Saturday, 31 December 2022

Kur'an'da "Kadınları Dövün" Buyruğu Yok – Cengiz Özakıncı

Çevirmenlerin bir ayette "örtün" diye çevirdikleri sözcük ile bir başka ayette "dövün" diye çevirdikleri sözcük, Kur'an'ın Arapçasında aynı sözcüktür: D-R-B. Kur'an'da 58 yerde karşımıza çıkan D-R-B sözcüğüne çevirmenler neredeyse her ayette başka bir anlam veriyorlar. Kimi yerde yola "çıkmak", kimi yerde boyun "vurmak'', kimi yerde karanlığa "bürümek", kimi yerde parmakları "doğramak", kimi yerde örnek "vermek", kimi yerde verilen bir şeyi geri "almak", konulan bir şeyi "kaldırmak", birini "dövmek", birini "yatırmak", "uyutmak", "örtmek" ve daha pek çok birbirine uymaz anlamların hepsi aynı sözcüğe, Kur'an'daki D-R-B sözcüğüne yüklenmiştir, Örneğin Kur'an'da geçen "Kulakların üzerine D-R-B etmek" kimi çevirmenlerce; "Kulaklarının üzerine yatırıp uyutmak," diye anlamlandırılırken, kimilerince; "Kulaklarının üzerine vurmak," diye çevrilmektedir. "Bu nasıl böyle olabilir?" diye sorulduğunda; "Tümcenin gelişine göre (Arapça deyimle "siyak"ına göre) uygun bir anlam yakıştırıldığı" söylenmekte! Yani, "Arapça değil mi? Uydur uydur söyle!"

Çevirmenlerin ve yorumcuların büyük bir çoğunluğunun; "O kadınları dövün," diye çevirdikleri ayette de karşımıza çıkan bu D-R-B sözcüğü hakkında, 1050 yıllarında yazılmış bir Arapça sözlük -ki tüm İslam bilginleri kaynak olarak benimsemişlerdir- şöyle der:

D-R-B: Bu sözcük hakkında ihtilaf vardır. (Bkz: Ragıb el Müfredat)

Yine tüm İslam bilginlerinin kaynak olarak benimsedikleri Firuzabadi'nin 1450 yıllarında yazdığı büyük sözlüğünde de aynen şöyle söylenir:

D-R-B: Bu sözcük hakkında ihtilaf vardır.

Evet, bu sözcüğün anlamının ne olduğu konusunda bilginler arasında "ihtilaf', yani uyuşmazlık vardır; gelgelelim bu sözcüğü "dövün" diye çeviren hiçbir çevirmen, hiç değilse bir açıklama koyarak: "bu sözcüğün anlamının ne olduğu konusunda kesinlik bulunmadığını, bu nedenle "dövün" diye yakıştırılan Türkçe anlamın doğru olmayabileceğini" belirtmek gereğin! duymamış; sanki bu sözcüğün "dövmek" anlamı kesinmiş gibi, hepsi de ağız birliği ederek "dövün" diye çevirmişlerdir. İlginç olan bu çevirmenlerin tümünün de erkek olmasıdır. Yalnız kimi çevirmenler, bir parantez açarak "(acıtmadan, azıcık) dövün," diye çevirmişlerdir. Oysa Kur'an'ın Arapçasında "acıtmadan", "azıcık" gibi uyarılar bulunmamaktadır. Eğer "D-R-B" sözcüğü "acıtmadan, azıcık dövmek" anlamına geliyor ise, aynı sözcük, aynı kipte, bir başka ayette (Enfal, 12), niçin "hiç acımadan parmaklarını doğrayın," anlamına gelsin?

Evet, Kur'an'da "O kadınları D-R-B edin," diye bir buyruk gerçekten de vardır; ancak bunun "O kadınlan dövün," mü, "yatırın" mı, "gönderin" mi, "yollayın" mı, "doğrayın" mı, "atın" mı, yoksa "örnekleyin" mi anlamına geldiği "ihtilaflı"dır, tartışmalıdır. Çünkü Arapçada "kitap D-R-B etmek"; kitap yayımlamak, piyasaya kitap çıkartmak anlamına gelir. "Para D-R-B etmek"; dolaşıma para sürmek, tedavüle sokmak anlamına gelir. Arapçada "D-R-B ' ül evvel" deyimi; ilk yaratıklar, anlamına gelir. Arapçada "iki insanın birbirleriyle D-R-B'laşması"; dövüşmeleri anlamına gelmez, tersine, birbirleriyle ortak olup bir işletme kurmaları anlamına gelir. B irinin kendi parasını D-R-B ettiği, diğerinin de yalnızca işgücünü, emeğini D-R-B ettiği ortaklıklara da Arapçada "D-R-B'laşma" (Mudaraba) adı verilir. Öyleyse, Kur'an'da geçen "O kadınları D-R-B edin," tümcesi, nasıl olup da "dövün" demek olabilir? Arapçada "kitap D-R-B etmek,"; bir kitabı pataklamak, dövmek midir ki, bir kadını D-R-B etmek, o kadını dövmek anlamına gelsin? Arapçada "çadır D-R-B etmek"; çadır "kurmak" anlamına gelir; yoksa çadırı "dövmek" değil.

Kaynak: Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, Payel Yayınevi, Üçüncü basım: Haziran 1998, İstanbul, ss. 235-237

Thursday, 29 December 2022

Geleceğin Topluluğu Paranın Karşılayamayacağı Gereksinimlerden Doğacak

Geleceğin Topluluğu Paranın Karşılayamayacağı Gereksinimlerden Doğacak - Charles Eisenstein

En önemli sermaye tipi, toplumsal sermayedir. Toplumsal sermaye temelde ilişkileri ve becerileri, insanların bir zamanlar armağan ekonomisinde kendilerine ve birbirlerine sağladıkları, yemek yapma, çocuk bakımı, sağlık bakımı, misafirperverlik, eğlence, tavsiye ve yiyecek yetiştirme, giyecek yapma ve ev inşa etme gibi "hizmetler"i içerir. Bir ya da iki kuşak öncesi gibi yakın bir tarihte bu işlevlerin pek çoğu günümüzdekinden çok daha az ticarileşmişti. Benim çocukluğumda tanıdığım insanların çoğu ender olarak restoranlarda yemek yer ve okuldan sonra komşular birbirlerinin çocuklarına göz kulak olurlardı. Teknoloji yerkürenin giderek daha derin ve gözlerden uzak parçalarını mal alanına soktuğu kadar, insan ilişkilerinin de "hizmetler" alanına sokulmasında bir araç oldu. Örneğin fonograf ve radyo teknolojisi, müziğin insanların kendileri için yaptıkları bir şeyden, para verdikleri bir şeye dönüşmesine katkıda bulundu. Depolama ve nakliyat teknolojileri aynı şeyi yiyecek işleme için yaptı. Genel olarak bakıldığında, teknolojiye eşlik eden gelişkin işbölümü, kullandığımız şeylerin çoğu için bizi yabancılara bağımlı kıldı ve komşularımızın ürettiğimiz şeyler için bize bağımlı olmaları olasılığını ortadan kaldırdı. Böylece ekonomik bağlar toplumsal bağlardan koptu ve bu da bize komşularımıza sunacak pek az şey ve onlan tanımak için çok az fırsat bıraktı

Toplumsal sermayenin parasallaşması topluluğun yok edilişidir. Paranın topluluğun çözülüşüne iyice bulaşmış olmasına şaşmamalı, çünkü para, kişiliksizleşmenin doruğudur. İki farklı ormanı paraya dönüştürürseniz ikisi de aynı olur. Kültüre uygulandığında aynı ilke hızla, her hizmetin bedeli ödenen bir hizmet olduğu küresel bir monokültür yaratıyor. Tüm ilişkilerimize para aracılık ettiğinde bizler de eşsizliğimizi yitirerek standart mal ve hizmetlerin standart tüketicileri ve başka hizmetleri yerine getiren standart görevliler oluyoruz. Hiçbir ekonomik ilişki önem taşımıyor, çünkü her zaman "onu yapması için başka birine para verebiliriz." Ne kadar uğraşırsak uğraşalım bir topluluk yaratmakta bu kadar zorlanmamıza şaşmamalı. Kendimizi bu kadar emniyetsiz, bu kadar vazgeçilebilir hissetmemize şaşmamalı. Eşsiz ve kutsal olanın, faizin etkisiyle, parasallaşmış ve özelliksiz şeylere dönüşmesidir bunun nedeni. İnsanlığın Yükselişi'nde şöyle yazmıştım:

"Aslında birbirimize ihtiyacımız yok." ... Günümüz dünyasında topluluğun yitirilmesi için daha iyi bir tanım olabilir mi? Aslında birbirimize ihtiyacımız yok. Yiyeceğimizi yetiştiren, nakleden ve işleyen, kıyafetlerimizi yapan, evlerimizi inşa eden, müziğimizi yaratan, arabamızı yapan ya da tamir eden kişiyi tanımamıza gerek yok; biz işteyken bebeklerimize bakan kişiyi bile tanımamıza gerek yok. Role bağımlıyız, ama bu rolü oynayan kişiyle bağımlılığımız önemsiz düzeyde. Her ne iş olursa olsun, paramız varsa, o işi yapması için birine para verebiliriz (ya da daha başka birine). Parayı nasıl elde ediyoruz peki? Büyük olasılıkla başka birinin bize onlar için bir şeyi yapmamız karşılığında ödeme yapması anlamına gelen, bir başka uzman rolü oynayarak...

Yaşamın gereksinimleri uzmanlara teslim edildi ve bu da bize kendimizi eğlendirmekten başka (kendi uzmanlık alanımız dışında) hiçbir anlamlı iş bırakmadı. Bu arada günlük yaşamın işlevlerinden bize kalabilmiş olanlar çoğunlukla, tek başına yapılan işler: bir yerlere gitmek için araba kullanmak, bir şeyler satın almak, faturaları ödemek, kolay yemekler pişirmek, ev işi yapmak. Bunların hiçbiri komşularımızın, akrabalarımızın ya da arkadaşlarımızın yardımını gerektirmiyor. Komşularımıza daha yakın olmayı diliyoruz; kendimizi, onlara memnuniyetle yardım edecek dost canlısı kişiler olarak görüyoruz. Ama yardım edecek pek az şey var. Kutu benzeri evlerimizde kendimize yeterliyiz. Ya da daha doğrusu, tanıdığımız insanlar açısından kendimize yeterli, binlerce kilometre uzakta yaşayan yabancılaraysa daha önce hiç olmadığımız kadar bağımlıyız.

Toplumsal ilişkilerin ticarileşmesi bize tüketmekten başka yapacak hiçbir şey bırakmıyor. Ortak tüketim bir topluluk oluşturmaz, çünkü armağan gerektirmez. Çoğu sosyal toplantının hep yakınılan anlamsızlığının, "Sana ihtiyacım yok," bilgisinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yiyecek, içki, ilaç ya da eğlence tüketmek için yardımınıza ihtiyacım yok. Tüketim kimsenin armağanlarını gereksinmez, kimsenin gerçek varlığını gereksinmez. Topluluk ve yakınlık ortak tüketimden değil, ancak vermekten ve ortak yaratıcılıktan doğabilir.

Özgürlük yanlıları özel mülkiyetin kutsallığından söz ettiklerinde farkına varmadan, derinden nefret ettikleri Büyük Devlet'e ihtiyaç yaratıyorlar. Çünkü topluluk bağlarının yokluğunda geriye kalan yalıtılmış bireyler, bir zamanlar topluluk yapılarının yerine getirdiği toplumsal işlevler -emniyet, çatışma çözümü ve kolektif toplumsal sermayenin paylaştırılması - için uzaktan otoriteye, hukuki olarak oluşturulmuş bir devlete ihtiyaç duyuyorlar. Ekonomik alanın mülkleşip özelleşmesi bizi çaresizce bağımlılaştırıyor -tanıdıklarımızdan bağımsız, uzaktan yöneten gayri şahsi, zorlayıcı kurumlara bağımlı.

İnsanlara hayatlarındaki en büyük eksikliği sorduğumda en sık verilen yanıt, "topluluk" oluyor. Ancak tüm yapı taşları -birbirimiz için yaptığımız şeyler- paraya dönüştürülmüşse, topluluğu nasıl inşa edebiliriz? Topluluk armağanlarla örülür. İşlemin ardından hiçbir yükümlülüğün kalmadığı para ya da takas işlemlerinin tersine armağan her zaman, gelecekteki armağanlara işaret eder. Aldığımızda, borçlu oluruz; minnet, bir şey almış olma bilgisi ve karşılığında bir şey verme arzusudur. Ama artık verecek ne kaldı? Yaşamın gereklilikleri değil, yiyecek değil, barınak ya da giyecek değil, eğlence değil, öykü değil, sağlık bakımı değil: artık herkes bunları satın alıyor. Bütün bunlardan uzaklaşma, kendi evlerimizi inşa ettiğimiz, kendi yiyeceğimizi yetiştirdiğimiz ve kendi giyeceklerimizi diktiğimiz daha kendine yeterli bir yaşama, topluluğa dönme dürtüsü bundan kaynaklanıyor. Ancak bu hareket kendi başına değerli olsa da, yalnızca topluluk yaratmak için her şeyi zor yoldan yapmaya başlayacak insan sayısının fazla olacağını sanmam. Modern çağın işgücü uzmanlaşmasını ve makinelere dayalı verimliliğini tersine döndürmenin dışında bir çözüm daha var ve bu çözüm, paranın gereksinimlerimizin pek çoğunu karşılamadığı gerçeğinden doğuyor. Günümüzde çok önemli gereksinimler karşılanamıyor; kişiliksiz doğasından ötürü, paranın bunları karşılaması olanaksız. Geleceğin topluluğu paranın karşılayamayacağı gereksinimlerden doğacak. Paraya neden "ortak değerlerin cesedi" dediğimi artık anlayabiliyorsunuzdur. Doğal, kültürel, toplumsal ve ruhsal sermayenin paraya dönüşmesi, Richard Seaford'ın paranın dokunduğu her şeyi homojenleştirme gücü olarak tanımladığı şeyin tamamlanmasıdır. "Paranın gücü bireyselliği homojen kişiliksizliğe indirgemesi bakımından ölümün gücüne benziyor. " (Seaford, Money and the Early Greek Mind, s. 157.)  Gerçekten de, her orman keresteye dönüştürüldüğünde, her ekosistem çiğnendiğinde, her insan ilişkisinin yerini bir hizmet aldığında, gezegensel ve toplumsal yaşamın işlevleri sona erecek. Geriye yalnızca, yüzyıllar önce Kral Midas mitinin öngördüğü gibi soğuk, ölü para kalacak. Öleceğiz -ama çok, çok zengin olarak.

