diye tasvir etmesinde şaşılacak bir şey yok. 

Çok acayiptir 1820'ye gelindiğinde Amerika'da "sömürgeci"lerden daha çok köle vardı - beş kat fazla! (boşuna değil demek ki, George Washington'un kendisi de köle sahibiydi.) Elbette, yerli Kızılderililer de büyük oranda yok edilmişlerdi (savaş, hastalık ve topraklarından tahliye yoluyla). Ayrıntılara ve maliyete yönelik bürokratik ilgi ve zalimlik bakımından köle ticaretiyle kıyaslanacak tek şey Nazilerin 1930 ve 1940'larda, Yahudileri ve diğer "aşağı ırklar"ı toplama kamplarına sürgün etmeleridir. 

Avrupalılar halihazırda mevcut olan Afrikalı köle ticaretini giderek daha çok sayıda köle için para ve ticari ürün teklif ederek iyiden iyiye genişletmişlerdi. Bu teşvikler Afrikalıların diğer Afrikalıları satmak için baskın yapıp esir almalarına yol açıyordu. Bu baskınlara mahrumiyet de eklenebilir, bu insanlar ailelerinin kalan üyelerine yemek almak için çocuklarını köle olarak satmaları (muhtemelen bunun tüm sonuçlarından habersizce) konusunda yüreklendiriliyorlardı.

Locke'un Kamunun Yönetimi Üzerine İkinci İnceleme'sinde köleliğe dair özel bir irdeleme vardır. Dördüncü ve on altıncı bölümler "kölelik durumu"nun açıklamasını yapar; bu açıklama da ikinci bölümdeki "doğal durum" ve üçüncü bölümdeki "savaş durumu" açıklamasına bağlıdır. 

Neden Locke bu konu üstünde böylesine uzun uzadıya duruyor? Her şey bir yana, görünüşe göre bu yazdıkları, eşit hak ve özgürlükleri övdüğü diğer yazılarından çoğuyla uyuşmuyor. Fakat filozofların, toplumu köleler ve sahipleri olarak bölme eğilimleri uzun bir geleneğe sahiptir. Aristoteles ve Platon'dan beri filozoflar seçkinlerin rasyonel düşünme -yönetme- kabiliyetlerini vurgulayıp duruyorlar ve elbette bu düşünenlerin yönetecek birine ihtiyaçları vardır; onlar lehine düşünmenin iktidarını reddeden birilerine.

Bilhassa Aristoteles'te, ev içi köleleri mal ve mülk olarak tanımlanıyorlardı ya da adeta "efendilerinin ayrılabilir bir parçası gibi"ydiler. Erkek veya kadın kölenin yalnızca, sahiplerinin çıkar ve heveslerine göre değil, ama ayrıca -genel " iyi" adına- "akla göre" de kullanılabilecekleri varsayılıyordu. Hakeza Aristoteles de köleyi böyle olmaya "doğal olarak" uygun insan, şeklinde tanımlar. Şöyle yazıyor:

O halde, güçleri asli olarak bedenleriyle sınırlı olan ve temel faziletleri bedensel hizmete güçleri yetmek olan bu insanlar; diyorum ki bunlar doğal olarak köledirler, çünkü böyle olmaları onların yararınadır. Onlar kullanmaktan aciz olmalarına rağmen akla itaat edebilirler; her ne kadar sadece kendi duyumları ve arzularınca yönlendirilen evcil hayvanlardan farklı olsalar da, bu hayvanlarla neredeyse aynı görevleri yerine getirebilir ve diğer insanların mülkü olurlar, çünkü onların güvenliği bunu gerektirir.

İkinci İnceleme'de, Locke bunu güncelleyerek şöyle diyor:

... köle diye adlandırdığımız bir başka hizmetçi türü daha vardır. Bu kişiler adil bir savaşta esir alınıp efendilerinin keyfi güçlerine ve mutlak hakimiyetlerine bağımlı kılınmıştır. Dediğim gibi bu insanlar, özgürlüklerini hayatları karşılığında ceza olarak verdiler ve sınıfsal haklarını kaybettiler; kölelik durumuna geçerek, mülk edinme ve medeni toplumun bir parçası olma imkanlarını yitirdiler ki medeni toplumun ana ereği mülkiyeti korumadır.

