Öte Dünya Hayatı’nın Mahiyeti - Seyyid Abdullatif
Ahiret inancı, şu veya bu biçimde, tüm inanç sistemlerinde vardır. Hayatın gerçekte ne olduğu, ancak bu inanca sahip olunduğunda bilinebilir. Bu, kesinlikle, yeniden dünyaya dönmek veya yeni bir ailenin bir üyesi olarak ‘yeniden doğuş’ değildir. Kur’ân’a göre hayat döngüsel bir hat izlemez. Hayat doğrusal bir hat boyunca ilerler ve ‘her an yeni bir işleyiş’ üzeredir. (Rahman suresi, 55/29) Hadis literatüründe kendisine yol bulmuş olan ve ortaçağ müslümanlarının zihninde çekiciliğiyle yer edinmiş hikayelerde izahı yapılan ‘izlenecek hayat yolu’nun tanımı, birkaç istisna dışında, Kur’ân’la hiçbir paralellik arz etmez. Kur’ânî metodta, bu yola dair sadece birkaç ize rastlanabilir ve özellikle meseI/emsâl ve müteşâbihât olarak adlandırılan bölümleri aracılığıyla, özde sembolik anlamlar taşıyan misaller ve mecazi kıssalara yer verir: çünkü öte dünya (âhiret), insanın bugünkü kapasitesiyle çok az kavrayıp anlayabildiği bir şeydir. (Müslim: Kitabu’l-Cennet ve Sıfatihi).
Emsâl ve müteşâbihâtla bize anlatılmak istenenle, selim akıl sahiplerinin olduğu gibi, akıldan az nasiplenmiş olanların da aklî ihtiyaçlarını tatmin etmeyi amaçlar. Salih olanlar, barış içinde ve huzurlu bir hayat sürerken, facirler de sıkıntı içinde ve kuşkulu yaşarlar. İşte bu örnek kıssaların insana vermek istedikleri ders budur. Ve verilen misaller, insanın özlediği, rahat ve huzurlu bir hayatın örnekleri olduğundan, sunulan rahatlık tablosunda, altlarından ırmaklar akan bahçeler (Cennet), süt ve bal havuzları, mutlu bir topluluk vb. vardır. Fakat, bu tabloda, daima, vizyonu tamamlayan birtakım işaretler vardır. Meyveler, mevsimlik değildir. (Ra’d suresi, 13/35) Nehirlerin suyu kesilmez; farklı farklı tadlar vardır. (Muhammed suresi, 47/15) Cennet ehlinin bedenleri dünyadaki vücut yapılarından farklıdır. Onlar saf varlıklardır ve yaşlanmazlar. (Bakara suresi, 2/24) Onlar boş sözler konuşmazlar (Meryem suresi, 19/62)
Tablonun, tüm hatlarıyla, bu emsallerin, âhirette verilecek gerçek nimetin zerresini bile temsilden uzak olduğunu nakleden bir Hadis-i Kudsi’de cem edildiğini görüyoruz:
“Allah salih kullarına, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir aklın almadığı nimetler hazırlamıştı.” (Müslim: Kitabu’l-Cennet ve Sıfatihi).
Bunun gibi, bedenin çekeceği acıları konu edinen, Cehennem hayatıyla ilgili tüm emsaller, facir (kafir)lerin, yeni bir bedenle içinde yaşayacakları şartları sembolleştirmektedir.
Kur’ân bu tabloyu da: ‘Hutame’nin (yakıcı ateş)
ne olduğunu sana bildiren nedir?’diye sorarak resmeder. Kur’ân cevabı da kendisi verir:
“Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir; ki o yüreklerin üstüne tırmanıp çıkmaktadır.” (Hümeze suresi, 104/5-7)
Bu âyet, Cehennemi, manevî acılar içinde kıvranan bir kalbe benzetmektedir.
Kur’ân’ın emsallerle taşıdığı Cennet ve Cehennem sahneleri, bugünkü hayatın yaşandığı çevreden farklı bir ortamda yaşayacak iki farklı insan tipinin resmini çizmektedir. İmam Fahreddin Razi’nin Tefsir-i Kebir’inde Âl-i İmran suresi, 3/127 âyetin tefsirinde aktardığı, Peygamber’in Heraklius’tan gelen bir elçiyle yaptığı konuşma, burada ileri sürülen görüşe ışık tutar. Peygamber, bu âyeti okuduktan sonra, ‘ve Rabbimizin mağfiretine nail olmak ve salih kullar için hazırlanmış, genişliği gökler ve yer kadar olan Cennete girmek için birbirinizle yarışın’ (Âl-i İmran suresi, 3/129) demiş ve Bizansın elçisi: ‘eğer Cennet gökler ve yeri kuşatıyorsa, Cehennem nerede peki? diye sormuştu. Peygamber ise sakin bir şekilde soruyu cevapladı: ‘Elhamdülillah! Gün doğduğunda gece nerededir ki?’ [Tefsir-i Kebir, İmam Fahruddin-i Razi, c. III, s. 75, Matbaa-i Amire, İstanbul, Hicri 1308.]