Kaynak: Charles Eisenstein - Kutsal Ekonomi, Geçiş Çağında Para, Armağan ve Toplum, Çev. Sinem Gül, 1. Baskı: İstanbul, Ekim 2012, ss. 79, 80

Tuesday, 13 December 2022

Gerçek Barışın Aracı - Friedrich Nietzsche

 Gerçek Barışın Aracı


Şimdi hiçbir hükümet, yeri geldiğinde fetih arzularını tatmin etmek için bir ordu beslediğini itiraf etmeye yanaşmıyor; sözde savunmaya yarıyormuş bu ordu. Kendilerine avukat olarak da, meşru müdafaaya izin veren ahlakı seçiyorlar. Oysa bunun anlamı, kendimize ahlaklılığın, devletimiz meşru müdafaa araçlarını düşündüğüne göre, saldırgan ve fetih meraklısı olduğu düşünülmesi gereken komşu devlete de ahlaksızlığın yakıştırıldığıdır; ayrıca bir orduya neden gereksindiğimize getirdiğimiz açıklamayla, tıpkı bizim devletimiz kadar, saldırı arzusunu yadsıyan ve kendi açısından da orduyu yalnızca meşru müdafaa amacıyla besleyen komşu devletin, masum ve beceriksiz bir kurbana hiç savaşmadan baskın vermek isteyen ikiyüzlü ve kurnaz bir suçlu olduğunu ilan etmiş oluyoruz.

Şimdi tüm devletler birbirlerine karşı böyle bir konumdalar: Komşunun kötü niyetli, kendilerinin de iyi niyetli olduğunu varsayıyorlar. Ne ki bu varsayım insanlıktan uzaktır, savaş kadar, hatta savaştan daha da kötüdür: Aslında savaşların nedeni ve davetiyesidir; çünkü söylendiği gibi, komşuya ahlaksızlık isnat eder ve böylelikle düşmanca zihniyeti ve eylemi kışkırtıyor gibidir. 

Ordunun bir meşru müdafaa aracı olduğu öğretisine de, fethetme arzularına olduğu kadar tövbe edilmelidir. Ve belki de büyük bir gün gelecek, savaşlarla ve zaferlerle, en üst düzeyde askeri düzen ve askeri zeka eğitimiyle öne çıkan ve bunlara en büyük kurbanları vermeye alışmış olan bir halk, gönüllü olarak şöyle seslenecektir:

"Kılıçları parçalıyoruz!"

Ve tüm ordusunu en küçük birimine dek dağıtacaktır. En silahlı olduğu sırada bir duygu yüksekliğinden dolayı kendini silahsız kılmak, budur gerçek barışın aracı ve her zaman bir zihniyet barışına dayanmak zorundadır; şimdi tüm ülkede kol gezen sözümona silahlı barış ise, zihniyet geçimsizliğidir; kendisine ve komşusuna güvenmez ve yarı nefretten, yarı korkudan ötürü, silahları bırakmaz. Nefret etmek ve korkmaktansa, yok olmak daha iyi; kendinden nefret ettirmek ve korkutmaktansa, yok olmak iki kere daha iyi; bu olmalıdır en yüce düsturu, her bir devlet toplumunun.

Bilindiği gibi, bizim sevgili liberal halk temsilcilerimizin insanların doğası üzerinde oturup düşünecek zamanları yok; eğer olsaydı, "askeri gücün yavaş yavaş azaltılması" için çalışmakla, boşuna çalıştıklarını bilirlerdi. Dahası; ancak bu türden bir yokluğun en üst düzeyde olduğu yerde, burada tek yardımcı olabilecek tanrı türü de en yakındadır. Savaş zaferleri ağacı yalnızca bir vuruşta, bir yıldırım çarpmasıyla yok edilebilir; ne var ki yıldırım, biliyorsunuz ya, buluttan gelir -ve yukarıdan.


Kaynak: Friedrich Nietzsche - Gezgin ve Gölgesi, Çev. Mustafa Tüzel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,  8. Basım Ocak 2022 İstanbul , ss. 140-141

Friday, 18 November 2022

Tektanrıcılığın İlk Ortaya Çıkışı Mısır'da

Tektanrıcılığın İlk Ortaya Çıkışı Mısır'da

Eskiçağ tarihinin pagan inançlarının karşılaştıkları en büyük sorun olan tanrılar karmaşasına son vermek için yapılan girişimlerden biri olan Akhenaton'un Tanrı Aton'u tekleştirme gayreti hem insanlığın teoloji anlayışında büyük bir aşama olarak kabul edilmiş hem de sonraki dönemlerdeki girişimler için bir milat olmuştur. Bu girişim Zerdüştlük gibi düalizm anlayışı ile Asur krallarının tanrı Asur'u tekleştirerek kendi milli tanrıları haline dönüştürmesinden büyük farklılıklar gösterse dahi temelde bir tanrıyı diğerleri üzerine konumlandırma gayreti olarak kabul edilmektedir. 

Mısır inanç sisteminde tanrılar listesi birçok defa yenilenmiş ilk dönemdeki Ptah'dan Amon - Ra'ya uzanan baş tanrı değişimleri görülmüştür. Bu baş tanrı değişimleri bir anda ortaya çıkmamış toplumsal kabulün hazır olduğu durumlarda zaman alan bir süreçle gerçekleşmiştir. Bu sürecin içerisinde, baş tanrı için diğer tanrılardan büyük tapınaklar yapılmasından, mitoslarda yeni baş tanrının en önemli rolü almasına; yeni baş tanrının doğanın en üstün yönlerini karakterinde toplamasından, krallara babalık yapmasına kadar uzanan büyük bir dönüşüm yer almıştır.

Yüzyılları alan bu dönüşümlerde tanrılar değişmiş olsa dahi bir bütün olan kozmik evrenin farklı yönlerini sembolize eden tanrıların varlığından asla vazgeçilmemiştir. Fakat sonraki dönemlerde Akhenaton adını alacak olan IV. Amenhotep, Mısır inanç sisteminin temelini oluşturan bu anlayıştan vazgeçerek tanrısı Aton'u tüm kozmik yapının yegane sebebi haline getirmeye çalışmıştır. Akhenaton, ısı ve ışık vererek hayatı ortaya çıkaran güneşin, zamanın da akışını belirlediğini kabul ederek, güneşin kozmolojik olarak yeterli olduğunu diğer her şeyin güneşe göre kendisini şekillendirdiğine inanmıştır. Bu inanış diğer tek tanrılı dinlerdeki gibi vahye dayalı bir açıklamadan çok doğal delillerle dayanan kabulleri içermiş ve Akhenaton, tüm Mısır inancını bu kabullere göre şekillendirmeye çalışmıştır.

Mısır'da önceki dönemlerde görülen birçok tanrının ismi ile tanrısal yönlerinin zikredildiği geleneksel yaklaşımın aksine kutsal olan her şey Tanrı Aton'a atfedilmiştir. İlahi, Tanrı Aton'un övülmesi ile başlamış, oğlu ve insanlar ile arasındaki bağdaştırıcısı olan Akhenaton için taşıdığı önemin vurgulanması ile sürdürülmüştür. Aton dininden önceki inanç anlayışında da tanrılar ile insanlar arasındaki bağlantıyı sağlayan kral inanışı mevcut olmasına rağmen kralla beraber kalabalıkbir ruhban sınıfı bulunmaktaydı. Kral resmiyette tanrı olarak kabul edilmekte ve diğer tanrılarla yönettiklerinin arasında yer almaktaydı. Fakat inancın sürdürücüsü ve toplumdaki varlığının sağlayıcısı ruhban sınıfı mensuplarıydı. Akhenaton, Tanrı Aton'u tekleştirmesiyle bu genel işleyişe son vermiş ve bu durum diğer tanrıların tapınaklarındaki ruhbanlar tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Bu tepki, Kralın aldığı önlemler ile bastırılmaya çalışılmışsa da Aton'un tekleştirilmesinin Akhenaton'un dönemiyle sınırlı kalmasına yol açmıştır.

Akhenaton, Tanrı Aton inancını ilana başladığı ilk dönemlerde diğer tanrıları tamamen yasaklama yoluna gitmemiş fakat Aton'un inanç alanını genişlettikçe diğer tanrıların tapınaklarında kendi tanrısına daha fazla yer verilmesini istemiş olmalıdır. Aton inancının ilk dönemlerdeki bu değişim girişimi, Mısır inanç sistemindeki sıradan tanrı hiyerarşisi değişimlerinden biri gibi algılansa dahi Akhenaton'un tekleştirdiği Aton, diğer tanrılar gibi tabiat kökenli olmayıp sahip olduğu kozmolojik temellendirme ve kapsayıcılık ile diğer tanrıların varlığını sürdürmesine ihtiyaç bırakmamaktaydı. Aton'un sahip olduğu kapsayıcılık, kozmolojik olarak her şeyi içerirken onun temsilcisi ve oğlu olan kral da yeryüzündeki tüm insanların yöneticisi konumuna yükselmekteydi. ss. 103-106

Akhenaton'un Tanrı Aton için yazmış olduğu bilinen ilahiden alınmış olan bölümden:

"Kutsal ışığın gökyüzünün yükseklerinden parlasın! Ey yaşayan Aton, bütün hayatın kaynağı! Doğu ufkundan yükselen ve akan, dünyayı güzelliğin ile doldurdun. Görkemli, müthiş, göz kamaştırıcı yüceltilmiş, tüm dünyanın efendisi, ışıkların aydınlatarak yarattığın her şeyin sınırlarının ötesindeki topraklara (kadar) dokunuyor. Orada güneşle, sevdiğin oğlun (Akhenaton) için kapsadığın en uzaklara kadar ulaşıyorsun. Uzakta olmana rağmen ışığın bütün yeryüzünde yayılıyor ve senin yolunu izleyenlerin hepsinin yüzünde senin parlaklığın ışıldıyor. (...) Yumurtanın kabuğunun içerisindeki civciv ile konuşan sensin! Ona (civcive) korumak ve (hayata gelişinde) başarı için hava verirsin. Ve ona (civcive) kabuğunu kırmadan önceki (gelişme) zamanını tanıdın. Sonra o (civciv) doğum saati geldiğinde öterek kabuğundan (senin isteğin ile) çıkar. Kendi başına iki ayağı üzerine kalkar ve oradan gider."

"Yarattığın dünya ne kadar çeşitli, her şey gizemli, (görünen her şey) kutsal, Ey, tek tanrı, ondan başkasının olmadığı Sen (Tanrı Aton) (hâlâ) yalnızken (teksen varken) kalbinin isteğine göre dünyayı şekillendirdin. Khor (günümüz Doğu Akdeniz kıyıları) ve Kuş (günümüz Nübye) ülkesinin uzaklarını ve Mısır'ın zengin siyah topraklarını insan ve ayakları üzerinde duran, kanatları ile uçan her çeşit yarattıklarının ailesiyle doldurdun. (...) Sen (Aton) tek tanrısın, yaşayan güneş, Aton olarak biçimlenerek uzaklardan parlayansın, yaşayan güneş, şanlı bir kral gibi açığa çıktı, ışığı yükseldi, uzaklaştı, şimdi yakına geldi. Bu dünyadaki sayısız şeyi sen kendinden yarattın, tek olan (Aton), şehirler, köyler, tarlalar, yollar, nehir (yarattın) ve her bir göz gün ışığının mükemmelliğinde seni görür. Ey tanrı, günün güneş diski sensin. Bütün yaratılanları görensin, sonsuza kadar var olacakların üzerinde senin kanıtın var çünkü senin evrenini anlayanların biçimlerini sen yarattın, onlar tek bir ses (dua) ile seni överler." [J. L. Foster - Ancient Egyptian Literature-An Anthology. University of Texas Press, (2001) ss. 2-6.] ss. 105, 107

Akhenaton'un binyılların tanrısallık birikimini geride bırakarak yeni bir inanç sistemi oluşturmak için harcamış olduğu çabanın temel motivasyonunun ise yönetim anlayışında gerçekleştirmek istediği değişimden kaynaklandığı iddia edilebilir. Bu değişim, Akhenaton'un diğer tanrıları yok sayarak Tanrı Aton'u tekleştirmesi, yeni bir başkent inşa ederek yönetimini Amarna kentine taşınması, yeni bir ruhban ile seçkin sınıf ortaya çıkarması ve Aton ile tüm bağlantıyı kendi üzerine almasıyla gerçekleşirken yönettiklerinin eksiksiz sadakatini kazanmayı istemiş olmalıdır. Yönettiklerinin tamamını sahip olduğu inanç gücüyle kuşatmayı hedefleyen Akhenaton, siyasi gücüyle de kendisine rakip gördüğü diğer tanrıların ruhbanlarını tasfiye etmeye çalışmıştır. Bu gayelerinden dolayı haleflerinin ulaştığı tanrı unvanından vazgeçerek bir tanrının en yüce ruhbanı olan Akhenaton, alçalış gibi görülen bu durumu siyasi bir yükselişe dönüştürmeyi denemiştir. Haleflerinin kullandıkları unvanların ardındaki temel gerçeklik olan mitolojik anlatıları da kabullenmeyen Akhenaton, yeni inancın doğası gereği tüm tanrısal bilgiyi kendisinde toplamış ve inancın öğretileri Kralın belirlediği düsturlara dönüşmüştür. Böylece yeni inanç, Akhenaton'un Tanrı Aton ile birlikteliğinin oluşturduğu inanma biçimini iktidarının siyasi gücü ile bezemiş, ülkedeki Aton'a dayanan birliğin sonsuza kadar sürmesini amaçlamıştır.

