Wednesday, 25 September 2019

İyi nedir/kimdir?, Kötü nedir/kimdir?

İyi nedir/kimdir?, Kötü nedir/kimdir? 


İyi nedir/kimdir? İyi, sevgi vermek ve nazik olmak ister; karşılıklı anlayış arar, hoşgörü arar. Her söylenen ve yapılan her şeyde kendi dışındakilerleaynı duyguları paylaşmak ister. Yapıcı olarak eleştiri getirir yıkıcı olarak değil. Kurallara kuru kuruya uymaz; tam tersine her ayrı duruma göre özgü esnek davranışlar gösterir, duyarlılık ve coşkuyu göz önünde tutar. Çevredeki insanların düşüncelerini ve gereksinimlerini de saygıyla karşılar. Değişik ırklardan ve sosyal sınıflardan da olsa, tüm insanlara aynı değeri verir. Tüm insanlara ve tüm canlılara büyük değer verir ve saygı gösterir. Sevginin yerini hep yukarıda tutar; tüm davranışları yaşamın doğrudan kendisine ve sağlıklı bir yaşama duyulan sevgi ile doludur. İnsancıllık eylemlerinin odağındadır. Başkalarının iç dünyasını ve hassasiyetlerini dikkatlice korur. Kötü nedir/kimdir? Kötü genel olarak, iyi diye nitelenen her şeyi reddeder. Kötü, iyi olan her şeyi kıskanır ve her türlü yola başvurarak onu yok etmeye çalışır. İyiye açıkça karşı çıkamadığı için ''örtülü'' olarak dolaplar çevirir. Kötü için tüm iyiler can sıkıcı şeylerdir. Ve bu nedenle de kötü iyiyi yok etmeye çalışır, ondan tiksinir ve ona çamur atar. Kötü, dışa karşı gerçek yüzünü göstermek istemez ve iyinin görünüşüne bürünür. Kötü, hiçbir zaman açıkça söylemez ama iyinin başarısızlığına içten içe çok sevinir. Kötü, gerçek duygularını gizler. Duruma göre bazen öyle bazen böyle konuşur ama hiçbir zaman gerçeği söylemez. Duygularını açıklayan ve gerçek düşüncesini ortaya koyan iyi, ona göre aptalın biridir. Kötü kendini zeki olarak görür. Zeka onun için araştırıcılıkla ilgili bir kavram değil, başkalarına karşı kendi çıkarını koruyup kollama ile doğrudan bağlantılı bir kavramdır. Zeki kişi, başkalarını aldatan, dolandıran ve yalanlarla kandıran ama bunları yaparken karşındakine hiçbir şey fark ettirmeyen kişidir. Fark edecek olanlar da içinde bulunulan güç ilişkileri nedeniyle susmak ve çenelerini tutmak zorunda kalırlar. Kötü, neyin gerçek olduğunu ve gerçeğin ne olduğu konusu ile hiç ilgilenmez. O duvarın dışıyla ilgilidir yalnızca. Çünkü herkes dış tarafı görür. O ise duvarın arkasında, bencilce ilgilendiği şeyleri gerçekleştirmek ister. İnsancıllık ve duygudaşlık ona vız gelir. Gerçeği aşağılar ve yalanın büyüsüne kapılmıştır. Zeki ve akıllı kötüler kusursuz yalanlar uydurabilirler. Tabii onlar kendilerini de kandırırlar ama bu onları ilgilendirmez. Onlar başkalarını aldatmaktan, kandırmaktan ve parmağında oynatmaktan büyük bir zevk duyar. İyi gerçeklerle birlikte mutludur, kendine özgü yaşam biçimi ile mutludur. Kötü ise bunu aptalca bulur, zayıflık olarak görür. Söylediği bir yalanla hiçbir bir sonuç aldığında sevinir, düğüm düğüm örgü yalanlara yeni yalanlar ekleyebildiği ya da bunları daha geliştirildiği zaman kendini daha zeki, daha kurnaz daha soğukkanlı olarak görür. Kötü, alaycı ve küçümseyicidir. Kötünün çevirdiği dolaplar ortaya çıkarıldığında o yine hazırlıklıdır. Kötü için tüm yaşam ve yaşamla bağlantılı her şey, kendini yükseltmek, başkalarına alçaltmak için bir taktikten başka bir şey değildir. O hep kendi maddi çıkarlarının peşindedir. Kötü şöyle düşünür: Bu ne işime yarar? Bu bana ne getirir, ne götürür? Sonuçta eline ne geçecek? Kötü, kendi dışındaki herkese düşmandır; onun işine yaramayan her şey yararsızdır. Bundan dolayı, kötü, esnektirİ her yeni duruma kendini uydurabilir, her durumda elindeki gücü korumayı bilir o gücün hakkını verir. Kötü, kendini iyiden daha fazla güvencede ve daha canlı hisseder. Kötü, kendini güçlü olarak görür ve iyiyi de zayıf diyerek aşağılar.

Kaynak: Peter Lauster - Sevgi ve Özgürlük, ss. 107-110

********* . ************ . *********
Ancak Bencil Çıkarları İçin Yaşayanlar İçin Her Araç Meşrudur. + "Eğer rakiplerinin ayakkabısına gizlice bir taş koyarsan, bu, rezilce bir davranış olur. Ben kötüyü böyle tanımıyorum işte. Daha başarılı olmak için yapılan yarış olağandır, buna karşı çıkılmaz." - "Yani bu şekilde yarışmaya evet diyorsun ama her türlü yol ve araçla olmasına "hayır" diyorsun. Ne var ki, başarılı olmak için tüm yol ve araçlara başvurmak zorundasın. Sonuçta başarılı olup olmadığına bakılıyor. Başarının nasıl kazanıldığı unutulup gidiyor, kimse araştırmıyor bunu. Herkes oturduğun villayı görüyor, kullandığın arabayı görüyor, çalıştığın insanları görüyor. Sadece bu göstergelerle bir yerin oluyor toplum içinde. Ve bu noktaya nasıl geldiğini sormuyor hiç kimse, siparişlerini uygunsuz yol ve yöntemlerle mi aldığını hele hiç soran olmuyor." + "Ama ben bunu soruyorum işte. Ben bunun için bilincimi keskinleştiriyorum. Adem Baba gibi dolaşmanın iyi olacağını öne sürmedim. Ama açgözlülüğe ve daha fazla, daha fazla sahip olma isteğine karşıyım. En başta söylediğim şey, yüreği sahip olma tutkusuna kaptırmamak. Çalışıp çabalayarak elde ettiklerinin keyfini sür, ama içten bağlanıp kalma onlara."

- "Ama bencil olmamız zorunluluğu, her birimizin bir diğerine düşman olmak zorunluluğu, olduğu gibi duruyor. İnsanların birlikte yaşaması, düşmanlık içerir. Güçlüler güçsüzleri yenerler." 

+ "Hâlâ anlayamadın. Üstün başarılar gerekli bize. Ancak uygun olmayan yöntemler istemiyoruz. Çünkü böyle olunca, gerçek başarı olarak algılanan şeyin görüntüsü bozulmuş oluyor. Bir cerrah, gerçekte olmadığı halde olağanüstü başarılarından haber yapsın diye bir gazeteye rüşvet verecek olursa sen de rüşvet alanlardan biri olmuş olursun. Sorun tam da burada işte. Kötüyü, güçlü diye övdüğünde ve iyiyi zayıf diye yerdiğinde yalnızca kendine zarar verirsin. Özünde, sen de mutlu olmak istiyorsun, tıpkı başkalarının istediği gibi. Ama hangi yolla bunu yapacağın önemlidir. Eğer kötüyü savunursan yanlış yoldasındır."

Konuşma üzerinde biraz kafa yordum. Kötüyü temsil eden aslında, hayatta başarılı olabilmek için bencil olmak gerektiğini, gücünü göstermek gerektiğini; amaca varabilmek için gerekiyorsa uygun olmayan yol ve araçlara da başvuru olabileceğini anlatmaya çalışıyor. Bu kişi pek çok şeyi kendine yarar getirip getirmeyeceği açısından gören bir pragmatistten başka bir şey değildir. O, yaşamı, kendi başarısını kalıcılaştırma mücadelesi olarak görüyor.