Ben bir adım daha ileri giderek derim ki: Kur’ân’a göre herkes Cehennem’i görecektir. (Meryem suresi, 19/71) Nitekim bu husus, ortodoks/sünnî tefsirlerde yer alır: Bir Hadis’te [Mişkat: Babu’-havz ve Sıfatihi] ifade edildiği gibi, bu tefsirlerde herkesin, Hesap Günü’nde Cehennem üstündeki bir köprüden (Sırat Köprüsü) geçeceği ifade edilmektedir. Bu düşünce, ilginçtir, erken dönem Zerdüşt dininde yer alan bir inanca tamamen paralellik arz etmektedir. [The Gospel of Zarathuashtra (Zerdüştün İncili), Duncan Greenlesh, The Theosophical Publishing House, Adyar, 1951, s. 124-138]. Hatta bunun da ötesinde, Cennet ve cehennemin âhirette iki farklı kesim için hazırlandığı konusunda, Cehennem’de yer alan bir köprünün adının
geçtiği bir hadiste bilgi vardır: Cehennem, mü’mine şöyle seslenecektir: ‘Ey gerçek iman sahibi! Köprüyü geç, çünkü senin ışığın benim ateşimi söndürdü.’ Bu konu şair ve sufi Celaleddin Rumi’nin Mesnevisinde (II. 2554-2568) şöyle açıklanmaktadır:
Hesap vakti geldiğinde mü’min diyecektir ki
‘Ey Melek! Cehennem herkesin geçeceği
Kafir gibi mü’minin de uğrayacağı bir yer değil mi?
Ama biz yolumuzda hiçbir duman ve ateş görmedik.’
Sonra Melek cevap verecek: geçerken gördüğün bu bahçe
Aslında Cehennemdi; fakat o sana
Yeşilliğin bahşettiği bir mutluluk gibi göründü
Çünkü Allah’ın rızasına ulaşmak için
Şehvetinin esiri olmadın
Ve şehvet ateşini söndürdün
Bu yüzden onlar ilâhî lütufla yeşile dönüştü
Ve kurtuluşa giden yolun ışığı oldu
Çünkü öfke ateşini sönmüş küle
Kopkoyu karanlığı parlak bilgiye dönüştürdün
Çünkü ateşli bedenini
İbadet bülbülleri ve duaların
Şarkı söylediği bir meyve bahçesi yaptın
Böylece Cehennem ateşi senin için yeşile
Ve güllere ve sonsuz servete dönüştü.”
[Rumi, Seçmeler, R. A. Nicholson, George Allen & Unwin Ltd. Londra, 1950].
Cennet ve Cehennemin mahiyeti ne olursa olsun, her iki yerde geçirilecek zamanın, Kur’ân’a göre tekâmül sürecinde ayrı bir aşamayı simgeleyen ve tüm insanlığın ortak hedefi olan nihai bir ilâhî amaca hizmet etmesi gerekir. Zira açıktır ki, Cennet ve Cehennem, ruhun iki ayrı mekanı olarak veya bir başka biçimde, bu haliyle sonsuza kadar kalamaz. Halbuki Kur’ân amacı açıklamaya azami dikkat gösterir.
“Siz gerçekten tabakadan tabakaya bineceksiniz.” (İnşikak suresi, 84/19)
Bu, hem salih hem de facir olanlar için aynı şekilde geçerli olan bir vaattir ve bu nasıl gerçekleşecektir?
Kur’ân tekrar tekrar açıklamaktadır ki dünyadaki salihler ve facirlerin amelleri, nefsleri üzerinde silinmez izler bırakır ve böylece insan bir aşamadan diğerine geçer. Eylemleri, düşünceleri, ifadeleri, hisleri ve hayalleri -hayır, aslında arzu ve düşleri bile- onun boynuna sımsıkı dolanır ve yaşam çizgisini belirler.
“Ve Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık: kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. Kendi kitabını oku! Bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter.” (İsra suresi, 17/13-14)
Yepyeni bir hayata geçerken, herkes, geçmişte yaptığı iyilik ve kötülüklerin farkına varacaktır fakat insan, ‘Allah’ın âyetlerine/işaretlerine gözlerini kapayarak, çirkin amellerde bulunarak ve inatla ve ısrarla bu işaretleri hiçe sayarak: ‘fıtratına yerleştirilen denge’nin kılavuzluğunda hayatını değiştirme imkanı olduğu halde, bu işaretleri görmemekte direnmiştir. Dünya hayatında yapılan iyilik ve kötülükler, ölümden sonra insana apaçık bir şekilde gösterilir ve insan, yepyeni bedeniyle, sevineceği ve tasaya düşeceği şeylerle yüzyüze gelir.
Kur’ân’ın bakışıyla, iyi hayat, mükemmelliğiyle doğru yapılan yürüyüştür. Tıpkı bunun gibi, çirkin hayat da, çirkinliğe doğru yapılan bir yürüyüştür ve kendine has bir yolu vardır. Güzel hayat, herkes için mümkün ve kolaylaştırılmış iken, çirkin hayat için, nefsin bozulması ilk şarttır. İlkinin şartlarını Kurb (Allah’a yakınlık) belirler; ikincisinde ise Bu’ud (Allah’tan uzaklaşma) vardır. Bu uzaklaşma, hiç şüphe yok ki, dünya hayatında fısk ve fücur içinde bir yaşam sürülmesinin doğal sonucudur; yani diyebiliriz ki bu uzaklaşma dünya hayatında Allah’a karşı takınılan tavrın neticesidir.
Kim dünyada kör ise, o, âhirette de kördür ve yol bakımından daha ‘şaşkın bir sapıktır.” (İsra suresi, 17/72)
Bu, insan nefsine ağır gelecek ‘Allah’ın Vechi’nden uzaklaşmanın sonucudur. Kur’ân’n ifadesiyle söyleyecek olursak bu insana ‘Cehennem’, diğerine de ‘Cennet’vardır. Peygamber buyurur ki:
“İnsanların en şanslısı, Rabbinin vechini ve azametini görecek olandır; bu öyle bir mutluluktur ki, tıpkı okyanusun bir ter damlasına üstünlüğü gibi, bedenin tüm hazlarının üstündedir.” [Müslim: Kitabu’-Cennet ve Sıfatihi].