Tanrı Aton'un sınırsız gücünün ortaya konulması için yazılmış olan ilahide, Aton'a benzersiz bir yaratma gücü verildiği gibi yarattıklarının da onun isteklerini sorgusuz yerine getireceğinden bahsedilmiştir. Ayrıca Akhenaton'un yeni güneş tanrısı Aton'un yarattığı her şeyi kendisinden bir parça olarak oluşturduğu da anlatılmıştır. Bu iki açıklamanın temelinde ise kozmik bilginin tek elde toplanmış olduğunun ve evreni kapsayan her şeyin Aton'dan bir parça olduğunun vurgulanması bulunmaktadır. Akhenaton'dan önceki dönemlerde kozmik var oluş bile birden fazla tanrının aralarındaki kaosa dayandırırken yeni güneş tanrısı kozmik yaratılışta hiçbir kargaşaya meydan vermeyecek şekilde hakim gösterilmiştir.

Tanrı Aton'un tekliğinin müjdeleyicisi, yeni inancın öğretilerinin açıklayıcısı, tanrı ile insanlar arasındaki tek aracı olan Akhenaton'un hayvan biçimli cisimleştirmelerle var olan Mısır tanrılarının yerine ışık saçan bir güneş diski ile temsil edilen tanrısını getirmesi, önceki tanrılara olan nefretinden çok eski inanca bağlı gelişen yönetim anlayışının kendisine yetersiz gelmesinden kaynaklanmış olmalıdır. Tanrı Aton'a ulaşmanın tüm yollarını elinde tutan Akhenaton, Mısır halkını tek tanrı olan Aton'a inandırarak yönettiklerinin üzerinde karşı konulamaz bir kontrol sağlayacağı gibi seçkin sınıfın da itaatini eksiksiz şekilde temin etmeye çalışmıştır. ss. 
107-109

Metinde tekliği ve kendi içinde çelişmezliği sembolize eden bir güneş diski olarak tanımlanan Tanrı Aton'a itaat edecek olanlara verilecek olan nimetler anlatılmaktadır. İnanlara vaatlerde bulunarak onların itaatlerinin sağlanması her dönem oldukça genel bir uygulama olduğu gibi Akhenaton döneminde de hayata dair her güzelliğin Aton ile geleceği açıklanmıştır. Bu açıklama ile hem Aton'un tekliğine önemli bir vurgu yapılmış hem de Mısır'ın diğer tanrıları tamamen dışlanmıştır. Akhenaton'un yönettiklerini itaat altına alma süreci inananların gördüklerinde tanıyacakları bir sembol ile başlayıp yeni inancı halka benimsetecek bir ruhban sınıfının oluşturulmasına kadar uzanmıştır. Oluşturulan bu yeni ruhban sınıfı aynı zamanda Mısır toplumunun yeni seçkinleri olmuş ve bunların halk tarafından kabul görmeleri gerekmiştir. Uzun yıllar boyunca Mısır'ın tanrılarına ruhbanlık yapan insanlar, sahip oldukları inanç gücünün yanında ekonomik ve bilimsel bilgi açısından zenginleşmişti. Aton'un yeni ruhbanlarının eski tanrıların ruhbanları ile mücadele etmek için sahip oldukları siyasi gücün yanında yeni güçler eklemeleri gerekmekteydi. Diğer tanrıların ruhbanları ile açık bir savaşa girmek yönettiklerinin nazarında Akhenaton'u zor bir durumda bırakacağından Kral, eski geleneklerin hâlâ sıkı sıkıya yürütüldüğü başkentten ayrılarak kendisine yeni bir kent kurmaya karar vermiştir. Bu kentin kurulmasıyla Aton'a bağlı olan ruhban sınıfı mensupları yürüttükleri bürokratik işlerde daha özgür davranabilecek ve diğer tanrıların ruhbanlarının etkisinden kurtulacaklardır. s. 110

Akhenaton'un kurduğu ve Amarna olarak isimlendirilen kent hem bir yönetim merkezi hem de Tanrı Aton'un yeryüzündeki ikametgâhıdır. Amarna kentinin kurulacağı yerin daha önce hiçbir tanrının kült merkezi olmamış bakir topraklardan oluşan alanını bizzat kendisinin seçtiğini belirten Akhenaton, haleflerinden devraldığı hâzinesinin büyük kısmını harcayarak hızla Amarna kentini kurdurmuş ve maiyeti ile oraya taşımıştır. Taşınmasından sonra da şehre yeni tapınaklar ve yönetim binaları inşa ettirmeye devam etmiştir. Amarna kentinin yönetimsel merkez olmasıyla tüm ülkeden toplanan ayni ve nakdi vergiler yeni başkente akmaya başlamış önceki krallarının büyük tahsisatlar ayırdığı diğer tanrıların tapınaklarına bu gelirlerden pay verilmemeye başlanmıştır. Akhenaton, aldığı bu önlemle, ekonomik olarak desteklenmeyen tapınakların zamanla önemini kaybedeceğini ve insanlara ekonomik menfaatler sunan yeni dinin hızla kabul göreceğini planlamış olmalıdır. s. 111

Amarna kenti çölün ortasındaki bir vaha gibi hızla yükselirken daha önce orta sınıfa mensup olup üst sınıfa yükselememiş fakat yeni inancın ve kralın sunduğu fırsatı değerlendirmiş olan Aton'un takipçileri, Amarna'ya yerleşmeye başlamıştır. Amarna kentine gelerek Akhenaton'a koşulsuz itaatini ve Tanrı Aton'a inancını sunmaya başlayan insanlar yeni inanç sistemini överek sahip oldukları konumu yükseltmeye çalışmışlardır. Metinde de görüleceği üzere Tanrı Aton'a inancı ve Kral Akhenaton'a bağlılığı sağlanan yeni seçkin sınıf bir yandan devletin işleyişini sürdürürken diğer taraftan Aton'un Mısır'ın diğer tanrıları karşısındaki yükselişini desteklemişlerdir. Mısır'da yeni bir üst sınıfın oluşmasına yol açan inanç değişikliği Akhenaton'a bağlı yeni bir sınıfa hayat verirken bu sınıfa mensup olanlar kendi yerlerini garanti altına almak için eski üst sınıfa karşı düşmanca bir tavır takınmış olmalıdır. Zamanla Aton'a bağlı ruhbanlar fanatikliklerini artırmış ve diğer tanrıları yok saymanın ötesinde onların tapınaklarına ve kabartmalarına zarar vermeye başlamıştır. Bu durum yeni inancın önceki inanç üzerindeki sıradan bir asimilasyon girişimi gibi gözükse dahi Aton'a karşı sempati yerine tepki oluşturmuştur. Bu tepki ise Akhenaton'un ölümünden sonra daha açık bir hal alıp Aton inancının terk edilişini hızlandırmıştır. s. 112

Akhenaton, kurmuş olduğu yeni kent ve oluşturduğu seçkin sınıf ile Mısır'ın yönetim sistematiğini değiştirmeye başladıktan sonra; sıra bu değişimin halk tarafından da kabul görmesini sağlamaya gelmişti. Akhenaton, tek bir tanrıya inanan bütünleşmiş bir halkın daha kolay yönetilebileceğini ve bölgesel ayrımların sonlanacağını düşünmüş olmalıdır. Tarih boyunca krallar yönettiklerinin farklılaşmasından çok benzeşmesini istemişlerdir. Bu isteğin temelinde tek tipleştirilmiş toplumların daha kolay yönetilmiş olması bulunmaktaydı. Akhenaton, bu tek tipleştir- meyi ekonomik olduğu kadar sosyal olarak da gerçekleştirmesi gerektiğini bildiğinden toplumun daha önceki temel ayrımları olan ekonomik, siyasal ve inanca dair farklılıkları kendi varlığıyla ortadan kaldırma yoluna gitmiştir. Akhenaton, varlığıyla ülkenin tek tanrısı olan Aton ile diğer insanlar arasında bağdaştırıcı bir rol üstlenmiş ve yeni tanrının yolunda ilerleyenlerin hepsini aynı statüde kabul etmiştir. Böylece bir diğerinden inanç noktasında ayrımı olmayan insanlar ayrışmak yerine tek kralın yönetiminde tek tanrının varlığında buluşmuş olacaktı. Akhenaton'un bu girişimi dönemine göre oldukça gelişmiş bir yaklaşım olsa dahi ardıllarının Kralın bu temel motivasyonunu tam olarak kavrayamamalarından dolayı sürdürülememiştir. ss. 112-113

Akhenaton dönemindeki inanç sistemi değişiminden dolayı hakim olunan bölgelerdeki otoritenin sarsılmış olduğu da yapılan yazışmalardan anlaşılmaktadır.

"Efendim, tanrım, güneşim, hayatımın soluğu olan krala söyle; Sidon'un yöneticisi olan Zimreddi. Ben Efendim, tanrım, güneşim, hayatımın soluğu olan efendimin ayaklarına yedi defa ve yedi defa kapanırım. Kral, efendim bilsin ki, kralın hizmetkarı ve benim yetkime verilen Sidon, güvende ve emniyette. Ve kralın hizmetkarına yazdıklarını duyduğumda kalbim rahatladı ve benim başım yükseldi, gözlerim parladı. Kral bilsin ki kralın okçularının gelmesinden önce hazırlıklarımı tamamladım. Kralın emirleri doğrultusunda her şeyi hazırladım. Kral bilsin ki bana karşı verilen savaş çok şiddetli. Kralın benim yönetimime verdiği bütün şehirler Apiru'ların (İbrani) yönetimine geçti. Kral, beni okçularının liderliğini yapanların önderliğine versin, Apiru'ların ele geçirdiği şehirleri (yeniden) krala hizmet eder hale getireceğin. O şehirler benim yönetimime geçtiğinde atalarımın yaptığı gibi, benim daha önce yaptığım gibi, sana hizmet edeceğim." [W. L. Moran, The Amarna Letters. Johns Hopkins University Press, (1992), 230. (EA144)]. s. 117

Mısır'ın başkentinin Amarna'ya taşınmasından sonra Akhenaton'un iç işlerle vakit geçirip Mısır'a bağlı Doğu Akdeniz kıyılarındaki müttefik ve bağlı devletlerle ilgilenememesinden dolayı bir taraftan Apiru'ların saldırıları devam ederken diğer taraftan Hitit Kralı I. Şuppiluliuma, Kargamış, Halep ve Alalah kentlerini ele geçirerek bölgede Mısır'ın siyasi gücüne karşı bir alternatif nüfuz alanı oluşturmaya başlamıştır. Hititlerin bu ilerleyişi Mısır ile Mitanni arasındaki iletişimi zayıflatmış ve Mısır'ın en sadık müttefikini kaybetmesine sebep olmuştur. Sonraki dönemlerde eskiçağ tarihinin en büyük savaşına neden olacak bu siyasi mücadeleye giden yolda yaşanan olaylar Mısır'daki yönetim sistemine yön veren bürokrasi sınıfının gelişmişliğini kanıtlamıştır. Bir taraftan yükselen Hitit tehlikesi diğer taraftan Apiru topluluklarının saldırıları karşısında, yeni inancı yaymakla meşgul olan Akhenaton'a rağmen ülkenin bir arada kalabilmesi kökleşmiş bürokrasi sınıfının başarısı gibi gözükmektedir. s. 118

Akhenaton'un hayatı boyunca uğraştığı Tanrı Aton'un benimsetilmesine seçerek yanına aldığı ve büyük ihtimalle toplumun seçkin sınıfından olmayan, kralın büyük memurluklara getirdiği kişilerden oluşturduğu yeni sınıf kralın yokluğunda başarısız olmuştur. Bu başarısızlık, yeni inancın toplumun her kesimine yayıla- mamasından, önceki tanrıların ruhban sınıfı mensuplarının sahip olduğu birikime Aton'un yeni ruhbanlarının ulaşamamasından, Akhenaton'un inancını yaymak için kullanmış olduğu yöntemin yetersizliğinden kaynaklanmış olduğu düşünülebilir. Fakat ekonomik zenginlikle desteklenmeyen bir inancın toplumda daha az kabul göreceği gerçeğinden hareketle Akhenaton döneminde yaşanan siyasi karmaşanın halkın ekonomik gücünü zayıflatması insanların Aton'a olan bağlılıklarını azaltmış da olmalıdır. Bütün bu etkenlerden dolayı Akhenaton'dan sonra Tanrı Aton, Mısır'ın diğer tanrıları arasında kalmayı sürdürmesine rağmen tekleşmeyi başaramamış, Akhenaton'a tabi yeni memur zümresi zamanla tasfiye edilerek eski seçkin sınıf mensupları yönetimdeki yerlerini almıştır. s. 119.

Kaynak: Ercüment Yıldırım - Nilin Tanrı Kralları, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 2019, ss. 103-119

Sunday, 13 November 2022

Assisili Fransis'in Uyanışı

Assisili Fransis'in Uyanışı


Şimdi size Assisili Fransis'ten (1181-1226) söz etmek istiyorum. O, esmer tenli, siyah saçlı, yeşil gözlü, gür kirpikli, dol­gun dudaklı, geniş çeneli, adaleli vücutlu olan çok yakışıklı bir delikanlıydı. Zengin bir kumaş tüccarı olan babası onu -sırmalı kadife giysilerle- çok şık giydirirdi.


