Friday, 6 September 2019

Kutsal Metinler/Kitaplar Lafzen mi Okunmalı Mecazen/Alegorik Olarak mı? - Arthur Schopenhauer

Her kim insan olmayan varlıklara varoluşla, soyumuzun ve dünyanın amacıyla ilgili özel bilgi verildiğini ciddi bir şekilde düşünebiliyorsa henüz koca birer çocuktan başka bir şey değildir. Bilgelerin düşünceleri dışında böyle bir bilgi yoktur.
Bunlar çoğu zaman tuhaf alegori ve mitosların kılıfı içine sokulur ve o zaman bunlara "din" denir. Dolayısıyla bir kimsenin kendi fikirlerine mi yoksa başkalarınınkine mi güvenerek yaşayıp öldüğünün bu ölçüde önemi yoktur: çünkü bunlar her zaman onun itimat ettiği, insana mahsus fikir ve görüşlerden ibarettir. Ne var ki genellikle insanlar zayıftır ve kendi akıllarına güvenmektense doğaüstü kaynaklara sahip olduklarını iddia eden başkalarına güvenmeyi tercih ederler. 
Gelmiş geçmiş tüm zamanlarda ve bütün dünyada, ister Brahman veya Müslüman, ister Budacı veya Hıristiyan, bütün din kurucularının temel sırrı, insanın metafiziğe olan gereksiniminin büyük gücünü ve onun yok edilmezliğini doğru bir şekilde görüp anlamalarıdır. Bu düşünce bir kez insanların kafasına sokulduktan sonra rahipler onları diledikleri şekilde yönlendirip denetim altına alabilirler. 
Bu dini doğru ve adil bir şekilde değerlendirmek için ondan önce ve onunla birlikte varolan dinleri de göz önünde bulundurmamız gerekir.
Hıristiyanlığın yerini almak zorunda olduğu bir din vardı: Yahudilik. Hıristiyanlık onun kaba dogmasını yüceltip üstü örtülü olarak alegorik bir kılığa büründürdü. Hıristiyanlık genel olarak bütünüyle alegorik bir mahiyete sahiptir; çünkü dünyevi şeyler söz konusu olduğunda alegori olarak adlandırılan şey din alanında "sır-giz/em" ismiyle anılır. 
Hıristiyanlığın kendinden önceki bu iki dine [Grek-Roma paganlığı ve Yahudilik] sadece ahlaken değil, dogmatik yapı bakımından da faik olduğu kabul edilmelidir. Ahlak alanında caritas [Gr. agape: "kardeşçe sevgi"], nezaket, feragat, kişinin kendi iradesini yadsıması, düşmanını sevmesi gibi öğretiler, elbette Batıda münhasıran Hıristiyanlığa özgüdür. Hakikati kuşkusuz doğrudan kavramaktan aciz olan kalabalıklara hem günlük hayat için bir kılavuz hem de bir umut ve teselli olarak mükemmelen yeterli olan güzel bir alegoriden daha iyi ne sunulabilir? 
Eğer Hıristiyan dogmaları sensu proprio [uygun şekilde/lafzen] anlaşılacak olursa o zaman Voltaire haklıdır; ama buna karşılık alegorik (mecazi veya temsi­li olarak) alınırsa o zaman bunlar birer kutsal mitos, başka türlü anlama güçlerinin ötesinde kalacak olan hakikatleri insanlara anlatmanın bir aracıdır. 
Kilisenin dinin dogmaları söz konusu olduğunda akıl melekesinin bütünüyle yetersiz, zayıf ve kör kaldığı yolundaki iddiası bile, aslında bu dogmaların alegorik bir yapıya sahip olduğu anlamına gelir; dolayısıyla bunlar her şeyi sadece sensu proprio [kelimesi kelimesine] kabul eden akıl melekesi için geçerli olabilecek ölçütle değerlendirilmemelidir.
Dogmadaki saçmalıklar mecazi ve temsili unsurların ayırt edici işaret ve göstergelerinden başka bir şey değildir; her ne kadar bunlar, verdiğimiz örnekte görüldüğü üzere. Eski ve Yeni Ahitlerinki gibi birbiriyle bağdaşmayan iki öğretinin bir diğeriyle telif edilebilmesi gereğinden kaynaklanıyorsa da. Bu büyük alegori ancak harici ve tesadüfi koşulların bir araya gelmesiyle tedricen ortaya çıkmıştır ve Augustinus tarafından mükemmel hale getirilinceye kadar, insanların açıkça bilincinde olmadıkları, derinde yatan bir hakikatin sessiz sakin etkisi altın­ da açıklanıp yorumlanmıştır. Augustinus onun anlamına en derin biçimde nüfuz etmiş ve o zaman onu sistematik bir bütün olarak kavrayıp eksik olan unsurları tamamlayabilmiştir. Dolayısıyla mükemmel Hıristiyanlık, "vahyi" sensu proprio olarak kabul eden ve bu yüzden onu tek bir kişiyle sınırlayan bugünün Protestanlarının tasavvur ettiği gibi, ilkel Hıristiyanlık değil, Luther tarafından da doğrulanıp güçlendirilmiş olan Augustinus öğretisidir; nitekim yenilebilir olan tohum değil meyvedir.
Ne var ki bütün dinlerin zayıf noktası her zaman mecazi ve temsili unsurların bu niteliğini açıktan açığa ve alenen değil, fakat ancak örtülü olarak kabule yanaşmalarıdır; dolayısıyla öğretilerini tam bir ciddiyet içinde sensu proprio olarak beyan etmek zorunda kalırlar. Bu yüzden, yer verdikleri ve esas itibariyle zorunlu olan saçmalıklarla birlikte bu sürekli bir aldanmayı beraberinde getirir ve büyük bir sakınca teşkil eder. Daha da kötü olanı zaman içinde bunların artık sensu proprio doğru olmadıkları bir günün gelmesidir ve işte o zaman çöküşleri kaçınılmaz olur. Bu ölçüde alegorik yapılarını peşinen kabul etmeleri onlar için daha iyi olacaktır; fa­ kat bir şeyin eşzamanlı olarak hem doğru hem doğru olmayabileceğini insanların kafasına kim, nasıl sokacaktır? Şimdi bütün dinlerin az ya da çok böyle bir yapıya sahip oluşuyla karşılaştığımız için, diğer fenomenlerle de teyit edildiği üzere, saçmalığın belli bir ölçüde insan soyuna uygun bir şey, aslında, hayatın bir unsuru, aldatma ve esrarengiz hale getirmenin de insan için vazgeçilmez olduğunu teslim etmemiz gerekir. 
Saçmalığın Eski ve Yeni Ahitlerin telif ve terkibinden kaynaklanan ve yukarıda sözü edilen kaynağıyla ilgili bir örnek ve kanıtını, başka birçok şeyin yanı sıra, Luther'in kılavuz yıldızı Augustinus tarafından tafsilatlı olarak açıklanıp sistematik hale getirilmiş olan Hıristiyanlıktaki tak­dir (kişinin cennet veya cehenneme gideceğinin doğumundan önce tayin ve takdiri) ve lütuf öğretisi sunar. Bu öğretinin sonucuna göre bir kimse diğeri üzerinde lütuf bakımından bir üstünlüğe sahiptir, ki bu doğumla elde edilmiş ve dünyaya hazır olarak getirilmiş bir ayrıcalık anlamına gelir. Esasen bu bütün meselelerin en önemlisidir. Fakat bu öğretinin itici ve saçma yanı yalnızca Eski Ahit'in insanın bir başkasının iradesinin eseri olduğu ve dolayısıyla yoktan yaratıldığı var­ sayımından kaynaklanır. Öte yandan, insanın aslında hakiki ahlaki nitelikleri doğuştan getirdiği söz konusu edildiğinde, mesele Brahmanlann ve Budacıların ruhgöçü varsayımı çerçevesinde bütünüyle farklı ve daha akli bir anlam kazanır. Buna göre bir insanın doğumuyla birlikte diğeri üzerinde sahip olduğu üstünlük ve dolayısıyla bir baka dünyadan ve daha önceki hayattan kendisiyle birlikte götürdüğü şey bir başkasının lütfü keremi değil, bu öte dünyada gerçekleştirdiği iş ve fiillerin meyvesidir.