Bu bağlamda, Kur’ânî anlamda insan için Cennet ve Cehennemin, bu dünya hayatında başladığını görebiliriz; zira yaptığı her iyilik veya kötülük, onun bir parçası olur ve onu, daha sonra gireceği Cennet veya Cehennem’e bir adım daha yaklaştırmaya başlar, iyi işler, manevî derecesinin yükselmesine yol açacaktır; kötü işler de onu aşağı derecelere düşürecektir. Eğer insan, ölümünden önce, yaptığı çirkinliklerin farkına varıp da samimi olarak pişman olur, tevbe eder ve gittiği yolu terkedip, hayra yönelirse, Allah’ın rahmetinin daima onunla birlikte olduğunu görecektir ve iç huzura kavuşacaktır:
“Andolsun biz onlara belki (küfürden İslâm’a) dönerler diye o büyük (uhrevi) azabtan önce, yakın (dünyevi) azabtan da tattıracağız.” (Secde suresi, 32/21) “Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlemekte olduklarınızı bilen O’dur.” (Şura suresi, 42/25)
İşte günahlardan arınmanın ve Cehennem’den geçerek Cennet’e girecekler arasına katılmanın yolu budur. Günahın çirkinliğinin farkına varmak, doğal olarak insana acı gelir. Bu, zihinsel ve manevî bir eziyettir veya Kur’ânî tabiriyle ‘Cehennem azabı’dır. Arınma süreci, sadece günahkarlar için değil, ayrıca özde salih olan ama zaman zaman günah işleyenler için de gereklidir, zira günahsız kul olmaz. Bu gibi insanlar, bu durumda, mükemmelliğe giden yolda tüm melekelerle donatılmış olduğundan, yollarına çıkan kimi engeller yüzünden günah işleyebileceklerdir. Kur’ân’ın ifadesiyle, onlar da, diğerleri gibi ‘Cennet’e girmeden önce Cehennem’ uğrayacaklardır. (Meryem suresi,
19/71) Özde Salih olanlar, bu yolculuğu bu dünyadaki yaşamlarında sona erdirirler; zira işledikleri her hatanın, aslında yapılmaması gereken şeyler olduğunu hatırladıklarında derin üzüntü duyarlar. Bu, ölmeden önce duyulan bir pişmanlık, bağışlanma ve manevî arınma sürecidir. Onlar için şu hitap yeterli olmaktadır:
“Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefs!
Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön
Gir kullarımın arasına
Gir Cennetime!” (Fecr suresi, 89/27-30)
Bunların Cehennem azabını görerek arınmalarına gerek kalmayacaktır, zira zaten dünya hayatında benzeri sıkıntılar çekmişlerdir. Bu azab, kesinlikle, dünyada yeterli vakte sahip olup da gerçekle yüzyüze geldikleri halde, bile bile günahta ısrar edenler içindir. Bunlar, bir sonraki aşamaya geçmek için çetin bir azaptan geçecek olan ve bir hadiste ifade edildiği gibi, Cennete girmeden önce, tekamül yolundaki yürüyüşlerine yeniden başlamak için ‘temizlenmeleri’ gereken kişilerdir. [Abdülkadir Sıddıki; ed-Din, s. 94].
İşte, Kur’ân’ın önümüze koyduğu ‘tabakadan tabakaya bineceksiniz’ hakikati, bu nedenle hayat planımızdır. Mükemmelliğe ulaşana kadar ya da ‘Allah’ın vechine mazhar olana kadar’ bir durumdan diğerine geçilerek ‘güzel yaşam’a ulaşılacaktır. ‘Çirkin yaşam’ ise, doğal olarak, geride kalacak ve özgürce hareket edilebilen bir yaşama geçmeden önce, kaybedilen zamanı telafi etmek için uzun bir süre çaba sarfetmek zorunda kalınacaktır. işte bu arınma sürecinin ne kadar süreceğini sadece Allah bilir. Yahudilik ve Hıristiyanlık düşüncesiyle kıyaslanarak ve kelimenin asıl anlamını karşılamada oldukça yetersiz kalınarak İngilizce’ye ‘sonsuzluk’ olarak tercüme edilen ‘ebed’ kavramı, Kur’ânî anlamda, sadece Allah’ın kendi zaman ve değer anlayışına göre tayin ettiği ve acı çekmeyi gerektiren günaha uygun bir süredir. Aksi taktirde, ‘ikicilik’ düşüncesiyle ya da tıpkı Tanrı gibi ezeli olan veya olduğu iddiasında olan pek çok ölümsüz varlıkla karşı karşıyayız demektir ki, bu düşünce Kur’ân’n tevhid ilkesine aykırı olduğu gibi, tüm yaratılmışların sonlu olduğunu ve bir gün öleceğini ısrarla ifade eden Kur’ân’a da ters düşer. Hiç şüphe yok ki, bu listeye Cennet, Cehennem ve insan da girer.
