Peki! Musa, bebek olarak saraya bir Yahudi çocuğu olarak mı girdi? Elbette hayır! Musa Firavun hanedanından Firavunun kızının (veya kız kardeşinin) çoğu olarak girdi. Yani Firavunun torunu olarak saraya girdi. Böyle olunca Musa sarayda ilerideki muhtemel Firavun adaylarından biri olarak yetiştirilmeye başlandı. Çünkü yaşayan Firavun ölünce yerine aileden biri Firavun olacaktı. Her ne kadar Firavunun kendi öz çocuğu varsa da her türlü ihtimal olabilirdi. Hastalık, savaş nedenleriyle çocuklar ölebilirdi. Bu nedenle Hanedanın bütün erkek çocukları Firavun adayı olarak yetiştiriliyordu.
Peki! Firavun sarayında Firavun adayı olarak yetiştirilmek ne demekti? Risalet’in dili ayetler bize Firavun adayı olarak yetiştirilmenin temel eğitiminin; Tanrı-Rab adayı olarak yetiştirilmek olduğunu gösteriyor. İlginç değil mi? Musa Resul; çocukluk gençlik yaşlarında ileride muhtemel Mısır’ın Tanrısı-Rab adayı olarak yetiştiriliyordu. Öğretilen teolojik kültür, soyun Rab soyu olduğu, egemenliği eline alınca Rab-Tanrı olarak görev yapacaktı.
Bazı tarihi bilgilere göre iyi bir asker, iyi bir devlet adamı ve Rab-Tanrı adayı olarak yetiştirilen Musa otuz yaşlarına yaklaşmıştı. Bir olay nedeniyle, Mısırlı değil, İsrailli olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine Firavun, çocukluktan beri çok sevdiği, koruduğu, yetiştirdiği, üstelik torunu bildiği Musa’yı öldürtme yerine, Mısır’dan kovdu. Mısır’dan kovulan Musa Medyen’de Şuayb’ın yaşadığı bölgeye ulaştı. Aralarındaki bir anlaşma ile Şuayb’ın damadı oldu. Bir gün Tur dağında bir ateş görerek ateşin kaynağının ne olduğunu öğrenmek için Tur dağına gidince orada, Allah tarafından elçilikle görevlendirildi. Yüklendiği görevle Mısır’a kardeşi Harun ile döndü. Böylece Firavun ile mücadelesi başladı. Bazı tarihi bilgilere göre bu mücadele otuz yılı aşkın sürdü. Mücadele sonunda Musa, Mısır’daki köle Yahudileri alarak Mısır’dan çıktı. Arkasından peşine düşen Firavun ve askerleri suda boğularak yok oldu.
Musa kıssası en fazla deyimlerin, atasözlerinin, sembollerin, simgelerin, imgelerin kullanıldığı kıssadır. Bu nedenle Musa kıssası sanki fantastik bir hikâye gibidir. Ancak deyimlerin, atasözlerinin, sembollerin, simgelerin, imgelerin arkasındaki gerçekler açığa çıktığında, Musa’nın hikâyesi müthiş bir hayat hikâyesidir. Bu hikâye, öldürülme korkusuyla suya salınan bir çocuğun, Firavun sarayında Firavun ve Rab-Tanrı adayı olarak yetiştirilmesi, sırrının ortaya çıkmasıyla saraydan kovulması, sonra saraya dönerek Firavunla korkunç bir mücadeleye girmesi, kurtuluşa ulaşması, arkasından toplumunun ona ihanet etmesiyle bütünleşir.
Hikâyedeki bazı temel bilgileri çok iyi kavramak gerekir. Her şeyden önce Musa Firavunluk kültürüyle yetiştirilmiş, Firavunun dinini ve saraydaki yönetim anlayışını çok iyi bilen biridir. Bu nedenle Mısır’daki yönetim ilkelerini, yasalarını, şeklini çok iyi bilendir. Mısırlı askerlerin komutanı olarak yetiştirilmiş, bu nedenle Mısır askeri düzenini, askerlerin yapısını, anlayışını, yaşamını bilendir. Kısacası Musa Elçilik göreviyle Mısır’a giderken, mücadele edeceği Firavunu, Firavunluk düzenini, düzenin dayandığı ilkeleri ve yasaları bilendir.
Musa kıssasında öne çıkan simgelerin en önemlisi “âsâ”dır. Peki “âsâ” nedir? “Âsâ”nın ne olduğu konusunda bir sözlük araştırması yapalım.
Türk Dil kurumunun sözlüğünde “âsâ”; (“âsâ”:), Arapça ʿaṣā: 1. İsim: Bazı ülkelerde, hükümdarların, mareşallerin, din adamlarının güç sembolü olarak törenlerde taşıdıkları bir tür ağaç veya metalden değnek. 2. isim, eskimiş ihtiyarların baston yerine kullandıkları uzun sopa.
Âsâ, Yehuda Krallığı'nın üçüncü, Davud Hanedanlığı'nın beşinci kralıydı. Süleyman oğlu Rehoboam'ın torunu, Abijam'ın oğluydu. Tanah'a göre 41 yıl hükümdarlık yaptı. Saltanatı M.Ö. 913-910 ila M.Ö. 873-869 tarihleri arası sürdü. Ardılı olarak yerine oğlu Jehoşafat geçti.
