Saturday, 19 January 2019

Din/ler/i Bozanlar Eşitlikçiliği Bozanlardır - Lev Nikolayeviç Tolstoy


Din/ler/i Bozanlar Eşitlikçiliği Bozanlardır


Schleiermacher ve Feuerbach, dinin temelinin Allah'a bağımlılığının bilincine varmak, olduğunu söylerler. 

"Bütün insanların eşitliğini kabul eden yeni bir dinsel öğreti ortaya çıkar çıkmaz, eşitsizlikten kazanç sağlayanlar hemen bu temel özelliği örtmeye çalışmışlar, böylece gerçek inanca yanlış anlamlar yüklemişlerdir." s. 16


"Günümüz insanlarının inancı, kendilerine dini kurumlarca inanç temeli olarak söylenen veya belletilen şeylerin aslında, bu inançları vazedenlerin ve belletenlerin kişisel hırslarının doyurulmasına yardım eden törenlerden başka bir şey olmadığı görülecektir." s. 27

"Dinin bozulmuşluğu, ötekiler üzerinde egemenlik kurmuş olanların bunu yapmaları doğruymuş gibi hissettirir, kölelere ise, dinin, efendilerine itaat etmelerini buyurduğunu söylemişlerdir."

"Tüm insan toplumlarının hayatında din, zamanla gerçek anlamından sapmış; kendisinde bu anlamdan eser kalmayıncaya kadar bu sapmasına devam etmiş; sonunda katılaşarak halihazırdaki yerleşik biçimlerini almış ve bu noktada insanların yaşamları üzerindeki etkisi fevkalâde azalmıştır." s. 7

"Geriye kalan büyük çoğunluksa, kendilerine uygulanan hipnotizmayı iman olarak kabul ediyorlar ve inançsız yöneticiler, ikna edicilerin kendilerinden istediği her şeye köle gibi baş eğiyorlar."

"Bozulmamış inançlılar olan yoksul, cahil çoğunluk hipnoz etkisindeki köleler haline geldiğinden, kendilerine inanç kisvesi altında aşılanan şeye iman ettiklerini düşünüyorlar ve bu da, insanın yeryüzünde ne olduğu sorusuna yanıt vermek bir yana, zorlaştırıyor."

"İnançsız insanlar, ancak kişisel çıkarı yol gösterici olarak tanıyabilir. Kişisel çıkarının peşinden koşanlar da aldatmaktan ve aldanmaktan başka bir şey yapamazlar." s. 117


"Ve bu yüzden, bir dinsel öğreti, hiçbir şeyi açıklamayıp, yaşam anlayışını daha da bulandıran anlamsız önermeleriyle sürerse, o artık iman değil, gerçek bir imanın başta gelen özelliklerini yitirmiş bozulmuş bir imandır. İşte, günümüz insanları, böyle bir imana sahip oldukları yetmiyormuş gibi, onun ne olduğunu bile bilmiyorlar ve iman dedikleri şey, ya kendilerine imanın temeli diye verilen şeyin dille söylenmesi ya da Kilise Hristiyanlığının öğrettiği ve kendi hırslarına gerçekleştirmelerine yardımcı olan birtakım törenlerin yapılmasıdır."

"Kitleler arasında var olan dinsel ilkelerin kalıntılarını hâlâ koruyan halkımız, düzen ve ahlak bekçiliğine soyunanların, gözlerinin önünde bunların sürekli işlediği suçları görmemiş olsaydı, hepsinin de iyi ve insan için doğal olduğuna kesinkes inanarak işlediği günahların yüzde birini bile işlemezdi."

"Hıristiyan hayat tarzının sapması yüzünden, Hıristiyanlar putperestlerden daha kötü hale düştüler.s. 95

Bütün inançlarda, insanların, eski dinleri yozlaştıran bütün sapıklıkların temeli sayılabilecek şu üç inanca inandırılması şart olmuştur: birincisi, insanla Tanrı ya da Tanrılar arasında aracılık yapabilecek özel kişiler vardır; ikincisi, aracının söylediği şeyleri haklılığını kanıtlayan ve onaylayan mucizeler gösterilmiş ve gösterilmektedir; üçüncüsü, Tanrı ya da Tanrıların şaşmaz istencini ifade eden sözlü ya da yazılı sözler vardır ve bunlar kutsal olup yanlışlıkları düşünülemez. s. 19 

Neden başkaları üzerinde zor kullanmayı, onları soymayı, hapsetmeyi, asmayı, savaşa göndermeyi ve daha birçok şeyi hak gören insanlar var? s. 39

Kötü toplumsal yapımızın ana nedeni yanlış inançtır. s. 109

Hayatta mevcut olan kötülüğün ıslahı, din adına söylenen yalanların kınanması ve her bir ferdin içinde din hakikatini tesisiyle başlamalıdır. s. 93



Kaynak: Din Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy

Bütün insanlar birbirleriyle kardeştir ve eşittir - Lev Nikolayeviç Tolstoy

Bütün insanlar birbirleriyle kardeştir ve eşittir - Lev Nikolayeviç Tolstoy


"Bütün insanların eşitliğinin kabulü, bütün dinlerin temel ve zorunlu özelliğidir." s. 16

Hıristiyan vahyi, insanların eşitliğini açıklayan akideydi; yani Allah Baba’dır ve bütün insanlar da ona çocukları olarak kardeştirler. s. 139

Zırhlı gemilerin, demiryollarının, matbaaların, tünellerin, fonografların, röntgen ışınlarının vs. çok güzel olduğunu kimse tartışacak değil. Gerçekten de güzeller fakat Ruskin'inde dediği gibi, başka hiçbir şeyle kıyaslanmayacak derece daha güzel olan şeyler var ki bunlar zırhlı gemilerin, yolların, tünellerin, kısacası hayatı güzelleştirmekten çok bozan şeylerin ele geçirilmesi pahasına milyonlarcası yok edilen insan yaşamlarıdır. Buna her defasında şu cevap verilir, şu anda dünya yeryüzündeki insan hayatının tahribini kontrol altına alacak aygıtlar icat ediliyor ve edilecek de. Ancak bu doğru değil. İnsanlar diğer insanları kardeşleri gibi görmedikleri, insan hayatını en kutsal varlık olarak kabul etmedikleri sürece, hayatı koruyup kollamayı asli görevleri olarak görmeyip, birbirlerine yakınlık kurmadıkça, çıkarları için birbirlerinin hayatlarını yok edeceklerdir.

"Bütün insanların eşitliğini kabul eden yeni bir dinsel öğreti ortaya çıkar çıkmaz, eşitsizlikten kazanç sağlayanlar hemen bu temel özelliği örtmeye çalışmışlar, böylece gerçek inanca yanlış anlamlar yüklemişlerdir." s. 16


Şiddete başvurmadan kötülüğe direnme, mutluluk getirir. Ve bu mutluluk kişiye alçakgönüllülük kazandırarak, direnişi uyaran sahte korkuyu, yani ölüm korkusunu ortadan kaldırır.

"Özgür bir adam, engelle karşılaşmaksızın efendilik edebildiklerinin efendisidir. Ve hiçbir engelle karşılaşmadan efendilik etme özgürlüğümüzün olduğu biricik şey, kendimizdir. O yüzden, kendini değil de başkalarını denetlemeyi isteyen bir kişi görürseniz, bilin ki o özgür değildir. O, insanlara hükmetme tutkusunun kölesi olmuştur." s. 136 

Şiddete hiç ihtiyaç duymayacağınız bir hayat yaşamaya çalışın.

Kaynak: Din Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy

Monday, 14 January 2019

Afgani ve Abduh Vehhabi Miydi? - Mehmed Akif ERSOY

Afgani ve Abduh Vehhabi Miydi? - Mehmed Akif ERSOY

“Geçen hafta merhum Cemaleddin Afgani’ye dair birkaç söz söylemiştim. Maksadım o büyük adama isnat edilmek istenilen dinsizliğin pek yanlış bir tevcih olduğunu göstermek idi. Ne yazık ki bu sefer de “Cemaleddin mülhid değildi, fakat Vehhabi idi” iddiası ortaya sürülmeye başlandı.

Acaba bu şaiayı çıkaranlar bir adamın alnına “Vehhabi” damgasını yapıştırmanın ne demek olduğunu biliyorlar mı?

Vehhabilik belirli bir mezhebin ismi olmakla beraber Arabistan’ın bir çok yerlerinde dinsiz tanınan veya öyle tanıtılmak istenilen adamlara verilen bir payedir. Lehinde söylenenlere derhal iman etmek insanlarda cibilli bir özellik olduğu için mesela ben bugün çıkar da Allah’tan korkmadan en akidesi pak bir adam hakkında “iyidir ama dinsiz olmasa!...” dersem az zaman sonra zavallıyı bütün aşiret halkı baştan başa mülhid tanırlar. Acaba bu adam ilhadı gerektirecek ne söylemiş, ne yapmış demeyi hatırlarına bile getirmezler!

Müslümanlıkta en güç bir paye varsa o da bir adama dinsiz payesini vermekten ibaret olduğu halde faziletini, irfanını, ikbalini, şöhretini çekemediğimiz, yahut düşünme tarzını kendi meşrebimize uygun görmediğimiz kimseleri bu hasbi rütbe ile gözden düşürmek nedense bize pek kolay geliyor!

Lüzüm-u küffar başka, iltizam-küfür yine başka iken, yüzde doksan dokuz ihtimal doğrudan doğruya tekfirini icab eden bir adamı yüzde bir ihtimalle kurtarmak üzerimize farz iken, biz aksine binde bir zayıf ihtimalle yakaladığımızı dinsiz yapıp çıkıyoruz, gerideki dokuz yüz doksan dokuz iman ihtimalini nazara bile almıyoruz.

Arabistan’a gidin, en büyük adamları Vehhabi, Türkistan’a gelin Farmason, Acemistan’a uğrayın dinsiz yahut Babi!

En garibi şurasıdır ki bütün İslam aleminde bu ünvan ile teşhir edilen adamların büyük bir kısmı Müslümanlığı, Müslümanları müdafaa etmeye hayatlarını vakfetmiş olan ümmetin büyükleridir, milletin fedakarlarıdır!

Bir yabancı aramıza girse dese ki; Ey müslüman cemaat, falan, falan, falan zatlar sizin en akledeniniz, en aliminiz, en fazılınız olduktan başka millet evlatlarının saadetine çalışmış olmak itibariyle iyilikseveriniz, en hamiyetlinizdir. Siz bunları Vehhabilikle, masonlukla itham ediyorsunuz, yani Müslümanlıktan çıkarıyorsunuz. Demek sizin dininiz akılla, ilimle, faziletle, hamiyetle kabil-i telif olmayacak! Bu söze karşı ne diyebileceğiz?

Bugün Mısır memleketinde İslam’ın menfaatlarını müdafaa eden ne kadar hamiyetli kalem varsa hepsi Cemaleddin’in terbiyesi sayesinde yetişmiştir. Tevhid dünyasına binlerce muharrir el, binlerce mütefekkir dimağ hediye eden Cemaleddin Vehhabi olabilir mi?

Merhumu ne Afganistan’da, ne Hindistan’da, ne Avrupa’da, ne Osmanlı toprağında rahat bırakmadılar, hiçbir yerde oturtmadılar. Cemaleddin Müslüman aleminde hakiki, sermedi (sürekli, uzun soluklu) bir uyanış başlatmak gayesine matuf olan çalışmasında kısıtlama yapsaydı, bu siyasetine azıcık fasıla verseydi, dünyanın her yerinde şerefiyle mütenasip bir debdebe içinde yaşayabilirdi. Fakat o koca adam hamiyetinin yüksek maksadı uğrunda zamanın her türlü musibetlerine göğüs gerdi, başkalarının zorunlu olarak dayanamayacağı mahrumiyetlere, ümitsizliklere o kendi tercihiyle katlandı. Kemal’in tabirine göre o bir yaşayan şehit idi;

Ne devlettir şehid-i zi-hayat olmak bu dünyada!

Cemaleddin hakkında söylenen Vehhabilik Şehy Muhammed Abduh için de esirgenmiyor. İki senedir Sırat-ı Mustakim’in sayfalarında merhumun eserlerini görüp duruyoruz. Allah için söyleyelim, hangi manasına alınırsa alınsın, Vehhabiliği okşar bir cümlesi, bir makalesi görüldü mü? Bazıları “şeyhin zühdü ilmi nisbetinde değildi” derler. Olabilir, lakin acaba merhum bütün hayatını itikafla, nafile ibadetlerle geçireydi İslam alemi için daha faydalı mı olacaktı? Mösyö Honota’ya karşı çıkıp da Mağrip’deki milyonlarca Müslümanın haklarını müdafaa etmek, öyle zannederim ki asırlarca nafile ibadet etmekten daha sevaptır.

Bilmez misiniz, Hz. Ömer tabiundan Ebu Kılabe’ye “Bence seni evlat ve iyalin için nafaka tedarikiyle meşgul görmek, böyle mescit köşelerinde itikaf halinde görmekten daha hayırlıdır” demiş. Düşünmeli ki Ebu Kılabe nihayet üç beş kişiden ibaret ailesine yiyecek bulacaktı. Abduh ise 300 milyonluk bir ailenin hayatı için çalışmak mecburiyetinde idi!

İşte bugün bir Cemaleddin’i, bir Muhammed Abduh’u yok! İslam dünyası hakikaten kimsesiz, cidden garip. Biz bu gibi ümmetin büyüklerini rahmetle, hürmetle anmalıyız ki geriden gelenler aramızda tatlı bir hatıra bırakabilmek ümidinden mahrum kalarak mücahededen vaz geçmesinler.

Üç beş sene önce bir frenk bana demişti ki; “Fen ve sanat erbabının kıymetini takdir etmiyorsunuz, mazursunuz, lakin çalışma ve hizmet erbabını takdir etmiyorsunuz! İşte bu kabahatiniz affedilemez.”. “Ey akıl sahipleri, ibret alınız” (Haşr, 59/2)”



Kaynak: Mehmed Akif; Sırat-ı müstakim, IV, sayı; 91, (24 Cemaziyelevvel 1328),

Sunday, 13 January 2019

Toplumlar Köklü ve Göklü Temeller Olmaksızın Uzun Süre Yaşayamazlar - Mustafa Özbaş


Toplumlar Köklü ve Göklü Temeller Olmaksızın Uzun Süre Yaşayamazlar

Kuran-ı Kerim, İbrahim Sûresi 24. Ayette şöyle bir benzetme yapılır:

Görmez misin/iz, Allah nasıl bir benzetme yapıyor? Güzel bir söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki (o ağaç), Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah, öğüt almaları için insanlara böyle benzetmeler yapar.

Bakara Sûresi 113. Âyette de:

Yahudiler, “Hristiyanlar geçerli, tutarlı bir inanç temelinden yoksunlar” iddiasında bulunurken Hristiyanlar da (aynı şekilde,) “Yahudiler, geçerli, tutarlı bir inanca sahip değiller” diye iddia ederler; ve her iki taraf da (bu iddialarında) ilahî kelâma atıfta bulunurlar! 

şeklinde bir tespit yapılır.

Son günlerde vahyin tabiatına ilişkin akademisyenlerle mollalar arasındaki tartışma epey bir gerilim meydana getirmiş durumda.

Meselenin özü aslında toplumların ve medeniyetlerin kendilerini sağlam (meşru) bir temel üzerine bina edip sonsuza değin yaşama istekleridir.

Bu mesele yüzyıllardır, dünyanın en fazla müntesibi ve mensubu bulunan iki din, Hıristiyanlık ve İslam, tarafından Allah'ın Kelamı, -Hıristiyanlara göre İsa Tanrı'nın Kelamı/Vahyi, Müslümanlara göre Kur'an Allah'ın Kelamı/Vahyi- üzerinden mevcudiyetlerini ezeli (köklü) ve ebedi kılmanın bir yolu olarak işlev gördü. Hıristiyanlar İsa'yı Tanrı gibi başlangıcı olmayan, ezeli bir konuma yükseltti ve yücelttiler, Müslümanlar da Kur'anı ''kadim: ezeli'' (mahluk değildir: yaratılmamıştır, sonradan meydana gelmemiştir) ilan ederek kendilerine esaslı bir temel oluşturma çabası içine girdiler. Ve bu çaba tuttu. Mevcudiyetinin meşru temelini Tanrı'ya dayandırmak, bir köklülüğün, sağlam bir temeli olmanın işareti ve kanıtı olarak görüldü. Gökyüzü yağmurunu indirir ve toprağın derinliklerindeki tohum toprağın derinliklerine kök salar ve kökü sarsılmaz güçlü kuvvetli bir ağaç haline gelir ve artık meyvesini verir de verir.

Bu köklü temeli ifade eden Kelam (Ağaç) artık ''ölümsüz kitaptır'' tıpkı Tanrının ölümsüz oluşu gibi...

Joseph M. Kitagawa  1987 yılında yazdığı The History of Religions (Dinler Tarihi) isimli kitabının içerisinde Theos (Tanrı), Mythos and Logos başlıklı bir bölüm yer alır. Kitagawa bu bölümde, her dinin merkezinde, kutsal yani teos (Tanrı) tecrübesinin bulunduğunu, bu tecrübenin sembol ve ritüellerle birlikte iman dili olan mitos aracılığı ile ifade edildiğini, insan zekasının zamanla mitostaki anlam modelini, logosu ayırt ettiğini söyler.

Yazara göre, her birey, kültür ve topluluk sadece coğrafi, fizikî dünyada yaşamaz aynı zamanda kendi “anlam dünyaları” içinde yaşar.  Kendi anlam dünyamız bizim kültürel ve dinî geleneklerimizde içkin olan dünya görüşümüzü yansıtır; ki bunlar, zamanla, davranış, inanç ve hayatımızın gayesinin şekillenmesinde kesin bir etkiye sahiptir.

Monday, 7 January 2019

Dört Hükümdar: Fransa Kralı I. François, Alman İmparator V. Karl, İngiltere Kralı VIII. Henry ve Osmanlı Sultanı Muhteşem Süleyman - John Julius Norwich

Dört Hükümdar: Fransa Kralı I. François, Alman İmparator V. Karl, İngiltere Kralı VIII. Henry ve Osmanlı Sultanı Muhteşem Süleyman - John Julius Norwich 

On altıncı yüzyılın başı, yaşamaya değer heyecanlı bir dönemdi. Ortaçağın feodal Avrupası hızla değişerek bir ulusal devletler topluluğuna dönüşüyordu; Batı Hıristiyanlığının birliği hiç olmadığı kadar tehdit altındaydı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 15

Fransa Kralı I. François Yunanca, Latince ve İbranice eğitim verecek yeni bir okulun yöneticisi olması için devrinin en büyük beşeri âlimi Rotterdamlı Erasmus’u davet etmiş, Bude de Erasmus’a bu daveti kabul etmesi çağrısında bulunan bir mektup kaleme almıştı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 18

Erasmus, ikna olmamış, daveti geri çevirmiş, proje rafa kaldırılmıştı. François eğitim konusundaki büyük zaferini 1529’da, Sorbonne’u küplere bindirerek geleceğin College de France’ı olacak College des Lecteurs Royaux’yu kurduğunda kazanmıştı. Kısacası, modern Fransız kültürünün ve temsil ettiği hemen her şeyin I. François tarafından başlatıldığını söylemek hiç de abartılı olmaz. François, sonunda Fransa’ya medeniyeti getiren büyük beyaz umut olarak görülür. Norwich, Dört Hükümdar, s. 19

Hükümdarlığının son on yılında daha fazla sayıda Protestan’a karşı zulüm göstermesini affetmekte zorlanırlar. Norwich, Dört Hükümdar, s. 20-21

Yenidünya’dan kayınbiraderi ve rakibi İmparator V. Karl’ın kasalarına akan yeni zenginlik karşısında afallayan François, Karl’ın her şeyi kendi bildiği gibi elde etmemesinde kararlıydı. Atlantik ötesine bir kaç büyük keşif seferi düzenledi, bunun sonucunda da Newfoundland ile birlikte Manhattan Adası’ndaki New Angouleme kentinin Fransa’ya ait olduğunu ileri sürebildi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 23

Burası 1625 sonrasında Nieuw Amsterdam adıyla bir Hollanda sömürge yerleşimi haline gelecekti. 1664’te İngilizler tarafından yeniden fethedildi ve New York adını aldı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 23, 11 nolu dipnot

Din meselesine gelince, François’nın hükümranlığının neredeyse tamamı Reform’la aynı döneme rastladı. François başta, (sapkınlığın beri tarafında kaldığı sürece) Protestanlığa yakınlık duyma eğili mindeydi, zira böylelikle Karl’a sorun çıkarmış oluyordu. (Kız kardeşi Margueritte’in Reformcu eğilimleri daha güçlüydü ve tam anlamıyla hak etmiş olmasa dala mere poule de la Reforme (Reform’un anaç tavuğu) diye tanındı.) 1 534’te Almanya’ya Reformcularla dostane ilişkiler tesis etmek için bir misyon göndermeye kalktı. Ne var ki bütün bunları yaparken, ateşli bir biçimde Katolik yanlısı kalan, 1521’de Martin Luther’i şiddetli bir dille kınayan Sorbonne’u karşısına alması gerekti.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 23

Sorbonne 1523’te da ha da ileri gitti, Yeni Ahit’in Fransızca versiyonunun basımı karşısında beyninden vurulmuşa dönerek, Kutsal Kitap’ın yabancı dillerdeki çevirilerini de yasaklamaya kalktı; ama bu noktada François devreye girdi. Fransızca versiyonun yazarının Avrupa’nın her yerinde takdir ve hürmet gören, son derece saygın bir ilim olan Üstat Jacques Lefevre d’Etaples’den başkası olmadığına dikkat çekti. Bundan böyle onun çalışmalarına itiraz etmek yasaktı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 24

François, hükümranlığının son yıllarında kâfir denilen Sultan Süleyman’Ia son derece dostane ilişkiler içindeydi. Dinden ziyade siyasetten kaynaklanan bu dostluk, Hıristiyan Avrupa’nın geri kalan kısmında kralın itibarına büyük bir hasar verecekti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 24

