Monday, 28 March 2022

İslamcılık - Müstağrip Aydınlar Yüzyılı - Akif Emre

İslamcılık - Müstağrip Aydınlar Yüzyılı ve Akif Emre 

Talip Özçelik - 27/03/2022

Her zaman rahmet ve saygıyla yâd ettiğim merhum Akif Emre’yi ilk defa Ankara’da bir konferansta dinledim. Yazılarını önemli bulup okuduğum bir yazarı dinlemek oldukça güzeldi. Akif ağabeyi “Muhafazakar Demokrasi Derneği” davet etmişti.

On yıl kadar önce yapılan bu konferansın konusu muhafazakarlıktı.

Konferans, onu düzenleyen arkadaşlar için biraz "hayal kırıklığıyla" sonuçlandı denebilir. Çünkü, Akif Emre demokrasinin ve muhafazakarlığın ne olduğunu ortaya koydu.

Batı düşüncesine ait bu iki kavramı anlatıp, bizim anlam dünyamızda bir kıymeti olmadığının önce altını çizdi; sonra bu iki kavramın üstünü de çizip, bununla da yetinmeyerek eze eze ayaklarının altında çiğnedi.

Bizim, batılı kavramlarla meselelerimize bakamayacağımızı anlattıktan sonra, sadece Müslüman duyarlılığı ve İslam’ın tanımlamaları ile hayata bakmamız ve yaşamamız gerektiğine dikkat çekti.

O yıllar “muhafazakar demokratlık”; (yani kokuşmuş batıl/ı bu iki kavram) yoğun olarak gündemde tutuluyordu. Muhafazakarlığın Müslümanlara, İslamcılık sosu ile İslamcılık parfümüyle pazarlanmaya çalışıldığı yıllardı.

Çürümenin soslarla, kokuşmanın ise parfüm ile örtüldüğünü ve bunlarla kandırılmak istendiğimizi görmek basiretin dikkati ile bakmayı gerektirir. Akif Emre bu dikkate sahipti. Üstelik Muhafazakarlığın “İslamcılık” sosuyla pazarlanması iktidarın gücü ve imkanları kullanılarak yapılıyordu.

"İslamcılığın artık bittiği, Siyasal İslam’ın insanlığın problemlerini çözemeyeceği, Müslümanların demokrasi ile barışık olmaları gerektiği" o yıllarda çokça konuşuluyordu.

Bu durum dünyada olduğu gibi Türkiye’de de böyleydi. Müslümanların İslamcı/siyasi görüşlerinden vazgeçip muhafazakar demokrat olmalarının öğütlendiği bir zamanda bunları konuşmak oldukça önemliydi.

Camiamız içinden çıkmasına rağmen ne kadar İslamcı olduğu tartışılacak isimlerin makam-mevki hırsları için, dünyalık beklentiler peşinde olanlar için oldukça işlevsel olan “İslamcılık soslu” “muhafazakar demokrat” kavramı aynı zamanda İslam ve İslamcılık düşmanlarına da oldukça kullanışlı geliyordu. Çünkü onlar da sahih İslam anlayışının bu yolla saptırılacağını çok iyi biliyorlardı. Nasıl bilmesinler ki? Sistem aynı oyunu Marksistler/sosyalistler için daha önce oynamıştı. Solcuları ”Sosyal demokrat” yaparak sistem içine çekmeyi başarmışlardı. Onun için Müslümanları da muhafazakar demokrat yapmak daha kolaydı. Aslında “bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” cümlesinde mülhem; “bu ülkeye şeriat gelecekse onu da biz getiririz” der gibiydi; bazıları…

“İslamcılığın gelip durduğu adres olarak (muhafazakar demokrat) AK Parti’yi işaret ederek, aynı zamanda söyleyecek bir sözünün kalmadığı, iktidar olmakla sistemin parçası haline geldiği teziyle, ölüm fermanını çıkarmak gibi bir kolaycılığa kaçılıyor. Oysa ne Ak Partinin böyle bir iddiası var ne de İslamcılığın AK Parti ile özdeşleştirilecek bir söylemi…”

“Geldiğimiz süreçte İslamcılığın dini, düşünsel ve aksiyoner karakterini tehdit eden en büyük kırılmalardan biri muhafazakarlaşmaktır. Muhafazakarlaşmak yerel ve küresel iktidarlar karşısında uzlaşarak tezlerinden vazgeçilmesi karşılığında; adaletin, merhametin sesinin boğulması demektir.” “Bugün hem İslamcılığın muhtevasının boşaltılmasına yol açacak, hem de İslamcılığın anlaşılmasının önündeki yanılsama muhafazakarlaşmadır.”

Konferans sonunda Akif Emre’ye olan saygım daha da arttı. Herkesin popüler, yaygın, ifsat eden sürece teslim olduğu bir zamanda; bu yoğun akıntıya kendini bırakmayıp, akıntıya karşı olmak her yiğidin harcı değildir.

Akif Emre düşünceleri, yaşantısı, sahip olduğu kültürel ve entelektüel birikime rağmen tevazuu, hakkın hatırını her şeyin üzerinde gören çelik iradesi ve sayabileceğimiz pek çok fazileti ile örnek bir Müslüman kişilikti… Kul hakkı olabilir diye trafikte bulunduğu şeridi değiştirmeyip hızlı akan şeride geçmeyen kim var çevremizde? Var mı tanıdığınız şoför?

Atasoy ağabeyin “Müslüman olmak demek bütün insani erdemleri temsil etmek demektir.” cümlesine denk düşen; “kim var”, ”kimi tanıyorsun?” diye sorsalar, Akif Abi aklıma ilk gelen isimlerden olurdu…

Bu cümleleri okuyanlar merhum Akif Emre’yi yıllardır çok yakından tanıdığımı düşünebilirler. Evet, düşünce dünyasını yakından tanımakla beraber, yüz yüze toplam 2-3 kez karşılaştık. Dördüncüsü cenazesine katılıp ahirete yolcu etmeye gittiğimdeydi. Düşünce ve inançları yaşantısında mücessem bir hale gelmiş insanlarda bulunan vakar, tevazu ve heybetten, güven veren yüzünden etkilenmek böyle bir şey galiba.

Akif Emre isteseydi muhafazakar demokrat iktidara yakın durabilir, en üst makamlara çıkabilirdi; tenezzül etmedi. Bunun yerine asgari ücret düzeyinin biraz üzerinde bir aylıkla çalıştığı gazetede yazılarını köşesinde yazmaya devam etti. Köşesinde dik /vakur duruşuyla, daima kitabın tam ortasından konuşarak ışığıyla yolumuzu hep aydınlattı.

Gazetecilik bağlamında onun çırağı olmasına rağmen siyasi iktidarı alkışladığı için çalıştığı gazetede ondan kat be kat fazla maaş alanlara hiç imrenmedi, ilkeli duruşunu hiç bozmadı. Hiç tavizsiz ve ilkelerinden milim sapmaksızın siyasi iktidarı, İslamcı-Müslüman kimliğiyle/düşüncesiyle eleştirdi. Problemlerimizi konuşmayı da, siyasi iktidara eleştirilerini de Müslümanca ve daima kendi kelimelerimizle yaptı.   

Niçin Akif Emre’yi yâd etme ihtiyacı duyuyoruz? diye bir soru akla gelebilir. Geçtiğimiz aylarda popüler bir figürün, "İslamcı geçmişimden dolayı tövbe ettim” açıklamasıyla “İslamcılık tartışmaları” yeniden yapılmaya başladı. İlgili-ilgisiz pek çok söz söyleyen oldu. Hatta bazıları bir süredir; Ak Parti’nin yanlışlarını eleştirmekten başlayarak, oradan “Siyasal İslam” eleştirisine geçti. Arkasından “İslamcılık” eleştirileriyle devam ederek Müslümanları eleştirmeye, ondan sonra da İslam’ı eleştirmeye başladılar.

Kimileri ise modern dönemin bidatlerinden olduğunu düşünerek bir Müslümanın “İslamcı” olarak nitelenemeyeceğini, Müslüman kelimesinin kafi olduğunu düşünüyorlar. Böyle düşünenlerin iki binli yıllardan önce de bu kanaatte olup olmadıklarını bilmiyoruz. Ak Parti iktidarıyla yaşanan olumsuz örnekliklerin ve bu yanlışlar sebebiyle AK Parti’ye yapılan, İslamcılık/Siyasal İslam eleştirilerinin bu düşünceye sahip isimlere ne kadar etki ettiğini de bilmiyoruz. Gölgeli kelimelerle konuşmak yerine meselenin aşikar kılınması gerekir.

İslamcılık ne demektir?   

İslamcı kimdir? 

Ak Parti İslamcı mıdır?

Nasıl İslamcı olunur?

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir. “İslamcı olmak” demek İslam’ın her zaman ve çağda insana dair bütün problemlere, yani; sosyal, siyasi, ekonomik, felsefi, kültürel olarak her türlü probleme cevap verebileceğine inanmak demektir. İslamcılık bu anlamda bir donanımı ve İslam’a güvenmeyi gerektirir. Akif Emre İslamcı idi ve bu sorulara karşılık cevap olarak verilecek, örnek gösterilecek isimlerden biridir. Batılın hak ile karışmasına engel bir Furkan olmuştur o ve düşünceleri… O İslamcılığın mücessem bir anıtıdır. Böyle olduğu içindir ki, Akif Emre’yi anma gereği duyuyoruz

Akif Emre’nin Müslüman kimliği, İslamcılığı ve İslamcılık düşüncesine dair okuduğum yazılar içerisinde en güzeli Hüseyin Su’nun “Akif Emre’nin Düşünür Kimliği ve İslamcılık Düşüncesi” başlıklı yazısıdır. Daha önce bir dergide yayınlanmış olan bu yazı, daha sonra “Müstear Adresler” isimli kitabında yer aldı. Bence bu makale “Müstear Adresler” kitabının bercestesi, berceste makalesidir.

Şöyle diyor; Hüseyin ağabey:

“Kendisini tanıdığım günden beri Akif Emre’nin adı ne zaman anılsa hemen onu gözümde ve gönlümde sıra dışına çıkaran çok net bir fotoğraf belirir gözlerimin önünde: dünya ona değil o dünyaya hükmeden, sonra da her şeyi ile dünya karşısında kendisine hakim olmasını becerebilen, mümin bir insan olarak sınırlarını çok iyi bilen ve bu sınırlar içinde paradigması, geçmişe ve geleceğe eklemlenmesi son derece sağlam, sahih, mütevazi bir hayata razı, mutmain, insanların koşuşturmalarına, kapışmalarına ve dalaşmalarına kesinlikle katılmayan, kendisi de kimsenin önünden hiçbir şeyi kapmayan, ihtirasla sağa sola saldırmayan, koşuşturmayan, kimseyle dalaşmayan, hatta bütün bu anlamdaki çekişmelere çok uzaktan, isyankar sakallarının simasını belirleyen ağırlığına yakışan bir tebessümle bakıp sonra da arkasını dönerek çekip giden müstağni bir insan...”

İslamcı olmak ne demektir?

İslamcı dünyaya kendini kaptırır mı?

İslamcının geçmiş ve gelecekle ilişkisi nasıl olur? vb. İslamcı olmanın vasıflarını öğrenmek isteyen yukarıdaki parağrafın her kelime ve satırını didik didik etmesi gerekir. Çünkü bu paragraf “usvetün hasene” olan bir İslamcı’nın, Akif Emre’nin portresidir…

Vefatından beş ay sonra, düşünce yazılarından oluşan “Müstağrip Aydınlar Yüzyılı” isimli kitabı “Büyüyen Ay” yayınlarından çıktı. Kitabın alt başlığı “Gölgeli Kelimeler, Ödünç Alınmış Hayaller” idi.