Peter Lauster - Sevgi ve Özgürlük, ss. 117-120

Kaynak: Paul Lauster - Sevgi ve Özgürlük, Çev. Nurettin Yıldıran, Doruk Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2000


Araçlar da Amaçlar Kadar İyi ve Temiz Olmalıdır 

Mesleğini sürdürmek için hangi araçları kullanıyorsun? Senin için amaç kadar önemliler mi? Değillerse, yalnızca tek bir şeyi istemen olanaksızlaşacaktır. Ebediyet açısından bakarsak, yalnızca tek bir araç ve yalnızca bir tek amaç vardır: Araç ve Amaç tek ve aynıdır. Yalnızca tek bir amaç vardır: Gerçek İyi ve tek bir araç vardır: Yalnızca gerçekten iyi olan araçları kullanmaya istekli olmak. 
İyi olan, kesinlikle amaç olandır. İnsan başlıca meselenin amaç olduğunu ve araç konusunda titizlik göstermesine pek o kadar gerek olmadığını düşünebilir. Ama böyle değildir. Bir amaca bu şekilde ulaşmak, kutsal olmayan bir sabırsızlık edimidir ve amacı kirletir.
Kaynak: Soren Kierkegaard - Tanrı’ya İhtiyaç Duymak, 416

Monday, 16 September 2019

Katolik Kilisesinin Roma İmparatoru Olma Süreci - Lewis Mumford


Katolik Kilisesinin Roma İmparatoru Olma Süreci - Lewis Mumford


Hıristiyan Kilisesi, “dişiyle tırnağıyla” elde ettiği konumu muhafaza edebilmek için, güç için olduğu kadar kurtuluş söylemi için de mücadele vermek zorunda kalmıştı. Bu olgu, Batı’da Roma Psikoposu’nun nihai üstünlük kurmasını temin etti ve böylelikle, İtalya’nın Batı uygarlığının gelişiminde büyük bir rol oynamasını mümkün kıldı.  Mumford, s. 149


Altıncı yüzyıla gelindiğinde, Kilise’nin kurumları, hayatın daha büyük bir bölümünü kucaklayacak bir konuma ulaşmış ve böylelikle, Aziz Augustine tarafından tasvir edilen misyonunu gerçekte gerçekleştirmeye başlamıştı: “Çocukları iyilikle ve yumuşaklıkla, gençlere güçlü bir şekilde, yaşlılara da, nazik bir şekilde, yalnızca bedenlerin yaşına göre değil, aynı zamanda, her birinin ruh yaşına göre muamelede bulunun, talim ve terbiye yöntemi tatbik edin. Kadınların, kocalarına, yalnızca cinsel tatmin sağlama amacıyla değil, aynı zamanda, çocuklarına baktıkları ve müşterek gayret yoluyla ailenin talihini artırma amacıyla da boyun eğmelerini emredin. Kocaların, yalnızca daha zayıf cinsiyetin dezavantajlarını kendi avantajlarına olacak şekilde kullanmaları için değil, daha ziyade, gerçek sevgi ve anlayışın hakim olmasını sağlamak için hanımlarından önde olmalarını sağlayın. Çocukların ebeveynlerine tam bir itaatle, ebeveynlerin ise çocuklarına şefkat dolu bir otorite ile bağlanmalarını sağlayın. Kardeşi kardeşe, kan bağından çok daha güçlü olan din bağıyla bağlayın. Hizmetçilerin, durumları mutlu ve mesut olmalarını gerektirdiği için değil, gerçekten mutluluk duydukları vazifelerini tam olarak yerine getirdikleri için efendilerine sadık olmalarını öğretin. Rabb’in Kadir-i Mutlak olduğunu hatırlayarak, efendilerin hizmetçilerine nazik ve merhametle davranmaları gerektiğini öğretin ve bir yerin halkını bir diğer yerin halkıyla, bir ülkeyi diğer bir ülkeyle ve genel olarak bütün insanlığı kendi aralarında birleştirin. Böylelikle, yalnızca bir toplum teşekkül ettirmekle kalmaz, aynı zamanda, bir kardeşlik ittifakı da tesis etmiş olursunuz, kralların tebaalarına şefkatle yaklaşmaları, tebaalarının da krallarına itaat etmeleri sağlanmış olur. Kime saygı duyacağınızı, kime sevgi besleyeceğinizi, kimden korkacağınızı, kimi nasıl teselli edeceğinizi, azarlayacağınızı, nasihatte bulunacağınızı, talim ve terbiye vereceğinizi, suçlayacağınızı ya da cezalandıracağınızı özenle kararlaştırın. Dolayısıyla, kim neye müstahak ve layıksa öyle davranın; sevgiyi elden bırakmayın ve kimseye adaletsizlik ve haksızlık etmeyin.” Mumford, ss. 149-150

İşte Kilise’nin programı buydu: Sanki pratik ve politik ilişkilere çeki düzen veriyormuşçasına empoze edilen ideallerin özeti. Kilise’nin geleneksel liderliği altında, Roma proletaryasında başkaldırmaya neden olan geleneksel ekmek ve sirk törenleri, yerini, yardımseverliğe ve manevi tatmine bırakmıştı. Böylelikle, bazilika, kilise olmuştu. Sezar’ın hükümranlığı, İsa-Mesih’in hükümranlığının yanında ikinci plana düşmüştü. Yasa, ilahi olanı tasdik eden içsel bir itkiye dönüşmüştü ve artık önemli olan, suçun derecesi değil, tevbenin ölçüsüydü: Katı bir ceza hükmü vermek değil, şefkatli bir şekilde merhamet göstermekti. Mumford, s. 150

Kilise’ye bu kadar büyük bir güç kazandıran, zorlu bir mücadele misyonunu başarıyla gerçekleştiren kişi, bütün zamanların en büyük siyasi liderlerinden olan bir kişiydi: Latin Kilisesi’nin Dördüncü Büyük Doktoru olarak bilinen ve daha sonraki çağlarda Büyük Gregor olarak adlandırılan büyük teolog Papa’ydı. Onun Kilise üzerindeki kalıcı siyasi etkisi, Aziz Augustine'in teoloji üzerindeki etkisi kadar büyüktü. Mumford, s. 150

Gregory 540 yılında Roma’da doğmuştu. 573 yılında ise kentin yöneticisi ve valisi olmuştu. Ancak Gregory 574 yılında, resmi kariyerinin zirve noktasındayken manastıra girmişti. Roma’nın yöneticisi olarak, yaklaşık yüz millik bir alanı kapsayan bir yerde vuku bulan bütün sivil ve hukuki meselelerde hüküm verme yetkisine sahipti. Roma’da 590 yılında yüksek bir makama geldi; bu makam, Roma Kilisesi’nin Piskoposluğu makamıydı: Barbarlara karşı kendini koruyabilen yegane kurumdu Roma Kilisesi. Gregory, Kilise’ye, eski Romalı aristokratın gurur ve sadakatini kazandırdı. Onun idaresinde Kilise, emirler vermeyi öğrendi. Augustine’in zamanına kadar Roma Kilisesi, ayin yapılan yerlerinden biriydi yalnızca: Bütün inananların toplandığı yerdi; nihai hakimiyet makamı, akidevi/dini meselelerde hizmet veren büyük Kilise Konsilleri’nin deruhte ettiği makamdı. Piskopos seçimi yalnızca mahalli bir meseleydi: Piskopos, kendi cemaatinin seçtiği bir teologdu. Gregory’nin yönetimine gelindiğinde, halk lüzumsuz bir konum işgal etmeye başlamıştı: Kilise’nin içinde aktif siyasi fonksiyonlar üstlenme yavaş yavaş ortadan kalkmıştı. Mahalli hayatın dengesi bozulmaya başlayınca, Kilise, temelde, Hıristiyan cemaatinin kendi yönünü tayin eden fonksiyonlar üstlenmeye başlamıştı. Artık şimdi Batı’daki Hıristiyan kitleler, hepsi son kertede Papa’ya bağlı ve atanmış kişilerden oluşan piskoposlar, papazlar, daha düşük seviyedeki papazlardan teşekkül eden kendi kendini pekiştiren bir hiyerarşi tarafından yönetiliyordu. Bir büyük alim (“doctor”) gittiğinde yerine bir başkasının geldiği büyük bir “doktor” olarak değişen iktidar ve otorite kaynaklarıyla birlikte, gevşek bir cemaat federasyonu birliği, yerini, manevi bir İmparator’un başını çektiği merkezileşmiş bir idareye bırakmıştı. Bu, daha zayıf dünyevi muhalifiyle zaman zaman çatışacak olan gerçek Kutsal Roma İmparatorluğu’ydu. Mumford, s. 151