François gibi İngiltere Kralı VIII. Henry de kral olmak için doğmamıştı. VII. Henry’nin ikinci oğlu olarak 28 Haziran 1491’de Greenwich’te doğan VIII. Henry, tacın, ağabeyi Arthur’a geçmesini bekleyerek büyümüştü. VIII. Henry’nin gençliği hakkında çok az bilgi sahibi olmamızın nedeni de muhtemelen budur, herkes Henry’den ziyade Arthur’la ilgiliydi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 24

14 Kasım 1501’de ağabeyinin genç eşi, Aragon Kralı Fernando ile Kastilya Kraliçesi Isabel’in kızı Prenses Catherine’e eşlik eden tören alayının başında, düğün için St. PauI’e giderken dikkat çekti. Arthur 1502’de, daha on beş yaşında veremden ölüp genç Catherine’i dul bıraktığında Henry kendisini tahtın vârisi olarak buldu. Ertesi yıl resmen yengesiyle nişanlandı (Henry on iki yaşındayken, Catheri ne on yedisine girmişti), 1506’da da papanın tanıdığı özel bir izinle evlendiler. Norwich, Dört Hükümdar, s. 25

Ağabeyi Arthur hastalıklı bir çocuktu, sekiz çocuğunun beşini zaten yitirmiş olan babası da pekala ikinci oğlunun abisini izleyebileceğinden korkup onu yakınlarında tutmak istemiş olabilir. Norwich, Dört Hükümdar, s. 25

Kral VII. Henry 22 Nisan 1509’da öldü. Tuhaftır, vârisi olan oğlunu krallık sanatında eğitmek için hiç çaba sarf etmedi. Bu nedenledir ki genç Henry ertesi gün kral ilan edildiğinde, ne yapacağına dair şaşırtıcı derecede az fikri vardı. Ne var ki bu durum yeni rolüne utanmaz, muazzam bir iştahla, olabildiğince sıkı sarılmasını engellemedi. Babası sayesinde hiç olmadığı kadar güvende bir taht, gayet hatırı sayılır bir servet ve Hıristiyan âleminin en iyi yönetilen krallığını miras almış tı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 25

Boyu 1. 80’i buluyor, her zaman da son derece gösterişli giyiniyordu. Venedik büyükelçisi, ‘‘Parmakları mücevherli yüzüklerle dolu, boynunda da, ucunda ceviz büyüklüğünde bir elmasın asılı olduğu altın bir kolye var” diye yazmıştı. Başka bir Venedikli, “Majesteleri gelmiş geçmiş en yakışıklı kral” diye buyurmuştu. Henry, François’dan daha yakışıklıydı, bunun da farkındaydı. Ne var ki başından beri aralarındaki acı rekabetin bilincinde olmuştu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 25-26

Henry’nin yaptırdığı, bugün hala ayakta olan yegane büyük bina Londra’daki St. James Sarayı’dır. Norwich, Dört Hükümdar, s. 26

Öte yandan Henry, öyle görünüyor ki hem fiziksel hem entelektüel olarak Fransız kralından üstündü. Müthiş bir biniciydi, söylendiğine göre avdayken bir günde sekiz-on at değiştirirdi. Güreşirdi, tenis oynardı, maiyetindeki herkesten iyi mızrak atardı; mızrak dövüşünde krallığındaki bütün şövalyeleri indirebilecek yetenekteydi; muhafız alayındaki okçularla birlikte ok attığında “hedefi tam ortadan vurup hepsini geride bırakırdı.” Aynı zamanda hatırı sayılır bir âlimdi, ilahiyatta da fena değildi. Fransızcası akıcıydı, Latincesi de bir o kadar iyiydi, Catherine sayesinde İspanyolcası çat pat olmanın ötesin deydi. Kendisini Avrupa kültüründen haberdar eden Erasmus’la yakın temas halindeydi. Gökyüzünün açık olduğu gecelerde Sir Thomas More’la birlikte sarayın çatısına çıkar, yıldızları incelerdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 26-27

Hepsinden de önemlisi müzik âşığıydı. Samimi, gerçek bir dindardı, günde en az bir kere missa dinlerdi. Aslında tuhaf bir bileşimdi Henry, hem Katolik’ti hem püriten. İngilizce İncil’in yayımlanmasına izin veren oydu, bütün bölge kiliselerinde “herkesin okuyabilmesi için” bir kopyasının bulundurulmasını da emretmişti; ama aynı zamanda ilk İngiliz ikonoklasttı, kiliseler deki haçların yerine kraliyet armaları koydurmuştu; manastırları kapatarak ingiliz sanatı ve edebiyatına verdiği hasarsa ölçülebilecek boyutların ötesindeydi. Katolik Kilisesi’yle kavgası kuramsal değil, kişisel bir kavgaydı. Evliliğinin iptal edilmesi talebini sürekli reddeden Medici sülalesinden Papa VII. Clemens’i hedef alıyordu. O tarihlerde, ölmüş kardeşinin karısıyla evlenmenin kilise hukukuna karşı gelmek olduğuna, Catherine’in (sayılamayacak kadar fazla düşük ve ölü doğum sonrasında) ona bir oğul verememesinin, ilahi hoşnutsuzluğun bir kanıtı olduğuna yürekten inanıyordu. Henry İngiltere Kilisesi’nin kurulması sonrasında bile kendisini Katolikliğin bayraktarı olarak gördü; kendisinin haklı, papanın haksız olduğundan, Tanrı’nın iradesini gerçekleştirenin Clemens değil, kendisi olduğundan emindi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 27

Henry sadece hükümet işleri söz konusu olduğunda belirgin bir özgüven eksikliği göstermişti. Siyasal kararların çoğunu memnuniyetle, son derece yetkin üç danışmanına bırakmıştı. Bu üç danışman kısa bir süre içinde birbirlerinin yerini almış, Tudor Hanedanlığı boyunca her biri, kendisinden önce gelenden daha büyük bir güce sahip olmuştu. Birincisi Henry’nin karısı, Aragonlu Catherine’di. Onu Thomas Wolsey izledi. 1473 civarında Ipswich’te doğan Wolsey 1507’de Kral VII. Henry’nin hizmetine girdi, kral da çok geçmeden onu kraliyet vaizi olarak atadı; 1514’e gelindiğinde Wolsey hükümetin kontrolünü elinde tutan kişiydi, ertesi yıl, hala kırklı yaşlarının başındayken York başpiskoposu ve kardinal oldu. On beş yıl boyunca İngiltere’nin kraldan sonra gelen en güçlü adamıydı. Ama bütün bunlar uzun süre devam edemeyecek kadar iyiydi. Wolsey ne kadar çabaladıysa da Henry’nin evliliğini iptal ettirmeyi başaramadı. Bunun sonucunda gözden düştü ve hükümetteki görevlerinden azle dildi.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 28

Henry’nin üçüncü danışmanı Thomas Cromwell’di. 1516’dan 1530’a kadar Wolsey’nin hizmetindeydi, 1529’da da Wolsey’nin sekreterliğine atandı; ama tam da o yıl Kardinal Wolsey gözden düştü. Cromwell bunun üzerinden on iki ay geçmeden kralın gözdesi ve sırdaşı olarak eski üstadının yerini aldı. Henry’nin krallık hayatındaki en belirleyici adımı atmasını, Kraliçe Catherine’den boşanıp Anne Boleyn’le evlenmek için Roma’yla bağları koparmasını, ardından kendisini İngiltere Kilisesi’nin başkanı ilan etmesini mümkün kılan Wolsey değil, Cromwell’di. Cromwell 1536’dan itibaren manastırların kapatılmasında da kilit bir rol oynadı. Ne var ki Cromwell’in hayatı, selefininkin den çok daha kötü bir biçimde aşağılanarak son bulacaktı. Wolsey en azından yatağında ölmüştü, Thomas Cromwell ise Temmuz 1540’ta Kule Tepesi’nde kellesinden oldu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 28

Henry hükümranlığının ilk yıllarında tebaası tarafından sevilirdi, açgözlü yaşlı babasının tam tersi bir kişilik olarak görülüp hoş karşılanırdı; hayatının sonraki yıllarında sergilediği aşırılıklara ve zalimliklere rağmen, popülerliği büyük ölçüde devam etti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 28

On altıncı yüzyılda insanlar, bugün bizim olduğumuz kadar kolayca şaşırmazlardı; genellikle halka açık olarak yapılan infazlar gayet sıktı. Kralın öldürttüğü Anne Boleyn’e de, Catherine Howard’a da pek yakınlık duyulmamıştı, genel olarak sadakatsiz oldukları inancı hakimdi, hatta Catherine’in önü ne gelenle yattığı söylenirdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 28-29

Boşanma meselesine gelince, gelecekteki sükünetin sadece erkek bir vârisle güvence altına alınabileceğini herkes anlıyordu. Papanın boşanmaya izin vermemesinin tümüyle siyasal olduğu (Kraliçe Catherine’in yeğeni olan İmparator KarI’ı kızdırmayı göze alamadığı) bilindiği için de hiç kimse, kanunu kendi eline aldı diye Henry’yi suçlamıyordu. Henry, “büyük meselesi” (Catherine’in bir kenara atılması) Reform döneminin başlangıcına denk geldiği için aslında şanslıydı, Kuzey Avrupa’nın yarısı aynı şeyle meşgulken Roma’yla kavga etmek çok daha kolaydı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 29

Bilindiği kadarıyla Henry’nin iki gizli ilişkisi olmuştu. Birin den, Kraliçe Catherine’in hizmetçisi Elizabeth Blount’tan bir oğlu olmuş, Henry daha sonra çocuğu kabul edip Richmond dükü ilan etmişti; diğeri ise Anne Boleyn’in kardeşi Mary’ydi. Henry’nin eşleri arasında, samimiyetle sevdiği tek kadın muhtemelen Anne Boleyn’di, gerçi onunla birlikteyken bile sık sık iktidarsızlık sorunu yaşardı, Anne Boleyn bile sonunda kellesinden olmuştu. 1535’e gelindiğinde, Henry’nin onun cadı olduğundan ciddi ciddi kuşkulandığını düşünmemiz için nedenler mevcut. Kendisinin inandığı kadar şehvetli ve canlı bir adamın iktidarsız olmasının başka ne sebebi olabilirdi ki? Norwich, Dört Hükümdar, s. 29

Henry, Kleveli Anne’le bir icraatta bile bulunamamıştı. Diğer dört eşiniyse, farklı ölçülerde potansiyel anne adayları olarak görmüştü. Ekim 1537’de Jane Seymour’un geleceğin kralı VI. Edward’ı doğurması veraset sorununu biraz olsun hafifletmişti, ama o günlerde bebek ölüm oranları o kadar yüksekti ki verasetin nispeten güvence altına alına bilmesi için iki ya da üç oğul gerekliydi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 29

Aslına bakılırsa Edward sadece  on altı yıl hayatta kalacaktı, Prens Arthur’dan farklı olarak onun yerini alacak küçük bir kardeşi de yoktu. Henry’nin gözünde, prenslerin yerini prenseslerin alamayacağını söylemeye gerek bile yok; İngiltere’nin, on ikinci yüzyılda tahta oturan, hükümranlığı büyük ölçüde taht için Kral Stephen’la mücadele ederek geçen ve en hafif ifadeyle ayırıcı bir özellikten yoksun olan Matilda dışında bir kraliçesi olmamıştı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 30

Genç Prenses Catherine’in İngiltere’deki ilk yılları mutlu geçmemişti. On beş yaşındaki genç Arthur’la sadece beş ay süren evliliğinin ardından dul kalan Catherine, çok geçmeden Arthur’un erkek kardeşi olan, artık Galler prensi unvanını almış Henry ile evlendirilmişti; ama bundan sonraki yedi yıl boyunca ürkütücü bir biçimde iki arada bir derede kalmıştı. Henry’nin kral babası bir ara onunla kendisi evlenmeyi düşünmüştü; kral daha kırklı yaşlarının ortasındaydı, hanedanının devamını sağlamak için daha fazla oğul sahibi olmak istemesi hiç de mantıksız değildi. Ama evlenme teklifi, Kraliçe Isabel tarafından reddedilmişti, bu da hiç şaşırtıcı değildi. Kraliçe Isabel kızının, ko cası üzerinde diplomatik ve siyasal bir nüfuza sahip olmasında karar lıydı; Henry gibi deneyimli bir kralla evlenirse böyle bir şey söz konusu olmayacaktı. Ayrıca kendisinden iki kat daha yaşlı bir adamla evlenirse ömrünün yarısını dul kraliçe olarak geçirmeye mahkum olacağı da neredeyse kesindi, hiç de şükredilesi bir durum değildi bu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 43-44

Sonra birgün, Nisan 1509’da VII. Henry Richmond’da veremden öldü ve her şey değişti. VII. Henry’nin katılığı, kuşkuculuğu, hepsinden de önemlisi cimriliği, en ufak suçlara bile ağır para cezalarının kesildiği, korku dolu, neşesiz bir atmosfer yaratmıştı; kraliyet casuslarının her yerde kol gezdiği ülke, bugün polis devleti diye nitelenebilecek bir hale gelmişti. Ama artık müteveffa kralın muhteşem genç oğlunun yön timinde, özgürlük geri gelmişti, onunla birlikte ülkeyi yeni bir neşe ve iyimserlik havası sarmıştı. Hayat yine eğlenceliydi. Catherine de kendisini birden bambaşka bir dünyada bulmuştu.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 44

Catherine elbette ki evlenecekti, hem de en kısa sürede. Haziran başında Catherine ve nişanlısı gemiyle Greenwich’e gittiler, ayın 11’inde sarayın dışındaki Observant Friars Kilisesi’nde evlendiler. On beş güne kalmadan da 24 Haziran Pazartesi’ye denk gelen Vaftizci Yahya Yortusu’nda Westminster’da birlikte taç giyip tahta çıktılar. Catherine katedrale, beyaz atların arasına gerilmiş altın kumaşların üstünde, bakire bir gelin gibi tümüyle beyazlara bürünmüş bir halde gitti; ışıltılı saçları “upuzun, gür ve göz alıcı bir biçimde arkasında salınıyordu.” Norwich, Dört Hükümdar, s. 45

Henry, Catherine’in Latincesinin kendisininkinden çok daha iyi olduğunu anlamıştı, yabancı elçilerin tumturaklı konuşmalarına doğaçlama cevaplar vermek te zorluk çekmiyordu; Catherine, kendisi de elçi olduğundan özellikle şanslıydı bu konuda; babası, evlenmeden epey önce onu St. James Sarayı’na tam yetkili İspanya büyükelçisi olarak atamıştı. Rotterdamlı Erasmus’a göre de irfanı kralınkinden tamamen farklı bir düzeydeydi. Çok geçmeden mükemmel derecede İngilizce konuşacaktı, gerçi hafif bir ispanyol aksanı kalmıştı; bir yabancının kendi dillerini konuştuğunu muhtemelen hiç işitmemiş birçok genç İngiliz bunu gayet çekici bulacaktı. Catherine 1518’de bütün Oxford kolejlerini de dolaşmıştı. (Öğrenmeye ve âlime büyük saygı duymasına karşın Henry’nin Oxford ya da Cambridge’i bir kez olsun ziyaret etmemiş olması ilginç bir olgudur.)  Ama daha önemlisi Henry onu sevmişti. Fernando’ya yazdığı mektupta, tebrikleri için ona teşekkür ederken şu satırları yazmıştı: “Özgür olsaydım da karım olarak onu seçerdim.” Norwich, Dört Hükümdar, s. 45

VII. Henry savaştan nefret ederdi, VIII. Henry ise savaşı çok severdi. Tipik özelliklerinden biri kendisini büyük bir savaşçı, III. Edward ile V. Henry’nin halefi olarak görmesiydi; ona göre Yüz Yıl Savaşları hâlâ devam ediyordu. Hem zaten bir kralın en önemli görevlerinden biri savaşta ordusunun başını çekmek değil miydi? 1513 gibi erken bir tarihte Catherine’i kraliyet naibi ilan etmiş, sonra İmparator Maximilian’la ittifak kurarak Kanal’ın öte yakasına, tahminen kırk bin kişilik bir işgal ordusunun başında mağrur bir sefer düzenlemişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 45-46

Kral başarılarına başarı ekleme hevesindeydi, ama sonbahar yaklaştığından İngiltere’ye dönmenin daha iyi olacağına karar verdi. Ancak Londra’ya vardığında yokluğunda kazanılan mühim zaferden haberi oldu. İskoçya Kralı IV. James (VII. Henry’nin kızı Margaret’in kocası) fırsattan istifade edip Tweed’i aşmış, çok küçülmüş olduğuna inandığı İngiliz ordusuyla savaşa tutuşmuştu. Talihe bakın ki Henry’nin Ülke Savunması Kuvvetleri başkomutanı unvanını da verdiği Catherine hemen harekete geçmişti. Catherine, kocasının ordusunun toparlanması için gerekeni yapmış, üstüne bir de kuzeyden gelen işgale direnme sorumluluğunu üstlenmişti. Midlands’te çabucak ikinci bir savunma hattı hazırlamış, bu arada İngiltere’deki bütün İskoç mülklerine el konmasını emretmişti. Hiç kimse, ne Wolsey ne Cromwell, durumu bundan daha iyi idare edemezdi.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 47

Kral James’in hasımlarını ciddi ciddi küçümsediği çok geçmeden açıklık kazanmıştı. İki ordu 9 Eylül’de Flodden’da karşı karşıya gelmiş, sadece üç saat süren kanlı savaşta Kral James, İskoç soyluların büyük bölümü ve üst düzey din adamlarıyla birlikte öldürülmüştü. Norwich, Dört Hükümdar, s. 47

Din adamlarının arasında St. Andrews başpiskoposu, iki piskopos ve iki rahip vardı. Catherine bu haberleri alır almaz, dul kalan Kraliçe Margaret’ı düşünmüş olsa gerek, tipik özelliğiydi bu Catherine’in. Nihayetinde Margaret, Henry’nin kız kardeşiydi, kocası savaşta ölünce bir yaşındaki oğlu V. James’in naibi olmuştu artık. Norwich, Dört Hükümdar, s. 47

VIII. Henry’nin 1512’deki Fransa işgalini çok ciddiye almak zordur. Henry tahta çıkalı sadece üç yıl olmuştu; gençti, hırslıydı, enerjiyle dolup taşıyordu; maceraya ve heyecana ihtiyacı vardı, kendisini uluslararası arenada gösterecek bir fırsat peşindeydi. Ömrü boyunca dikkatlerin kendisinin üstünde olmasından hoşlanacaktı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 48

1520’de VIII. Henry on bir yıldır, I. François beş yıldır tahtta oturuyordu, gelgelelim Rönesans’ın bu iki büyük kralı henüz yüz yüze tanışmamışlardı, genel kanı tanışmaları gerektiği yönündeydi. Bu ne denle de Kardinal Thomas Wolsey ilk zirve görüşmesi için hazırlıklara başladı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 55

Wolsey kariyerinin zirvesindeydi. Enerji dolu, çalışkan, son derece zeki, yaptığı her şeye sonuna dek güvenen Wolsey kendisini çabucak efendisinin vazgeçemeyeceği bir isim haline getirdi. Konsey toplantılarında Henry’nin ne kadar kolay sıkıldığını biliyordu, onu devlet işleriyle uğraşmamaya, her şeyi kendisine bırakmaya teşvik etti. Kral bunu yapmaktan ancak memnuniyet duyabilirdi, böylece günlerce avlanmaya ya da başka şekillerde eğlenmeye gider, mektuplarını okuyup yazmayı, kendisi adına kararlar almayı (neredeyse bütün kararları) kardinale bırakırdı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 55

Ama sonra birden ruh hali değişirdi. Böyle zamanlarda dizginleri ele alırdı. Çevresindekileri sadece çalışkanlığıyla değil, muhakemesinin sağlamlığıyla da şaşırtırdı. Sonraları tabii boşanma meselesini kafaya takacak, teoloji ve Kilise hukukuyla ilgili meseleleri krallığındaki herkes kadar, bilgiye dayalı bir biçimde, zekice tartışa bildiğini tekrar tekrar sergileyecekti. Kısacası Henry’nin mizacı şaşırtıcı derecede değişkendi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 55

Kardinal Thomas Wolsey 1518’de, o zamana dek dünya üzerinde görülmüş, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne en yakın belgeyi müzakereye açtı; en az yirmi devletin imzaladığı, Papa X. Leo’nun kutsadığı bir barış antlaşmasıydı bu. Antlaşmanın başlıca maddeleri şöyleydi: Birincisi, imzacı devletlerden herhangi biri saldırganlığa maruz kaldığında, diğerleri topluca saldırganın geri çekilmesini talep edecek, saldırgan geri çekilmezse onunla savaşacaklardı. İkincisi, daha önce imzalanmış olup bu temel birlik antlaşmasına ters düşen bütün antlaşmalar lağvedilecekti. Böylece başkanı papa olan daimi bir birlik kurulmuş olacaktı. İngiltere ve Fransa bundan böyle daimi bir barış içinde yaşayacak, herhangi bir saldırıya karşı birbirlerine yardım edeceklerdi. Wolsey metne, iki genç krala atıfta bulunan satırlar da eklemiş, Henry’nin en kısa zamanda Fransa’yı ziyaret etmesi tavsiyesinde bulunmuştu. İki kralın dostluklarını güçlendirebilmeleri için, François’nın sadece bir kac ̧ay önce doğmuş Oğlu ve adaşı dauphin’in, (Fransız tahtının veliahtlarına verilen unvan) Henry’nin o zamanlar daha iki yaşında olan kızı Mary ile evlenmesine karar verildi. Uzun ve titiz diplomatik görüşmeler sonrasında, iki kral arasında gerçekleşmesi önerilen toplantının 7 Haziran 1520’de yapılması kararlaştırıldı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 56

