İskenderiye Kütüphanesi’nin Başından Geçen Üç Felaket
81
4. yüzyılın İskenderiye'si çalkantılı bir kentti. Kültürleriyle ve duyarlılıklarıyla bilinen kent sakinleri de kendilerini ayaktakımı eğlencelerine vermişlerdi. Kent sokak ayaklanmaları konusunda uzun bir geçmişe sahipti. Toplumsal sorunlar, dinsel farklılıklar ve iktidar mücadeleleri, ortalık yerde yaşanan gürültülü patırtılı ve kanlı kavgalarla son buluyordu. Scorsese'in New York Çeteleri (Gangs of New York) filminde gördüğümüz, vahşi şehir savaşlarının yaşandığı mahallelere benzer bir manzaranın İskenderiye'ye hakim olduğunu söyleyebiliriz.
Büyük bir Roma İmparatorluğu krizinin sarsıntıları Mısır'ın başkentinde de hissediliyordu. Tarihin tekerrür edeceğini söyleyen o gizemli kural uyarınca bazı bölgeler dünyadaki gerilimlerden ve çatışmalardan tekrar tekrar etkileniyordu ve kimse bu duruma bir çözüm bulamıyordu. Akdeniz'de Levant ülkelerinin bulunduğu bölgede antik dönemlerden beri bu jeopolitik cadı kazanlarından biriydi.
İskenderiye’nin arterleri farklı mezheplerin (Yahudiler, paganlar, Hristiyanlar ve bunların birbirine karşıt hizipleri: Nikealılar, Ariusçular, Yaratılışçılar, Monofizitçiler ve diğerleri) galeyana gelmiş elebaşlarıyla dolup taşıyordu. Ne konuda birbirlerine husumet beslediklerine bağlı olarak sık sık aralarında çatışmalar çıkıyordu. Ancak her şey kaostan, kavga gürültüden ibaret değildi. Bu kafa karıştırıcı şiddet olaylarının arkasında büyük ve tarihi bir değişim filizlenmekteydi. Yeni bir yüzyıl başlarken İmparator Konstantin Hıristiyanlığı yasallaştırdı: MS 391’de ise İmparator Theodosius paganlara halka açık yerlerde kurban yasa getirdi ve belli başlı ibadet yerlerinin kapatılmasını emretti. Bu baş döndürücü yıllar boyunca zalimler ve mazlumlar yer değiştirdi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı: Devlet yeni bir dine geçmişti ve paganizmi yok etmeye kararlıydı.
Müze ve Serapeum tali kütüphanesi din savaşlarının sinir merkeziydi. Bu iki bina birer tapınak, kütüphanecileri ise rahipleriydi. Her iki kurumda da çalışmış olan aydınlar bir thiaso yani müziklere -insanoğlunun yarattığı eserleri koruyan dokuz tanrıçaya- tapınan bir cemaat oluşturdular. Günleri, tanrı ve tanrıçaların heykelleri, sunaklar ve paganların diğer ayinsel simgeleri arasında geçiyordu çünkü Ptolemeoslar Antik Doğu geleneğine uyarak kitapları tapınakların içinde tutmuşlardı. Paganizmi yasaklayan bir rejimde klasik pagan kültürüne göre oluşturulan kütüphanelerin varlıklarını sürdürmesi kolay değildi.
İskenderiye Kütüphanesi’nin kardeş kütüphanesini barındıran Serapeum -Zeus Serapis Tapınağı- İskenderiye’nin mimari harikalarından biriydi. Revaklı zarif avluları, tanrı heykelleri, sanat eserleri ve eski moda şatafatıyla, bu tarihsel oyunu kaybetmekte olan paganların ibadet ve toplanma yeriydi. Artık unutulmuş bir savaşın gazileri gibi homurdanmak, özlemini duydukları şeylere hayıflanmak ve -tarihin her döneminde yapıldığı gibi- geçmişin herhangi bir döneminin daha iyi olduğunu haykırmak için burada toplanırlardı.
391 senesinde her şeyi yerle bir oldu.