Bu delikanlı her şeye sahipti. Hayatını kazanmak için çalışmak zorunda değildi, en güzel giysileri giyer, gül suyu ve lavanta kokusu sürünürdü, kadınlar onun peşinden koşarlardı ve onu seven ve ona hayranlık duyan pek çok yoldaşa sahipti. Sonra, kendi kenti, başka bir kent ile savaşa girince, o da, kent halkının dualarıyla cesur bir asker olarak bu savaşa katıldı.


Bu delikanlı, savaş sırasında arkadaşlarıyla birlikte düşmanla savaşırken, savaşı bir oyun gibi görerek ve gülerek savaşıyordu ve kendine çok güvendiği bir anda atı onu sırtından attı ve ayak bileği üzengiye sıkışan genç adamı birlikte sürükledi. Epey sürüklenen delikanlı sonunda bayıldı. Kendine geldiğinde, gece olduğunu ve bir açıklıkta, küçük bir göletin yakınında bulunduğunu gördü. Atı otluyordu ve onun ayak bileği hâlâ üzengideydi. Sırtüstü uzanmış bir halde, karanlık gökyüzüne, o sonsuzlukta gizemli ve parıltılı bir ışık yayan yıldızlara baktı. Her yana bir sessizlik hakimdi. O tekrar gökyüzüne baktı, kendi hayatını düşündü ve sonra o ışıklardan biri gibi olduğunu düşündü. Tekrar bilincini yitirdi. Daha sonra bulunup ailesine götü­rüldü, ama tüm bedeni haftalarca bir ateşle adeta kavruldu. O bu sırada, o hayatta sergilediği tüm imajlarını yaşadı. Ateşi o kadar yüksekti ki ailesi onun her an ölebileceği endişesiyle başucunda gece nöbeti tutuyordu; bu sırada annesi durmaksızın ağlıyor, babası ise dua edip duruyordu. Rahipler onun ziyaretine gelmiş, birçok kez onun son duasını etmiş ve alnına kutsal su serpmişlerdi ama yanan alında o suyun hemen buharlaştığını görmüşlerdi. Bir seferinde, kenti ziyaret eden bir kardinal bile bu zengin ailenin oğlunu görmeye gelmişti.


Sonra bir sabah o yeşil gözler pencere pervazına konmuş bir kuşun şakımasıyla açıldı ve o, kuşun şakımasını daha iyi duyabilmek istedi. Çok güçsüz bir halde yataktan kalktı ve pervazdan kalkıp çatıdaki kuleye konan kuşu oraya kadar takip etti, ama kuş oradan da uçup gitti. O anda, hatırladığı son şey, yani gece mehtapsız bir gökyüzünün altında yatıp o yıldızları izleyişi aklına geldi. Kuş uçarak ondan uzaklaştığı anda bunu görmüştü. Ve o kuşu tutmak, onunla birlikte uçmak istedi.


Bu genç adam, ailesi, tüm kasaba halkı ve arkadaşları tarafın­ dan çok seviliyordu ve arkadaşları onun o korkunç ateşten kurtulup iyileşmesini kutlamak için geldiler. Ama arkadaşları ne yaparlarsa yapsınlar, o artık onlarla birlikte gülemiyordu. Ebeveynlerinin onun için hazırladıkları güzel giysiler artık onun. için önemli değildi. O, gökyüzünü düşünmeye devam ediyordu. Arkadaşları onu düşünürken yakaladıklarında ve "Ne düşünüyorsun?" diye sorduklarında, o onlara ne düşündüğünü anlatmaya çalışıyor ve onlar içeceklerinden bir yudum daha alıp sonra onun sırtına vurarak, "Bunu da atlatacaksın!" diyorlardı.


Bu genç adam, günlerini çiçekli çayırlara giderek geçiriyordu. Bir gün, parmaklarını bir çayırdaki nemli toprağa daldırıp tüm öğleden sonrayı o toprakla yüz yüze geçiriyordu. Başka bir gün, parıldayan damarlı bir taş buluyor ve tüm gün boyunca ona bakıyordu. O artık, savaşa gitmek için kasabadan ayrılan o neşeli savaşçı değildi.


Her gün bu genç adam kentten çıkıp doğaya gitmeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Doğada gerçek, sessiz ve mütevazı bir şey vardı. O artık her gününü orada geçiriyordu ve ebeveynleri onu günbegün kaybediyorlardı. Onlar, kendilerine torunlar vermesini, aile işini sürdürmesini ve bir gün bölge valisi olmasını bekledikleri bu atletik vücutlu harika oğullarını kaybediyorlardı. Onunla ilişki kuramıyorlardı. Oğulları onları seviyor ve onlara gülümsüyordu, ama onları azar azar terk ediyordu.


Bu genç adamda bir şey değişmişti. Bir gün o, Tanrı'yı -gökyüzünde hiç konuşmayan, ama orada olan Tanrı'yı, onu uyandıran bir biçimde şakıyan o kuş olan Tanrı'yı, onun sırmalı kadife giysiler giymeden üzerinde uzanmasına izin veren o güzel toprak olan Tanrı'yı, kıpkırmızı renkleriyle gözlerini kamaştıran gelincikler, arıların vızıltısı, kelebek kanatlarının yanardönerliği, çiçekli bir vadide akan dereden gelen esintinin mest edici kokusu olan Tanrı'yı- ne kadar çok sevdiğini fark etti. Sevdiği bu Tanrı'nın onun çevresindeki her şeyin görünmeyen armağanı olduğunu anladı.


Ebeveynleri onun kontrolünü yitirdiğini, hasta olduğunu düşünüyorlardı. Onun için partiler vermek istediler, ama o buna kesin olarak karşı çıktı. Onlar onu rahiplere gönderdiler, ama rahipler de ne diyeceklerini bilemediler. En sonunda, bir partide o kendisine giydirilmiş olan güzel, pahalı, işlemeli kadife giysileri çıkartarak. herkesin -din adamlarının, kadınların, arkadaşlarının ve ailesinin- önünde çırılçıplak kaldı. Bunu bir teşhirci olduğu için yapmamıştı. Bunu artık oraya ait olmadığını gösteren bir sembol olarak yapmıştı. O değişmişti.


Sonra, kalbinde bir şarkıyla çırılçıplak bir halde kasabadan kaçtı, bedenini örtecek bir giysi bulacağını biliyordu, ama o kırların sunacağı bir giysi olacaktı. Onun kalbinde bir şarkı vardı ve o ateşten yumuşak ve şefkatli bir Öz doğmuştu. O daha sonra eski ve yıkık bir kilise buldu ve dondurucu kış yağmurları altında onu taşlarla onarmaya başladı. O, çevresinde­ ki her şeyde Tanrı'yı görüyordu. Artık imaja değil, erkeklerin ve kadınların içindeki güzelliğe önem veriyordu. Ateşler içinde kavrulduğu dönemde onun imajı da yanıp kül olmuştu ve böylece o daha önce asla göremediği şeyleri görmeye başlamıştı. Bu ateş onun bu hayat için seçtiği imajı yakmış, böylece o her şe­ yi sahiplenmişti. Fransis, o kitabın sayfasını çevirmişti.


Evet, o değişmişti. Onun yansıması değişmişti. Ebeveynleri artık onda kendi içlerinde bulamadıkları ihtişâmın yansımasını göremiyorlardı. Arkadaşları artık onda kendi içlerinde bulamadıkları yoldaşlığı göremiyorlardı. Kadınlar artık onda kendi hayatlarında yoksun oldukları bir aşığı göremiyorlardı. O değişmişti ve onlar onda artık kendilerini göremiyorlardı. Onların, kendi içlerinde de en başından beri bulunan şeyi onun içinde bulabilmek için tekâmül etmeleri gerekecekti.


O, uzun süren o ateş sırasında imajı yakmıştı. O süreçte hayatındaki her şeyi -tüm hayallerini, isteklerini, arzularını, ihtiyaçlarını- gözden geçirmiş ve sonunda hepsinden arınarak çırılçıplak kalmıştı. Uyandığında, geriye kalan tek şey daima orada olan Tanrı idi. O yeşil gözlerle bakan artık imaj değil, varlığın dönüşmüş olduğu muhteşem ışıktı. Nasıl oluyordu da o çayırlarda yürürken kuşlar ona eşlik ediyor, hayvanlar onunla birlikte yürüyor ve bir aslan gelip onun ayaklarının dibinde yatıyordu? Ve o neden onları kardeşleri olarak adlandırıyordu? Çünkü gerçekten öyleydi, çünkü Tanrı doğrusunu biliyordu. Bu varlık bilgiye sahip olmuştu. O anlamıştı. O, imaja olan bağlılığını yakıp yok etmiş ve böylece saf ışık tezahür etmişti. Böylece, Tanrı tüm ihtişamıyla ortaya çıkmıştı. O artık yaşayan bir Mesih olmuştu. Bir hayvan bir imajın yanında yatmayacaktır, çünkü bir imaj, bağlılık içinde olan ve geriye gidici enerjili bir varlığın -bir çiftleşme, acı ve güç enerjisinin- durağanlığıdır. Ama bir aslan büyük bir ışığın ayaklarının dibinde yatacak ve onunla bir bir'lik bulacaktır, çünkü onun gördüğü ışık, onun varlığının da yaşam kuvvetidir.


Bu genç adam, hayatının geriye kalanını, benliğinden soyunmuş bir halde, Tanrı'nın şânı adına yaşadı. O, hayatın ihtişâmının şarkısını söyledi ve insanları bir doktrin yönünde değil, basit bir bilgi ve sadelik-basitlik yönünde eğitmeye çalıştı. Hiçbir iki­ yüzlülük sergilemedi, çünkü o neyse oydu. O artık Tanrı'dan, yaşam kuvvetinden başka hiçbir şeye bağlı değildi. Ve başka birilerinin ışık düğmesini kontrolleri altında tuttukları bir karanlıkta ışık yaymaya çalıştığı için ondan nefret edildi ve o aşağı­landı.


Bu adam Assisili Fransis olarak adlandırıldı. Bu gerçek bir öyküdür. O, nispeten yakın bir çağda yaşamış olan, bağlılık içindeki imajı yok edip değişmiş, ışığı bulmuş, ışık olmuş ve yoldaşlarını da aynı yönde yönlendirmiş olan bir kişiydi. Altın sırmalı kadife giysilerden soyunup, çıplak bir halde ve o gece nerede uyuyacağını bilmeden vahşi doğaya gitmek sizce nasıl bir cesaret gerektirmiştir? O diğerlerini şoke etmek için değil, ama o maddi şeylerin hiçbirinin o olmadığını göstermek için soyunmuştu. Derin bir gerçeği idrak etmek, böylece tekamül etmek tüm bunlara değerdi, çünkü o vahşi doğada Tanrı'yı bulmuş ve gerçek benliğiyle bağlantı kurmuştu. Bu varlık, hayatındaki her şeyi değiştirmişti; bu, onun imajı yakması ve çok bağlı olduğu Tanrı'nın sadeliğini kazanıp aydınlanması için önemliydi.


Kaynak: Ramtha - İnsanlık Tarihi IÇev. Semra Ayanbaşı, Akaşa Yayınları, Birinci Basım, İstanbul 2019, ss. 292-296

Saturday, 12 November 2022

Bir Kuveykır'ın İslam'a Bakışı

Bir Kuveykır'ın (Marshall Hodgson'ın) İslam'a Bakışı

Marshall Hodgson'ın kapsamı -bizim amaçlarımız açısından- daha dar Büyük Ortadoğu'yu kapsıyordu. Yine de 46 yaşında hayatını kaybeden tutkulu bir Kuveykır (Quaker)* olan Hodgson, ölümünden 6 yıl sonra 1974'te bir bütün olarak yayınlanan üç ciltlik İslam'ın Serüveni: Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih (The Venture of Islam: Conscience and History in a World Civilization) adlı eserinde fevkalade bir azim sergiler. Zira günümüz gazetecilerine ve mesela Princeton'dan Bernard Lewis ve Georgetown'dan John Esposito gibi diğer seçkin Ortadoğu akademisyenlerine kıyasla çok daha az tanınan, büyük ölçüde unutulmuş bu Chicago Üniversitesi tarihçisi, devasa eserinde İslam’ı coğrafi ve kültürel olarak -McNeill'a göre- dünya tarihinin daha geniş akımları bağlamına oturtur. Hodgson'ın üslubu akademik ve anlaşılması zor gelebilir; ancak okuyucu sebat gösterirse İslam'ın nasıl ortaya çıkabildiğine, kök salabildiğine ve inanılmaz bir hızda sadece Arabistan ve Kuzey Afrika'da değil, bütün Hint Okyanusu kıyıları boyunca ve karada Pirenelerden Tanrı Dağları'na kadar geniş bir coğrafyada yayılabildiğine dair bir izahatla sabrının karşılığını alacaktır. (30)

Hodgson'ın İslam'ın Serüveni eserinin büyük kısmını, medya projektörlerinin genellikle Avrupa'da cereyan eden Soğuk Savaş'a odaklandığı 1950'ler ve 1960'larda yazdığını not düşmek önemlidir. Bununla birlikte ilk ciltte, bu Avrupa merkezli dünya vizyonunun daha baştan haritalama tekniklerindeki tarafgirlikle her zaman yanlış olduğu görüşünü dillendirerek kendi ana fikrini ortaya koyar. "Absürtlük, görsel olarak temelden tahrif edilmiş bir dünya haritasının -yani Mercator projeksiyonunun- giderek yaygınlaşan kullanımıyla gizlendi; bu projeksiyon, sınırları suni olarak şekillendirilmiş bir 'Avrupa'yı kuzeye doğru şişirmek suretiyle, tüm 'Afrika'dan daha büyük ve diğer Avrasya yarımadası olan Hindistan'ı da küçücük göstermeyi başarmıştır." Hodgson daha sonra okuyucunun coğrafi odağını, dünyanın "yaşanılır alanı" manasında Antik Yunanca bir tabir olan Meskûn Dünya (Oikoumene) diye adlandırdığı güneye ve doğuya çevirir. Burası, Hodgson'ın "Nil'den Amuderya'ya" dediği bir arazi kuşağı olup! Kuzey Afrika'dan batı Çin sınırlarına kadar uzanan Afro-Asya kara kütlesinin ılıman bölgesidir.(32) Bu tanımlamalarda zaman zaman birbiriyle çelişen bir belirsizlik söz konusudur. Mesela “Nil'den Amuderya'ya" batı ucunda Mısır bulunan bir bölgeyi akla getirirken, "Meskûn Dünya" ise Akdeniz'in Afrika kıyısında çok daha batıda başlayan bir bölge anlamına gelebilir. Asıl önemli olan nokta şudur: Ortadoğu'yu hem Anadolu'dan hem de Hint Alt-Kıtası'ndan keskin bir şekilde farklılaştıran -eserini kaleme aldığı dönemde zirvesinde olan- Soğuk Savaş saha uzmanlığının katı ayrımları, Hodgson'ın bize sınırların tabiat şartlarına ve kültüre göre şekillendiği daha organik bir coğrafya sunmasıyla yavaş yavaş zayıflar; öyle ki bu organik coğrafya -aslında Herodot’un dünyası olan- Avrupa ve Çin medeniyetleri arasındaki uçsuz bucaksız ve genellikle kurak enginlik olup Hodgson buranın dünya tarihinin anahtarını elinde tuttuğunu ima eder.

