Saturday, 3 September 2022

İsa'nın Tanrı Kompleksiyle Denenmesi

İsa'nın Tanrı Kompleksiyle Denenmesi

İsa, İblis'in denemelerinden geçmek üzere Ruh tarafından çöle götürüldü. Kırk gün kırk gece oruç tuttuktan sonra acıktı. O zaman Ayartıcı Şeytan O'na gelip, 'Tanrı'nın Oğluysan, söyle de şu taşlar ekmek olsun' dedi. İsa ona şu karşılığı verdi: 'Kutsal Yazılarda, insan yalnız ekmekle değil, Tanrı'nın ağzından çıkan her sözle yaşar' diye yazılmıştır'. Sonra İblis O'nu kutsal kente götürdü. Tapınağın tepesine çıkarıp dedi ki, 'Tanrı'nın Oğluysan, kendini buradan aşağı at. Çünkü şöyle yazılmıştır: 'Tanrı, senin için meleklerine buyruk verecek. Ayağın bir taşa çarpmasın diye seni elleri üzerinde taşıyacaklar. İsa İblis'e şu karşılığı verdi: 'Tanrın olan Rabb’i sınama' diye de yazılmışta, İblis aynı şekilde İsa'yı çok yüksek bir dağa çıkarıp O'na tüm görkemleriyle dünyanın bütün ülkelerini gösterdi. 'Yere kapanıp bana taparsan, bütün bunları sana vereceğim' dedi. İsa ona şöyle karşılık verdi: 'Çekil git, Şeytan! Tanrın olan Rab'be tap, yalnız O'na kulluk et' diye yazılmıştır. Bunun üzerine İblis İsa'yı bırakıp gitti. Melekler de gelip İsa'ya hizmet ettiler, o günden itibaren İsa şu çağrıda bulunmaya başladı: Tövbe edin! Göklerin Egemenliği yaklaştı. (Matta, 4:1-17; Markos, l: 12-13; Luka, 4:1-13).

İsa'nın en öncelikle misyonu "Göklerin Egemenliği" düzeninde Tanrının krallığının ilan edilmesidir. Bu yüzden yıkması gereken Şeytanın kral olduğu yeryüzü egemenliğidir. Birinci düzenin ilahı Tanrı RAB iken ikincisinin ilahı da Tanrı kompleksleridir. Tanrı kompleksinin krallığını temsil eden Şeytan, İsa'ya bu düzenin vezirliğini teklif etmektedir. Şeytan, Adem örneğinden de çok iyi bilmektedir ki ölümlü hiçbir insan yeryüzünün Tanrısı olmayı reddedemez. Bu yüzden şeytan İsa'ya Tanrıya ait üç Tanrı kompleksi vaat ediyor, öncelikle Tanrının yaratan ve Rezzak sıfatı konusunda onu deniyor. Eğer İsa söylediğinde "taşlar ekmek olursa" hem Tanrıdan izinsiz olarak onun iradesini kendi iradesi kılmakla kendini Tanrı ilan edecek hem maddeyi istediği gibi yaratıp dönüştürebilme gücü ile Tanrılık iddia edecek hem de hem kendini hem de tüm insanları doyurabilen bir Rezzak olarak kendini Tanrı gibi zannedip Tanrı kompleksine kapılacaktır. Oysa İsa'nın varlığı ve misyonu maddi ve fiziki evrenin gerçekleri ile değil kutsal, ilahi, manevi ve metafizik evrenin idealleri ile ilgili idi. o, göklerin egemenliğinde yeryüzünün değerleriyle yaşanmayacağım çok iyi biliyordu, o , gökyüzünün öğrencisi olmadan yeryüzünün öğretmeni (Rab) olunamayacağını da çok iyi biliyordu. Bu yüzden o, asli misyonunu Şeytana hatırlatarak "insanın yalnız ekmekle değil, Tanrı'nın ağzından çıkan her sözle yaşayacağını", her şeyde, her mekânda her zaman sadece "söz vardı" ilkesinin geçerli olduğunu ilan eder. Çünkü İsa çok iyi bilmekteydi ki "Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı ile birlikteydi ve Söz Tanrıydı. Başlangıçta o. Tanrıyla birlikteydi. Her Şey O 'm m aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O 'nsuz olmadı, olmazdı da. Yaşam O 'ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık da karanlıkta parlar ve karanlık  onu alt edememiştir" (Yuhanna, 1:1-5).