Görüldüğü gibi Yahudi kültüründe “âsâ” bir değnekten öte insanlara verilen bir isimdi. Bunun nedeni, “âsâ”nın tarihteki misyonudur. “âsâ” tarihe gücün sembolü olarak geçer. Zaten “âsâ”yı baston olarak kabul ettiğinizde bile “âsâ”, zayıf-güçsüz insanların güç kaynağıdır.
Osmanlıcada “âsâ” / asâ / “âsâ”: Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.
Anlamlara dikkat ettiğimizde “âsâ”nın birçok anlama geldiğini görüyoruz. Eğer “âsâ”yı basit olarak algılarsak, elimizdeki güç aldığımız değnektir/
Güç aldığımız şeylerden gidersek; güç aldığımız şeylerin başında inançtaki temel bilgilerimizdir.
Bir yaşam düzeninde düzeni kuran temel ilkeler ve yasalardır. İdeolojide felsefi temellerdir.
Bir mücadeleyi esas alırsak; mücadelenin özü, esası, inancıdır.
Peki; Musa kıssasındaki “âsâ” nedir?
Musa kıssasında “âsâ” basit bir değnek midir? Yoksa “âsâ”nın anlamları ayet ayet genişler mi? Musa’nın kıssasında “âsâ” bütün anlamlarıyla ayetlerde yer alır.
“Âsâ”, Musa’nın elinde hayvanlarına yön verdiği, ağaçlardan yaprak silkelediği bir değnektir. “Âsâ” Musa’nın elçi olarak dayandığı dindir.
“Âsâ”, Musa’nın Firavunun karşısında ortaya koyduğu İslam inancına dair temel ilkeler ve esaslardır.
“Âsâ”, Musa’nın elçiliğinde güç kuvvet aldığı ayetlerdir.
“Âsâ”, Musa’nın özgürlük yolunda hayalidir, hedefidir.
“Âsâ”, Musa’nın hayatında, hayatına anlam veren her şeydir.
Şimdi bütün bu anlamlar ayet ayet Musa’nın kıssasında nasıl ortaya çıkıyor görelim:
1) Allah Musa’ya seslendi: “Elindeki nedir ey Musa?” “Elimdeki değnektir, ben onunla hayvanlarımı güderim, hayvanlarım için ağaçlardan yaprak silkelerim.” “At onu yere!” Musa “âsâ”sını yere atınca, “âsâ”nın yılan olup kendine doğru kıvrılarak geldiğini görür. Korkar. “Ey Musa korkma! Al onu eline! Eline aldığında eski haline gelecektir. Elini koynuna sok. O elin bembeyaz çıkacaktır.”
Ayetlerde geçen bu cümlelerle neler olmuştur? Musa’ya, “Elindeki nedir?” diye sorulduğunda Musa elindekinin “âsâ” olduğunu, onunla hayat geçimini sağladığını ifade etmiştir. Bu ifadede “âsâ” bir mesleğin temel argümanıdır. Fırıncını küreği, ozanın sazı, duvar ustasının malası, marangozun bıçkısı keseri, terzinin iğnesi, yazarın kalemi gibidir.
Musa “âsâ”sını Allah’ın emriyle ortaya koymuştur. Bir de ne görsün, “âsâ”sı bir yılan olmuş kendini sokmak üzere hızla gelmektedir. Biliyor musunuz? Bu ayeti ilk okuduğum zaman ayette edebiyatın doruğa ulaştığını gördüm. Müthiş bir anlatımdı! Bu ayet, Tur dağında Musa’nın hayatını sorgulamaya başladığı andı. Musa ailesini kurmuş, Şuayb’ın çobanlığını yapıyor, başka bir şey yapmıyordu. Sıradan bir hayatı vardı. Koyunlarını otlatıyor, ailesini kurup çocuklar ediniyor, günlük rutin işleriyle hayatını geçiriyordu. Hayatının bir amacı, bir ideali yoktu. Böyle bir hayat nasıl bir hayattı? Boş, amaçsız geçen bir hayat değil miydi? Bu hayat insana bir anlam kazandırmıyordu. İnsana bir hedef vermiyordu. İnsanı değerli kıldıracak herhangi bir değer katmıyordu. Günümüzde, hani şöyle bir tarif yaparız. Günümüzde en iyi dindarlık, cami-iş-ev arasında geçen hayattır. Başka bir amacı yoktur. İslam adına, Müslümanlık adına herhangi bir katkısı yoktur. Bu sözlerle ne demek isteriz? Hayatında bir madara yok. Öylesine geçip gidiyor demek istemez miyiz? Boş, anlamsız, değersiz bir hayat!
