Tuesday, 28 October 2025

İktidar Elitlerinde, “Kimlik Sapması” ve “Yabancılaşma” Sorunu

İKTİDAR ELİTLERİNDE, “KİMLİK SAPMASI” VE “YABANCILAŞMA” SORUNU

Türkiye, son 25 yılda, muhafazakâr dindar kesimlerin yaşadıkları hızlı zenginleşmeye, refah ve konfor artışına bağlı beklenmedik güç ve itibar sıçraması sürecinin yol açtığı kimlik sapması ve statü uyumsuzluğu sorunlarıyla karşı karşıya bulunuyor.

Türkiye’de dindar muhafazakâr çevreler uzun yıllar boyunca hem ekonomik hem de kültürel anlamda sosyal yapının alt basamaklarında yer aldı. Devlet yönetimi ve ekonomik kaynaklar üzerinde söz sahibi olan merkezî elitlerin karşısında kendilerini dışlanmış, ötelenmiş ve fırsat eşitsizliği içinde hissediyorlardı. Bu nedenle sade, kanaatkâr, gösterişten uzak ve çoğu zaman maddi imkânsızlıklarla sınanan bir hayat tarzı, yalnızca zorunluluğun değil aynı zamanda sahip olunan dünya görüşü ve inanç prensiplerine riayet etmenin de bir gereğiydi.

2002 de iktidarın el değiştirmesi, uzun yıllar kamusal görünürlükten dışlanmış dindar muhafazakâr kesimlerin siyasi merkeze taşındığı güçlü bir temsil hamlesi olarak doğdu. Fakat bu hamlenin ardından gelen hızlı statü, güç ve zenginlik artışı, bu kadrolarda derin bir kimlik sarsıntısına yol açtı. Yoksul, horlanmış ve alt kategoriye yerleştirilen bir toplumsal zeminden gelen yöneticiler, kısa sürede üst sınıfın gelir düzeyine, hayat standartlarına ve prestij araçlarına ulaştılar.

Ancak yeni iktidar seçkinleri, içinden çıktıkları sosyolojik tabandan ve temsil ettikleri seçmen kitlesinden hızlı bir kopuş, farklılaşma ve uzaklaşma sürecine girdiler. Bu, özellikle söz konusu tabandan, maddi gelir, refah düzeyi ve hayat standartları yönünden belirgin bir uzaklaşma biçiminde gerçekleşti. Ayrıca, içine girilen sosyal ve ekonomik ortam, bürokratik çevre ve yeni ilişki ağı ile taban arasında oluşturulan hiyerarşik kademeler, sınırlar ve bariyerler nedeniyle fiziki ve fiili bir erişilmezlik olarak kendisini gösterdi.

Tabandaki kitle, içlerinden çıkan ve öncesinde her yönden benzeştikleri bu temsili figürlerin kendilerinden dramatik kopuş ve uzaklaşmasını, “bizden biriydi, artık bambaşka biri oldu” veya “sürekli beraberdik, artık telefonlarımıza çıkmıyor” gibi ifadelerle ortaya koyuyor.

Öte yandan elitlerin eriştikleri zenginliği, konforu ve makamlarının sağladığı gücü abartılı ve rüküş biçimde sergileme eğilimleri, oldukça göze batar ve rahatsız edici bir hal alıyor ve kıyasıya eleştiriliyor.

Elitlerin bir taraftan, geçmişteki “israf ve gösterişten uzak olma” söylemleriyle taban tabana zıt bir hayat tarzını sürdürürken; diğer taraftan iktidara geliş sürecinde merkezi güce karşı kullandıkları retorik ve klişeleri sık sık tekrar ederek tabanlarıyla aidiyet bağlarını güçlendirmeye ve desteklerini arttırmaya yönelmeleri, içtenlikten uzak ve çelişkili bir duruma düşmelerine neden oluyor.

Burada, konunun özüne ilişkin iki temel sorunun sorulması gerekiyor:

- Zenginleşen ve güçlenen eski dönemin mağdur ve dışlanmış kadroları; neden iktidara geldikten sonra içinden çıktıkları kesimden farklı olma, aralarına mesafe koyma, onlardan kopma ve uzaklaşma  ihtiyacı duyuyorlar? Neden özellikle onlardan üstün olduklarını kendilerine hissettirmek ve bariz bir şekilde göstermek istiyorlar?

- Bu kesim, artık imrendikleri yüksek gelir düzeyine, güç ve itibara fazlasıyla kavuştukları halde; neden eriştikleri sosyal yapının gerektirdiği sınıf kültürüne, davranış normlarına ve kriterlerine uygun hareket etmiyorlar?