Augustinus'un bununla ilgili, insan soyunun yozlaş­mış ve bozulmuş, bu yüzden ebedi lanete mahkûm edilmiş büyük kitleleri arasından doğru ve dolayısıyla kutsanmış/kurtulmuş sayılanların yalnızca çok küçük bir azınlık olduğu ve bunların da Tanrısal takdir ve lütufla seçildiği; kalanların cehennem azabını, sonu gelmez eza ve işkenceyi hak ettikleri yolundaki öğretisi de bir başka örnektir. Sensu proprio alındığında buradaki dogma iticidir; çünkü bu, zar zor yirmisinde olan bir genci, öngördüğü sonsuz cehennem cezaları nedeniyle, kusurlarından hatta inançsızlığından dolayı, sonsuz azap ve işkenceye katlanmak zorunda bırakmakla kalmıyor, fa­kat bu neredeyse evrensel lanetin gerçekte ilk günahın sonucu ve dolayısıyla Düşüşün zorunlu neticesi olduğunu da öne sürüyor. Fakat her halükârda bunun, öncelikle insanları olduklarından daha iyi yaratmamış olan, sonra, her şey istisnasız onun eseri olduğu ve hiçbir şey ondan gizli kalmadığı için, düşeceklerini mutlaka bilmesi gereken bir tuzağı onlara hazırlamış olan bir yaratıcı tarafından önceden görülmesi gerekirdi. Dolayısıyla o günaha mahkûm zayıf, iradesiz bir soyu yoktan varlığa davet etmiş ve bunu da onu sonsuz azap ve işkenceye terk etmek için yapmıştır. Son olarak şu da var ki her türlü saldırı ve tecavüze karşı, hatta düşmanını sevmeye kadar, sabır ve bağışlayıcılığı buyuran Tanrı kendisini bunların hiçbiriyle bağlı görmemekte, hatta tam tersini yapmaktadır. Her şeyin ebediyen sona erip defterinin dürüldüğü dünyanın sonunda gerçekleşen bir ceza ne ıslahı ne de caydırmayı hedefleyebilir ve bu yüzden sadece intikamdan ibarettir. Fakat bu açıdan düşünüldüğünde bütün insan soyu, kimsenin nedenini bilmediği takdir ve lütuf sayesinde kurtarılmış çok küçük bir azınlık dışında, doğrudan ebedi azap ve lanet için yaratılmış ve kesin olarak ona mahkûm edilmiş görünür. Fakat bunlar bir tarafa, sanki Kadiri Mutlak dünyayı iblis ele geçirsin diye yaratmış gibidir, ki bu durumda hiç yaratmamış olsaydı çok daha iyi olurdu.