Ama tam bu sırada utanç verici bir komplikasyon ortaya çıktı. Yeni İmparator Karl Henry’ye elçiler gönderdi ve özel dostluklarının nişanesi olarak İspanya’dan Kuzey Avrupa’ya dönerken İngiliz sara yını şahsen ziyaret etmeyi önerdi; böylece İngiltere, imparator olarak ziyaret ettiği ilk ülke olacaktı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 56

Karl, 26 Mayıs’ta tam zamanında Dover’a geldi, Henry alelacele onu karşılamaya gitti, Dover’a geceleyin vardı, doğruca Karl’ın yatak odasına gidip onu kucakladı. Ertesi gün, Hamsin Yortusu günü, heyetler Canterbury’ye gittiler, Karl burada başpiskoposun sarayında, hayatında ilk kez teyzesi Kraliçe Catherine’le tanıştı. Henry’nin bayıldığı, ama imparatorun nefret ettiği çeşitli ziyafetler ve danslarla geçen iki günün ardından iki hükümdar arasında bir dostluk antlaşması imzalandı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 57

On altıncı yüzyılda İngilizler ile Fransızlar arasında normalde varolan nefreti anlamak bugün bizim için zordur. Norwich, Dört Hükümdar, s. 60

Henry 11 Haziran’da Calais ile Gravelines arasında Karl’la buluştuğunda, çok farklı bir hava esiyordu. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün François’dan aslında pek hoşlanmamıştı, her şey bir yana, Fransız kral epeyce ciddi bir rekabet gerektiriyordu. Henüz sadece yirmi yaşında olan Karl’a karşı ise gerçek bir şefkat besliyordu. Genç adam İngiltere’yi ziyareti sonrasında ona ve Catherine’e misafirperverlikleri, özellikle de Henry’nin “Cantorberi’de ona iyi bir baba gibi verdiği” nasihat için içtenlikle teşekkür ettiğini belirten bir mektup yazmıştı; nihayetinde eniştesi olan Kral Henry ona karşı bir ölçüde babacan (en azından korumacı) hisler beslemiş olabilir pekâlâ. Norwich, Dört Hükümdar, s. 61

Karl, Henry’yi Fransız karşıtı bir ittifakın içine çekme ye, kızı Mary ile dauphin (veliahtı) arasındaki evlilik sözleşmesini bozmaya çalışmıştı, ama Henry “verdiği sözü çiğnemesine yönelik bu tür uyarıları” dinlemeye yanaşmamıştı. 1520’de ve 1521 başında Fransa ile İmparatorluk arasındaki ilişkiler giderek kötüleşirken, Henry kendini bir barış kurucu olarak görmüş, her iki tarafa da kışkırtıcı bir şey yapmamaları, savaş patlak verirse “taraflardan ya birine ya diğerine yardım etmek zorunda kalacağı” uyarısında bulunmuştu üstü örtülü olarak. Norwich, Dört Hükümdar, s. 61

Henry, Fransa’yı ya da İmparatorluğu müttefik olarak seçecekse, tercihini her seferinde İmparatorluktan yana kullanmak zorunda kalacağını gayet iyi biliyordu. François’yla ittifak kurmanın ona sunacağı pek bir şey yoktu, Karl’la kurulacak bir ittifak ise ordusunun fethedebileceği kadar fazla Fransız toprağı elde edilmesini vaat ediyordu, ayrıca oldum olası hırslı bir adam olan Wolsey’nin gönlünden geçen tek ödülü, papalığı elde etme şansını da artırıyordu. Henry işte o yıl, 1521’de (önceki yıl dile getirdiği itirazlara rağmen) Mary ile dauphin arasındaki evlilik sözleşmesini bozdu, Mary’yi Karl’la nişanladı. Karl, Mary on iki yaşına gelir gelmez onunla evlenmeye söz vermişti. Müstakbel gelininden on altı yaş büyüktü, ama bu gibi yaş farkları, kraliyet hanedanları arasındaki evliliklerde hiç rastlanmayan şeyler değildi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 61

Kasım 1521’de (papanın desteklediği) Karl ile François arasında çatışmalar başladığında Henry’nin imparatordan yana çıkmasına hiç kimse şaşırmadı; Henry de dört ay sonra savaş ilan etti. İmparator Karl, Kral Henry’ye desteğinden ötürü derin bir minnet duyuyordu, o kadar minnettar olmuştu ki 1522’de İspanya’ya geri dönerken İngiltere’de altı hafta geçirdi. Ziyareti sallantılı bir biçimde başladı. 26 Mayıs’ta Dover’a geldi (ilk ziyaretinden iki yıl sonra), burada üç gün boyunca eşyalarının gelmesini bekledi. Greenwich’e ancak eşyaları geldikten sonra hareket etti, burada altı yaşındaki nişanlısı Mary’yle tanıştı, sonra da Richmond ve Windsor’a geçti. Karl ilk vasiyetini İngiltere’de, 3 Temmuz’da kaleme aldı. Karl iki antlaşma daha hazırladı, böylece Henry’yi Fransa’ya karşı toplu bir saldırı düzenleme konusunda bağladı. Santander’e doğru yola ancak 6 Temmuz’da çıktı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 62-63

Beş yıl önce, 1517’de Martin Luther Wittenberg’deki kilisenin kapısına Doksan Beş Tezini çivilemişti, bundan üç yıl sonra onu aforoz eden Papalık bildirisini halkın gözleri önünde yakmış, 1521’de Worms Meclisi’nde de hem papaya hem imparatora karşı isyan bayrağını çekmişti. Karl’ın bakış açısı- na göre Luther’i memnun etme umudu sadece, reformları tartışmak üzere Genel Kilise Konseyi’nin toplanmasında yatıyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 63

Kral Henry  son beş altı yıldır kral dostları İspanya’nın en Katolik kralı ile Fransa’nın en Hıristiyan kralı unvanlarına denk bir unvan için Roma’nın başının etini yiyordu,  Roma da bu fikre soğuk bakıyor değildi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 71

1521’de, Kral Henry kısa bir süre önce yazdığı Assertio Septem Sacramentorum (Luther’in Babil Esareti üzerine son kitabını çürüten bir eserdi) adlı kitabının, muhteşem bir biçimde ciltlenmiş bir kopyasını Papa X. Leo’ya takdim edinceye dek bu konuda değişen fazla bir şey olmadı. Leo bu kitaptan derinden etkilendi, kitabı büyük bir dikkatle okudu, bir kralın böyle bir kitap yazmış olması’ karşısındaki şaşkınlığını sık sık dile getirdi ve super sidera, “göklerde” diyerek övdü. Kralın yeni unvanı meselesinden artık kaçamayacaktı, böylece “inancın savunucusu” anlamına gelen Fidei Defensor’da karar kılındı. Kuramsal olarak bu unvan sadece Henry’ye verilmişti, haleflerini kapsamıyordu, ama 1543’te, parlamentonun çıkardığı bir yasayla bu unvan İngiliz tacına ait kılındı. Bu un vanın kısaltması (Fid Def ya da daha sıklıkla F D) bugün hala İngiliz paralarında karşımıza çıkar.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 71-72

9 Ocak 1522’de on dört gün süren kabus misali bir kardinaller toplantısının ardından Papa VI. Hadrianus İsa’nın yeryüzündeki temsilcisi seçildi. Deniz yolculuğu yapan Papa, Roma’ya ancak Ağustos ayında gelebildi. İtalyanca bilmiyordu, Latincesi anlaşılmazdı, yıl sonu gelmeden herkesi kendine düşman etmişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 73

Hadrianus’un vaat ettiği reformların, sonunda hiçbir yere varmadığını söylemeye pek gerek yok. Papa kardinalleri denetlemeyi başaramadı, kardinaller yine birbirleriyle mücadele eden horozlar gibi yaşamaya devam etti; endüljans satışının denetimi konusunda da bir şey yapamadı, bu satış olmasa Kilise iflasla karşı karşıya kalırdı. Bütün girişimleri felaketle sonuçlandı. önemini bir türlü anlayamadığı Reform’u ele alma biçimi; Malta Şövalyelerinin Rodos’tan çıkarılması sonrasında Hıristiyanlık aleminin tamamında üç yıllık bir ateşkes ilan edilmesi önerisi bile. Roma’ya gelmesinin üstünden, bir yılı biraz aşkın bir süre geçtikten sonra Eylül 1523’te hastalanıp öldüğünde herkes rahat bir nefes aldı. İtalya dışından bir sonraki Papa, ancak dört yüz elli yıl sonra seçilecekti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 74

Papa Leo’nun kuzeni Giulio de Medici, yeni papa VII. Clemens adını aldı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 74

On bir yıl süren papalığı sırasında Roma, barbar istilalarından beri görülmemiş düzeyde korkunç bir yağma geçirmişti, Almanya’da Protestanlık ayrı bir din olarak tesis edilmiş, İngiliz Kilisesi VIII. Henry’nin boşanma meselesi nedeniyle kesin bir biçimde Roma’dan ayrılmıştı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 75

İmparator Karl ve kral Henry Fransa’yı işgal edip aralarında paylaşacaklardı, kaybedecek bir dakikaları bile yoktu. İki müttefik gücün artık Paris’e yürümesi, Henry’nin burada “miras hakkı olan unvanı alıp” Fransa kralı olarak taç giymesi gerekiyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 79

O ve Karl daha sonra İtalya’ya geçeceklerdi, Henry burada Karl’ın haklarını geri almasına yardım edecek, hatta sonunda Roma’da taç giymesine tanık olacaktı. Heyhat, onu ciddi bir hayal kırıklığı bekliyordu.... Henry açısından bu ihanet demekti. Karl’ı gerçekten sevmiş, ona yardım etmiş, tavsiyelerde bulunmuş, borç vermişti. O ve Catherine, KarI’ın onların yeğenleri olmakla kalmayıp damatları da olacağı günü  iple çekiyorlardı. Ama şimdi imparatorun borçlarını derhal geri ödemesini beklediğini, yaptıkları bütün anlaşmaları geçersiz gördüğünü söylemekten başka verecek bir cevabı yoktu Henry’nin.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 79-80

Henry belki de kısmen öfkesi ve hayal kırıklığı nedeniyle karısına yüklenmeye başladı. İkisi on altı yıldır evliydi. ilk baştaki tutkuları (tabii eğer tutkuysa) tükeneli uzun zaman olmuştu, Catherine’in bir oğul doğuramaması da bunda etkili olmuştu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 80

Henry’nin gözdesi Bessie Blount’tan olan oğlu küçük Henry Fitzroy bu arada altı yaşına basmıştı, Henry muhtemelen geleceğin kralı olarak gördüğü için onu halkın karşısına çıkarmaya karar vermişti. 18 Haziran 1525’te Henry Fitzroy nehir yoluyla, babasının kısa süre önce Blackfriars’ta yaptırdığı Bridewell Sarayı’na getirildi. Burada bütün sarayın ve İngiltere soylularının büyük bölümünün huzurunda önce şövalye ilan edildi, sonra kendisine soyluluk unvanı verildi; sonunda diz çöktüğü yerden kalktığın da Richmond ve Somerset dükü ilan ediİdi. Akşam olduğunda İngiltere, Galler ve İrlanda, Normandiya, Gaskonya ve Akitanya amirali, Garter şövalyesi, Carlisle kenti ve şatosunun koruyucusu da ilan edilmiş ti. On ikinci yüzyıldan bu yana ilk kez bir İngiltere kralı evlilik dışı oğlunu soylu ilan etmişti. (Böyle bir şey ilk kez 1188’de, Il. Henry’nin, oğlu William Longespöe’yi Salisbury k ilan etmesiyle gerçekleşmişti.) Norwich, Dört Hükümdar, s. 80 

Bir süre sonra Wolsey, önceden herhangi bir bildirimde bulunmaksızın Catherine’in birkaç hizmetçisini, onun isyanını teşvik ettikleri gerekçesiyle işten attı. Ama iş burada da kalmadı. Henry kızının, dokuz yaşındaki küçük Prenses Mary’nin Ludlow Şatosu’na yerleştirilmesini emretti; şato Londra’dan 150 mil —yaklaşık bir haftalık yol— uzaktaydı. Prenses burada Galler prensesi olarak sorumluluklarını yerine getirecekti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 80  

Rahat nefes aldıran birtek şey vardı: Mary hala Galler prensesiydi. Vesayet konusunda Henry hala net bir karara varmamıştı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 80  


Mohaç’tan birkaç ay öncesiydi. Mart 1526’da, (İngiliz prensesini tamamen unutmuş olan) İmparator Karl, Portekiz Kralı I. Manuel’in kızı, birinci dereceden kuzeni olan lsabel’le Sevilla Aldzar’da evlendi. Isabel, anneannesi Kastilya Kraliçesi Isabel’in adını taşıyordu. Isabel hayatı boyunca İspanya’da kaldı, on üç yıllık evlilik hayatının yaklaşık yarısını kocasıyla birlikte yaşadı; ama imparator uzun süre İspanya’da bulunmasa da Isabel’i çok sevdi ve öyle görünüyor ki, Isabel ölünceye dek ona sadık kaldı. Ne var ki Isabel’in ölümü çok çabuk geldi. Sevimli imparatoriçe 1536’da altıncı hamileliği sonrasında, daha otuz üç yaşındayken öldü ve bu ölüm kocasını çok üzdü. Karl bir daha hiç evlenmedi, ömrünün sonuna dek de siyah giyindi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 91

VIII. Henry 30 Ağustos 1525’te Fransa’yla bir barış antlaşması imzaladı. Henry kendi arzusu hilafına çok fazla şey yapmıştı.  Kralın Fransa’da daha önce giriştiği maceralar hiç de kârIı olmamıştı, parlamentonun başka bir macerayı finanse etmeye hiç niyeti yoktu. Wolsey bu nedenle, “dostane bir bağış” dediği bir alternatif denedi; din adamlarının mallarından üçte bir oranında, din adamları dışındaki kesimlerin mallarından da altıda bir ile onda bir arasında değişen oranda vergi alındı. Sonuç dostane olmaktan çok uzaktı, ülkenin dört bir yanında öfkeli gösteriler düzenlendi, birçok yerde katkıda bulunma çağrısı tümüyle reddedildi. Suffolk Lavenham’da on bin kişi fiili bir protestoda bir araya gelmeyi planladı, söylenenlere göre bu girişim, isyanın başlangıcını haber verecek olan kilise çanlarının tokmakları çıkarıldığı için başarısız oldu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 91

Wolsey kötü bir durumdaydı ve bunun da farkındaydı. Planıyla ilgili parlamentodan yetki almadığı için, bu fikirden vazgeçmekten başka çaresi yoktu, dört yıl sonra iktidardan düşmesine dolaylı olarak katkıda bulunmuş olabilecek, küçük düşürücü bir geri adımdı bu; zira ilk kez efendisinin arzusunu gerçekleştirmekte ciddi bir başarısızlığa uğramıştı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 91

Nisan 1527’de François esaretin ardından Paris’e tekrar dönmüşken ve durum iki yıl öncekinden çok farklı görünüyorken bu barış bir ittifaka dönüştü, Wolsey’nin ertesi ağustos Amiens’de François’yla bir araya gelmesiyle de antlaşma olarak imzalandı. Bundan kısa bir süre sonra İngiltere ile Fransa İmparatorluğa savaş açtı, ama Karl’ın işi başından aşkındı, durumu pek ciddiye almış gibi görünmüyordu.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 91

Henry’nin de başka meşgaleleri vardı. Karısından ayrılması gerektiği kanaatine varmıştı. Bu haberi ona vermekten korkuyordu, bu kötü haberi olabildiğince erteledi, ama 1527 yazının ortasında birgün Catherine’i odasında ziyaret etti. Catherine’e evliliklerinin geçersiz olduğunu söylemesi tavsiye edilmişti ona; geçen on sekiz yıl boyunca günah içinde yaşamışlardı. Levililer Kitabı her şeyi açıkça söylüyor du (XX, 21): “Bir adam, kardeşinin karısını alırsa, murdarlıktır. Kardeşinin çıplaklığını açmıştır; çocuksuz olacaklardır.”  (Kral, Tesniye XXV, 5’ten alıntı yapmaya o kadar istekli değildi: “Kocasının kardeşi ona yaklaşacak ve kendisine karı olmak için onu alacak...”) Henry ile Catherine’in ayrılmaktan başka şansları yoktu, bu arada Henry papanın evliliği resmen geçersiz ilan etmesini sağlamaya çalışacaktı. Elbette ki bütün bunlar olurken Catherine’in lüks içinde yaşamaya devam etmesini de arzuluyordu, Catherine tam olarak nereye gitmek isterdi acaba?  Norwich, Dört Hükümdar, s. 92

Catherine hiç ses çıkarmadan uzunca bir süre ona baktı, sonra gözyaşlarına boğuldu. Ama bunlar üzüntü değil, öfke gözyaşlarıydı; zina yapmış biri olarak kınanması gerektiğine, kızının piç ilan edilmesine duyduğu öfkenin gözyaşlarıydı, aynı zamanda önerilen bu ayrılık için kendisine sunulan saçma mazerete duyduğu öfkenin de gözyaşlarıydı. Anne Boleyn hakkında henüz hiçbir şey bilmediği için kocasının sözlerini doğru kabul ediyordu ama, kocasıyla evliliğinin meşru olduğundan hiçbir kuşkusu yoktu. Asıl geçersiz olan, küçük Prens Arthur’la yapılan evlilik töreniydi, zira karı-koca ilişkileri hiç tamama ermemişti. Henry’ye bir bakire olarak gelmişti, bunu Henry de biliyordu, onunla evlenmiş, hatta onunla birlikte taç giymişti; hem İngiltere’nin hem İspanya’nın en büyük ve en bilgili kilise adamlarının huzurunda olmuştu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 92

Geçen on sekiz yıl içinde hiç kimse bu konuda bir kuşku dile getirmemişti. Henry ona karşı dürüst olsaydı, vesayet konusunda şüpheleri olduğunu, bir oğul babası olmak için yeniden evlenmesi gerektiğini söyleseydi, cevabı değişmeyecek olsa da Catherine en azın dan onu anlayabilirdi. Bildiği kadarıyla kocasının yasal eşi, İngiltere’nin yasal kraliçesiydi, ölünceye dek de öyle olacaktı. Nereye gitmek istediğine gelince, niyeti olduğu yerde kalmaktı, bir yere gitmeye zorlanırsa Kule’ye gitmeyi tercih ederdi, en azından İngiltere halkı onun başına ne geldiğini anlar, onun için dua ederdi. Her halükârda, evliliğin iptal edilmesi söz konusu olamazdı. Catherine yeğeni imparatora şöyle yazmıştı:

Zira şimdiki papanın kendisinden öncekilerin yaptığını bozması, onuruna ve vicdanına gölge düşürecek, kayası olan İsa’nın üzerinde sağlamca durması gereken Vatikan’ın itibarını sarsacaktır. Bu vakada papa, evliliği geçersiz ilan ederse birçok kişi papanın doğruluk ve adaletten yana olmadığı düşüncesine kapılabilir.