Küreselleşmenin sınırları, bölgeleri ve kültürel ayrımları nasıl sildiği göz önüne alındığında, Hodgson'ın kasıtlı olarak büyük ve esnek coğrafi kurgusu aslında oldukça faydalıdır; zira kabartma haritanın sabit ve kalın çizgilerden ne denli hoşlanmayabileceğini ortaya koyar.  Bu şekilde Hodgson, okuyucunun hem İslam’ın ortaya çıktığı geç antik çağın akışkan dünyasını hem de -Çin ve Hindistan'ın (geçmişin Meskûn Dünya'sı olan) Büyük Ortadoğu’daki iktisadi mevcudiyetini artırdığı, hatta aynısını Fars Körfezi şeyhliklerinin Afrika'da yaptığı- günümüz dünyasını görselleştirmesine, böylece alıştığımız suni bölünmeleri silmemize yardımcı olur.

Hodgson şöyle açıklar: "İslamileşmiş kültürün (Islamicate culture) oluşacağı bölge, Yunan ve Sanskrit geleneklerinin kök salmadığı ve nihayetinde Avrupa ve Hint bölgelerinin kendisinden ayrıştığı geri kalan topraklar grubu olarak tanımlanabilir. (..) Bu bağlamda Eksen Çağ’da [MÖ 800 ila MÖ 200] bölgemiz, Yunanca ve Sanskritçenin en iyi ihtimalle sadece lokal veya geçici olarak geliştiği, Akdeniz ile Hindukuş [Afganistan] arasındaki topraklardan oluşuyordu." Aşağı ılıman bölgede yaklaşık 5000 kilometre kadar uzanan bu Büyük Ortadoğu geniş kuşağı içinde iki coğrafi özellik yüksek kültürü teşvik etti: Meskûn Dünya'nın bir ucundan diğerine uzanan ticaret güzergâhları bağlamında bilhassa Arabistan ve Bereketli Hilal'in kilit ticari konumu ve bölgenin çoraklığı.

Bu son noktayı açıklamak gerekir. Hodgson bize, genel su kıtlığının tarımla elde edilebilecek zenginliği azalttığını ve toplu halde büyük verimli toprakların varlığını nadirleştirdiğini, bu yüzden kırsal hayatın güvensiz olduğunu ve vahalardaki şehirli hayat karşısında değersizleştiğini söyler. Para ve güç, uzun mesafeli Ortadoğu ticaret güzergâhlarının "kavşak noktaları"nda tüccarların elinde birleşti; özellikle de bu işlek yollar Kızıldeniz, Arap Denizi ve Fars Körfezi deniz trafiğinin yakınından geçtiğinde, Hint Okyanusu ticaretinin muazzam akışını Arap tüccarlar için ciddi düzeyde erişilebilir kıldı. Ve burası bir ticaret ve mukaveleler dünyası olduğundan ahlaka uygun davranış ve "dürüst ticaret" istikrarlı bir iktisadi hayat için her şeyden önemliydi. Böylece kuzeydeki hem Bizans hem de Sasani İmparatorluğu Anadolu'da ve İran'da zayıflarken, Arabistan'da ve Bereketli Hilal'de yalnızca "tarım mevsimleri döngüsü"nü sağlama almak yerine iyi ahlakı vurgulayan bir inancın ortaya çıkması için zemin hazırdı. Dolayısıyla İslam, sadece bir çöl akidesi değil, aynı zamanda bir tüccar akidesi olarak ortaya çıkıp hızla yayıldı. (33)

Batı ve orta Arabistan’daki en önemli ticaret merkezi, Kızıldeniz'e yakın bir bölge olan Hicaz'daki Mekke idi. Bu şehir iki ana güzergâhın kesiştiği noktadaydı. Birincisi, Mekke’nin orta noktada yer aldığı, Yemen'i ve Hint Okyanusu limanlarının Suriye'ye ve Akdeniz'e bağlayan ve kuzeye giden güzergâhtı. İkincisi, Kızıldeniz'in karşı kıyısında yer alan, Mekke'ye yakın Afrika Boynuzu'nu Fars Körfezi'ndeki Mezopotamya'ya ve İran’a bağlayan batı-doğu güzergâhıydı. Mekke, her ne kadar İran, Irak ve Küçük Asya'dan gelen -Zerdüştlük, Maniheizm, Helenizm, Yahudilik gibi- şehirli dinî ve felsefî etkilere maruz kalmış olsa da, İran'daki Sasanî gücünün merkezinden, ondan bağımsız olacak kadar uzaktaydı. Mekke'nin büyük bir vahası olmamasına rağmen develer için yeterli suyu vardı. Etrafnı saran tepelerle Kızıldeniz korsanlarından korunuyordu ve bölgedeki kabilelerin kutsal sembollerinin toplandığı ve hacıların uzaklardan, dört bir yandan geldiği bir mâbede, Kâbe'ye sahipti. İşte bu, otuzlu yaşlarında zihni adil ve kötülüklerden uzak saf bir hayatın nasıl yaşanacağıyla meşgul hale gelen saygın bir yerel tüccar olan Muhammed Peygamberin ortaya çıktığı -daha ziyade coğrafi bağlamdı. Mekke, çölde geri kalmış, medeniyetten uzak bir bölgeden ziyade, nabzın attığı kozmopolit bir merkezdi. (34)

Elbette coğrafya, Hodgson'ın anlaşılması zor zengin dokusunda, İslam'ı nihai olarak açıklamaz. Çünkü bir din, tanımı gereği, fizikîden ziyade metafizik temellere sahiptir. Ancak Hodgson, tıpkı İslam'ın -ticaret güzergâhlarıyla kesişen çorak tabiat şartlarının ürünü olan- tüccar ve Bedevi kalıplarıyla birleşmesi gibi, coğrafyanın dinin yükselişine ve yayılmasına nasıl katkıda bulunduğunu ortaya koyar.

Bedevi Arabistan üç tarım arazisi ile çevriliydi: kuzeyde Suriye, kuzeydoğuda Irak ve güneyde Yemen. Bu üç alandan her biri, bir "siyasi hinterland"la, 6. ve 7. yüzyıllarda kendisinel hükmeden bir dağlık bölgeyle bağlantılıydı. Bu siyasi hinterland, Suriye için Anadolu'nun ve Irak için de İran'ın dağlık arazisiydi; Yemen'in ise Habeş yüksek arazisi (günümüzün Etiyopyası) ile biraz daha zayıf bir karşılıklı ilişkisi vardı. İslam bu bölgelerin çoğunu fethedecekti; ancak coğrafya, bu tarımsal medeniyet kümelerinin bilhassa Bereketli Hilal’in iki yayı olan Suriye ve Irak‘ın toplumsal kimliklerini korumalarında ve dolayısıyla İslami gücün rakip merkezleri haline gelmelerinde kısmen belirleyici olacaktı. (35)

Hodgson'ın şaheserinin ilk iki cildinde geç antik çağ ve Ortaçağ'a kapsamlı tarihsel bakışı, görünüşte Batı sömürgeciliğinin ürünleri sayılan modern Ortadoğu devletlerinin gerçekte nasıl ortaya çıktığı ve niçin iddia edildiklerinde daha az suni oldukları hakkında gayet öğreticidir. Gördüğümüz gibi, -dümdüz çölün ortasından çizilmiş sınırları genellikle keyfi olmakla birlikte- Mısır, Yemen, Suriye ve Irak'ın hepsi de bu modern devletlerin meşru öncüleri olan medeniyetlerin kadim müstahkem mevkileriydi; kaldı ki denizler ve Atlas Dağları ile çevrili Fas'a ve antik Kartaca'nın mirasçısı Tunus'a hiç değinmiyorum. Arap dünyasının bölünmüşlüğünden yakınan Toynbee, Batılılaşmanın ''herhangi bir evrensel İslami devlet ufukta belirmeden önce üstünlük kazandığını'' iddia eder.(36) Ancak İslam'ın bir dünya medeniyeti oluşturması gerçeği, onun tek bir devlet yönetim şekli üzerinde kararlı olduğu anlamına gelmez; zira Hodgson'ın ortaya koyduğu gibi, bu medeniyetin post-kolonyal çağda devreye giren, zengin bir İslam öncesi maziye sahip birçok farklı nüfus merkezleri vardı. İran'ın dağlık bölgeleri, Hodgson'ın yazdığı gibi, her zaman tabiatı gereği Mezopotamya siyaseti ve kültürüyle ilişkili olageldi; bu İran'ın bölgeye yeniden girişinin kapısını açan 2003'te ABD'nin Irak'ı işgalinden beri apaçık ortadadır. Gerçekten de İran ile Mezopotamya arasında sürekli değişim halinde olan sınır, uzun dönemler boyunca -şu an Irak'ın tam ortasından geçen Fırat Nehri olageldi. Araplar, İran platosunun ortasında yer alan Sasani İmparatorluğu'nu, dünya tarihinde İslam çağının başlangıcına işaret eden Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretinden sadece 22 yıl sonra MS 644'de fethettiler. Ancak Anadolu dağlık arazileri daha uzak ve yayılmış olduğundan -yani kısmen coğrafya yüzünden- Anadolu'nun Kalpgâh'ı ancak 400 küsür yıl sonra 1071'de Araplar değil, Selçuklu Türkleri tarafından Bizans İmparatorluğu'na karşı yapılan Malazgirt Muharebesinde İslam adına ele geçirilecekti.(37).

Hodgson'ın Moğollarla ilgili tartışması, İslam'ın Serüveni'nin bir saha uzmanlığı eserinden çok daha fazlası olduğunu gösterir. Hodgson'a bir Arap veya İslam uzmanı demek, onu yanlış bir şekilde küçültmek olur. Çünkü onun uhdesinde İslam, Afro-Avrasya toplumlarını, -aslında merkezinde antik çağın Meskûn Dünyası'nın yer aldığı tüm Eski Dünyayı- etkileyen en önemli fikrî, kültürel ve coğrafi eğilimleri ortaya çıkarmak için bir araçtır. Haddizatında bu eser bir coğrafya çalışması değildir. Hodgson Sufi mistisizmini tanımlamak için harcadığı vaktin aynısını tabiat şartlarını açıklamak için de sarfeder; ortaya döktüğü diğer fikrî ve mezhebî geleneklerden hiç bahsetmiyorum bile. Yine de kendi yordamıyla coğrafyayı çatışmaya dahil ederek, tam da tarihin dokusunu üretmek için coğrafyanın siyaset ve ideoloji ile nasıl etkileşime girdiğini gösterir. 13. yüzyılın sonlarında Anadolu'daki Türk kardeşleri Selçukluların yerine geçen Osmanlı Türklerini ele alalım. Osmanlıların ''yekpare askeri sınıf sistemi'', mesela Rusya'nın veya hatta iptidaî Moğolların aksine, kontrolleri altındaki bölgeye ''sistemin doğasından kaynaklanan coğrafi limitler'' koydu. Osmanlılar, başında padişahın her zaman hazır bulunması gereken tek bir büyük orduya alışıktı. Aynı zamanda kuzeydoğu Akdeniz'de, Karadeniz'e yakın bir mevkide, saltanatın geniş bürokratik yapısının yerleştiği tek bir başkent olan Konstantinopolis'te faaliyet göstermek zorundaydılar. ''Sonuç olarak büyük bir sefer, tek mevsimlik yürüyüşün izin vereceği ölçüde gerçekleştirilebilirdi.'' Dolayısıyla kuzeybatıda Viyana ve güneydoğuda Musul, Osmanlı'nın karadaki istikrarlı genişlemesinin coğrafi limitleriydi. Ordu, büyük lojistik zorluklara saplanmasına rağmen, bazı yıllarda -menzilini genişletmek için Sofya veya Halep'te kışı geçirebilirdi. Bununla birlikte, genel olarak, gerek şahsî gerekse bürokratik bütün gücü Konstantinopolis'te toplayan bu mutlakiyetçi sistem, başkentin coğrafi konumunu alıp onu her şeyi belirleyici bir faktör kılma etkisine sahipti. Bu, bir bakıma, insan failliğinin tersiydi. Ve bu Osmanlı ordusu coğrafi limitlerine bir kez ulaştığında, askerlerin saflarında moraller ve savaşın kazanılmasıyla elde edilen mükâfatlar azalacağından, söz konusu askeri devletin çürümesine yol açma etkisine sahipti. Daha az merkezi bir devlet, coğrafyanın insafına kalmış bir yapı yerine, daha güvenli bir imparatorluğa yol açabilirdi. Osmanlı deniz gücünün çoğunlukla ana karaya yakın Karadeniz ve Akdeniz'de kümelenmesi ve Hint Okyanusu'nda Portekizlilere karşı yalnızca ''geçici'' bir başarı elde edilmesiyle mutlakiyetçilik, denizcilik alanında da konumun tahakkümünü iyice büyüttü. (39).