“Ey Musa at elindekini!” Musa bu emirle hayatını ortaya atmıştı. Bu ayette Musa’nın “âsâ” simgesiyle ortaya attığı hayatıydı. Gördü ki, hayatı boş geçen anlamsız bir hayattı. Boşluk, anlamsızlık yılan gibi hayatının her anını sarmıştı. Musa hayatının boşa geçen amaçsız bir hayat olduğunun bilincine varınca korktu, ürperdi. Allah ona seslendi. “Al onu eline! Elini koynuna sok.” Ne demek bu? Musa’nın elinde “âsâ”sı yani hayatı vardır. Hayatını koynuna yani aklına, vicdanına götürecektir. Hayatını aklıselim olarak değerlendirecektir. Allah ona özeleştiri yapmayı emretmiştir. Musa büyük bir dikkatle hayatını gözden geçirir. Hayatının anlamsız boşluklarının farkına varır. Özeleştiriden eli bembeyaz çıkar. Yani hayatının yanlışlarını, amaçsızlığını fark eden bir Musa vardır. Artık, Musa geçmişini bir kenara koymaya hazırdır. Elindeki (hayatındaki-”âsâ”sındaki) eksiklikleri, yanlışlıkları, kirlilikleri fark etmiş, onları bir kenara koyarak elini (iradesini, aklını, kalbini, vicdanını) temizleyerek hayata bakmaya başlamıştır. Hayatının aklının, vicdanının emrine vermek için bilinçlenmiştir. Artık ikinci aşamanın vakti gelmiştir.
2) “Ey Musa! Firavuna git. O azdı! Ona Rabbini hatırlat. Belki öğüt alır.” Eyvah! Musa büyük bir yükün altına giriyor. Kovulduğu Mısır’a gidecekti ama orada katillikle suçlanmıştı. Üstelik Mısır’da köle olan Yahudilerdendi. Ancak kültürü Firavunluk kültürünün temellerini taşıyordu. Çünkü sarayda Firavun adayı olarak yetiştirilmişti. Allah’ın emriyle birlikte büyük bir telaşa düştü. “Rabbim dilimde düğüm var. Konuşurken düğümlenirim. Bana yardımcı olarak kardeşimi ver.”
Nedir düğüm? Musa konuşma zayıflığına mı sahipti? Dil hastalığı mı vardı? Pepe miydi? Hayır! Daha önceki ayetlerde hiç böyle bir durumdan söz edilmemişti. Aksine Mısır’da Firavun adayı olarak Rablık-Tanrılık temel eğitimi görmüş. Büyük bir asker olarak yetiştirilmiş. Askerlerine komutanlık yapmış. Firavun adayı olarak Osmanlı’daki şehzadeler gibi ya da krallıklardaki prensler gibi sarayda önemli görevler üstlenmişti. Peki, o zaman Musa’nın söz ettiği düğüm neydi?
Musa’nın sözünü ettiği düğüm edindiği Firavunluk kültürüydü. Yetiştirildiği Tanrılık-Rablık kültürüydü. Yaşadığı yaşam biçimiydi. Kardeşi Harun Firavunluk-Tanrılık-Rablık kültürüyle yetişmemiş, yaşam biçimi olarak Yahudi kültürünü taşıyordu. Yahudiler İbrahim’e, İshak’a, Yakup’a, Yusuf’a dayanıyordu. Atalarının dinine uyuyorlardı. Allah’a inanıyorlar, kendilerine ulaşan Allah’ın ayetlerini hayatlarında uyguluyorlardı. Yaptıkları hatalar yüzünden Mısır’a köle olmuşlardı. Harun inancı ve yaşamı nedeniyle ayetlerin ortaya koyduğu mantığı, yaşam biçimini daha iyi biliyordu. Harun’un dilinde Firavunluk düzeni eğitiminin kirleri (düğümleri) yoktu. Hâlbuki Musa gençlik yıllarında hayata Firavunlar gibi bakmayı öğrenmişti. Birlikte büyüdüğü yeni Firavun ile konuşurken, kardeşi bildiği Firavun ona demeyecek miydi? Seninle biz aynı eğitimi aldık. Seni sarayda besledik, büyüttük. Şimdi gelip sana yaptığımız iyiliklerin nankörlüğünü mü yapacaksın? İnandığın inandığın her şeyi inkâr mı edeceksin? Otuz yıla yakın hayatı aramızda yaşadın. Bütün bunları, ailemizin sana sahip çıkışını böyle mi ödeyeceksin? Musa karşısına çıkabilecek bu tür sorgulamalar karşısında dilinin tutulacağını, yani bir şey diyemeyeceğini hissediyordu. Ama Harun böyle değildi. Yeni Firavunun Harun’a söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Harun’u minnet altına alacak hiçbir cümle kuramazlardı. Onun için Harun Musa’ya göre daha rahat konuşacak, daha rahat ayetleri anlatabilecekti. Musa’nın aklından geçen bu düşüncelerle kardeşi Harun’u yanına yardımcı istedi.
Allah kardeşi Harun’u Musa’ya yardımcı olarak verdi. İşin ilginç yanlarından birisi de budur. Musa Resul Harun’u yardımcı almasına rağmen, Firavunla mücadelesi sırasında Harun hiç konuşmamıştır. Anlaşılan o ki, Musa Medyen’den Mısır’a gelinceye kadar, emri içselleştirmiş, kendisiyle bütünleşmiş, Firavun ve adamlarıyla çatır çatır tebliğ mücadelesine girmişti.