Sensu proprio olarak anlaşılmaları durumunda dogmalar için bu kadan yeterli olsun; halbuki sensu allegorico olarak anlaşılmaları halinde, bütün bunların yine de makul bir açıklaması yapılabilecektir. Öncelikle yukarıda söylediğim gibi bu öğretinin saçma hatta iğrenç ve itici tarafı, yoktan yaratma öğretisiyle Yahudi teizminin ve onun bu öğretiyle bağlantılı olarak ruhgöçü öğretisini gerçekten çelişkili ve şaşırtıcı reddinin bir sonucudur; oysa ruhgö­çü öğretisi doğal, belli ölçüde kendiliğinden aşikâr ve dolayısıyla Yahudiler hariç zaman zaman neredeyse bütün insan soyu tarafından kabul edilmiş bir öğretidir. Bundan kaynaklanan büyük sakıncayı sırf ortadan kaldırmak ve dogmanın itici boyutunu yumuşatmak için 16. yüzyılda Papa I. Gregorius gayet akıllıca bir manevra ile, özü itibariyle zaten Origenes'de bulunan (krş. Bayie, Origene maddesi, N. B) Araf öğretisini şekillendirmiş ve onu biçimsel olarak Kilise akidesinin umdeleri arasına dahil etmiştir. Bu sûretle mesele büyük ölçüde yumuşatılmış ve bir ölçüde ruhgöçü öğretisinin yerini almıştır; çünkü öteki gibi bu da bir arınma süreci sağlamaktadır. Her şeyin ilk haline döndürülmesi ya da onarılması öğretisi de bu aynı amaca matuf olarak sokulmuştur; buna göre dünya komedyasının son sahnesinde her bir insan teki, hatta günahkârlar bile in integrum [asli mükemmeliyet haline] geri döndürülür. Cehennemde ebediyen ceza çekeceklerine inanmaktan vazgeçirilemeyen sadece, Kitabı Mukaddes'e katı inançlarıyla, Protestanlardır. Nispet verici bir eda ile birisi çıkıp bunlara "Hadi dediğiniz gibi olsun!" diyebilir. Onların tam olarak buna inanmamaları, bilakis yüreklerinin derinliklerinde bunun bu kadar kötü olamayacağını düşünerek bu meseleyi zihinlerinin kuytu köşesinde beklemeye bırakmaları tek tesellidir.

Katı sistematik kafa yapısının bir sonucu olarak Augustinus, Hıristiyanlığın inanç esaslarını sert ve kati bi­çimde dogmalaştırıp Kitabı Mukaddes'te ancak üstü ka­palı olarak zikredilen ve her zaman karanlık bir temel üzerinde sallanan öğretilere değişmez tanımlar getirerek bunlara öyle keskin hatlar ve Hıristiyanlığa da öyle müsamahasız bir yapı kazandırdı ki günümüzde bu görüşler doğal olarak kızgınlık ve küskünlüklere sebep olmakta ve kendi zamanında Pelagiusçuluğun muhalefetiyle karşılaştığı gibi şimdi de akılcılığın şimşeklerini üzerine çekmektedir. Sözgelimi De civitate dei, lib. XII, c. 21, in abstracto ele alınan temellendirme şu şekilde ilerler: Bir Tanrı bir varlığı yoktan yaratır, ona yasaklayıcı emirler verir, ve bunlara itaat edilmediği için onu tasavvur edilebilecek her türlü acı ve ıstırapla ebediyen azaba mahkûm eder, bunun için beden ve ruhu ayrılmaz şekilde birbirine bağlar (De civitate dei, lib. XIII, c. 2) ta ki azap ve işkence dağılmayla bu varlığı asla yok etmesin ve böylece onun kurtulmasına izin vermesin; tam tersine o ebedi azabı çekmek için sonsuza dek yaşasın. Yoktan yaratılmış bu zavallı yaratık! Hiç olmazsa başlangıçtaki hiçliği için bir hakka sahiptir ve herhalde çok kötü olamayacak bu son sığmak miras kalmış bir mülk olarak kendisi için güvence altında tutulmaya devam edecektir.