Cehennem’de arındırılma süreci hakkında Kur’ân’da “ebed” olarak geçen terimin ima ettiği bu anlamı, Cehennem’de kalma süresini belirten daha kesin ifadelerden çıkarmak mümkündür. 72. sûrenin 22. ve 23. âyetleri, Cehennem için, ‘günahkarların yıllarca içinde kalacakları yurt’ olarak bahseder. Bu âyette geçen “Ahkab”kelimesi, Hukub’un çoğuludur ve E. W Lane’in Arapça-İngilizce Sözlük’ünde 1 yıldan, en çok 80 yıla kadar uzanan bir süreyi ifade etmektedir, denilmektedir. Yine, 11. sûrenin 109-110. âyetleri, Cehennem hayatının ebedi olduğu fikrini iptal etmektedir. Burada, mutlu olanların Cennette ‘Rabbin dilemesi dışında, gökler ve yer sürüp gittikçe temelli/ebedi kalacakları ve kesintisi olmayan bir ihsana nail olacakları’ bildirilirken, Cehennem hayatının ‘Rabbinin dilemesi dışında’, gökler ve yer sürüp gittikçe devam edeceği’ beyan ediliyor ve ‘Rabbin, gerçekten dilediğini yapandır’ buyuruluyor. Dikkat edilmelidir ki Cennet ve Cehennem hayatı sonsuz olamaz; zira bir gün yok olacak olan Gökler ve Yer artık ondan sonra yaşıyor olamaz. Ayrıca ‘Rabbin dilemesi dışında’ ibaresine de dikkat edilmelidir ve bu ibare, bu kitabın IV Bölüm’ünde, ‘Allah’ın iradesi’ kavramına getirilen yorumun ışığında değerlendirilmelidir. Buradan açıkça şu sonuç çıkar: Cehennem azabı dünya hayatında işlenen günahlar oranında çekilmelidir. Zaten aslında yukarıdaki âyetin anlamını aşağıda sunacağımız âyetten çıkarmamız mümkündür:
“Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır; kim de bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (En‘am suresi, 6/160).
İşlenen günahın cezası olarak çekilecek Cehennem azabı, işte bu yüzden sonsuz değildir, belirli miktardadır. Zira, azabın, işlenen günahın gerektirdiği miktarı aşması durumunda açıktır ki bir haksızlık olacaktır. Halbuki bu âyet ‘kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı’ vaadinde bulunmaktadır. Kur’ân şunları da ekler:
“Gerçek şu ki, Allah zerre ağırlığı kadar haksızlık yapmaz. (Bu ağırlıkta) bir iyilik olursa, onu kat kat kılar ve kendi yanından pek büyük bir ecir verir.” (Nisa suresi, 4/40).
Günahın çirkinliğini ve yol açtığı kötü sonuçları açıklamak için canlı sembollerle verilen örneklere karşın, Cehennem meselesine genel yaklaşım, bir tür sonsuz merhamete dönüşen acıma hissidir. Allah bir Hadis-i Kudsi’de, ‘tahtıma ‘Rahmetim gazabımı geçti’ diye kazıdım’ der. [Buhari: Kitab Ba’de’l-Hak ve Kitabu’t-Tevhid]. Bizzat Kur’ân, bu ilâhî hitabı doğrular:
‘Rahmetim her şeyi kuşatmıştır’.
Ve bu âyet, bizim ortodoks/ehli sünnet ilâhiyatçılarımızın, bugün bile sık sıkıya bağlı oldukları Cehennem’in ebediliği teorisini ilk ve son kez reddetmelerine yardımcı olmalıdır. Bu görüşümü destekleyecek birkaç Hadisi aktarmama izin veriniz.
İmam Müslim, Hesap Günü'nde kendileri için, kimsenin öne çıkıp da şefaatçi olmayacağı ve sadece Allah'ın onlar için, sınırsız rahmetiyle şefaatçi olacağını ilan ettiği kişilere değinen bir hadisi aktarır:
“Sonra Allah şöyle seslenecektir: Melekler, Peygamber ve mü'minler, günahkarlar için şefaat edecektir ve artık bütün merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'ın şefaati dışında şefaate ihtiyacı olan kimse kalmaz. Böylece, O, Cehennem ateşinden çok büyük bir kalabalığı çıkaracak ve sıra hiçbir sevabı olmayanlara gelecektir.” [Müslim: Kitabu'l-Cennet ve Sıfatihi].
Kenzu'l-Ummal'de de Peygamberin iki hadisi yer alır:
“Kesinlikle öyle bir gün gelecektir ki, Cehennem ürününü verdikten sonra suyu çekilmiş bir ekin tarlasına dönüşecektir'; ‘kesinlikle öyle bir gün gelecektir ki, Cehennem'de tek bir insan bile kalmayacaktır.” [Kenzul-Ummal, c. VII, s. 245, no. 279-91, Dairetü'l-Maarif, Haydarabad].
Sıhah'ta Peygamberin şu hadislerine yer verilmektedir:
“Cehennem ehli üzerine öyle bir gün doğacaktır ki, Rahman olan Rabb, ayağını onun üstüne koyacak ve Cehennem yok olacaktır.” [Commentary of Muslim: (Müslümanın İzahı), Kitabu'l-Cennet ve Sıfatihi].
“Cehennem, azab etmek için, sürekli, daha çok günahkar isteyecek, fakat öyle bir gün gelecek ki, her şeye kadir olan Allah, bununla da tatmin olup olmadığını görmek için, ayağını onun üstüne koyacak. Ona seslendiğinde, Cehennem: ‘yeter, yeter! Senin gücüne ve Rahmetine sığınırım be artık yok olacağım' diyecektir. Cennetin, daima sonsuz bir mekanı olacak. Bunun ardından Allah, orada meskun olacak yeni bir topluluğu oraya yerleştirecektir.” [Buhari: Kitabu't-Tevhid]
Bu sözler, Cehennem ehlinin, bir arınma sürecinden geçtikten sonra, Cennete girmesine izin verileceğini göstermektedir.
