Saturday, 28 August 2021

Satın Alınan Mutluluk ya da Mutluluk Maddî Midir?

Satın Alınan Mutluluk ya da Mutluluk Maddî Midir?

Gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin çoğunun hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını söylüyor.

Eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan "zanaatkârlık yeteneğini" tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. Orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız.

Üstelik, yukarıda sayılanlar gibi ticari ve pazarlanabilir olmayan şeyleri elde etmekte kullanılabilecek zaman ve enerjiyi, yalnızca mağazalar yoluyla elde edilebilen bu metalara yetecek kadar para kazanmak için kullanmak ağır bir külfettir. Şu epeyce muhtemeldir ki yitirilenler kazanılanları çoğu kez geçer ve mutluluk yaratmak üzere artan gelir kapasitesinin yerini, paranın satın alamayacağı şeylere erişimin azalmasının neden olduğu mutsuzluk alır.

Eldeki bir şeyin nicelik olarak artışı hiçbir şekilde başka bir nitelikteki ve değerdeki şeyin yokluğunu tam anlamıyla telafi etmez.

Mutluluğu, mutluluk yaratması beklenen meta alışverişiyle özdeşleştirmenin en önemli sonuçlarından biri de, mutluluk arayışının gün gelip duracağı olasılığına şans tanımamaktır.

Mutluluk arayışı asla sona ermeyecektir. Çünkü arayışın sonu, bizatihi mutluluğun sonu anlamına gelecektir. Emniyetli mutluluk durumu erişilebilir olmadığı için, arayışta olanları bir dereceye kadar da olsa mutlu tutabilen tek şey, elden sürekli kayıp giden bu zor hedefin takibidir. Mutluluğa giden bu yolda bitiş çizgisi yoktur. Görünüşte araçlar amaçlara dönüşür. Düşlenen ve gıpta edilen mutluluk durumunun belirsizliği için tek teselli, amaçlanan yolda ilerlemektir. Bitkinlikten yere yığılmayıp ya da kırmızı kart görmeyip yarışta kalındığı müddetçe nihai zafer umudu canlı kalır.

Etiketin, markanın ve alışveriş merkezinin müşterileri için yapabileceği şey işte budur: kafa karıştırıcı ölçüde dolambaçlı, bubi tuzaklı mutluluk yolunda onlara rehberlik etmek. Kişinin doğru yolda olduğunu, hâlâ yarışta bulunduğunu ve umut beslemeye devam edebileceğini onaylayan, herkesçe tanınan ve saygı duyulan bir sertifikayla ortaya çıkarılan bir mutluluktur bu.

Doğru etiket veya markayı taşıyan ve doğru mağazadan edinilen şeylere sahip olmak ve bunları herkese sergilemek, esas itibariyle gözettikleri ya da göz diktikleri toplumsal mevkiyi elde etme ve muhafaza etme meselesidir.

Toplumsal olarak tanınmadığı, yani, söz konusu kişi doğru "toplum" tipi tarafından (toplumsal mevkideki her kategorinin kendine özgü yasaları ve hakimleri vardır) meşru ve hak sahibi üye olarak -"bizden biri" olarak- onaylanmadığı sürece toplumsal mevkinin hiçbir anlamı yoktur.

Alışverişçilerden oluşan bir toplumda ve alışverişten oluşan bir yaşamda, mutlu olma umudunu kaybetmediğimiz müddetçe mutluyuzdur, bu umudun birazı canlı kaldığı müddetçe mutsuzluktan azadeyizdir.

Öyleyse mutluluğun anahtarı ve mutsuzluğun ilacı, mutlu olma umudunu canlı tutmaktır.

İşler gerçekten sarpa sardığında kurtuluş aramanın bir yeniliği yoktur; insanlar her zaman bunu denemiş ve çeşitli ölçülerde de başarılı olmuştur. Gerçekten yeni olan şey, kişinin kendi benliğinden kurtulma ve ısmarlama bir benlik edinme düşüdür.

Çoğu çağdaşımız için mutluluk daha ziyade, her ne kadar sabır ve çelik gibi sinirler gerektirse de, "insanın kendi yolunda gitmesi" (henüz tatmin edilmemiş arzularla dürtülen ve hedeften hâlâ belli bir mesafede bulunan insanın düş kurmaya ve bu düşlerin gerçekleşmesi için çabalamaya ve umut beslemeye devam etmeye zorlanması) bir değer olarak kabul edilir ve şüphesiz ki son derece de kıymetli bir değerdir.

Bu, muhtemelen Seneca'nın tüm kalbiyle onaylayarak aktardığı Eepiküros'un düşüncesiyle anlatmak istediği şeydir: "Eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olamayacaksınız, eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız." Ya da "Yaygın kabul gören şeyin en iyi olduğunu düşünerek söylentiye boyun eğmemiz ve birçoğumuzun izinden gidebileceği pek çok iyi şey bulunmasından ötürü akıldan ziyade öykünme ilkesiyle yaşamamız kadar başımıza bela getiren başka bir şey yoktur." yorumuyla; "Doğal arzular sınırlıdır; yanlış görüşlerden kaynaklanan arzular dur durak bilmez. Zira hatanın son durağı yoktur." uyarısıyla; son olarak da "Ne kadar çok insanla kaynaşırsak tehlike de o kadar artacağı" için "Özellikle kaçınılması gereken en önemli şey" olarak "kitlesel kalabalıkları" seçme kararıyla da anlatmak istediği budur.

"İnsanın kişiliğine en çok zarar veren şey, bir gösteri izleyerek zaman geçirmektir. Çünkü o anlarda, eğlence aracılığıyla, ahlaksızlık büyük bir kolaylıkla gelip içimize yerleşiverir." (Seneca) Kısacası: kalabalıktan kaçının, kitlesel dinleyici topluluklarından sakının, -felsefeye ve edinip sahip olabileceğiniz bilgeliğe ait olan- kendi düşüncenize kulak verin.

Seneca, "İnsan dünya üzerindeki geçici yolculuğunda kadim Tanrı'ya eşittir." der. Hatta bir bakıma insan Tanrı'dan üstündür: Tanrı'nın kendisini korkuya karşı koruyacak doğası vardır. Ancak insanı korkudan her ne korursa korusun, insanın bunu kendi aklıyla üretmesi gerekir.

Kuşaklar arasındaki değişimi ve özellikle de bu değişim sonucu ortaya çıkan yaşam tarzlarını son derece doğru ve içgörülü bir biçimde analiz eden Hanna Swida-Ziemba, "eEski kuşaklar kendilerini gelecek kadar geçmişle de tanımlıyorlardı." diyor. Ama yeni kuşaklar için var olan tek şey şimdiki zaman.

Sorun, ebediliğin insanlara yasaklanmış olmasıdır ve dolayısıyla hepsi acılar içinde bunun farkında olan ve kaderin bu hükmüne karşı gelmek için pek umut beslemeyen insanlar, trajik hikmetlerini kırılgan ve geçici hazların hayhuyunda bastırmaya ve köreltmeye çalışır. Bu, hiç kuşkusuz yanlış bir hesap olduğundan -ki bunun nedeni yanlış hesaba yol açan şeyle aynıdır (yani, trajik hikmet asla kovalanamaz ya da temelli olarak ortadan kaldırılamaz)- insanlar, maddi zenginlikleri ne olursa olsun, kendilerini ebedi tinsel yoksulluğa mahkum eder: yani daimi mutsuzluğa.

"İnsan kendini mutsuz olduğuna inandırdığı kadar mutsuzdur." (Seneca)

İnsanlar zor durumlarının sınırları içerisinde, mutluluğa giden yolu aramak yerine, yol boyunca bir yerlerde iğrenç ve menfur kaderlerinden kurtulabileceklerini ya da atlatabileceklerini umut ederek yan yollara saparlar -ancak, onları (içtenlikle istenen ama elde edilemeyen) keşif yolculuğuna çıkmak üzere harekete geçiren umarsızlığa varırlar nihayetinde. Bu yolculukta insanların yapabileceği tek keşif, kat ettikleri yolun, kendilerini er geç başlangıç çizgisine getirecek olan bir yan yol olduğudur.

Kaynak: Zygmunt Bauman, Yaşam Sanatı, Çev. Akın Sarı, Versus Yayınları, 1. Baskı, Aralık 2011, İstanbul, ss. 14, 18, 20, 22, 24, 27-28, 48, 54-56

Wednesday, 11 August 2021

Özgür İstenç veya Hür İrade Sorunu - Erich Fromm

İnsanın Özgürlüğü Sorunu 


İnsan kötü müdür, iyi midir? Özgür müdür, çevre koşullarıyla mı belirlenir? Yoksa bu seçeneklerin ikisi de yanlış mıdır? İnsan bunların hiçbirisi değil midir yoksa insan hem iyi hem de kötü müdür?

Bu soruları yanıtlayabilmek için işe başka bir sorunu tartışarak başlamak iyi olacaktır. İnsanın özünden ya da yaradılışından söz edilebilir mi? Edilebilirse bu öz ya da yaradılış nasıl tanımlanabilir?

İnsanın özünden söz edilip edilemeyeceğini sorduğumuzda birbiriyle çatışan iki görüşle karşılaşıyoruz: Bir görüşe göre insanın özü diye birşey yoktur; insan kendisine biçim veren kültür örgütlerinin ürününden başka birşey değildir. Öte yandan bu kitapta yıkıcılığın incelenişi Freud’un ve daha birçok düşünürün benimsediği insan yaradılışı görüşünden kaynaklanmıştır, aslında devingen ruhbilim tümüyle bu önermeye dayanır. s. 121

İnsanın yaradılışı için yeterli bir tanım bulma güçlüğü şu ikilemden doğar: insanın özünü oluşturan belli bir madde’nin bulunduğunu varsayarsak o zaman ilk ortaya çıkışından bu yana insanın hiçbir temel değişiklik geçirmediği anlamına gelen evrimdışı, tarihdışı bir görüşe sürüklenmiş olur, böyle bir görüşü en eski atalarımızla tarihin son dört bin yıl içinde ortaya çıkan uygar insan arasındaki korkunç değişiklikle bağdaştıramayız.(1) Öte yandan evrimci bir görüş edinir, insanın sürekli değiştiğine inanırsak insanın “yaradılış”ı ya da “öz”ü denen şeyin içeriği olarak ne kalacaktır geriye? Bu ikilem şu türden insan “tanımları”yla da çözülemez: insan siyasal bir hayvandır (Aristoteles); sözverebilen hayvandır (Nietzsche); ya da öngörü ve imgelemleriyle üretim yapan hayvandır (Marx); bu tanımlar insanın temel niteliklerini belirtir ama insanın öz’ünü anlatmaz. s. 121-122

Bence bu ikilem, insanın özünü belirli bir nitelik ya da madde olarak değil tersine insanın varoluş biçiminde yatan bir çelişki diye tanımlayarak çözümlenebilir.(2) Bu çelişki iki dizi gerçekten doğar: (1) insan bir hayvandır ama içgüdüsel donatımı, öteki hayvanlarınkiyle karşılaştırıldığında eksik ve yetersizdir; insan yaşayabilmek için maddi gereksinmelerini doyuracak araçlar üretmek, dil ve gereç geliştirmek zorunda kalmıştır. (2) İnsanın da öbür hayvanlar gibi, ivedi, uygulanabilir amaçlara ulaşmak için düşünme süreçleri kullanmasını sağlayan zekâsı vardır; ama insanda öbür hayvanlarda bulunmayan başka bir zihinsel nitelik daha bulunmaktadır, insan kendisinin, geçmişinin ve ölüm demek olan geleceğinin farkındadır; küçüklüğünün ve güçsüzlüğünün de farkındadır, öbür insanların da, başkaları dostlar, düşmanlar ya da yabancılar olarak farkındadır. Başka her türlü yaşamın ötesindedir insan. Çünkü yeryüzünde ilk kez kendinin farkına varan yaşam’dır. İnsan doğanın içindedir; doğadaki yasaların ve rastlantıların elindedir ama doğayı aşar; çünkü hayvanı doğanın bir parçası doğayla aynı kılan farkında olmama durumu içinde değildir, insan şu korkutucu çatışmayla karşı karşıyadır: Doğanın tutsağıdır, ama gene de düşüncelerinde özgürdür; doğanın bir parçasıdır ama yine de doğanın dışına taşmıştır; ne tam doğanın içinde ne de tam dışındadır. Kendinin farkında oluşu insanı dünyadan kopuk, yalnız, ürkek bir yabancıya dönüştürmüştür.

Buraya dek açıkladığım çelişki temelde insanın hem beden hem ruh, hem melek hem hayvan olduğunu, birbiriyle çatışan iki dünyası bulunduğunu söyleyen klasik görüşle aynıdır. Şimdi belirtmek istediğim nokta bu çelişkinin insanın özü olarak, daha açık söylersek insanı insan yapan erdem olarak görülmesinin yetmeyeceğidir. Bu tanımın da ötesine geçerek insandaki bu çatışmanın bir çözüm beklediğini kabul etmeliyiz. Bu çatışmanın dile getiriliş biçiminden hemen bazı sorular doğmaktadır: Varoluşunda yatan bu korkuyu yenebilmek için ne yapabilir insan? Kendisini yalnızlığın işkencesinden kurtaracak, dünyada rahatlıkla yaşamasını sağlayacak, kendisine bir bütünlük duygusu getirecek huzuru bulmak için ne yapabilir?