Aragonlu Catherine çelik gibi bir kadındı. Görev duygusunun gerektirdiği ölçüde kocasının karşısında eğilebilirdi, ama asla kırılmazdı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 93

Cognac Birliği İmparatorluk yanlılarını İtalya’dan sürüp çıkarma konusunda feci bir başarısızlığa uğramıştı, ama Karl birliğe karşı başarıyla çarpışan askerlerin ücretini ödeyememişti. Sonuçta derin bir memnuniyetsizlik içindeki 34.000 adam, bulabildikleri en zengin kenti yağmalamaya girişti, o kent de Roma’ydı. Ordu 1527 başında Papalık devletine karşı ilerlemeye başladı.  6 Mayıs 1527 sabahı saat dörtte de saldırı başladı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 93

Romalılar evlerini savunmak için sur dışına çıktı, Papalık askerlerinin birçoğu canlarını kurtarmak için düşman askerlerine katıldı. Sadece papanın şahsi İsviçre muhafızları, San Pietro’nun basamaklarında toplu olarak katledilinceye dek kahramanca mücadele etti.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 94

***  ***  ***

İşgalciler Vatikan’a yaklaşırken papa dairesinden alelacele çıkarılıp Passetto di Borgo’ya götürüldü, burası paniğe kapılıp sığınacak yer arayan ailelerle doluydu. Santo Spirito Hastanesi’ndeki hastaların hemen he men hepsi katledildi, Pieta’daki yetimlerin biri bile sağ bırakılmadı. Gece yarısı çökmeden önce işgalciler Tiber Nehri’ni geçtiler. Bundan sonrasında yaşanan yağma ‘‘tarihte yaşanmış en korkunç yağmalardan biri” diye tanımlanır. Askerler ara vermeksizin kan dökmeye devam ettiler, sokağa çıkmak kesinlikle ölmek anlamına geliyordu, evde kalmak da güvenli değildi, hangi büyüklükte olursa olsun tek bir kilise, saray ya da ev yağma ve yıkımdan kurtulamadı. Manastırlar yağmalandı, kiliselere girildi, çekici rahibeler sokaklarda satıldı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 94

Venedikli bir görgü tanığı, “Cehennemi Roma’nın bugünkü halinden aşağı kalır yanı yoktur” diyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 95

Kentin hemen hemen her caddesi cesetlerle dolmuştu. Esir edilmiş bir İspanyol askeri daha sonraları, Tiber’in kuzey yakasında sadece kendisinin ve silah arkadaşlarının yaklaşık 10.000 ceset gömdüğünü, 2.000 cesedi de nehre attığını bildirmişti. Bundan altı ay sonra, açlık ve (yılın en sıcak mevsiminde binlerce cesedin gömülmeksizin sokaklarda yatıyor olması yüzünden başlamış olabilecek) veba salgını nedeniyle Roma nüfusu kuşatma öncesine oranla yarıya inmişti. Kültürel olarak da muazzam bir kayıp söz konusuydu. Resimler, heykeller ve kütüphaneler yağmalandı, harap edildi, Papalık arşivlerinin altı üstüne getirildi. Papa Clemens Sant’Angelo Kalesi’nde kaldı, İmparatorluk yanlılarının tutsağı oldu. Uzaklarda, İspanya’da bulu nan imparatorun kendisi adına yapılanlardan, her şey olup bitene dek hiç haberi olmadı. İmparator V. Karl doğal olarak hayrete kapıldı, ama yapabileceği hiçbir şey yoktu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 95

Wolsey, işte bu tarihlerde, karşısına bir fırsat çıktığını düşündü. O tarihlerde Wolsey’nin düşüncelerine de, Henry’nin düşüncelerine olduğu gibi “kralın büyük meselesi” diye anılan şey hâkimdi. Clemens, kraliçenin en sevdiği yeğeninin tutsağıyken onun evliliğinin geçersiz olduğunu onaylamazdı; dolayısıyla böyle bir onay alınacaksa, papanın hâlâ Sant’Angelo Kalesi’nde olduğu sırada alınması gerekiyordu. Wolsey 22 Temmuz’da Fransa’ya giden gemiye bindi. Planı iddialıydı. Avignon’da kendisi gibi düşünen bir grup kardinalle buluşacak, Kilise yönetimini denetim altına almak için papanın hapiste olmasından yararlanacak, sonra kralın evliliğinin iptal edilmesine ve yeniden evlenmesine izin verilmesi için bastıracaktı. Hatta Clemens’in imzasına sunmak üzere, kendisine “ilahi kanunları esnetmek, sınırlamak ya da ılımlı hale getirmek için” mutlak yetki tanıyan bir görev planı bile hazırlamıştı. Ama görünüşe bakılırsa Clemens hâlâ esaret altında olmasına rağmen, denetimi en azından bir ölçüde elinde tutmayı başarmıştı; tehlikeyi hissettiği için kardinallerinin Vatikan dışına çıkmasını yasaklamıştı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 95-96  

Wolsey, Compiegne’in ötesine geçmeden evvel bu haberi almıştı, ama hissettiği hayal kırıklığı, kralın sekreterlerinden William Knight’ın Henry’nin papaya yazdığı bir mektupla Roma yolunda olduğunu öğrendiğinde kapıldığı telaşın yanında hiç kalırdı. Bu mektupta, Catherine’le evliliği geçersiz sayılmasa bile kralın yeniden evlenmesi ne izin verilmesi isteniyordu; aslında iki eşlilik için izin isteniyordu. Aptalca bir ricaydı, ama Wolsey’ye göre daha da kötücül bir mesaj taşıyordu: Kendi bilgisi ya da onayı olmaksızın gönderilmişti. Öyle görünüyor ki, Henry politikanın dizginlerini kendi eline alıyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 96

Wolsey mektubu durdurmayı başardı, ama bir iki gün sonra yeni bir teklif içeren başka bir mektup gönderildi: Kral, ilk evliliği geçersiz sayılırsa, birinci dereceden akrabası bile olsa, akrabalığı evlilik dışı iliş kiden kaynaklanmış bile olsa, kendisinin daha önce ilişki kurduğu bir kadın bile olsa, herhangi bir kadınla evlenmesi için izin verilmesini istiyordu. Bu mektup birçok bakımdan dikkat çekici bir belgeydi: Kralın Anne Boleyn’le evlenmeye niyetli olduğunu kuvvetle ima ediyor, Boleyn’in kız kardeşiyle ilişkisi olduğunu örtülü olarak itiraf ediyordu. Elbette ki hiçbir etkisi yoktu, ama Wolsey’nin kalbine biraz daha korku saldı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 96

En önemli meselelerde bile Henry artık onun tavsiyelerine baş vurmuyordu. Alelacele Londra’ya dönüp de kralı Anne ile odaya kapanmış halde bulunca korkuları daha da arttı; ilk kez kralıyla arasına bir engel giriyordu, Henry metresi izin verinceye dek onu kabul etmemişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 96

Tarihte ilk kez etkili bir yönetimin geliştiği Papalık devleti sarsılıyordu. Clemens Aralık 1527 başında Sant’Angelo Kalesi’nden kaçtı. Roma hâlâ yaşanabilir durumda değildi, bu nedenle mutsuz papa, yoksul bir seyyar satıcı kılığına girerek Orvieto’daki birkaç kardinalle mücadele edip yöre piskoposunun buradaki rüzgarlı, harap ve son derece soğuk sarayına yerleşti. Kral Henry’nin elçilerini de işte burada kabul etti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 97

En azından Papalığın mali durumunu biraz düzeltme fırsatı yatıyordu burada. Clemens’in ingiltere kralının iptal talebini kabul etmekten başka bir şansı yoktu, Henry bunun için ne kadar isterse öderdi. Ama yine de papa konuyu geçiştirdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 98

İngiliz elçileri sonunda hiçbir şekilde çok ileri gitmeyen, ama papanın kabul edebileceğini düşündükleri bir taslak kaleme aldılar; kardinaller “her sözcüğün altında akrep varmışçasına” belgeyi didik didik ettiler. Sonuçta ortaya çıkan belge, daha da budanmasına rağmen 13 Nisan 1528’de mühürlendi. Elçiler Clemens’i, efendilerinin bunu kabul etmeyeceği konusunda uyardı, ama papa bunun bile imparatora karşı bir bildirge olduğunu, bu yüzden cezalandırılmayı beklediğini söyledi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 98

Karl tersine kendisini olağandışı derecede güçlü bir konumda bulmuştu, İmparatorluk tacı giymeyi talep edecek kadar güçlüydü. Taç giymek artık önceki yüzyıllarda olduğu gibi vazgeçilmez bir tören değildi. Kendisi Aachen’de ilk kez taç giymesinin ardından on yıla yakın bir süredir tahttaydı, bu süre zarfında otoritesinin nihai onayından yoksun kalmıştı. Yine de gerçek şuydu ki, papa onu kutsayıp tacı başına takıncaya dek teknik olarak Kutsal Roma-Germen imparatoru değildi; ilahi bir görev hissi taşıyan biri için hem unvan hem kutsanma önemliydi.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 98

İmparatorluğun taç giyme törenleri geleneksel olarak Roma’da yapılıyordu. Ne var ki imparator Ağustos 1529 ortasında Cenova’ya geldiğinde telaşlandırıcı haberler aldı. Sultan Süleyman büyük bir ordunun başında Viyana’ya doğru ilerliyordu. Bu koşullarda İtalya Yarımadası’nın aşağılarına doğru bir yolculuğa kalkışmak aptallık olurdu; uzun zaman alırdı, ayrıca bir kriz halinde onu iletişim kuramayacak bir durumda bırakırdı. Papa Clemens’e haberciler gönderildi. Clemens bu koşullarda, Papalığa sıkı sıkıya bağlı ve erişilebilir durumda olan Bologna’da bir tören düzenlemeyi kabul etti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 98

V. Karl 5 Kasım 1529’da Bologna’ya vardı. Papa Clemens büyük San Petronio Bazilikası’nın basamaklarında onu bekliyordu. Yapılacak çok şey vardı, taç giyme töreninden önce bir çok sorunun tartışılması ve çözüme kavuşturulması gerekiyordu. Nihayetinde Papalık Roması’nın İmparatorluk askerlerince yağmalanmasının, Clemens’in Sant’Angelo Kalesi’nde Karl’ın tutsağı olmasının üzerinden sadece iki yıl geçmişti; dostane ilişkilerin bir şekilde yeniden tesis edilmesi gerekiyordu. Ancak yarımadanın tamamında barış sağlanırsa, Karl imparatorluk tacını takmak için papanın önünde diz çökme hakkını kendisinde görebilirdi. Taç giyme günü olarak 24 Şubat 1530 kararlaştırıldı. İmparatorluk ve papa İtalya’nın geleceğini karara bağlama konusunda kendilerine dört aydan kısa bir süre tanımışlardı. Bu kadarı yeterliydi. Barış antlaşması imzalandı. Clemens’in Cognac Birliği ve Karl’ın Roma’yı yağmalaması unutulmamışsa bile en azından zihinlerde geri plana atılmıştı, belirlenen günde San Petronio’da Karl önce kutsandı, sonra da papanın ellerinden Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun kılıcını, küresini, asasını aldı ve sonunda tacını taktı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 99

Tarihte son kez bir papa bir imparatora taç giydiriyordu. MS 800’de Papa III. Leo’nun imparatorluk tacını Charlemagne’ın başına takmasıyla başlayan yedi yüzyıllık gelenek o gün son bulmuştu. İmparatorluk hiçbir biçimde son bulmamıştı, ama bir daha hiçbir zaman, sembolik olarak bile, İsa’nın dünya üzerindeki temsilcisinin elinden devralınmayacaktı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 100

Henry’nin Aragonlu Catherine’le evliliği, ilk yıllarında yeterince mutlu bir birliktelikti. Henry, Anne Boleyn’in (kısa süreli de olsa) onda uyandırdığı tutkuyu karısına karşı hissetmemişti muhtemelen, ama onu yine de sevmiş, onunla gurur duymuştu; onun gençliği, güzelliği, her şeyden önemlisi kendisininkinden çok daha güçlü olduğunu kabul ettiği keskin zekasıyla gurur duymuştu. Catherine her yerde ona eşlik ederdi; Henry mızrak dövüşlerinde kendisine “Sir Sadık Yürek” deyip, Catherine’in isminin baş harflerini giysi kollarına işletirdi. Fransa’ya çıktığı ilk seferden döndüğünde doğruca onun yanı na gitmiş, Therouanne ve Tournai’nin anahtarlarını ayaklarının dibine  bırakmıştı. Ama 1527’de, bunların hepsi uzun zaman önce geride kalmıştı; Henry hâlâ genç ve güçlüydü, Catherine ondan beş yaş daha büyüktü, (hiçbir şekilde onun kadar olmasa da) kilo alıyordu, ayrıca fazlasıyla (belki biraz sıkıcı bir biçimde) dindardı.  Anne’in tahta çıkması sonrasında hiç de şaşırtıcı olmayan bir gelişmeyle Mary saraydan çıkarılmıştı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 103-104  (Catherine epeyce çaba sarf etmişti. Birkaç düşük dışında, ya ölü doğan ya da doğduktan sonra sadece birkaç saat yaşayan iki oğlan, bir kız, doğumlarından bir hafta sonra ölen bir oğlan ve bir kız dünyaya getirmişti. Sadece Mary büyüyüp yetişkin yaşlarına ulaşabildi.) Norwich, Dört Hükümdar, s. 104, 1 nolu dipnot

Henry’nin, ona bir oğul vermesinden umudu tümüyle kestiği Catherine’i’ bırakmaya kararlı olduğu biliniyordu. Havada boşanma (yani evliliğin iptali) kokusu vardı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 104

1528 yazında Londra’yı etkisi altına alan “terleme hastalığından” paçayı kurtaracak kadar şanslıydı Anne. Birkaç gün boyunca feci bir şekilde hasta yattı; ölseydi, İngiltere’nin sonraki altı yüzyıllık tarihi bambaşka olurdu. Henry onu ziyaret etme girişiminde bulunmadı, ok gibi fırlayıp Hertfordshire’da Hundson’a gitti, günde üç ayin dinledi, her gün günah çıkardı, patavatsızca Anne’e saraya çabucak dönmemesi için yalvardı. Ayrıca Hampton Sarayı’na çekilmiş olan Wolsey’ye yazıp tıbbi tavsiyelerde bulundu, kendisine iyi bakması için uyardı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 104-105

Wolsey, Salisbury Piskoposu Lorenzo Campeggio’yla birlikte Papalık Komisyonu’nun Blackfriars’taki eski Dominiken manastırının parlamento odasında, evliliğin iptali sorununun halledilmesi emriyle toplanmaya çağırdığı bir mahkemeye başkanlık edecekti. Mahkeme 18 Haziran 1529’da açıldı, ayın 21’inde Henry ile Catherine kanıtlarını sundular.  Olağanüstü bir gösteri olsa gerekti. Kral bir gölgeliğin altında tahta kurulmuştu, iki yargıç (kardinal kıyafetleri içinde) ondan alçakta oturuyordu, biraz daha alçakta da kraliçe oturuyordu. Onların ayaklarının dibinde ise Canterbury Başpiskoposu William Warham ile bir dizi piskopos yer alıyordu. Hiç kimse daha önce böyle bir şey görmemişti, hüküm süren bir kral ile kraliçe kendi topraklarında, dışarıdan bir otoritenin görevlendirdiği bir mahkemenin huzuruna çıkıyordu. Henry daha önceleri böyle bir duruşmayı aklının ucundan bile geçirmezdi, ama uzun zamandır beklediği evlilik iptali için bu gerekliyse, varsın olsundu. Ona göre başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 105

Önce Catherine konuştu.  Davanın Roma’da görülmesi gerekmez miydi? Eğer öyleyse bu mahkeme tam olarak ne yapıyordu? Bu kez Catherine çok farklı bir telden çaldı:

 Efendim, aramızdaki sevgi namına size yalvarırım ki, bana karşı adil ve hakkaniyetli olun, biraz acıyın ve merhamet gösterin... Tanrı ve bütün dünya şahidim olsun ki, dürüst, mütevazı ve itaatkar bir eş oldum, isteklerinize ve zevklerinize her zaman uydum. Yirmi yılı aşkın bir süredir sadık eşinizim, benden çocukla rınız oldu, ama Tanrı onları yanına çağırdı. Beni ilk aldığınızda, Tanrı şahidimdir ki, erkek eli değmemiş gerçek bir kızdım. Bunun doğru olup olmadığını sizin vicdanınıza bırakıyorum... Bu nedenle bu yeni mahkemenin aşırılığından beni esirgemenizi talep ederim.. Esirgemeyecekseniz, davamı Tanrı’ya bırakırım. Norwich, Dört Hükümdar, s. 105-106

Catherine bunun ardından büyük bir saygıyla kralın önünde reverans yapıp salondan ayrıldı. Bir mübaşir onu geri çağırdı, ama Catherine onu dinlemedi. Söylemesi gereken her şeyi söylediğini belirtti. Mahkeme düşmanca bir tutum içindeydi, onunla görülecek bir işi yoktu. Piskopos Rochester’lı John Fisher Catherine’in gıyabında, onun adına kaplan gibi mücadele etti. Söylenen her şey doğruca Roma’ya bildirildi, göreve çağırdığı mahkemenin hiçbir şey başaramayacağını anlayan Papa Clemens, en başta böyle bir mahkemeyi görevlendirdiği için büyük bir pişmanlığa kapıldı. 13 Temmuz’da mahkemeyi sonlandırmaya karar verdi. Haftalar sonra Papalık mahkemenin lağvedilmesini emredip Henry’yi Roma’ya çağırdı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 106

Elbette ki Henry’nin Papalığın emirlerine uymak gibi bir niyeti yoktu. 1532 yazı geldiğinde Henry ciddi ciddi sabırsızlanmaya başlamıştı. Catherine’e niyetini açalı beş yıl olmuştu, ama Catherine yanında kalmış, karısı olarak her zamanki gibi davranmıştı. Henry, Wolsey’ye yaptığı muameleden de pişmanlık duyuyordu. Son darbe Blackfriars fiyaskosundan sadece birkaç hafta sonra, 1529 sonbaharında gelmişti. Wolsey tutuklanmış, suçlanmış, suçlu bulunmuş, büyük mührü teslim etmesi emrini almıştı. Kral daha sonra onu serbest bırakmıştı, ama şansölye olarak onun yerine Sir Thomas More’u geçirmişti. (More bu görevi istemeye istemeye kabul etmişti. Kralın hızla uzaklaştığı eski Katolik inancına sadıktı, ayrıca boşanmayı kınıyordu, gerçi bunu dile getirmemeye özen göstermişti. İki yıldan biraz daha uzun bir süre sonra istifa etmiş, kamu hayatından çekilmişti. Henry ona “sataşmamaya” söz verdi, ama More kraliyet düğününe katılmayı reddedince tutuklandı, ihanetten suçlu bulundu ve Kule’ye gönderildi. 6 Temmuz 1535’te kafası kesildi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 107, 4 nolu dipnot)  Wolsey’nin Esher’dan çıkması yasaklanmıştı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 106

Wolsey 4 Kasım’da akşam yemeği sırasında tutuklandı. Ümitsizce Londra’ya geri döndü, mahkemeye çıkacak, muhtemelen infaz edilecekti; ama çok şükür ki bunlardan kurtuldu. 29 Kasım’da burada, Abbey’de sessiz sedasız ölüp gitti. Elli yedi yaşındaydı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 107

Wolsey’nin düşüşü genellikle efendisinin evliliğini iptal ettirememesine bağlanır, ama başka gerekçeler de vardı. Anne Boleyn’le ilişkisi Catherine’le ilişkisinden daha iyi değildi. Anne’in, kralla sohbetlerin de, Wolsey’yi kötülemek, sadakatini sorgulamak ve Henry’nin kalbine kuşku tohumları ekmek için her fırsatı kullandığı kesindi. Kardinal boşanma meselesini gerçekten önemsiyor muydu? Bu kararın çıkması için gerçekten elinden gelen her şeyi yapıyor muydu? Norwich, Dört Hükümdar, s. 107

Bu arada Henry’nin adamları, Catherine’le evliliğinin gerçekten de iptal edilmesi gerektiğini doğrulamaya istekli Yunan ya da İbrani, Hıristiyan ya da Yahudi âlimler ve ilahiyatçılar bulmak için İngiltere ve kıta Avrupası’ndaki üniversiteleri ve manastırları taramıştı; ama bu âlimlerin, ilahiyatçıların ifadeleri Roma’da işe yaramamıştı. Tam tersine, Catherine’den yana olanları, kraliçeyi savunmaya teşvik etmişti. (Piskopos Fisher Catherine’in adına en az yedi savunma kaleme aldı ve birkaç vaaz verdi. 1534’te Kule’ye gönderildi, ama Mayıs 1535’te Papa III. Paulus serbest bırakılmasını güvence altına alma umuduyla onu kardinal ilan etti. Ne yazık ki papanın bu jesti tam tersi bir etki yarattı: Henry, kardinalin şapkasının İngiltere’ye girmesini yasakladı, sahibinin kellesini Roma’ya göndereceğini ilan etti. Fisher 22 Haziran’da Kule’de infaz edildi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 108, 5 nolu dipnot) Mesele gerçekten de bir çıkmaza girmiş gibi görünüyordu. Kral müzakereler tam anlamıyla başarısız olursa hukuku kendi ellerine almaya çoktan karar vermişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 108

Henry’nin şansına, siyaset çevrelerinde Wolsey’nin rolünü hızla üstlenmekte olan yeni bir yıldız vardı. Putney’li bir nalbandın oğlu olan Thomas Cromwell kardinale nazaran daha mütevazı bir aileden geliyordu. Orta düzeyde bir hukuk öğrenimi görmüş ve bir süre Avam Kamarası’nda görev yaptıktan sonra Wolsey’nin hizmetine girmişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 108-109
1530 başında, kırk dört yasındayken de kraliyet hizmetine girdi; bundan üç yıl sonra Henry’nin başdanışmanı oldu. Karısını ve iki kızını “terleme hastalığı” salgınında kaybeden Cromwell’in aile hayatı yoktu, dolayısıyla günün on dört-on beş saatini kralının çıkarlarına hizmet etmeye vakfedebiliyordu. Sadece yedi yıldır iktidardaydı, Wolsey ise on beş yıl iktidarda olmuştu; ama Cromwell’in başarısı, kardinalin başarısını gölgede bırakmıştı. Nihayetinde Roma’dan kesin olarak ayrılmayı, kraliyet üstünlüğünün tesis edilmesini, manastırların lağvedilmesini ve bunların yanı sıra başka birçok şeyi halletmişti. Dahi bir idareci olan Cromwell aynı zamanda müthiş bir yayıncıydı; İngiltere’de William Caxton’ın birkaç kuşak önce tanıttığı matbaanın muazzam gücünü ilk tanıyan ve kullanan da o olmuştu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 109

Cromwell 1532’de, Henry François ile bir görüşme daha yapmaya karar verdiğinde, çoktan güçlü bir konuma gelmişti. Henry, Catherine’le evliliğinin iptali konusunda papanın ayak sürümesinin, Catherine’in yeğeni imparatoru rencide etme korkusundan kaynaklandığının farkındaydı. İki kralın bir araya gelip, Kutsal Baba’yı ikna etmesi mümkün değil miydi? İngiltere’yi Katolik saflarda tutmak adına korkusunu bir kenara bırakamaz mıydı? Bu fikir hayata geçirmeye değerdi hiç kuşkusuz. Temmuz 1532’de İngiltere ve Fransa yönetimlerinin imzaladığı gizli antlaşmayla Henry’nin ertesi ekimde Manş’ı geçmesine karar verildi. Biraz yüz kızartıcı olsa da Henry, Anne’i yanında götürmeye karar verdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 109

Henry ile Anne 11 Ekim 1532 Cuma sabahı erken saatlerde majestelerinin Swallow gemisine bindi. Deniz insafa gelmişti, dingindi, sabah saatleri ilerlediğinde Calais’ye vardılar.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 110

İki kralın son toplantısının üzerinden on iki yıl geçmiş, yıllar ikisine de hiç yaramamıştı. Henry François’den üç yaş daha büyük olmasına rağmen epeyce kilo almıştı, kırk yaşından ziyade ellisine yakın gösteriyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 111

Henry gösteriş ve tören konusunda mütevazı davranılmasını rica ettiği halde, François bu ikinci toplantının, birincinin ardından düş kırıklığı yaratmaması konusunda kararlıydı. Dört gün sonra grup Calais’ye geçti, burada ev sahibi olma sırası Henry’ye gelmişti. François, Anne’le ilk kez burada tanıştı; Anne, Aragonlu Catherine’in (söylemeye bile gerek yok, büyük bir gönülsüzlükle geri verdiği) mücevherlerini çoktan takmaya başlamış olsa da, François ilk akşam ona son derece büyük bir elmas gönderdi. François ile Anne çok iyi anlaşmış görünüyorlardı. Dans etmişler, pencerenin önünde oturup bir saati aşkın bir süre boyunca sohbet etmişlerdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 111