Peygamberin ashabının, Peygamberin Cehennem meselesine bu şekilde yaklaştığını bildiklerini, Halife Ömer’in Fethu’l-Beyan’da kaydedilen bir sözünden öğrenebiliyoruz. İbn-i Kayyim’in Fethu’l-Bari, Dürrü’l-Mensur ve Hadi’l-Ervah adlı eserlerinde de aynı ifade geçer:
“Cehennem ehlinin sayısı, çöldeki kumlar kadar çok olsa bile, bir gün gelecek hepsi oradan çıkacaktır.” [Mevlana Muhammed Ali’ in İzahlı Kur’ân-ı Kerim’, s. 472. dipnot].
Günah işleme ve bunun doğuracağı sonuçlar hakkında Kur’ân’da yapılan uyarıların bir hikmeti vardır. Bu hikmet veya amacın, insanda günahtan kaçınma hissi doğurmak olduğu çok açıktır. Bu uyarılar, insanı günahtan uzak tutmak ve kişi eğer o günahı işlemişse, tevbe etmesini özendirmek için yapılır. Tevbe, kuşkusuz bağışlanma için gereklidir, zira Allah, duaya icabet eder, çok merhametlidir, çok mağfiret sahibidir ve kendisine yönelene merhameti bol olandır. Bunun altında, manevî gelişme veya kötülüklerden arınmanın önünde engel olarak duran her türlü günahın insan hayatından sökülüp atılması düşüncesi yatmaktadır. Günahın tabiatını bilmek, bir daha günah işlememe kararı alıp, bunu yaşama geçirmek, elbette bir gayret gerektirir. Fakat bu işin bu dünyada yapılması, âhirette yapılmasından tabii ki evladır. İnsan, işlediği günahların açıkça kendisine gösterileceği ve ruhunun tüm pisliklerden arınacağı Berzah’ta sorgulanmadan önce, bu kararı hayatına geçirmelidir. Bu arınma süreci, İlâhî Rahmetin bir ifadesidir. İnsan, bu dünyada veya âhirette ne kadar erken tevbe ederse, her iki yerde de Allah’ın mağfiretine o kadar çabuk ulaşır. İnsanı ebediyyen Cehennem’e gönderme anlayışı, günah ve onun neticeleri konusunda yapılan atıfların tamamında açıklayıcı bir etkisi olan Hikmete ters düşer. Bu iddiayı öne sürmek, ‘siz tabakadan tabakaya geçirileceksiniz’ âyetinin içinde gizli olan hareket ilkesine aykırı düşmek demektir. Aynı zamanda bu iddia, İlahî Rahmete bir sınırlama getirme anlamı da taşıyacaktır. Allah ise, her türlü sınırlamayı reddeder:
“(Benden onlara) de ki: ‘Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Zümer suresi, 39/53)
‘Bir durumdan diğerine hareket etme prensibi’, Kur’ân’da tekrar tekrar hatırlatılan, yeni bir hayata geçişin kapısı olan ölüme inanmayanları uyarmayı hedeflemiş görünmektedir. Kur’ân, insana, dünya hayatında karşılaştığı en zor şartları hatırlatır ve bir alt dereceden bir üst dereceye çıkarken bile, insanın tekamül sürecinin devam ettiğini ve bunun, ölümden sonra da devam edeceğini bildirir:
“Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır (kademe kademe) yaratmıştır.” (Nuh suresi, 71/14)
“Ve O, insanı sudan yaratmıştır.” (Enbiya suresi, 21/30)
“Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi. Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip çıkaracaktır.” (Nuh suresi, 71/17-18)
“Sizi ondan (topraktan) yarattık, sizi ona geri çevireceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.” (Taha suresi, 20/55)
“Andolsun biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.
Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratılışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir. Sonra bunun ardından siz gerçekten kıyamet günü diriltileceksiniz.” (Müminun suresi, 23/12-16)
“Ki O, ... insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Sonra onun soyunu bir özden (sülale’den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra da onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona ruhundan üfledi.” (Secde suresi, 32/7-8)
“İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor?
Kendisi, dökülüp akıtılan bir meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir ‘düzen içinde biçim verdi’. Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah) ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?” (Kıyamet suresi, 75/36-40)
“Siz gerçekten tabakadan tabakaya bineceksiniz.” (İnşikak suresi, 84/19)
Yukarıda alıntılanan ve Kur’ân’ın diğer sûrelerinde geçen benzeri âyetler, insanın evrimi ve kaderi üzerine bazı teoriler ortaya atılmasına neden olmuştur. Fakat bu âyetlerde dikkat çeken nokta, âyetlerin biyolojik açıklamalar içermesidir. Muhammed İkbal, müslüman düşünürlerin konuya bu açıdan yaklaştıklarını gözönünde bulundurarak, sufi şair Celaleddin-i Rumi’nin benimsediği yaklaşım üzerine yoğunlaşmakta ve onu onaylamaktadır:
Rumi’nin ölümsüzlük meselesine biyolojik evrimin bir aşaması olarak bakması, doğal olmak bir yana, Kur’ân’ın ruhuna da tamı tamına uymaktadır ve bazı İslâm filozoflarının sandığı gibi, bu mesele, saf metafizik iddiaların çözüm bulacağı bir mesele değildir. Bununla birlikte, evrim teorisi, modern dünyaya, ümit ve coşku yerine, karamsarlık ve kaygı getirmişti. Bunun nedenini, modern çağda ortaya atılan ve zihinsel veya fizyolojik olsun, insanın bugün ulaştığı seviyenin, biyolojik evrimin son aşaması olduğu ve biyolojik bir olay olarak algılanan ölümün ardından hiçbir yaşamın gelmeyeceği yönünde ortaya atılan asılsız ve yanlış iddiada bulabiliriz. Bugünün dünyası, gelecekten ümitvar olmak ve yaşama coşkusunun ateşini tutuşturmak için, bir Rumi’ye ihtiyaç duymaktadır. Onun şu eşsiz mısralarını aşağıya alıntılıyorum:
İnsan önce cansız varlıklardandı
Sonra oradan bitkiler sınıfına geçti
Yıllarca bir bitki olarak yaşadı
Cansız varlıklar arasında bir hiç olduğu
O çağların çok farklı olduğunu hatırlayarak
Ve bitki sınıfından hayvan sınıfına geçtiğinde
Bir bitki olarak yaşadığı o çağları hatırlamıyordu
Bitkiler dünyasına karşı içinde hissettiği
O sıcak duygu ve arzu dışında
Özellikle de baharda
Ve nefis çiçeklerin açma zamanında
Bu, bebeklerin annelerine karşı hissettiği
O müthiş duyguların bir benzeridir
Zaten bebek meme arzusunun
Nereden geldiğini de bilmez
Biliyorsunuz, Büyük Yaratıcı yeniden
İnsanı hayvanlar sınıfından insan sınıfına çıkardı
Böylece insan şimdi olduğu gibi
Akıllı, bilgili ve güçlü olana dek
Bir tabiat düzeninden ötekine geçti
Şimdi o ilk halini unutmuş görünüyor ama
Bugünkü halini de değişmiş bulacaktır.”