3) Firavunluğu, Firavunluk düzenini çok iyi bilen, bu konudaki temel eğitimi almış olan Musa, Firavunla karşı karşıya geldiğinde, Allah’ın ayetleriyle (“âsâ”sıyla) daha da güçlenerek, Firavunun gözünü korkuttu. Bunun üzerine Firavun düzeninin inancını, ilkelerini, yasalarını anlatacak âlimlerini, fikir adamlarını, din âlimlerini (sihirbazlarını) Musa ile karşı karşıya getirmek istedi. Süs günü denilen, Mısırlıların bir bayram günü halkın toplandığı bir meydanda Musa ile Firavun ve Firavunu-Firavunluk düzenini savunacak yardımcılar toplandılar.
Düşünün! Mısır Firavunluk saltanatının bütün şaşasıyla, bütün adamlarıyla-askerleriyle meydana gelmiş, halk etraflarını sarmış, bütün bunların ortasında iki kişi! Musa ve kardeşi Harun! Ne yapacaklar? Firavuna ve adamlarına Firavunluğun, Firavunluk düzeninin yanlışlığını, düzenin zulmünü, haksızlığını anlatacaklar. Tahayyül edebiliyor musunuz? Mesela; bugün bize bir Musa lazım diyenler hayal etsinler. Musa gibi yanına bir yardımcı alsınlar. Bir cumhuriyet bayramında devlet erkânının, askerlerin ve halkın meydanda toplandığı bir zamanda, iki kişi Allah’ın ayetlerini anlatmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilke ve yasalarının yanlışlığını açıklamak üzere konuşsunlar. Türkiye Cumhuriyeti yöneticisini ve halkı İslam’a davet etsinler. Türkiye Cumhuriyetinin şirk üzerine kurulduğunu, zulmü egemen kıldığını, halkının haklarını çaldıklarını açıklasınlar. Hayal edebiliyor musunuz? Ne kadar zor, ne kadar çetin bir iş! Kaldı ki, o dönem Firavunluk düzeni bölgenin en güçlü imparatorluğu!
Böyle bir manzaranın büyüsünden (gücünden) Musa etkilendi ve içine bir korku düştü. “Sakın korkma, Rabbine güven! Onlardan sakın korkma! Rabbin seninledir.” Musa Rabbin desteğiyle kendine geldi. Firavunluk düzenini savunacak bilginlere, din adamlarına, fikir adamlarına (sihirbazlara) “Buyurun ne söyleyecekseniz söyleyin. Bütün hünerlerinizi ortaya atın!” dedi. Aslında Musa onların neler söyleyebileceğini biliyordu. Çünkü zaten Firavun adayı olarak eğitilmiş, otuzlu yaşlara kadar sarayda yaşamış, onlara efendilik yapmıştı. Firavunun adamları Firavunluğun, Firavunluk düzenin temellerini, neye dayandığını, Firavunun tanrılık iddiasının argümanlarını anlatmaya başladılar. Anlatırken aynı zamanda meydanda toplanan halkı tehdit ediyorlardı. Firavun olmazsa başlarına gelecekleri ya da Firavunluk düzenine karşı çıkar, Musa’ya inanırlarsa başlarına gelecekleri anlatıyorlardı. Halk Firavundan ve Firavunun adamlarının anlattıklarından etkilenmeye başladı. Çünkü anlatılanlar zehirli yılanlar gibi halkı zehirliyor, Firavunun adamlarının anlattıkları yalanlar-tehditler kalplerine korku salıyordu. Musa halkın etkilendiğini görünce içten içe korkmaya başladı. “Musa’ya korkma dedik. Elindeki “âsâ”yı (bilgileri, gücü, inancı) ortaya koy dedik.” Musa Rabbinin ayetleriyle öğrettiği bilgilerle Firavunun adamlarının bütün yalanlarını ortaya çıkardı. Musa’nın dayandığı temeller, Allah’ın insanlara emrettiği düzenin ilkeleri ve yasaları, Firavunun adamlarının oyununu bozdu. Yaratıcı Allah ile yaratılan Firavunun, adamlarının, Mısırlıların konumları tartışılmaz bir şekilde, yaratılış yasasına göre açıklandı.
Firavun yaratılmış bir insandı. Firavunun gücü Allah’ın gücünün yanında bir hiçti. Allah’ın isterse hemen Firavunun canını alabilirdi. Firavunun diğer insanlardan hiçbir farkı yoktu. Bir zamanlar kendisinin de Firavunluk eğitimi gördüğünü, hayat bu şekilde gelişmeseydi belki Musa Mısır’a Firavun olacağı gerçeğini hatırlattı. Firavun ve Firavun adamları bu gerçeği biliyorlardı. Musa’nın Yahudi olduğu ortaya çıkmasaydı, Musa Mısır’dan kovulmayacaktı. Ölen Firavunun yerine geçip Firavun olabilecekti. Bu yasa Firavunluk düzenin yasasıydı. Bütün bu gerçekler halkın huzurunda konuşulmaya, tartışılmaya başlandı. Firavunun adamlarının bütün yalanları ortaya çıkınca, adamlar ne yapacaklarını bilemediler. Musa’nın anlattığı gerçekler büyük bir ejderha gibi, Firavunun adamlarının yalanlarını yutuverdi. Bunu fark eden yardımcılar Musa’ya; “Ey Musa sana inandık. Andolsun ki Allah’a, onun emrettiği dine inanıyoruz. Bundan böyle biz de inananlardanız.” dediler. Bunu gören Firavun ne yapacağını şaşırdı ve yardımcılarını tehdit ederek; “Sizler Musa ile birleşip bana tuzak mı kurdunuz? Eğer öyleyse sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keserek cezalandıracağım.” dedi. Firavunun yardımcıları “Biz artık gerçeğe teslim olduk. Bundan sonra ne yaparsan yap, asla gereğin dışına çıkıp yalanlara inanmayacağız.” dediler.