İnsanın bu sorulara vereceği yanıt (yaşamla ilgili fikirlere ve kuramlara yansısa da) kuramsal bir yanıt olmamalıdır; insanın tüm varlığı, tüm duyguları ve etkinliğiyle verdiği bir yanıt olmalıdır. Yanıt iyi ya da kötü olabilir; ama kötü bir yanıt vermek hiç yanıt vermemekten iyidir. Her yanıtın uyması gereken bir koşul vardır: Bu yanıt insanın kopmuşluk duygusunu yenmesine, bir bütünleşme, birlik, bir yere ait olma duygusu kazanmasına yardım etmelidir. İnsan olarak doğmuş olmanın getirdiği soruya insanın verebileceği pek çok yanıt vardır; bu yanıtları burada kısaca inceleyeceğim. Bunların hiçbirinin kendi başına insanın özünü oluşturmadığını bir kez daha vurgulamak isterim; özü oluşturan şey soru’nun kendisi, bu soruya bir yanıt bulma gereksinmesidir. İnsanın çeşitli varoluş biçimleri, özü oluşturan yanıtlar değil bu çatışmaya verilen yanıtlardır.

Kopmuşluğu aşma, bütünlüğe ulaşma yolundaki birinci arayışa ben geriletici yanıt diyeceğim. İnsan bütünleşmek, yalnızlık ve belirsizlik korkusundan kurtulmak istediğinde geldiği yere doğaya, hayvansal yaşama ya da atalana dönmeyi deneyebilir. Kendisini insan kılan ama gene de ona azap veren şeyden, aklından ve kendisinin farkında olma yeteneğinden kurtulmak isteyebilir. Yüzbinlerce yıl insanlan salt bunu yapmaya çalıştıktan anlaşılıyor. İlkel dinlerin tarihi, birey sözkonusu olduğu zaman da, insanların ağır ruhsal bozukluktan bu çabaya tanıktır. İlkel dinlerde ve bireyin ruhsal yapısında şu ya da bu biçimde aynı ağır ruh bozukluğunu görüyoruz. Hayvansal var oluş biçimine, bireyselleşme öncesi duruma dönüş; insanı insan yapan özellikten kurtulma çabası. Ama bu önermenin de bir anlamda açıklanıp belirlenmesi gerekir. Bu geriletici ilkel eğilimleri pek çok insan paylaştığında kitlelerin çılgınlığı dediğimiz durumu görürüz; çoğunluğa yayılması bu çılgınlığı bilgelik, yalanı gerçekmiş gibi gösterebilir. Bu ortak çılgınlığa katılan birey de bütünüyle yapayalnız, kopmuş olma duygusundan kurtulur; böylece ilerici bir toplumda duyacağı yoğun huzursuzluk duygusundan kurtulmuş olur. İnsanların çoğu için aklın ve gerçekliğin kamunun fikirlerinden öte birşey olmadığı unutulmamalıdır. Başka insanların aklının kendi aklından farklı olmadığı durumda bile insan, “aklını hiçbir zaman yitirmez.”

İnsanın varoluşu sorununa, insan olma sorumluluğuna bulunacak ve gerici, ilkel çözümün yerine geçebilecek çözüm, ilerici çözüm, geriye giderek değil insanın insanca güçlerinin tümünü, tüm insanlığını, kendi içinde bütünüyle geliştirmesi, yeni bir uyum kurmasıyla sağlanabilir. İlerici çözüm ilk kez köktenci bir biçimde (ilkel gerici dinlerle insancı dinler arasında geçiş oluşturan pek çok din vardır) insanlık tarihinin İ.Ö. 1500’le İ.Ö. 500 arasındaki o olağanüstü döneminde ortaya çıkmıştır. Bu görüş İ.Ö. 1350 yıllarında Mısır’da Ikhnaton’un öğretisinde, aynı sıralarda İbraniler’de Musa’nın öğretisinde ortaya çıkmıştır. I.Ö. 600’le 500 arasında aynı fikir Çin’de Lao-Tse, Hindistan’da Buda, İran’da Zerdüşt, Yunanistan’da filozoflar, israil’de de peygamberler tarafından dile getirilmiştir, insanın ereği, bütünüyle insan olma, yitirdiği uyumu yeniden kazanma isteği değişik kavramlar ve simgelerle anlatılmıştır. Ikhnaton’a göre bu amacın simgesi Güneş’tir; Musa’ya göre bilinmeyen tarih Tanrı’sıdır; Lao-Tse bu amaca Tao (yol) demiştir. Buda aynı şeyi Nirvana’yla simgelemiştir; Yunanlı düşünürler aynı fikri hareket ettirilemeyen hareket vericiyle, iranlılar Zerdüşt’le, peygamberler de Mesih’le, “her şeyin sona ermesi”yle anlatmaya çalışmışlardır.

Bu görüşler büyük ölçüde sözkonusu kültürlerin herbirinde bulunan düşünme biçimlerinden, son çözümlemede de yaşayış biçimlerinden, toplumsal-ekonomik yapıdan doğmuştur. Yani amacın dile getirilişinde benimsenen özel yol çeşitli tarihsel koşullara göre değişse de amaç temelde aynıdır: insanın varoluşu sorununu, yaşamın getirdiği soruya doğru yanıt vererek insanın eksiksiz insan olmasını, böylelikle de kop-muşluk korkusundan kurtulmasını önererek çözmek. Hıristiyanlık ve İslâmlık aynı fikri sırasıyla beş yüz ve bin yıl sonra Avrupa ve Akdeniz ülkelerine getirdiğinde, dünyanın büyük bir kesimi bu yeni bildiriyi çoktan öğrenmiş bulunuyordu. Ne var ki insanlar bildiriyi alır almaz yanlış yorumlamaya başladılar; kendileri eksiksiz insan olmaya çalışacaklarına Tanrı’yı ve öğretileri “yeni amaç”ın belirtileri olarak putlaştırmaya, böylece kendi deneyimlerinin getireceği gerçeklik yerine bir resim ya da bir sözcük koymaya başladılar. Bir yandan da hiç durmadan o gerçek amaca dönmeye çalışıyorlardı; böylesi amaçlar kendilerini din içindeki mezhep ayrılıklarında, yeni felsefe akımlarında ve siyasal ideolojilerde göstermeye başladı.

Bütün bu yeni dinlerin ve akımların düşünsel görüşleri birbirlerinden ayn olsa da hepsinde ortak olan insanın temel seçeneğiydi. İnsan iki seçenekle karşı karşıyaydı: Gerilemek ya da ilerlemek. İnsan ya geriye dönerek çok ilkel, açması bir çözüme başvuracaktı; ya da insanlığa doğru ilerleyip onu geliştirecekti. Bu seçeneklerin formülleri çeşitli biçimlerde karşımıza çıkar: Işıkla karanlık arasındaki seçme (Iran); kutsama ve lanetleme, yaşam ve ölüm arasındaki seçme (Tevrat); ya da toplumculukla barbarlık arasında toplumculuğun oluşturup formülleştirdiği seçenek gibi.

Aynı seçme bize yalnızca çeşitli insancı dinlerde sunulmakla kalmamakta, akıl sağlığıyla akıl hastalığı arasındaki temel farkı da oluşturmaktadır. Sağlıklı insan tanımımız belli bir kültürdeki genel kafa yapısına göre değişir. Toton vahşilerine göre “sağlıklı” insan vahşi bir hayvan gibi davranabilen kişiydi. Böyle bir kişi bugün psikozlu bir hasta sayılacaktır. Zihinsel deneyimlerin bütün ilkel türleri ölüm sevgisi, aşın narsisizm, kandaşla cinsel ilişki bağlarıyla birlikte yaşama bugün ciddi ruh hastalıkları olarak görülmektedir; oysa ilkel kültürlerdeki eski insanları ortak ilkel dürtüleri birleştirip bütünleştirdiğinden, bunların hepsi şu ya da bu biçimde “normal”, giderek “ideal” kabul ediliyordu. Bu ilkel dürtüler daha az yoğun olduklarında karşıt güçler tarafından bastırılır; bu baskının sonucunda da “nevroz” doğar. Gerici ve ilerici kültürlerdeki ilkel tutumlar arasındaki temel ayrım sırasıyla şöyledir: Eski bir kültürde ilkel yaklaşım içindeki insan kendini kopmuş değil tersine ortak kamuoyuyla desteklenmiş görür; ilerici bir kültürdeyse aynı insanın durumu bunun tam tersidir. Gerçek şudur ki bugün içinde yaşadığımız ilerici kültürde bile toplumun üyelerinin büyük çoğunluğu oldukça güçlü ilkel eğilimler taşımaktadırlar; ama bu eğilimler yaşamın normal akışı içinde bastırılır ve ancak savaş gibi özel koşullar altında ortaya çıkar.

Burada durup bütün bu görüşlerin başlangıçta ortaya koyduğumuz sorular açısından bize neler getirdiğine baktığımızda her şeyden önce şu sonuca varırız: insanın yaradılışı ya da özü, iyiliği ya da kötülüğü özel bir maddeden oluşmaz; tersine insan varoluşunun her koşulunda bulunan bir çelişkiden doğar. Bu çelişki de kendi içinde bir çözüm gerektirir; temelde yalnızca ilerici ve gerici çözümler vardır, insanda ba-zan doğuştan gelen bir ilerleme dürtüsüymüş gibi görünen şey yeni bir çözüm aramanın getirdiği devingenlikten başka bir şey değildir. Ulaştığı bu düzeyde insanı yeni çözümler bulma görevine iten yeni çelişkiler ortaya çıkar. Bu süreç son amaç olan eksiksiz insan olma, dünyayla tam bir uyum içinde yaşama durumuna gelinceye dek sürer gider, insanın açgözlülükten, çatışmalardan bütünüyle kurtulacağı o son, tam “uyanma” amacına (Budizm öğretisi) ulaşıp ulaşmaması ya da ancak ölümden sonra ulaşabileceği (Hıristiyan öğretisi) bizi burada ilgilendirmez.

Önemli olan tüm insancı dinlerde ve felsefe öğretilerinde “Yeni Amaç”ın aynı oluşudur; insan bu amaca gittikçe daha çok yaklaşabilme inancıyla yaşar. (Öte yandan, çözümler gerici yolda aranırsa insanlık delilikle aynı şey demek olan bütün bütün insanlıktan çıkma yoluna sapacaktır.) insanın özü iyilik ya da kötülükten, sevgi ya da nefretten değil de çelişkilerden oluşuyorsa, bu çelişkiler yeni çözümler gerektiriyor, bu çözümler de gene yeni çelişkilere yol açıyorsa, o zaman insan bu ikilemi ya gerileyici ya da ilerleyici bir tutumla çözebilir. Yakın Çağ tarihi bize bunun pek çok örneğini göstermiştir. Paralarını, toplumdaki yerlerini yitirmiş, özellikle orta sınıftan milyonlarca Alman Hitler’in önderliği altında Toton atalarının “vahşileşme” kültüne dönmüştür.

Çoğunluk için bu ilkel deneye başvurma yolu her zaman geçerli bir olasılıktır, ilkellik her zaman ortaya dökülebilir. Ne var ki bu ortaya dökülüşün iki yolu arasında ayrım gözetmek gerekir. Bunlardan birisi, eski dürtülerin güçlerinden hiçbir şey yitirmediği ama belli bir uygarlığın kültür düzenine ters düştüğü için bastırılan ilkel dürtülerdir; böyle bir durumda savaş, doğal yıkımlar, toplumsal çözülme gibi özel koşullar “kanallar”ın açılmasını kolaylaştırarak bastırılan ilkel dürtülerin fışkırmasına neden olur. Öteki olasılıksa bireyin ya da bir topluluk üyelerinin gelişmesinde ilerici evreye ulaşıldığı, bu evrenin yerine oturduğu durumdur; bu durumda yukarıda sözü edilen türden sarsıcı olaylar ilkel dürtülere geri dönüşü pek kolay sağlayamaz; çünkü bunlar bastırılmaktan çok yerlerine başka birşey getirilerek ortadan kaldırılmıştır; bu durumda bile ilkellik bütünüyle yok olmuş değildir; insanın toplama kamplarında uzun süre tutsak edilmesi ya da bedende belli kimyasal değişimlerin yer alması gibi olağanüstü koşullarda o kişinin ruhsal düzeni tümüyle bozulabilir ve ilkel dürtüler yenilenmiş bir güçle dışarıya fışkırabilir. Elbette bu iki aşın uç bir yanda ilkel, bastırılmış dürtüler öte yanda da bunların yerini alan ilerici güçler arasında sayısız yoğunluk dereceleri vardır. Bunların oranlanışı her insanda ayrı ayrı olacak, ilkel durumun farkında olmanın derecesine göre bastırmanın derecesi değişecektir. Bastırmalarla değil de ilerici tutumlarını geliştirerek ilkel yanlarını öylesine yok etmiş insanlar vardır ki bunlar o ilkel duruma dönebilirle yetilerini yitirmişlerdir artık. Aynı biçimde bazı kimseler de gelişerek ilerici duruma gelme konusunda tüm olanaklan öylesine tüketmişlerdir ki bunlar da seçme özgürlüklerini bu durumda ilerleme seçeneklerini bütünüyle yitirmişlerdir.