Burada öncelikle, yaşanan hızlı yükselişin, iki temel açmazı görünür kıldığı gerçeğini tespit etmemiz gerekiyor:

- İlki, geçmiş dışlanmışlıklarını ve horlanmışlıklarını telafi etmek üzere, eski gruplarına üstünlük sergileme ve mesafe koyma eğilimi,

- İkincisi ise, girdikleri yeni sınıfın kültürünü tam içselleştiremeyip eski sınıftan kopmuş, ancak yeniye de tam uyum sağlayamamış olmayı gösteren bir “arada kalmışlık” hali.

Birinci açmaz, büyük ölçüde geçmişte yaşanan ötekileştirilme, küçümsenme ve “merkezden dışlanma” deneyimlerinin benliklerinde bıraktığı travmatik izlerin, yeni güçle birlikte telafi edilme arzusuyla tetiklenmesinden kaynaklanıyor. Kibir ve azamet gösterileriyle ortaya çıkan bu eğilimi, klinik ve sosyal psikoloji literatürü, “telafi edici narsisizm” olarak tanımlıyor. Buna göre kişi, içten içe hissettiği değersizlik tortusunu, abartılı özgüven görüntüleri ve üstünlük jestleriyle örtmeye çalışır. Lüks konutlar, konvoylar, geniş koruma katmanları, yüksek maliyetli temsil tercihleri ve “ulaşılmaz” protokoller bu zırhın dışa vurumları olarak görülmelidir.

Bu davranış kalıbı, Nietzsche ve Scheler’in tartıştığı “ressentiment” duygusuyla, yani “vaktiyle kendilerinden üstün olanlara karşı gecikmiş bir rövanş arzusuyla” da beslenir. “Zamanında çok çektik ve büyük mahrumiyetlere katlandık. Bize yapılanları telafi ediyoruz ve öcümüzü alıyoruz” şeklindeki anlatı, ahlaki süzgeçten geçmemiş ve tartışılır nitelikteki ayrıcalıkları tabana karşı rasyonelleştirme işlevi görüyor.

“Sosyal kimlik” teorisinin işaret ettiği “kara koyun etkisi” de burada açıklayıcı bir çerçeve sunuyor: Bu bağlamda yeni elit üyeler, alt statülü eski gruplarının sık sık gündeme getirdikleri değer setleri ve referansların uyandırdığı çağrışımların kendilerine yapışmasından kaçınmak için, onlardan bilinçli biçimde uzaklaşır ve yeni sınıfın kodlarına aşırı uyum gösterirler. Bu uyum, statü kaybı tehdidine karşı kontrol ihtiyacını güçlendirir. “Eleştiriye sıfır tolerans,” “mutlak sadakat beklentisi” ve “buyurgan üslup,” kaybetmek istemedikleri konumlarını kitleye karşı koruma refleksinin siyasal dildeki karşılıklarıdır.

Zihinlerde oluşan “Şimdiye kadar verdiğimiz mücadele ve gösterdiğimiz üstün fedakârlıkların karşılığında, bu imkan ve avantajları kullanmak en doğal hakkımız” şeklindeki “ahlaki izin” (moral licensing) mekanizması; zaman içinde titizlikle korunması gereken değerlerin yerini “meşrulaştırıcı gerekçelerin” almasına yol açar. Böylece iktidarın ilk yıllarında samimi kaynaşmaya ve bütünleşmeye dayalı ve tabanla sıcak teması sağlayan temsil dili; yerini erişilmezliğe, gösterişe ve tepeden bakmaya” bırakır. Dışarıdan kibir olarak görünen bu tablo, içeride açıkça bir “statü kaybetme korkusunun” sıkıştırdığı benliğin savunma duvarları olarak değerlendirilebilir.

İkinci açmaz, sosyolojik ve kültürel düzeyde bir zaman gecikmesinin sebep olduğu “arada kalmışlıkla” ilgilidir. Bourdieu’nun “sınıf uyumu gecikmesi” (habitus histerezisi) kavramı; toplumsal konum hızla değiştiğinde, içselleştirilmiş alışkanlıklar dünyasının aynı hızla değişemediğini anlatır. Servet, makam ve görünür prestij üst sınıfa taşınır; ancak dil, zevkler, jestler, zaman kullanımı, protokol incelikleri ve kültürel sermaye hemen yer değiştirmez. Bu nedenle kişi, “yeni dünyaya fazla eski, “eski dünyaya fazla yeni” kalır.