[The Reconstruction of Religious Thought in İslam, s. 114. Çavdari Gulam Ahmed Perviz, (Dr. İkbal’in görüşlerini benimsemiş seçkin kişilerdendir), bu görüşüne Maarifu’l-Kur’ân (c. II, Delhi, s. 6-29.) adlı eserinde açıklık getirmektedir].
Rumi’nin bize sunduğu ve kendisini ‘Pir-i Rumi’nin talebesi olarak tanımlayan Muhammed İkbal’in bilimsel terminolojiyle ifade edip, altına imzasını attığı görüş, ilginç ve ilgi çekici olmakla birlikte, unutulmamalıdır ki Kur’ân’ın temel amacı, bilimsel devrimlerin yaptığı gibi, insanlığın doğuşu ve gelişimi hakkında, bulgulara dayalı bir düşünce sunmak değildir. Kur’ân’ın konuya ilişkin âyetlerinde biyolojik yorumlar yapmaya elverişli ibareler olabilir; ancak bu âyetler kesinlikle. Rumi’nin ileri sürdüğü görüşe delil olarak gösterilemezler. Yani insanın, bugünkü beşer halini almadan önce, sırasıyla cansız bir varlık, bir bitki ve bir hayvan olduğuna ve bundan sonra da bir melek veya başka bir varlığa dönüşeceğine dair Kur’ân’dan bir delil çıkarmak mümkün değildir. Açıktır ki Rumi burada, Fevzü’l-Ekber adlı kitabında, aynı Kur’ân âyetlerinden esinlenerek, insanın kökeni konusunda, bugünkü modern bilimsel görüşü andıran bir teori ortaya atan İbn-i Miskeveyh’ten (ö. 421 h.) etkilenmiştir. Kur’ân’dan kesin olarak çıkacak anlam, insanın bir evrim sürecinden geçtiği ve sürecin, ölümden sonra da devam edeceğidir. Bunun dışında Kur’ân, Rumi’nin ileri sürdüğü gibi, birbiri peşi sıra gelen ayrı aşamalardan ne bahsetmiştir ne de bu aşamalar konusunda bir beyanda bulunmuştur.
Kur’ân bu süreci 2 büyük bölüme ayırır: İlkin, insana biçim verilir ve akıl bahşedilir, ya da Kur’ân’ın ifadesiyle ona ‘Allah’ın ruhundan üflenir’. Bu aşama, Kur’ân’da şöyle ifade edilir:
“O, size birbiri peşi sıra gelen aşamalarla biçim verdi.” (Enbiya suresi, 21/11)
Bu hareketle başlayan ve ‘ölüm’le birlikte bir başka aleme geçilen aşama, insan hayatının ikinci bölümüdür. İşte bu Kur’ân’ın: ‘Siz kesinlikle tabakadan tabakaya bindirileceksiniz’ şeklindeki ısrarlı ifadesinin izahıdır. Tüm bu yolculuk, biyolojik bir özellik de taşıyabilir. Fakat Kur’ân’ın bu konudaki ifadeleri, öz itibarıyla ahlâkîdir ve bu husus akıldan çıkarılmamalıdır. Bu tekâmül sürecinde, en ufak bir ilerleme bile, insanın kendi amellerinin sonucudur ve tıpkı bunun gibi, o zamandan beri, dikey doğrultuda tekâmül süreci devam etmek zorundadır. Sadece bu ikinci aşamada, dikey tekâmül süreci, bilinçli bir hareketin gerektirdiği özellikleri ister.
İnsan ilk aşamada hiçbir sorumluluk yüklenmez, zira o, bu aşamada bilinç sahibi değildir. Sorumluluk, bilincin devreye girmesiyle başlar. ‘Ölüm’e yakın düşen bu dönemin ilk safhası, takip eden tüm aşamaların hazırlık evresidir. Bu safhada, ‘insan fıtratına yerleştirilmiş olan denge’nin marifetiyle, irade ve eylem serbestisi hâkimdir veya insan, hayatın kanunlarıyla uyumlu bir işbirliği yaparak irade özgürlüğünü kullanır. Bu safhadan sonra gelen aşama ise, bu safhanın doğal sonucundan başka bir şey değildir. ‘Sizin yaratılmanız ve yeniden diriltilmeniz, tek bir kişinin yaratılması gibidir’. Bu aşamada bile, tekâmül sürecinde, her yeni harekete uygun düşen bilinçli bir çaba şart koşulur. Bunun sırrı, insanın, âhirette Nur’a ihtiyacı olduğunu hissederek yaptığı duada yatar:
“Rabbimiz! Nûrumuzu tamamla!” (Tahrim suresi, 66/8)
İşte bu dua, bu nûra talip olan adayların, devamlı tekrarladıkları duaları olacaktır. Elde edilen veya nasip edilen her nûr huzmesi, işte bu nedenle, ölümden sonra başlayan yeni bir hayattır ki böylece hayatın başladığını gösteren doğum, yeni bir yaşamın başladığının ifadesi olur:
“Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz.” (Vakıa suresi, 56/60) “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk suresi, 67/2).