Belli bir toplumdaki genel havanın her bireyde bu yanlardan birisinin gelişmesini büyük ölçüde etkileyeceğini belirtmek gereksiz. Gene de bireyler burada bile toplumun tutumunda ağır basan tutumdan büyük ölçüde ayrılabilirler. Daha önce de belirttiğim gibi modern toplumda ilkel tutum içinde olan milyonlarca insan vardır ki bunlar bir yandan Hıristiyanlık’ın yada Aydınlanma’nın öğretilerine inanır, öte yandan bu görüşlerin ardına sığınarak “vahşilik”lerini, ölümseverliklerini sürdürürler; ya da Baal’e ve Astarte’ye taparlar. Bu insanlar, içlerinde bir çatışma bile duymazlar; çünkü onlann düşüncesine göre ileri fikirlerin hiçbir ağırlığı yoktur; ancak kapalı ya da üstü örtülü bir biçimde ilkel dürtülere göre davranırlar. Öte yandan eski kültürlerde çoğu kez ilerici bir tutum geliştiren insanlara da rastlanmıştır; bunlar belli koşullar altında topluluklarının büyük bir kesimine aydınlık getiren önderler olmuş, tüm toplumun yavaş yavaş gelişmesinin temelini atmışlardır. Olağanüstü bir üne ulaştıkları, öğretileriyle arkalannda iz bıraktıklan zaman bu kişilere peygamber, usta ya da bunlara benzer adlar verilmiştir. Bu kişiler olmadan insanlık ilkel evrenin karanlığından hiçbir zaman kurtulamazdı. Ama onların insanlığı etkileyebilmeleri de iş’in evrimi sırasında insanın kendisini doğanın bilinmeyen güçlerinden kurtarması, aklını ve nesnelliğini geliştirebilmesi, bir av ya da yük hayvanı gibi yaşamaktan kurtulmasıyla olmuştur.

Topluluklar için geçerli olan şey birey için de geçerlidir. Biraz önce incelediğimiz ilkel güçler her insanda vardır. Tümüyle “kötü” ya da tümüyle “iyi” olanların artık bir seçeneği kalmamıştır. Hemen hemen herkes gerileyerek ilkel tutuma dönebilir ya da ilerleyerek kişiliğini tümüyle gelişmiş bir biçimde ortaya dökebilir. Bunların birincisi aşın akıl hastalığı durumudur; ikincisi de hastalıktan kendiliğinden kurtulup iyileşme ya da bütünüyle uyanma ve olgunlaşma durumudur. Gelişmelerden hangisinin hangi koşullar altında yer aldığını incelemek, daha da ötesi olumlu gelişmeyi sağlayacak, hasta gelişmeyi durduracak yöntemleri geliştirmek ruhhekimliği, ruhçözümlemesi ve daha başka ruh bilimlerinin görevidir.3 Bu yöntemleri tanımlamak kitabımızın çapı dışında kalır; bu tanımlar ruhçözümleme ve ruhhekimliği konusunda klinik bulgularda yatar. Ama bizim sorunumuz açısından şunu kabul etmek önemlidir: Aşın durumların dışında her birey, bireylerden oluşan her topluluk herhangi bir noktada en akıldışı, en yıkıcı tutumlara geri dönebildiği gibi, aydınlık, ilerici tutuma da yönelebilir, insan ne iyidir, ne de kötüdür. İnsanın tek gücünün iyilik olduğuna inanırsak gerçeklere pembe bir gözlük arkasından bakarak onlan çarpıtır ya da acı bir umutsuzluğa kapılırız. Öbür aşın uca inanırsak o zaman da sinildikten kurtulamaz, kendimizde ve başkalarında bulunabilecek iyiliklere gözlerimizi kapamış oluruz. Gerçekçi bir görüş edinmek demek bunların ikisini de gerçekleşebilecek olasılıklar olarak görmek, her ikisinin de gelişmesine uygun koşullan inceleyip öğrenmek demektir.

Bu düşünceler bizi insanın özgürlüğü sorununa götürür, insan herhangi bir zamanda iyiliği seçmekte özgür müdür, yoksa içindeki ve dışındaki güçlerle kuşatıldığından elinde böyle bir özgürlük yok mudur? İstenç özgürlüğü sorunu üzerine çeşitli kitaplar yazılmıştır; bundan sonra yazacaklanma William James’in bu konuda söylediklerinden daha iyi bir giriş düşünemiyorum. James şunları yazıyor: “Herkeste özgür istenç konusundaki çatışmanın artık ilginçliğini yitirdiği, yeni ortaya çıkacak kimsenin herkesin zaten duyduğu savlan yinelemekten başka birşey yapamayacağı inancı yaygın. Bu, büyük bir yanlışlığa düşmek demektir. Bundan daha az deşilmiş, yaratıcı bir kafanın yepyeni olanaklar açabileceği başka bir alan yoktur bence bu konuda yapılabilecek şey belki de zorla bir sonuca ulaşmak ya da başkalarını boyun eğmeye zorlamak değil, iki görüş arasındaki sorunun ne olduğunu daha iyi kavramaya çalışmak, alınyazısı ve özgür istenç kavramlarının gerçekte ne demek olduğunu anlamaktır.” Bu sorunla ilgili olarak benim ilerdeki sayfalarda öne süreceğim öneriler ruhçözümleme deneylerinin, özgürlük sorununu yeni bir ışık altında aydınlatabileceği, bize sorunun bazı yeni yanlarını gösterebileceği inancına dayanıyor.

Özgürlüğün geleneksel olarak ele alınış biçiminde deneysel ve ruhbilimsel bilgiler kullanılmamış, özgürlük tanımı eksik kalmış, bu yüzden de sorunu genel ve soyut bir açıdan tartışma eğilimi ağır basmıştır. Özgürlükten seçme özgürlüğünü kastediyorsak o zaman sorun, örneğin A’yla B arasında bir seçme yapmakta özgür olup olmamak anlamına gelir. Gerekirciler özgür olmadığımızı söylemişlerdir; çünkü insan doğadaki başka bütün varlıklar gibi nedenlerle belirlenir; boşluğa atılmış bir taş nasıl düşmemekte özgür değilse insanın da A ya da B’den birisini seçmekten başka bir özgürlüğü yoktur; çünkü onun gerekirciliğe karşı koyanlarca bunun tersi savunulur; dinsel temele dayanarak Tanrı’nın insana iyilikle kötülük arasında seçme yapma özgürlüğünü verdiği bu yüzden de insanın elinde bu özgürlüğün bulunduğu ileri sürülür. İkinci olarak da insanın özgür olduğu, yoksa eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı belirtilir. Üçüncü olarak, insanın öznel bir biçimde özgür olma deneyimini yaşadığı, özgürlüğünün bilincinde olmasının da özgür olarak varolabileceğine kanıt olduğu söylenir. Bu savların hiçbirisi inandırıcı değildir.

Birinci sav, insanın Tanrı’ya inanmasını, Tanrı’nın insanlar için ne gibi planlar yaptığını bilmesini gerektirir, ikincisi insanı eylemlerinden sorumlu tutma, böylece onu cezalandırabilme isteğinden doğmuş gibidir. Eskiden de, şimdi de pek çok toplumsal düzenin bir parçası olan cezalandırma fikri, büyük ölçüde şu görüşe dayanmaktadır: Ceza, “varlıklar”ın oluşturduğu azınlığı “yoksullar”ın oluşturduğu çoğunluğa karşı koruma önlemidir (ya da öyle düşünülmüştür) ve yetkenin cezalandırma gücünün simgesidir. Cezalandırmak için sorumluluk taşıyan birisinin bulunması zorunludur. Burada insan Shaw’un şu sözünü anımsamadan edemiyor: “Adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi.” Üçüncü sav, özgürlüğün bilincinde olmanın özgürlüğün kanıtı olduğu savı, Spinoza ve Leibniz tarafından bütünüyle çürütülmüştür. Spinoza yanlış bir özgürlük sanrısına kapıldığımızı, çünkü isteklerimizin farkında olduğumuzu, oysa bu istekleri doğuran nedenleri bilmediğimizi göstermiştir. Leibniz de istencin yan yanya bilinçaltı olan eğilimlerle belirlendiğini kanıtlamıştır.

Spinoza ve Leibniz’den sonraki tartışmaların çoğunun şu gerçeği yakalayamaması şaşırtıcıdır aslında: Bizi bilinçaltı güçlerin yönettiği kabul edilmedikçe, seçme özgürlüğü sorunu çözülemez; o zaman da insan olsa olsa seçmesinin özgür bir seçme olduğunu sanarak kendisini avutur, istenç özgürlüğü konusundaki savlar bu özel karşı çıkışların dışında gündelik deneylerle çelişki içindedir. Savunucuları ister dinci ahlâkçılar, ister idealist düşünürler, isterse Marksist eğilimli varoluşçular olsun bu savlar, yüce birer varsayım olarak kalacaktır; aynca bireye karşı büyük haksızlık ettiklerinden pek de yüce sayılamaz bu savlar. Maddi ve ruhsal yoksunluk içinde yetişen kimseye karşı sevgi ve ilgi duymayan, bedeni yıllarca alkol almaktan yıpranmış, koşullarını değiştirme olanağını hiçbir zaman bulamamış bir insanın böylesi bir insanın kendi seçmesini yapmakta “özgür” olduğu söylenebilir mi? Bu tutum gerçeklere ters düşmez mi? Sevgisiz bir tutum değil midir bu? Son çözümlemede, yirminci yüzyılın dilindeyse, Sartre’m felsefesine çok benzeyen, burjuva bireyciliğini ve bencilliğini yansıtan bu tutum Max Stirner’in der Einzige und Sein Eigentum’unun (Biricik Kişi ve Mülkü) çağdaş bir yorumu değil midir?

Bunun tersi olan tutum, insanın seçmekte özgür olmadığını, belli bir noktada aldığı kararların daha önce yer alan iç ve dış olaylar tarafından belirlenip kararlaştırıldığını savunan tutum ilk bakışta insana daha gerçekçi ve akla yakın gelir. Gerekirciliği ister toplumsal gruplara, ister sınıflara, isterse bireylere uygulayalım Freud’çu ve Marksist çözümleme insanın içgüdüsel ve toplumsal dürtüleri belirlemeye karşı verilen savaşta ne denli zayıf kaldığını göstermemiş midir? Ruhçözümlemesi, anneye olan bağlılığını çözememiş bir kimsenin eyleme geçme, karar verme yetisi bulunmadığını, o insanın kendisini güvensiz duyduğunu, bu yüzden de dönüşü olmayan bir noktaya varıncaya dek gittikçe artan bir bağımlılıkla ana figürlerine çekildiğini göstermemiş midir? Marksçı çözümleme aşağı-orta sınıf gibi bir sınıfın servetini, kültürünü ve toplumsal işlevini yitirdikten sonra umutsuzluğa kapılıp ilkel, ölümsever ve narsisist bir duruma geri döndüğünü göstermemiş midir?

Ne var ki Marx da Freud da nedensel bir gerekirciliğin geriye çevrilemezliğine inanmak anlamında gerekirci değillerdi, ikisi de eskiden tutulmuş olan bir yolun değiştirilebileceğine inanıyorlardı, ikisi de insanın kendisini arkasından yöneten güçlerin farkında olmasından doğan böylece onun özgürlüğünü yeniden ele geçirmesini sağlayan değişme olanağını görmüşlerdi. (6) Marx da Freud da Marx’ın çok etkilendiği Spinoza gibi hem gerekirciydiler, hem de gerekirci değildiler; ya da ne gerekirciydiler, ne de gerekirciliğe karşıydılar, ikisi de insanın neden-sonuç yasalarıyla yönetildiğini ama bilinçlilik ve doğru eylemlerle kendi özgürlük alanını yaratıp genişletebileceğim öne sürüyorlardı. Optimum özgürlüğü kazanmak, zorunluluğun zincirlerinden kurtulmak insanın kendisine kalmıştı. Freud’a göre bilinçaltının farkında olmak, Marx’a göre de toplumsal-ekonomik güçlerin ve sınıfsal çıkarların farkında olmak bu özgürleşmenin koşullarıydı; her ikisinde de farkında olmaya ek olarak etkin bir istenç ve savaşım özgürlüğü sağlamak gerekli koşullardı.

Her ruhçözümleyici elbette farkına vardıktan sonra yaşamlarını belirleyen eğilimleri tersine çevirebilen, özgürlüklerini yeniden ele geçirmek için yoğun bir çabaya girişen hastalar görmüştür. Oysa insanın bu deneyimi geçirmesi için ruhçözümleyici olması gerekmez. Bazılarımız aynı şeyi kendimizde yaşamış ya da başkalarında görmüşüzdür: Varsayılan nedensellik zinciri kırılmış, bu insanlar daha önceki davranışlarına dayanılarak yapılan her türlü akla yatkın beklentiyle çeliştiğinden mucize gibi görünen bambaşka bir yol tutmuşlardır.

Geleneksel istenç özgürlüğü tartışması Spinoza’yla Leibniz’in bilinçaltı dürtüler konusundaki buluşlarının yerine oturmamasından zarar görmüştür. Bu konudaki tartışmaların boşa gittiğini gösteren başka nedenler de vardır. Bundan sonraki paragraflarda bence çok önemli olan bazı yanlışlardan söz edeceğim.