Allah’ın sembollerle, simgelerle anlattığı bu gerçekler, ayetlerin içinde satır satır ortaya çıktığı halde ne yazık ki, ayetleri okuyanlar, hemen fantastik bir hayal kurup, işi mucizelere kaydırıyorlar. Hâlbuki ne “âsâ” yılan oldu, ne de ejderha! Bunlar, kelimelerin, cümlelerin gücüne güç katmak için kullanılan müthiş mecaz anlamlardı. Mesela Allah ayetlerinde Risalet’i Rahmet rüzgârlarına benzetiyor. Meselâ ayetlerini gökyüzünde fırtınalı havalarda çakan şimşeklere, yıldırımlara benzetiyor. Aslında Allah, her bir simgede, her bir sembolde topluma hitap etmiş, Mekke-Medine toplumu simgeleri, sembolleri çok iyi bildikleri için hemen olayı anlamışlardı. Daha sonraki yıllarda, Arapçadaki bu sembolleri, simgeleri, imgeleri, deyimleri göz ardı edenler, Yahudi kültüründen etkilenerek işi mucizelere dönüştürdüler. Hâlbuki mucize kelimesi Kur’an’ın orijinalinde yoktu. Halkın konuştuğu dille gönderilen ayetlerde niçin hiç mucize kelimesi yok düşündünüz mü? Arap halkı o günlerde mucize kelimesini dillerine dolamış olsalardı ayetlerde mucize kelimesi geçmez miydi? Bilin ki; mucize kelimesi sonradan meallere ve tefsirlere geçti. Unutmayın ki, elimizdeki Kur’an’ın orijinalinde hâlâ mucize kelimesi yok ama mealler tefsirler mucizelerden geçilmiyor. Neden? Rabbin huzuruna hesap için çıkmadan bu nedeni iyice düşünmeliyiz. Aksi halde ummadık hesapla karşı karşıya kalırız.
4) Süs günündeki mücadeleden sonra tarihi bilgilere göre yaklaşık 30 yıl civarında bir tebliğ mücadelesi sürdü. Mısır’da köle olan Yahudiler Musa’nın liderliğinde bazı evler edinerek faaliyetlerini sürdürdüler. Allah’tan gelen ayetleri insanlara tebliğ ettiler. Yer yer sert mücadeleler oldu. Bu mücadelelerde kan döküldü. Mısır’ı mücadele sırasında birçok felaketler etkiledi. Her felakette Mısırlılar Musa’yı suçladılar. Hâlbuki Allah, başlarına gelen felaketleri iyi düşünmelerini, ders çıkarmalarını, Allah’ın gücüne karşı çıkmamalarını işaret ediyordu.
Allah Neml suresinin 12. ayetinde; “Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz çıksın. Sana verilen dokuz ayet ile Firavun ve kavmine (git). Çünkü onlar artık yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır.” diyor.
Meal ve tefsir yazarları bu ayete şöyle meal veriyorlar: ““Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz çıksın. Sana verilen dokuz mucizeyle Firavun ve kavmine (git). Çünkü onlar artık yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır.”
Meal ve tefsir yazarları dokuz mucize diyor. Hâlbuki ayette mucize kelimesi yok, dokuz ayet kelimesi var. Meal ve tefsir yazarları mucize diye ayeti çevirdiğinde okuyanlar şöyle düşünüyor. Musa Firavuna gitti, dokuz mucize gösterdi. İşin aslı böyle değil. Musa Allah’ın ona vahyettiği dokuz ayetle gidip, Firavunluk düzeninin temelini dinamitledi. Ayete mucize diyenler fantastik birçok hikâye uydurmak zorunda kaldılar. Hâlbuki ayete ayet deselerdi, Allah’ın Musa’ya dokuz ayet verdiğini, Musa’nın bu ayetleri, tebliğinin temeli (“âsâ”sı-dayanağı) alıp, Firavunla ve adamlarıyla mücadele ettiğini anlayacaklardı. Meal ve tefsir yazarları dokuz mucize diye çevirince, Musa’ya ilk vahyedilen dokuz ayeti gündeme getiremediler. Böylece ayete mucize diyerek dokuz ayeti iptal ettiler. Musa’nın “âsâ”sını dokuz ayetle emredilen ilkeler, yasalar oluşturuyordu. Onlar ayet yerine mucize kelimesini kullanarak, ayetlere dayanan temel ilkeleri ve yasaları iptal ettiler. İşte bu Yahudilerin İsrailiyatı idi. Meallere ve tefsirlere İsrailiyatı sokan tefsirciler; Musa’nın hangi dokuz ayetle Firavunluk düzenini dinamitlediğini anlamadılar, anlatmadılar. Kelimelerin yerlerini ve anlamlarını değiştiren Yahudilere uyarak, mealleri ve tefsirleri süslediler. Böylece Allah’ın dininden saptılar, insanları saptırdılar.
Peki! Dokuz ayet neydi?