Törenler 29 Ekim Salı günü de sürdü. Henry, Fransız topraklarına kadar olan yedi millik geri dönüş yolunda François’ya eşlik etti. François’nın, dostunun evliliğinin iptal edilmesi için elinden geleni yapması konusunda anlaşmaya varılmıştı. François Henry’nin Anne’le evlenmesini çok istediğini itiraf etmişti. İki kral Türk sultana karşı savaşmaya söz vermişlerdi, ama sonraki yıllarda ikisi de bu yönde bir eğilim göstermedi. Papa ve imparatorla ilgili olarak da bir şeyler yapmak gerektiği konusunda uzlaşmışlardı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 111

François ile Henry bu nedenle resmi bir girişimde bulunup, VII. Clemens’e sert sözler içeren, iki kralın memnuniyetsizliğini, hoşnutsuzluğunu açıkça ortaya koyan mektuplar göndermeye karar vermişlerdi; bu mektupları üst düzey iki Fransız kardinali götürecekti. Henry’nin mektubu evliliğin iptali hakkındaydı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 112

Belki François’dan aldığı cesaretle, belki de artık hiç sabrı kalmadığı için Henry Dover’a dönmelerinin hemen ertesinde gizli bir nikah töreniyle Anne Boleyn’le evlendi. Birkaç haftaya kalmadan Anne hamile kaldı, 25 Ocak 1533’te ikinci bir (halka açık) tören düzenlendi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 114

Canterbury Başpiskoposu Thomas Cranmer, 23 Mayıs’ta Dunstable’da St. Peter Manastırı’nda toplanan özel bir mahkemede, Kral Henry’nin Aragonlu Catherine’le evliliğinin, Catherine’in Arthur’la önceki evliliğinde gerçekten bir birleşme olduğu gerekçesiyle, geçersiz olduğunu ilan etti. Bundan birkaç gün sonra da Henry ile Anne’in (artık gizlenmesine gerek olmayan) evliliğinin geçerli olduğunu ilan etti. Catherıne’in kraliçe unvanı alındı, gelecekte Prens Arthur’un dul eşi olarak anılacaktı. Kızı Mary gayrimeşru ilan edildi, dolayısıyla vesayet dışında tutuldu. Papa Clemens’in bu haberlere nasıl bir tepki verdiği tahmin edilebilir. 11 Temmuz’da Kral Henry’nin evliliğini resmen kınadı; Henry Catherine’le eylül ayına dek evlenmezse kiliseden aforoz edileceği tehdidinde bulundu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 115

Catherine için üzülmemek elde değildir. Catherine hem kendi ülkesine hem ülkesi olarak benimsediği İngiltere’ye gayet iyi hizmetlerde bulunmuştu. Venedik Büyükelçisi Ludovico Falier“onun, adalılar tarafından gelmiş geçmiş bütün kraliçelerden fazla sevildiğini” bildirmişti.  1507’de İspanya Krallığı’nın İngiltere’deki resmi temsilcisi olarak atanan Catherine, Avrupa tarihinin ilk kadın büyükelçisi olmuştu. Henry 1513’te sefere çıktığında onu naibi, yani İngiltere vali si olarak görevlendirmişti. İskoçlar Eylül 1513’te ülkeyi işgal ettiğinde Catherine o tarihlerde hamileliğinin son aylarında olmasına rağmen at sırtında Buckingham’a kadar gitmiş, burada İskoçların Flodden’da yenildiklerini haber almıştı. Zaferin kazanılmasından sadece bir ay sonra ölü bir oğlan doğurmuştu; sessiz sakin sarayda oturmuş olsaydı, İngiltere tarihi tümüyle farklı olabilirdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 115

Catherine kocasını içtenlikle sevmişti, ömrü boyunca da ona sadık kalacak, her zaman onun yasal eşi, İngiltere’nin tek kraliçesi olduğunu ileri sürecekti. Bu nedenle Wolsey’nin evliliğini bozup bir manastıra çekilmesi yönündeki (sonradan anlaşma önerisi olduğu anlaşılan) önerilerini kesinlikle reddetmişti. Hayır, bunu asla yapmayacaktı. Henry’ye bir bakire olarak gelmişti, Tanrı onu evliliğe çağırmıştı, manastıra çekilmeye değil. Catherine reddedildikten sonra Hertfordshire’da bir saray olan The More’a gitti, daha sonra buradan  ayrılıp önce Huntingdonshire’daki Buckden’a, sonra da Cambridgeshire’daki Kimbolton Satosu’na gitti, burada kendisine verilen küçücük göz odadan çıkmayı reddetti ve 7 Ocak 1536’da hayata gözlerini yumdu. Kraliyet emriyle (bugün katedral olan) Peterborough Manastırı’na gömüldü. Çok eziyet çekmişti: hakaretler, aşağılanmalar, en beteri de ömrünün son beş yılında Henry’nin (ya da daha büyük ihtimal le Anne’in), kızı Mary’yi görmesini yasaklaması, darağacına gönderilme ihtimali... Ama maneviyat ve sükûnetini kaybetmemişti. Düşmanı Cromwell bile ona hayranlık duyduğunu itiraf etmişti. “Doğa, kraliçeyi erkek yapmamakla hataya düşmüş” demişti Cromwell, imparatorun elçisi Eustache Chapuys’a. “Cinsiyetine rağmen, tarihin bütün kahramanlarını geride bırakabilirdi.” Catherine’in öldüğü haberi Henry’ye getirildiğinde, İngiltere kralı her zaman yaptığı gibi tepeden tırnağa kutlama rengi olan sarılara bürünmüş, kepine beyaz bir tüy takmış, bu haberi kutlamak için bir balo ve ziyafet vermişti, ama Catherine’in cenazesinin kaldırıldığı gün Anne bir oğlan bebek düşürdü. Norwich, Dört Hükümdar, s. 115-116

Artık dizginler Anne’in elindeydi, İngiltere’de onun kadar sevilmeyen kraliçe pek azdır. 1 Haziran’da (paskalyadan sonraki yedinci pazardı) Başpiskopos Thomas Cranmer manastırda ona İngiltere kraliçesi tacını taktı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 116 (Cranmer Cambridge’de Jesus College öğretim üyesiydi. Evliliği yüzünden istifa etmek zorunda kalmıştı, ama karısının doğum yaparken ölmesi üzerine görevine iade edildi ve rahip cüppesi giydi. 1532’de V. KarI’a elçi olarak Almanya’ya gönderildi. Bura da yine evlense de rahiplikten istifa etmedi.) Norwich, Dört Hükümdar, s. 116, 10 nolu dipnot

Catherine olsa büyük bir tezahürat kopardı, oysa Anne için pek az tezahürat yapılmıştı. Bundan üç ay kadar sonra, Anne 7 Eylül’de bir kız çocuk dünyaya getirdi, Profesör Scarisbrick “Herhalde doğumuyla en fazla hoşnutsuzluk yaratan prenses ve İngiltere tarihinin en ünlü kadınıydı” sözleriyle andığı bebekti bu. Bundan üç gün sonra bebeğe Henry’nin annesi, Yorklu Elizabeth’in adı verildi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 116

Kral François (doğal olarak bir temsilcisi aracılığıyla) ile Cranmer, Elizabeth’in vaftiz babaları oldu. Henry’nin bir oğlu oluncaya dek tahtın varisi Elizabeth’ti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 117

François açısından da 1533 unutulmayacak bir yıldı, oğlu papanın yeğeniyle evlenmişti o yıl. Papa düğün törenine katılacağına söz vermişti. 11 Ekim’de altmış gemiden oluşan Papalık filosu Marsilya’da demir attı, sahildeki toplar onları karşılamak için atış yaptı. Papa ertesi sabah, hepsi de katırlara binmiş on dört kardinali eşliğinde kente girdi. Ayın 28’inde Saint-Ferreol les Augustins Kilisesi’nde VII. Clemens, yeğeni Catherine de Medici ile François’nın oğlu Orleans Dükü Henri’nin nikahlarını kıydı. Gelin de, damat da on dört yaşındaydı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 117

Henry’yle ilgili olarak François, İngiltere kralının Kilise’den atılması meselesinin altı ay daha ertelenmesini rica etmişti, ama Clemens ancak bir aylık bir ertelemeyi kabul edebilirdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 117

Kral Henry de biraz soğuk terler döküyordu. Roma’dan kopuşu, onu hiç olmadığı kadar François’ya bağımlı hale getirmişti. Öte yandan François artık resmen papanın akrabasıydı, ona ne kadar güvenebilirdi ki? Henry’nin kuşkularından tamamen haberdar olan François bunları sonuna kadar kullanmış, 1533’te Londra’ya yeni ve özellikle yüksek yetkilere sahip bir elçi göndermişti. Elçi bir teklifle gelmişti Londra’ya: Henry’nin kızı Mary’nin François’nın üçüncü oğlu Angouleme düküyle evlendirilmesiydi bu teklif. Bu fikrin asıl sahibi Mary’nin eski nişanlısı İmparator Karl’dı, muhtemelen kısa süre önce gayrimeşru ilan edildiği için onu teselli etmek istemişti. Mary papa tarafından hâlâ Henry’nin meşru vârisi olarak tanınıyordu, dolayısıyla Karl François’nın bu fırsatı kaçırmayacağından gayet emindi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 118

Henry elçi yi muhteşem bir törenle karşılamış, elçiye, Mary’yi Angouleme düküne ancak İngiltere tahtındaki bütün hak iddialarından vazgeçmeleri koşuluyla verebilirdi. Bu olmazsa, düke kızı Elizabeth’i vermeye, kendisinin Fransa tahtındaki hak iddialarından vazgeçmeye hazırdı, tabii ancak François’nın papayı aforoz tehdidinden vazgeçmeye ikna etmesi koşuluyla. Norwich, Dört Hükümdar, s. 118

Papa Clemens o yıl sonunda Roma’ya döndüğünde hasta bir adamdı, 25 Eylül 1534’te öldü. Papa olarak görevinde başarılı olmamıştı. Henry’yle hiç bitmeyecekmiş gibi görünen savaşında elindeki kartları hiç iyi oynayamamıştı. Tehditte bulunmak yerine İngiltere kralını aforoz edebilirdi, kendisine sadık olanları Henry’ye karşı koymaya çağırabilir, onlara destek vaadinde bulunabilirdi; ama o neredeyse sessiz kalmış, bir yandan imparatoru rencide etmekten, diğer yandan krala çok sert cephe almaktan korkmuş, bir şekilde her şeyin sona ermesini ummuştu içten içe. 1532’de İngiltere ile Papalık arasındaki iliş kiler bundan daha beter olamazken, Henry’ye bir mektup yazarak, İngiltere’ye bir Papalık kütüphanecisi gönderilmesi için iznini istemesi tam da ondan beklenecek bir davranıştı; Vatikan koleksiyonunda henüz bulunmayan kitapların araştırılması için kilise ve manastır kütüphanelerinin taranmasını rica ediyordu.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 118-119

Clemens’in ölümünden sadece iki ay sonra İngiltere Parlamentosu, kralı “İngiltere Kilisesi’nin toprakları üzerindeki tek üstün başkan” olarak ilan eden Üstünlük Yasası’nı onaylamış ve İngiltere’nin Roma’ya tabiiyetinden tümüyle silkinmişti. O zamana dek Roma’ya bağımlı olan İngiltere Kilisesi her şeyi başkalaştırmıştı. Henry kendisinin, seçilmiş halkını Papalığın mahkum ettiği esaretten kurtaracak Musa olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişti. Bu görülmemiş bir iddiaydı; Avrupa’da daha önce seküler bir kral, tebaası üzerinde böyle manevi bir otoriteye sahip olduğunu ileri sürmemişti. Zor olan şey tebaaya bu gerçeği bildirmekti. Krallığın nerelere uzandığını bildiren fermanlar çıkarıldı: Yetki sahibi herkesin Henry’yi «Kilise’nin Yüce Başkanı” olarak tanıdıklarını, özellikle de Roma’yı kınadıklarını bildiren yeminler etmesi gerekiyordu. Papanın adı litürjiden çıkarılacaktı, kilise bölgelerinde üç ayda bir neler olduğunu anlatan, esaretten kurtulmalarını kutlayan vaazlar verilecekti. Bütün bunlar sonu gelmek bilmeyen kitaplar, broşürler, törenler ve oyunlarla desteklenecekti. Şimdi, İngiltere tarihinde ilk kez matbaa neler yapabileceğini gösteriyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 119-120

Henry’nin Papa Clemens’in ölümünü coşkuyla karşıladığını söylemeye gerek bile yok, ama François için bu haber kolunu kanadını kıran bir darbeydi. Uğruna o kadar çaba sarf ettiği yeni uzlaşma yerle yeksan olmuştu. Clemens’in yerini başka bir aile mensubu alsaydı, her şey yolunda gidebilirdi, ama 13 Ekim’de Alessandro Farnese’nin Papa Ill. Paulus seçilmesi, Fransa’nın Vatikan’a karşı izlediği politikanın tamamen değiştirilmesi gerektiği anlamına geliyordu.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 120


18 Ekim 1534 Pazar sabahı Paris’in her yerinde ortaya çıkan afişler, büyük gotik harflerle yazılmış şu sözlerle başlıyordu.  “MiSSA AYİNİNiN KORKUNÇ SUİİSTİMALİ HAKKINDA GERÇEKLER.” Norwich, Dört Hükümdar, s. 120

Söylentiler yayılırken kenti bir isteri dalgası kapladı: Bütün Katolik kiliseleri yakılacaktı, bütün Katolikler ibadet yerlerinde katledilecekti. Afişlerin Paris’le sınırlı kalmadığı öğrenildiğinde panik daha da arttı. Hemen bu olayın arkasında kimlerin olduğu araştırılmaya başlandı. Sayılamayacak kadar çok kişi tutuklandı, masum bazı talihsizler yakıldı. Maalesef görünüşe bakılırsa François aklını yitirdi. Bunun ardından engizisyon uygulamalarından farklı olmayan olaylar yaşandı. Bütün yeni kitaplar yasaklandı. Teröristlere (böyle görülüyorlardı) karşı koymak için 21 Ocak’ta Paris’te “genel bir geçit töreni” düzenledi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 120-121

Notre-Dame Katedrali’ne geldiklerinde büyük bir ayin düzenlendi, bunun ardından François ile Kraliçe Eleanor piskoposun sarayında öğle yemeğine gittiler. Daha sonra kral çok büyük bir kalabalığa hitap etti, dinden çıkmış kim varsa, ailelerini ve dostlarını bile cezalandırmaya teşvik etti herkesi. Ogün, altı kişinin daha yakılmasıyla son buldu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 121

Saldırgan, rencide edici bir dille kaleme alınmış afişler Kilise’yi, ayinleri, rahipleri, onlar üzerinden kralın Tanrı korkusu taşıyan tebaasının her bir mensubunu hedef alıyordu. En Hıristiyan kral unvanına sahip François bunları görmezden gelemezdi ya da hafife alamazdı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 121

İnkar edilemeyecek şey, bu olay sonrasında Fransa’nın bir daha asla eskisi gibi olmadığıdır. 1541 ile 1544 arasında Paris’teki altı kitap satıcısı ya da matbaacı soruşturmaya tabi tutuldu, birine işkence edildi, ikisi yakıldı, 1542’de Sorbonne yasak kitapların ilk listesini derlemeye başladı. Bundan böyle Protestanlık tehlikeli bir tehdit olarak görülecekti. Fransız Katolikler kendilerini kuşatma altında hissediyordu; din savaşları, ortamı gölgelemeye başlamıştı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 121-122

Os manlı İmparatorluğu çok uzaktaydı, en azından Henry’yi doğrudan ilgilendirmiyordu pek. Öte yandan sultanı üç yıl önce Viyana kapılarında gören V. Karl açısından Türk ciddi bir tehditti. Sırf koşullar öyle gerektirdiğinden Türk komşusunu yakından izliyordu. 1534’te birdenbire alarm çanları çalmaya başladı. Bu yeni tehlike beklenebileceği üzere Doğu Avrupa’da değildi, İmparatorluğun en güneydoğu ucunda, Sicilya Adası’ndaydı. Bu tehdidin ardında şahsen sultan değil, tebaasının en tehlikeli mensupları, Berberi korsanları vardı. 1492 sonrasında Mağribilerin İspanya’dan sürülmesi, yersiz yurtsuz serserilerin, sefil olmuş, evsiz, duygusuz, intikam arzusuyla dolu insanların yayılmasına yol açmıştı; aralarından birçoğu Kuzey Afrika’daki dindaşlarına katılmış, korsanların hayat tarzını benimsemişti. Tanca ile Tunus arası 1.200 mildi, kısmen verimli ve sulak bir sahil şeridiydi; hiç gelgit yaşanmayan sayılamayacak kadar çok koyla korsanların amaçlarına çok uygundu. Berberi efsanesi işte böyle doğmuştu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 122

1530’ların başında bu korsanların lideri Barbaros Hayreddin’di. Midilli Adası’nda doğan Barbaros Hayreddin’in babası, Yunanistan doğumlu emekli bir yeniçeri, annesi ise Rum bir rahibin dul kalmış eşiydi. (Yeniçerilerin hepsi zorla din değiştirmiş Hıristiyanlar olduğu n dan, Hayreddin bir damla bile Türk kanı taşımıyordu.) Kuzey Afrika sahil şeridinde hem Hıristiyan hem Müslüman gemileri arasında felaket rüzgarları estiren, 1516’da Cezayir sultanını kendi sarığıyla boğan ağabeyi Oruç’tan liderliği devralmıştı. Oruç ertesi yıl bugünkü Cezayir’in büyük bölümünü İspanya’dan aldı ve Süleyman’ın babası I. Selim’e armağan etti; sonuçta bu topraklar artık Osmanlı İmparatorluğu’na aitti. Oruç 1528’de İspanya’nın Tlimsen kuşatması sırasında öldürüldü, ama o yıl son bulmadan, kardeşi sultanı hükümdarı olarak kabul etti; Barbaros Hayreddin’in sonraki on beş yıl boyunca Kuzey Afrika sahillerindeki seferleri Sultan Süleyman’ı o kadar etkiledi ki Süleyman 1533’te onu Osmanlı donanmasının kaptanıderyası ilan etti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 122-123

Böylece Barbaros 1534 yazının başında yeni inşa edilmiş bir filoyla Altın Boynuz’dan ayrıldı, nihai amacı önemli bir fetihte bulunmaktı. Tunus’un alınması zor bir iş değildi. Barbaros 16 Ağustos’ta Tunus limanına geldi ve derhal bombardımana başladı, ama sonra Mevlay Hasan’ın çoktan kaçtığını anladı. O kış boyunca adamlarına liman savunmasını güçlendirtti, 500 adamı alacak güçlü yeni bir kale yaptırdı. Tunus artık Barbaros’un elinde olduğundan imparatorun (V. Karl) Sicilya’daki hükümranlığı ciddi bir tehdit altındaydı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 123

Karl bu haberi alır almaz (Reconquista’nın, yani yeniden fethin, ancak Batı Akdeniz bir “İspanyol gölü” haline geldiğinde tamamlanacağını söyleyen büyükannesi lsabel’in buyruğuna uyarak, Tunus’u geri almak için muazzam bir sefer planlamaya başladı. Karl gut hastalığı yüzünden eziyet çekmesine rağmen, donanma savaşına ilk kez bilfiil katılacağı bu seferde İspanyol filosuyla birlikte denize açılmaya karar vermişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 124

Tahminen 400’den fazla gemiden oluşan, 27.000 asker taşıyan İmparatorluk filosu 1535 yılının Mayıs ayı sonunda Barcelona’dan Sardinya’nın Cagliari limanındaki buluşma noktasına doğru yola çıktı, 10 Haziran’da buraya geldi, çeşitli tipte 200 gemi daha İmparatorluk filosuna katıldı. Daha sonra 13 Haziran’da filo güneye yöneldi, ertesi gün Tunus’un hemen dışında bir koya demirledi. Böyle bir armadaya karşı sadece 60 gemisi ve birkaç bin Türk, Arap, Berberi askeri olan Barbaros kentte tutunma umudunun fazla olmadığını anlamıştı. Gereğinden fazla gemi kaybetmeyi istemeyen Barbaros en iyi on beş gemisini Bone’a göndermişti, gemiler burada güvende olacaktı. Barbaros ve adamları Afrika sıcağında her zaman olduğu gibi mertçe savaştılar, ama 14 Temmuz’da Karl’ın gelmesinden tam bir ay sonra iç limanın savunmasını üstlenen Halkü’l-Vadi Kalesi Malta Şövalyelerinin eline geçti, bundan bir hafta sonra da kentte esir tutulan birçok Hıristiyan (tarihçilerin söylediğine göre 12.000 kişi, ama bu mümkün görünmüyor) özgürlüklerine kavuştu ve onları esir tutanların üstüne saldırdı. Şimdi kaçma sırası Barbaros’taydı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 124

Ama askerler (muhtemelen denizciler de) tecavüzle ve yağmayla meşguldü, zira savaş kuralları üç gün üç gece buna izin veriyordu. Mevlay Hasan imparatora yıllık bir haraç ödemeyi kabul edince yine kentin başına geçirildi, Halkü’l-Vadi Kalesi’ni onaran ve güçlendiren İspanyollar burayı İspanyol toprağı ilan edip, daimi bir garnizona çevirdiler. Zafer kazanan Hıristiyanların hepsi de seferin büyük bir başarı olduğunda hemfikirdi. Tunus bir kez daha dost ellere geçmişti, Sicilya güvendeydi, yüzlerce, hatta binlerce Hıristiyan esaretten kurtarılmıştı, en iyisi de önceden yenilmez olan Barbaros kesin olarak yenilgiye uğratılmıştı. İmparator, Avrupa’nın asıl savunucusunun, kâfir seven Fransız değil, kendisi olduğunu da açıkça göstermiş bulunuyordu.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 125 