İskenderiye’nin Hıristiyan cemaatinin ruhani lideri Başpiskopos Theophilus, İmparator Theodosius’un fermanlarını şiddete başvurarak uygular. Bağnaz Hıristiyan gruplar paganları taciz etmeye başlar. Panik ve öfke, tehlikeli bir elektrikle yüklü bir atmosfer yaratır. Gerilimin iyice yükseldi bugünlerde bir skandal ortalığı karıştırır: Tanrı Mitra’ya adanmış küçük bir tapınağını üzerine kurulmuş bir Hıristiyan bazilikasının yenileme çalışmaları sırasında işçiler pagan gizemciliğine ait bazı nesneleri gün ışığına çıkarırlar. Başpiskopos Theophilus bu gizli kült simgelerinin bir tören alayı eşliğinde kent merkezinde sergilenmesini emreder. Sadece yirmi yıl önce Ariel Şaron’un Mescidi Aksa’nın avlusunda provakatif bir yürüyüşe çıkmasının İkinci İntifada’nın fitilini ateşlediğini düşünürseniz, bu hareketin nasıl bir etkiye yol açtığını tahmin edebilirsiniz. İnançlarına saygısızlık edildiğini gören ve kalabalığın alaycı tepkilerine maruz kalan İskenderiyeli paganlar, -kaynaklara göre özellikle de felsefe öğretmenleri- öfkeyle Hristiyanlara saldırırlar. Sokaklar kana boyanır. Misilleme yapılacağından korkan isyancılar Serapeum’a kaçıp kapının önünde barikat kurarlar. Kalkan olarak kullanmak üzere rehin aldıkları bazı Hıristiyanları tapınaktan içeri girer girmez yasadışı ilan edilmiş olan tanrıların önünde diz çökmeye zorlarlar. Barikatların öbür yanında ise eli baltalı bir kalabalık tapınağı kuşatır.
Gerilim dolu birkaç günün ardından kuşatma sona erer. İmkansız görünüyor olmasına rağmen bir katliamdan kaçınılmıştır. İmparator, gönderdiği bir mektupla çatışmada ölen Hıristiyanları şehit ilan eder, isyancı paganları bağışlar ve yeni dini yasaların gerektirdiği şekilde Serapis tasvirlerini yok edilmesini emreder. Romalı askerlerden oluşan bir müfreze, çölde münzevi bir hayat süren, zorluklara alışkın bir keşiş grubunun takviyesi eşliğinde tapınağa girer, Tanrı Serapis’in mermer, fildişi ve altından yapılmış ünlü heykelini parçalar -öfkeli bir kalabalık heykelin parçalarını birer birer tiyatroya sürükleyip halkın gözleri önünde yakar- ve tapınağı yerle bir eder. Yapının kalıntılarının üzerine bir kilise inşa edilir.
Serapis heykelinin parçalanması ve tapınağın yağmalanması Mısır’daki paganları, hatta o kadar dinibütün olmayanları bile dehşete düşürmüştür. Bu onlara göre eski bir sunağa yapılan bir saygısızlık ve değerli bir kitap koleksiyonuna yapılan saldırının ötesinde, çok daha ciddi bir şeydi. Bu olayı cemaatin toplu halde cezalandırılması olarak yorumladılar. Hedonist çoktanrıcılıklarıyla, felsefeye ve klasik eserlere olan tutkularıyla bütün bir cemaat olarak tarihin çöplüğüne atıldıklarını anlamışlardı.
Pagan sürgünlerden birinin, öğretmen ve şair Palladas’ın çağları aşıp gelen sesi yüreğimize dokunmayı hâlâ başarır. Dördüncü yüzyıldan beşinci yüzyıla geçiş döneminde İskenderiye’de doğmuş ve ölmüştür. Yerinden yurdundan edilmiş olmasının derin acısı, Yunan Antolojisi’ne alınmış olan vecizelerinde -yaklaşık yüzelli adet- hissedilir. Büyük İskender tarafından Doğu ve Batı’nın sentezi olarak kurulmuş bir kentin kanlı ayaklanmalarla ve uzlaşmazlıklarla nasıl altüst olduğunu dile getirir. Yenilgiye uğrayan tanrılarından kalkan yıkıntıları görmüştür. Kütüphanenin yok edilişine ve şiirlerinde “bilgeliğini kusursuz yıldızı” diye bahsettiği Hypatia’nın vahşice öldürüldüğüne tanıklık etmiştir. Hun istilasından ve Germen ırkından barbarların Roma’ya girişinden haberdardır. Yazdıklarını bugün okuduğumuzda bunlara benzer yeni bir kıyametle ilgili kişisel tanıklığı dizi derinden etkiler. Serapeum travmasını yaşadıktan sonra teselli bulamaz bir halde “Hayaletler” adlı bir şiir kaleme almıştır:
“Ey Yunanlar, doğru değil midir, / gecenin derinliğinde, / boşluğa gömülürken her şey / salt görünüşte yaşadığımız, / bir rüyadan ibaret gördüğümüz bu hayatı?/ Yoksa hayatın kendisi ölmüş de / biz hayatta mıyız?”