Tıpkı karanlığın ışığı alt edemeyeceği gibi İsa'yı bu şekilde alt edemeyeceğini anlayan Şeytan bunun üzerine ikinci Tanrı kompleksini denemeye karar verir. Şeytan yılların tecrübesi ile çok iyi bilmektedir ki büyük kibirler büyük tevazuların arkasına gizlenmiş ve zafer/üstünlük anlarında ortaya çıkmıştır. Çünkü Şeytan çok İyi bilmekte idi ki, kibir insanın kendi değerini abartması iken tevazu da insanın kendi değerini küçültmesi, alçaltmasıdır. Her ikisi de "değer"e karşı bir ihanet ve zulümdür. Bu açıdan her ikisi de Tanrı kompleksine giden yolda Şeytanın yol azığıdır. Bu yüzden Şeytan İsa'ya Tanrı tarafından seçilmişliğinin, kutsanmışlığının, ayrıcalıklılığının melekler tarafından korunuyor olmaklığının ona kazandırdığı tekebbürle onu imtihan eder. Şeytan, İsa'ya "haydi, kendini bu tepeden aşağı at. Çünkü şöyle yazılmıştır: 'Tanrı, senin için meleklerine buyruk verecek. Ayağın bir taşa çarpmasın diye seni elleri üzerinde taşıyacaklar." Tanrının seçtiği, meleklerin koruduğu, ruhani evrende eller üzerinde taşınan ilahi bir güçsün sen. Sen, eğer Tanrıyı seni korumaya icbar edip onu test edersen onun öğrencisi değil öğretmeni olursun ve ondan bile üstün olursun. Şeytan nasıl ki tüm bu tecrübeleri daha önce Musa ve İsrail halkı üzerinde deneyerek başarılı olduysa şimdi de İsa üzerinde denemektedir. Fakat İsa'nın da dedeleri vardır ve onlardan öğrendiği tecrübelerden çok iyi bilmektedir ki "Tanrın olan Rab'bi sınamayacaksın". Çünkü sadece güven ilişkisine değer veren Tanrı Rab'bi şüphe içinde sınamaktan daha fazla kızdıran hiçbir şey yoktur. İsrail halkının, Harun'un, Musa'nın başına gelen cezaların da sebebi budur.

Şeytan ikinci Tanrı kompleksi teklifinin de reddedilmesi üzerine son olarak İsa'ya sahip olduğu "yeryüzü egemenliğinin" krallığını teklif eder: "İblis aynı şekilde İsa'yı çok yüksek bir dağa çıkarıp O 'na tüm görkemleriyle dünyanın bütün ülkelerini gösterir. 'Yere kapanıp bana taparsan, bütün bunları sana vereceğim' der". Şeytan, İsa'ya yeryüzü egemenliğine ait tüm ülkelerin yönetimi, insanların kaderine tahakküm etme iktidarı, ihtişam, güç ve zenginlik içinde bir hayat vaat eder. İsa'nın sınavında Şeytan veya Tanrı için önemli olan vaatler, onların kabulü veya reddedilmesi değildi. Önemli olan İsa'nın pazarlık yapıp yapmayacağı veya pazarlığa meyyal olup olmadığı idi. Şeytan gökyüzü egemenliğine ait bir şeyden vazgeçilmedikçe yeryüzü egemenliğine ait bir şeyin elde edilemeyeceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden Şeytan, yeryüzü egemenliğine ait şeyler değil bizzat yeryüzü egemenliğini teklif eder. Şeytan, yeryüzüne ait tüm Tanrı kompleksi iktidarlarını İsa'nın ayaklarının altına serer. Fakat küçük bir şartla, İsa'nın bu denli görkemli iktidara ulaşması için sadece eğilmesi gerekir: "Yere kapanıp bana taparsan, bütün bunları sana vereceğim ". Oysa İsa'nın ilk misyonu insanların Tanrıdan başka hiçbir şeyin önünde eğilmemesini sağlamak idi. Hele hele göklerin egemenliğine ait değerleri bırakıp yeryüzünün egemen kişileri, kurum lan, değerleri önünde eğilmek "Kutsal Yazılarda" asla yazmayan bir şeydi. İsa anladı ki yeryüzünü ayakları altında çiğnemeden gökyüzüne ulaşılamaz. Yeryüzü lanetlenmeden gökyüzü kutsanamaz. Tanrıdan başka tüm Tanrı gibiler, tüm Tanrı kompleksleri reddedilmeden Tanrı Rab'be sadık kalınamaz, iki Tanrıya birden asla kulluk edilemez. Şeytan taşlanmadan Tanrı komplekslerinden kurtulunamaz. Şeytana ve vaatlerine "defol/çekil git" denmeden insanlığın tek "Tanrısı olan Rab'be tapılamaz, yalnız O'na kulluk edilemez". Ancak "bunun üzerine İblis İsa'yı (insanı) bırakıp gidebilir. Ancak bunun üzerine melekler de gelip İsa'ya (insana) hizmet edebilir." Çünkü "böyle yazılmıştır tüm Kutsal Yazılarda."