Yanlışlardan biri, bireyin özgürlüğünden çok insanın seçme özgürlüğünden söz etme alışkanlığıdır. Daha ilerde, bireyin değil de genel olarak insanın özgürlüğünden söz etmeye başlar başlamaz, sorunu çözülmezliğe götüren soyut bir tartışmaya girdiğimizi göstermeye çalışacağım. Bu durum bir insanın, seçme özgürlüğünü kazanmış öbürünün de yitirmiş olmasından doğmaktadır. Bunu insanların tümüne uygularsak ya da bir soyutlamayla ya da Kant ve William James’inki gibi salt ahlaksal bir varsayımla uğraşıyoruz demektir. Geleneksel özgürlük tartışmasında başka bir güçlük de özellikle Platon’dan Aquinas’a dek uzanan klasik yazarlar arasındaki eğilimde ortaya çıkar: Burada iyilik ve kötülük sorunu “genel olarak”, sanki insan iyilikle kötülük arasında bir seçme yapabilirmiş, bunlardan iyiliği seçme özgürlüğüne sahipmiş gibi ele alınır. Bu görüş tartışmaya büyük bir karışıklık getirmiştir; çünkü genel seçmeyle karşı karşıya kaldığında insanların çoğu “kötülük”e karşı “iyilik”i seçerler. Oysa “iyilik”le “kötülük” arasında seçme diye birşey yoktur iyilik ve kötülük doğru tanımlanmışsa, insanı iyiliğe götüren somut ve özel eylemlerden oluşan yollar ya da insanı kötülüğe götüren yollar vardır. Seçme konusunda içimizde doğan ahlaksal çatışma genel olarak iyilikle kötülük arasında bir seçme yapmaktan çok somut bir karar vermek zorunda kaldığımız zaman ortaya çıkar.

Geleneksel tartışmanın başka bir eksik yanı da çeşitli eğilim dereceleri yerine özgürlüğün seçme gerekirciliğinin karşısına konarak incelenmesidir. Daha ilerde de göstermeye çalışacağım gibi gerekirciliğe karşı özgürlük sorunu aslında eğilimler arasında çatışmadan, bu eğilimlerin kendilerine özgü yoğunluklarından doğar.

Son olarak da “sorumluluk” kavramının kullanılışındaki kargaşalığa bakalım. “Sorumluluk” sözcüğü çoğunlukla benim cezalandıracak ya da suçlanacak bir insan olduğumu göstermek için kullanılır; bu açıdan baktığımızda kendi kendimi suçlamamla başkalarının beni suçlamasına izin vermem arasında pek büyük bir ayrım yoktur. Kendi kendimi suçlu bulursam cezalandırırım; başkalan beni suçlu bulurlarsa insanların bazen belli bir seçeneği seçememeleri, onu seçmeye kapalı olduklarını gösteren birşey değildir.” [The Freedom of the Will (İstenç Özgürlüğü), (Londra: A and C. Black, 1958, s. 151) sözcüklerin altım ben çizdim, E. F.].

9-) Leibniz”incliner sans necessiter” (zorunluluk yokken bir eğilimi benimseme)den söz eden pek az yazardan biridir.

onlar cezalandırır. Bununla birlikte başka bir sorumluluk kavramı daha vardır ki onun cezalandırma ya da “suç”la hiçbir ilişkisi yoktur. Bu anlamda sorumluluk yalnızca “o şeyi yaptığımın farkındayım” anlamını taşır. Aslında yapılan şey “günah” ya da “suç” olarak görülür görülmez yabancılaştırılır. O şeyi yapan Ben değilimdir; “günahkâr”, “kötü insandır; cezalandırılması gereken “öteki kişi”dir; elbette bu arada suçluluk duyma ve kendini suçlama’nın üzülmeye, kendini lânetlemeye, yaşamı lânetlemeye yol açtığını belirtmeye gerek yok. Bu noktayı en büyük Hasidik* ustalardan biri olan Ger’li Isaac Meier çok güzel belirtmiştir:

Yaptığı kötü birşeyden söz eden ve onu düşünüp duran kişi derinlerine indiği kötülüğü düşünüyor demektir; insan neyi düşünüyorsa onun içine saplanmıştır insan tüm ruhuyla düşündüğü şeyin içine batmıştır; bu yüzden de hâlâ kötülük içinde yüzmektedir. Elbette o kişi düzelemez, çünkü ruhu kabalaşacaktır, yüreği çürüyecektir, bundan da öte, üstüne üzüntülü bir hava çökecektir. Ne yararı var? Pisliği öyle de karıştırsan, böyle de karıştırsan pislik gene pisliktir. Günah işlemiş olmak ya da olmamak cennette ne yararı olabilir bunun bize? Bunları düşüneceğin zamanı cennetin coşkulu mutluluğu için inciler dizerek geçirebilirsin, işte bunun için kutsal kitapta şöyle yazar: “Kötülükten ayrıl, iyilik yap.” kötülükten bütünüyle yüz çevir; o yolda düşünüp durma ve iyilik yap. Yanlış birşey mi yaptın? Öyleyse onu doğru birşey yaparak dengeler.

Aynı biçimde Tevrat’ta geçen ve çoğu zaman “günah” diye çevrilen çatah sözcüğü de aslında (yolu) “yitirmek” demektir; bunda “günah” ve “günahkâr” sözcüklerindeki suçlayıcılık yoktur. Aynı biçimde İbranice’ de “tövbe” sözcüğü de tesçubah’da ve (Tanrı’ya, kendi özüne, doğru yola) “dönmek” anlamındadır; bu sözcükte de kendini suçlama anlamı yoktur. Talmud’da da “dönüşün ustası” (“tövbe etmiş günahkâr”) deyimi geçer; böyle birinin hiç günah işlemeyenlerden üstün olduğu söylenir.

Bireyin karşılaştığı iki özel eylem yolu arasında seçme yapma özgürlüğünden söz ettiğimizi varsayalım; tartışmamıza tek bir somut ve yaygın örnekle başlayabiliriz: Sigara içmekle içmemek arasında seçme yapma özgürlüğü. Sigara içmenin sağlığa verdiği zararlar üzerinde raporları okumuş, sigara içmekten vazgeçmeye karar vermiş bir tiryakiyi ele alalım. Tiryaki “sigarayı bırakacağı”na karar vermiştir. Bu “karar” aslında bir karar sayılmaz. Yalnızca bir umudun dile getirilmesidir. Sigarayı bırakmaya “karar” vermiştir o kişi ama keyfi ertesi gün sigarayı bırakamayacak kadar yerinde, daha ertesi günse bırakamayacak kadar bozuktur; üçüncü gün “herkesten ayrı” davranmak istemez; bir sonraki gün sağlık raporlarının doğruluğundan kuşkulanmaya başlar; bırakmaya “karar vermiş” olmasına karşın sigara içmeyi böylece sürdürür gider. Bütün bu kararlar aslında birer fikir, birer plan, birer düş olmaktan öteye geçemez; gerçek seçme yapılana dek bu kararların hiçbir geçerliliği yoktur ya da çok az geçerliliği vardır. Bu seçme, önünde sigara bulunduğunda kişinin o sigarayı içip içmeme kararı vermek zorunda kaldığı zaman geçerlilik kazanır; gene de kişi ilerde, ikinci sigara için de aynı kararı vermek zorunda kalacaktır ve böylece sürüp gidecektir. Gerçek karar gerektiren şey her zaman somut eylemdir. Bu durumlarda önemli olan, o insanın o sigarayı içip içmemekte özgür olup olmadığıdır.

Burada birkaç soran çıkıyor ortaya. O insanın sigara konusundaki sağlık raporlarına inandığını, inansa bile bu zevkten vazgeçmektense yirmi yıl az yaşamayı yeğlediğini varsayabiliriz; bu durumda, görünürde bir seçme yoktur. Ne var ki sorun yalnızca çok iyi sarılıp sarmalanarak gözlerden kaçırılmıştır. O kişinin bilinçli düşünceleri, uğraşsa da bu savaşı kazanamayacağını sanmasından doğan akla uydurmalardan başka birşey değildir belki de. Seçme sorunu ister bilinçaltında kalmış isterse bilinçüstüne çıkmış olsun, seçmenin yapısı değişmez. Akıldışı tutkuların buyurduğu eyleme karşı aklın buyurduğu eylemi seçme sorunudur bu.

Spinoza’ya göre özgürlük gerçekliğin farkında olmaktan, bu gerçekliği kabul etmekten doğan, bireyin ruhsal ve zihinsel yeteneklerini en iyi biçimde geliştirmesini sağlayacak eylemleri belirleyen “yeterli fikirler”den oluşur. Spinoza’ya göre insan eylemini, tutkular ya da (nedenler’le) akıl belirler. Tutkuların yönetiminde insan, tutsak gibidir; aklın yönetimindeyse özgürdür.

Akıldışı tutkular insanı elinde oyuncak eden, onu gerçek öz çıkarlarının tersine hareket etmeye zorlayan, onun güçlerini zayıflatıp yok eden, ona acı çektiren tutkulardır. Seçme özgürlüğü sorunu aynı ölçüde iyi iki olasılık arasında seçme yapmak, tenis oynamakla yürüyüşe çıkmak, bir dostu görmeye gitmekle evde oturup kitap okumak arasındaki seçme değildir. Gerekircilik ya da belirlenmezcilik söz konusu olduğunda, seçme özgürlüğü her zaman daha kötüye karşı daha iyi olanı seçme özgürlüğüdür. Daha iyi ya da daha kötü olma durumu da her zaman yaşamın temel ahlaksal sorununa bakılarak anlaşılır ilericilikle gericilik, sevgiyle nefret, bağımsızlıkla bağımlılık arasında bir seçmedir bu. Özgürlük, akıldışı tutkuların sesine karşı aklın, sağlığın, huzurun, vicdanın sesini dinleme ve izleme yeteneğinden başka birşey değildir. Bu açıdan ben Sokrates’in, Platon’un, Stoacıların ve Kant’ın -L geleneksel görüşlerine katılıyorum. Burada vurgulamaya çalıştığım şey, aklın buyruklarına uyma özgürlüğünün, derinliğine incelenebilecek bir ruhbilimsel sorun olduğudur.

Şimdi gene sigarasını içip içmeme seçmesiyle karşı karşıya kalan kişi örneğine, değişik söylersek bu kişinin akla uygun isteğini yerine getirme özgürlüğüne sahip olup olmadığına bakalım. Bu isteğini gerçekleştiremeyeceğinden az çok emin olduğumuz bir insan tipi düşünebiliriz. Bu insanın anne figürüne derinden bağlı oral-alıcı bir yapıda olduğunu, her zaman başkalarından birşey beklediğini, kendisini hiçbir zaman gerçekleştiremediğini, bu yüzden de yoğun, sürekli bir huzursuzluk içinde olduğunu varsayabiliriz. Sigara içmek onun için alıcı açlığını doyurma, huzursuzluğuna karşı bir savunma yoludur; ona göre sigara güçlülüğü, erginliği, etkinliği simgeler; bu yüzden o kişi sigarasız edemez. Sigaraya karşı duyduğu açlık huzursuzluğunun, alıcılığının vb. sonucudur ve bu, dürtülerinin güçlülüğü ölçüsünde büyüktür. Dürtüler bir noktada o denli güçlüdür ki kişi açlığını içindeki güçler dengesinde çok büyük bir değişiklik olmadıkça bastıramaz. O zaman, uygulamaya bakarak o kişinin iyi olduğunu açıkça gördüğü şeyi seçmekte özgür olmadığını söyleyebiliriz. Öte yandan öylesine olgun, üretken, açlıktan öylesine uzak bir insan düşünebiliriz ki bu insan akla, kendi gerçek çıkarlarına karşı hareket edemeyecektir. O kişi de “özgür” olmayacaktır, sigara içemeyecektir; çünkü bundan böyle sigara içme isteği duymayacaktır.

Seçme özgürlüğü insanın elinde “olan” ya da “olmayan” biçimsel, soyut bir yeti değildir; daha çok, insanın kişilik yapısından doğar. Bazı insanların elinde iyiyi seçme özgürlüğü yoktur, çünkü o insanlar kişilik yapılan yüzünden iyiye göre davranma yetilerini yitirmişlerdir. Bazı insanlar da kötülüğü seçme yetilerini yitirmişlerdir çünkü onlarda da kişilik yapılan yüzünden kötülüğe karşı istek kalmamıştır. Bu iki aşın durumun, kişiliklerindeki güçler dengesi yüzünden bu iki tür insanın başka türlü davranamamalarıyla belirlendiğini söyleyebiliriz. Ne var kî insanların çoğunda birbiriyle çatışan eğilimler öyle dengelenmiştir ki seçme sözkonusu olabilir. Seçme edimi, o insanın kişiliğinde birbiriyle çatışan güçlerden birinin ya da öbürünün ağır basmasıdır.

“Özgürlük” kavramını iki değişik anlamda kullanabileceğimiz ortaya çıktı sanıyorum: Bunların birincisinde özgürlük olgun, bütünüyle gelişmiş, üretici bir insanın tutumunun, yaklaşımının ve kişilik yapısının bir parçasıdır; bu anlamda “özgür” insandan seven, üretici, bağımsız bir insan olarak sözedilebilir. Aslında bu anlamda özgür bir insan gerçekten seven, üretici ve bağımsız bir kişidir, bu anlamda özgürlük, iki olası eylem arasında özel bir seçmeyi değil o insanın kişilik yapısını gösterir; bu anlamda “kötülüğü seçmekte özgür olmayan” insan bütünüyle özgür olan insandır. Özgürlüğün ikinci anlamı şimdiye dek kullanageldiğimiz anlamı, özlü söylersek birbirine zıt iki seçenek arasında seçme yapma yetişidir; ne var ki bu seçenekler yaşamda her zaman akılsal çıkarlara karşı akıldışı çıkartan, yaşamın gelişmesine karşı durgunluk ya da ölüm arasında bir seçmeyi gösterir; bu ikinci anlamda en iyi ve en kötü insan seçmekte özgür değildirler; seçme özgürlüğüyse ancak birbiriyle çatışan eğilimler taşıyan ortalama kişi için sözkonusudur.