Dokuz ayeti biz Musa’nın Mısırdaki mücadelesinde görüyoruz. Yaratıcı ile yaratılan ilişkisi, insanların yaratılmış olduğu, hiçbir kimsenin tanrısallık hakkı olmadığı, insanların ilahlık hakkı olmadığı, her insanın Allah katında eşit olduğu, hiç kimsenin kimseye üstünlük taslayamayacağı, insanları köleleştirip zulmedemeyeceği, her insanın özgürlük hakkının olduğu, Musa Resulün dayandığı ilkelerdi (“âsâ”ydı). Bunları o kadar güzel ortaya koydu ki, yalana dayalı Firavunun teolojik, ideolojik, kültürel, sosyal, ekonomik, hukuksal düzeni alabora oldu. Firavun düzeninin süs günü matem gününe döndü. O kadar kalabalığın, şanın, şatafatın ortasındaki Musa ve Harun, Allah’ın yardımıyla ve ayetleriyle kesin bir galibiyet kazandı. Ayetlerin ışığı toplumun karanlıkları üzerinde güneş ışıkları gibi dolaşmaya başladı. Firavunun söz ustası âlimleri, fikir adamları (sihirbazları) Müslüman olmuştu. Firavun ve Firavuna inanan toplum büyük bir felaketle karşılaşmıştı.
5) Firavun ile Musa arasında uzun soluklu mücadele yaşanıyordu. Firavun, düzenin tamamen yıkılacağından korkmaya başladı. Bunun üzerine Yahudileri özgürleştirerek Musa’ya teslim etti. Musa kavmini alarak Mısır’dan çıktı.
Peki! Bu olay Mısır için basit miydi? Elbette hayır! Evlerinde Yahudi kadınlarını hizmetçi kullanan Mısırlılar. Kadınlarla istedikleri zaman yatıp kalkan Mısırlılar. Birden bire hizmetçisiz, yataklarına aldıkları cariyesiz kaldılar. Evlerinin işlerini kendileri yapmak zorunda kaldı. Bağlarında, bahçelerinde, inşaat işlerinde, toplumun sosyal hizmetlerinde kullandıkları köleler artık yoktu. Bırakın halkı, Firavunun sarayındaki Yahudi köleler, Yahudi olmayan köleler bile Musa’nın arkasında özgürlük yolunu tutmuşlardı. Birden bire Mısırlı efendiler, emredecekleri kölelerden olmuşlar, Mısır boşalmış, Firavun hanedanı ve Mısırlılar kendi işlerini kendileri yapmak zorunda kalmışlardı. Ücretsiz, boğaz tokluğuna kullandıkları kölelerin işlerini kimler yapacaktı?
Yahudiler ve Musa’ya inanan diğer köleler, Musa’ya inanan Mısırlılar, Mısırdan çıkınca işin vahameti ortaya çıktı. Evleri, sarayları, piramitleri, heykelleri, yolları, köprüleri kim yapacaktı? Askerlerin hizmetlerini kim görecekti. Tarlalarda, bağlarda, tarım hayvancılık işleriyle kimler uğraşacaktı? Savaşlarda düşmana karşı köleler öne sürülüp düşmanın gücü zayıflatılıyordu. Şimdi savaşlarda kimler düşmanın önüne yem olarak atılacaktı? Bütün bunları hep kölelere yaptırılıyordu. Mısırlılar efendiler olarak yiyip içiyorlardı. Şimdi bütün işler kendilerine kaldı.
Bu gerçekle uyanan Mısırlılar Firavuna koştular. Biz kölelerimizi isteriz. Yıllarca biz hiçbir şey yapmadan, kölelerimize iş yaptırarak bir hayat kurduk. Sen onları Musa’ya verdin. Onları bize geri getir. Biz kendi işimizi görmeye alışkın insanlar değiliz. Biz senin tanrısal egemenliğinde efendiler olarak yaşıyorduk. Köleleri göndererek tanrısal egemenliğini yıktın. Kendi halkını köleleştirdin demeye başladılar.
Zaten Firavunda işin farkına varmıştı. Hemen ordusunu toplayıp Musa ve kavminin peşine düştü. Musa ve kavmi denilince sadece Yahudiler zannetmeyin! Ayette Musa ve kavmi denilince, Yahudi olsun olmasın, Musa’nın tebliğ ettiği İslam’a inanarak, Musa ile birlikte Mısırdan çıkan Müslümanlar kastediliyor. Bu ayrıntıyı hiçbir zaman gözden kaçırmayın. Ayetlerde kavim bir soyun, bir ırkın ifadesi için değil, İslam’ın ilkelerine ve yasalarına göre yaşayan toplumun dillendirilmesidir.
Musa kavmiyle birlikte Medyen’e doğru yürüyüşe geçti. Medyen ile Mısır arasında Kızıldeniz var. Kızıldeniz ile Akdeniz deltalarla birleşiyor. Deltaların bazen suları çekiliyor, bazen artarak derinleşiyor. Musa askeri komutan olarak bölgeyi çok iyi biliyor. Kavmini sağ salim Medyen’e ulaştırmak için Kızıldeniz’in deltalarından geçilmesi gereken en uygun yerleri tespit ediyor.