Hodgson, tıpkı Chicago tarih bölümünden meslektaşım McNeill gibi, günümüz manasıyla bir akademisyenden ziyade, -belki de koyu bir Kuveykır oluşunun doğal bir sonucu olarak - yorulmak bilmeyen, bilimsel temelli araştırma titizliğinin yardımıyla tam bir Eski Dünya mütefekkiridir. Öyle ki, ufak ayrıntıları keşfinin derinliklerinde bile gepgeniş kapsamı görür. Hodgson'ın ana zemini, McNeill'ın dünya tarihi malzemesinin hem de -daha evvel de söylediğim gibi- Herodot'un MÖ 5. yüzyıl Tarihi adlı eserinin arka planının çoğunu oluşturan antik Yunan Meskûn Dünyası'dır. 

Dipnotlar:

* Kuveykır (Quaker) (Dindar Dostlar Cemiyeti), mevcut Hristiyan tarikatlarından memnun olmayanlar tarafından 17. yüzyılın ortalarında İngiltere'de kurulan, Protestanlığa bağlı bir tarikattır. Herkesin içinde Tanrı’nın ışığı olduğuna inanırlar. (çev.)

(30) Toynbee, A Study of History, c. 7, s. 121

(31) Avrupa merkezci haritalama tekniklerine örnekler için bkz, Jeremy Black, Maps and History, s. 60, 62

(32) Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam, Conscience and History in a World Civilization, c. 1: The Classical Age of Islam (Chicago University of Chicago Press, 1974), s. 50, 56, 60-61, 109-111. 

(33) a.g.e, s. 114, 120-124, 133; Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam, Conscience and History in a World Civilization, c. 2: The Expansion of Islam in the Middle Periods (Chicago University of Chicago Press, 1974), s. 65, 71.

(34) Hodgson, The Classical Age of Islam, s. 154,, 156, 158.

(35) a.g.e, s. 151, 204-206, 229

(36) Toynbee, A Study of History, c. 6, s. 271.

(37) a.g.e, s. 268. Yine de Habeş dağlık arazileri erişilemez olduğundan yoğun bir Hıristiyan etkisi altında kalacaktı.

(39) Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam, Conscience and History in a World Civilization, c. 3: The Gunpowder Empires and Modern Times,  (Chicago University of Chicago Press, 1974), s. 114, 116.

Kaynak: Robert D. Kaplan, Coğrafyanın İntikamı, Çev. Zahide Tuba Kor, Küre Yayınları, 1. Basım Eylül 2022, İstanbul, ss. 75-82

Erkeklerin Özgürlüğü - Kadınların Özgürlüğünün Öbür Yüzü - Ramtha

Erkeklerin Özgürlüğü - Kadınların Özgürlüğünün Öbür Yüzü 

Kadınların özgürlüğü hareketinin gelişimi her zaman dengeli ve orantılı olmamıştır. Tarih boyunca tüm kültürlerde ve inançlarda kadınların yoğun bir biçimde istismar edilmeleri ve bastırılmaları çoğu kez kadınların özgürlüğü hareketini erkeklere karşı bir hor görme ve nefret tutumuyla çarpmıştır. Birçok büyük kadının, bilinçdışı bir biçimde, erkeklerden nefret etmesi ve kadınların özgürlüğünün hedeflerini çoğu kez cinsiyetçilikle karıştırması psikolojik bir olgudur. Bu tamamen anlaşılabilir bir durumdur. Ama eğer bu soruna anlamlı ve kalıcı bir çözüm oluşturulacaksa, bizim zorba ve kurban rollerinin sadece tersine çevrilmesinin ötesine bakmamız gerekir.

Size bu bölümde bir öykü anlatacağım. Öykü, ilişkilerde erkeklerin ve kadınların arasındaki yaygın uyumsuzluğun yüzeyini aşıp daha derinlere inmektedir. 

Bu öykü, çoğu kez anlatılmadan kalan erkek perspektifini sunmaktadır. Bu yaklaşımın önemi onun erkekleri yüceltmesi değil, sorunun gerçek köklerini tanımlanmasıdır. Erkeklerin ve kadınların ortak doğası nedir? Gerçek mutluluğun anlamı nedir? Hayatın anlamı nedir? Hayatta gerçekten önemli olan şey nedir? Bu öyküde, iki erkek, dış dünyanın bolluğunun mutluluk için duydukları doğal, içsel özlemimi gidermeye yetmediğini idrak ettiğinde, birbirinden altın bir dostluk bulur. Diğerinin zihnini -cinsel kimliğe, sosyal statüye, ırka, yaşa ya da dini inançlara bakmaksızın- anlayacak ve ona hitap edecek kadar farkında olan bir zihnin sadeliği, bu iki erkeğin kendi yollarınca buldukları çağların sırrıydı. Başka bir deyişle, onlar insan kişiliğinin yüzeysel imajını ya da toplumsal bilincin beklentilerini aşan kendi gerçek kimliklerini ve doğalarını idrak etmişlerdi.

Önce bu iki adamı size tarif etmek istiyorum. Onlardan biri, öğretmen bir annenin doğurduğu sekiz çocuktan biriydi. Böylece sekiz çocuk dört yatağa sığıyordu. Şimdi size komik görünse de, o zamanlar insanlar böyle şeyleri hesap ederlerdi. 

Bu öykü 20'nci yüzyılın başlarında kurnazca planlanıp yaratılan I. Dünya Savaşı'ndan önce yaşanmıştı. Büyük bir savaş çıkacaktı, bu yüzden bir sürü savaş malzemesi üretilmesi gerekiyordu ve bu sayede Amerikan halkı iş sahibi olabilecekti. Ekonomiyi canlandırmak için savaşlar gerekliydi. Ve ekonomiyi canlandırmak pek çok insanın katledilmesi anlamına geliyordu.

Sözünü ettiğim bu adam annesi gibi okumak istiyordu. Çok akıllıydı ve entelektüel olarak gelişmek istiyordu. Annesinin koruması altında okula gitti. Üç yaşından beri çalışıyordu, çünkü bu ailedeki herkesin, kaç yaşında olursa olsun, aileye katkıda bulunması önemliydi. Üç yaşında çalışma fırsatı bularak, babası için patates soymaya başladı. Ve o küçük yaşta bile çalışmayı sevdi, çünkü çalışmak ona bir şey yapabilme duygusunu veriyordu. O ailede kadınlar dahil, herkes bir katkıda bulunmak zorundaydı ve bu hepsi için doğal bir durumdu. Bir anlamda, bu ailede herkes eşitti, çünkü herkes ailenin hayatta kalmasına katkıda bulunuyordu. Bugün ise oldukça farklı bir yaklaşım vardır.

Bu çocuk, okula gitmeye başladığında da, okuldan sonra çalışmaya devam etti. Liseyi bitirdikten sonra pahalı bir üniversiteye girdi ve okurken bir yandan da çalışarak eğitim masraflarını karşıladı. Okuldan mezun olunca bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı, ancak bir süre sonra bu işten hoşlanmadığını anladı. 

Böylece o biriktirdiği parayla büyük bir çiftlik satın aldı. Bir sürü eğitim kitabı satın aldı, bu kitaplar onun hazinesiydi. Çiftlik evi perişan bir haldeydi ve elektrik yoktu. Adam hayatının çok basit olmasını istiyordu, çünkü konforun sosyal sistemin bir programlaması olduğunu farketmiş ve yapacağı sosyal araştırmalarla hayata katkıda bulunmak için tamamen kendi kendine yeterli olması gerektiğini anlamıştı.

Arazisi pek bir işe yaramıyordu. Arazinin çoğunu kokarcaların ve diğer küçük hayvanların ve kuşların bulunduğu bir orman kaplıyordu. Ancak, toprak o kadar bereketli olmasa da, onun orada yetiştirdiği elma, armut ağaçları çok güzel meyveler veriyordu. Ve o yetiştirdiği hayvanlarla konuşabiliyor, onları anlayabiliyordu. Beslediği tavukları, aptal beçtavuklarını bile anlayabiliyordu. Ve umutlu bir adamdı. Yemesi gereken her şeyi yetiştiriyordu. Yumurta yemek için tavuk yetiştiriyor, süt içmek ve o sütten tereyağı yapmak için inek besliyor, küçük bahçesinde sebze yetiştiriyordu. Ve günlük işler bittiğinde, içinde odunların çıtırdayayarak yandığı sobasının yanına oturuyor, piposuna iyi bir tütün koyuyor ve kendi yaptığı sallanan sallanarak gaz lambasının ışığında kitap okuyordu. O, halinden hoşnut bir adamdı. Onun öğrenimi asla sona ermediği ve o günbegün gittikçe daha bilgeleşti. 

Tek talihsiz şey, bu adamın sonunda zavallı bir kadınla evlenmesiydi. Bu gerçek bir öyküdür. Bu zavallı bir kadındı. Aşırı dindardı ve bu adamın ona uyduğu duyduğu şehvete ateşli bir tutkuyla sevişme arzusuna asla aynı şekilde karşılık vermiyordu. Adam, çok geçmeden, karısının onunla hiçbir şey hissetmeden, sadece bir görev olarak yattığını anladı. Kadın nefret doluydu ve hayata adeta küsmüştü. Ve Tanrı'ya inandığını söylese de, o hiç kuşkusuz, gördüğünüz en mızmızlanan, en gücenik, en asık suratlı kadındı. Adam çok geçmeden bir şeyi anladı. O bu kadından çocuk sahibi olmak istemiyordu. 

Ama onlar birlikte olduktan kısa bir süre sonra kadın hamile kalmıştı. Adam başka bir çocuk yapmamaya kesin karar verdi ve doğacak çocuğun nasıl bir insan olabileceğiyle ilgili beklentisi onu korkuyla ürpertti. 

Bu adamın babasını çok benzeyen iyi bir oğlu oldu, ama annesinin onunla ilgili bazı ağır hayalleri vardı. Uzun sözün kısası, onlar 27 yıllık bir evliliğin ardından ayrıldılar. Ve adam sonra iyi bir kadınla karşılaştı, birlikte mutlu yaşadılar. 

Yıllar geçerken, bu adam basit bir hayat yaşamaya devam etti. Onun kimseye bir kuruş borcu yoktu. Giydiği yıpranmış giysilerden utanmıyordu, çünkü tatlı kadını onun giysilerini tamir ediyordu. Önemli olan da onun ne giydiği değil, neyi bilmenin açlığını çektiğiydi. Onun hayatı o kadar basitti ki o doğayı öğrenip onun üzerinde tefekküre dalacak zamana sahipti ve harika çiftliğinin güzel manzarasından ve onun sunduğu öğretiden asla bıkmıyordu. O, çok huzurlu ve öğrenmeye devam etmekten başka hiçbir şey istemeyen bir adamdı. 

Şimdi onu orada verandasında piposunu tüttürerek topraklarını seyrederken bırakalım.

Öyküsünü anlatacağım diğer adam, çok yoksul bir ailede büyümüş bir babanın oğluydu. Baba tüm hayatı boyunca para kazanabilmek için çalışmıştı. O para sahibi olmayı çok istiyordu, çünkü ancak o zaman güce sahip olup saygı göreceğine inanıyordu. Ve elbette bir kişi parayı şehvetle arzu ettiğinde, o asla yeterince paraya sahip olamaz, çünkü onun içinde hâlâ parasız kalma korkusu vardır. Gördüğünüz gibi, sorun para değil, kendisidir, ama mazeret paradır. Ve bu baba aç kalmaktan ve tembelleşmekten çok korkuyordu. Bu yüzden neredeyse her an işini düşünüyordu. Cebinde taşıdığı saate göre çok dakik bir biçimde yaşıyordu. Günün her anında işiyle ilgileniyordu ve en sonunda zengin bir adam oldu, ama kazancı ona göre asla yeterli değildi. O, öldüğü güne dek, asla yeterince paraya sahip olamamaktan korktu. Gördüğünüz gibi, sorun para değildi, sorun onun içindeki, kendi olası zayıflığıyla ilgili korkuydu. Para zayıflığı satın almıştı. 

Bu adamın çok iyi ve yakışıklı bir oğlu vardı; nazik, anlayışlı bir insandı ve çok sıkı çalışıyordu. Babası ona fazla para vermiyordu, ama o çocukluğundan itibaren çok çalışmıştı. Ona tabağındaki bütün yemeği yemesi öğretilmişti ve o da bunu yapardı. Bunun doğru mu yanlış mı olduğunu düşünmezdi, sadece kendisine söyleneni yapardı. Ailesinin maddi sıkıntısını anlıyordu, bu yüzden ailesine yardım ediyor, asla yakınmıyor ve bu süreçte öğreniyordu. Babası ona işi öğrenmesinin önemini vurguluyor ve sık sık, ''Zengin olmak zorundasın, çünkü paran olmadan sen bir hiçsin'' diyordu. 

Böylece oğul nasıl iş yapacağını öğrendi ve o da çok zengin oldu. Ama o babası gibi yoksulluktan korkmuyor ve kendisini kuşatan zenginliğin esiri olmuyordu. Onun tek istediği, doğru olanı yapmaktı.  O, nazik bir insandı ve herkese -babasından farklı bir biçimde- iyi davranıyordu. 

O, büyüyüp bir delikanlı olduğunda, birçok kişinin ondan nefret ettiğini fark etmiş, ama bunun nedenini anlamamıştı. Ondan nefret edenler yoksul insanlardı ve onlar sırf zengin olduğu için onu hor görüyorlardı. O zaman o, babasının neden söz ettiğini anlamaya başladı. Ama yine de insanlara karşı kötü bir niyet veya nefret beslemedi. Sadece neden böyle olduğunu anlamıyordu. 