İmparator birkaç gün sonra, kaçak korsanı bulması, yargılanmak için getirmesi için Andrea Doria’yı Afrika sahillerinin batısına doğru sefere göndermişti. Ama çok geç kalmıştı ve bu adamı tanımıyordu. Barbaros, sanıldığı gibi Cezayir’e geri çekilmek yerine Böne’da kalıp daha fazla gemi ve erzak toplamış, sonra hemen kuzeye yönelip Balear Adaları’nın yolunu tutmuştu. Barbaros’un donanması yaklaşırken adalılar bu gemilerin imparatorun Barcelona’ya dönen filosuna ait olduğunu düşünmüşlerdi, gemilerin İmparatorluk renklerinde bayraklar taşıması da bu izlenimi güçlendirmişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 125 

 Karl Tunus’tan döndüğünde Sicilya’da, Trapani’de karaya çıktı. Papayı ziyaret etmeye Roma’ya gidiyordu. Yeni seçilmiş Papa III. Paulus, imparatorun Kuzey Afrika’da kilit önemde bir limanı ele geçirmesinden o kadar etkilenmişti ki serseri oğlu Pierluigi’yi Napoli’ye imparatorla görüşmeye gönderdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 126

Elizabeth’in doğumuna rağmen Henry ile Anne’in evliliği, daha başlamadan bitmeye yazgılı olmuştu. Kabahatin büyük bölümü Anne’deydi. Kaba, çekilmez, öfkeli bir mizacı vardı. Hiç kimse onu sevmiyordu. Kral 1534 yazının ortasında, Anne’in nedimelerinden Jane Seymour ile ciddi ciddi flört ediyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 131

Henry açısından durum çok geçmeden dayanılmaz bir hal alacaktı. Henry 1535’e gelindiğinde karısıyla temasını kesinlikle asgari düzeyde tutmaya gayret ediyordu, giderek seyrekleşen görüşmelerinde ona bir tek kelime bile etmiyordu. Anne ona bir oğul doğursaydı her şeyi affedebilirdi, ama sadece gayet iyi bildiği sahte hamilelikler ve ölü doğumlar olmuştu. Henry, bir erkek vâris sahibi olmamasını, Catherine’le evliliği yüzünden (artık tam anlamıyla iptal edilmiş olsa da)  Tanrı’nın ona verdiği bir ceza olarak görüyordu hâlâ; Anne’le evliliğinde oğul sahibi olmayı başaramamasını da henüz affedilmediği şeklinde yorumluyordu. Ama bu tür düşünceler talihsiz karısını kurtaramayacaktı. Anne, Henry’nin istediğini veremezse, Henry’nin verecek birini bulması gerekiyordu. Catherine hayattayken Anne güvendeydi, Anne’in ölmesi Henry’yi çok büyük zorluklara sokardı. Ama Catherine ölmüştü; ölümü, Anne’in de kaderini belirlemişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 131-132

Henry 24 Nisan 1536’da, Anne’le boşanabilmesi için uygun bir gerekçe bulunması amacıyla Thomas Cromwell ve Norfolk dükü baş kanlığında bir komisyon topladı. Komisyonun işi çok geçmeden bitti. Anne bir haftadan kısa bir süre içinde birkaç saray mensubuyla zina yapmakla suçlandı; bu adamların hepsi de, doğru ya da yalan gerekli kanıtların krala sunulması üzerine, ihanetten suçlu bulundu. Kral 2 Mayıs’ta karısını Londra Kulesi’ne gönderdi, Anne sa dece zinayla değil, ensest ve cadılıkla da suçlanıyordu, burada bir jüri karşısında yargılanacaktı. Jüride amcası Thomas Howard ile yirmi iki yaşındayken gizlice nişanlandırıldığı Northumberland dükünün Oğlu Henry Percy de yer alıyordu. Hüküm elbette ki önceden verilmişti. Calais’den özel bir kılıç ustası getirildi, normal cellat baltasının çok kör olduğu düşünülmüştü ve 19 Mayıs 1536 sabahı İngiltere kraliçesinin başı, Kule’nin açık avlusunda kesildi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 132

Anne suçlanan (aralarında kardeşi George Boleyn’in de yer aldığı) yarım düzine adamla zina yapmış mıydı, yapmamış mıydı hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz. Böyle bir iddia pek olası görünmüyor. Ancak kocasının ona veremeyeceğini düşündüğü erkek evladı doğurmak umuduyla içlerinden biriyle ya da daha fazlasıyla yatmış olabilirdi. Ama bunun riski çok büyük olurdu. Çünkü Tudor sarayında kraliçe hiçbir zaman yalnız bırakılmazdı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 132

Aragonlu Catherine ve Anne Boleyn artık ölmüş olduklarından, Henry’nin Roma Katolik saflarına geri dönmesinin vakti gelmemiş miydi? Papa ona kucak açmaya, topraklarında, Karl ile François’nın kendi ülkelerinde sahip olduğuna benzer bir yetki tanımaya kesinlikle hazırdı. Ama Henry geri dönüş noktasını çoktan ardında bırakmıştı. Aforoz tehdidinin kaldırılmasını isteyebilirdi, ama Almanya’da Protestanlık hızla yayılıyordu, oda seçeneklerini açık tutmak istiyordu, ayrıca kendisini (ve Thomas Cromwell’i) gelecek beş yıl boyunca meşgul edecek bir projeye başlamıştı: İngiltere’deki bütün manastırların lağvedilmesi, malvarlıklarına el konmasıydı bu proje. Norwich, Dört Hükümdar, s. 133 (Kültürel açıdan yaklaştığımızda, meydana gelen kayıp dudak uçuklatıcıdır, özellikle de kütüphanelerde büyük bir kayıp söz konusudur: Lağvetme sırasında York’ta bulunan Augustin Rahipleri Manastırı’ndaki 646 kitaptan sadece üçü bugüne ulaşmıştır. Öte yandan çok fazla sayıda dini kurum bulunduğunu ( yaklaşık 9.000) ve keşişleri kendi zevkleri için Kilise’nin zenginliğinden çok fazla yararlandığını kabul etmek gerekir.) Norwich, Dört Hükümdar, s. 133, 2 nolu dipnot

Kral Henry karısının infaz edildiği haberini alır almaz gemisine binip doğruca Jane Seymour’un yanına gitti. Ertesi gün ikisi nişanlandılar, 30 Mayıs 1536’da, Anne’in ölümünden sadece on bir gün sonra Henry, Whitehall Sarayı’nda Jane’le evlendi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 139

Yeni kraliçe, Catherine, hatta Anne kadar bile eğitimli değildi. Muhtemelen okuyabiliyor, biraz da yazabiliyordu, ama anlatılanlara bakılırsa en büyük becerisi iğne oyasıydı; iğne oyasının görenleri hayretler içinde bıraktığı söyleniyordu. Ama karakteri, diğer becerilerinden daha fazla takdir topluyordu. Sonraki yıllarda Henry’ye yüksek amiral olarak hizmet edecek olan Sir John Russell, Jane’i “tanıdığım en kibar hanımefendi” diye betimlemişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 139

Yeni kraliçe, Jane, karakteri giderek zorlaşan kocasıyla ilişkisinde önemli bir başarı kaydetmişti. Üvey kızı Prenses Mary ile ilgiliydi bu başarı. Son dönemde Mary’nin hayatı kabus gibiydi. Üç yılı aşkın bir süredir babasını görmüyordu. Önce gayrimeşru sayılmış ve bu durumun getirdiği her şeye katlanmak zorunda kalmıştı. Sürekli bir büyük evden diğerine gönderilen Mary’nin, olmak istediği tek yerde, annesinin yanında kalması yasaklanmıştı. Henry’nin, Catherine ölüm döşeğindeyken bile anne kızın görüşmelerine neden bu kadar katı bir tutumla karşı çıktığı merak konusudur. Henry’nin, Catherine ile kızının imparatorla, onun üzerinden de papayla aralarındaki gizli bağları koruduklarına inandığı ve bu gizli ilişkilerden korktuğu ileri sürülmüştür. Norwich, Dört Hükümdar, s. 140

Jane önce Mary ile dostluk kurmuş, sonra inceliği ve sevimliliği sayesinde üzgün prensesin akraba olarak görülmesini sağlamıştı. Ne yazık ki, Mary’nin tahtın vârisi sayılmasını başaramamıştı, bu iş Henry’nin altıncı ve sonuncu eşi Catherine Parr’a düşecekti, ama Jane en azından baba ile kızı arasında nispeten sıcak ilişkilerin nihayet yeniden tesis edilmesini sağlayabilmişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 140

Jane Seymour, Henry’ye hiç sorun çıkarmayan ilk eşiydi; Henry muhtemelen hiç olmadığı kadar mutlu olmuştu onunla, ama kuzeyde, uzaklarda ciddi sorunlar vardı: Roma’dan ayrılmak, manastırlara ve katedrallere yönelik saldırı, kralın önceki iki eşi ve iki kızına karşı tutumu, verasetin güvenceye alınmamış olması, infazların devam etmesi. Bütün bu nedenler bir araya geldi ve Ekim 1536’da hoşnutsuzluk patlayıp açık bir isyana dönüştü. Norwich, Dört Hükümdar, s. 140

İsyan, İnayet Haccı olarak adlandırıldı. İsyanın basını Robert Aske adında bir avukat çekiyordu. Aske 9.000 takipçisini York’a getirip kenti işgal etti. Bir iki hafta içinde isyancıların sayısı 40.000’e yaklaştı, işte bu noktada Norfolk Dükü Thomas Howard ile Shrewsbury Dükü George Talbot isyancılarla müzakereler yürütmeye başladı. Norfolk dükü, kral adına genel bir af ilan edilmesi ve bir yıl içinde York’ta bir parlamento toplanması, ayrıca parlamento toplanana dek dini yapıların geri verilmesi vaadinde bulundu. Aske adamlarını dağıttı (sonradan bu kararına pişman olacaktı), ardından Londra’ya gidip burada kralla görüştü. Henry onu büyük bir nezaketle karşıladı, Yorkshire’a güvenli bir biçimde geri gönderilmesi dahil başka vaatlerde bulundu. Ama Aske kuzeye doğru yola çıkmıştı ki, çatışmalar yeniden başladı. Bu kadarı Henry’nin fikrini değiştirmesine yetti. Kral derhal Aske’nin tutuklanıp Kule’ye kapatılmasını emretti. Aske vatana ihanetle suçlanıp Westminster’da yargılandı, sonra York’a gönderildi; burada, Clifford Kulesi’nde bulunan özel bir darağacına, zincire vurulmuş bir halde asıldı. Kralın intikamının başlangıç aşamasıydı bu. Sonraki iki yıl içinde toplam 216 kişi infaz edildi: Bazıları asıldı, boğuldu ya da parçalandı, bazılarının kafası vuruldu, bazılarıysa yakıldı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 141

1537 baharının başlarında Jane Seymour kocasına hamile olduğunu fısıldadı. Bıldırcın aşeriyor du, Henry heyecan içinde Flandre’dan bol miktarda bıldırcın sipariş etti. Ertesi yaz Jane bütün randevularını iptal etti, krallıktaki en iyi doktorların ve ebelerin bakımına alındı, sonunda 12 Ekim cuma sabahı saat ikide Hampton Court’ta sezaryen ameliyatıyla kralın tek meşru erkek çocuğunu dünyaya getirdi. Üç gün sonra vaftiz edilen bebeğe Edward adı verildi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 141

Muhtemelen bakteriyel bir enfeksiyon nedeniyle loğusa hummasına yakalanmıştı. Jane doğumun üzerinden on beş gün geçmeden bu dünyadan göçüp gitti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 142

Kocası arkasından yas tuttu, ama aşırıya kaçmadı. Henry’nin ar tık bir oğlu vardı, önemli olan da buydu. Gerekli görüldüğü üzere üç ay boyunca siyahlar giydi, ama bu kısa sürenin tamamlanmasından çok önce fiilen yeni bir eş aramaya başlamıştı. İlk tercihi, Danimarka’nın tahttan indirilen kralı Il. Christian’ın kızı, imparatorun yeğeni on altı yaşındaki Christina oldu. (Kral Christian, Karl’ın kız kardeşi lsabel’le evlenmişti.) Christina on üç yaşındayken Milano düküyle evlendirilmişti, ama bir yıl içinde dul kalmıştı. Heyhat, genç kız bu evliliğe pek de sıcak bakmıyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 142

Henry, imparatorun Reform ve Kuzey Afrika’da yaşadığı zorluklar nedeniyle kendisine karşı bir Katolik Haçlı seferi başlatamayacak kadar meşgul olmasından memnuniyet duyuyordu; imparator pekâlâ yapabilirdi böyle bir şey. Ama bu olasılık tümüyle geçmişte kalmış da değildi. İmparator ile François, Aigues-Mortes’ta İngiltere Kralı Henry’nin tümüyle görmezden gelindiği bir antlaşma imzalamışlardı. Ayrıca ufukta Papa III. Paulus’tan gelebilecek yeni bir tehlike belirmişti. Henry’nin manastırlara karşı devam eden saldırısı, Luthercilerle açıktan müzakereler yürütmesi, Canterbury’deki Saint Thomas Becket de dahil olmak üzere kutsal mabetleri yıkması, papayı onun bir kral olarak hoş görülemeyeceğine, yerini başka birinin alması gerektiğine ikna etmişti. 17 Aralık 1538’de papa, Henry’yi aforoz etmenin yanı sıra, resmen tahttan indirilmesini, tebaasının ona itaat yükümlülüğünden azade kılınmasını ön gören bir tasarı imzaladı. Bundan on gün sonra da İngiliz Kardinal Reginald Pole’u, Katolik güçleri toplaması ve onları eyleme geçmeye ikna etmesi için İngiltere’ye gönderdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 142-143

İlk adım diplomatik ilişkilerin ke silmesi ve ticaret ambargosu olacaktı, arkasından açıkça İngiltere’nin silahlı işgali tasarlanıyordu. Bir aya kalmadan Karl ile François bu kez Toledo’da başka bir antlaşmaya vardı, birbirlerinin rızası olmaksızın Henry ile hiçbir antlaşma yapmamaya karar verdiler, bu arada Habsburg Hanedanı ile Valois Hanedanı arasında başka evlilikler yapılması da kararlaştırıldı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 143

Henry birkaç yıl önce papanın temsilcisine aforoz edilmeyi hiç umursamadığını haykırmıştı, o sıralarda muhtemelen öyleydi. Ama 1539 başına gelindiğinde neredeyse panik halindeydi. İngiltere’nin savunması sadece güney ve doğu sahillerinde değil, İskoç sınırında da güçlendirildi, zira İskoçlar da tehdit oluşturuyordu. Kral harekete geçti, siperleri ve hendekleri, barikatları ve ablukaları denetliyor, Londra ve Portsmouth’taki gemileri ziyaret ediyor, altı farklı bölgedeki birlikleri gözden geçiriyordu. Kaygılanmakta haklıydı: Korkulan işgal gerçekleşirse, 1536’da olduğu gibi ülkede devrim patlak verirse kral olarak konumu gerçekten tehlikeli bir hal alacaktı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 143

Almanya’da Reform’la ilgili fikirlerin ülkenin kuzeyinde bir çalı yangını gibi yayılması onu kurtardı. Protestan prensler Saksonya’da ve Brandenburg’da yönetimi ele geçirmişti. Karl’ın uğraşması gereken meseleler, Henry’yi işin içine katmadan halledemeyeceği kadar fazlaydı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 143 

Kral Henry’nin düsünceleri yine evlilik meselesine döndü, Jane Seymour öleli on sekiz ay olmuştu; Henry kırk sekiz yaşındaydı, gençleşmek bir yana korkutucu bir hızla kilo alıyordu, bebek oğlu zayıftı, hastalıklıydı, derhal başka bir oğula ihtiyacı vardı. Henry Almanya’nın Protestan prensleriyle ittifak kurmaya da tedirginlikle bakıyordu. Her zaman olduğu gibi Cromwell’in teşvik ettiği Henry, Kleve düküyle müzakereleri açtı, dükün kız kardeşi Anne, İngiliz elçi Christopher Mont’un bildirdiği üzere “çehresiyle olduğu kadar vücuduyla da” benzersizdi. Henry ilgi duydu, sonra da evlenme teklif etme aşamasına geldi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 144

Prenses 27 Aralık’ta Deal’a vardı, buradan Rochester’a at sürdü ve 1 Ocak 1540’ta Rochester’a vardı. Kral gelinini görmek için sabırsızlandığından, kaçamakça göz atmak için heyecanla Rochester’a indi, ama gördükleri onu ürküttü. “Erkeklerin onu o kadar takdir etmesi, ama benim beğenmemem karşısında mahcup oldum” diye bir açıklama yaptı. Bir ay süren evlilik fazla zorluk çıkmaksızın 10 Temmuz’da iptal edildi. Anne hiç sorun çıkarmadı. Kendisinden beklenen her şeyi yaptı ve biraz şaşırtıcı bir biçimde, kardeşinin bütün girişimlerine rağmen İngiltere’de kalmaya karar verdi. Zaman geçtikçe, Henry ile Anne şaşırtıcı derecede iyi dost oldu, Anne’den “Kralın sevgili kız kardeşi” diye bahsedilirdi. Kralın eşleri içinde en son ölen Anne oldu, Westminster Abbey’ye de sadece o gömüldü. Norwich, Dört Hükümdar, s. 144

François Aigues-Mortes’tan Paris’e döndüğünde, Protestanlara yönelik zulmün, korkunç işkencelerle birlikte acımasızca devam etmekte olduğunu memnuniyetle gördü. O zamana dek birkaç yüz Protestan yakılmış, binlercesi evsiz kılınmıştı. François 1 Haziran 1540’ta Fontainebleau Fermanı’nı çıkardı, bu fermanla Protestanlık “Tanrı’ya ve insanlığa karşı işlenmiş büyük bir suç” olarak kabul ediliyor, dolayısıyla işkence, mülke el koyma, toplum önünde aşağılama ve ölüm gibi cezaların meşru olduğu ileri sürülüyordu. Bu yetmezmiş gibi,   François’nın takipçileri de benzer türde kararnameler çıkardı. Bu arada terör rejimi devam etti, Protestanların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu yerlerde köylerin tamamı yakılıyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 145-146

Bu kıyımların en korkunçlarından biri 1545 yazında Vaucluse’de küçük bir kasaba olan Merindol’da yaşandı. Olayın kurbanları Huguenot’lar değil, kadim kökleriyle bugün hâlâ varlığını sürdüren bir Hıristiyan tarikatı olan, kuramsal birkaç farklılığa rağmen Protestan Reformu’na kucak açmış Valdoculardı. Valdocular bir şekilde Paris’teki yetkili makamlar tarafından izlenmeye başlamış, bunun sonucunda da 18 Kasım 1541’de Provence parlamentosu aslında kasabanın ölüm emri anlamına gelen Merindol Kararı’nı yayımlamıştı. Başarı elde edilemeyen dört yıllık bir sürenin ardından 1545’te, İtalya’daki savaşlardan dönen 2.000 asker Merindol’e geldi. Hiçbir biçimde merhamet göstermedi er, sadece kasabayı değil, civardaki yirmi-yirmi beş köyü de yakıp yıktılar. Binlerce kişi öldürüldü, binlerce kişi evlerinden oldu, yüzlerce güçlü kuvvetli adam kürek mahkûmu olarak gönderildi. Bütün bu kıyım bittiğinde François ile Papa Paulus olup bitenleri coşkuyla onayladıklarını açıkladı, hatta papa olayın baş sorumlusuna nişan takacak kadar ileri gitti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 146

Kleveli Anne’in evliliğin iptal edilmesinden sadece bir ay önce, 10 Haziran 1540 Cumartesi öğleden sonra üçte, Thomas Cromwell konsey masasında, etrafı bakanlarıyla çevrilmiş bir halde otururken muhafız takımı yüzbaşısı tarafından tutuklandı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 146

Cromwell’in düşüşü on yıl önce Wolsey’nin başına gelenler gibi dikkat çekiciydi. Henry’nin Kleveli Anne’le evliliğinin başarısız olması, bu evliliği ilk öneren ve coşkuyla destekleyen kişinin de Cromwell olması komplocuların karşısına bekledikleri fırsatı çıkarmıştı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 147

Kralla görüşmeye çalışan komplocular, başbakana evliliğin başarısızlıkla sonuçlanmasının yanısıra, ihanet ve heretiklik de dahil daha ciddi suçlamalar yönelttiler. Anabaptistleri desteklediğini, heretiklik le suçlanan Protestanları koruduğunu, hatta Prenses Mary’yle evlenmek için komplo kurduğunu ileri sürdüler. Cromwell yargılanmadı, Kule’de kafası vuruldu ve kesilmiş başı Londra Köprüsü’nde bir demire geçirildi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 147

Henry en iyi, en inançlı danışmanının infaz edilmesi gerektiğine nasıl ikna oldu, bunu anlamak zordur; o yıl sona ermeden bundan büyük bir pişmanlık duyacaktı. Ama olan olmuştu, biyografisini yazan önemli bir ismin belirttiği üzere “bir dâhiyi, bir İngiliz kralının sahip olduğu en yetkin hizmetkârı, İngiltere tarihinde birçok kraldan daha derin bir iz bırakan bir kraliyet bakanını ebediyen kaybetmişti.” Norwich, Dört Hükümdar, s. 147

Henry, Anne Boleyn’in kuzeni Catherine Howard’a ilk aşık olduğunda, onu “dikensiz bir gül” diye betimlemişti. Thomas Cromwell’in idam edildiği gün Henry ile evlenmesinden sonra bile iflah edilmez derecede işveli bir hanım olmayı sürdürdü. Henry ise çevresindeki herkesin bildiği gibi her zaman yetersiz bir âşık olmuştu. Onagöre seks, uzun zamandır bir çoğalma aracıydı, bunun ötesine pek geçmemişti: İş bittiğinde, meseleye pek ilgi duymuyordu. 1541 yazının sonuna gelindiğinde Catherine’in Kraliyet Danışma Meclisi üyelerinden Thomas Culpeper’la ve Dereham’la ciddi bir yakınlık kurmuş olması pek de şaşırtıcı değildir bu yüzden; bu ilişki Başpiskopos Cranmer tarafından ortaya çıkarıldığında ikisine de ölüm getirdi. Culpeper hakkında verilen hüküm sadece kafasının kesilmesiydi. Dereham daha talihsizdi, asıldı, sürüklendi ve parçalandı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 147-148