Kitabın adı da, alt başlığı da çok şey anlatıyor. “Müstağrip Aydınlar” demek: Batılılaşmış, zihniyeti-düşüncesi batılı kavram ve kelimelerle işgale uğramış aydınlar demektir. Yani bu yüzyılda sesleri  çokça çıkan aydınlar... Bu aydınların yaptığı ise; batıdan ödünç alınmış gölgeli kelimelerle insanları boş hayallere daldırıp oyalamaktan ibaret. Gerçekten başlık ve alt başlık çok güzel seçilmiş. Kitaptaki yazılar da bir nevi İslamcı kişiliği ile bunların hepsine verilen cevaplardan oluşmuş.

Kitabın ilk seksen yüz sayfasını okuduktan sonra Akif Emre’nin vefatının bizler için ne büyük bir kayıp; yazılarının, kişiliğinin ve onu tanımanın ise ne büyük bir kazanç olduğunu kelimenin tam anlamıyla iliklerime kadar hissettim. Müstağrip Aydınlar Yüzyılının ilk baskısının tamamını satın almak ve dağıtmak istediğimi, ticari bir amacımın olmadığını yayınevi ile görüştüm, ama nasip olmadı.

Kitap baştan sona; her yazısı bir manifesto, her cümlesi sanki bir ilkeyi ortaya koyuyor. Her makaleyi ve her bölümü okudukça, bu insanı çok daha önceden ve daha yakından tanımadığım için hayıflanmaktan kendimi alamadım. İslam düşüncesi, Müslümanlık ve İslamcılık bağlamında her yazısı ve her cümlesi bir ufuk açtı bende.

Muhafazakar demokrat Ak Parti iktidarında; Müslümanları saptıracak, ilkelerinden uzaklaştıracak, iktidara teslim edecek, hakkın batılla karıştırıldığı her kaygan zemine, kitabında dikkatlerimizi çekmiş neredeyse.

“Aman” demiş; vakur duruşuyla...

“Savrulmayalım” demiş; edeple…

“Ne oluyoruz” demiş; ahlak ve erdemiyle…

 “Dikkat” demiş; edebi üslubuyla...  

Her yazısında mümince duruşun, mümince bakışın, mümince yaşantı ve tavır koymanın, basiretin ve takvanın aydınlığı sadece gözlerimizi ve basiretimizi açmıyor, içimizi de aydınlatıyor. Basiretin, hakkı batıldan ayırmanın ne demek olduğunu; özellikle “at izinin, it izine karıştığı” bu zamanda ve bu berraklıkta ortaya koyup, yolumuzu aydınlatmak her yiğidin harcı değil.

Vefatını Hüseyin Su abinin telefonuyla öğrendim.” Bugün Ümmet değerli bir evladını kaybetti abi” cümlesiyle başsağlığı diledim. Hüseyin abiye başsağlığı diledim, çünkü Akif Emre’nin ona “ağabey” deyişindeki içtenlik ve saygıya bizzat şahit olmuştum.

“Ümmetin değerli bir evladı” cümlesinin abartı olmadığını kitabı okuyan herkes  görecektir.

Yaşadığımız sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel olaylara; küresel ve yerel ölçekte onun yorumladığı gibi bakıp yorumlayacak kaç kişi var ki?

“Müstağrip Aydınlar Yüzyılı’nın”  başlıkları bile çok şey anlatır.

İslamcılığın iddiası,

-İslamcılık ve yerellik,

-Modern dünyada teklifi olmak,

-Kapita/lizm/e biat ettirmek,

 -Araçsallaştırılan İslamcılık eleştirileri,

-Kapitalizme zeytin dalı uzatmak,

-Yanlış zamanda İslamcılık,

-İslamcılık tartışmalarının hedefi,

-İktidar kimi neye dönüştürdü,

-Protestan İslam stratejisi,

-Kültürel İslam devr/im/i,

-Ilımlı İslam’ın raf ömrü,

-Değişim ve yozlaşma arasında muhafazakarlık,

-Devletin Müslümanlıkla imtihanı,

-Gelenekten mahrum modern dindarlık...

Başlık cümleleri bile son yıllarda yaşadıklarımıza dair Müslüman/İslamcı hassasiyetlerimize dikkat çeken ve onları belirleyen işaret taşları gibi. Bir makaleyi okuduğumuzda;” evet, bu konu tam da böyle ortaya konur, eyvallah” kelimeleri iç dünyamızda istemsizce dizili veriyor.

Onun İslamcılığı; Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin, Sait Halim Paşa’nın, Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın, Mehmet Akif Ersoy’un İslamcı çizgisinin günümüzdeki devamıdır.

“Müslümanca yaşama ve düşünme dikkati ile ‘nasıl var olabiliriz?’ sorusu bağlamında yazdıklarını, İslam dünyasında yaklaşık yüz elli iki yüz yıldan beri İslamcılık kavramı ile ifade edilen düşünce birikimi içinde ve bu düşünceye önemli bir katkı olarak değerlendirmek gerekir.” Hüseyin Su. Müstear Adresler. Sh.107

“Türkiye’de modern düşünce akımlarının kendi dillerini kuramamaları gibi bir sorundan bahsedebilirse, bu durumdan en fazla muzdarip olanlar İslami düşünce geleneğine bağlananlardır. İslamcılık adı altında genellemeye tabi tutulan Müslümanca düşünme, yaşama, dünya görüşüne aidiyet duyanların iki türlü muzdarip oldukları söylenebilir. Birincis, kendilerini ifade etmede karşılaştıkları maddi, yasal zorluklar. İkincisi de, kendilerini anlatmada kullanmak zorunda kaldıkları dolaylı ifade biçiminin ortaya çıkardığı zaafiyeti, karşı tarafların sonuna kadar istismar etmesi.”

Düşünsel, sosyal, siyasal anlamda içerisinde bulunduğumuz zafiyetlere, sıkıntılara rağmen problemlerimizin üzerine gitmekten çekinmemiştir. Vakıaya nüfuzu, problemlerimizi ortaya koymasındaki ustalığı, Müslümanları ilgilendiren düşünsel, siyasi, sosyal konuları tespit edip cerh etmesi/ şerh etmesi, sıradan bir yazar ya da gazeteci tavrı değil, sorumlu bir Müslüman/İslamcı  tavrıdır. Bu tavır Hüseyin Su’nun deyimiyle "Düşünür” tavrıdır. Entelektüel birikime sahiptir ama kimi entelektüellerde görülebilecek kibir, ucb vb. hiçbir illetli sıfatı, hastalığı onda göremezsiniz.

Günlük popülist dili/ günceli konuşmanın ayartıcı cazibesine hiç kapılmadığı gibi, edebiyat dilinin tatminkar ve seçkinci iğvasına da kapılmadı. Toplumsal kabul görmenin kolaycı şöhretine de iltifat etmedi. İsteseydi camiamızdaki pek çok ismin kullandığı entelektüel, elitist, muğlak dili kullanıp zülf-ü yâre dokunmayan yazılar yazabilir, kuş diliyle muhalefet edebilirdi. Bu donanıma sahip olmasına rağmen kullanmadı bu dili. Hep zülf-ü yâre dokundu; korkmadan… İktidarı da iktidarın politikalarını da eleştirdi. Bu konuda söylenmesi gerekeni; sözü/kelimeleri; haktan gayrısını gözeterek ne eksiltti ve ne de fazlalaştırdı. Mesela Suriye olayları konusunda iktidar ve iktidar yanlılarının; “natocu islamcıların”, Amerikancıların, vakıfların, derneklerin, cemaatlerin oluşturduğu baskıya rağmen muhalif doğruları yazmaktan geri adım atmadı.

İslamcılığın kitabını yazdı. Sadece düşünce ve kelimelerle değil; yaşantısıyla, takva ve basireti ile yaptı bunu. En çok da hal ile, yaşantısı ile yaptı. Kimi üstatların yaptığı gibi sadece “Müslümanca düşünmekten” bahsedip, yaşantısıyla yazdıklarını çiğnemedi. Müslümanca yaşadı; hem de en zor zamanlarda...

Bu konuyu Hüseyin Su şöyle anlatır:Âkif’in düşünceleri, yazdıkları daha şimdiden geleceğe dönük birer işaret taşı işlevi görüyor. Çünkü onun inancı düşünceleri ve hayatı sahih sağlam, kendi içinde tutarlı ve uyumlu bir bütünlüğe sahipti.” Müstear Adresler. Sh.105.

“İslamcılık modernizme karşı olmakla beraber, modernizmin doğurduğu sorunlara cevap arayışıdır.” der, kitabında… Yazdıklarında bu karşı olmak da, samimi arayış da okuyan herkesin görebileceği kadar aşikardır.

“İslamcılıkla” “Müslümancılık” arasındaki ayrımın farkında olmayan entellektüel miyopluğun seçkinler arasında yaygın bir hastalık olduğuna dikkat çekerek şöyle der:

“Muhafazakâr sağ siyasetin İslamcı bir siyaset değil, olsa olsa Müslümancı bir siyaset izlediği iddia edilebilir.”

Ak Parti iktidarının maslahatçı dili ve uygulamalarının Müslümancılık olup, İslamcılıkla ilgisi olmadığını şöyle vurgular; “Müslümancılık son derece pragmatist bir tavrın adı olarak İslamcıların tam muhalifi bir siyasi duruşu temsil eder.”

Ak Parti iktidarıyla devam eden sürecin aslında ne olduğunu şöyle belirtir; “Müslüman kimliği ile alternatif siyaset tasavvuru olmadan siyasal ve ekonomik gücü elde etmek, (pastadan) pay alma girişimi ile İslamcılığı karıştırmamak gerekir.”

“Batı merkezli Orta Doğu okumalarına bakacak olursak temel sorun İslamcılığın ehlileştirilip ehlileştirilememesi ile yakından ilgilidir.”

“Türkiye üzerinde özellikle vurgulanması gereken husus, bir alternatif ve muhalif ses olarak İslamcıların ana gövdesinin muhafazakarlaştırılması sürecinin koyulaşarak devam etmesidir.”

“Bütün soru, alternatif olmaktan müşteri olmaya “evrilmesi” istenenler bunun farkında mı?”

Hem küresel, hem de yerel anlamda alternatif bir düşünce, hayat, kültür ve siyaset projeleri olan ve uygulanabilirliği tarihsel olarak sabit bir dinin mensupları olarak bizler; niçin kokuşmuş batılı kavramlara ve rejimlere müşteri olalım? Sisteme alternatif olmak dururken...

“İktidarın ve gücün iğvasından bir Müslüman nasıl korunabilir? Bunun cevabı bireysel ölçekte nefs terbiyesinden, kulluk bilincine uzanan derin ahlaki ve metafizik boyutlarda aranmalı.”

“İslamcılık meselesine her şeyden önce dini düşünüş ve bakış açısının hayatın tüm alanlarına dair kuşatıcı tavrı ve teklifi olarak bakılması gerekir.”

“Modern seküler bir siyaset örgütlenmesi olarak devleti referans alan muhafazakar rengin; sosyal kültürel bir realite olarak gördüğü Müslümanlığın siyaset ilişkisini deforme etmeye götüren bir zemine taş döşediği fark edilmiyor.”

Orta Doğu’daki olaylar bağlamında Türkiye’nin rolünü şu şekilde ortaya koyuyor; “Türkiye’nin oynadığı önemli bir rol varsa o da Siyasal İslam’ın gönüllü olarak bastırılması, geriye itilmesi ve kültürel İslam’ın öne çıkartılması oldu.”