Kilise’nin artan gücü arasında yalnızca finans gücünü merkezi olarak kontrol etmesi yoktu; Kilise, bütün inananlardan yalnızca yıllık vergileri toplamakla yetinmiyor, aynı zamanda, bu dünyada ya da Cenmet’te bir iyi bir iş yapma yolu arayan, hem yaşayan, hem de ölmüş kişilerin mirasları olarak kalan geniş bir mülke el koyarak zenginliğini tedrici olarak ama eşi görülmemiş bir şekilde artırıyordu. Dopsch, Papa Simplicius’un 465 yılından itibaren Kilise’nin gelirlerini dört ana kalem olarak taksim etmesi gerektiğini emrettiğini nakleder: Buna göre, Kilise’nin gelirlerinin dörtte biri piskoposlara, dörtte biri kiliselerin inşasına, dörtte biri ruhban/din adamları sınıfına, kalan son dörtte biri ise yabancılara ve yoksullara sadaka olarak dağıtılmasına ayrılmalıydı. Roma’nın gücü sarsılmaya başladıkça, Kilise’nin görünür mevcudiyeti artıyordu ve İmparatorluğun iflas eden belediyeleri, eğitim ve sosyal yardım görevlerini teker teker terk ediyorlar, bu işleri ve işlevleri Kilise üstlenmeye başlıyordu. Mumford, ss. 151-152

Bu güç ve otoritenin merkezileşmesinden neşet eden bir diğer sonuç da şuydu: Teolojik liderlik, kilise idaresi, manevi ve dünyevi (temporal) fonksiyonlar artık birbirleriyle yakından irtibat ve ilişki halinde değildi. Her şeyi Papalık yönetecektir: Saygın devlet adamlarını ve liderleri kendi çatısı altında toplayarak kendine bağlayacaktır; ancak bu kişiler güçlerini dünyevi işlerde, kararlı, özenli adımlarda kullanacaklar ve yeteneklerini pratik meselelerle kıyısından köşesinden ilgilenerek göstermiş olacaklardı yalnızca: Din adamları artık azizler değil politikacılardı; mistikler değil yöneticilerdi; yeni şeyler ortaya çıkaran kişiler değil örgütleyici kişilerdi. Dolayısıyla bundan böyle Papalık, manevi aydınlanmanın kaynağı değil, etkin bir siyasi örgütlenmenin aracı olarak başarılı olacaktı. Etkin bürokrasisi ve uzun geçmişi (memory = hafızası) gelip geçici, kısa ömürlü rakiplerine karşı Papalığa büyük bir avantaj sağlıyordu; ki Papalık, bu avantajı halen koruyor. Hiç şüphesiz ki, Papalık, insanlık tarihindeki en başarılı hükümet olduğunu ispatlamıştır ve Papalığın siyasi anayasası ve örgütlenmesi, siyaset teorisyenlerinin gösterdiği ilgiden daha fazlasını ve daha yakın ilgi ve araştırmayı hak ediyor. Mumford, s. 152

Kilise, bir meselede, ele geçirdiği imparatorluktan daha büyük bir üstünlüğe sahipti: Kilise, yalnızca Papa’nın seçilmesinde değil, resmi yöneticilerinin belirlenmesi sürecinde de, babadan oğula geçen yönetim fikrini kaldırmıştı. Kimse, annesinin-babasının çocuğu olduğu için/doğarken Hıristiyan olarak doğmuyordu ve kimse yalnızca annesinin babasının çocuğu olduğu için resmi bir göreve getirilmiyordu artık. Bir çiftçinin, bir ayakkabı tamircisinin ya da bir kaldırım döşemecisinin çocuğu, Kilise’deki en yüksek makama getirilebilirdi. Mumford, s. 152

Gregory’nin Kilise’nin o eski demokrasi anlayışından büsbütün ayrılması, onun, nihai hakimiyet kaynağını transferinde de kendini göstermişti. Roma İmparatorluğu günlerinde bile, Romalı filozoflar ve hukukçular, siyasi otoritenin halkta olduguna dair izlerini ve köklerini araştırmışlardı. Ancak Gregory hakimiyetin Tanrı’ya ait olduğu inancında ısrar ederek, hakimiyeti, Kilise’nin kucağına atarak ya da daha doğru bir ifadeyle, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görülen Papa’nın eline devrederek, halkın ulaşamayacağı bir yere yerleştirmişti. Canossa’da gerçekleştirilen ünlü itaat yasası, yüzyıllar sonra, Gregory’nin hakimiyet tasavvurunun zaferine işaret ediyordu; ki bu tasavvur; Papa’nın aforoz silahını “sonsuz sürgün” gibi korkunç bir gücü kullanmasına imkan tanımıştı. Mumford, s. 153

Ne yazık ki, Gregory’nin düşüncesinin etkisiyle, bütün yönetimler kutsal olarak görülmeye başlanmıştı ve bütün kutsal görevler, yalnızca ikna yoluyla elde edilen manevi otorite iddiasına sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda, boyun eğdirme ya da cezayı zor kullanarak tatbik etme girişimleri için kaçınılmaz hale gelebilecek fiziksel güç kullanımı iddiasına sahip olmuş oluyordu. Mevcut yönetimin sorumsuz ve zorbaca uygulamaları bile, bütün bunların Tanrı’dan geldiği iddia ve inancıyla, baskı yapılan insanların günahları için bir cezalandırma, kötülükler için bir kefaret olarak görülüyordu. Böyle bir doktrin, her şeyi meşrulaştırabilirdi. Ve hatta, zaman zaman, zorbalığı ve zalimce uygulamaları meşrulaştırmakta ve halkı zor kullanarak kontrol etme çabalarını desteklemekte kullanılmıştı: Nitekim, başlangıcından günümüze kadarki süreçte de hep bu şekilde kullanılagelmişti zaten. Mussolini, Hitler ve Franco gibi bütün zorba ve zalim yöneticiler Gregory’nin doktrininden güç ve destek almışlardı. Mumford, s. 153

Gregory’nin Latin “gerçekçiliği”, yalnızca zorbalığı meşrulaştırmaktan ve onaylamaktan değil, aynı zamanda, hurafelerin yaygınlaştırılmasından ve içselleştirilmesinden de sorumluydu. Gregory, Kilise’nin, barbarların [paganların] pek çok inanç ve alışkanlıklarıyla uzlaşmasını sağlamış ve Hıristiyanlığın daha fazla tahrif olmasının yolunu açmıştı. Mumford, s. 154

Gregory, “azizlerin arabuluculuğu ile meleklerin hizmetleri konusundaki muğlak düşünceleri birleştirmiş Tanrısal özellikler yüklenen insanlara ve türlü mertebelere sahip tanrısallık özelliğine atfedilen kişilere ihtiyaç duyan, şehitlerin kutsal bedenlerine başvuran ve azizlerle birlikte İsa-Mesih’in hizmetine katılan pagan hurafeleri meşrulaştırmıştı.” Böylelikle, Gregory’nin yönetimi, etkisi ve müdahalesiyle birlikte, azizler kültü, insan ile Tanrı arasındaki farkı ortadan kaldırmıştı: Azizler, mahkemede doğru zamanda yargıca müdahale ve yardım eden “aziz” dostlardı; güçlerini ve nüfuzlarını adaletten sapmama çabasında kullanan ya da cezanın kısaltılmasını ve hatta suçlunun affedilmesini sağlayan elçiler ve arabulucular olarak görülüyorlardı. Mumford, s. 154

Kaynak: İnsanın DurumuLewis Mumford, Çev. Yusuf Kaplan, Açılım Kitap, 2. Baskı, İstanbul, Mart 2017

Saturday, 14 September 2019

Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları

Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları


Sahte bilimin şaibeli kaideleriyle birlikte bunlardan çıkan ve yaygın bir biçimde adına “medeniyet” denilen gayri ahlaki neticelerin yerini alacak akla uygun bir dini öğretinin eksikliği olduğu görülmektedir.
[Leo Tolstoy] 

Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 58


Düşüncelerimi size berrak kılmak için daha geriye gitmeliyim. İnsanların milyonlarca yıl önce ve hatta on bin yıl önce bile nasıl yaşadığını bilmiyoruz, bilemeyiz ve bilmemize de gerek yok. Fakat insanlık hakkında sahip olduğumuz bilgi kadarıyla mutlak sûrette biliyoruz ki insanlar her daim aileler, kabileler ve milletler şeklindeki özel gruplar içinde yaşamıştır; ve bu grupların içindeki çoğunluk, bunun böyle olması gerektiğine inandığı için, bir kişinin veya çok ufak bir azınlığın önünde itaatkâr ve gönüllü bir biçimde diz çökmüştür. Şartlar ve şahsiyetler farklılaşsa da bu ilişkiler, kendilerini, kökenleri hakkında bilgi sahibi olduğumuz çeşitli milletler içinde belli etmektedir; ve ileriye gittikçe bu düzenlemenin kendisi, insanların barış içinde birlikte yaşaması adına, hem yönetenler hem de yönetilenler için daha da mutlak biçimde zaruri görünmüştür. 
Yani bu her yerdeydi. Cebre dayalı bu yaşamın arasından çok erken bir zamanda, -bizim zamanımızdan binlerce yıl önce- farklı milletlerin içinde büsbütün aynı olan bir düşünce sürekli doğmuştur. Bu düşünce, her kişinin içinde, var olan her şeye yaşam veren ruhsal bir cevher olduğu ve bu ruhsal cevherin kendi doğasında olan her şeyle birleşmeye çalıştığı, bu gayeye de sevgi vasıtasıyla ulaştığı düşüncesidir. Bu tasavvur, farklı zaman ve mekanlarda, farklı karmaşıklık ve berraklıkta tecelli etmiştir. İfadesini Brahmanizm, Musevilik, Zerdüştlük, Budizm, Taoizm, Konfüçyanizmde; Yunan ve Roma bilgeliğinin yazıtlarında ve dahi Hıristiyanlık ve İslamda bulmuştur. Bu tasavvurun farklı milletler de ve farklı zamanlarda türeyegelmiş olması, insan doğasına mündemiç olduğu ve hakikat ihtiva ettiğine delalettir. Fakat bu hakikat, toplumun, ancak bazılarının diğerlerini zabt etmesi koşuluyla bir arada tutulabileceği fikrindeki insanlara bilinir kılınmıştır; bu sebeple de mevcut toplumsal düzenle oldukça uzlaşmaz görünmektedir. Dahası, ilk başta yalnızca parça parça ve o kadar üstü kapalı bir biçimde ifade edilmiştir ki, insanlar onun teorik hakikatini kabullense de, davranışlarında bütünüyle rehber edinememiştir. Cebre dayalı bir toplumda hakikatin yayılması da tam olarak aynı biçimde engellenir: Bu hakikatin tasdik edilmesinin, kendi konumlarını boşa düşüreceğini hisseden iktidar sahipleri, bu hakikate yabancı tefsirler ve eklemeler yoluyla, bilinçli veya bazen de bilinçsiz bir biçimde onu doğru yoldan ayırır ve hatta doğrudan doğruya şiddetle onu karşısına alır. İnsanın, yaşamın bizatihi temeli olan, kendini sevgi olarak dışa vuran ve onun fıtratında bulunan ruhsal cevherce yönlendirilmesi gerektiği hakikati, insanın bilincinde yer edinmek için, yalnızca ifade edilen müphemlikler ve onu çevreleyen kasıtlı kasıtsız çarpıtmalarla değil, kasti şiddetle de mücadele etmek zorundadır. Bu şiddet, insanı, eziyet ve cezalar yoluyla, hakikatle çelişen ve ona hükmedenlerin müsaade ettiği dini yasalara uymak zorunda bırakır. Hakikatin, henüz tam olarak açıklığa kavuşmamış olsa da bu şekilde engellenmesine ve yanlış temsiline her yerde rastlanmaktadır: Konfüçyanizm, Taoizm, Budizm, Hristiyanlık ve İslam da ve Brahmanizmde.
[Leo Tolstoy]

Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 60-61


Elimle her yere sevgi saçtım, talip olan herkese verdim. Çocuklarıma nimetler sunuldu; fakat çoğu zaman kendi körlüklerinden bunları göremediler. Kendi ayakları altında bollukla yatan ihsanları görebilen ne azdır: Pek çoğu kasti inatçılıklarıyla onlardan gözlerini çevirmiş ve onlara verdiklerime sahip olmadıkları için feryat figan etmişlerdir; pek çoğu sadece ihsanlarımı küstahça inkâr etmekle kalmamış, Ben'i, yani bütün nimetlerin kaynağı ve kendi varlıklarının yazarı olan beni de inkâr etmiştir.
Ayaklarınızın altındaki çiçekleri görün çocuklar, ezip geçmeyin içinizdeki sevgiye bakın ve onu inkâr etmeyin.
[Krişna]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 60-61, 74

Sevginin en yüksek ahlakı temsil ettiği teşhisi, hiçbir yerde inkâr ve tekzip edilmedi; fakat bu hakikat, onu tarif eden her türden yanılgıyla öylesine iç içe geçti ki, ondan geriye yalnızca lafzı kaldı. Bu en yüce ahlakın yalnızca özel hayatta olduğu, kamusal hayatta ise, günahkâr azınlık karşısındaki çoğunluğun korunması adına, her türden şiddetin kullanılabileceği öğretildi. Her ne kadar aklıselim bize, bazı insanların, başkalarının yararı adına kimlerin her türden şiddete maruz kalacağına karar verme hakkına sahip olduğu iddiasında bulunması durumunda, kendisine şiddet uygulanan insanların da, buna karşılık, kendilerine şiddet uygulayan insanlara dair benzer bir yargıya varabileceğini gösterse de; ve Brahmanizm, Budizm ve Hristiyanlığın büyük dini öğretmenleri, sevginin yasasının bu şekilde çarpıttılacağını öngörerek sevginin tek değişmez şartına, yani incinmelere, aşağılanmalara ve her türden şiddete fenalığa fenalıkla direnmeden katlanmaya, dikkat çekmiş olsalar da insanlar, şu aykırılıkları bir araya getirmek için çabalamayı -insanlığı ileriye götüren şeyleri umursamadan- sürdürdü: Sevginin faziletini, sevginin tam tersi olan şeyle, yani şerri şiddet yoluyla zaptetmekle bir araya getirdiler. Kendi içsel çelişkisine rağmen böyle bir öğreti, o kadar kesin bir biçimde tesis edildi ki, bizatihi sevginin faziletini kabul eden insanlar, aynı anda şiddete dayanan ve insanların birbirine eziyet etmesine, öldürmesine müsaade eden bir yaşam düzenini meşru kabul etti. 
Uzunca bir zaman bu aşikâr çelişkinin farkına varmadan yaşamlarını sürdürdü insanlar. Fakat bir zaman geldi ki, bu çelişki, pek çok milletin düşünürleri için gittikçe daha bariz bir hal aldı. Eski ve basit, insanlar için doğal olanın, birbirine eziyet etmek ve öldürmek değil, yardım etmek ve sevmek olduğu hakikati daha da berraklaştı; böylece, hakikatin tahrif edilmesinin rasyonelleştirildiği safsatalara gitgide daha az insan inanır oldu. 
Eski zamanlarda, şiddet kullanımını meşru kılmak ve bu sûretle sevginin yasasını çiğnemenin başlıca yöntemi, hükümdarların kutsal bir hakka sahip olduğunu iddia etmekti. Fakat insanlığın geçirdiği zaman arttıkça, hükümdarın bu hususi, Tanrı vergisi hakka sahip olduğuna dair inanç zayıflamaya başladı. Bu inanç, dünyada aynı şekilde neredeyse eş zamanlı olarak her yerde yitip gitti ve son zamanlarda, artık insanın akla yatkın kavrayışına ve hakiki dini hislerine galebe çallamayacak kadar unutuldu. Hem kendi menfaatlerine hem de ahlaki sezgilerine aykırı etmeleri istendiğinde, arzularını kendileri gibi olan insanlarınkine tâbi kılmanın manasızlığını de gayri ahlakiliğini insanlar gitgide daha berrak biçimde görmektedir; ve çoğunlukla bunun farkındadır. Muhtelif türden hükümdarların kutsiyetine inanmak için gereken bütün dini otoritelere itimadını yitirmiş insanların, kendilerini onların tabiiyetinden kurtarmaya çalışması beklenir. İnsanları tâbi kılmaktan menfaat elde edenler, doğaüstü varlıklar oldukları düşünülen hükümdarlar değildi yalnızca, Bu sözde kutsal varlıklara inanmanın sonucu olarak bu düzen süresince gitgide büyüyen bir insan topluluğu da kendini onların etrafında topladı ve yerleştirdi; hükmedenler de insanları istismar etti. Bu eski, doğaüstü ve Tanrı vergisi otorite aldatmacası azaldıkça bu insanlar, tıpkı selefi gibi, halkı kısıtlı sayıdaki hükümdarın serfliğinde tutacak yeni bir aldatmaca tertip etme derdine düştü.
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 63-65