İsa, Tanrıyı denemeden Tanrının denemesinden geçmiş ve sınavı kazanmıştır. İsa için artık müjdesini ve misyonunun tem insanlara duyurma vakti gelmiştir. İsa'yı kendi misyonuna ihanet içinde olan İki büyük düşman olan İsrail din adamlarının devleti ve Roma yeryüzü devleti beklemektedir. Onlardan ilki insanlığın yüzüne Tanrının sevgi, rahmet ve af kapılarını kapatmışken ikincisi de göklerin egemenliğinin kapılarını sıkı sıkı kapatmıştır. O halde İsa'nın yapması gereken ilk çağrı da bu iki kapının ardına kadar açılması olacaktır.

Kaynak: Halis Çetin, Tanrı Kompleksi I, ss. 172-175

Batı'da Irkçılık Kurumsallaşırken - Yaşar Çabuklu

  Batı'da Irkçılık Kurumsallaşırken

Avrupa'da ırkçılığın yükselmesi ''kamuoyunda'' bir telaş ve endişe yarattı. Avrupa'nın 18. yüzyılda temellerini attığı evrenselci hümanist modernlik projesi tehlike altındaydı. Irkçılık toplumdaki irrasyonel eğilimleri manipüle ederek Batı'nın akılcı geleneğini yıkmak istiyordu. 

Avrupa'nın modern düşünce tarihine eleştirel bir bakış durumun hiç de yukarıdaki gibi olmadığını gösterir. Wallerstein'a  göre 18. yüzyılın evrenselliği eril bir evrenselliktir. Kadınlar ve Avrupalı olmayanlar bu evrenselliğe dahil değillerdir. Modern ırkçılık Aydınlanma düşüncesiyle başlamıştır. 18. yüzyıldan önce mitlerin diliyle ifade edilmiş olan ırkçılık Aydınlanma'yla birlikte bilimin, rasyonel aklın diliyle ifade edilir olmuştur. Delacampagne'ın da belirttiği gibi hoşgörünün, hümanizmin büyük savunucusu Voltaire ırkçı ve antisemitik görüşlere sahiptir. Voltaire siyahları hayvanlara yakın bir ırk olarak değerlendirir. Kant'a göre ise Afrika siyahları doğadan zeka almamıştır. Siyahlar insanlık skalasının altlarında yer alırlar, Yahudiler ise tefeci ve dolandırıcıdır. Kadınlar toplumsal konumları itibariyle erkeklere tabi olmalıdır. Hume'a gelince, ona göre siyahlar ve öteki yaratıklar beyazlardan aşağıdır. Siyahların insanların yüz karası olduğunu, Afrika'nın dünya tarihinin bir parçasını oluşturmayacağını ileri sürer. Aydınlanma'nın ''biyolojik'' ırkçılığı ''pozitivim yüzyılı'' olarak adlandırılan 19. yüzyılda değişik biçimlerde sürer ve muhalif düşünürleri de etkiler. Fourier ve Marx zaman zaman antisemitik görüşleri dile getirirler. Kapitalist üretim ve kültürün daha üstün olduğu yolunda bir Avrupamerkezcilik Marx ve Engels'in düşüncelerinde belirgindir. Larrain'in de belirttiği gibi Engels'e göre Fransa'nın Cezayir'i fethetmesi ''uygarlığın gelişmesi için önemli ve talihli bir olaydır.'' Marx, Venezuella'lı halk kahramanı Simon Bolivar'ı zavallı, zalim de korkak bir hain olarak tanımlar. 1862'de Meksika'nın Fransa'ya karşı kazandığı zaferden sonra bile Marx Meksikalıları ''aşağılık insanlar'' olarak değerlendirilmiştir. Marx ve Engels'e göre Montenegrin'ler ''sığır hırsızları'', Bedeviler ''hırsızlar ulusu'', Çinliler ise ''kalıtsal olarak aptal''dır.