“Kültürel İslam Devri/mi” Başlıklı yazısında belirttiği üzere; İslam’ın kültürel bir figür olarak kabul görmesini; Mısır ve Tunus olaylarını değerlendirerek Türkiye örneğine dikkat çeker.

“Ne demektir, dinin kültürelleşmesi (kültürelleştirilmesi)?”

Türkiye’de öncelikle 1990’lı yıllardan itibaren gündeme getirilen bu kültürel İslam meselesi, İslamcılığın muhafazakarlaştırılmasının entellektüel temelini oluşturdu. Bir yanda Post modern darbenin baskıları, diğer yanda özendirilen hayat tarzları bugün muhafazakarlaşma olarak sonuçlandı.”

“İslam’ın kültürelleş/tiril/mesi hayattan çekilmesi demektir. Bu dönemde kültürel İslam’ın önü açılırken, siyasal İslam’ın devre dışı bırakılacağı siyasal, toplumsal bir süreçle karşı karşıyayız.” Sorun İslamcıların iktidar hizmeti karşılığında buna razı olup olmayacaklarıdır.”

“Küresel Kapitalizm bölgeyi dönüştürerek sisteme dahil etmek istemektedir.”

“Türkiye deneyiminde olduğu gibi, muhafazakar siyasetle İslamcı siyasetin birbirinden ayrılması gerekir. Türkiye modeli olarak AK Parti muhafazakarlığının İslamcı olarak takdim edilmesi özellikle batılıların teşvik etmesi bu ülkelerde yeni şekillenecek siyasi yapıların bir tür denetim altına alınmasının garantisi olarak görülmektedir. Oysa Ak Parti kendi içinde tutarlı olarak hiçbir zaman İslamcı olarak kendini tanımlamadı. Mensuplarının dini inançlarına bakarak İslamcı parti yakıştırması bu partinin zımnen hoşuna gittiği gibi, batılıların bilinçli olarak kullandıkları bir formülasyon olmaktadır.”

“Muhafazakarlığın Osmanlı versiyonu ile devletçilik olarak yeniden dönüşü sanılanın aksine İslamcıların tezleri ile çatışma içindedir. Sağ muhafazakarlıkla İslamcılık bilerek ve kasıtlı olarak birbirine karıştırılıyor.”

Kitabın son makalesinde ise İslamcılığa IŞİD eliyle vurulan darbeye dikkat çekip şöyle der;

“Bilinçli bir algı yönetimi ile din/c/i söylem retoriği Işid’ın eline tutuşturuldu. İslam ve siyaset ilişkisi, radikal dincilik, siyasal İslamcılık üzerinden Müslümanlıkla ilişkili her şey medyada boy gösteren kelle kesme metaforunu yüklendi.”

IŞİD’e yüklenen din anlayışı daha doğrusu din ile ilintili imaj çalışması...”

“İslamcılık fikriyatının, devletle, siyasetle ilişkisini; devletin farklı mülahazalarla dinle kurduğu ilişki ile karıştırmamak gerekiyor.

Bu cümlenin özellikle altını çizmek ve üzerinde etraflıca durmak gerekir. Acaba Ak Parti iktidarı, İslamcılık fikriyatının devletle ve siyasetle kurduğu ilişki mi, yoksa devletin farklı mülahazalarla dinle kurduğu ilişki mi ?” Biz ikincisi olduğunu düşünüyoruz.

“İslamcılık/İslam düşüncesi; ne, büyük emperyal bir devlet için yedek lastiktir, ne de küresel sistem entegrasyonu, küresel sistemle iş tutmanın meşrulaştırıcı aracıdır.”

Akif Emre karanlık gecede, kaygan zeminlerde, her türlü manipülasyonun yapıldığı bilgi-haber bombardımanlarında yön gösteren bir yıldızdı; bir kutup yıldızıydı. Müslümanları ilgilendiren her olayda onun ve düşüncesinin eksikliğini iliklerimize kadar hissediyor, onu özlüyoruz.

Akif ağabeyi rahmet ve saygıyla anıyoruz.

Sunday, 20 March 2022

İnsanlığın Kalıtsal Laneti: Savaş

İnsanlığın Kalıtsal Laneti: Savaş

1906 yılında kaleme aldığı ve muhtemelen türünün en iyi örneği olan savaş karşıtı denemesinde William James "Tarih bir kan banyosudur" der. "Modern savaş o denli pahalıdır ki" diyerek devam eder "ticareti yağmacılık için daha uygun bir meydan olarak görürüz; ancak modern insan, atalarının doğuştan gelen kavgacılığını ve zafere olan aşkını olduğu gibi miras edinmiştir. Savaşın akıl dışılığını göstermek ya da korku hissi hiçbir etki sağlamaz. Korkular çekicidir. Savaş güçlü yaşamdır; zorluklara göğüs gererek yaşamaktır; tüm ulusların bütçelerinin gösterdiği gibi, insanların ödeme konusunda asla tereddüt etmediği tek vergi savaş vergileridir." s. 81

Tarihöncesi zamanlarda, grup seçilimi kendi alanlarında yaşayan etobur büyük insansıların dayanışmaya, yüksek zekaya ve birliğe varmasını sağlamıştı. Ve aynı zamanda da korkuya. Her kabile kanıtlanmış nedenlerden ötürü bilirdi ki, silahlı ve hazır olmaması durumunda varoluşu tehlike altındaydı. Tarih boyunca teknolojinin gelişmesinin en büyük sebebi savaştı. Bugün ülkelerin takvimlerinde işaretli tarihler, kazanılmış savaşları kutlamak ve bunları kazanırken ölenleri anmak için vardır. Halkın desteği en etkili şekilde ölümcül bir savaşın yaratacağı duygulara gönderme yapılarak ateşlenir. Kendimizi her an bir petrol sızıntısını temizleme mücadelesinde, enflasyonu yenme kavgasında ya da kanserle savaşta bulabiliriz. İster canlı ister cansız olsun, ne zaman bir düşmanla karşılaşırsak zafer kazanma mücadelesine gireriz. Bedeli ne olursa olsun, cephede galip gelmek zorundasınızdır. ss. 81-82

1994 yılında Nisan ve Haziran ayları arasında Ruanda'nın Hutu halkı yönetimi elinde tutan ve azınlık olan Tutsi halkını yok etmeye girişti. Yüz gün süren kontrolsüz bir kıyımla çoğu Tutsi olan 800.000 kişi ateşli ve kesici silahlarla katledildi. Ruanda nüfusu toplamda yüzde on azaldı. Sonunda durmaya zorlandıklarında iki milyon Hutu başlarına gelebileceklerin korkusuyla ülkeden kaçtı. Bu katliamın ilk elden sebepleri siyasi ve sosyal sıkıntılardı. 

Tutsiler soykırımdan önce egemen olan halktı. Ruanda'yı kolonileştiren Belçikalılar iki kabile arasında Tutsileri iki kabile arasından daha iyi olan olarak kabul etmiş ve dolayısıyla da desteklemişti. Tutsiler de, elbette ki, Belçikalıların bu görüşüne katılıyorlardı ve iki kabile de aynı dili konuşuyor olmasına rağmen Hutuları kendilerinden aşağı sayıyorlardı. Hutular ise Tutsileri Etiyopya' dan gelmiş işgalciler olarak görüyordu. Komşularına saldıran Hutuların büyük kısmına öldürecekleri kişilerin toprakları vaat edilmişti. Tutsilerin cesetlerini nehre attıklarında, kurbanlarını Etiyopya'ya iade ettiklerini söyleyerek dalga geçiyorlardı. s. 82

Bir grup içinde bölünme yaşandığı ve saflaşan bireyler yeteri kadar insanlıktan çıktığı zaman her çeşit ve her seviyeden vahşet aklanabilir; mağdur edilen grubun çok büyük olması, hatta bölünen grubun bir ırkın veya ulusun tümü olması vahşetin aklanmasını güçleştirmez. Rusya' da Stalin döneminde üç milyondan fazla Ukraynalı 1932-1933 arasında kasıtlı bir açlığa mahkum edildikleri için öldü. 1937 ve 1938 yıllarında 681.692 kişi sözde "siyasi suçlar" sebebiyle idam edildi. Bu rakamın yüzde 90' dan fazlasını kolektifleştirme siyasetine karşı gelen köylüler oluşturuyordu. SSCB'nin tümü kısa süre sonra, beyan edilen amacı "aşağılık" Slavlan alt ederek "saf" Ari ırkının yayılmasına yer açmak olan vahşi Nazi istilası sebebiyle büyük acılar çekti. s. 83

Sınırları genişletmek adına yürütülen bir savaş için geçerli başka hiçbir sebep bulunamaması durumunda tanrı her zaman imdada yetişir. Haçlıları Doğu Akdeniz'e getiren şey tanrının isteğidir. Bu Haçlılar sefere çıkmadan önce papalıktan maddi destek almışlardır. Haç altında birleşerek yürürler ve sözde "Gerçek Haç"ın Hıristiyanlara teslim edilmesini isterler. 1191 Akka kuşatması sırasında, I. Richard 2.700 Müslüman tutsağı Selahaddin Eyyubi'yle çarpıştıkları cepheye getirerek karşı tarafa gösterdikten sonra kılıçla katletmiştir. Bunu yapmaktaki maksadının Müslüman lidere İngiltere'nin güçlü iradesini göstermek olduğu söylenir, ancak gerçek sebep tutsakların zapt edilmesinin ve savaşa dönmelerini engellemenin güçlüğü de olabilir. Bu sebeplerden hangisinin doğru olduğunun bir önemi yok: yaşanan tüm dehşetin esas teşvik edici sebebi Müslümanların topraklarını ve kaynaklarını ele geçirmek ve Hristiyan krallıkların parçası yapmaktır. s. 83

Ardından Müslümanların günü gelir. Osmanlıların Fatih Sultan Mehmet liderliğinde 1453'te gerçekleştirdiği İstanbul kuşatması da aynı şekilde Tanrı adına yapılmıştır. Osmanlılar Augustus Tapınağı'na yaklaşırken Hıristiyanlar muhteşem Ayasofya Kilisesi'ne doluşmuş, Tanrı'ya, İsa'ya, Kutsal Ruh'a ve tüm Hıristiyan azizlerine dua ediyordu. Çaresiz yakarışlarını duyan olmadı. s. 83

Hiç kimse semavi dinlerde bulunan insani ve tanrısal şiddet arasındaki derin bağlantıyı 1526 tarihli Askerler de Kurtarılabilir mi? adlı eserinde Martin Luther'in anlattığı kadar yalın biçimde ifade edememiştir: 

Peki, insanların barışı sürdürmemesi, bunun yerine çalması, öldürmesi, kadın ve çocuklara zorbalık etmesi ve mülk ile şerefi gasp etmesi gerçeği karşısında ne yapacaksınız? Savaş ya da kılıç denen bir anlık barış yoksunluğu, bu evrensel gerçeğe bir sınır koymalıdır, zira dünya çapındaki bir barış yoksunluğu herkesin felaketi olacaktır. Tanrı'nın kılıcı bu denli onurlandırması ve onu kendisinin yarattığını söylemesi (Rom. 13:1), insanların bu kılıcı kendilerinin yarattığını ya da kılıcı ilk çeken olduklarını sanmamaları ve söylememeleri içindir. Kılıcı sallayan ve onunla can alan el bir insanın eli değil, Tanrı'nın elidir; asan, işkence eden, başlan kesen, öldüren ve dövüşen insan değil, Tanrıdır. Bunların hepsi Tanrı'nın işleri ve kararlarıdır. s. 84