Müze’nin son misafiri, 4. yüzyılın ikinci yarısında matematikçi, gökbilimci ve müzisyen Theon oldu. Bu kurumun eski görkeminden geriye ne kaldığını hayal etmek zor ama Theon kalanları kurtarmaya çalıştı. Vahşi sokak çatışmaları ve hizip mücadeleleri arasında kendini güneş ve ay tutulmalarının zamanını tahmin etmeye ve Öklid’in Elementler adlı eserinin nihai kopyasını hazırlamaya verdi. Kızı Hypatia’yı - adı “en büyük” anlamına gelir- erkek olarak doğmuş gibi bilim ve felsefe alanında yetiştirdi. Hypatia babasıyla birlikte çalıştığı ve çağdaşlarının söylediğine göre zekasıyla onu geçti.
Hypatia hayatını bilime ve öğretmeye adamaya karar verdi. Bazı kaynakların ileri sürdüğünün aksine bakire kalmaktan hoşlandığı için değil muhtemelen bağımsızlığını koruma arzusuyla hiç evlenmek istemedi. Eserleri o çalkantılı asırların kaos ortamında birkaç kısa fragman haricinde kaybolmuş olsa da geometri, cebir ve astronomi hakkında yazdığını biliyoruz. İleride Mısır’ın güçlü seçkinler sınıfı arasında önemli görevlere gelecek olan bir grup çok seçkin öğrenci etrafında topladı. Bu öğrenci grubu, Hypatia’nın bilinirciliğinden (gnostisizm) -ve aristokratik ön yargılarından- etkilenerek, onun karmaşık doktrinlerini anlamayacak olan alt tabakadan kişileri aralarına almıyorlardı. Elimizdeki veriler Hypatia’nın sınıf ayrımıcısı olduğunu ama bağnaz olmadığını gösteriyor. Pagan inançlarına bağlı değildi; paganizmi sadece ait olduğu Yunan kültürünün unsurlarından biri olarak görüyordu. Öğrencileri arasında Hıristiyanlar, -ikisi sonradan piskopos oldu; bunlardan biri Kireneli Synesios’tur-, paganlar ve felsefi ateistler vardı. Hypatia bütün öğrencilerini birbirleriyle arkadaş olmaya teşvik ediyordu. Ancak ne yazık ki, ılımlıların, bir şeye kalkışmadan önce düşünmeyi tercih edenlerin, uzlaşmacıların -şiddet yanlıları onlardan “tatlı su kahramanları” diye bahsediyordu- kolay hedef oldukları ve safları sıklaştırarak kendilerini korumayı beceremedikleri zamanlardan biri başlamıştı.
Hayatı trajik bir sonla bitene kadar kendi kurallarına göre, alışılmamış bir özgürlük içinde yaşamayı başardı. Gençliğinde efsanevi bir güzelliğe sahip bir kadındı ancak erkekler hakkındaki görüşleri çok keskindi. Ona delice aşık olan bir öğrencisinden evlenme teklifi aldığı söylenir. Platon’un ve Plotinos’un takipçisi olan Hypatia, ona sadece fikirlerin yüce dünyasıyla ilgilendiği, alçak maddi zevklerin ilgisini çekmediği türünden bir cevap verdi. Taliplisi biz dizinin üzerine çökerek ısrarını sürdürürken ağzını kapatmak için alışılmamış -ve tiksinti verici- bir yol seçti. Bu anekdotu borçlu olduğumuz Damaskios -Atina’daki Yeni Platoncu o okulun müdürü- bu alışılmamış sahneyi iğrenme ve hayranlık arasında gidip gelerek kendine özgü bir tarzda anlatır: “Âdet kanının bulaşmış olduğu bir bez parçası çıkardı ve ‘Senin aşık olduğun şey bu, delikanlı ve bu hiç güzel bir şey değil’ dedi. Genç adam bu dehşet verici manzaradan o kadar utanmış ve korkmuştu ki bir anda duyguları değişti ve çok geçmeden daha iyi bir adam oldu.” Bu anekdotun kıssadan hissesi şudur: Hypatia’nın âdet bezini görünce mahcup olan öğrencisi insan bedeninin kokuşmuşluğuna aşık olmayı bırakır ve felsefe aracılığıyla bizzat güzelliğin mükemmelliğini aramaya koyulur.
Kaynak: Irene Vallejo - Papirüs, Antik Dünyada Kitapların İcadı, Çev. Volkan Ersoy, Bilgi Yayınevi, 1. Basım Nisan 2023, Ankara, ss. 252-258