Böylece, bu tatlı adam kendisinden nefret eden bu zavallı insanlara parasını dağıtmaya başladı ve elbette onlara onlar bir gecede onu çok sever oldular. Genç adam bir süre sonra gerçek dostluğu ve kabulü satın alamayacağın öğrendi. Bunu yapmaya çalışırken neredeyse parasız kaldığında, insan doğasını daha çok -ve okulda öğrettiklerinden daha farklı bir biçimde- anlamaya başladı. Evet, bazı bakımlardan babası haklıydı.

Sonra baba öldü ve tüm mirasını oğluna bıraktı. Ve oğul bakımsızlıktan harap olmuş bir evde yaşamaya başladı. Bu ev, sanki orada yoksul bir adam yaşamış gibi görünüyordu, çünkü baba kimsenin onun zengin olduğunu bilmesini istememişti. Böylece, oğul bu eve geri döndü ve orada babasını ve onun korku dolu ikiyüzlülüğünü düşündü. Sonra o evi yaktı ve yerine güzel bir malikâne inşa ettirdi. Ev güzel bir arazi üzerinde bulunuyordu, tüm çevrede kadim meşe ağaçları vardı. Ev kızıl tuğladan inşâ edilmişti, pencereleri parlak beyaz renge boyanmıştı, parlak siyah renge boyalı kapılarda aslan-başı tokmaklar yer alıyordu. Genç adam baktığı her yerde gördüğü şeyi sevdi ve eğer gördüğü herhangi bir şeyden hoşlanmazsa onu hemen hoşlanacağı şekilde değiştirirdi. Eh, babası bu durumu görse mezarında dönüp dururdu! 

Genç adam sonra çok güzel bir kızla evlendi. Bu narin, ufak tefek kızın sapsarı saçları ve saydam bir teni, pembe yanakları, iri mavi gözleri, açık renkli uzun kirpikleri ve küçük ama keskin hatlı bir burnu vardı. Elleri ve ayakları ince ve narindi, ama kalçaları kalınlaşmaya eğilimliydi. Gördüğünüz gibi, ben hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmam. 

Genç kadın bir bankerin kızıydı. En uygun okullarda okumuştu ki bunlardan biri de zengin genç kızlara kibar sosyetede bir kadının geleneksel rolünü başarıyla oynamak için gerekli sosyal becerilerin öğretildiği ve kültürel eğitimin verildiği özel bir okuldu. Onun nasıl bir eğitim olduğu benim kafamı hâlâ karıştırır. Bu genç kadın size gözlerini dikip bakardı ve siz onun kendi yerini bilen ve boyun eğmez bir kuvvete sahip olan asil bir kadın olduğunu düşünürdünüz. Genç adam da aynı şeyi düşünmüştü, ama eşine Thoreau, Einstein, Cicero gibi kendisi için çok değerli bilgilerin kaynağı olan isimlerden söz etmeye başladığında, genç kadın öylece oturup gözlerini hızla kırpmaya başlardı ve genç adam durup adam durup baktığında onun sözlerinden hiçbir şey anlamadığını hissederdi. Evet bu gerçek bir öyküdür. 

Bu kadının kavrayabileceği tek şey sıradan aptalca gevezeliklerdi. Onda bir derinlik, bir ciddiyet yoktu ve okuduğu tek şey moda dergileri ve kulüplerin, yardımsever derneklerin yayınladıkları dergilerdi. O hep, ''zavallı yoksullar'' der, ama onların halinden asla anlamazdı. Ona hayatın anlamının ne olduğunu sorduğunuzda, o bir süre size boş bakışlarla bakar, sonra size içeceğinizi tazelemesini isteyip istemediğinizi sorardı. Bu içi boş bir kadındı.

Bu genç ve zengin adam ikiyüzlülük içinde yaşamıyordu. O, güzel bir biçimde yaşıyor ve bundan utanmıyordu, çünkü insanların karakterlerini anlamıştı. Böylece, o babası gibi iki yüzlü biri değildi ve babasının korkusuna da sahip değildi. Sonuçta, para ona sahip olamadı. O, parayı kendisini mutlu eden bir biçimde ve herkesin görebileceği şekilde kullandı. 

Bir çok zengin onun yanından geçerken onu sessizce lanetlerdi, çünkü onlar hep ondan nasıl daha zengin olacaklarını hesaplayıp planlarlardı. Bu, açgözlülüktü. Ve -yoksul olmayı seçmiş- ayak takımı ondan nefret eder, onun çimenliğinin yanından geçerken oraya tükürürdü. Onlar garez ve nefret dolu olmayı ve bu duruma içerlemeyi seçmiş olmaları nedeniyle o şekilde kalan bir vakum yarattıkları için yoksullardı. 

Genç adam tüm bunları anlıyor ve zengin olduğu için kimseden özür dileme, kendini mazur gösterme ihtiyacı duymuyordu. O, onlara öylece bakar ve aptallıklarını anlardı. Bu yüzden hiçbir zaman uykusu kaçmadı, ihtiyatlı ve dikkatli davranmayı düşünmedi. O, özgür ruhlu bir adamdı. Sık sık çalışma odasına çekilirdi -sanırım, bunu geveze karısının kaçmak için yapıyordu- ve orada değerli kitaplarını okurdu. 

Bu adam da bu kadından bir çocuğunun olmasını istemediğini hemen fark etti, çünkü belki onun hayatındaki tek günahın böyle bir varlık daha dünyaya getirmek olduğunu düşünüyordu. Ve dünya olduğu haliyle bu konuda yeterince yoksul değil miydi? Dünya zaten büyük zihinlerin açlığını çekmiyor muydu? Ama sonunda onun ikiz çocukları oldu. 

Çocuklar da tıpkı annelerine benziyorlardı. Kadın, adamın geçirdiği zor bir iş gününün akşamında onun karşısına geçip sızlanıyor, onu azarlıyor ve ona bağırıyordu. O, adamın hep daha fazla para kazanmasını istiyordu, kendisi de varlıklı olduğu halde asla kendi parasını harcamıyor ve adam akşam eve geldiğinde bu konuda sızlanıyor ve adamı düzgün bir baba olmamakla suçluyordu. Adamı çocukların odasına sürüklüyor, bu küçük tombul çocukları adamın dizlerine pat diye oturtuyor ve sonra adamın orada olduğunu kanıtlamak için makaralar dolusu fotoğraf çekiyordu. Kadın küçük çocuklarıyla gurur duyuyor, onların karşısında mest oluyor ve kimsenin onlara elini sürmesine İzin vermiyordu, çünkü ona göre bu bir çocuğu istismar etmekti. Çocuklar da, durumu çarçabuk anladılar ve istismar etmeye başladılar. Adam çocuklarını bir türlü sevemiyordu, onların haylaz ve serseri olduklarını düşünüyor ve sık sık aptalca büzdükleri ağızlarına bir sille atmamak için kendini zor tutuyordu. Evet, bu gerçek bir öyküdür.

Kadın çocukları için yaşıyor ve onları parlak zekalı, becerikli ve esprili görmenin yollarını buluyordu. Onun sosyal arkadaşları kendi çocuklarını onunkilerle kıyasladıklarında, o, çocuklarının daha iyi olduklarını söylemenin yollarını buluyordu. 

Akşamları yemek masasında daima masraflı ve güzel yemekler olurdu. Ama adam, evini sevse de, eve dönmeye korkardı, çünkü evde yine o akılsız yaratığın gevezeliğini çekmek zorunda kalacaktı. Kadın ona, ''Bugün neler yaşadın? Bana yaşadığın deneyimleri anlat'' demek yerine, oturup çocukların bağırsak hareketlerinden, onların düzgün çalışıp çalışmadığından söz eder ve bir kez olsun adama onunla ilgili, neler düşündüğü ve hissettiğiyle ilgili bir şey sormazdı. Şimdi onları orada bırakalım.

Bir gün, bu iki adam ormanda bir yürüyüş yaparken karşılaştılar, birinin üzerinde tüvit kumaştan yapılmış pahalı bir arazi giysisi vardı, diğeri ise eski püskü, yamalı bir giysi içindeydi, ama her ikisi de pipo içiyordu. Onlar karşılaşır karşılaşmaz birbirlerini ruhen tanıdılar. Yaban kazlarının hep birlikte öterek bir yaygara yarattıkları küçük bir göletin kıyısında küçük bir tepeciğin üzerine oturup sohbet etmeye başladılar.

Sohbet devam ederken, onlar hemen çok iyi dost olabileceklerini anladılar. Onlar çorak ilişkilerin hüküm sürdüğü bir yerde birbirlerini bulmuşlardı; bu sağduyulu, zengin, canlı ve önemli bir dostluk, aynı düşünceleri paylaşabilecekleri bir dostluk olacaktı. Akşama doğru, cırcırböcekleri ortaya çıkıp kazlar yuvalarına çekildiğinde, yoksul adam akşam yemeği için eve dönmesi gerektiğini söyledi. Arkadaşına baktığında onun gerildiğini ve suskunlaştığını fark etti. Sezgisel ve bilge bir adam olduğundan, onu akşam yemeğine davet etti.  

Yoksul adamın iyi, tombul ve neşeli kadını onları çok sıcak karşıladı ve zengin adam onlarla birlikte oturup o güne dek yediği en güzel ve doyurucu yemeğini yedi. Bu süslü bir yemek değildi, ama büyükbaş hayvan kaburgası, garnitür ve lahana turşusundan oluşan zengin ve doyurucu bir yemekti ve bahçenin elmalarından yapılmış harika bir turta yemeği tamamlamıştı. Zengin adam bu sıcaklık ve güvenlik hissini sevmişti. Evet, duvarlar badanalı değildi, koltuklar kaliteli deriyle kaplanmamıştı ve mermer bir şömine yoktu, sadece şişman karını bir sobada odunlar çıtırdayarak yanıyordu, ama adam daha önce kendini hiç bu kadar kendi evinde gibi hissetmemişti. 

Bu dostluk çok hızlı gelişti. Yoksul adam zengin adamın durumuna hiç içerlemedi, kendi giysilerine bakıp da, asla, ''Ben yeterince iyi görünmüyorum. Modaya uygun yeni giysiler almalıyım'' demedi. Böylece her ikisi de görünümünü asla değiştirmedi, çünkü önemli olan görünüm değildi. Orada toplumsal bilinç devrede değildi. Diğerinin kendini rahatsız hissetmesi için olduğundan farklı görünmeye çalışmaya hiç ihtiyaç yoktu. Onlar birbirleriyle kendilerini hemen rahat hissetmişlerdi.

Sonra zengin adam cesaretini toplayıp yoksul adamı evine akşam yemeği için davet etti. Ve bilge yoksul adam onun evine girdiğinde ürperdi. Hayır, o evin güzelliğini veya mimarisini kıskanmadı. O, evin gerçekten güzel olduğunu düşündü. O, sadece bu kadar güzel bir yapının bu kadar soğuk bir kalbe sahip olması karşısında ürpermişti.

Yoksul adam, yemekte ordövr çiğ kerevit gibi koktuğu için onu yemekte çok zorlandı. Hayır, bu ona uygun bir yemek değildi. Sonra, süslü bir gümüş kaşıkla -yayın balığı yumurtası gibi kokan- siyah, yuvarlak ve parlak bir yiyecek (havyar) sunuldu ve o, ekmek yerine, ince bisküviler üzerine konuldu. 

Akşam yemeği, dantel tabak altlıkları ve gümüş takımlarla süslü bir masada yenilse de, örneğin, jambon kullanılan soslar ve kremalarla tanınmaz bir hale gelmiş, yabancı bir yemeğe dönüşmüştü. Ve elbette ev sahibesi o ruhsuz gözleri, o aptalca sesleri sessizliğiyle yoksul adama kibirli bir ifadeyle bakıyordu. Ve onlar yemeğe daha fazla kişinin gelmesini bekledikleri halde kimse gelmemişti. Böylece, yoksul adam zengin dostunun sıkıntısını anladı. 

Bir süre sonra zengin adam da iyi bir kadın buldu ve onunla yaşamaya başladı. İçinde bulunduğu sosyete bunu bir rezalet, bir skandal olarak görerek adamı suçladı. Ama adam ruhun karanlık gecesini geçirdi. Karısı elbette onu asla bağışlamadı. Çocukları ondan nefret ettiler ve onun ölüp mirasının kendilerine kalacağı günü iple çektiler. Bir şey kesindi: Eğer o tüm parasını çocuklarına bırakırsa, onlar onun babası gibi olacaklardı ve böylece tarih tekerrür edecekti. 

Çabucak dost olan bu iki adam birbirini sevdi. Onlar adeta kardeş gibi olmuşlardı ve birlikteyken konuşmak veya susmak fark etmiyordu. Bir çok akşam onlar yoksul adamın gıcırdayan verandasında oturup mutfaktan o tatlı kadının pişirdiği yemeğin güzel kokuları gelirken, hiç konuşmadan manzarayı seyrediyorlardı. 

Bir akşam konuşurlarken zengin adam yoksul adama, “Sen neden devam edip bir profesör olmadın, o zaman iyi para kazanabilirdin?” diye sordu. 

Yoksul adam, “Ne için?” diye cevap verdi, “Ben istediğim her şeye ihtiyacım olan her şeye sahibim. Burada benim arzu ettiğim her şey var. Paraya ne için ihtiyacım olsun? Sen paranın beni daha mutlu edeceğini mi düşünüyorsun? Ben bu hayatta okuyabileceğim tüm iyi kitaplara sahibim. Toprak kadar iyi ve verici bir kadınım var. Başımın üzerinde bir dam, kazlarımın tüylerinden yapılmış rahat bir yatağım ve yastığım var. Kimseye bir borcum yok ve kimseye hesap vermek zorunda değilim. İyi doyurucu yiyecekler yetiştiriyorum ve ocakta çaydanlığım daima kaynıyor. Sahip olduğum şey istediğim tüm şeyken ondan daha fazlasını neden isteyeyim?”