Eskimiş, köhne dini gerekçelerin yerine yenileri aldı. Bu yeni gerekçeler ve mazeretler de en az eskileri kadar yetersiz; fakat yeni oldukları için, insanların çoğunluğu, beyhudeliklerinin farkına varamazlar hemen. Bunun yanında iktidar sahipleri, bu yeni safsataları öylesine maharetle yayıp desteklemektedirler ki, bu teorilerin aklamaya çalıştığı zulümden mustarip olan pek çok kişiye bile bunlar reddedilemez görünür. Bu yeni mazeretlere ''bilimsel'' adı verilmektedir; fakat ''bilimsel''den anlaşılan şeyle, öncesinde ''dini''den anlaşılan şey arasında fark yoktur. Nasıl eskiden bir şeyi sorgulanamaz kılmak için ona ''dini'' denmişse, şimdi de ''bilimsel'' denen hiçbir şey sorgulanamamaktadır. Mevcut durumda, Tanrı hükmündeki hükümdarın (''Tanrı'dan başka erk yoktur'') doğaüstü şahsiyetinin tanınmasına dayanan, şiddetin köhne dini gerekçelendirilmesi, yerini ''bilimsel'' gerekçeye bırakmıştır. Bu gerekçe, ilk olarak, insanın insana zor kullanmasına bütün çağlarda tanıklık edildiği iddiasıyla, bu cebrin varlığını sürdürmesi gerektiği sonucuna varır. ''Bilim'', insanların kendi akılları ve vicdanlarının işaret ettiği yoldan değil de, eski devirlerdeki gibi yaşamaya devam etmesi gerektiği iddiasına ''tarihsel yasa'' demektedir. Bir başka ''bilimsel'' mazeret de şudur: Nasıl bitkiler ve hayvanlar arasında her daim en güçlü olanın hayatta kaldığı daimi bir mücadele varsa, insanlar arasında da benzer bir mücadele sürdürülmelidir. Bu da ikinci ''bilimsel'' mazerettir. 
Üçüncü, en önemli ve maalesef en yaygın mazeretse, kadim dini açıklamanın biraz tadil edilmiş halidir: Kamusal yaşamda, çoğunluğun emniyeti için bazılarının baskı altında tutulması kaçınılmazdır; yani insani ilişkilerde yalnızca sevgiyi esas almak, her ne kadar arzu edilir olsa da, cebirden kaçmanın yolu yoktur. Sözde-bilimin mazeretinin yegâne farklılığı; şiddetin kime karşı uygulanabileceğini ve uygulanması gerektiğine karar verme hakkı neden başkalarında değil de falanca kişidedir sorusuna hüküm verme hakkının geçerliliğini, kutsal güce sahip şahısların lafından çıkaran dini mazeretin verdiği cevaptan farklı bir cevap veriyor olmasıdır. Bilime göre hükümler, anayasaya dayalı bir hükümette o an başta olanların bütün kararlarında ve eylemlerinde ifadesini bulduğu varsayılan, halkın istencini yansıtmaktadır. 
Cebir ilkesinin bilimsel mazeretleri bunlardır. Bunlar, zayıf olmakla kalmayıp mutlak biçimde hükümsüzdürler. Yine de imtiyazlı konumdakiler onlara oldukça ihtiyaç duyar. Meryem'in günahsız olduğuna nasıl inandılarsa buna da öyle körü körüne inanır ve bu mazereti aynı eminlikle yayarlar. Meşakkatle yorulmuş talihsiz insanlar kalabalığının gözünü, ''bilimsel hakikatler''in takdim edildiği bu debdebe öyle bir kamaştırmıştır ki, onlar bu yeni nüfuz altında, kutsal hakikat yerine bilimsel aptallıkları kabul eder; tıpkı öncesinde sahte-dinin mazeretini kabul ettikleri gibi. Eskileri kadar acımasız olan ve öncesine nazaran yalnızca sayıları artmış olan mevcut iktidar sahiplerinin önünde eğilmeye devam ederler.
Hristiyan aleminde bu meseleler böylece sürüp gitmiştir ve gitmektedir. Umardık ki uçsuz bucaksız Brahman, Budist ve Konfüçyüsçü alemlerde bu yeni bilimsel hurafeler müesses hale gelmesin ve Çinliler Japonlar ve Hinduların gözleri, şiddeti meşru kılan dini düzenbazlığa karşı açıldığı zaman, varacakları yer doğrudan, insanlığa için olan ve büyük Doğulu alimlerin kuvvetli bir biçimde ilan ettiği, sevginin yasasının tanınması olsun. Fakat yaşanan, dini olanın yerine bilimsel hurafenin geçmesinin kabulü ve bunun Doğuda kendine gitgide daha sağlam bir yer tutmasıdır.

[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 66-69

Halkınız yeterince kararlılıkla mukavemet etmediği ve zora zorla karşılık vermediği için İngilizlerin, halkınızı köleleştirdiğini ve tabiiyeti altında tuttuğunu söylüyorsunuz. 
Fakat durum bunun tam tersidir. Eğer İngilizler Hindistan halkını köleleştiriyorsa bunun sebebi halkın toplumsal düzenin asli kaidesi olarak cebri görmüş olması ve görmeye devam etmesidir. Bu kaideye uyarak kendi küçük racalarına boyun eğmiş ve onlar adına birbirleriyle çatışmış, Avrupalılarla, İngilizlerle savaşmışlardır ve şimdi tekrar savaşmaya çalışmaktadırlar. 
Bir ticaret şirketi iki yüz milyonluk bir milleti köleleleştirmiştir. Kuvvetli olmak bir yana, gayet kof ve sıradan otuz bin insanın iki yüz milyon zinde, akıllı, yetkin ve özgürlüğüne tutkun insanın köleleştirmiş olmasına nasıl anlam verilebilir? Hintlileri köleleştirenin İngilizler değil de, bizzat kendileri olduğunu açıkça ortaya koymuyor mu bütün bunlar?
Hintlilerin, İngilizlerin onları köleleştirilmiş olmasından şikayet etmesi; ayyaşın, ispirto satıcısının onun köleleştirilmiş olmasından şikayet etmesine benzer, Ona içmeyi bırakabileceği söylendiğinde verdiği yanıt, içkiyi bırakamayacak kadar ona alışmış olduğu, enerjisini yüksek tutmak için alkole ihtiyacı olduğudur. Kendi uluslarından ya da başka uluslardan binlerce hatta yüz binlerce kişi karşısında boyun eğmiş milyonlarca insanın durumu da buna benzemez mi? 
Eğer Hindistan halkı şiddet vasıtasıyla köleleştirilmişse bunun tek sebebi, onların da şiddetle yaşayagelmiş ve insanlığa içkin ebedi sevgi yasasını tanımamış olmasıdır. İnsanlar, kalpleriyle uyum içindeki, kendilerine vahyedilmiş olan sevginin yasasıyla uyum içinde yaşamaya başladığı zaman, yalnızca yüzlerce insan milyonları köleleştirememekle kalmayacak; milyonlarcası bir araya gelse, tek bir insanı bile köleleştirmeyecektir. İster yönetimin şedit eylemlerinde olsun, ister mahkemelerde, ister vergi toplamada ya da bilhassa askerlikte olsun, kötülük yapanların eylemlerine direnmeyin. Onlara kötülüklerinde iştirak etmezseniz, bu dünyada kimse sizi köleleştiremeyecektir.
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 69-71