Özgürlüğü ikinci anlamda düşünürsek şu sorun çıkar ortaya: Birbiriyle çatışan bu eğilimler arasından seçme özgürlüğü hangi etkenlere dayanmaktadır?

Çok açıktır ki en önemli etken birbiriyle çatışan eğilimlerin ne ölçüde ağır bastığı, özellikle de bu eğilimlerin bilinçaltı yanıdır. Akıldışı eğilim ağır bastığı zaman seçme özgürlüğünü destekleyen şeyin ne olduğunu sorarsak yanıt kötüye karşı iyi olanı seçmede belirleyici etkenin farkında-olma olduğudur: (1) iyinin ve kötünün ne olduğunun farkında olmak; (2) somut durumda hangi eylemin istenen amaca uygun bir yol olduğunun farkında olmak; (3) ortada olan isteğin ardında yatan dürtülerin farkında olmak; bu da bilinçaltı arzuların keşfedilmesi demektir; (4) aralarında seçme yapılabilecek olanakların farkında olmak; (5) bu seçeneklerin birine karşı öbürünü seçmenin getireceği sonuçların farkında olmak; (6) eyleme geçme istenciyle birlikte gelmedikçe, insanın tutkularına karşı girişilen bir eylemin zorunlu olarak getireceği gerginliğin acısına katlanma isteği olmadıkça, farkında olma durumunun hiçbir etkisi olmayacağının farkında olmak. 

Spinoza’ya göre insanın görevi, ahlaksal amacı, gerekirciliği azaltmak, daha çok özgürlüğe ulaşabilmekti. însan bunu kendinin farkında olarak, onu kör ve tutsak eden tutkularını bir insan olarak kendisini gerçek çıkarları doğrultusunda davranmaya götüren eylemlere (“etkin sonuçlara”) dönüştürerek başarabilirdi. “Tutku olan bir duygu belirgin ve açık bir biçimde algılanır algılanmaz tutku olmaktan çıkar.” Özgürlük bize verilmiş bir şey değil, belli sınırlamalar içinde sezgi ve çabayla elde edebileceğimiz bir şeydir. Yürekliysek ve farkında olabiliyorsak seçme seçeneği elimizdedir.

İyilik ve kötülüğün ne olduğunun farkında olmak pek çok ahlaksal dizgede iyilik ve kötülük diye adlandırılan şeyleri kuramsal olarak bilmek’ten ayrı bir şeydir. Geleneğe dayanarak sevginin, bağımsızlığın ve gözüpekliğin iyi, nefretin, boyun eğmenin ve korkaklığın kötü olduğunu bilmenin hiçbir anlamı yoktur, çünkü bu bilgi yetkililerden, töresel öğretilerden vb. edinilen yabancılaşmış bir bilgidir; bu bilginin doğru olarak kabul edilmesi bu kaynaklardan gelmesindendir. Farkında olmak demek o kişinin öğrendiklerini yaşayarak, kendisiyle deneylere girişerek, başkalarını gözleyerek sonunda da sorumsuz bir “fikir” edinmek yerine bir inanç kazanarak kendi kendine edindiği bilgilere dönüştürmesi demektir. Ne var ki genel ilkeler üzerinde bir karara varmak da yetmez. Bu farkında olmanın ötesinde insanın kendi içindeki güçler dengesinin ve bilinçaltı dürtüleri gizleyen akla uydurmalarının farkında olması gerekir.

Özgül bir örnek alalım: Bir erkek bir kadına karşı büyük bir çekilme, onunla cinsel ilişkide bulunmak için güçlü bir istek duysun. Erkek bilinçüstünde bu isteği kadının onca güzel, onca anlayışlı olmasından ya da kendisinin büyük bir cinsel açlık duymasından, şefkate gereksinme duymasından ya da onca yalnız olmasından ya da herhangi bir nedenden dolayı duyduğunu düşünür. O kadınla bir ilişkiye girerse ikisinin yaşamını da alt üst edeceğinin farkında olabilir; kadının güvensiz olduğunu, koruyucu bir güç aradığını, bu yüzden yakasını bırakmayacağını bilebilir; bütün bunları bilmesine karşın kararından caymaz ve kadınla ilişkiye girer. Neden? Çünkü arzusunun farkındadır ama o arzusunun ardında yatan güçlerin farkında değildir. Bu güçler neler olabilir? Birçok güç arasından bir tanesini, çoğu zaman en etkili olan gücü seçeceğim burada: Erkeğin boş benlik duygusu ve narsisizmi. Erkek o kadını elde etmeyi kendi çekiciliğini ve değerliliğini kanıtlamak amacıyla aklına koymuşsa bu gerçek dürtünün çoğu zaman farkında olmayacaktır. Yukarıda sayılan akla uydurmaların daha da çoğuna, belki tümüne kendini kaptıracak, böylece gerçek dürtüsüne göre davranacaktır; çünkü bu dürtüyü göremeyecek, daha başka, çok daha akla yatkın dürtülere göre davrandığı sanısına kapılacaktır.

Farkında olmanın ikinci adımı, o kişinin, hareketinin getireceği sonuçların bütünüyle farkında olmasıdır. Karar anında kafası arzularla ve yatıştırıcı akla uydurmalarla doludur. Oysa hareketinin sonuçlarını açıkça görebilse, örneğin şunları anlayabilse kararı değişecektir: Çok uzatmalı, dürüst olmayan bir sevgi ilişkisine girmektedir; narsisizmini ancak yeni fetihlerle duyurabileceğinden o kadından da bıkacaktır; gene de suçluluk duyduğu, kadını hiçbir zaman gerçekten sevmediğini kabul etmekten korktuğu için yerine getiremeyeceği sözler vermeye devam edecektir; bu çatışmanın kendisi ve kadın üzerinde felce uğratıcı, zayıflatıcı etkileri olacaktır vb.

Davranışın ardında yatan gerçek dürtülerin, bu tutumun getireceği sonuçların farkında olmak bile insanı doğru karara götürecek eğilimi güçlendirmeye yetmez. Önemli başka bir şeyin daha farkında olmak gerekin Gerçek seçme ne zaman yapılmaktadır ve insanın yaptığı seçmelerin getirdiği gerçek olanaklar nelerdir?

Örneğimizdeki erkeğin tüm dürtülerin ve tüm sonuçların farkında olduğunu varsayalım; o kadınla yatmamaya “karar verdiği”ni varsayalım. Bu karardan sonra kadını gezmeye götürür ve evine bırakmadan önce “Birşey içelim mi?” der. Dışardan bakınca bu öneri zararsız görünür. Birlikte içki içmenin hiçbir zararı yoktur; aslında güçler dengesi bu denli nazik olmasa hiçbir şeyin zararı yoktur. O anda erkek “birlikte bir içki içme”nin nelere yol açabileceğini farkedebilse belki de bu öneride bulunmayacaktır bile. O zaman havanın romantikleşeceğini, içkinin istenç gücünü zayıflatacağını, bir içki daha içmek için kadının evine gireceğini, sonunda kesinlikle kadınla sevişeceğini görebilecektir. Tam bir uyanıklık içinde bu sonuçtan kaçınamayacağını önceden kestirebilecek, kestirebildiği için de “birlikte içki içmek”ten kaçınabilecektir. Oysa arzusu onun bu zorunlu sonucu görmesini engellediğinden, elinde olanak varken doğru olduğunu bildiği seçmeyi yapamaz. Başka deyişle asıl seçme burada kadınla sevişmeye başladığı zaman değil birlikte içki içmeyi önerdiği (ya da belki onu birlikte gezmeye çağırdığı) zaman yapılmıştır. Bu kararlar zincirinin sonuncu halkasında o kişi artık özgür değildir; daha önceki bir aşamada gerçek seçmenin hemen orada, o zaman yapılması gerektiğini farketse belki özgür olma olanağını kullanabilir. İnsanın kötüye karşı iyiyi seçme özgürlüğüne sahip olmadığı görüşü, büyük ölçüde olaylar zincirindeki ilk ya da ikinci karara değil de en son karara bakmaktan doğar. Gerçekten de en son karar anında seçme özgürlüğü yok olup gitmiştir. Oysa kişi kendi tutkularına bütünüyle kapılmadan önce bir noktada seçme özgürlüğünü henüz yitirmiştir. Şöyle bir genelleme yapılabilir belki: Birçok insanın yaşamlarında başarısızlığa uğramaları akla uygun davranabilme özgürlüğünün ellerinde bulunduğunu görememelerinden, seçmenin farkına vardıkları zaman da artık karar vermek için zamanın geçmiş olmasındandır.

Asıl kararın ne zaman verildiğini görebilmekle çok yakından ilgili başka bir sorun daha vardır. Seçme yeteneğimiz yaşam deneyimlerimizle birlikte sürekli olarak değişir. Yanlış kararlar vermeyi ne denli uzun sürdürürsek yüreğimiz o ölçüde katılaşır; ne denli çok doğru karar verirsek yüreğimiz o ölçüde yumuşar daha iyi söylersek o ölçüde canlılık kazanırız.

Burada söz konusu ilkeye iyi bir örnek satranç oyunudur. Aynı ustalıkta iki oyuncunun bir oyuna başladığını düşünürsek ikisinin de aynı ölçüde kazanma şansı vardır (beyaz taşlarla başlayanın şansı birazcık daha fazladır elbette ama burada önemli saymayabiliriz bunu); başka bir deyişle her iki oyuncunun da kazanma özgürlüğü aynıdır. Diyelim ki beş el oynadıktan sonra durum değişmiştir. İkisi de kazanabilirler ama daha iyi bir hamle yapan A daha büyük bir kazanma şansına sahiptir. Bir bakıma onun rakibi B’ye göre daha büyük bir kazanma özgürlüğü vardır. Ama B de kazanmakta özgürdür henüz. Birkaç hamleden sonra A, B tarafından iyi hamlelerle karşılanmayan doğru hamleler yapmayı sürdürerek artık oyunu kazanacak duruma gelir; ama hemen hemen kazanacak duruma gelir. B de hâlâ kazanabilir. Birkaç hamleden sonra oyunun sonucu belli olur. Usta bir oyuncu olduğunu varsayarsak, B artık kazanma özgürlüğü kalmadığını anlayacaktır. Aslında mat edilmeden önce oyunu yitirdiğini görür. Kazanma özgürlüğünü yitirdikten sonra bile hâlâ kazanabileceğini sanan kişi ancak belirleyici etkenleri çözümlenemeyen acemi bir oyuncudur; böyle bir oyuncu, yanılgısı yüzünden oyunu acı sonuna dek götürür ve şahını kaptırır.

Satranç oyunu benzetmesinin anlamı açıktır. Özgürlük “sahip olduğumuz” ya da “olmadığımız” sürekli bir özellik değildir. Aslında bir sözcüğün, soyut bir kavramın dışında “özgürlük11 diye bir şey yoktur. Yalnızca bir tek gerçeklik vardır: Seçmeler yapma süreci içinde kendimizi özgürleştirme eylemi. Bu süreç içinde seçmeler yapabilme yetimizin derecesi her eylememizle, yaşam deneyimimizle değişir. Yaşamımda kendime güvenimi, bütünlüğümü, gözüpekliğimi, inancımı pekiştiren her adım, aynı zamanda istenen seçenekleri seçme yetimi de artırır; sonunda benim için istenmeyen eylemi seçmek, isteneni seçmekten çok daha zor bir duruma gelir. Öte yandan her boyun eğme, her korkaklık hareketi beni zayıflatır, daha büyük boyun eğme eylemlerine yol açar, sonunda özgürlüğümü bütünüyle yitiririm. Artık hiçbir yanlış hareket yapamayacağım aşın durumla doğru bir harekette bulunmayı seçme özgürlüğümü yitirdiğim öbür aşın durum arasında seçme özgürlüğünün sayısız derecelenmeleri vardır. Yaşamın uygulanmasında seçme özgürlüğünün derecesi her an değişir. İyiyi seçme özgürlüğümün derecesi büyükse iyiyi seçmek büyük bir çaba gerektirmez. Küçükse çok büyük bir çabayı, başkalarının yardımını ve elverişli koşullan gerektirir.

Yitirilen yalnızca bir satranç oyunuysa sonuç insana o denli acı gelmeyebilir. Ama generallerin artık yitirdiklerini görme yeteneğine ve nesnelliğe sahip olmamaları yüzünden milyonlarca insan ölürse sonuç gerçekten acıdır. Yüzyılımızda böylesi acı bir sona iki kez tanık olduk. Önce 1917’de, sonra da 1943’te. Her iki durumda da Alman generalleri kazanma özgürlüklerini yitirdiklerini göremediler, savaşı, milyonlarca insanı kurban ederek akılsızca sürdürdüler.

Bu olguya klasik bir örnek kutsal kitapta Firavun’un Ibraniler’in serbest bırakılması isteğine karşı gösterdiği tepkidir. Firavun kendisinin, halkının başına gelen ve gittikçe çoğalan acılardan korkmaktadır; İbraniler’i bırakmaya söz verir; ama tehlike ortadan kalkar kalkmaz “yüreği katılaşır” ve gene İbraniler’i serbest bırakmamaya karar verir. Firavun’un tutumunda asıl önemli olan, yüreğinin katılaşması sürecidir. Doğru yolu seçmekten kaçındığı sürece yüreği katılaşmaya devam eder. Ne denli acı çekerse çeksin bu öldürücü gelişmeyi durduramaz; sonunda kendisinin ve halkının yıkımına yol açar. Firavun’un yüreğinde hiçbir değişiklik olmaz; çünkü o yalnızca korkuyla karar vermektedir; değişiklik olmaması yüzünden de yüreği gittikçe katılaşır; sonunda kendisinde seçme özgürlüğü diye bir şey kalmaz.