Ve her zaman da böyle olmuştur. Tukidides'e göre, Atinalılar Milos Adası'nın özgür halkından Peloponez Savaşı sırasında Sparta'ya desteklerini kesmelerini ve Atina egemenliğine geçmelerini istemiştir. İki şehir devletinin temsilcileri meseleyi görüşmek için buluşurlar. Atinalılar tanrıların insanlara çizdiği kaderi açıklar: "Güçlü olan alabildiğini zorla alır, zayıf olan vermesi gerekeni verir." Miloslular asla köle olmayacaklan ve ilahi adalet için tanrılara sesleneceklerini bildirirler. Atinalılar şöyle cevap verir: "İnandığımız tanrılar ve bildiğimiz insanlar, doğalarının yasası gereği, ne zaman yönetmeye muktedir olurlarsa yönetirler. Bu yasayı biz yapmadık ve bu yasaya göre davrananlar da ilk bizler değiliz. s. 84

Ancak biz bunu miras aldık ve biliyoruz ki, sizler de insan olduğunuzdan, eğer bizim kadar güçlü olsaydınız bizim yaptığımızı yapardınız. Tanrıları bu işe karıştırmaya gerek yok. Sizlere niçin tanrıların da düşüneceği gibi düşündüğümüzü farz ettiğimizi açıkladık." Miloslular yine itiraz ederler ve kısa süre sonra bir Atina birliği adayı işgal etmek için bölgeye varır. Tukidides olanları klasik Yunan tragedyasının sakin üslubuyla şöyle aktarır: "Atinalılar vardıkları gibi savaşacak yaşta olan herkesi öldürüp kadın ve çocuklan köle olarak aldılar. Ardından kendi insanlarından beş yüz kişiyi oraya yollayarak adayı kolonileştirdiler." s. 85

İnsan doğasının bu merhametsiz kara meleğini sembolize eden bilindik bir fabl vardır. Bir akrep bir kurbağadan kesini ırmağın karşısına geçirmesini ister. Kurbağa ilk başta kendisini sokmasından korktuğunu söyleyerek akrebi reddeder. Akrep öyle bir şey yapmayacağına dair kurbağaya söz verir. Sonuçta der, eğer seni sokarsam ikimiz de ölürüz. Kurbağa ikna olur, ancak yolun yansındayken akrep kurbağayı sokar. Bunu neden yaptın, diye sorar kurbağa ikisi de suya batmaya başlarken. Çünkü bu benim doğamda var, diye açıklar akrep. s. 85-86

Savaşlar ve soykırımlar evrensel oldukları kadar ezeli ve ebedidir ve bir dönem ya da kültüre özgü değildirler. İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden bu yana ülkeler arası şiddetli çatışmalar belirgin biçimde azaldı. Bunun nedeni kısmen de olsa büyük güçlerin nükleer silahlarla verdikleri gözdağı idi (küçük bir şişenin içinde iki akrep). Ancak iç savaşlar, isyanlar ve devlet destekli terör son sürat devam etmekte. Genel olarak baktığımızda dünya genelinde büyük savaşlar, daha ziyade avcı-toplayıcı ya da ilkel tarımla uğraşan topluluklarınkine benzer biçim ve ebattaki küçük savaşlada yer değiştirdi. Medeni toplumlar İşkenceyi, idamı ve sivil ölümleri bertaraf etmek için çaba gösterdi, ancak küçük savaşların içinde olanlar bu gelişmelerden uzak durdu. s. 86

Barışçıl doğu dinlerinin, özellikle de Budizm'in tavrının, şiddete karşı duruş konusunda tutarlı olduğunu söyleyenler çıkabilir. Oysa durum böyle değildir. Budizm baskın ve resmi ideoloji olduğu zaman, ister Güneydoğu Asya'nın Theravada Budizm'i, ister Doğu Asya'nın ve Tibet'in Tantrik Budizm'i olsun, savaşın hoş görüldüğü, hatta dine dayalı devlet politikasının bir parçası gibi kabul edildiği gözlemlenebilir. Bunun mantığı basittir ve Hıristiyanlıkta da aynı durum görülmektedir: barış, şiddetten uzak duruş ve kardeşlik temel değerlerdir, ancak Budizm'in ilkelerini ve medeniyetini tehdit eden her unsur şeytanidir ve alt edilmesi gerekir. Bu, "Hepsini öldürün ki Buda kendinin olanı ayırsın" demektir. s. 88

"Büyük Taşıt" (Mahayana) ismi altında birleşen Altıncı yüzyıl Çin direnişçileri, kendilerini dünyayı tüm iblislerden arındırma işine adamışlardı; listenin başında da Budist ruhban sınıfı vardı. Japonya' da Budizm feodal çekişmelere alet edilerek değişime uğratıldı ve kırma bir "savaşçı rahip" tipi yaratıldı. Güçlü manastırlar ancak on altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde merkezi askeri yönetim tarafından nüfuzlarından arındırılabildi. Böylece Budizm, feodalizmin ihtiyaçlarına göre d eğiştirilmiş oldu. 1818' deki Meiji Restorasyonu'ndan sonra Japon Budizm'i, ulusun "manevi seferberliğinin" bir parçası haline geldi. s. 88-89

Peki, tarihöncesi zamanlarda durum neydi? Savaş bir şekilde tarımın ve buna bağlı olarak köy sayısı ve nüfus artışının yükselişe geçmesinin bir nevi sonucu olabilir mi? Böyle olmadığı son derece açıktır. Geç Paleolitik ve Mezolitik dönem insanlarının Nil Vadisi ve Bavyera' da bulunan kalıntıları arasında, tüm bir klanı içerdiği belli olan toplu mezarlar bulunmaktadır. Birçoklan aldıklan darbelerle ya da mızrak ve akla vahşi şekilde öldürülmüşlerdir. Geç Paleolitik olarak adlandırılan ve bundan 40.000 ila 12.000 yıl öncesine denk gelen döneme ait dağınık kalıntılar arasında ölüm sebebi olarak kafaya alınan darbeler ya da kemiklerde görülen kesikIere sıklıkla rastlanmaktadır. Bu dönem Fransa'daki Lascaux Mağarası'nda bulunan duvar resimlerinin yapıldığı zamana denk gelir ve buradaki resimlerin bazılarında mızraklanmış ya da ölmüş veya ölmekte olan insanlar tasvir edilmektedir. ss. 89, 91

İnsanlık tarihinin derinliklerinde gruplar arası şiddet içeren çatışmaların yaygınlığını test etmek için başka bir yol daha vardır. Arkeologlar Homo Sapiens'in bundan yaklaşık 60.000 yıl önce Afrika'nın dışına doğru yayılmaya başladığını belirlemiştir. Bu yayılmanın ilk dalgası Avustralya ve Yeni Cine'ye kadar uzanır. Bu öncülerin avcı-toplayıcı ya da en ilkel haliyle tarımla uğraşarak yaşamını devam ettiren torunları, son andığımız coğrafyaya Avrupalıların gelişine kadar bu şekilde yaşamayı sürdürdüler. Buna benzer kökeni eskiye dayanan ve arkaik kültürlerden bugüne kadar yaşamayı devam ettirmiş olan diğer toplumlara örnek olarak Hindistan'ın doğu kıyısının açıklarındaki Andaman Adaları'nda yaşayan yerliler, Orta Afrika'daki Mbuti Pigmeleri ve Güney Afrika' daki Kung halkı gösterilebilir. Bunların hepsi de günümüzde ya da yakın tarihte kendi sınırlarını korumak adına şiddet içeren davranışlarda bulunan halklardır. ss. 91-92

Kaynak: Edwad O. Wilson - Yeryüzünün Sosyal Fethi

Not: Eksikler tamamlanmalıdır.

Saturday, 12 March 2022

Savaş ve Ahlâk - Cemil Sena Ongun

Savaş ve Ahlâk - Cemil Sena Ongun

Savaşın Mahiyeti

Güzellik kelimesinin Fransızca karşılığı olan beau, ve belle kelimelerinin Lâtince aslı bellum ve bellus kelimeleridir ki, bu aynı dilde savaş demektir. Güzellikle savaşın aynı anlama gelmesinin nedeni, ikisinin de aynı duyguları sembolize etmesidir. Gerek edebiyat, gerek ulusal ve yersel (mahalli) anlayışlara göre, İranlılar erkek güzeline Türk diyorlar. Mevlânâ Celâleddini Rumî, hayâlindeki tanrısal sevgiliye «Sen savaş gününde çıkan bir güneş kadar güzelsin!.» diye iltifat ediyor. Bu büyük Türk şairi Mesnevisinin üçüncü cildinde: «Ben Tanrıya karşı bir köpekten daha az köle değilim, ve Tanrı, dirilikte bir Türkten daha aşağı değildir» beytini söylemektedir. Demek ki güzellikle kuvvet ve savaş arasında hiç olmazsa manevi bir ilişki vardır. Bunun için olacaktır ki biz Türkler, güzel ve kuvvetli olana insanlara Yiğit deriz, ve Yiğitliği aynı zamanda kuvvetin aktif bir karakteri olan cesaretle karıştırırız. Özet olarak Güzel de kuvvet ve savaş gibi esir edici bir etki vardır, veya uğrunda savaşılan nimetlerin en seçkini güzelliktir; kuvvet ve savaşta da güzellik gibi büyüleyen bir çekim vardır. Çünkü, savaş, insanoğlunun üstünlük davasında yaratmış olduğu en muhteşem bir oyun, cesaretle kahramanlık bu oyunun göz kamaştırıcı bir alevidir. İnsan zekâsının yüksek derecelerinden birini, ancak bu faaliyet içinde parlamış görürüz. Tarihin büyük saygılarla ölmezliklerini müjdelediği uluslar ve komutanlar, bu erkek ruhlu ve ölümü hiçe sayan savaşçılardır. s. 165

Savaş, hayat ve tabiatın en temel kanunlarından biri gibi görünmektedir. Barış, yeni bir savaşın zaferlerini hâyâl eden veya vasıtalarını hazırlayan bir mütareke dönemidir. Sanki tabiat için asıl olan savaştır. Canlıların en küçüğünden en büyüğüne kadar hiçbir varlık yoktur ki, devam ve bekalarını çetin ve fedakâr savaşlara borçlu olmasınlar. Hayvanlar aleminde bile gelecek kuşakları korumak, tek şefe bağlanmak, yuvayı terk etmemek ezeli ve esaslı bir içgüdü hâlindedir. İnsanlarda ise, bu içgüdünün çok yüksek bir irade ve inanca bağlı olduğunu görüyoruz. Hemen diyebiliriz ki, en ilkel bir toplumda sürekli bir hâl olan savaş, mistik bir tapım (culte) zevk ve ödevi olmuş, bugünkü mantığımızla ulusal özsaygısı diyebileceğimiz bir halin, yurtseverlik denen kollektif bir sempatinin, heyecanın ve atılımın ifadesidir. Yurdun korunması, üstünlük sağlamak, maddi ve manevi saadet içinde yaşayabilmek için bağımsızlık ve hürriyet ülküsü, insanın her tehlikeyi göze almasına yardım eden tabii ihtiyaç ve eğilimlerin en üstünüdürler. ss. 166-167