Bir kişi, yaşamının bir devrinden diğerine geçtiğinde, eskisi gibi anlamsız eylem ve heyecanlarla devam edemeyeceği bir an gelir. Ancak ona önceden yön veren şeyi aşmış olsa da bunun, akla yatkın bir rehber olmadan yaşaması anlamına gelmediğini anlamalıdır. Aksine, kendi yaşına uygun düşecek bir yaşam irfanı tertip etmesi, onu açığa çıkarıp kendine rehber edinmesi gerekir. Benzer bir an, insanlığın yükselişi ve gelişimi için de gelmelidir. Bu zamanın gelmiş olduğuna inanıyorum. İnsan yaşamına ilişkin olan çelişki, artık aşırı bir gelirim noktasına yükselmiştir: Bir yanda sevgi yasasının lütufkârlığının bilinci, diğer yandaysa asırlardır beyhude, endişeli, vesveseli ve tasalı bir yaşam biçimi sunmakta olan, sevginin yasasıyla çatıştı gibi şiddet kullanımı üzerine kurulmuş olan, mevcut yaşam düzeni vardır. Bu çelişkiyle yüzleşmek gerekiyor; ve açık ki bunun çözümlenmesi, zamanı geçmiş şiddet yasasının faydasına değil, çok uzun zamandan beri insanların kalbinde ikamet eden hakikatin, sevginin yasasının, insanın yaratılışıyla uyum içinde olduğu hakikatinin faydasına olacaktır. 
Fakat insanların bütün veçheleriyle bu hakikatin farkına varmasının tek yolu, bütün dini ve bilimsel hurafelerden, asırlardır onun farkına varılmasının önüne engel teşkil etmiş bütün tali yanlış tasvirlerden ve sofistike tahriflerden kurtulmasıdır. 
İnsanların hakikati -çocukluklarındaki gibi hayal meyal ya da dini ve bilimsel öğretmenlerin onlara sunduğu tek taraflı ve çarpıtılmış şekliyle değil, en yüce yasaları olarak- sahiplenmesi için, onu, hakikatin müphemleştirmeye devam eden her türlü sözde-dini ya da sözde-bilimsel hurafelerden kurtarması elzemdir.
Tek bir şeye ihtiyaç vardır: Dini ve bilimsel hurafelerin aptala çevirmediği bütün ruhlarda bulunan basit ve berrak hakikatin, yani yaşamımız için tek bir yasanın geçerli olduğu, bu yasanın da bütün bireylere olduğu kadar bütün insanlığa en yüksek mutluluğu getiren sevgi yasası olduğu hakikatinin bilgisine ihtiyaç vardır. 
Akıllarınızı, onu tanımanıza mani olan uzmanlaşmış, dağlaşmış eblehliklerden kurtarın ki hakikat, onu boğmakta olan sözde-dini saçmalıkların arasından, dünyanın bütün büyük dinlerinde büsbütün aynı olan, insana mündemiç olan ve şüphe götürmez ebedi hakikat doğsun. Bu, vakti gelince ortaya çıkacak ve herkes tarafından kabul görecektir; onu perdeleyen saçmalıksa kendiliğinden kaybolacak, insanlığın maruz kaldığı kötülüğü de beraberinde götürecektir. 
''Bulanık gözlerinizle yukarı bakın çocuklar; neşe ve sevgi dolu bir dünya, hikmetimin yarattığı akla yatkın bir dünya, tek gerçek dünya üstünüze açılacaktır. İşte o zaman, sevginin sizinle ne işi olduğunu, size ne ihsan ettiğini ve sizden ne talep ettiğini anlayacaksınız.'' 
[Krişna]
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 72-76

Cahil olup yalnızca dini ayinlere tapanlar, derin bir kasvet içindedir; fakat kendini faydasız meditasyonlara terkedenler daha büyük bir karanlığın içindedir 
[Upanişadlar, Vedalar]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 74




Kaynak: Tolstoy Gandhi Mektuplaşmaları - Mohandas K. Gandhi, Lev N. Tolstoy, Çev. Mehmet Fahrettin Biçici, Vakıfbank Kültür Yayınları, 1. Baskı, 2018

Monday, 9 September 2019

Kadın Haklarının Müdafaası - Mary Wollstonecraft

Kadın Haklarının Müdafaası - Mary Wollstonecraft


Kadın akıl melekesini erkekle paylaşıyorsa, erkeği bu konudaki tek hâkim yapan güç nedir? s. 4

Kadınların kılavuzu akıl olursa, bundan sonuçlar çıkarabilirler; şunu hiç çekinmeden ileri sürebiliriz: Anlayışları ne kadar artarsa, kadınlar görevlerine o denli bağlı olacaktır -çünkü bunu anlayarak yapacaklardır -görevlerini anlamadıkça, kadınların ahlakı da erkeklerinki gibi o değişmez ilke temeline oturtulmadıkça, hiçbir otorite onların görevlerini erdemli bir şekilde yerine getirmelerini sağlayamaz. Bu yolla kadınlar el altında köleler olabilirler, ama kölelik kaçınılmaz sonucunu beraberinde getirecek, hem efendiyi hem de bağımlı kulu nitelikçe düşürecektir. s. 4

Kadınların davranışları ve yaptıkları, zihinlerinin hiç de sağlıklı bir durumda olmadığı­nı kanıtlıyor aslında; çünkü fazla zengin bir toprağa ekilmiş çiçeklerin durumunda olduğu gibi, güç ve yararlılık, güzellik uğruna feda ediliyor; gösterişli yapraklar zor beğenen bir çift göze zevk verdikten sonra, olgunluğa ermesi gereken mevsimden çok önce gövdenin üzerinde unutuluyor, öylece solup gidiyor. s. 9

Ama doğanın kendilerine bahşettiği bu üstünlükle yetinmeyen erkek cinsi bizleri daha da aşağı bir konuma çekmeye çalışıyor, tek beklentileri bizlerden kısa bir süre için alımlı nesneler olarak yararlanmak; kadınlar da duyusal hazlar peşinde erkeklerin kendilerine gösterdikleri hayranlık duygularıyla başları döndüğünden, erkeklerin kalplerinde kalıcı bir dostluk duygusu uyandırmayı ya da tatmini toplum içinde bulan erkeklerin arkadaşları olmayı amaçlamıyorlar. s. 11

En övülesi hedef cinsiyet ayrımını göz önüne almadan, bir insan olarak iyi bir karakter geliştirmektir. s. 13

Bir varlığı bir başka varlıktan üstün kılan hangi edinilmiş özelliktir? Hep bir ağızdan yanıt verebiliriz: Erdem. s. 17

Doğamızın mükemmeliyetinin ve mutluluğumuzun ölçütü, bireyi farklılaştıran, toplumu bir arada tutan yasaları yöneten akıl, erdem ve bilgi olmalıdır. s. 18

Kendi ilkelerini kararlı bir biçimde oluşturmak için akıl güç­lü olmalıdır; oysa insanların bunu yapmaktan tümden ka­çınmasına ya da yarım yamalak yapmasına neden olan bir zihinsel korkaklık söz konusu. s. 18

İnsanlar genel olarak akıllarını önyargılarını söküp atmak için değil, onları meşrulaştırmak için kullanıyorlar. s. 18


Kendisine bahşedilecek bir parça toprak uğruna, aklı yerine duyarlığıyla hareket eden nice insan neredeyse kâfire döndü. s. 19

Tanrı’nın tasarlamadığı hiçbir kötülüğün bulunamayacağına ikna olduğumdan, inancımı Tanrı’nın mükemmelliği üzerine inşa ediyorum. s. 22

Her türlü güç zayıf insanın başını döndürür; gücün şimdiye kadarki kötüye kullanımları, insanlar arasında ne denli eşitlik olursa, toplumda o kadar mutluluk ve erdemin hüküm süreceğini kanıtlar. s.  23

İnsanlar hiç akıllanmayacak mı? 
Burçaktan mısır çıkarabileceklerini, devedikenlerinden incir toplayabileceklerini ummaya devam mı edecekler? s. 23

Her insanın karakterini belli bir ölçüde mesleğinin belirlediğini gözlemlemek önemlidir. s. 25