Ancak tartışmanın felsefi öneminden ayrı olarak, bu konunun Locke'un politik yazıların da ayrıntılı olarak yer almasının daha özel nedenleri olabilir. Bir varsayıma göre, Locke İngiliz Kraliyet ailesinin İngiliz halkını gayrı meşru biçimde köleleştirmeye giriştiğini gözler önüne sermek için "meşru" köleliğin nasıl olacağını göstermeye ihtiyaç olduğunu düşünmüştür. Onun politik felsefesinin amaçlarından birinin meşru ve gayrimeşru kamusal yönetim arasında ayrım yapma meselesi olduğu düşünülürse, kölelik konusu da bu temanın sadece bir türevi olsa gerek.

İkinci nedense; Locke'un , Shaftesbury ile aynı çizgide, İngiltere'nin ulusal gücü için böylesine kârlı ve yararlı eylemleri açıklamayı ve savunmayı vatanperver bir görev olarak görmesi olabilir. 

Ya da üçüncü neden, basitçe Locke'un ondan önceki pek çokları ve Aristoteles gibi, bazı insanların doğal olarak fazlasıyla aşağı olduğunu ve hiçbir doğal hukuk teorisinin bunlara uygulanmasına gerek olmadığını düşünmesi olabilir.

Günümüzde filozoflar Locke'un kölelerle ilgili görüşü hakkında pek de konuşmuyorlar. Ama bu tutum, kölelik meselesinin onun felsefesiyle ilgisiz olduğu anlamına gelmiyor; çünkü Locke'un felsefesinde "medeni" toplumun anahtarı mülkiyet, mülkiyetin anahtarıysa iş gücüdür. Gerçekten de onun için ahlak mülkiyet kurumuyla başlar, kölelik oldukça özel ama önemli bir husustur. İkinci İnceleme'de şöyle diyor Locke; "başlangıçta yeryüzü ve onun üzerindeki tüm aşağı yaratıklar" tek önemli istisna dışında herkesin ortak malıydı. Her birey sadece tek bir şeye sahipti; bizzat kendi varlığına. "Doğa durumu"nda hiç kim senin kendinden başka hiçbir şey üzerinde hakkı yoktur. Ekliyor Locke: "Bireylere özgürlük veren sadece bu mülkiyettir." Ama Locke özgür olabilmenin yeni koşulunu, bu hayati koşulu ekler; kişinin kendi iradesine uymadaki özgürlüğü artık "kişinin akla; kendi kendini yönetmesini sağlayacak yasayı vaz edebilmesini mümkün kılan akla sahip olmasında temellenir."

Kamusal Yönetimin Hakiki Kaynağı, Kapsamı ve Ereği'nde (Essay Concerning the True Original, Extent, and End of Civil Government) Locke köleliğin "son derece alçak ve sefil bir insani durum" olduğunu öne sürer ve ekler; "ulusun ruhuna ve hayırlı mizacına o denli karşıttır ki", "bırakın bir beyefendiyi, herhangi bir İngiliz'in bile bunu savunacağını düşünmek neredeyse imkansızdır." İnsanın doğal özgürlüğü burada mutlak, keyfi güçten gelen devredilemez özgürlüğü temsil ediyor. Diğer yandan köle ekonomisini meşrulaştırmak için görünen o ki bazı insanlardan akıllarını ve dolayısıyla özgürlüklerini soyup almak zorunluydu. Locke'da sorunlu olan yan onun şu düşüncesiydi; "insanın doğal durumu bir eşitlik durumudur; bu öyle bir durumdur ki onda tüm güç ve yargı hakkı karşılıklıdır, hiç kimse bunlara bir diğerinden daha fazla sahip değildir."

Locke'un Latince şiirlerinden birinde, aşağı yukarı dediği gibi (değişen şeylerin değişmesi zorunludur), hem özel yaşamında Kraliyet Afrika Şirketi'nin sermayedarı olarak hem de kamusal yaşamında Carolina'nın anayasa tasarısını hazırlayan kişi olarak onun özgürlük meselesindeki duruşu muğlaktır. Aslına bakılırsa Locke, insanın kendi kişiliği üzerindeki devredilemez haklarına dair inancıyla o dönemin acımasız gerçekliğini ancak kültürel ve entelektüel açıdan yeni bir "aşağı seviyede olma" kavramı yaratmak ve köleleri toplum sözleşmesinin dışında tutmak suretiyle uzlaştırabilmişti.

Kaynak: Martin Cohen, Felsefi Masallar, Çev. Selin Aktuyun, Mustafa Yalçınkaya, Ayrıntı Yayınları, 2. baskı 2019, İstanbul, ss. 131-140

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...