Şimdi şöyle bir soru sorayım: “Musa, kavmini çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek arkasına aldı, büyük bir kafile olarak ilerliyor. Bu ilerleyiş bir çapulcu sürü gibi mi ilerliyor? Yoksa Musa’nın yönetiminde düzenli bir yürüyüşle mi ilerliyor?” Elbette Musa askerlik ve devlet adamı eğitimi görmüş biri olarak, müthiş bir zekâ ve müthiş bir akılla, arkasından gelen konvoyu kontrol eden, artçılar, yancılar görevlendirdi. Öncüler görevlendirerek gideceği yönü kontrol altına aldı. Halkın içindeki eli silah tutabilecek gençleri örgütledi ve görevlendirdi. Çünkü tehlikeli uzun bir yolculuk yapacaklardı. Yolda nelerle karşılaşacaklar belli değildi. Üstelik Musa kavmini aldığı zaman Mısır boşalacak, durumun vahameti ortaya çıkacak, Firavun her an köleleri özgür bırakma fikrinden vazgeçip üzerlerine savaşmak için gelebilecekti. Musa bunları düşünmeyecek kadar saf biri miydi? Firavun sarayında her türlü eğitimi alan, ileride Firavun olmak üzere yetiştirilen birini, saf bilgisiz mi görmek lazımdı? Elbette Musa, kafile yerine ulaşıncaya kadar, hem ileriyi, hem geriyi, hem Mısırı, hem kafileyi kontrol edecek, bütün tedbirleri alacaktı. Nitekim geride bıraktığı artçılarla Firavunun ordusunu toplayıp peşlerine düşeceğinin haberini aldı.
Şimdi böyle bir durumda Musa hiçbir tedbir almayacak mıydı? Ne olur ne olmaz diye arkasından gelen Firavun ve ordusuyla savaş hazırlığı yapmayacak mıydı? Öylesine, sürüler halinde Firavundan kurtulmak için kaçacaklar mıydı? Kaçmak isteseler mümkün müydü? Çoluk çocuk, yaşlı, genç, kadın erkek, üstelik yükleriyle nereye kadar kaçabileceklerdi?
İşte bu durumda bir devlet adamı, bir askeri komutan olarak Musa, hemen tedbirleri almaya başladı. Kızıldeniz’in deltalarında Firavun ve ordusuna büyük tuzaklar hazırladılar. Elbette, etrafta sular bol olduğu için, hazırlanan tuzakların ana teması sulardan oluşan tuzaklar olacaktı. Musa bilgisini (“âsâ”sını) ortaya koyarak savaşa hazırlandı. Halkını öne çıkararak, geride organize ettiği askerleriyle birlikte Firavun ordusunu hazırladıkları tuzaklarla sulara boğdular. Yaptıkları bentlerle, hazırladıkları su tuzaklarını Firavun ordusunun üstünü saldılar.
Musa’nın kavmi köle olarak yaşadığı Mısır’da her işi yapıyordu. Kavmin içinde duvar ustaları, marangozlar, demirciler, ustalar, çıraklar, kalfalar vardı. Bütün bunları savaşa hazırlık anında en iyi şekilde kullandı. Elbet Firavun, Musa’yı küçümseyerek onun kendisine tuzak kuracağını düşünmemişti. Kibirle, gururla, büyüklük taslayarak saldırdığı için kurulan tuzaklara bir bir düştü. Sonunda kendisi de sularda boğulup gitti. Firavunun ordusundan neredeyse hiç kimse kalmadı.
Ayet bunu kısaca anlatıyor. “Musa’ya vahyettik. Suya “âsâ”nla vur.” Biz bu ayetten giderek hemen fantastik bir mucize hayal ettik. Ancak gerçek fantastik hayal değildi. Büyük bir mücadeleydi. Büyük bir savaştı. Fantastik hayaller, mucizevi kurgular, İsrailiyat ürünüdür. Nitekim Yahudilerin çevirdiği Charlton Heston’un Musa rolünü oynadığı 1956 yapımı “On Emir” filmi, tamamıyla mucizevi fantastik bir kurgudur. Bizim meallerimizde, tefsirlerimizde nasıl anlatılıyorsa, meallerin tefsirlerin kaynağı olan İsrail kültürüyle, film aynı şekilde çevrilmiştir. Ancak geleneksel Yahudi kültürüne karşı çıkan Yahudiler yeniden bir Musa hikâyesi yazarak, 2014 Amerikan yapımı Büyük Göç ismiyle filme yansıttılar. Bu filmde Musa’nın Kızıldeniz’i geçişi med-cezir olayı ile anlatılıyor. Musa kavmini sular çekilince Kızıldeniz’den geçirmeye başlıyor. Firavun ordusuyla birlikte peşlerine düşüyor. Yarı yola gelince sular yükselerek Firavun ve ordusu yükselen sularda boğuluyor.
Demek ki; artık aklını kullanan Yahudiler, konunun fantastik mucizevi yanı olmadığı noktasında düşünüyorlar. Filmlerine farklı açılardan alıyorlar. Belki bir başka yıl bir başka açıdan Musa’nın hikâyesi filmlere yansıtılacak. Kim bilir, belki ileride Müslümanlar ayetlere uygun bir Musa hikâyesini filmlere yansıtırlar. Tabi Müslümanların ayetlere uygun Musa’nın hikâyesini filme yansıtabilmeleri için öncelikle kendilerinin İsrailiyat kültüründen kurtulması gerekir.