Firavun’un yüreğinin katılaşması öyküsü aslında kendi gelişmemize, başkalarının gelişmesine bakarak gözlemleyebileceğimiz bir deneyin şiirli bir biçimde anlatılmasından başka bir şey değildir. Bir örnek düşünelim: Sekiz yaşında beyaz derili çocuğun bir arkadaşı vardır: Karaderili hizmetçinin oğlu. Beyaz çocuğun annesi oğlunun küçük Zenci’yle oynamasını istemez; ona arkadaşıyla görüşmemesini söyler. Çocuk direnir; annesi söylediğini yaparsa onu sirke götüreceğine söz verir; çocuk boyun eğer. İstediğinden caymak ve rüşveti kabul etmek çocukta bir şeylere yol açmıştır. Utanır, kişilik bütünlüğü zedelenmiştir, kendine güvenini yitirmiştir. Ama henüz onanlamayacak bir durum yoktur. On yıl sonra bir kızı sever; şöyle bir tutuluverme değildir bu; ikisi de birbirlerine karşı derin, insanca bir bağlılık duymaktadırlar; ama kızın ailesi oğlanınkine göre daha aşağı sınıftandır. Oğlanın anne-babası nişanlanmalarını istemez; oğlanı kandırmaya çalışırlar; oğlan ayak direyince resmi nişanı dönüşüne ertelemek koşuluyla altı aylığına onu Avrupa’ya göndermeyi önerirler; delikanlı öneriyi kabul eder. Bilinçüstünde bu yolculuğun kendisine çok iyi geleceğine ve elbette dönüşünde sevgilisine karşı duygularında hiçbir değişiklik olmayacağına inanmaktadır. Ama öyle olmaz. Pek çok kızla tanışır, çok beğenilir, benlik duygusunu doyurur; sonunda sevgisi ve evlenme karan zayıfladıkça zayıflar. Dönüşünden önce kıza nişanı bozduğunu bildiren bir mektup yazar.

Delikanlının kararı ne zaman verilmiştir? Onun sandığı gibi son mektubu yazdığı gün değil, anne-babasının Avrupa’ya gönderme önerilerini kabul ettiği gün. Bilinçüstünde olmasa da bu rüşveti kabul etmekle kendisini sattığını sezmiştir ve karşılık olarak söz verdiği şeyi yerine getirmesi, kızdan ayrılması gerekmiştir. Ayrılmasının nedeni Avrupa’da yaptıklan değildir; sözünü tutmak için içinden geçtiği mekanizmadır. Burada da gene sözünden caymıştır; sonunda bu, kendinden nefret etmesine (yeni fetihlerin vb. getirdiği doyumun ardına gizlenmiş de olsa) iç sağlamlığını, kendine güvenini yitirmesine yol açmıştır. Bu delikanlının yaşamını ayrıntılarıyla izlemeye gerek var mıdır artık? Fizik okuyacağına babasının işini sürdürecektir; karşılığında ödüllendirilecektir; anne-babasının zengin dostlarının kızıyla evlenecektir; başanlı bir işadamı ve siyasal bir önder olacaktır; kamuoyuna karşı direnmekten korktuğu için vicdanının sesine kulak vermeyerek öldürücü kararlar alacaktır. Yüreğin katılaşmasının öyküsüdür onun öyküsü. Bir ahlaksal yenilgi onu ikinci bir ahlaksal yenilgiye götürür; sonunda dönüşü olmayan bir noktaya sürüklenir. Sekiz yaşındayken direnip rüşveti almayabilirdi; özgürdü henüz. O zaman belki onun çıkmazını duyan, bilen bir dostu, büyükbabası ya da bir öğretmeni yardım edebilirdi kendisine. On sekiz yaşında özgürlüğü biraz daha azalmıştır; daha sonraki yaşamı özgürlüğünün gittikçe azaldığı bir süreçtir artık; sonunda öyle bir noktaya gelir ki yaşam oyununu bütünüyle yitirir. Pek çok insan Hitler görevlisi ölçüsünde vicdansız ve katı yürekli olsalar bile iyi insan olma şansıyla başlamışlardır yaşamlarına. Bu insanların yaşamlarını çok ayrıntılı bir biçimde çözümlersek belki bir anda yüreklerinin ne ölçüde katılaşmış olduğunu, insan olma şanslarını son olarak ne zaman yitirdiklerini öğrenebiliriz. Bunun tersi de doğrudur; ilk basan ondan sonrakini kolaylaştırır; sonunda doğruyu seçmek hiçbir çaba gerektirmez artık.

Örneğimizde birçok insanın başansızlığa uğradığı nokta açıkça görülüyor; bu insanların yaşama sanatında başansızlığa uğramalarının nedeni, yaradılıştan kötü ya da istenç gücünden yoksun olmalan yüzünden daha iyi bir yaşam sürememeleri değildir; başansızlıklan yolun ikiye ayrıldığı noktada durduklan, bir karar vermelerinin gerektiği zaman uyanıp gözlerini açmamalarından doğar. Yaşamın kendilerine bir soru getirdiğinin, yanıt verme seçeneklerinin henüz ellerinde olduğunun farkında değillerdir. Yanlış yolda attıklan her adımla, yanlış yolda olduklarını kabul etmeleri gittikçe güçleşir; bu da çoğu zaman o ilk yanlışlık noktasına dönmeleri gerektiğini, boşu boşuna zaman ve enerji harcamış olduklarını kabul edememelerinden doğar.

Aynı şeyler toplumsal ve siyasal yaşamda da geçerlidir. Hitler’in başarısı zorunlu muydu? Alman halkının herhangi bir noktada onu baştan atma özgürlüğü yok muydu? 1929’da Almanlar’ı Nazilik’e doğru götüren etkenler vardı. Düşünce yapılan 1918’le 1923 arasında oluşan öfkeli ve sadist bir alt-orta sınıfın bulunması, 1929 ekonomik çöküntüsünün yarattığı geniş işsizlik; ülkede sosyal demokrat önderlerin daha 1918’de hoşgörüyle karşıladıklan askeri güçlerin gittikçe ağırlık kazanması; ağır sanayicilerin kapitalizmdışı bir gelişmeye karşı duyduk-lan kuşku; komünistlerin, sosyal demokratlan başlıca düşman belleme taktikleri; yetenekli olsa da yan deli, çıkarcı bir demagogun bulunması bunlar etkenlerin yalnızca en önemli olanlandır. Öte yandan Nazilik’e karşı güçlü işçi sınıfı partileriyle güçlü işçi sendikaları gene Nazilik’e karşı olan bir liberal orta sınıf vardı; Almanlar’ın kültür ve insancılık gelenekleri vardı. Her iki tarafı çeken etkenler 1929’da öyle bir denge durumu içindeydiler ki Nazilik’in yenilgiye uğratılması olanağı ‘ henüz yitirilmemişti. Aynı şey Hitler’in Rhineland’ı işgalinden önceki dönem için de söylenebilir; orduda bazı önderler arasında Hitler’e karşı bir tertip ve Hitler’in askeri tabanının zayıflatılması söz konusuydu; Batılı müttefiklerin güçlü bir eylemle Hitler’i yenilgiye uğratmaları çok olasıydı. Öte yandan Hitler çılgınca zalimliği, katı yürekliliği ve acımasızlığıyla işgal ettiği ulusların halklarını kendine düşman etmeseydi ne olurdu? Kendisine Moskova, Stalingrad ve başka mevzilerden stratejik bir biçimde çekilmesini öğütleyen generallerini dinleseydi ne olurdu? Bütünüyle yenilgiye uğramaktan kaçınma özgürlüğü var mıydı elinde?

Son örneğimiz farkında olmanın seçme yetisini büyük ölçüde belirleyen başka bir yanını aydınlatıyor Gerçek olasılıklardan doğmadıkları için gerçekleşmeleri olanaksız olan seçeneklere karşı gerçekliği olan seçenekleri seçebilmek.

Gerekirciliğe göre her seçme durumunda bir tek gerçek olasılık vardır; Hegel’e göre özgür insan bu bir tek olasılığın, başka deyişle zorunluluğun farkında olarak hareket eder. Özgür olmayan insan bunu göremez; bu yüzden de zorunluluğa, aklın buyruğuna uyduğunu bilmeden belli bir biçimde davranır. Öte yandan gerekirci olmayan bir açıdan, seçme anında birçok olasılık vardır ve insan bunlardan birini seçmekte özgürdür. Ne var ki çoğu zaman yalnızca bir tek “gerçek olasılık” değil iki ya da daha fazla olasılık bulunur. İnsanı sınırsız sayıda olasılıklar arasında bir seçme yapma durumunda bırakan belirlenmezcilik diye bir şey yoktur.

“Gerçek olasılık”la ne anlatmak istiyoruz? Gerçek olasılık bireyin ya da toplumun içinde etkileşmekte olan güçlerin yapısı gözönüne alındığında gerçekleşebilecek olasılıktır. Gerçek olasılık insanın isteklerini ve arzularını gösteren ama o koşullar içinde hiçbir zaman gerçekleştirilemeyecek olan yalancı olasılığın tam karşıtıdır, insan, belli ve belirlenebilir bir düzende bir araya gelen güçler topluluğundan oluşur. Kendine özgü bu güçler düzeninden oluşan “insan” sayısız etken altındadır: Çevresel koşullar (sınıf, toplum, aile), kalıtımsal ve bedensel koşullar; maddi olarak inceleyebileceğimiz bu etkenlerin, “sonuçlar”ı önceden belirleyen “zorunlu” nedenler olup olmadıklarını anlayabiliriz. Yaradılıştan utangaç bir insan ya aşın sıkılgan, içine kapanık, edilgen, pısırık birisi olabilir ya da çok sezgili birisi, örneğin yetenekli bir şair, bir ruhbilimci ya da doktor olabilir. Ama böyle bir insanın duygusuz, umursamaz, vurdumduymaz, “istediğini alan” bir insan olma yolunda “gerçek bir olanağı” yoktur. Şu ya da bu yönde gelişmesi, ona yön veren öteki etkenlere bağlıdır. Aynı ilke yaradılıştan sadistliğe eğilimi olan ya da çok erken yaşlarda sadistlik eğilimi geliştiren insan için de geçerlidir; bu durumda o kişi ya sadist olur ya da sadistliğiyle savaşıp o yanını yenerek öylesine güçlü bir zihinsel “koruyucu madde” geliştirir ki artık zalimce davranamaz; üstelik kendisine ya da başkalarına karşı girişilen zalimliklere karşı da aşın duyarlı olur; ama hiçbir zaman sadizme karşı ilgisiz bir kişi olamaz.

Yaradılıştan gelen etkenler arasındaki “gerçek olanaklar”dan sigara tiryakisi örneğimize dönersek, tiryakinin karşısında iki olanak bulunduğunu görürüz: O kişi ya tam bir tiryaki olarak kalacaktır ya da artık bir tek sigara bile içmeyecektir. Sigara içmeye devam edebileceği ama günde yalnızca birkaç sigarayla yetinebileceği inancı tam bir yanılsamadır. Kadınla ilişkiye giren erkek örneğimizde de adamın karşısında iki gerçek olasılık vardır: Ya kızı gezmeye götürmeyecektir ya da onunla bir sevgi ilişkisine girecektir. Erkeğin düşündüğü olasılık, kızla içki içmeye karşın ilişkiye girmemek, erkeğin ve kadının kişilik-lerindeki güçler toplamı düşünülürse gerçekdışıdır.

İşgal ettiği ülkelerin halkına karşı öylesine katı ve zalimce davranmasaydı, stratejik geri çekilme önerilerini kabul etmeyecek ölçüde narsisist olmasaydı vb., Hitler’in savaşı kazanması hiç değilse böylesine bir yıkımla yitirmemesi gerçek bir olasılığa dönüşebilirdi. Ama bu olasılıklara dışında hiçbir gerçek olasılık söz konusu değildi. Umduğu gibi Hitler’in işgal ettiği ülkelerin halklarına karşı yıkıcılığını böylesine sürdürebilmesi, aynı zamanda hiç geri çekilmeyerek boş benlik duygusunu ve büyüklüğünü doyurması, bu arada bütün öteki kapitalist güçleri kendi tutkularıyla tehdit etmesi, üstelik savaşı kazanması bunların hepsi Hitler için gerçek olasılıklar arasına giremezdi. Aynı şey, içinde bulunduğumuz durum için de geçerlidir: Her yanda nükleer silâhların bulunmasının, bunun yarattığı karşılıklı korku ve kuşkunun yol açtığı güçlü bir savaş eğilimi vardır; uluslar kendi üstünlüklerine körü körüne tapmaktadırlar; dış politika, nesnellikten ve akıldan yoksundur. Öte yandan her iki bloktaki halkların çoğu nükleer savaşın yıkımından kaçınmak istemektedirler; insanlığın geri kalan kesimiyse büyük güçlerin öteki ülkelerin tümünü bu çılgınlığa sürüklemelerine karşı bağırarak direnmektedirler; barışçıl çözümlere başvurulmasını sağlayacak, insanlığı mutlu bir geleceğe götürecek toplumsal ve teknolojik etkenler vardır, iki ayn yönde gelişen bu iki dizi etkenin yanında insanların seçebileceği iki gerçek olasılık bulunmaktadır Nükleer silâhlanma yansına ve soğuk savaşa son vererek barışı seçmek; ya da şimdiki politikayı sürdürerek savaşı seçmek. Bunlardan birisi ağır bassa bile her iki olasılığın da geçerliliği vardır. Seçme özgürlüğü henüz yitirilmemiştir. Ama hem silâhlanma yansını, hem soğuk savaşı, hem paranoid nefret tutumunu, hem de nükleer yıkımdan kaçınabilmeyi bir arada sürdürme olasılığı yoktur.