Birçok ilkel toplumlarda, uygarsal ve yetkin uluslarda olduğu gibi, savaş da barış kadar insana yakışan bir şerefli iş görünür, ve bu hür insanın, hür kalabilmek için göze aldığı bir iştir. Bunun içindir ki, ilk çağlarda ancak siteli, yâni yurttaş olanların savaş hakkı vardı. Savaş hakkı diyoruz, çünkü bu hakka ortak olmak için, hür olmak ve sitenin sahibi olmak, o vatan için kanından, canından fedâkârlık yapmış bir atalar zincirine bağlı olmak gerekti. Ancak yurt için ölümü göze alanlar, barış zamanının aristokratik nimetlerden faydalanma hakkına maliktiler. Vambery’nin anlattıklarına göre (40) göçebe Türkmenlerde, bir erkek için en utandırıcı iş, savaş dışı bir işi meslek edinmektir. Westermarck’ın anlattığına göre (41) Avusturya ilkellerinin en asil sanatı, ok atmak, sapan kullanmak ve topuz vurmaktır. Maslu’lar ve Iroquois’lar, savaşın sağladığı zaferle zenginleşmeyi tarım ve diğer sanatlarla zenginleşmeye tercih ederler. Diğer birçok ilkel kavimlerde hayatlarını savaş dışı meslekler sâyesinde kazanan fertler kuvvet ve cesaret gibi yüksek niteliklerden mahrum sayılarak ikinci ve aşağı bir sınıfa mensup sayılırlar. s. 167

Herodot'un kaydettiğine göre, eski Yunanda ancak savaşı sanat edinen sınıf, yurdun şeref ve nimetlerinden faydalanma hakkına malikti. Nitekim, Isparta'da, hür insanların savaştan başka bir işle uğraşmaları yasaktı. Xenophon, hayatını yalınız av, tarım vb. ile geçiren insanların beden ve ruh bakımından kadınlaştığını iddia etmişti. Eflatun da bu gibi işlerle uğraşanların ruhi bir zaifliğe uğradıklarım kabul ettiği gibi. Aristo’da servet ve şereflerini bir takım kişisel teşebbüsler ve işlerle elde eden insanların yurttaş olamayacaklarını ve gerçekten yurttaş olanın, sosyal ödevlerin en büyük ve önemlisi olan yurt savunmasına katılanlar olduğunu telkin etmişti. Tacite’in anlattığına göre de, Orta çağ şövalyeliğinin gerçek asilliğine kaynaklık yapan esas, hayatını alın teriyle değil, kanları bahasına kazanmak azmidir. Zira birincilerde, miskin bir bağımlılık ve âdi çıkarlar için hürriyetten fedâkârlık mevcud olduğu hâlde, ikincilerde sâdece irade ve hürriyet aşkıyla tehlike zevki vardır. ss. 167-168

Bu son düşüncelerin sakat taraflarını çözümleyecek değiliz. Zira bunlar, yetkin bir insanlık seviye ve faziletim kazanmış olan insanların ruh ve ülkülerine uygun düşünceler değildir. Darwin ve Lamarc’tan beri de, savaş tabiatın ezeli bir kanunu sayılmıştır. Kökü, hayat savaşında ve kanda olduğu iddia edilen savaşı, çekinilmesi imkânsız olan bir sosyal olay sanılmamalıdır. En ilkelinden en ilerlemiş olanlarına kadar bütün insanlar, evvelâ ferd olarak hayat savaşına girerler, daha sonra sosyal organizmanın devamını sağlamak için uygarsal, ekonomik, siyasal ve kültürel... bir yarışmanın savaşı içinde gelişir ve ilerlerler. Bu gelişmeye gem vuran her engel, ulusal iradenin heyecan ve isyanını dâvet eder. İşte o vakittir ki, savaş, bir trajedi ve heyecan zevki hâlinde, hatta bir ahlâki ödev olarak, saldırganı uzaklaştırmak için ister istemez patlar. Savaşın acı zevki, sağladığı bu heyecanda, savaşın trajik güzelliği, kahraman ve cesur ulusların yaşamak ve hürriyet için ölümü göze alan yüksek fedâkârlıklarında saklıdır. Bu zevk ve heyecandan nasibini alanlar, tarihlerinde bu türlü zevklerin çeşid çeşidini tatmaya mecbur edilmiş olanlardır. Bu zorunlu durumlarda savaş, bir tabii kuvvet gibi, gerginliğinin son derecesine yükselmiş olan ulusal öfkenin bir tek kuvvet hâlinde fışkırması, hareket ve faaliyete geçmesidir. Bütün tarihleri, hürriyet içinde geçmiş ve hiçbir kuvvete boyun eğmemiş olan efendi uluslar için en gerçek ölüm, bağımsızlık ve hürriyetlerinin, hatta en küçük bir parçasını kaybetmekle başlar, s. 168

İnsanlıktan ve ahlâktan bahseden barış vaizlerinin yüce ve şefkatli duyguları saygıya değer. Fakat bütün insanlıkta tarafsız ve içten bir insanlık vicdanı ve bir savaş tiksintisi şuurlanmadan bu vaazların olumlu sonuçlar vermesi güçtür. Vatan, içinde yalınız ekmek yediğimiz bir imarethane değildir; onun aziz oluşu da bu lütfu dolayısıyla değildir. Öyle olsaydı, yabancı topraklarda daha maddi saâdetlere nail olmuş olan yurttaşların, oralarda yurt özlemiyle kavrulmamaları gerekirdi. Vatan, insanın bütün kutsal duygularının, şeref, haysiyet ve namusunun, hürriyet ve vekârının, bütün vekârının, bütün ulusal, tarihi ve ahlâkî benliğinin kaynağıdır. Ancak onun için yaşanır, onun için ölünür. Savaşların en meşruu da, bu duygulardan gelenidir. Savaşı bir gladiyatör zevki değil, bir ulus ve uygarlığı koruma ödevi olarak yüklenmek, ahlâki ve tarihî ödevlerin de en şereflisidir. Bütün dünya uluslarının eşit haklarla kardeşliğini savunan bir iman gerçeklendikten sonra ancak girişilecek her savaş, bir cinayet sayılabilir. ss. 168-169

İnsanlık Düşüncesi ve Barış

Peygamberlerin ve ahlâk felsefeiyle uğraşanların bir fazilet ve saâdet prensibi olarak ileri sürdükleri kurallar, yalnız bir insana, bir ulusa değil, bütün bir insanlığa teklif edilmişlerdir. Çünkü bir ahlâkçı için fert ve ulus değil, birtek organizma olan insanlık vardır. Hatta daha geniş anlamda canlı yaratıkların hepsi bütün olarak bu varlığın kaplamı içine girerler. Bunun içindir ki, onlar, akıl ve vicdanlarının aynı değerde olduğuna veya aynı değerlere ulaştırılabileceklerine inandıkları insanlığa hitab etmişlerdir. Hatta bunların siyasal ülküler peşinde koşanları bile, yarattıkları devrimlerin yalnız kendi uluslarında değil, bütün öteki uluslarda da gerçeklenmesini isterler. Demokrasinin İnsan hakları beyannamesi, böyle bir iddiayı taşıdığı gibi, komünizm, faşizm, nasyonal sosyalizm... adlarıyla ortaya çıkmış olan rejimler de aynı amacı gütmüşlerdir. Bunlara göre, insanlığın tam ve mesud bir hayata kavuşabilmesi, ancak insanların aynı değer ve ülkülere bağlanmasıyla mümkündür. Westermarck’ın çözümlediği gibi (42), ulusların genel inançlarıyla filozofların görüşleri birbirini tutmaz. Birinciler daha gerçekçi ve pratik düşünceli oldukları hâlde, kinikler, alem karşısındaki tümel görüşleriyle daha teorik ve ülkücü bir karakter taşırlar. Bu yüzden ulus ve yurtseverlikle fazilet problemlerinde birinciler daha tekelci, yersel ve günlük çıkarlara dayanan bir inanca, filozoflar ise, daha geniş bir insanlığa ve hatta kozmopolitliğe bağlıdırlar. Nitekim, kinikler ve Sirena okuluyla Stoacılar hep insancı ve kozmopolittirler. Bunlardan Seneca, "biz hep tabiat bakımından akrabayız, zira tabiat hepimizi aynı unsurlardan oluşturmuş ve hepimizi aynı amaçlar için aleme yerleştirmiştir." der. s. 169

Markus Orelius de, evreni bir tek hükümet gibi kabul eder ve bütün insanları, bu hükümetin aynı haklara malik bir uyruğu gibi görür. Bu düşüncelerde eski Roma emperyalizminin sinsi bir tutkusu saklı olmakla beraber hiç olmazsa insanlığa eğit haklar vermek isteyen yüksek bir ahlâk duygusu da saklıdır. Çin bilgelerinden Mih - Tseu (M.Ö. V. yy) bütün insanları aynı aşkla sevmemiz gerektiğini, iyi insanın yalnız insanlara değil, ağaçlara, böceklere, özet olarak bütün yaratıklara hiçbir fenalık yapmamasını telkin eder. Konfüçyüs, daha çok insancıdır. Ona göre hangi ulustan olursa olsun, ihtiyar, yetim, dul ve hastalara bakmak, kutsal bir ödevdir. Budacılık da evrensel aşkı bir ödev saymıştır. Bir anne, tehlikede olan biricik evladını, nasıl ki, kendi hayatını hor görerek kurtarmaya çalışırsa, insan da bütün yaratıklar karşısında ölçüsüz bir surette alicenab olmalı ve bütün alem karşısında sınırsız bir aşk ve dostluk hissetmelidir. s. 170

XVIII. yüzyıl Fransız yazarlarından Diderot ve Voltaire, yurtseverliğin bir çeşit bencilik olduğunu ve insanları birbirine düşman yaptığı kanısındadırlar. Almanyada Lessing, Goethe ve Schiller, kendilerini bütün alemin yurttaşı saymışlar bizde de, «Milletim nev’i beşer, vatanım ruyi zemin» diyen şair Tevfik Fikret de ahlâk bakımından insaniyetçi bir eğilim göstermiştir. İnsaniyet duyguları, çeşitli ulus, din ve filozoflarda savaş aleyhdarlığını ve dolayısıyla insanlar arasında ebedi barış fikrinin savunulmasına da
sebep olmuştur. Barışı ençok savunmuş olanlar, Çin filozoflarıdır! Lao - Tseu’ya göre, yüksek insan, bir zorunluluk olmadıkça silâh taşımamalıdır. (43) Gerek Çinliler, gerek Buda'ya bağlı olanlar olur olmaz sebeplerle savaşmaktan daha büyük bir felâket kabul etmezler. Budacılık, her ne şekilde olursa olsun, kan dökmenin aleyhindedir. (44). Mahabharata'da Hintlilerin faydasız savaşları yerdikleri ve silâhla elde edilen başarıların çok fena olduğu iddia edilir. Yahudilerin Essanien tarikatı, silâh imâlini bile reddeder- Olceron, savaş vasıtasıyla bir amaca ulaşmayı, hayvanca bir iş sayar; Seneca da, fertlere yasak edilmiş olan herşeyi, ulusların ilişkilerine de uygulamayı tavsiye ederek adam öldürmek demek
olan savaşın, uluslar arasından kaldırılmasını ister ve sürekli bir barış içinde yaşayan hayvanlara imrenir. Hıristiyanlık da hiç olmazsa teorik olarak savaşı beğenmemiştir. Nitekim İncil’de, «Kılıçla öldüren kılıçla ölecektir» ayeti vardır. Bütün bunlara rağmen hiçbir ulus, filozoflarının peygamber ve ahlâkçılarının gösterdiği yoldan gitmiş değildir. Uluslar, ancak kendi ulusal çıkar ve tutkularının yönünü aydınlatan ve bu konudaki eğilimlerini okşayan düşüncelere uymayı tercih etmişlerdir. Bunun içindir ki, ahlâk ve Tanrı adına barışı ve insanseverliği savunmuş olan her din, bir taraftan da kendine inanmamış olanlara karşı savaş açmayı, hatta zulmetmeyi kutsal bir ödev saymış ve bu uğurdaki şehitlerini cennetlik saymıştır. ss. 170-171