Augustinus'un günahkârlann sayıca muazzam dere­ cede çok, ebedi saadeti hak edenlerinse fevkalade az olduğu yolundaki görüşü özünde doğrudur. Eğer Augustinus'un söz konusu dogmasını, bizim felsefemizin gösterdiği doğrultuda yorumlamak için, sadece sensu allegorico, yani çok küçük bir seçilmiş azınlık ve çok büyük bir lanetlenmişler kalabalığı olarak anlayacak olursak o zaman kesinlikle ancak küçük bir azınlığın iradeyi yadsıma ve dolayısıyla bu dünyadan kurtulma aşamasına eriştiği hakikatiyle bağdaşır. Öte yandan bu dogmanın ebedi lanet olarak kabul ettiği şey şu bizim dünyamızdan başkası değildir; burası bütün bu geri kalanların (sürgüne) gönderildiği yerdir. Burası gerçekten yeterince kötüdür; burası arınma yeridir; burası cehennemdir ve burada iblislere gerek yoktur. Bir düşününün insanların zaman zaman kendi hemcinslerinin başlarına getirdikleri felaketleri: ne dayanılmaz acı ve ıstıraplarla biri diğerine nasıl da ölümüne işkence eder, iblisler daha fazla ne yapabilirlerdi? Bunu kendinize sorun. Tuttukları yoldan dönmeyip yaşama iradesinin olumlanmasında ısrar edenler de bu dünyada ebediyen kalacaklardır.

Dinde ancak insanlar için uygun, dolaylı, mecazi ve simgesel bir hakikate yer vardır. Hıristiyanlık doğru bir düşünceyi yansıtan bir alegoridir, fakat kendi başma alegori doğru olan şey değildir. Ne var ki gerek tabiatüstücülerin gerekse akılcıların düştükleri hata bunun böyle olduğunu kabul etmektir. Tabiatüstücüler alegorinin kendi başına doğru olduğunu savunmaya; akılcılar ise kendi ölçütlerine göre doğru oluncaya kadar ona yeni bir anlam kazandırmaya çalışırlar. Dolayısıyla her bir taraf bu şekilde birbiriyle tartışır ve yerinde, güçlü deliller kullanırlar. Akılcılar tabiatüstücülere: "Sizin öğretiniz doğru değil," der. Tabiatüstücüler karşılık verir: "Sizin öğretiniz Hıristiyanlık değil," her ikisi de haklıdır. Akılcılar aklı ölçütleri olarak kabul ettiklerini düşünür, fakat aslında bu amaçla teizm ve iyimserliğin varsayımlarıyla sınırlı aklı, her türlü akılcılığın ilk örneği olan Rousseau'nun Profession dejoi du vicaire Savoyard’una benzer bir şeyi alırlar. Dolayısıyla Hıristiyanlığın dogması hakkında sensu proprio olarak doğru gördükleri şey, yani teizm ve ölümsüz ruh, dışında hiç­ bir şeyi kabul etmeyeceklerdir. s. 165-166

Tabiatüstücülük alegorik de olsa bir hakikate sahipken, akılcılığa hakikatin hiçbir türü atfedilemez. Akılcılar yanlış yoldadırlar. Kim bir akılcı olmayı istiyorsa bir filozof olmalı ve bir fi­lozof olarak da kendisini her türlü otoritenin boyunduruğundan kurtarmalıdır; hep ilerlemeli ve hiçbir şeyden çekinmemelidir. Ama eğer bir Tanrıbilimci olmayı istiyorsa o zaman tutarlı olmalı ve otoritenin temelini, hatta bu onu akıl almaz ve izah edilmez bir şeye inanmayı davet ediyorsa bile, terk etmemelidir. Kimse iki efendiye birden hizmet edemez; dolayısıyla bu ya akıl ya da kutsal metin olmalıdır. s. 166


Kaynak: Arthur Schopenhauer - Din Üzerine, Çev. Ahmet Aydoğan, Say Yayınları, sayfa 122-132 arası, özet.

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...