İşte bütün bu aşamalar boyunca, aynı ahlâkî hedef geçerlidir.
Kur’ân’ın insandan ısrarla yapmasını istediği şey, bu ahlâkî hedefin takip edilmesidir, kesinlikle biyolojik unsurların araştırılması değil... Her ne kadar Rumi’nin, Muhammed İkbal’in alıntıladığı mısralarda biyolojik özelliklere takılıp, âyetlerin amacından uzaklaştığı ortada ise de, onun bu âyetlerdeki vurguyu gözden kaçırdığını ve âyetlerin anlamını saptırdığını söyleyemeyiz. Nitekim aynı biyolojik süreci bir kez daha ele alan Rumi, aşağıdaki mısralarda şunları söylemektedir:
Bir madendim; öldüm ve bitki oldum
Bitkiydim; öldüm ve hayvan oldum
Hayvandım; öldüm ve insan oldum
Niçin korkacakmışım ki?
Ölümle neyim eksildi ki?
Ancak bir kez daha insan olarak öleceğim
Kutlu Meleklerle birlikte
Yükseklerde uçmak için
Fakat Melekliği bile bırakıp
Başka bir şey olmalıyım
Evet Allah’tan başka her şey yok olucudur
Melekliğimi feda ettiğim zaman
Hiçbir aklın alamayacağı bir şey olacağım
Evet bırakın yok olayım, Yokluk için
Bedenin diliyle: ‘Dönüşümüz O’nadır’.” [Age., Rumi, R. A. Nicholson’ n yaptığı seçmeler, s. 103].
Biyolojik süreç burada, Rumi’nin de işaret ettiği gibi, bilinçli bir çabanın sonucu olarak görülmekte ve daha üst bir benliğe ulaşmanın yolu da bir alt benlikten fedakarlıkta bulunmak olarak gösterilmektedir.
Bu hayatta bir üst benliğe geçiş peşindeyken, bir alt benlikten nasıl vazgeçebiliriz veya asıl hayat olan bu dünya hayatında, bir sonraki aşamaya kolayca geçme ayrıcalığımız varsa, bunu korumamızın güvencesi ne olacaktır? İşte asıl üzerinde düşünülmesi gereken soru budur. Cevabı, Kur’ân vermiştir: ‘İman et ve salih amel işle!’ Fakat ‘âhiret hayatı’nın salih ameli nedir?
Burada Kur’ân’ın insana yüklediği ‘Allah’ın yeryüzündeki halifesi’ görevine yeniden atıfta bulunabiliriz. Dikkat edilmelidir ki bu sıfat, âhiret hayatıyla ilgili olarak insana tevdi edilmiş değildir. Bunun nedeni de açıktır: Allah’ın birliğine ve O’nun çağlar boyu elçileriyle gönderdiği ilâhî mesajın gerçek olduğuna iman etmek, insanlığın birliğine ya da varlığın onun adına barış içinde yaşadığına iman etmekle ispatlanmış olmaktadır. Halifelik görevinin, sadece bu özel yükümlülükle ilgisi kurulduğunda bir anlamı vardır. Ölümle birlikte bu görev de biter, zira âhiret hayatı, bir başka hayattır. Bu hayatta artık eski sosyolojik, ekonomik ya da siyasal birikimlerin bir faydası olmaz. Orada, Allah insana hitap etmek için ‘vahiy göndermez, perde arkasından konuşmaz veya bir elçi göndermez’ (Şura suresi, 42/51), öte yandan insan, Hakikatle yüzyüze gelir ve geçmişte yaptıkları, olduğu gibi önüne getirilir. Ve içinde yaşayacağı bu yeni ortamda, yaptıklarının karşılığını görür. Orada ne zenginlik ne de gücün bir faydası olmayacaktır. Orada, demokratik görüşmeler, parlamento tartışmaları, seçim kampanyaları veya diğer dünyevi güvence sağlama araçlarına ihtiyaç kalmaz. Bu dünyada fısk ve fücur içinde bir hayat süren güçlü ve zengin kişiler, belki de dünyada salih bir hayat süren kölelerinin gerisinde kalacaklardır. Kur’ân ‘kim bunda (dünyada) kör ise, âhirette de kördür’ der ve ‘yol bakımından daha ‘şaşkın bir sapıktır’ tanımlamasında bulunur. (İsra suresi, 17/72) İşte asıl sorun, bu yol üzerinde yürüyebilmektir. Kur’ân, insana, bu dünyada bu yola girmesi çağrısında bulunur; böylece âhirette yeni bir hayat başladığında, kolaylıkla kendini kurtaracak özelliklere sahip olarak Allah’ın huzuruna çıkabilsin... Kur’ân, ‘bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve (eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır’ der ve ekler: ‘gerçekten âhiret yurdu ise, asıl hayat odur.’ (Ankebut suresi, 29/64) işte bu ‘asıl hayat’, bizzat bu dünyada başlar.