1962’de karar özgürlüğü yitirilmiş gibiydi; birkaç ölümdelisi’nin dışında kimsenin istememesine karşın, yıkım gene de gerçekleşmek üzereydi. O zaman insanlık nasılsa bu korkulu durumdan kurtuldu. Ardından gelen gerginliklerin yumuşaması döneminde görüşmeler yapıldı, ödünler verildi. İçinde bulunduğumuz şu günler 1964 belki de insanlığın yaşamla yıkım arasında seçme özgürlüğünü kullanabileceği son olanaktır. İyi niyetten öteye geçmeyen, önümüzdeki seçeneklere ve bunların getireceği sonuçlara bir açıklık kazandırmayan yüzeysel anlaşmaların ötesine geçemezsek, seçme özgürlüğümüz bütünüyle elimizden gidecektir. İnsanlık kendini yok ederse bu, insan yüreğinin yaradılıştan kötü olmasından değil gerçekçi seçeneklerin ve bunların getireceği sonuçların farkına varamamasından olacaktır. Özgürlük, aralarından seçme yapabileceğimiz gerçek olanaklarla özlemlerimizi dile getiren “gerçekdışı” olanakların farkında olmaktan doğar; özlemlerimiz yoluyla gerçek ama (bireysel ve toplumsal açıdan) sevimsiz seçenekler arasında karar vermek gibi tatsız bir görevden kendimizi kurtarmış oluruz. Gerçekdışı olanaklar elbette aslında hiç de olanak sayılmaz; boş düşlerdir bunlar yalnızca. Ama acınası gerçek şudur ki çoğumuz gerçek seçeneklerle, sezgi ve özveri gerektiren bir seçme yapma zorunluğuyla karşı karşıya kaldığımızda deneyebileceğimiz başka olasılıklar bulunduğunu düşünmek isteriz; böylece bu gerçekdışı olasılıkların aslında bulunmadığını, bunların peşinden gitmenin kararı, alınyazısının karanlığına gömmek olduğunu görmezlikten geliriz. Varolmayan olasılıkların gerçekleşeceği yanılsaması içinde yaşayan insan kendisi için seçmeyi başkalarının yaptığı, kendisinin istemediği bir yıkıma uğradığı zaman şaşırır, kızar, kırılır. İşte o zaman başkalarını suçlamak, kendini savunmaya girişmek ve/ya da Tanrı’ya dua etmek gibi yanlış tutumlar edinir; oysa kişinin, sorunla yüzyüze gelmekten korkması, sorunu kavrayacak ölçüde akıllı olamaması yüzünden önce kendini suçlaması gerekir.

Öyleyse sonuç olarak insanın eylemlerinin, her zaman kişiliğini etkileyen (çoğu zaman bilinçaltı) güçlerden doğan eğilimlerden doğduğunu söyleyebiliriz. Bu güçler belli bir yoğunluğa ulaştığında öylesine etkili olabilirler ki insana belli eğilimler vermekten de öteye giderek onu belirlerler; böylece kişinin elinde seçme özgürlüğü diye birşey kalmaz. Birbiriyle çatışan bu eğilimlerin kişilik içinde olumlu bir biçimde etkili olduğu durumlarda seçme özgürlüğü var demektir. Ama bu özgürlük, varolan gerçek olasılıklarla sınırlıdır. Bu gerçek olasılıklar toplam durumla belirlenir. İnsanın özgürlüğü, varolan gerçek olasılıklar (seçenekler) arasında bir seçme yapma olanağından oluşur. Bu anlamda özgürlük “zorunluluğun farkında olarak davranma” değil seçeneklerin ve bunların sonuçlarının farkında olarak davranma diye tanımlanır.

Belirlenmezcilik diye bir şey yoktur hiçbir zaman; bazen gerekircilik vardır, bazen de yalnızca insana özgü farkında olma olgusundan doğan seçenekçilik vardır. Başka bir deyişle her olay bir nedenden doğar. Ne var ki o olaydan önceki etkenler topluluğunda bir sonraki olayın neden olabilecek dürtüler bulunabilir. Bu olası nedenler arasından hangisinin belirleyici neden olacağı insanın karar anının farkında olmasına bağlıdır. Başka deyişle hiç bir şey nedensiz değildir; ama her şey (sözcüğün “katı” anlamıyla) belirlenmiş değildir.

Burada geliştirilen gerekircilik, belirlenmezcilik ve seçenekçilik görüşleri temelde üç düşünürün, Spinoza, Marx ve Freud’un düşüncelerini izler. Bunların üçüne de çoğu zaman “gerekirci” denmiştir. Bunun için de pek çok neden vardır; nedenlerin en başta geleni bu düşünürlerin kendilerini gerekirci saymalarıdır. Spinoza şunları yazmıştır “Kafada mutlak ya da özgür istenç yoktur; kafanın şunu ya da bunu istemesi, bir nedenin belirlediği bir nedenle belirlenmiştir; bu sonuncu nedeni de başka bir neden belirler ve bu sonsuza dek böyle sürüp gider.”13 Spinoza, kendimizi kandırmamız yüzünden istencimizi öznel bir biçimde özgür sandığımızı göstermiştir şu durum, başka pek çok düşünür gibi Kant’a göre de istencimizin özgür olduğunun kanıtıdır:

Arzularımızın farkındayızdır ama arzularımızı yaratan dürtülerin farkında değilizdir. Bu yüzden arzularımızın “özgür olduğu”na inanırız. Freud da gerekirci bir tutum göstermiş, ruhsal özgürlüğe ve seçmeye inanmıştır; belirlenmezcilik “oldukça bilim dışıdır (…) Bu görüş zihinsel yaşamı bile yöneten bir gerekirciliğin önünde silinip gitmek zorundadır.” demiştir. Marx da gerekircilikten yana gibidir. Marx siyasal olayları, sınıfsal ayrımların ve sınıf mücadelesinin sonuçlan, sınıf mücadelesini de varolan üretim güçlerinin ve bu güçlerin gelişmesinin sonuçlan olarak açıklayan tarih yasalarım bulmuştur. Öyle anlaşılıyor ki her üç düşünür de insanın özgür olduğunu yadsıyor ve insanda, onun ardından iş gören güçlerin bulunduğunu kabul ediyorlardı; bu güçler yalnızca insanı öyle davranmaya itmekle kalmıyor aynı zamanda onun öyle davranmasını belirliyordu. Bu anlamda Marx’i, zorunluluğun farkında olmayı en büyük özgürlük sayan Hegelciliğin izleyicisi saymak gerekir.

Spinoza, Marx ve Freud kendilerinin gerekirci olarak nitelendirilmelerine yol açan anlatımlar kullanmakla kalmamış; bundan öte, izleyici ve öğrencileri de onlan böyle yorumlamışlardır. Özellikle Marx ve Freud için doğrudur bu. Pek çok “Marx’ci” tarihin sanki değiştirilemeyecek bir akışı varmış, gelecek bütünüyle geçmiş tarafından belirlenmiş, belli olayların olması kaçınılmazmış gibi bir dil kullanmıştır. Freud’un öğrencilerinin çoğu da Freud için aynı görüşü savunmuşlardır; onlara göre Freud’un ruhbilimi sonraki sonuçlan önceki nedenlerle açıklayabildiği için bilimseldir.

Ne var ki Spinoza, Marx ve Freud gerekirci olarak tanımlanınca, bu üç düşünürün felsefelerinin öteki yanı bütünüyle dikkatlerden kaçmış oluyor. “Gerekirci” Spinoza neden en önemli yapıtını ahlâk üzerine yazmış olsun? Marx’in en büyük amacı neden toplumcu devrim, Freud’un başlıca amacı da neden ruhsal bakımdan hasta insanı nevrozundan kurtaracak bir tedavi bulmak olsun?

Bu soruların yanıtı çok yalındır. Adı geçen düşünürlerin üçü de insanın ve toplumun belli bir biçimde davranmaya ne ölçüde yatkın olduğunu, bazen bu yatkınlığın belirlenmeye dek varabileceğini görmüşlerdir. Sonra bunlar yalnızca açıklamayı, yorumlamayı amaçlayan düşünürler değil değiştirmeyi ve dönüştürmeyi amaçlayan kişilerdi. Spinoza’ya göre insanın görevi, ahlaksal amacı, gerekirciliği azaltmak, daha çok özgürlüğe ulaşabilmekti. İnsan bunu kendinin farkında olarak, onu kör ve tutsak eden tutkularını bir insan olarak kendisini gerçek çıkarları doğrultusunda davranmaya götüren eylemlere (“etkin sonuçlara”) dönüştürerek başarabilirdi. “Tutku olan bir duygu belirgin ve açık bir biçimde algılanır algılanmaz tutku olmaktan çıkar.” Özgürlük bize verilmiş bir şey değil, belli sınırlamalar içinde sezgi ve çabayla elde edebileceğimiz bir şeydir. Yürekliysek ve farkında olabiliyorsak seçme seçeneği elimizdedir. Özgürlüğü ele geçirmek güç bir iştir; çoğumuzun başarısızlığa uğraması bundandır. Spinoza Ethicin sonunda şunları yazmıştır

Zihnin duygular ve kafa özgürlüğü üzerindeki etkisiyle ilgili olarak söylemek istediklerimi böylece tamamladım. Buradan bilge kişinin yalnızca duygularıyla sürüklenen bilisiz kişiye göre ne denli güçlü olduğu, onu nasıl geride bıraktığı açıkça görülüyor. Çünkü bilisiz kişi kendi ruhunu gerçekten eline almaksızın dış nedenlerin elinde, çeşitli yönlerde sürüklenmekle kalmaz; üstelik sanki kendisinin, Tanrının ve nesnelerin farkında olmadan yaşar; acı çekmez duruma geldiği (Spinoza’nın deyişiyle edilgen olduğu) zaman da varolmaktan çıkar.

Oysa bilge kişi, böyle kabul edildiği sürece, ruhunda hiçbir huzursuzluk duymaz; tersine kendisinin, Tanrının ve nesnelerin belli bir sonsuz gereklilik duygusuyla farkında olduğundan hiçbir zaman varolmaktan çıkmaz; tersine her zaman ruhunu gerçekten tanır.

insanı bu sonuca götürdüğünü belirttiğim yol son derece güç görünse de bulunması olanaksız bir yol değildir. Bu yolu bulmak güç olsa gerektir; çünkü yolu bulanlar çok azdır. Kurtuluş hemen şuracıkta hazır ve hiç zahmetsiz erişilebilecek bir şey olsaydı, insanların ner-deyse tümünün ona erişememesi nasıl açıklanabilirdi? Ama eksiksiz olan her şey az bulunduğu ölçüde güçtür de.

Modern ruhbilimin kurucusu olan ve insanı belirleyen etkenleri gören Spinoza gene de bir ahlâk kitabı yazıyor. Spinoza’nın amacı insanın tutsaklıktan özgürlüğe nasıl geçebileceğini göstermektir. Onun “ahlâk” anlayışı özgürlüğün ele geçirilmesidir. Bu ele geçirme eylemi akılla, yeterli düşüncelerle, farkında olma’yla gerçekleştirilebilir; ne var ki bu, birçok insanın göstermek istediğinden çok daha büyük bir çaba göstererek gerçekleştirilebilir ancak.

Spinoza’nın yapıtı bireyin “kurtuluş”unu amaçlayan bir öneriyse (burada kurtuluş, farkında olma ve büyük bir çabayla özgürlüğü ele geçirmektir) Marx’m istediği de bireyin kurtulmasıdır. Ne var ki Spinoza yalnızca bireysel akıldışılıkla uğraşırken Marx bu görüşü genişletmiştir. Ö, bireyin akıldışılığının içinde yaşadığı toplumun akıldışılığından geldiğini, bu akıldışılığın da ekonomik ve toplumsal düzenin içinde bulunduğu plansızlık ve çelişkilerden doğduğunu görmüştür. Marx da Spinoza gibi özgür ve bağımsız insan amaçlamış, ama bu özgürlüğe kavuşabilmek için insanın kendisini etkileyen, belirleyen güçlerin farkında olması gerektiğini görmüştür. Farkında olmanın ve çabanın sonucu özgürleşmedir. Daha özlü söylersek, işçi sınıfının evrensel insan özgürlüğünü sağlayacak tarihsel güç olduğuna inanan Marx insanın özgürleşmesi için gerekli koşulların sınıf bilinci ve mücadelesi olduğunu söylemiştir. Spinoza gibi Marx da şöyle dediği için bir gerekircidir: Gözlerinizi her şeye kapar, en büyük çabayı göstermekten kaçınırsanız özgürlüğünüzü yitirirsiniz. Ne var ki Marx, Spinoza gibi yalnızca yorumla yetinmez; dönüştürmek ister bu yüzden Marx tüm çalışmalarını insanın farkında olma ve çabayla nasıl özgür olabileceğini öğretmeye yoğunlaştırmıştır. Çoğunlukla sanıldığı gibi Marx hiçbir zaman zorunlu olarak yer alacak tarihsel olayları önceden haber verdiğini söylememiştir. Her zaman bir seçenekçi olarak kalmıştır. Kendisini yöneten güçlerin farkında olabilirse, özgürlüğünü kazanmak için en büyük çabayı gösterebilirse, insan, zorunluluğun zincirlerini kırabilir. Bu seçenekçiliği özlü bir biçimde dile getiren de en büyük Marx yorumcularından biri olan Rosa Luxemburg’tur. Yüzyılımızda insan “toplumculukla barbarlık” arasında bir seçme yapma durumuyla karşı karşıyadır.