Zengin adam bu sözler karşısında gülümsedi, poposunu tüttürdü ve harika bir duman halkası üfledi. Halka bir süre havada asılı kaldı. Adam, sanki bütün hayatını, babasının tutumunu ve diğer şeyleri gözden geçirir gibi bir süre sessizce oturdu. O zaman yoksul adam ona döndü ve “Sen neden bu kadar çok paraya sahip olmak istedin?” diye sordu. 

Zengin adam şöyle karşılık verdi: “İstediğimi düşündüm. Zengin olmanın önemli olduğunu düşündüm. Evet, bana ömrümün sonuna dek yetecek kadar çok param var. Hayatımın böyle daha doyum verici olacağını düşünmüştüm. Artık daha fazla para istemiyorum. Kimseye bir kurul borcum yok ve sahip olduğum her şeyin gerçekten sahibiyim. Ben istediğim her şeye sahibim. Kocası son savaşta ölmüş olan Alman asıllı iyi bir kadınım var. Her şeyini kendim tasarladım güzel bir evim var. Ömrüm boyunca okuyabileceğimden daha fazla kitaba sahibim. Ve çok iyi bir dosta sahibim. Evet, ben gerçekten mutlu bir insanım.”

O zaman yoksul adam piposunu tüttürerek uzaktaki tepelerin gittikçe mor bir renge bürünüşünü seyretti ve sonra diğerine dönüp “Bir adamın parası onun kalesidir” dedi.

Zengin adam ona bakıp, “Bu Tevrat’ta yer alan bir söz” dedi. 

Yoksul adam, “Evet öyle” dedi ve şöyle devam etti, “Bu söz nasıl devam ediyordu? O, Tanrı’nın bir adama dört yetenek vermesi ve adamın utanıp onları başkalarına vermesiyle ilgiliydi. Tanrı başka bir adama üç yetenek verdi ve o da bu yetenekleri gömdü. Tanrı başka bir adama iki yetenek verdi ve o bu yetenekleri kaybetti. Ve Tanrı başka bir adama bir yetenek verdi ve o adam o yetenekle çok zengin oldu ve Tanrı da mutlu oldu.” 

Zengin adam bir süre alnını kırıştırarak düşündü. Sonra, “Peki o nasıl bir yeteneğe sahipti? Tanrı ona, onu bu kadar zengin edecek hangi yeteneği vermişti?” diye sordu.

Yoksul adam kıkır kıkır gülerek şöyle karşılık verdi: “Bir yetenek (talent) altın veya gümüşten yapılmış bir İbrani parasıydı. Tanrı bir işadamıydı ve bu adam bir talent’i alıp zengin olduğu için çok mutlu olmuştu.”

Zengin adam gülmeye başladı. “Ben de geçmişte böyle düşünmüştüm” dedi. “Ben servetime layık olduğumu herkese kanıtlamayı bıraktığımda servetim yüzünden uykularım kaçmaz oldu. Böylece şimdi zenginliğimle barış içindeyim.”

Yoksul adam bir süre piposunu tüttürerek sessizce oturdu. Zengin adam ona baktı ve sonra başını kaldırıp alacakaranlıkta gittikçe moraran tepelere baktı. Yakındaki bir çalılığa konmuş bir kuşun ıslık çaldığını, ahırdaki ineğin böğürdüğünü ve uzakta bir yerde bir köpeğin havladığını işitti. Sonra tekrar tepelere ve sevgili dostuna baktı ve ona, “Başımı kaldırıp, kuvvet almak için ebedi tepelere bakıyorum, çünkü bu ebedi tepeler benim Tanrı tarafından verilmiş olan kuvvetimdir” dedi. 

Yoksul adam da o tepelere baktı. O tepeler onun mülküydü ama o onların aslında Tanrı’nın tepeleri olduğunu ve onlara sadece kısa bir süre için sahip olduğunu biliyordu. O, onların kâhyasıydı, ama onlar ona ait değildi. Onlara baktı ve o tepelerde ve tüm toprağında büyük bir kuvvet buldu. O bu tepelere baktığında Tanrı tarafından yüceltildiğini duyumsuyor ve kendini doyum ve huzur içinde hissediyordu. 

Bu iki adam da büyük bir ekonomik krize ve büyük değişikliklere dayanabilirdi, çünkü hiçbirinin başkalarına bir borcu yoktu ve her ikisi de içinde bulunduğu durumdan utanmıyordu; tam tersine durumları her ikisini de yüceltiyor ve doğal çevreleri onları güçlendiriyordu. Her ikisi de toprağa sahipti, o toprakta yiyecek yetiştiriyordu ve her ikisi de bu yüzden bağımsızdı. Her ikisi de her şeye dayanabilirdi, çünkü onlar yeterince anlayışlı ve bilge idiler. Onlar tertemiz adamlardı. Evet, hayata karşı kuvvetli bir iştah duyuyorlardı -bunu hiç inkar etmediler- Ama onlar iki yüzlü değillerdi ve Tanrı’ya karşı asla saygısızlık etmediler çünkü onlar doğalarına sadık bir biçimde ve doğruluk içinde yaşadılar. Bireylikleri içinde hayatlarında neyin önemli olduğunu, neyin onları mutlu ettiğini ve o mutluluğu gelecekte neyin güvence altına alacağını anladılar. Sahip oldukları bağımsızlık her ikisini de güçlendirdi. Onlar hiçbir ikiyüzlülük, düzenbazlık, korku ve mücadele barındırmayan muhteşem adamlardı. Onlar sadece olmak istedikleri yerdeydiler. 

Her iki adam da mutlu bir biçimde öldü. Biri doktorlar onun bedeninde büyük bir hastalığın bulunduğunu söylediklerinde onlara bir an bile inanmadı. “Beni kesip içmenize izin vermeyeceğim. Ölüm ânım gelene dek toprağımda ve ayaklarımın üzerinde olmak istiyorum” dedi ve öyle de oldu. Diğer adam ise tek dostunun, onu anlayan tek insanın ölümüyle büyük bir keder yaşadıktan sonra, sahip olduğu tek gerçek dostun Tanrı olduğunu idrak etti. Ve bu kuvvet onun büyük bir birey olmasını sağladı. O da ayakta öldü, o da böyle gitmek istemişti. 

Onların arazilerine gelince, zengin adam arazisini çocuklarına bırakmadı. O, çocuklara destek olmayı, çok varlıklı olan ama daha önce kendi parasını hiç harcamamış ve onun hep daha fazla para kazanması için başının etini yemiş olan karısına bıraktı. O, parasını kısa bir süre görüştüğü ve küçük bir yardımla tekdüze hayatlarından kurtulabileceklerini anladığı bilinmeyen insanlara bıraktı. Onlar da bunu yaptılar refaha kavuştular ve hayatları boyunca zengin adama şükran duydular. 

Yoksul adam ise arazisini başlangıçta akıllıca ve nazik davranan oğluna bıraktı. Oğlun, paraya düşkün olduğu için yemeğe bir dolar harcamaktansa açlıktan ölmeyi yeğleyecek olan fanatik annesine bakması gerekiyordu, çünkü bu onun göreviydi ve kadın zaman içinde dini fanatizmi ile iyice nefret dolu ve bencil bir insan haline gelmişti. Ve annenin bir huyu oğluna da geçmişti, çünkü o da yoksunluktan ve yoksulluktan kurtulmak istiyordu ve bu yüzden babasından nefret etmeye başlamıştı. Babasının kendisine söylediği tüm o bilgece şeylerden sonra onun aslında aptal biri olduğunu düşünüyordu. Ancak baba tüm o sözleri söyledikten sonra, “Ama bu senin hayatın oğlum, sen onu seçtiğin gibi yaşayacaksın” derdi. Oğul babasının aptal bir adam olduğunu düşünüyordu, o önemli bir adam olmak için hiçbir şey yapmamıştı. Ama aslında bu konuşan onun annesiydi.

Çok büyük bir arazi miras alan bu genç adam, aldığı banka kredisini kullanarak o güzelim toprağı bir inşaat alanına çevirdi ve orada hepsi birbirine benzeyen çok zevksiz evler inşâ etti. Böylece çok zengin oldu ama duyduğu korku yüzünden hep daha fazla para kazanmak istedi. Onun neden korktuğunu biliyor musunuz? O, babasıyla paylaştığı şefkat ve yumuşaklıktan kaçıyordu ve annesinin fanatizmi onun kafasını karıştırıyordu ve böylece kendi ruhunun karanlık gecesini geçirdi ve bu süreçte neredeyse ölüyordu. 

Ama bir gece babasını rüyasında gördüğünde, o, karanlığın öbür ucundan çıktı. Babası, “Bu senin hayatındı oğlum, bu senin hayatındı. Şimdi seni ne mutlu ediyorsa onu yap, hayatta yaşanacak daha çok şey var” dedi. Ve bu rüya oğlun kararını mühürledi. 

O, basit ama bilge bir adam olan babasıyla çocukken deneyimlediği nostaljiye geri döndü. O, kendi kendine, hissettiği nostaljinin yalancı olduğunu söylerdi, ama o artık yuvaya geri dönüyordu. Sahip olduğu her şeyi sattı ve kadim meşe ağaçlarıyla kaplı bir arazi satın aldı. Babasının arazisinden çok daha küçük de olsa, bu da çok güzel bir araziydi. Orada, babası gibi doğal bir insan olan tatlı bir kadınla mutluluğu buldu. O çok güzel bir kadın değildi, ama dünyayı anlayan, bilge, dengeli, sevecen tutkulu -ve tutkulu olmaktan utanmayan- basit bir kadındı. 

Onlar geceleri verandada oturup kitap okurlardı. Adamın içine akın eden nostalji, ruhunu sevinçle dolduruyordu, çünkü o önemli olanın sadeliğine geri dönmüştü ve orada mutluydu. Onu mutlu eden şey para değildi. Para onu mutsuz etmişti, çünkü ne kadar para kazansa ona yeterli gelmemişti. Ruhun ihtiyacı bu değil, muhteşem bir özgürlüktü. 

Bu oğul şimdi çok yaşlı bir adam olsa da, hâlâ hayattadır. O hâlâ o harika küçük çiftliğe sahiptir ve evinin hâlâ elektriği yoktur. Evine asla bir televizyon sokmamıştır. O, kimseye hiçbir şey borçlu değildir. Yediği her şeyi kendisi yetiştirmiş ve kendi bildiği gibi yaşamıştır. 

Bu uzun ve güzel bir öyküydü, çünkü ben eğer siz de böyle yapmayı seçerseniz bu öyküden bir şeyler öğrenmenizi istiyorum. Sizin ne kadar çok paraya sahip olduğunuz önemli değildir. Gelmekte olan zor günlere dayanmak için zengin biri olmanız gerekmez. Gelmekte olan ekonomik kriz halkınızın geçmişte (1929) manipülasyon yüzünden yaşadığı krizden daha ağır olacaktır. Çünkü bu tiranların oyunudur

Sizin sizi mutlu edecek bir şey yapmak için çok zengin olmanız gerekmez. Kendinizi besleyecek kadar büyük bir toprağa sahip olabilir, basit bir yaşam sürebilir ve kimseye borçlu olmayabilirsiniz ya da zengin bir insan olabilirsiniz, ama zenginliğinizden utanmaz ve zengin olduğunuz için kendinizi kötü hissetmezsiniz. 

Paraya sahip olduğunuz için utanmayın, çünkü eğer utanırsanız, para bir çok bakımdan size sahip olur. O sizin yaptığınız her şeyi sahiplenir. Paraya sahip olmak da pekalâdır olmamak da. Önemli olan ortaya çıkabilecek krizde ayakta kalabilmek, o zengin ve yoksul adamların sahip oldukları aynı büyük zekâyla onlar kadar bağımsız olabilmektir. Onlar hiç kimsenin onların efendisi olmaması, onları esir etmemesi, onların hayatına sahip olmaması gerektiğini anlamışlardı. 

Her gelmekte olan günlerde kendi kendinize yeterli olmak sizi mutlu etmeyecekse, bunu seçmeyecekseniz, o zaman neyin gelmekte olduğunu bilgiyle fark edin ve onu kabullenin. Bunu seçiminizle yapın. Ama eğer gelmekte olan zamanlarda korunmak istiyorsanız, o zaman bu iki adam gibi olmak, neyin önemli olacağını anlayacak kadar bilge olmak önemlidir. Ve o kaçınılmaz değişime uygun davranmak sizin içinizdeki Tanrı’yı, yani gerçek kimliğinizi alçaltmaz, tam tersine yüceltir. Realite tanrısal olanın hayatla kaynaştırılmasıdır. Siz  tiranları, tanrısallığı ve hayatı deneyimlemeye hazırlanıyorsunuz ve sizin deneyimleriniz bu süreçte korunmanıza yardım edecektir. 

Size anlattığım bu basit uzun, renkli ve gerçek öykü hakkında -ve onların sonunda nasıl özgür adamlar haline geldikleri hakkında- düşünmenizi arzu ediyorum. Onlar kimseden bir şey dilenmediler ve kimseyle bir şeyleri takas etmediler. Onlar sadece özgürdüler. Burada öğrendiğiniz her şey üzerinde düşünmenizi ve onu sizi esaretten kurtaran bilginize eklemenizi istiyorum. Hayır, bu ağır, ezoterik bir öğreti değil, gerçek bir öyküydü. Bunu da edindiğiniz zengin bilgi birikimine katmanız iyi olacaktır. 

Kaynak: Ramtha, İnsanlık Tarihi II, Kadim Bilgelik İncisini Yeniden Keşfetmek, Çev. Semra Ayanbaşı, Akaşa Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 2021, ss. 233-256

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...