Genel olarak barış isteyen bu insaniyetci mezhepler, XIV. yüzyıldan sonra çoğalmıştır. Bu yüzyılda yayılan ve bir Hıristiyan mezhebi olan Lollard'lar, savaşı, adam öldürmek sayarak İncil'in emirlerine uymadığını ilân etmişlerdir. XVI. yüzyılda Anabaptistler, adâletli olmayan bir barışın adâletli olan bir savaştan üstün olduğunu ileri sürmüşler, öç alma ve tutku duygularıyla birbirini boğazlayan insanların İsa’ya değil, Şeytana lâyık olduklarını anlatmışlardır. Erasmus, savaşı yalnız bir Hıristiyana değil, hiç bir insana yakışmayan en uğursuz bir rezillik ve felâket saymıştır. Kuaker (Quaker) tarikatından olanlar daha ileri gider ve İncil ile Tevrat'a dayanarak savaşın her çeşidini ve her hangi bir vesile ile olanını Hıristiyanlıkla uzlaştıramazlar, kötülüğü iyilikle karşılamak, horgörülmeye dayanmak, düşmanlarını sevmek gibi İncil'in verdiği emirlerle savaşın aşamayacağını savunurlar Müslümanlıkta savaşa cihad adı verilir. Hazreti Muhammed, ''Sizinle savaşanlarla Tanrı uğrunda savaşınız, saldırmayınız, zira Tanrı saldırganları sevmez'' (Bakara: 191) âyetinde olduğu gibi, savaşı bir savunma vasıtası yapmış ve Nisa sûresinin 73. üncü ayetinde bildirilen mazlumların korunması için savaşa izin verilmiştir. (45) XIX. cu yüzyıl aydınlarından Dr. Wayland, hem savunma, hem de saldırı savaşlarını kınamıştı. Th. Parker, savaşı bir günah saymış, ebedî olan tanrısal aşka bir ihanet, halkın ahlâkını bozmak ve Hıristiyanlığı inkâr etmek gibi telâkki etmiş hatta savaşı, insanlara sonsuz bir yeis ve ümitsizlik veren dine de aykırı bir felâket saymıştır. (46) Bertrand Russel’in Barış vakfı adındaki teşebbüsü ve Vietnam savaşı dolayısıyla savaş suçlusunu arayan özel mahkemesi de, barış aşkının açık belirtilerindendir. s. 171

Bayle de, Erasmus’un barış hakkındaki düşüncelerini açıklarken savaşın çeşitli sakıncalarını sayar; (47). Voltaire de, savaşı Cehennemli bir teşebbüs sayar ve kilisenin bu cinayetlere engel olmak için ne yaptığını sorar; ve savaşın komşu korkusuyla ve komşunu yurdunu yıkacağım derken, kendi yurdunu da yıktırmaktır; bu ise, namusluca bir iş olmadığı gibi, faydalı bir iş de değildir, der. (48). Değerli bir ahlâkçı da olan Louis Bourdaloue (1632 - 1704) savaşı, çeşitli ölümler yaratan bir haydutluk, alemi harab eden evrensel bir kudurma diye niteler. (49) Voltaire’in biraz filozof, biraz da deli diye tanıttığı rahip Saint - Pierre, 1713 de, bir Ebedi barış beyannamesi yayınlamıştı. Bunun esası, Avrupa uluslarının genel bir konfederasyonu düşüncesine dayanır. Zamanında alay edilmiş olan bu önemli tasarı, Rouaseau’yu, Bentham ve Kant'ı barış sever yaptığı gibi, bugünkü Avrupa birliği için yapılmakta olan gayret ve teşebbüslerin de ilham kaynaklarından biri oldu. Daha o vakitler. Kant, ''Sürekli bir barış projesi'' adıyla bir kitapçık da yayınladı. (50) Son yüzyıllarda savaşın yaygın bir hâl almasına rağmen barışseverlik taraflıları ve kurumları da çoğaldı. Büyük devletler konsertosu, Lahey barış mahkemesi, nihayet, Birleşmiş uluslar kurumu ve türlü edebi, politik ve ideolojik yayın ve kurumlar, insanlığı bu âfetten korumak için her çeşit propagandaya başvurmaktadır (51) s. 172
Acaba ne için insan, uygarlıklar yaratan yüksek zekasına, iyilik ve kötülüğü yakından görebilen ve elemlerde tiksinen, acıyan, seven vicdanına rağmen savaştan kurtulamıyor? Bir taraftan insanı mutlu kılmak için yarattığı uygarlıktan faydalanarak yine kendini cezalandırıyor, bir taraftan da yaralarını sarmak için çareler arıyor? s. 185

İnsanlık henüz, savaşın ahlak dışı bir rezillik olduğunu kavrayacak seviye ve vicdanı kazanmış değildir. s. 185

Ebedi barış için yapılan teşebbüslerin amacı, fazileti sağlamak, ahlâkın her davadan üstün bir yücelik olduğuna inandırmak ve ona itaat ettirmekten ibarettir. Zira ahlak her türlü çıkarlardan ve gizli maksatlardan üstün ve saygıya değer bir kanundur ki, bütün iktidarların ona baş eğmesinden başka, insanlığı kurtaracak bir mucize yoktur. s. 185

Teorik olarak kuvvete hangi haklar ve sıfatlar verilirse verirsin, gerçekte onun taştığı, yıktığı, kendini kullananları bile mutsuz kıldığı da bir gerçektir. Savaş sonralarında yenenlerin de yenilgiye uğrayanlar kadar yaralanmış oldukları bir sır değildir. s. 186


Dipnotlar

40) Vambery, Voyage dun faux dervich (fr. çev. Forgues. Türkçeye Bir şahta dervişin seyahatnamesi adıyla Mehmed Asım tarafından çevrilmiştir.)

41) E. Westermarck, L'origine et le développement des idées morales. 2. cilt. 1929.

42) E. Westermarck, Adı geçen eser. cilt. 2. s: 160-179.

43) Lonessori, Moroles des philosophes Chinois. s. 54, 107.

44) Cemil Sena (Ongun), Buda ve Konfoçyüs.

45) İslâmda pek önemli olan bu konuyu Hazreti Muhammed'in Felsefesi adlı eserimizde fazlasıyla açıkladık. 1967.

46) Westermarck, Adı geçen eser: cilt. 1, s. 357-369.

47) Bayle, P., Dictionnaire historique et critique. Cilt. VI, s 239.

48) Voltaire, Dictionnaire philosophique. (Felsefe sözlüğü adıyla dilimize Lütfi Ay çevirdi., cilt. 3, s: 92-98. Harp maddesi.

49) Bourdaloue (Louis), Sermons

50) Mehmed Emin, Kant ve felsefesi. 1339, s: 203-258.

51) Savaş ve Barışın nedenleri ve barış hakkındaki ümütsiz ve kötümser düşünceleri şu eserde bulursunuz. Bouthasıl (gustun - Avoir la paöc, 1967. ve Sanver lofluerse, 1963.

52) J. Sogeret, La Guerre et la progris, 1917.

53) R. Hubert, Interpretation de la Geurre, 1919. 

Kaynak: Cemil Sena, İnsanlar ve Ahlaklar, 185

İnsan "daha" insan olmak istediği sürece insandır... Ya da "İnsan başkaldırıştır." - Jean Bruller Vercor

 İnsan "daha" insan olmak istediği sürece insandır...


İnsan başkaldırıştır

Bilgisizliğe katlanamayan insanla bilgisizliğe katlanan hayvan arasındaki sınırı çizen bilgi istemi bir çeşit ayaklanmadır, başkaldırıdır.

Yeryüzünde yaşayan türler arasında tek başına sivrilerek, bugüne dek başka hiçbirinin yapmadığı bir şeyi yaptı: Kendinden koptu, kendi kendine baktı, çevresine baktı ve yalnız olduğunu farketti. Yaşayan bütün türler arasında ilk ve tek olan bu canlı önce el yordamıyla, yarım yamalak, ne yaptığını pek bilmeden, az buçuk da olsa "anlamaya çalıştı." Hiçbir şey bilmediğini anladı ve baş kaldırdı. Sürgün sürgününe karşı koydu.

İnsan doğmuştu.
Tanrı Bilgi Ağacını göstererek Adem'e dedi ki: "Bakmayacaksın meyvasının tadına." Adem tadına baktı ve Cennetten kovulduğunu anladı: Çünkü Cennette bilince yer yoktur, Cennette egemen olan uyum doğanın tek ve bölünmez uyumudur.

Baş kaldırdığımız için bize yardım yok artık.

"İnsan" dediğimiz yaratık amansız, aldatıcı kaderine karşı ayaklanan, baş kaldıran bu bilinçtir. Dövülmek, aldatılmak, üstelik eyvallah demek var ya, ona katlanamaz işte; nedenini bilmeden, kurtuluş çarelerini aramadan, çeki çekmeye, çile doldurmaya razı olmaz, değil mi ki topluluktan atıldı, sürgününe gururla karşı koyar: kovulmadım, sürülmedim, kendim başkaldırdım ve ayrıldım der. Hapishanesini rasathaneye, sürgününü özgürlüğe çevirir, böylece doğayla yüz yüze gelip meydan okur ona.

İnsanın son zaferi kendi kendini yitirmek midir? Evet, başka yol yok: Bir gün yenersek, melek olacağız; yenilir, ayak altına alınırsak, hayvan. Yalnız baş kaldırdığımız sürece insanız, ne melek, ne hayvan.

***

Hayvanlar konuşmadan anlar birbirlerini. Bu doğal iletmenin tek tük kalıntıları ilkel bazı boylarda görülür; bizdeki son izine de telepati deriz. Bu cılız izler zaman zaman belirince, şaşarız.

İnsanlar arasında doğrudan doğruya isteme dayanmayan iletme diye bir şey kalmamıştır.

Doğa şunu mu "istedi": Bizi birleştirmek çok kolayken, bizi birbirimizden bu kadar ayırmakla, insan düşüncesini konuşma gibi ağır bir zorunlukla pekleştirmek mi istedi? Yoksa tersine "kuşkulandı" mı? İnsanların düşüncesi derinleştikçe, bilgileri çoğaldıkça, aralarındaki doğrudan doğruya alış veriş kısa zamanda tehlikeli olur diye mi korktu?

Ve Tanrı insanoğullarının göğe saldırarak yaptıkları Kuleyi görmek için yer yüzüne indi. Ve dedi ki: "Bu insanlar birdir, çünkü hepsi aynı dili konuşuyorlar. Hiçbir şey isteklerini yerine getirmekten alıkoymayacak onları. Dillerini karmakarış edelim ki, BİRBİRLERİNİ ANLAMAZ OLSUNLAR BUNDAN BÖYLE." Babil Kulesi masalı dillerin efsanesi değil aslında, yalnızlığın efsanesidir. Deri çuvallarının içinde amansızca kapalı kalan, sözün kaba ve basma kalıp, kaypak ve yetersiz, uygunsuz ve aldatıcı aracılığına baş vurmadan düşünce ya da duygularını, gerçek ya da acılarını birbirlerine iletemeyen insan bilinçlerinin efsanesidir bu. İnsanlar tıpkı hücrelere kapalı mahpuslar gibi, duvara vura vura seslerden bir şifre kurmak zorundadırlar, korkunç yalnızlıklarına son vermek, haber ulaştırmak, korkularını, umutlarını birbirlerine bildirmek isterlerse...