Catherine’in ölümünün ardından birden Henry’nin ruh hali değişti. Yirmi altı hanımın katıldığı büyük bir ziyafet verdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 148

Süleyman’ın Buda’ya girmesinden sadece üç hafta sonra V. Karl Cezayir’e yelken açtı. Bundan altı yıl önce Tunus’u alarak bir zafer kazanmıştı, bu kez felakete koşuyordu. Cezayir, Türk korsan üslerinin en güçlüsü haline gelmişti, daha önceki Kuzey Afrika macerasından memnun kalan Karl, kenti yerle yeksan etmeye kararlıydı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 153

Karl’ın şansına Barbaros o sıralarda oralarda bulunmuyordu. O tarihlerde altmış yaşına gelmiş, ama belli ki kendini çok daha genç hisseden Barbaros başka bir seferin tasarılarıyla meşguldü, bu kez hedefi Güney İtalya’ydı. 1542’de Orta Avrupa’ya bir başka büyük sefer düzenleme hazırlığında olan, bu yüzden de filoya ihtiyacı olmayan sultan Nisan’da İstanbul’dan 120 gemiye hareket emri verdi, İtalya ve Sicilya sahilleri yağmalandı, ama iddialara göre Kral François’nın ısrarı üzerine Papalık Devletleri’ne dokunmaktan özellikle kaçınıldı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 153

12 Temmuz 1543’te Kral Henry Hampton Sarayı’nda son kez evlendi. Catherine Parr altıncı karı sı oldu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 156

Northamptonshire’lı bir toprak sahibinin kızı olan Catherine, kendisinden önceki dört hanımın hepsine bedeldi, ama Aragonlu Catherine’in eline su dökemezdi. Zeki, iyi eğitimli, ılımlı bir Protestan’dı. Henry’nin üç çocuğu onun sayesinde hayatlarında ilk kez bir araya geldi, Mary ile Elizabeth veraset sırasında birlikte yer aldı. Onun önerisi üzerine ikisi de Erasmus’un eserlerini çevirmeye başladı. Elizabeth ayrıca Navarre’lı Marguerite’in yazdığı Miroir de l’ame pecheresse’i (Günah Bir Ruhun Aynası) çevirmişti.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 156

Henry’nin “Kilise Yüksek Başkanı” yerine “İnancın Savunucusu” olarak tanımlanmayı kabul etmesi üzerine mesele nihayetinde tatlıya bağlandı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 157

İşler daha da beter bir hal aldı. Henry, Karl’ı, İspanyol askerlerinin Fransızlar için savaşmasına izin vermekle, engizisyonun İspanya’daki masum İngiliz tüccarlara kötü muamele etmesini görmezden gelmekle suçlamaya başladı. Karl, İngilizlerin İmparatorluk gemilerine ve yüklerine el koyduğu, 700 İspanyol arkebüzcünün, başka bir savaşın devam etmekte olduğu İskoç sınırlarına çekildiği, Henry’nin Alman Luthercilerle gizli müzakereler yürütmekte olduğu yönünde şikayetlerde bulundu. 1545 yazının ortasına gelindiğinde iki hükümdar arasındaki ilişkiler bir kez daha kopma noktasına gelmişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 160

O tarihlerde Winchester piskoposu olan Stephen Gardiner şöyle yazı yordu:

Fransa ve İskoçya’yla savaştayız, Roma piskoposuna düşmanız, burada imparatorla bir dostluğumuz yok, Protestanların lideri Alman prensi bizden son derece hoşnutsuz. Savaşımız, ülkemizin ve Manş’tan gecen tüccarlarımızın midesini bulandırıyor... Akıl ve öğrenimin galebe çalmadığı, anlaşmaların pek az dikkate alındığı bir dünyada yaşıyoruz.

Sözleri tamamen gerçekleri yansıtıyordu. 1545 sonuna gelindiğinde İngiltere iflasa hiç olmadığı kadar yaklaşmıştı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 162

Alman Protestanlara gelince, onlar da sultandan nefret ediyordu, ama kabul etseler de etmeseler de ona hatırı sayılır derecede borçluydular Ama Montpellier piskoposunun François’ya işaret ettiği üzere, Türkler olmasaydı Reform kolayca Albi heretikleriyle aynı akıbete uğrayabilirdi. (Albi heretikleri ya da Katharos tarikatı üyeleri, Güneybatı Fransa’da bulunan, VIII. Louis liderliğinde bir Haçlı seferi ve engizisyonun acımasızca ortadan kaldırdığı bir ortaçağ Hıristiyan tarikatıydı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 164, 7 nolu dipnot) Gerçek şu ki Karl Osmanlıların Orta Avrupa üzerindeki baskısına direnebilmek için Alman Protestanlarına ihtiyaç duymuştu; dolayısıyla 1532’de Nürnberg Barışı’nı imzalamaktan başka seçeneği yoktu. Bu antlaşma, Almanya’da Protestanlığın varlığını resmen tanıyan 1555 tarihli Augsburg Barışı’na zemin hazırlamıştı. Türkler bütün bunların farkındaydı. Protestanları, putlara tapmayı onaylamadıkları için Katoliklere tercih etmişlerdi hep; Protestanların onlara minnettar olduğu kadar, onlar da içten içe Protestanlara minnet duyuyor olsa gerekti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 164-165

Karl Protestanlarla kısmen uzlaşmış olsa da Papa böyle bir uzlaşmaya hazır değildi henüz. Papa III. Paulus adam kayırmacılıkta bir o kadar utanmazdı, torunlarının ikisini, birini on altı, diğerini on dört yaşındayken Kardinaller Kurulu’na yerleştirmişti. 1536’da karnavalı geri getirmişti, Roma yeniden boğa güreşleri, at yarışları ve havai fişek gösterilerinin gürültüsüyle dolmuştu; Vatikan’da balolar ve ziyafetler düzenlenir olmuştu. Yine de güçlü bir ahlaki bilince sahipti (onu on altıncı yüzyılın en ilginç papalarından biri kılan şey de buydu) ve Roma Katolik Kilisesi’nin en etkili reformcularından biri olmuştu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 165

Papa III. Paulus isyanı yatıştırmanın en iyi yolu nedir diye düşündükçe, bir genel konsil toplamak gerektiğine daha fazla ikna oluyordu; böyle bir konsilin güçlü bir Lutherci ekip de içermesi gerektiği kanısındaydı. Kaçınılmaz olarak bu düşünceye her yönden itirazlar geldi. Kardinaller herhangi bir reform yapılmasını kendi rahat hayat tarzlarına yönelik bir tehdit olarak görüyordu, önerilen konsilin öğretiler konusunda Protestan tebaasıyla uzlaşmayı imkansız kılacak kadar sert bir tutum benimseyebileceğinden korkan imparator, söz konusu konsilin bütün teolojik meseleleri bir kenara bırakmasını ve kendisini Reform’a ilişkin önlemlerle sınırlamasını tercih ediyordu; Lutherciler bütün Hıristiyanların tamamen bağımsız bir toplantı düzenlemesini talep ediyor, İtalya topraklarında gerçekleştirilecek ya da papanın başkanlık edeceği bir toplantıya katılmayı kesinlikle reddediyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 165

Karl, Roma’nın önerdiği ya da kabul ettiği bir uzlaşmayı memnuniyetle kabul edebilirdi; tek istediği birlikti. Ama Papa III. Paulus ısrarcıydı; bu arada özel bir komisyon topladı, bu komisyona Kilise’nin bütün sağlıksız yönlerini rapor etmesi, bu konulara çözüm getirilmesi için tavsiyelerde bulunması talimatı verildi. Bu arada komisyon üyeleri raporlarını sundu. Hiçbir şeyi saklamayıp meselenin üzerine gitmişlerdi. Hali hazırdaki suistimalleri belirtmiş, bunlardan (endüljans satışı ve Kilise görevlilerinin maaşları, arpalıklar, piskoposluk unvanları ve sayılamayacak kadar çok başka şey) tümüyle Papalığı sorumlu tutmuşlardı. Bütün bunların sonucunda Protestan Reform’un doğduğunu ileri sürmüşlerdi. Kilise evini temiz tutsaydı, Reform diye bir şey olmazdı. Sonunda ortalığı reform (ciddi bir reform) kokusu sarmıştı. Papa III. Paulus da bu reformu teşvik etmek için elinden gelen her şeyi yaptı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 166

Nihayetinde 13 Aralık 1545’te, uzun zamandır ertelenen konsil Trento’da açıldı. Karl, imparatorluk topraklarının güvenli bir bölgesinde bulunduğundan bu kenti önermişti. Konsil sarsıntılı bir başlangıç yaptı, ilk toplantılara sadece bir tek kardinal, dört başpiskopos ve otuz bir piskopos katıldı; ama toplantılar yavaş yavaş hız kazandı ve aralıklarla Trento’da ve daha sonra Bologna’da on sekiz yıl boyunca devam etti. Konsilde ezici bir biçimde İtalyanlar ağır basıyordu, katılım en yüksek seviyede olduğunda, yani 270’ten fazla kardinal katıldığında bile Almanların sayısı hiçbir zaman on üçü aşmıyordu. Ama konsilin asıl önemli yönü (tüm muhalefete rağmen) fiilen gerçekleşmıiş olmasıydı; ayrıca imparatora kafa tutmaya, öteden beri varlığını koruyan kuramsal meseleleri tartışmaya hazır olduğunu da göstermişti: inancın onaylanması, din değiştirme, araf ve daha başka birçok mesele. Norwich, Dört Hükümdar, s. 166-167

Konsil hiçbir zaman kısmi bir başarı olmanın ötesine geçemedi. Sonunda bittiğinde, haklı olarak toplantıları Roma kukla gösterisinden ibaret gören Protestanlar durumdan hoşnut değildi; Katoliklere göre bile reformlar birçok kişinin umduğu kadar kökten ve kapsamlı değildi.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 167

Uzun zamandır umut edildiği ve dualara konu olduğu üzere Batı Hıristiyanlık aleminin tamamını bir araya getiren ekümenik birlik konsili olmaya yaklaşamamıştı bile; kıtayı gerekirse kuvvet kullanarak yeniden Katolikleştirmek amacıyla oluşturulmuş, Reform karşıtlarının mezhebe dayalı konsili olmaktan öteye geçememişti. Sonuçlar bunu gayet açıkça ortaya koyacaktı: Fransa’da Huguenot’lara karşı sekiz iç savaş (üç bini aşkın Huguenot 1572 yazının sonunda Paris’te gerçekleştirilen Aziz Bartolomeus Katliamı’nda ortadan kaldırılmıştı); İspanya ile Hollanda arasında seksen yılı aşkın bir süre boyunca devam eden bir savaş; Kuzey Avrupa’nın tamamında anlatılamayacak kadar büyük bir yıkıma neden olan, kabustan farksız Otuz Yıl Savaşları (1618-48). Norwich, Dört Hükümdar, s. 167

Ama Trento Konsili yine de Kilise’de disiplinin ve manevi hayatın yenilenmesi yönünde sağlam bir temel atmıştı. Kilise eskisinden çok daha güçlü ve daha kararlı bir biçimde çıkmıştı konsilden. Konsil sonraki dört yüz yıl boyunca kullanılacak olan Trento Ayini’nin kurallara bağlanmasını beraberinde getirmişti; sonunda Protestan dalgasını bastırmayı başarmıştı. İşte tüm bunlar yüzünden aslan payı, zevkine düşkün, adam kayırmacı ve zinacı Papa III. Paulus’un hakkı olmalıydı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 167

1545 sonuna gelindiğinde Kral Henry’nin sağlığı hızla bozulu yordu. Aşırı şişmanlamıştı, çarpık bacakları artık neredeyse hiç hareket edemiyordu; sadece arabalarla taşınabiliyordu, büyük vinçler onu merdivenlerden indirip çıkarıyordu. Öte yandan kral dostlarıyla sonu gelmez diplomatik mücadelelerini sürdürmeye son derece kararlıydı. Artık onun için karar atacak bir Wolsey ya da bir Cromwell yoktu yanında, kendi başına karar almaya hazırdı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 168

Gerçek şu ki imparator birbiriyle sürekli kapışan bu iki kraldan da bunalmıştı. Ama İmparatorun asıl amacı Almanya’da Protestanlığı kökünden temizlemekti. Şimdilik başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 168

 Eylül 1545’te Hessen, Saksonya ve Württemberg İngiltere’ye ortak bir heyet gönderdi, doğrudan yardım istemek için değil, Henry ile François arasında arabuluculuk yapmak, böylece yeniden dost olan iki kralın İmparatorluğun saldırısına karşı onlarla birlikte direnmesini sağlamak için. Henry öneriyi kabul etti, ama heyetin girişimleri başarısız oldu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 168

François 1 Ağustos 1546’da antlaşmayı onayladığında En Hıristiyan Kral olarak Henry’yi, onun arzu ettiği gibi anmakta hiç tereddüt etmedi: İngiltere ve İrlanda Kilisesi’nin Yüksek Başkanı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 169

Henry 1514’te çiçek hastalığı geçirmişti; babasını, ağabeyini ve evlilik dışı oğlunu öldüren, ileride de meşru oğlu Kral VI. Edward’ın hayatına son verecek olan belirtiler hafif haliyle bile olsa onda görülmemişti.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 170

1536’da Greenwich’te özellikle ciddi bir kaza geçirmişti, zırhlı atı üstüne devrilmiş, Henry iki saat bilinçsiz bir halde yatmıştı. O sıralarda kırk dört yaşındaydı, aşırı kiloluydu; onu iyi tanıyanlara göre bu kazadan sonra bir daha asla eski haline kavuşamadı. Nedeni ne olursa olsun bu rahatsızlık diğer bacağına da geçmişti; Henry’nin iki bacağı da artık fena halde yaralıydı, ona sürekli acı veriyordu. Ama yine de 1544 gibi geç bir tarihte, Henry’nin eyere oturmakla kalmayıp Fransa’da savaştığına tanık oluruz. Henry’nin sağlığının iyiden iyiye bozulması öyle görünüyor ki, 1546 sonbaharında başlamıştı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 170

Henry 26 Aralık 1546’da çok hoşnutsuz olduğunu açıkladığı vasiyetini düzenledi. Başka birkaç maddenin yanı sıra kızları Mary ile Elizabeth’in meşruiyetini doğruladı, ikisine de veraset sırasında yer verdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 170 

Henry 28 Ocak 1547 Cuma günü sabah erken saatlerde hayata gözlerini yumdu, elli beş yaşındaydı, otuz sekiz yıl hüküm sürmüştü. Mumyalanmış bedeni 14 Şubat’ta dört mil uzunluğunda bir tören alayıyla Windsor’a taşındı ve emrettiği üzere St. George Şapeli’n de Jane Seymour’un yanına gömüldü.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 171

Kral VIII. Henry’nin hikayesi burada bitmedi. Üzüntülü ve hastalıklı oğlunun beş yıllık hükümranlığı boyunca Henry’nin muhteşem mezarının inşası devam etti, ama Kraliçe Mary’nin tahta çıkması üzerine inşa faaliyetleri birden durdu. (İnşa edilen mezarın büyük bölümü iç savaş sırasında 1646’da kraliyet meclisi tarafından yıktırıldı)  Mary’nin kraliyet meclisi üyelerinden Sir Francis Englefield daha sonraki bir tarihte, Henry’nin mezarı açılıp da naaşından geri kalanlar alınarak törenle ateşe verildiğinde orada bulunduğunu açıkladı. Henry, kraliçenin babası olabilirdi, ama heretikliğiyle, Kilise içinde bölünme yaratmasıyla iflah olmaz biriydi, kızının gözünde onu başka bir akıbetin beklemesi imkânsızdı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 171

Norman fethinden bu yana gelmiş geçmiş bütün krallar arasında VIII. Henry kesinlikle en iyi kral değildi, ama hiçbir kral onun kadar parlak olmamıştı, hiçbir kral İngiltere’nin çehresini değiştirme konusunda ondan fazlasını yapmamıştı. Henry hem imparatora hem papaya meydan okumuştu; Roma’nın sultasını sarsmıştı; ama Protestanlığa kucak açmamıştı, bu ancak oğlu Edward’ın hükümranlığı sırasında olacaktı. Henry ölümüne dek, X. Leo’nun ona İnancın Savunucusu unvanını vermesine neden olan Luther karşıtı kitabının tek bir kelimesini bile değiştirmemişti; sadece İngilizlerin papaya değil, krala itaat ettiğini açıkça ortaya koymuştu. Komünyon ayini de dahil Katolik ibadetinin diğer bütün esasları değiştirilmeden korunmuştu. Henry, Thomas Cromwell’in yardımı sayesinde ülkeye müthiş bir idari örgütlenme kazandırmıştı, daha önce olduğundan çok daha etkili bir örgütlenmeydi bu; tebaasına İngilizce İncil’in görkemini armağan etmişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 171

Belirtmek gerekir ki öğretiyle ilgili hiçbir sorun çıkarmadan manastırların gücünü kırmıştı. Borç hanesinde ise, yüzlerce görkemli binanın ve içlerindeki binlerce değerli hazinenin yerle yeksan edilmesi vardı. Henry hiç pişmanlık belirtisi göstermemiştir. Sayılamayacak kadar çok girişimine ve vaadine rağmen, bu tasfiyeden elde edilen muazzam geliri de gereği gibi kullanamamıştır. Hastaneler ve okullar, üniversiteler ve düşkünlerevi inşa edebilirdi, belki bir iki yol da yapabilirdi, ama hayır! Hatırı sayılır bir meblağ, Kasım 1545’te 24.000 sterline mal olan Nonsuch Sarayı’nın yapımına harcanmıştır muhtemelen, bu saray yüz elli yıl sonra yıkılacaktı. Geri kalan paranın büyük bölümü de Fransa’ya arka arkaya düzenlenen iki sefere harcanmıştır. Norwich, Dört Hükümdar, s. 172

Onun yaşadığı dönemde dünya üç kat büyüdü; Amerika kıtasının keşfinde öncü rolünü üstlenen İspanya muazzam ölçüde yarar sağladı, Portekiz önce Afrika sahillerine sonra Hint Adaları’na açıldı, buralarda uçsuz bucaksız bir zenginlik kaynağıydı. Fransa da kendine düşen rolü oynadı. Ama Henry’ye göre Yenidünya o kadar ilginç değildi; babasına göründüğü kadar ilginç değildi, kızı Elizabeth’e göründüğünden çok daha az ilginçti. Elizabeth sadık deniz kurtlarını olabildiğince cesaretlendirmiş, İspanyolları para için koşturmaktan zevk almıştı. Henry, Fransa’ya sergilediği modası geçmiş dikkatin yarısını Güney Amerika’ya sarf etseydi, bu kıtanın bazı bölgeleri bugün İngilizce konuşuyor olabilirdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 172

İngiltere Kralı VI. Edward tahta çıktığında dokuz yaşında bir çocuktu, reşitlik yaşına erişemedi. Henry ile Jane Seymour’un oğlu olan Edward, Protestan olarak yetiştirilen ilk İngiltere kralıydı. Küçüklüğünden itibaren hastalıklı bir çocuk olduğu, babasından uzun yaşayamayacağı genel olarak kabul edilen bir görüştü; ama yakın dönemde tarihçiler bu fikre karşı çıkmışlardır.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 175-176

Edward’ın resmi eğitimi yedi yaşındayken Latince, Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca öğrenmesiyle başlamıştı, küçük prens lavta ve diz üstünde çalınabilen küçük klavsen dersleri de almıştı. Manevi gelişimine ise, toplu dua kitabı bugün hâlâ kullanılmakta olan Başpiskopos Thomas Cranmer kılavuzluk ediyordu. 1549’a gelindiğinde Edward, papanın İsa düşmanı olduğu üzerine bir tez kaleme almış bulunuyordu, hevesli bir öğrenci olsa gerekti, doğru yönde ilerliyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 176

Daha 1 Temmuz 1543’te babası, İskoçya’yla, beş yaşındaki oğlunun, o zamanlar yedi aylık olan İskoçya Kraliçesi Mary ile nişanlanmasını öngören Greenwich Antlaşması’nı imzalamıştı.’ İskoçlar aralık ayında antlaşmayı tanımadıklarında kral öyle öfkelendi ki oğlunun dayısı Hertford Dükü Edward Seymour’a İskoçya’yı işgal etmesini, “her yeri ateşe verip kılıçtan geçirmesi, Edinburgh’u yakıp yıkması”nı buyurdu: “Öyle bir yakıp yıkacaksın ki, sahtekârlıkları ve sadakatsizlikleri yüzünden onları mahkûm eden Tanrı’nın gazabının bir hatırası kalacak ebediyen.” Seymour onun talimatlarını harfiyen uyguladı, İskoçya seferinde hiç insaf göstermedi, hiç esir almadı. Tarihte İngilizlerin İskoçlara karşı giriştiği seferlerin en acımasızı, en vahşisi bu sefer olmuştu. Bu arada Mary aceleyle Fransa’ya kaçırıldı, burada dauphin’le (daha sonra II. François) nişanlandı ve Temmuz 1559’dan ölünceye dek on yedi ay boyunca Fransa kraliçesi oldu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 176 Aralık 1542’de doğan Mary, babası İskoçya Kralı V. James’in öldüğü ve onun yerine tahta çıktığı tarihte sadece altı günlüktü. Norwich, Dört Hükümdar, s. 176, 1 nolu dipnot