Çevre koşulları insanın yetilerinin gelişmesinde ne denli etkili olursa olsun, her varlık kendi aklını kullanma yoluyla erdemli olabilir; herhangi birinin kötülük yapma eğilimiyle yaratıldığını kabul edecek olsak, tanrıtanımazlığın önüne ne geçebilir? Böylesi bir durumda tapındığımız Tanrı’nın bir şeytan olduğunu da kabul etmemiz gerekmez mi? s.  33

Kadınlara kraliçeler gibi davranılması onların öylesine başını döndürüyor ki, bu çağın davranış biçimi değişmedikçe ve daha akılcı temellere oturtulmadıkça, onları kendini küçük düşürerek elde ettikleri bu haksız gücün bir lanet olduğuna inandırmak mümkün olmayacaktır. s. 37

Servet ve babadan kalma unvanlar pek çok kadını salt rakamlara değer vermeye itmiştir ve aylaklık, toplumda dalkavuklukla despotluğun bir karışımını üretmiştir; öyle ki metreslerinin önünde köle olan adamlar kız kardeşleri, eşleri ve kız çocukları karşısında despot kesilirler. s. 37

Erdemin tek bir ebedi ölçütü varsa, nasıl olur da niteliksel açıdan farklı erdemlerden söz edilebilir? Bu nedenle, adım adım akıl yürütecek olursak, tıpkı tek bir Tanrı olduğu gibi, her türlü cinsin de yönelmesi gereken tek bir amaç olduğunu kabul etmemiz gerekir. s. 41

Dünyadan aşkı atıp yerine aklı oturtmaya çalışmak, Cervantes’den Don Kişot’u atmaya çalışmaya benzer ve sağduyuya karşı işlenmiş bir suçtur elbette, ama bu şiddetli tutkuyu dizginlemeye çalışmak ve daha yüce güçleri alaşağı etmesine ya da anlayış gücüne ait olan asayı eline alıp onu kötüye kullanmasına izin verilmemesi gerektiğini kanıtlamak, bunun kadar vahşi bir suç sayılmasa gerek. s.  41

Zayıflık erkeğin kibirli onurunu uyandırıp onda kadına karşı bir şefkat uyandırabilir, ama bir haminin üstünlük taslayan okşayışları, saygınlık isteyen ve bunu hak eden soylu bir ruhu tatmin edebilir mi? Zayıf olan bir şeye karşı duyulan koruyucu sevginin dostluğun yerini tutabildiği hiç görülmemiştir! s. 44

Zayıf olan bir şeye karşı duyulan koruyucu sevginin dostluğun yerini tutabildiği hiç görülmemiştir. s. 44

Doğa ya da incelikle konuşacak olursak Tanrı, her şeyi olması gerektiği gibi yaratmıştır, ama insan O'nun yapıtını bozmak için türlü icatlar ortaya koymuştur. s. 45

Önümüzde ki yol ikiye ayrılır, sağı ya da solu tercih etmemiz gerekir; yaşamını bir hazdan diğerine koşarak geçiren kişinin, sonuçta ne bilgelik, ne de saygınlık sahibi olmadığından yakınmaya hakkı yoktur. s. 47


Kadınların zihinleri, salt erkeklere bağımlılığa değer vermek üzere biçimlendirildiyse; bir koca bulduğu zaman kadın kendini amacına ulaşmış hissediyor, gelişmemiş gururu böylesine değersiz bir taçla tatmin oluyorsa, bırakalım o, hayvanlar krallığınınkinin üzerinde iş ve uğraşların bulunmadığı dünyasında, kendinden memnun bir şekilde kölelik hayatı yaşasın. s. 49

Yumuşak huyluluk, sükûnet ve güçlüklere göğüs germeyi bilme tanrısal özelliklerdir ve belki de Tanrı’ya yüklenen sıfatların içinde, onun affedici olma özelliği kadar insanı etkileyen bir şey yoktur. s. 50

Erkekleri yaşam arkadaşı olarak elbette severim, ama onların asaları, gerçek olsun, kötüye kullanılan taklitleri olsun, beni etkilemez; ben saygımı aklı ona hak edenlere sunarım; bu durumda da boyun eğmişliğim akladır, erkeklere değil. Kendi sorumluluğunu taşıyabilen tüm varlıkların yönetimi bu varlıkların kendi aklına dayanmalıdır; aksi takdirde Tanrı'nın tacı neye dayanırdı? s. 55

Çoğunluk her zaman azınlığa köle olmuştur; insan mükemmelliğinden hiç nasibini almamış canavarlar binlerce insana tiran olmuş­tur. s. 56

İnsanlar yararcılık ilkesine dayanarak keyfi kararlar verir ve yargıda bulunurken salt kendi çıkarlarını gözetir. s. 78

Erkeklerin tutkuları kadınları tahta oturtmuştur. İnsanlık daha akılcı bir yol seçmedikçe, kadınlar en az çabayla elde ettikleri en tartışmasız güçten feragat etmeyeceklerdir. 
Kadınlara şöyle denebilir:

Güzelliğin imparatorluğunda ılımlılık yoktur,
Kadın ister köle olsun, ister kraliçe,

Tapınılmadığında, aşağılanır yalnızca. s. 87

Erkekler kadın cinsini kollamanın ve bu cinsin üyelerine kibar bir ilgi göstermenin erkekçe olduğunu düşünüyorlar; oysa aslında tek yaptıkları kendi üstünlüklerini pekiştirmek. s. 88

Hamurumuzu oluşturan toprağa döneceğimiz güne kadar, insanlığın akıl denen soylu ayrıcalığı, iyiyi kötüden ayırt etme gücünü kazanmasını sağlamaya çalışmayacaksak neden doğduk? s. 95

Tüm insan ırkını yaratan Yüce Varlık! 
Eserlerinde senin bilgeliğini izleyebilen ve sadece senin kendisinden üstün olduğunu hisseden kadın diye bir varlık yaratmadın mı? Yaratırken onun için yukarıdakilerden daha bir varlık nedenleri gözetmeden mi? Bu varlık, kendisinin eşiti olan, tıpkı kendisi gibi erdem edinmek üzere bu dünyaya gönderilmiş bir varlık olan erkeğe tabi olsun diye yaratıldığına inanabilir mi? Sadece erkeği memnun ve tatmin etmekle, ruhu sana ulaşabilecek yetideyken sadece bu dünyayı süslemekle yetinebilir mi? Ve bilginin zorlu merdivenlerini birlikte çıkmalıyken akıl konusunda erkeğe bağımlı olması gerektiğini kayıtsızca kabullenebilir mi? s. 104

Gençlikte, yirmi yaşına kadar beden hızla gelişir; otuz yaşına kadar bu gelişim içerik kazanır: Esnek kaslar sıkılaşır, bedenin hatları yerine oturur; kaslar kaderin demirden kalemiyle zihnin çalışmalarını kazır ve yalnızca insanın içinde neler olduğunu göstermekle kalmaz, insanın sahip olduklarını nasıl işlettiğini de gösterir. s. 108

Dünyada yoksunluğunu çektiğimiz şey hayırseverlik değil, adalettir. s. 110

Yaşamdaki kötülüklerin çoğu, anlık hazların gereğinden çok fazla uzatılma arzusundan kaynaklanır. s. 111

Hem sağduyudan, hem de çocuk sevgisinden o denli yoksun kocalar vardır ki, bunlar şehvet duygularıyla başlarının döndüğü o ilk dönemlerde eşlerinin çocuklarını emzirmesine dahi izin vermezler. Onların gözünde eşlerinin tek gö­revi güzel giyinip kendilerine haz vermektir: Görev duygusu müsamahaya feda edildiğinde sevgi de (masum sevgi dahi) aylaklığa gömülüp gider. s. 112

Erkek ile kadının birlikte yürümeleri gerekir; ancak aynı şeyleri yapmak zorunda değildirler. s. 121

Fransa’da erkekler de, kadınlar da, özellikle kadınlar yalnızca haz vermek, dış görünüşlerini ve tavırlarını süslemek üzere eğitilirler; fazla alçakgönüllü olmalarını engellemek üzere kendilerine verilen dünyevi ve dini eğitim sonucunda zihinleri çok erken bir yaşta yozlaşır. s. 124