***

Schiller öldüğü zaman, Goethe onun için: "Bir insandı, yani bir savaşçı" diye yazdı. Yalnız savaşmakla insan olunur diyoruz, ama her türlü savaşla insan olunur mu?

Birinci düşüncenin doğru, ikincisinin yanlış olduğu açıkça göstermemiz gerekir bundan sonra.

"Yalnız savaşmakla insan oluruz" ne demek? Ömrümüz boyunca yaptığımız sayıya gelmez işlerden yalnız birkaçı tam insancadır; ötekiler, özleri bakımından, herhangi bir memelinin eylemlerinden ayrılamaz. Güneşin altında uyuduğumuz zaman, bir yemişi koparıp yediğimiz zaman, serinlemek için su içtiğimiz zaman, bir ses duyup hopladığımız zaman, tam anlamıyla insanca bir davranışta bulunmayız. Tersine, bu sıfatı ekleyebileceğimiz hiçbir eylemimiz yoktur ki, kökünde aşılacak bir engel bulunmasın. Engel istemimize ne kadar karşıtsa, eylemimiz o kadar insanca olur. Düşünmek, konuşmak, dinlemek, okumak, yazmak ve bu eylemlerin doğrudan doğruya sonucu olan basın, yayın, öğretim kendi akıl ve usumuzdan ya da başkasının akıl ve usundan edinmemiz gereken her bilgi onu bilmediğimize, her şeyi bilen, her yerde bulunan doğanın bu bilgisi bizden esirgediğine başlıca kanıttır. Böylece her düşünce, her söz, her yazı bu bilgiyi koparmak, onu başkasıyla paylaşmak için girişilen bir savaştır. Bu eylemlerin doğrudan doğruya daha kesin bir deyimle gözle görülmeyen sonuçları da öyle. İnsanlığın ilk çağlarından bu yana sabırlı bir merakın, inatçı bir gözlemin sonuçları olan taş yontmak, maden aramak, tohum ekmek, toprak kazmak, balık tutmak, hayvanları evcilleştirmek gibi eylemler de öyle; düşünce, ustalık sanat sonucu olan kumaş dokumak, tekerlek kurmak, yol, köprü gemi ve ev yapmak; büyük tabiat kanunlarını bulup ortaya çıkarmamız, güçlerimizi kaldıraçla çoğaltmamız, su basıncı, gazların yayılması, elektrik ve mıknatıs bilgilerimiz; bizim olmayan enerjileri bulup ayırmak, dizmek, ölçmek ve birbirine katıp kendi yararımıza kullanmak; her türlü araştırma ve yaratma yöntemlerini kurmak: Basit çekiçten siklotrona, demirci ocağından elektrik fırınına, on parmak hesabından ayrımsal ve tümsel hesaba varan tekmil el ve düşün araçları; eyleme dökülen istemin, bu isteme karşı koyan bir engelin, engeli yenmek için savaşın ve zaferin sonuçlarıdır. Her çivi çakışımızda, her turp ekişimizde, her telefon konuşmamızda, her gazete okuyuşumuzda, bu savaşla bu zaferi yaşarız. Pencereyi kapatmak, ayakkabımızın bağını bağlamak, ellerimizi yıkamak gibi insana özgü hiçbir eylemimiz yoktur ki, özünde ve kaynağında savaş bulunmasın. Ufacık bir zafer uğruna da olsa, hepsi bir savaş sonucudur. Ya sözünü etmediğimiz hekimlikle cerrahlık? Onların öldürücü doğaya karşı savaş nitelikleri öylesine belli ki, üstünde durmaya bile gelmez.

Doğa bize yardımcı olmasa, bu işlerin hiçbirini göremeyiz diyeceksiniz. Her düşünce, her karar hammadde düzeyinde bir bio-kimya tepkisidir. Bir köprü kurabilmek, bir uçak uçurtabilmek için basınca, neşterle açılmış bir yarayı kapatmak için hücrelerin bölünüp çoğalmasına dayanmaktayız. ''Doğaya yalnız boyun eğmekle hükmedebiliriz." diyor Bacon. Elbette öyle: Zorbadan alınmış silahlarla savaşmak ayaklanmanın koşullarındandır. Satranç oyuncusu bile barışçıl savaşını ancak bir hasmın varlığı üzerine kurup düzenleyebilir. Baş kaldırma niteliği daha az belli olup aslında var olan başka alanlar da vardır: Örneğin duygular alanı. Bu alanda doğaya boyun eğme gibi insanca değil de, hayvanca olan eğilimlerle bizi insan yapan doğayı aşma çabaları hiçbir zaman birbirinden keskince ayrılamayacak kadar çapraşıktır. Her dostluk, her sevgi doğanın bize yasak ettiği birliği başka bir insanla kurmak gereksiniminden doğar; birliği gerçekleştirme çabamız dostlukla ölçülü, sevgide dizginsizdir. Aslında dostluk da, sevgi de yasağa karşı bir ayaklanma, birleşme uğrunda bir savaştır dayanılmaz yalnızlığımıza son vermek, kendimizi dışımıza dökmek, başka bir insanı bir süngermiş gibi kendi benliğimizle doldurmak uğruna durgun, coşkun ya da taşkın bir savaş. Ne var ki kimi iç tepkilerimiz karşı gelir bu çabamıza, onu değiştirir, bozar, soysuzlaştırır. Bu eğilimler doğanın insanlar arasına diktiği engelleri aşmaya değil, tersine, yıkmak istediğimiz engelleri, doğanın suyuna giderek, daha da sağlamlaştırmak yoluna götürür bizi.

Bir yandan, başkasının benliğini ya da bedenini kendi malımız sayıp, onu kendimize çekmek, elimize almak, buyruk ve baskı altında tutmak istediği gibi yaradılıştan zorba olduğumuz açığa vuran güdülerimiz; öte yandan, bencilliğimiz, benliğimizi korumak için dışarıya karşı hayvanca savunmamız, birliğin içinde kendi kendimizi yitirmek korkusu bizi kendi kurduğumuz yıkılmaz kaleler içinde yapayalnız bırakır. Çoğu dostluklarımız, sevgilerimiz doğal eğilimlerimizle insanca istemlerimizin birbirine karşı alt alta, üst üste giriştikleri karma karışık bir savaşın hikayesi değil de nedir? İçimizdeki zorba bu belli belirsiz kaynaşmadan faydalanarak, habire saklanır, kılık değiştirir, boyun eğmeyi baş kaldırış, baş kaldırışı boyun eğme diye gösterir ve bizi çözümsüz iç savaşlara sürükler. Öbür duygularımızın hepsi de bu çetin ve çakıllı, eğri büğrü, dolambaçlı, tuzak, kapan dolu yoldan gider; çoğu eylemlerimizin kaynağı bu yolun üstendedir korku ve cesaret adını verdiğimiz gizli korku hevesler, tutkular, vazgeçişler katı yüreklilik ve yardım severlik ve hangi davranışla insan olup, hangisiyle olunamayacağını bize şaşmamacasına açıklayan, bu yüzden de en insanca duygular sayılmaz gereken övünç ile utanç hep bu yoldan geçerler.

Savaşın çok belirli değilse de, varolduğu başka bir alan, çıkarsız gibi görünen sanat alanıdır. Bir başkası inanç ve din. Daha bir başkası politikadır. Sanat doğaya baş kaldırmak, doğayla boy ölçüşmek kararımızın açıkça belirtisi değil midir? Yalnız insan için insanca bir evren kurmaya girişme çabası. Güzellik, doğal güzellik dediğimiz de ne? Doğadan ayırdığımız, büyük bölünmez Bütünden koparıp bizimle birlikte sürgüne çektiğimiz bir doğa parçası. Sanat özgürlüğümüzün, doğanın yüzüne vurulan yüce bir biçimidir. İnsanın mağara duvarına bir manda çizdiği gün İnsanlığın Fetih günüdür.

Ya inançlar ve dinler? Fetişist, politeist, panteist, Budist ya da Hıristiyan olsun, hepsi insanın anlamaya olan içten gereksinmesini, hepsi insan bilincinin bilgisizliğe, sürgüne karşı direnmesini, baş kaldırmasını dile getirirler. İlkel büyücünün ezgisi, Dionysos alaylarını haykırışı, Confucius, Musa ya da Muhammedin tekmil sözleri, açıklanmaya gelmeyen bir evreni açıklamak için birer çabadır. İnsan sır vermez, acımak bilmez doğa karşısında, hayvanın hiçbir zaman duymadığı bir korku duyar; baş kaldırdığını bildiği için bu korkusu daha da büyüktür: Totemler, kurbanlar, sunular, yalvarınalar yakarmalar, kölenin baş kaldırmakla kızdırdığı bu efendinin hışmına uğramamak, ondan af dilemek için uydurduğu birer çaredir. Kör ve amansız bir efendiye karşı ayaklanmadığına, ne yaptıysa Tanrı buyruğuyla yaptığına inandırmaktadır kendi kendini. Kilise, cami, cemaat gibi topluluklar insanların tek bir gerçeğe inanmak, tek bir birlik içinde dayanışmak, doğanın ezici gücüne hep birlikte karşı koymak emeliyle kurulmuştur.

Ya politika, o da insanların yaşam güçlüklerine, yıkımlara, tehlikelere birlik beraberlik içinde karşı koyma çabası değil midir? Politikanın hep yanılması, savaş, zorbalık, hegemonya gibi kötü çözüm yollarına sapması; şaşkınlık ve budalalık içinde hep hatalara, suçlara yönelmesi, tek deyimle tıpkı insanın kendi bilinci gibi, politikanın da içten ayrılıklar, karşıtlıklar içinde çırpınması, aynı etkenin aynı sonucu vermesinden ileri gelir. Babil kulesini duvarcıları bir daha birleşemeyecek kadar birbirlerinden ayrılmışlar, kendi benliklerine kapanmışlar, birbirlerinden korkar, kuşkulanır olmuşlardır, gece karanlığında birbirlerini ararlar ama birlik kurma olanağını yitirmişlerdir.

Savaşın bambaşka bir türüne değindik: İnsanların kendi aralarındaki savaşa. Baş kaldıran kölelerin kendi saflarında ayaklanmalar, yırtınmalar, cana kıymalar olur: Ezilenlerin birbirlerini ezmesi, kardeşlerin kardeş kanı dökmesi bilinçlerin korkunç iç savaşlarıdır.

İnsan ayaklanan yaratıksa, hep baş kaldıracaksa, hep de ezilmesi gerekecek demektir. Düşmanı bozguna uğratmak için en emin çare kendi bölüklerinde geçimsizlik çıkarmaktır. Yine antropomorfik bir deyimle diyelim ki, doğa Roma ve Machiavel'den çok önce "Böl ki el koyasın" formülünü bulup gerçekleştirmiştir.

Demin ne diyorduk: Yalnız savaşla insan olunur, ama her türlü savaşla insan olunmaz. Aradaki ayrılık belli oluyor şimdi.

Roma sirklerinde hayvanlarla hayvan güreşçileri birbirlerine girmişlerdir. Arenaya atılmadan önce hayvan güreşçisi herhangi bir adamdır, öbür insanlar gibi bir insan. Hayvanlar olmasa, sirk oyunları olmasa, hayvan güreşçileri de olmazdı. Hayvan güreşçisini, hayvana karşı savaşı yaratır.

Ama hep bir tuzakla karşı karşıyadır insan: Silahlarını kendi yoldaşlarına karşı çevirebilir. Roma arenasında hayvan güreşçileri tam omuz omuza verip yırtıcı hayvanlara karşı hep birlikte dayanacakken, biri çıkar, onları ayırmak için birkaç silah atar aralarına. Bunun bir tuzak olduğunu anlayanlar var, anlamayanlar var. Anlamayanlar kendi arkadaşlarını öldürmek için hayvanlara katılırlar. Bunlar aşağılık, aptalın aptalı herifler besbelli, çünkü öldürdükten sonra kendileri de öldürülür. Hem onlara hayvan güreşçisi denir mi artık?