Müslümanlar için Kur’an ortada! Ortadaki Kur’an’ın hiçbir ayetinde mucize kelimesi geçmiyor. Ne yazık ki, Müslümanlar “âsâ” kelimesinin gerçek anlamındaki boyutlarını araştırma yerine konuyu uydurdukları mucizevi ifadelerle geçiştiriyorlar. Böylece Musa Resulün ayetlere, akla, bilgiye, tecrübeye dayanan mücadelesini basit bir kutsama ve insanüstü mucizelere dönüştürüyorlar. Bu durumda ayetler anlaşılmış olmuyor. Ayetleri anlama yerine saptırma yolu seçilmiş oluyor. Bunu yapanlar ayetleri anlama yerine, itiraz edenlere “Allah mucize gösteremez mi?” diye hemen suçlama mantığıyla itiraz ediyorlar. Mesele Allah’ın mucize gösterip gösterememesi değil ki; mesele ayetleri doğru anlamak, hayata doğru yansıtmak! Hiç kimse Allah’ın olağanüstü olayları gerçekleştirebileceğini ret etmez. Çünkü Allah bir şeye ol derse olur. Ancak mesele bu inanç değil, mesele ayetler ne diyor, Musa’nın mücadelesini ne diyor onu anlamaktır. Musa’nın hikâyesinden gerekli dersleri çıkarmaktır. Bize bir Musa lazım diyenler, Musa figürüyle ortaya çıkacak insanın eline bir değnek mi verecekler? O da İsrailiyat kültüründeki gibi değneğiyle mucizeler mi yaratacak? Onun da değneği yılan, ejderha mı olacak? O da değneği dağlara, taşlara, denizlere vurunca dağlar, taşlar paramparça olup, denizler mi yarılacak? Lütfen eğri oturun doğru konuşun! Bize Musalar lazım diyenler, gerçekten Musa’yı, “âsâ”sını, mücadelesini anladınız mı?
Risalet’in dilinde Musa çok değişik, enteresan ve ilginç bir hayat yaşamıştır. Musa daha bebekken annesi tarafından suya bırakılarak, ailesinden ayrılmıştır. Bebekliğini Firavunun torunu olarak sarayda geçirmiştir. Küçük yaştan itibaren ileride Firavun olmak üzere Tanrılık-Rablık eğitimiyle yetiştirilmiştir. Bu yetişme sırasında Firavunun dinini öğrenmiş, devlet adamı meziyetleriyle ve askeri komutan olarak yetiştirilmiştir. Firavunluk düzeninin teolojik, felsefi, kurgusal düzeninin ilkelerini yasalarını bütünüyle öğrenmiştir. Musa Yahudi olduğunu öğreninceye kadar kendini ileride Mısır’ın Firavunu hayal etmektedir.
Risalet’in dilinde Musa’nın Yahudi kökenli olduğu bir şekilde ortaya çıkınca, Mısır’dan kovuluşu anlatılır. Musa, Medyen’de çobanlık yaparak bir hayat yaşamıştır. Ta ki Rabbi ona elçilik görevi verinceye kadar. Elçilik göreviyle Mısır’a giderek, Firavunluk düzeninin altını üstüne getirmiş, sonuçta kavmini alarak Mısır’dan çıkmıştır. Yolda, Mısır ordusuyla savaşarak büyük bir zafere imza atmıştır.
Risalet’in dilinde bize farklı bir Musa’nın portresi çiziliyor. Tebliğ ustası, devlet adamı, Askeri komutan, sözlere, olaylara ve doğaya bilgisiyle hükmeden bilge!
Risalet’in dilinde “âsâ” Allah’ın gücü, vahiy, İslam, İslam’ın ilkeleri ve yasaları, Musa’nın inancı ve bilgisi bize öğretiliyor.
Mealler ve tefsirler ise başka bir Musa portresi çiziyor. Elinde değnek olan bir sihirbaz! Sihirbazların ustası! Gösterdiği sihirlere mucize diyoruz. Ayete göre değil. Yahudi kültürüne göre. Hâlbuki Musa sihirbaz değil. Elindeki “âsâ” üstün meziyetleri olan bir değnek değil. Elindeki “âsâ” sadece bir değnek ama elindeki değneğin dayanılan esas oluşundan gidilerek, Musa’ya öğretilen “âsâ” var. Bu “âsâ” Musa’ya gönderilen ayetler, tevhid ilkesi, tevhid ilkesi doğrultusunda oluşacak olan düzenin ilkeleri ve yasaları!
Bu gerçekleri anlamadan Musa kıssasını, Musa kıssasını anlatan ayetleri anlayamayız.
Ey Firavun düzenlerine karşı Musa bekleyenler! Önce Firavunluk düzenini, sonra Musa ve “âsâ”sını çok iyi kavramalısınız ki; Allah’ın yolundaki gerçek bir mücadele içine girebilesiniz. İyi bilin ki; Musa’nın hayat hikâyesi uçtu kaçtı bir hikâye değil. Bilgiyle (“âsâ”yla) donatılmış onurlu, bilgeli, bir hayat mücadelesidir.
Mehmet Çoban