***

Arendt sıradan kötülüğün derinliğe sahip olmadığını söylemişti.Öte yandan kendini yüzeyle, sığlıkla, basmakalıp ifadelerle ortaya koyan bu kötülük bir yanıyla piyasanın standartlaştırıcı, formülleştirici, basitleştirici etkilerinden bağımsız değildi. ''Derin düşüncenin'', yüzeyi kaplamış kötülüğe baskın çıkması kolay değildi. Bununla birlikte rakip devletlerin askeri gücünün yanı sıra anti-faşist bir muhalefet cephesi faşizmin ''yenilmesinde'' etkin oldu. Arendt modernliğin otoriter yönetimlerindeki kötülüğün banalliğini incelemişti. Ancak kötülük modern devletlerin pazar paylaşım mücadelesinin yanı sıra modernliğin ötekini düşman ilan etmesiyle, onunla ölümcül bir restleşmeye girmesiyle de ilişkiliydi. Sömürge halkları, işçiler, kadınlar, eşcinseller, deliler, ''sapkınlar'' vb. gruplar kendini iki kutuplu karşıtlıklar temelinde kuran modernliğin savaş ilan ettiği ve kötülük ve özdeşleştirdiği (ve böylece modernliğin kendi kötülüğünü oluşturduğu) gruplardı. 1960'lardan sonra gelişmeye başlayan postmodernliğin modernlikten önemli bir farkı, kötülükle özdeşleştirilen ötekiyle ''barış yapmasıydı.'' Sömürgelere siyasi bağımsızlıkları verildi, işçi sınıfı 1960'ların sosyal refah toplumu içinde saygın bir konum kazandı, kadınlara tanınan haklar genişletildi, siyahların, eşcinsellerin konumlarında iyileşme sağlandı, delilik eski ürkütücü boyutundan ''arındırılarak'' terapi sektörünün konusu haline geldi vb. Postmodernlik modernliğin kötülükle özdeşleştirip savaş açtığı muhalif alanları ticarileştirdi, piyasanın içine kattı. Bunda 1970'lerde gelişmeye başlayan postfordist esnek, dağınık üretimin muhalefeti ''korkutucu'' bir kollektiflikten'' uzaklaştırılmasının da payı vardı. Modernlikteki ötekinin kötülüğü, postmodernlikte yerini ötekinin egzotikliğine, ''büyüsüne'' bıraktı. Ötekinin hakları, farklı olanın hakları, çokkültürlülük, çeşitlilik, çok etnililik, ötekine saygı, kültürler arasılık, karşılıklı etkileşim, kültürler arası geçişkenlik, melezleşme, transvestilik, transseksüellik vb. Tüm bunlar postmodernliğin eskiden düşman ilan edilmiş alanları bu kez sistem içine çekme çabasını, ticari-kültürel bir asimilasyon eğilimini yansıtıyordu. Sistem hem karşıtının hem de kendisinin kötülüğünü yumuşatıyor gibiydi!