Edward babasının gömülmesinden dört gün sonra Westminster Abbey’de taç giydi. Törenler kısa tutuldu. Ama yine de Cranmer’ın kraliyet üstünlüğünü (kralın artık İngiltere Kilisesi’nin başkanı olduğunu) yeniden tasdik etmesine, küçük prense “Roma piskoposlarının zorbalığı tebaanızdan uzak tutulsun, resimleri kaldırılsın” diyerek, babasının bu konudaki çalışmalarını sürdürmesi uyarısında bulunmasına zaman ayrıldı. Sonraki yıllarda dini resimler kaldırılmakla kalmayacak, paramparça edilecekti. Edward’ın hükümranlığı sırasında korkunç bir ikon düşmanlığı yaşanacaktı. Aslına bakılırsa onun tahta çıkması sonrasında Protestanlığa yönelim dikkat çekici bir hızla ilerledi. Neredeyse eski kral mezara girer girmez, ayin usulleri değiştirildi, eski geleneksel Katolik cüppelerin yerini Cenevre cüppeleri ve şeritleri aldı. Cranmer’ın moda haline getirdiği üzere yüzlerce rahip evlenme sırasına girdi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 177

Edward’ın hükümranlığı uzun sürmeyecekti. Ocak 1553’te küçük kral ateşlenip hastalandı. Kısmen iyileşti, Greenwich’e gidebilecek hale geldi, ama sonra yine fenalaştı, bacakları o kadar şişti ki yürü yemez oldu. 6 Temmuz akşamı saat sekizde Greenwich’te öldü, on beş yaşındaydı. Westminster Abbey’de, Cranmer’ın düzenlediği reform geçirmiş bir cenaze merasimi sonrasında büyükbabası VII. Henry’nin şapeline gömüldü. Norwich, Dört Hükümdar, s. 177

Söylentiler çıktı, kız kardeşi Mary’yi tahta geçirmek isteyen Katoliklerin küçük kralı zehirlediği söylendi, ama bunlar kesinlikle temelsizdir. En olası cevap Edward’ın tüberkülozu andıran bir hastalık nedeniyle öldüğüdür, ama bu konu büyük ölçüde açıklık kazanmamıştır. Önemli olan neden değil, sonuçtu; sonuçta da baba bir anne ayrı kız kardeşi Mary, otuz bir yaşında tahta çıktı; onun hükümranlığı Edward’ınkinden de kısa sürdü, ama gerçek bir terör dalgası esti. Mary beş yıldan kısa bir süre zarfında 280’den fazla Protestan muhalifi yaktırdı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 177

İmparator Karl İngiltere’de yaşanan değişikliklerin tam anlamıyla farkındaydı, bu nedenle de çok büyük bir sıkıntı içindeydi. Özellikle de (yeni Protestan yasalarına uymakla yükümlü olduğu kesin
görünen) birinci dereceden kuzini Prenses Mary için kaygılıydı, İngiliz bir elçi aracılığıyla, prensesin dininin gereklerini yerine getirmesine izin verilmesini talep etmişti. İmparator endişelenmekte haklı çıktı: Kraliyet Meclisi, Mary’nin papazını, talimatlarının dikkate alınmaması halinde ağır cezaya çarptırmakla tehdit ediyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 181 Zavallı adamın verebildiği tek cevap, herkes Cranmer’ın kısa süre önce yayımlanmış toplu dua kitabını benimsemişken, kendisinin hanımının talimatlarına uymaktan başka bir seçeneği olmadığını söylemek olmuştu. Mary’ye gelince bu ciddi bir kriz anlamına geliyordu. Ayin onu rahatlatan tek şeydi, yegane kurtuluş umuduydu; ayini kınamak yeri ne ülkeyi terk etmeye kararlıydı. Karl’ın istediği bu değildi ama, çünkü böyle olması Mary’nin tahta çıkma şansını büyük ölçüde azaltırdı; ayrıca Mary’nin sonunda onun sarayına gelmesi, çok büyük bir mahcubiyet kaynağı olurdu. Ama nihayetinde Karl Mary’nin tek şansının başka bir yere kaçmak olduğuna inandı, onu İngiltere’den çıkarmaya yönelik ayrıntılı bir casusluk planını da onayladı. Plan asla uygulanmadı, ama her halükârda gereksiz olacaktı. Mary olduğu yerde kaldı, kutsal ayin müziğini de dilediği gibi (gizlice) dinlemeye devam etti.   Norwich, Dört Hükümdar, s. 182

Ne var ki 1553 yazında Edward’ın ölümünün ardından bir dizi yeni sorun çıktı. Henry’nin vasiyetiyle onaylanan vesayet yasasına göre Mary kraliçe olacaktı Öte yandan İngiltere artık iyiden iyiye Protestan bir ülkeydi; Mary tahta çıkacak olursa Katolikler bir kez daha denetimi ele geçirecek, geçen birkaç yıl içinde yapılan her şey bozulacaktı. Genç kral bu düşünceyle ölüm döşeğinde, kız kardeşini değil, Protestan Lady Jane Grey’i halefi ilan etti. Lady Jane, VII. Henry’nin küçük kızı Mary’nin torunuydu, dolayısıyla Edward’ın da birinci dereceden kuziniydi; VIII. Henry’nin torunları olmadığından, Roma’nın sultasından kaçınmayı sağlayacak tek umuttu. Jane Grey 10 Temmuz’da resmen kraliçe ilan edildi. Norwich, Dört Hükümdar, s. 182

Katolik olmasına rağmen Henry’nin yaşayan en büyük çocuğu olarak Mary’nin taht üzerindeki haklı iddiasının bütün dinsel değerlendirme lerin üstünde olduğunu düşünen birçok kişi vardı; bu nedenle, Protestan inancını reddeden herkes onu kabul etmeye hazırdı. Mary kardeşinin ölümünden hemen sonra, çok sevildiği ve destek toplayabileceğini bildiği Norfolk’taki mülküne gitmişti. Buradan Kraliyet Meclisi’ne, taht üzerindeki hakkını ileri süren, İngiltere’nin meşru kraliçesi ilan edilmesini talep eden bir mesaj gönderdi, aslında kendisini çoktan kraliçe ilan etmişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 182-183

Northumberland Mary’nin özgürlüğünü asla tanımamalıydı; kralın ölüm döşeğinde olduğu anlaşılır anlaşılmaz Mary tutuklanmalıydı. Northumberland 14 Temmuz’da 3.000 adamdan oluşan bir grupla Doğu Anglia’ya doğru ilerledi, hala Mary’yi tutuklayabileceğini umuyordu. Ertesi gün Cambridge’e vardı, ama çok geç kaldığını anladı. Mary, Suffolk’ta Framlingham Şatosu’nda kuvvetlerini topluyordu, bir haftaya kalmadan yaklaşık 20.000 kişilik bir ordu toplamayı başardı. Londra’daysa Kraliyet Meclisi Mary’ye da ha fazla direnemeyeceğini anlamıştı. 19 Temmuz’da (belki biraz fazla itaatkâr bir tutumla) meclis Mary’yi kraliçe ilan etti. Lady Jane’in dokuz günlük hükümranlığı son bulmuştu. Mary’nin kraliçe ilan edilmesi Londra’da coşkulu törenlerle kutlandı. Dük Northumberland 24 Temmuz’da tutuklandı, 22 Ağustos’ta da kafası kesildi. Zavallı Jane Grey Kule’ye hapsedildi, kasım ayında da ihanetten suçlu bulundu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 183

Bu arada Mary’nin tahta çıktığı haberi Roma’da da hatırı sayılır bir heyecan uyandırdı. O zamanki Papa III. Julius Kardinal Pole’u alelacele Londra’ya elçi olarak gönderdi. Pole istendiği üzere Katolikliğin yeniden tesisini teşvik etme ve bunu başarma konusunda tam yetkiye sahipti. İngiltere’nin Katolik saflarına dönmesine kesinlikle sevinmişti, ama hayattaki başlıca amacının haz peşinde koşmak olduğuna hiç kuşku yoktu. Şubat 1555’te ülkenin resmen itaat ettiğini bildirmek üzere İngiltere’den papaya bir elçi gönderildi, ama elçi Roma’ya vardığında papa ölmüştü. Oburluğuyla adı çıkmış bir adama göre akıbetinde şiirsel bir adalet vardı: Sindirim sistemi çalışmaz olmuş, esasen açlıktan ölmüştü.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 183

Yeni Papa Trento Konsili’ni askıya aldı, yasak kitaplar dizini hazırlattı, Erasmus’un bütün eserlerini bu listeye dahil ettirdi. Son olarak Papalık tarihinde Yahudilere karşı en acımasız seferberliğe girişti; öyle ki papa olarak görev yaptığı beş yıl içinde Roma’daki Yahudi nüfus yarıya indi. Onun döneminde Yahudiler gettolarda toplandı, yiyecek ve ikinci el kıyafetler dışında bir şeyin ticaretini yapmaları yasaklandı, her kentte sadece bir sinagoga izin verildi (Roma’daki yedi sinagog yıkıldı), Yahudiler sadece İtalyanca ya da Latince konuşmaya, sokakta sarı şapka takmaya zorlandı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 184

Papa nihayetinde ülkesinde Katolik inancını yeniden tesis etmiş Mary’yle bile kapışmayı başardı. Saygın Kardinal Pole’un elçilik görevine son verdi. Hakkında ileri sürülen heretiklik iddialarını cevaplamak üzerine onu Roma’ya geri çağırdı, genel olarak o kadar büyük tatsızlıklar çıkardı ki, Kraliçe Elizabeth’in ülkede Protestanlığı yeniden tesis etme çabalarına büyük katkıda bulundu. Papa 1559’da, on altıncı yüzyılın en sevilmeyen papası olarak öldü. Öldüğü haberi Roma’da yayılınca halk sevinçle sokaklara döküldü. Önce engizisyon merkezine saldırıldı, binalar yerle yeksan edildi, bütün mahkûmlar serbest bırakıldı; halk sonra papanın Capitolino’daki heykeline yürüyüp onu da alaşağı etti, heykelin kafası koparılıp Tiber Nehri’ne atıldı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 185

Karl Temmuz 1553’te kuzini Mary’nin zafer kazandığını öğrenince dikkatini yeni bir hedefe yöneltti. Bunun ilk adımı açıktır ki Mary’nin, oğlu Felipe’yle evlenmesinden geçiyordu. KarI’ı kaygılandıran bir şey vardı: Yeni kraliçe neredeyse deli denebilecek derecede fanatikti. Karl Mary’ye tekrar tekrar, eski dini yeniden tesis etme kararlılığında fazla hızlı hareket etmemesi tavsiyesinde bulunmuştu; aşırı yobazlığın Mary’nin tebaasını kolayca düşmanlaştırabileceği, Katoliklik karşıtı duyguları artırabileceği inancındaydı. Ama Mary onu dinlemeye yanaşmamıştı. Roma Kilisesi’ne bağlılığı gerçekten de fanatik düzeydeydi; ülkesi bir kez daha Kilise’nin yönetimine girmezse rahat etmeyecekti.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 185

Sonunda kraliyet düğünü 25 Temmuz 1554’te mutlu çiftin tanış masından iki gün sonra Winchester Katedrali’nde gerçekleştirildi. Gelin hanımın gölgesinde kalmasın diye babasının Napoli Krallığı’nı verdiği Felipe evlilikleri süresince Mary’nin bütün unvanlarını ve şeref payelerini tasıyacaktı. Parlamentonun çıkardığı bütün yasalar, ikisinin adıyla yayımlanacaktı; paralarda ikisinin de kabartması yer alacaktı. Yeni İngiltere kralı bir tek kelime İngilizce ya da Fransızca bilmediğinden devlet işlerine ilişkin bütün notların Latince ve İspanyolca olarak da hazırlanması karara bağlandı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 187-188

Evlilikleri bir çocukla kutsanırsa, varisleri hem İngiltere hem Burgonya topraklarına hükmedecekti. Felipe’nin oğlu Don Carlos (deli olsun olmasın) İspanya ve İtalya’da tahta çıkacaktı. Çocukları olmazsa Felipe’nin İngiltere’yle bütün bağlantısı Mary’nin ölümüyle son bulacaktı. İspanya İngiltere’nin içişlerine hiç bir şekilde karışmayacaktı; Felipe’nin heveslerine inen son bir darbeyse parlamentonun 26 Aralık’ta onun İngiltere kralı olarak taç giymesini onaylamaması oldu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 188

Felipe babasının tersine doğma büyüme İspanyalıydı. Kraliçe Mary ile evlenmek için İngiltere’ye gelmesiyle, İber Yarımadası’ndan ikinci kez ayrılmış oldu; ilk ayrılışı 1549’da Felemenk’i ve İmparatorluğu ziyaretinde olmuştu. Bu ziyaret yaklaşık iki yıl sürmüştü; Felipe Kuzey Avrupa’dan nefret etmişti; soğuktan, biradan, Protestanlıktan, anlayamadığı barbar dillerden, çevresindeki hemen herkesin alışkanlık nedeniyle sarhoş olmasından nefret etmişti. İngiltere daha da beteriyle tehdit ediyordu onu; bütün bu dezavantajların üstüne bir de çok çekici olmayan yaşlıca bir hanımdan çocuk sahibi olması bekleniyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 188

 Eylül 1554 sonunda Mary’nin adetinin kesilmesi, kilo almaya başlaması, sabahları midesinin bulanması durumu daha da iyileştirdi. Doktorları dahil, neredeyse saraydaki herkes malum sonucu çıkardı. Nisan 1555’in son haftası Elizabeth’in ev hapsine son verildi; prenses kardeşinin yanına, yaklaşmakta olan mutlu olaya tanıklık etmeye çağrıldı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 189

Venedik Elçisi Giovanni Michiel’e göre, Felipe karısının doğum yaparken ölmesi halinde Elizabeth’le evlenmeye hazır bekliyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 189

Temmuz 1555’te Mary’nin şişkinliği inmeye başladı, klasik bir sahte hamilelik vakasıydı, muhtemelen Mary’nin çocuk sahibi olma konusundaki büyük arzusu yol açmıştı bu şişkinliğe. Mary ondan bekleneceği gibi, bunu, ülkesinde heretiklere hoşgörü gösterdiği için “Tanrı’nın kendisine verdiği bir ceza” olarak gördü. Kalbi kırılmış, aşağılanmış bir halde yakma cezalarına hız verdi ve derin bir bunalıma girdi; Felipe’nin, Hollanda’da ona ihtiyacı olduğunu açıkça bildiren babasını görmeye gideceğini söylemesi bütün bunların üstüne tuz biber olmuştu.  4 Eylül 15 55’te, İngiltere’ye ayak basmasından on dört ay sonra Felipe Manş’ı aştı ve Brüksel’in yolunu tuttu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 189

Mary aslında sandığından da hastaydı. On altıncı yüzyılda her zaman olduğu gibi, kesin bir teşhiste bulunmak zordur; ama eldeki kanıtlara göre hastalığın olası nedeni rahim kanseriydi, bu durumda hastalık çoktan ilerlemişti. Mary 17 Kasım 1558’de öldü. Peterborough Katedrali’nde annesinin yanına gömülmesi için verdiği talimata kulak asılmadı, onun yerine Westminster Abbey’ye, bir gün kardeşi Elizabeth’le paylaşacağı mezara gömüldü. O zamanlar Brüksel’de olan kocası, kız kardeşi Avusturyalı Juana’ya onun ölümünden ötürü “doğal olarak üzüntü” duyduğunu yazdı. Pek fazla kişi böyle bir üzüntü duymamıştı. Mary’nin beş yıllık hükümranlığında haftada bir kez gerçekleşen yakma cezaları nedeniyle, Kanlı Mary’nin bu lakabı hak etmediğini ileri sürmek zordur. Sadece Protestanlar değil, Mary’nin Katolik tebaasının da çoğunluğu onun zalimliğine isyan ediyordu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 190

Felipe’nin ruhani başdanışmanı Alfonso de Castro kraliçenin ipin ucunu kaçırdığını söyleyerek onu kınamıştı. Mary’ye yönelik hoşnutsuzluğun hızla gelişmesine şaşmamak gerek; Felipe’yle evlenmesi, Calais’yi kaybetmesi, kötü giden hava durumu, sonunda hasatların son derece kötü olması bu hoşnutsuzluğu daha da artırmıştı.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 190

Öldüğünde daha kırk iki yaşındaydı, ama hayatı ona neredeyse hiç mutluluk getirmemişti, bu dünyadan göçüp gitmeye muhtemelen dünden razıydı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 191

 Söylenene göre Karl üç hafta süren korkunç ıstıraplar sonrasında, 21 Eylül 1558 sabahı saat ikide hayata gözlerini yumdu, orta yaşlarının başından beri canına okumuş gut hastalığından değil, sıcak geçen İspanyol yazında kaptığı humma yüzünden öldü. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun bin yıllık tarihinde hiç bir imparator görevine V. Karl’dan daha sadık olmamıştı, hiçbir imparator Hıristiyanlık âlemine onun kadar hizmet etmemişti. Ona göre Hıristiyanlık dünyadaki en önemli şeydi, sevdiği Kilise’nin önce Martin Luther ve takipçileri, ardından Kral VIII. Henry tarafından ikiye ayrıldığını görmek onu çok kederlendirmişti. Kilise’yi olabilecek tek biçimde, Roma’daki papanın yönetimi altında yeniden birleştirmek için büyük gayret sarf etmişti. Roma’nın acilen reforma ihtiyacı olduğunu biliyordu, hem sohbetlerinde hem de görüşmek zorunda olduğu yedi ayrı papayla yazışmalarında vurgulamaktan hiç vazgeçmediği bir gerçekti bu. Papaların hepsi de bu fikre kararlı bir biçimde direnmişti ve Karl’ın da gayet iyi bildiği gibi, üzerlerine düşenleri yapmamışlardı. VII. Clemens tam bir kabus olmuştu, IV. Paulus daha da beter çıkmıştı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 199-200

Batı Avrupa’nın çehresi hızla değişiyordu. Karl’ın ölümünden sa dece sekiz hafta sonra, İngiltere Kraliçesi Mary öteki dünyaya yolcu oldu, tahtı kız kardeşi Elizabeth devraldı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 200

 Felipe 1550 yazında Türkleri halletme vaktinin geldiğine karar verdi. Hedefi Trablus olacaktı, burası korsanlık faaliyetlerinin en yoğun olduğu merkezdi.  Norwich, Dört Hükümdar, s. 202

1560 sonrasında beş yıl boyunca Doğu ve Orta Akdeniz’de nispeten sükunet hakim oldu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 204

Türklerin bakış açısına göre, açık arayla en büyük sorun kaynağı Malta Şövalyeleriydi. Şövalyeler artık açıktan açığa korsanlık politikası benimsemiş, Mekke yakınlarındaki limanlara demirlemiş hacı gemilerine saldırıyor, onları serbest bırakmak için büyük fidyeler istiyorlardı. Şövalyelerin hareme mal getiren bir gemiyi ele geçirip yükünü Malta’da boşalttırdığı haberi Babıâli’de büyük bir öfke yaratmıştı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 204

Sultan 1564’te yetmişinci doğum gününü kutladı. 1522’de Rodos’u aldıktan sonra şövalyelere merhamet gösterdiği için epeyce pişmanlık duymuştu. Bir daha kendisine saldırmayacaklarına söz vermelerine karşılık adadan güvenli bir biçimde ayrılmalarına izin vermişti; hiçbir söz bu kadar açıkça ya da bu kadar tekrar tekrar bozulmamıştır. Şövalyeler yeni yerlerine yerleşeli otuz beş yıl olmuştu, her zaman olduğu gibi sürekli bir baş ağrısı halini almışlardı. Açıktır ki onları Rodos’tan sürüp çıkardığı gibi Malta’dan çıkarma vakti gelmişti. Norwich, Dört Hükümdar, s. 204-205

İngiltere Kralı VIII. Henry ömrünün yedi yılını papayla Aragonlu Catherine’den boşanmayı tartışarak geçirmiş sonunda Papalığın üstünlüğünü reddetmiş, İngiltere Kilisesi’ni kurmuştu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 221-222

Süleyman’a biat etmiş olan Berberi sahili korsanları İspanya sahilleri, Balear Adaları ve Sicilya için sürekli bir tehlike halini almıştı; bu, o kadar büyük bir tehlikeydi ki Karl Kuzey Afrika’ya düzenlenen iki sefere şahsen katılmaya karar vermişti: Karl 1533’te Tunus’un alındığı, 1541’de Cezayir’i alamayıp küçük düştüğü iki sefere şahsen katılmıştı. Ama bunlardan da önemlisi imparator tanımı itibarıyla Hıristiyan aleminin savunucusuydu, Osmanlı sultanı ona göre Deccal’di. Karl gençliğinde, Türkleri geldikleri Asya steplerine geri sürecek, Konstantinopolis’in bir kez daha Hıristiyan başkenti olmasını mümkün kılacak, Avrupa çapında görkemli bir Haçlı seferinin hayalini kurmuştu. Norwich, Dört Hükümdar, s. 223

Hikâyemizdeki dört büyük hükümdar arasında son hayatta kalan, Süleyman olmuştu. Batı siyaset sahnesinde büyük bir rol değişimi olmuştu. Devlerin çağı geride kalmıştı, on altıncı yüzyılın ikinci yarısı, birinci yarısından çok daha farklı olacaktı. Dört kahramanımız kadar büyük (hatta belki onlardan da büyük) bir tek hükümdar, Kraliçe I. Elizabeth öne çıkacaktı. Norwich, Dört Hükümdar, s. 224

On altıncı yüzyılın ilk yarısı gerçekten de kutlamaya değerdi. Avrupa tarihinin tamamında böyle bir yarım yüzyıl olmuş muydu acaba? Rönesans’ın zirvesi, Luther, Reform, Amerika kıtalarının keşfedilmesi, Altın Çadır Ordugâhı’nın temsil ettiği debdebe, hepsinden de önemlisi bu dört muhteşem, unutulmaz hükümdar elli yıl gibi kısacık bir süre zarfında, bu dönemde karşımıza çıkar; bu hükümdarların her biri yönettikleri topraklarda silinmez bir iz bırakmış, hep birlikte medeni dünyayı dönüştürmüştür. Norwich, Dört Hükümdar, s. 224-225

Kaynak: Dört Hükümdar, John Julius Norwich Çev. Ebru Kılıç, Hep Kitap, TEAS Yayıncılık AŞ, 1. Baskı, Mart 2017, İstanbul

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...