Denmez. Söz gelişi diyenler olabilir, oysa bunlar bu adı taşıma hakkını yitirmişlerdir, çünkü hayvana karşı değil, insana karşı savaşmaktadırlar. Hayvan güreşçisi niteliğine ihanet etmişler, kardeşlerini parçalamak için sırtlanlara, kaplanlara uşak olmuşlardır.

Ölüm kamplarında satılmışlar vardı, iğrenç kişiler, arkadaşlarına işkence etmek, arkadaşlarını öldürmek için nazi cellatlarıyla birlik oldular. Zorbalığın baskısı altında inleyen Avrupa'da iğrenç bakanlar vardı. Yahudilerin ve göçmenlerin kanı ile beslerlerdi zorbayı. Yeryüzünün dört bir köşesinde kişiler, soy-soplar, giderek uluslar vardır, doğuş ve yaradılıştan üstün bilirle kendilerini, başka insanları ezmek, sömürmek hakkını tanırlar kendilerine, başkaları kara ya da sarı deriliymiş, Yahudi ya da yoksulmuş, yahut yalnızca başka yerde doğmuşlar da ondan...

Böylelerine insan denmez. İnsanlıktan çıkmış, satılmış uşaklardır onlar. İnsan "daha" insan olmak istediği sürece insandır. Değil mi ki insan ancak başkaldırmakla hayvandan ayrılır, insan için "daha" insan edecek ahlak, ancak ayaklanma, başkaldırma ahlakıdır.

Doğa, bilinçleri erek olarak değil, araç olarak kullanır. Başkaldıranlar da bir tek dava, bir tek kanını tanımalı: Erek olmayı, erek sayılmayı amaç edinmeli, araç olarak kullanılmaya katlanmamalı.

Başkasını araç sayan, yahut kendi araç olmaya katlanan, başkasını ezen, sömüren doğaya boyun eğmiş olur, insandan yana değil, insana, insanlığa karşı olur.

Doğa insanları eşit yaratmamıştır, kardeş yaratmamıştır, tersine hevesleri, tutkularıyla birbirlerine karşıt dikmiştir onları.

Doğaya karşı bütün insanların kayıtsız koşulsuz eşitliğini, kardeşliğini kural ve kanun olarak benimsemeyen, Adaletin kurulmasını tek amaç bilmeyen, eli/ötekini ırkından ya da yoksulluğundan ötürü hor gören, tek deyimle, insanların arasında eşitsizliği, ayrımı hoş gören, giderek körükleyen, kendine de insanlığa da ihanet etmiş olur.

Doğa insanları yalnızlık, anlayışsızlık, kin ve nefret yoluyla birbirlerinden ayırır. Bu ayırmayı destekleyen, insanları kandıran, aldatan; insanın insana karşı kurt gibi davranmasına katlanan düşmana satılmış bir haindir, kendi yüzüne tüküren bir alçak Doğa insana acılar, çileler, çekilerle baskı yapar, sonra da işine yaramayınca, atar öldürür onu.

Kim ki çeki/eziyet çektirmekte, adam öldürmekte yardımcı olur doğaya, kim ki savaşı, ırk ayrımını, ırk yıkımını hoş görür, uygun görür, o kendi celladının suç ortağı, alçak uşağıdır.

***

Biri çıkıp diyebilir ki: Niçin doğaya boyun eğmeyelim? Neden insanları yeğ görelim? Niye başkaldırandan yana olalım? Doğa ulu anamız, güçlü anamızdır. Bizi böyle istedi, böyle yarattı. Yerine getirelim buyruklarını.

Bu tutum hem insana karşıt, hem de gülünçtür. Usumuzla seçeceğimizi kimi alanlarda doğaya boyun eğersek, kimi "doğal" eğilimlerimize uyar, kimine uymazsak, seçme diye bir sorun çıkar ortaya ve seçmenin nedenlerini tartışmak gerekir. Hiçbir şey de değişmez, çünkü asıl sorun budur. Tersine, usumuza başvurmaz da, her alanda uymaya karar verirsek, hayvanların tutumuna, yani doğanın bir parçası olma durumuna dönmüş oluruz. Bunu yapabilir miyiz? Damdan atlayıp uçmaya karar verdik diyelim, uçabilir miyiz? Var gücümüzle istesek de, geriye dönüp insanımsı olabilir miyiz?

Hayır! Ayrılık olmuş, özgürlük ilan edilmişti. Böyle olmasını doğa istedi mi, istemedi mi, belli değil, ama besbelli ki doğa bizi asi sayar, Asilere karşı nasıl davranılırsa, öyle davranır bize karşı, üstelik de geri basmamıza izin vermez. İş işten geçti, dönemeyiz artık.

En aşağılık cani, sabıkalı katil, çocuk kesen SS, insan eti yiyen yamyam bile ahlak diye bir şey tanır; ne var ki yolları seçerken korkunç bir yanılgıya uğramışlardır, ama büsbütün çıldırmış delinin bile hasta kafasında bir insanlık kıvılcımı çakar zaman zaman.

***

Biri de çıkıp diyebilir ki: İnsan ya da hayvan, asi ya da hain, ne olursak olalım, seçeceğiz de ne olacak? Biz şöyle ya da böyle davranmışız, ne çıkar, ne değişir evrende. Ne yaparsak yapalım, ne seçersek seçelim, seçimimizi haklı gösteremeyiz: Eylemlerimizin hepsi boş ve anlamsız, çünkü bizimle birlikte hepsi yok olacak.

Hayır! Boş ve anlamsız olan, insan eylemlerini evrenin ölçüsüne vurmak, kosmos'un sonsuz oluşumunda insan eylemlerinin bir değişiklik yapabileceğini sanmaktadır. İnsan eylemleriyle evrenin varlığı arasında ortaklaşa bir ölçü yoktur. Bilinçlerimizin dünyası dış olaylardan da, bedenin kendi yaşamından da ayrılmış, kapalı bir dünyadır. Sabun köpüğüne üflersin, bir kabarcık uçar; kabarcık öylesine ayrılmıştır ki, patlasa bile karışamaz bir daha onu üfleyen soluğa. Başkaldırmış insanlar denizle çevrili bir adada yaşarlar, ada koptuğu kıtayla alış verişi kuramaz bir daha, adadan çıkmadıkça, adalılar ne yaparlarsa yapsınlar, etkileyemezler, kıtada etki yaratacağından emin olmak ister, hiçbir iş göremez olur. Bu davranış haklı gösterilebilir: İnsan asi olarak iş görmekten de, asilere ihanet etmekten de kaçınmaktadır. Ne insan, ne de uşak olacak. Bu adam, güreşmeden kendini hayvanlara bırakan hayvan güreşçisidir; manastır hücresinde her türlü düşüncesini söndürmeye uğraşan, içine kapalı, tespih çeke çeke ölümü bekleyen keşiştir. Onunkisi edilgin bir başkaldırış, ama yine de başkaldırış.

Öbür bütün insanlar, ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları küçük parmaklarını kaldırmak gibi ufacık bir iş de olsa, bir şey yaptıkça, bir şey düşündükçe isteseler de istemeseler de, insanla hayvanın tartıldığı terazinin bir kefesine ağır basmış olurlar. Her gün, her saat, her dakika seçmek zorundadırlar: Ya asi kardeşlerinden yana olacaklar ya da onlan bölen, ezen, sonra da öldüren baskıyla suç ortaklığı yapacaklar. Ya insan ya da satılmış, başka yol yoktur.

Amma şüpheli, amma tehlikeli bir yol... ne yazık ki öyle. Yanılgı her köşe başında gözler insanı, yanlış yolu gösterir, şaşırtır onu. Tekmil eylemlerimiz arasında yalnız törel usumuzun yönelttiği bir isteme dayanan eylerimiz insancadır dedik. Ne var ki savaş insanın kendi içindedir, doğa ile başkaldıran, birbirleriyle insanın içinde dövüşürler. Törel uslar da yalnız aklın, yalnız başkaldırışın ürünleri değildir: iç güdüler de, doğal eğilimler de etkiler, gerektirir onları. Bir toplum ne kadar akla uyarsa, törelerini yöneten ahlak da o kadar insanca olur. Ama içgüdülere fazla önem verirse, ahlakı insanca olmaktan uzaklaşır .. Doğaya fazla bağlı bir ahlak insanları, gelişmişlerse, ırkçılığa, aşırı ulusçuluğa ve sömürgeciliğe götürür -Transvaal, Madagaskar, Oradour, Auscwitz buna örnek- ilkelseler, yamyamlığa götürür.

İnançlar üstüne kurulu bir ahlak insanları yobazlaştırır, başka inançtan olanları ezmeye, kesmeye götürür - Protestan, Ermeni, Yahudi kıyımlan buna örnektir. Donmuş bir ahlaksa, "meşru" yönetim ilkesine saplanıp, yurttaşı insandan, yurttaşlık ödevini de insanlık ödevinden üstün tutar; devletin her buyruğunu, kötü de olsa, körü körüne yerine getirmesi istenir insandan ve insana "meşru" her türlü yetkiden üstün bir yargı gücü taşıdığım unutturmak yoluna gidilir. İnsanı bu labirentlerden çıkaracak tek ipucu başkaldırışı ve başkaldıranlarla dayanışmasıdır.

Bundan da anlaşılıyor ki, insan kimi filozofların düşündüğü gibi özgür, tek başına buyruk ve yaşamını yönetmekte ilkesiz, temelsiz değildir. İnsan başkaldırmakla köle olmaktan çıkmasaydı, özgür olabilir miydi? Hayvanın varlığı, özüne bağlıdır, insansa özvarlığını kendi seçmişti; ama başkaldırmaz olalım, özgür olmaktan çıkar insan olmaktan da çıkarız.

Demek ki bizim (başkaldıran olarak) özvarlığımız (insan olarak) varoluşumuzdan öncedir; atamız olan insanımsı bu özvarlığı seçmekte belki de özgürdü ama değil mi ki seçti, biz onu artık benimseyip benimsememekte özgür değiliz. İstesek de istemesek de başkaldırdık bir kere. Tek "özgürlüğümüz" başka olmak değil, "daha çok" yahut "daha az" başkaldırmaktır. Topluca zaferin kazanılmasına daha çok yahut daha az çabalamak, insanı satmak ya da satmamak elimizdedir. Bizi ilgilendirmez deyip de insanlığa sırt çevirmek, yanlış yola sapmak elimizdedir. Ama insanlığın yüzünü değiştirmekte özgür değiliz; ne yapsak, değiştiremeyiz onu. İnsan insan olalı bu yüzü taşır ve insan olacağı güne dek taşıyacaktır. İnsanın yüzü başkaldıranın yüzüdür. Ne yazık ki gerçek yüzümüzü ikide birde yeniden bulmak zorundayız: Doğal eğilimlerimizin hepsi onu durmadan unutturur, yadırgatır, yadsıtır bize. Yüzümüzü açık açık yüzlemek, zararlı ikirciliğimizin, uğursuz çelişkenliğimizin bize kurduğu binbir tuzak arasından geçip insanlığımıza erişmenin tek yoludur.

(Çeviren: Azra Erhat)

Kaynak: Jean Bruller Vercors - İnsan ve İnsanlar, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Vedat Günyol, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1998, İstanbul, ss. 11, 17-19, 22-31.

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...