Bu ''barış'' süreci kendi çelişkilerini-sınırlarını da içinde barındırıyordu. Postmodernlik kültürel ve ticari olarak asimile edebildiği geniş bir orta sınıf kitlesi yaratmıştı ama neo-liberal politikalar sonucu işsizlik büyümüş, varoşlardaki yoksul nüfus artmaya başlamıştı. İşte bu kez postmodernliğin kötülükle, suçlulukla özdeşleştirmeye çalışacağı kesim bu yoksullar olacaktı. Kötülükle özdeşleştirilen ikinci kesim ise metropollerdeki göçmenler olacak, 1990'lardan itibaren Batı'da devletin kurumsal ırkçılık politikaları devreye girecekti. Yoksullar, göçmenler, üçüncü dünya ülkeleriyle ilişkilendirilen köktencilik ve terör yeni kötülük simgeleri olarak lanse edilecekti. ''Postmodern balayının'' sona erişiyle birlikte, 1990'lardan sonra Batı'da başlayan yeni yapılanma bir güvenlik toplumu oluşturmaktaydı. Kendini ''ötekinden korumaya'' yönelik güvenlik anlayışının temelleri postmodernliğin evvelki ''yükseltme'' dönemindeki farklılık söylemi tarafından ''yumuşak bir biçimde'' oluşturulmuştu. Bireylerin seçtikleri farkların meşruiyeti uzmanlar tarafından oluşturuluyor ve onaylanıyordu. Postmodern ''hoşgörü'' ötekinin farklılığını kabul eden ama kendi -Batılı, orta sınıf- değerlerinden ve yaşam tarzından ödün vermeyen, ötekinin farklılığına kendine dokunmadıkça, kültürel-ticari kodlar içinde kaldığı sürece tahammül eden bir hoşgörüydü. Kayıtsızlığın ve duyarsızlığın üreticisi olan postmodernliğin kendini ötekine dolaysızca açan kendini dışlayıcı sınırlarını ortadan kaldıran bir benlik üretmesi zaten düşünülemezdi. Bu nedenle ''öteki modasından'' ötekinin tekrar kötülükle özdeşleştirilmesine geçiş zor olmadı. 

Modern iktidar ''kötülük yapmak'' konusunda postmodern iktidarla kıyaslandığında çok daha fazla sınırlanmıştı. Karşısında kolektif bir muhalefet ve vicdan vardı. Arendt'in toplumdaki vicdanî çöküşten yakındığı dönemde bile kötülüğe karşı manevi direnç bugünkünden kat kat daha fazlaydı. Modernlik bürokrasinin kötülüğünü sıradanlaştırmıştı ama bu durum toplum gözünde, vicdanında tam anlamıyla içselleştirilmiş bir meşruiyet kazanmamıştı. İktidar ilişkilerini tüm topluma yayan postmodern kapitalizm ise düzenli tüketicileri kötülüğün sinik izleyicileri, onaylayıcıları haline getirdi. Toplumsal çoğunluğun manevi değerleri, vicdanı büyük ölçüde yok oldu. Derin olan her şeyin ortadan kalkışıyla birlikte yüzey kötülükle buluştu. Deregülasyonla/kuralsızlaştırmayla, yasa(ma)ya dayalı meşruiyetin gerilemesiyle birlikte, kötülükle özdeşleştirilen ötekine (varoş yoksullarına, üçüncü dünya ülkelerine vb.) karşı kaba güç ve şiddet kullanımı sıradanlaştı, uluslararası hukuk işlevini yitirmeye başladı. 

Postmodernlik ötekinin ''şeytaniliğini'' ortadan kaldırarak kendisinin egemen olduğu zararsız bir ticari-kültürel farklılıklar oyunu düzeni kurmak istemişti. Ama kâr oranlarının yükseltilmesini zorunlu kılan kendi neo-liberal sistemi hem onu hem de ötekini sertleştirdi, köktencilik iki taraflı olarak güçlenmeye başladı. Baudrillard'ın da dediği gibi farklılıklar oyununun oynanamadığı, pazarlığın, düzenli değiş tokuşun olanaksız olduğu yerde terör gündeme gelir. Pazarlık edilebilir bir ötekiliğe dahil olmayı reddeden kökten ötekinin varlığı egemen sistem açısından tahammül edilemez bir nitelik kazanır ve öteki yok edilmesi gereken bir kötülük olarak sunulur. Evrensel ötekilik ve farklılık simgelerinin efendisi olan, ötekiliği kendi yararına kullanan iktidar için terör vazgeçilmez bir araç olup çıkar. Postmodern kapitalizm iktidarın kötülüğünün tarihte benzeri görülmemiş bir biçimde banalleştiği postahlakçı bir yapılanmayı temsil etmektedir.

Kaynak: Yaşar Çabuklu, Uzam ve Kötülük, Everest Yayınları, 1. Basım Ocak 2006, ss. 173-174, 158-160

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...