‘Asıl hayat’ın önemi, bir sonraki aşamaya doğru yol alan yolcunun nazarında, nûr üstüne nûrun özlemini çekmekle eş anlamlıdır. Kur’an’a göre, ‘Rabbimiz nûrumuzu tamamla’ duası, insanın ağzından düşürmediği dua olacaktır ki bu nûr, insanı, Kur’ân’ın ifadesiyle ‘Gökler ve yerin asıl Nûru, Hakikatin Özü olan Allah’ın vechine’ götürmelidir.
“Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu), Nur üstüne nurdur. Allah kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iledir.” (Nûr suresi, 24/35)
Nûr’a duyulan özlem, bu dünyada başlamalıdır ve bu, sadece her hal ve durumda, ‘Huzuru’l-kalb (kalp huzuru)’ olan veya ‘Allah’ı hatırlayan’ kişilerde mevcuttur. Nitekim, Peygamber yüreğinin derinliklerinden gelen bir sesle şu duada bulunmuştu:
“Allah’ım! Kalbime nur yağdır. Gözlerime ve kulaklarıma nûr yağdır. Sağıma ve soluma nûr yağdır. Önüme ve arkama nûr yağdır ve beni nûra garket. Cesaretime ve bedenime nûr yağdır ve kanıma da nûr yağdır. Saçıma ve derime nûr yağdır ve sesime ve ruhuma da nûr yağdır; ve nûrumu artır. Ve beni nûra dönüştür ve beni nûr ile sar. Allahım! Bana nûr ile rahmet et!” [Concept of Society in Islam, s. 74].
‘İman et ve salih amel işle!’ emrinin, kendisini, her hal ve şartta Allah’ın murakabesi altında hisseden biri için özel bir anlamı vardır. Allah’ı iliklerinde hissetme olayı, iki kişi arasındaki farkı belirler. Bunlardan ilki, bir işi mecbur olduğu için, bir görev olduğu için yapar; zira eğer böyle yaparsa sonunda bir ücret alacaktır veya hayatın sıkıntıları hafiflemiş olacaktır. ikinci kişi ise, bir işi asla ücreti için yapmaz; aksine o işi iyi olduğu için yapar. O işi başarmaya çalışır; çünkü bu iş özü itibarıyla iyidir ve Allah’a hoş gelir. Böylece bu kişi kendini huzurlu hisseder ve aklıyla barışık yaşar. Bu kitabın ilk bölümünde size sunulan ve örnek alınması istenen siyahî çocuğun hayatını sınırlı bir çerçevede de olsa özetleyen anlayış işte budur. Ve bir aşamadan ötekine geçmek isteyen herkesin bu anlayışa sahip olması gerekir. Bu insanlar için Cennet pek cazibeli değildir. Tıpkı Bağdatlı büyük bilge Şeyh Abdülkadir Geylani gibi, bunlar da Cennete bir kez muttalî olunca, onu arkalarında bırakmak ve onun ötesine geçip, daha çok nûra ve kemâle ulaşmak isterler. [Fütuhu’l-Gayb, Şeyh Abdülkadir Geylani].
Fakat pek az insan, âhiret hayatını yaşamak veya bu dünyada bile ‘asıl hayat’ı yaşamak için bu tür özelliklere sahiptir ve bu özellikler her insanda gelişmez. Fakat Kur’ân’a göre, eğer, şu veya bu biçimde bu amacı taşımıyorsa, hiçbir hayatın değeri yoktur ve insan, taşıdığımız Allah inancını, şu veya bu ölçüde iliklerinde hissetmedikçe, bu hayatı yaşayamaz. Allah’a bu ölçüde bağlılık, insanı genellikle pençesine alan ‘nefsin’ öldürülmesi veya köreltilmesiyle ters orantılı olarak gelişen ve büyüyen bir anlayışın sonucudur.
Bununla birlikte, ‘nefsin’ tümüyle köreltilmesi, Kur’ân’ın, insanlığın geneline hitaben önerdiği bir davranış biçimi değildir. Bu, sufi tabiriyle ‘Fenafillah’ (Allah’ta yok olma)yı arzulayan bir zihniyetin yoludur. Hiç kimse, böyle bir arzuya sahip olduğu için kınanamaz. Fakat mistik olsa da, hiçbir fenafillah tecrübesi, toplum için bir değer ifade etmez. Ancak şu istisnayla ki, bu tecrübe, bir önceki bölümde izah ettiğimiz düşünceye kendini dönüştürürse, o zaman insanlık için toplumsal ve manevî bir değer taşıdığı söylenebilir. Kur’ân’ın insandan başarmasını istediği şey, kendi nefsini tümüyle köreltmesi değil, aksine kendi içindeki Allah inancıyla onu uyumlu bir biçimde meczetmesi veya ikisi arasında bir denge kurup devam ettirmesidir. İşte bu takva (dengeli yaşam)dır. İşte bu, Kur’ân zihniyetinin temelini oluşturur; bu zihniyet, hayatı, Allah’ın bir lütfu olarak görür; ‘İlahî Vechin’ huzurunda yaşanacak bir emanet ve kutsal bir ayrıcalık olarak görür; Bu zihniyet, ondan kaynaklanan nûrun kılavuzluğunda hareket eder ve aslında sonuçta nûra dönüşür; böylece bu zihniyetin sahibi, karanlıkla savaşanlara bir örneklik sunabilir veya yol göstericilik yapabilir.
Kaynak: Seyyid Abdullatif - Kur’an’ın Zihni İnşası, ss. 93-113, Çev. M. Kürşad Atalar, Pınar Yayınları, İstanbul, Birinci Baskı, Aralık 2010.