Bir gerekirci olan Freud da insanı dönüştürmeyi amaçlıyordu: Nevrozu sağlıklılığa dönüştürmek, İd’in yerine Ego’nun egemenliğini geçerli kılmak istiyordu. Nevroz hangi türü olursa olsun insanın akla uygun bir biçimde hareket etme özgürlüğünü yitirmesinden başka nedir? Spinoza’yla Marx gibi Freud da insanın ne ölçüde belirlenmiş olduğunu görmüştür. Freud da belli akıldışı, bu yüzden de yıkıcı davranışlarda bulunma isteğinin kendinin farkında olarak ve çaba göstererek değiştirilebileceğini görmüştür. Bu yüzden Freud’un çalışması, nevrozu kendinin farkında olarak tedavi etme yöntemidir ve tedavinin dayandığı kural şudur: “hakikat seni özgür kılacaktır.”

Ana kavramların çoğu üç düşünürde de ortaktır: (1) insanın eylemleri daha önceki nedenlerle belirlenir; ama insan kendisini bu nedenlerin etkisinden farkında olma ve çabayla kurtarabilir. (2) Kuram ve uygulama birbirinden ayrılamaz. “Kurtuluş”a ya da özgürlüğe ulaşanı bilmek için insanın bilmesi, “kuramı”nın doğru olması gerekir. Ama insan eyleme girişip mücadele vermedikçe bilemez. Bu üç düşünürün üçünün de en büyük buluşu kuram ve uygulamanın, yorum ve değişikliğin birbirinden ayrılamayacağıdır. (3) însanın bağımsızlık ve özgürlük savaşını yitirebileceği konusunda gerekirci olsalar da bu düşünürler temelde seçenekçidirler: Hepsi de insanın belirlenebilir bazı olasılıklar arasında seçme yapabileceğini, bu seçeneklerden hangisinin gerçekleşeceğinin insana bağlı olduğunu söylemişlerdir; seçenekler arasında seçme yapma, özgürlüğünü yitirmemişse insana bağlıdır. Bu yüzden örneğin Spinoza herkesin kurtuluşa erebileceğine inanmamıştır, Marx toplumculuğun ister istemez başarıya ulaşacağına, Freud da kendi yöntemiyle her nevrozun iyileştirilebileceğine inanmamıştır. Gerçekten de bu düşünürlerin üçü de hem kuşkucu hem de büyük inanç sahibi kişilerdir. Onlara göre özgürlük, zorunluluğun farkında olarak davranmaktan öte bir şeydir; kötülüğe karşı iyiliği seçme konusunda insanın elinde bulunan en büyük olanak farkında olma ve çaba gösterme temeline dayanarak gerçek olasılıklar arasında bir seçme yapma olanağıydı. Onların tutumları ne gerekircilikti ne de belirlenmezcilikti; gerçekçi, eleştirel insancılığa dayanan bir tutumdu.

Burada anlatılan seçenekçilik görüşü temelde İbraniler’in Kutsal Kitap’mdaki görüştü. Tanrı, insanın tarihine onun yüreğini değiştirerek karışmıyordu. ‘Habercilerini, peygamberlerini üç katlı bir görevle insanlara gönderiyordu: Bu üç katlı görev insanlara belli amaçlan benimsetmek, onlara seçeneklerinin sonuçlarını göstermek, yanlış kararlara karşı çıkmayı öğretmekti. Seçmeyi yapmak insanlara kalmıştı; kimse, Tann bile “kurtaramazdı” onları. Bu ilkenin en açık biçimde ortaya çıktığı yer, İbraniler bir kral istediklerinde Tann’nın Samuel’e verdiği yanıttır: “Şimdi bu yüzden onların sesine kulak ver. Nasıl oluyor da böyle ciddi olarak karşı çıkabiliyor, kendilerini yönetecek tanrının davranışlarını gösterebiliyorsun onlara?” Budizm’de de temel tutum budur. Buda, insan acılarının nedenini bulmuştur açgözlülük. Buda insanın karşısına açgözlülüğünü, acılarını sürdürmek, yeniden doğuş zincirine bağlı kalmak yerine açgözlülükten vazgeçmek böylece acılara ve yeniden doğmaya son vermek seçeneğiyle çıkar, tnsan bu iki gerçek olasılıktan ancak birini seçebilir; önünde başka bir olasılık yoktur.

İnsanın yüreğini, iyiliğe ve kötülüğe yatkınlığını inceledik. Bu kitabın ilk bölümünde ortaya attığımız sorular konusunda daha sağlam bir sonuca ulaşabildik mi acaba?
Belki. Gene de araştırmamızın sonuçlarını şöylece özetlemek yararlı olacaktır:

1. Kötülük insana özgü bir olgudur, insanlık öncesi duruma dönme, insana özgü olan nitelikleri (aklı, sevgiyi, özgürlüğü) yok etme çabasıdır. Ama kötülük yalnız insana özgü değil aynı zamanda trajik bir şeydir de. insan gerileyerek en ilkel yaşama, en ilkel deney biçimlerine dönse bile insan olmaktan kurtulamaz; bu yüzden bir çözüm olarak kötülükte doyum bulamaz. Hayvan kötü olamaz; temelde, yaşamını sürdürmesini sağlayan yaradılıştan getirdiği dürtülerine göre davranır. Kötülük insanlık alanının dışına kayarak insanca olmayan alana taşma Çabasıdır; ama gene de son derece insanca bir şeydir, çünkü insan “Tann” olamayacağı gibi hayvan da olamaz. Kötülük, insanın insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesi-dir. Kötülük yapma yetisi büyüktür, çünkü insanda kötülüğün her türünü düşünmeyi sağlayacak, böylece bunları işleyip gerçekleştirecek, hasta imgelerini doyurabilecek bir imgelem gücü vardır.19 Burada anlatılan iyilik ve kötülük fikri temelde Spinoza’nın açıkladığı iyilik ve kötülükle çakışır: “Öyleyse bundan sonra ‘iyi’ dediğimde örnek aldığımız insan yaradılışı türüne (Spinoza’nın terimiyle insan yaradılışı örneğine) en çok yaklaşan yol olduğunu kesinlikle bildiğimiz şeyleri, rak anlatmasından sonra tbraniler bir kral istemekte direnince Tann şunları söyler: “Onların seslerine kulağını aç ve onlara bir kral ver.” (I Sam. 8:9,22). Aynı seçenekçilik ruhu şu cümlede de ortaya çıkar: “Bugün sizin önünüze kutsamayla laneti, yaşamla ölümü koyuyorum. Ve siz yaşamı seçiyorsunuz.” İnsan seçebilir. Tann onu kurtaramaz; Tann’mn yapabileceği tek şey insanın karşısına temel seçenekleri, yaşamı ve ölümü çıkarmak ve insanı yaşamı seçmesi için yüreklendirmektir.

İyilik ve kötülük dürtüleri için Jezer sözcüğünün kullanılması ilginçtir, bu sözcük kutsal kitap tbranicesi’nde “imgelenenler” anlamına gelir.

‘kötü’ dediğimde de bu türe yaklaşmamızı engelleyici olduğunu kesinlikle bildiğimiz şeyleri kastedeceğim.”20 Mantıksal olarak Spinoza’ya göre “bir at, insan biçimine sokulduğunda tıpkı bir böcek biçimine sokulduğu zamanki kadar yıkıma uğramış olacaktır.”21 iyilik, yarlığımızı özümüze gittikçe daha çok yaklaşacak biçimde değiştirmek demektir; kötülük de varlıkla öz arasında gittikçe büyüyen bir yabancılaşma yaratmaktır.

2. Kötülük dereceleri aynı zamanda gerileme derecelerini gösterir. En büyük kötülükler, yaşama en çok karşı olan eğilimlerdin Ölüm sevgisi, ana rahmine, toprağa, canlı olmayan şeylere dönmek için girişilen kandaşlar arası cinsel ilişki bağıyla birlikte yaşama çabası; narsisist bir biçimde insanın kendisini kurban etmesi; bu durumda insan yaşama düşman olacak ve kendi benliğinin hapishanesinden kurtulamayacaktır. Böyle yaşamak, “cehennem”de yaşamaktır.

3. Daha küçük gerileme derecelerine göre daha küçük kötülükler vardır: Sevgi yoksunluğu, akıl yoksunluğu, ilgi yoksunluğu, gözüpeklik yoksunluğu gibi.

4. insan gerilemeye de ilerlemeye de yatkındır; bu da insanın hem iyiliğe hem kötülüğe yatkın olduğunu söylemenin başka bir yoludur. Her iki yatkınlık belli bir denge oluşturuyorsa insan seçmekte özgürdür ama farkında olma yetisinden ve çabasından yararlanması koşuluyla, insan, içinde bulunduğu durumların belirlediği seçenekler arasında seçme yapmakta özgürdür. Ne var ki yüreği yatkınlıklar arasındaki dengeyi sarsacak ölçüde katılaşmışsa seçmekte özgür değildir artık. Özgürlüğün yitirilmesine yol açan olaylar zincirinde sonuncu olay, insanın artık özgür olarak seçemeyeceği bir karardır; ilk karan verirken insan, kararının önemini kavramışsa iyiliğe gidecek yolu seçmekte özgür olabilir.

5. insan seçmekte özgür olduğu ölçüde kendi eylemlerinden sorumludur. Ama sorumluluk ahlaksal bir varsayımdan başka bir şey değildir, çoğu zaman da yetkililerin insanı cezalandırma isteklerini akla uydurmak için başvurdukları birşeydir. Kötülük insanca birşey, gerileme ve insanlığımızı yitirme yetisi olduğundan her birimizin içinde vardır. Bunun ne ölçüde farkında olursak, başkalarını yargılamaya hakkımız olmadığını o ölçüde anlarız.

6. İnsanın yüreği katılaşabilir, insanlıktan çıkabilir, ama hiçbir zaman insanlıkdışı olamaz. Her zaman insan yüreği olarak kalır. Hepimiz, insan olarak doğmakla belirlenmişizdir; bu yüzden de sonu gelmeyen seçmeler yapmak göreviyle yükümlüyüzdür. Amaçlarla birlikte araçları da seçmemiz gerekir. Kimsenin bizi kurtaracağına güvenmemeliyiz; ama yanlış seçmelerin kurtulmamızı engelleyeceğinin farkında olmalıyız.

Gerçekten de iyiliği seçebilmek için farkında olmamız gerekir ama başka bir insanın acısına, başka bir insanın dostça bakışına, bir kuşun ötüşüne, otların yeşilliğine karşı duyarlılığımızı yitirmişsek, farkında olmanın da yararı olamaz, insan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık. O zaman yüreği öylesine katılaşacaktır ki “yaşam”ın kendisi sona erecektir. Tüm insan ırkı, ya da insanların en güçlüleri bu duruma gelirse, insanlığın yaşamı en büyük umutlarla dolu olduğu bir anda yok olup gidecektir.

Dipnotlar:

(1) Bu ikilem Marx'ı epeyce uğraştırmıştı. Marx önce İnsanın özü”nden söz etmiş ama 1844'de Ekonomi ve Felsefe elyazmalarından sonra bu deyimi bırakmış, örneğin sakatlanmamış insan” deyimini kullanmıştır ki bu, insanın sakatlanabilecek bir yaradılışı olduğunu önceden kabul etmek demektir. (Kapitalde, 3. ciltte Marx yine “insanın yaradılışı” görüşünü kullanarak, yabancılaşmamış emek’in “insan yaradılışı” için “en uygun ve en değerli” koşullar altındaki emek olduğunu söylemiştir.) Öte yandan Marx insanın kendisini tarih süreci içinde yarattığını vurgulamış, bir yerde de insanın özünün içinde yaşadığı “toplumsal ilişkilerin bütünü”nden başka birşey olmadığını söylemiştir. Marx’ın insan yaradılışı görüşünden vazgeçmek istemediği açıktır; ama Marx tarihdışı, evrimdışı bir görüşe boyun eğmek de istememiştir. Gerçek şudur ki Marx bu ikilemi hiçbir zaman çözememiş, bu yüzden insanın yaradılışı konusunda bir tanıma ulaşamamıştır, bu nedenle bu konuda söyledikleri biraz bulanık ve çelişkilidir.

(2) Bundan sonraki bölümde anlatılan fikirler Sağlıklı Toplum ‘da incelenmiştir. Bu fikirleri burada özlü bir biçimde yinelemek zorundayım, yoksa bu bölümün en önemli kesimi temelsiz kalacaktır.

Kaynak: Eric Fromm, Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, Çev. Payel Yayınları, 5. Baskı, İstanbul, Mayıs 1990, ss. 121-161

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...