Erkekler bedensel açıdan daha güçlüdür, ama insanların güzellik anlayışı bütünüyle çarptırılmış olmasaydı, kadın da kendi yaşamını sürdürmesine elverebilecek kadar güç sahibi olabilirdi; insanın kendi yaşamını kendi güçleriyle sürdürebilmesi, bağımsızlığın en uygun tanımıdır. s. 130

Güzellik yalnızca giyinip süslenmekle edinilebilen bir özellik, zarafet de çabucak edinilebilen bir sanat değildir. s. 130

İnsanın kendi yaşamını kendi güçleriyle sürdürebilmesi bağımsızlığın en uygun tanımıdır. s. 130

Gerçekten yüreğinden geçenleri söyleyebilen ne kadar az insan vardır! s. 131

Kadınla erkek arasındaki toplumsal ilişkiler gerçekten de hayranlık uyandırıcı niteliktedir: Birleşmelerinden ortaya ahlaklı bir insan çıkar; bu insanın gözlerini kadın oluşturur, elleriniyse erkek. s. 132

Genç kızlara neden meleklere benzedikleri söylenir de, kadınlardan bile fazla yarım akıllı muamelesi gösterilir? Ya da neden onlara sevimli masum bir genç kız, imgelemimizde yarattığımız melek haline en çok yakışan varlıktır deriz de, bunun ancak onlar gençken ve güzelken geçerli olduğunu da ekleriz? Onlara bu saygının gösterilmesinin nedeni onların kişiliği ya da erdemleri değildir de ondan. s. 143

Yüreğinizi temiz tutun ve zihninizi uğraşmaya layık işlere verin; davranışlarınızda da nahoş hiçbir şey olmayacaktır. s. 148

Her değerli şey gibi erdem de yalnız kendisi için sevilmelidir, yoksa yaşamlarımızda yer almayacaktır. s. 152

Kendi kendisini yönetebilen kişinin bu dünyada korkmasını gerektirecek hiçbir şey yoktur. s. 152

Güzellik bir kalbi ele geçirmede işe yarayabilir, ama altın çağındayken bile onu elinde uzun süre tutamaz, zihin onu en azından bazı yetilerle donatmamışsa. s. 155

Nihayetinde, bizleri her şey karşısında bağımsız kılan tek şey aklın doğru kullanılmasıdır. Akla hizmet özgürlüklerin en eksiksizini getirir. s. 180

Zamanının büyük bir kısmını salt entelektüel uğraşlara ayıran ve yüreği insanlığa yararlı işler yapmak için çarpan bir kadın, zamanını da, düşüncelerini de yalnızca hazda ya da başka yürekleri fethetmeye ayıran cahil varlıklardan daha saf bir zihne sahip olacaktır. s. 184

Kendini bir başkasına adama ya da aşk, kişinin yanı sıra onun giydiği ya da kullandığı şeyleri de kutsal görmeyi beraberinde getirebilir; aşık, sevdiği kadının eldivenine ya da ayakkabısına bile kutsal bir saygıyla yaklaşır. s. 185

Çoğu insan fikirler benimserken kendi zihinlerini çalıştırmak zahmetinden kaçınmaya çalışır; bu uyuşuk varlıklar, söz konusu olan ilahi yasalar olsun, pozitif yasalar olsun, yasaların ruhuyla değil, biçimiyle ilgilenirler. s. 198

Tüm insanlar aynı topraktan yaratılmışlardır ve aynı elementi içlerine çekerler. Böylelikle, mütevazilikten doğan insanlık, yüreği saran sevgi bağlarını güçlendirir. s. 204

Davranışların düzenlenmesine ilişkin tek bir kuralın diğer her türlü kuralı belirlemesi gerektiğine inanıyorum. Sözünü ettiğim kural, insana saygının alışkanlık haline getirilmesidir; böylelikle bir insan anlık bir müsamaha uğruna bir türdeşini iğrendirmekten kaçınır. s. 205

Erkekler iştihalarının etkisi altında kuşkusuz kadınlardan daha fazla kalırlar; iştihaları daha denetimsiz, daha zor tatmin edilir türdendir. s. 205

Saygınlık mülkiyete göre gösterildiğinden, bir sınıf diğerini ezer; mülk de bir kez edinildiğinde, yetenekleri ve erdemi ezer. s. 209

Erkeğe de, kadı­na da ancak üzerlerine düşen görevi yerine getirdiklerinde saygı gösterilmelidir; insan sorumluluk sahibi olmaya bu şekilde zorlanmadıkça, toplumun da doğru şekilde düzenlenmiş ol­duğu söylenemez. s.  210

Ama erkekler yaşamlarını zenginlik üzerine, kadınlarsa cazibeleri üzerine kurdukları sürece her ikisinin de görevlerini layıkıyla yerine getirmelerini sağlayacak soyluluğa erişmelerini nasıl bekleyebiliriz? s.  210

Kişinin kendisine ait olmayan, miras yoluyla edindiği özellikler, kendi başlarına asla gerçek bir tatmin duygusu getirmezler. s. 211

Para konusundaki bu ısrarım, biraz yüzeysel bulunabilir ama yürek gerçek duygularla, zihin de yararlı tasarılarla açıldığında, elini cebine sokarken yaşadığı tereddüt insanın canını sıkar. s.  212

Çiftin mutluluk tablosunu tamamlamak için bütünüyle yoksul olmamaları da gerekiyor; çünkü harcanan her kuruşun hesabını yapmak zorunda kalmak, yüreği de zihni de daraltır. s. 212

Kadınlar da erkekler gibi servetin sağladığı lüks ve hazlarla zayıf düşer, ama buna ek olarak kendi güzelliklerinin de kölesi olurlar. s.  215

Kendi konumunun gerektirdiği görevleri yerine getiren varlık bağımsızdır. s.  215

Doğallığın saf derelerini çamura boğan hastalıklı servetin doğurduğu kötülükler ve aptallıklar üzerine düşünmek beni bitkin düşürdüğünden hep şu hayali kuruyorum: Bir gün toplum öyle düzenlenecek ki, erkekler yurttaşlık görevlerini layıkıyla yerine getirmediklerinde hor görülecek, eşi sivil yaşamda üstüne düşen uğraşı verirken, karısı da aktif bir yurttaş olacak ve ailenin yönetilmesinde ve çevresini düzeltmede eşit sorumluluk alacak. s. 216

Erkekler kölece itaatimiz yerine, akılcı arkadaşlığımızı tercih edip zincirlerimizi kırmamıza cömertçe yardım etselerdi, bizlerin daha dikkatli kız çocuklara, daha duyarlı kız kardeşlere, daha sadık eşlere, daha akılcı annelere - kısaca daha iyi yurttaşlara - dönüşeceğimizi görürlerdi. O zaman onları daha gerçek bir sevgiyle severdik, çünkü kendimize saygı duymayı öğrenirdik. s.  221

Akıl şunu söyler: Bir görevin ya da duygunun ihlal edilmesi diğerlerinin de ihlal edilmesini getirir, çünkü böyle davrananlar ne görev bilincine, ne de iyi bir yüreğe sahiptirler. s. 224

Otoriteye körlemesine itaat etmeye zorlananların yetileri zayıflar; bu da buyurgan ve güvensiz mizaca yol açar. s.  231

Okul yöneticileri ana babaların kaprislerine bağlı oldukları sürece, onlardan bir avuç cahil insanın gönlünü hoş tutmaktan fazlası beklenemez. s. 242

Zihin düşünmeden zevk alacak denli gelişmediğinde, tüm özen ve çalışkanlık bedenin süslenmesine, hırs da onu boyamaya ya da dövmelerle bezemeye odaklanacaktır.
Kadınlarda en aşırı noktaya ulaşan bu giyim düşkünlüğü, bunu sergileyen herkeste aynı nedenden kaynaklanır - zihnin yeterince gelişmemesi. 
Giyim kuşama, hazza, nüfuza düşkünlük vahşilere özgü tutkulardır. Vahşiler uygarlaşmamışlardır, zihinleri gelişmemiştir, ilkeler oluşturmalarını sağlayabilecek soyut düşünme yetisine dahi sahip değillerdir.  s. 274-275

Cehalet üzerine kurulan erdemler hiçbir zaman sağlam bir temele sahip olmazlar - kumdan bir zemin üzerine kurulan bir ev fırtınaya dayanamaz. s. 275

Kaynak:  Mary Wollstonecraft - Kadın Haklarının Müdafaası

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...