Özel hayatta üst sınıfın normları benimsenirken, kamusal söylemde hâlâ geçmiş mağduriyetin dili sürdürülür. Festinger’ın “bilişsel uyumsuzluk” çerçevesi bu çarpıklığı açıklıyor: Değer beyanları ve temel referanslar, günlük pratiklerle çeliştiğinde; rahatsızlığı azaltmak için söylem sertleştirilir ya da gösteri davranışları büyütülür. Goffman’ın “ön sahne” ve “arka oda ayrımı” bu noktada oldukça açıklayıcıdır. Ön sahnede temsil tabanının beklentilerine uygun,  mütevazı ve ölçülü davranış kalıpları sergilenirken; “arka odada” yeni seçkin ve ayrıcalıklı hayat pratikleri devam eder. “İdeal standartlara bağlılığı” dile getiren söylemler; zamanla “şeklen geçerli, ama gerçekte bir şey ifade etmez duruma (performatif duruma)”gelir. Temsilin kendisi, içerik üretmekten çok; “kimlik işareti” ve “mensubiyeti etiketi” üretmekten başka bir işe yaramaz ve seçmenin kulağında bir  “klişe” olarak tınlamakla kalır.

Bu iki açmaz, davranış dünyasında birbirini sürekli besleyen bir döngü oluşturur. İçteki travmatik “ezilmişlik izi,” üstünlük sergileme çabalarını kışkırtır. Üstünlük sergilenmesi “arada kalmışlık kaygısını” derinleştirir. “Arada kalmışlık kaygısı” imaj ve gösteriye dönük tutum ve davranışları arttırır. Büyüyen azamet ve yüzeysel güç gösterileri, samimiyet açığını genişletir ve lider kadrolara güveni zayıflatır. Sarsılan samimiyet ve güven düzeyi, “eleştiriyi tehdit olarak algılayan” sert politika ve yaklaşımları artırır. Bu da tabanla duygusal yakınlığın ve aidiyet bağlarının aşınmasına yol açar.

Bu döngü kırılmadığında, dindar muhafazakâr iktidar kadroları hem geldikleri dünyadan kopar, hem de geçiş yaptıkları yeni dünyaya tam ait olamazlar. Sonuçta melez, hibrit, öykünmeci ve kimlik tonları kaymış bir yeni elit kültürü ortaya çıkar. Bu sürecin sonunda, iktidar elitlerinin pozisyonu ve sergiledikleri misyon; eski mağduriyet retoriğinin sürdürüldüğü, ancak içten ve gerçekçi olmayan, sloganik bir temsile dönüşür.

Sonuç olarak, tam da; “söyledikleri başka, yaptıkları başka” durumu ortaya çıkar.

İbni-i Haldun bu durumla ilgili,“Mukaddime” adlı ünlü eserinde; “çevreden gelip merkezi ele geçiren güçlerin, merkezin sınırsız imkan ve araçlarıyla yozlaştıkça, kendi çevreleriyle bağlarını kopararak yabancılaşma sürecine girecekleri ve bunun da onları adım adım çöküşe doğru götüreceği” öngörüsünde bulunmakla bize tarihi bir uyarıda bulunuyor.

Ulvi Saran - Karar, 28.10.2025

Saturday, 25 October 2025

Hakikatin Ödüllendirilmesi Gerekir

Hakikatin Ödüllendirilmesi Gerekir


“Doğru sözlü olmamı istiyorsanız, hakikatin ödüllendirilmesi gerekir. Eğer hakikat ödüllendirilmiyorsa, bunun için cezalandırılıyorsam, o zaman beni yalan söylemeye zorluyorsunuz demektir.

Bana dürüst olmamı söylediğin zaman, hakikatin ödüllendirilmesi gerektiğini hatırlamak zorundasın; aksi takdirde beni dürüst olmamaya mecbur edersin.”

***

İnsan bir bilinmeyenle, bilinemeyen bir potansiyelle doğar. Dünyaya geldiğinde asıl yüzü mevcut değildir. Onu bulması gerekir. Bu bir keşif olacaktır ve güzelliği de buradadır. Bir varlıkla bir eşya arasındaki fark da budur.

Bir eşyanın potansiyeli yoktur; neyse odur. Bir masa, masa dır; bir sandalye, sandalyedir. Sandalye başka bir şey olmaya cak, o potansiyele sahip değildir; yalnızca gerçekliğe sahiptir. Bir şeyin tohumu değildir. İnsan bir eşya değildir. Bütün sorun ve bütün keyif, bütün zorluklar, bütün rahatsızlıklar buradan çıkar.

Çocuk, üzerinde hiçbir yazı olmadan, ne olacağına dair hiçbir belirti göstermeden -bütün boyutlar açıktır- boş gelir. Anlaşılması gereken ilk temel konu bu: Çocuk bir eşya değil dir, çocuk bir varlıktır. 

Henüz değildir; olacaktır. Çocuk bir süreçtir ve nerede son bulacağını; yaşam deneyimlerinin, kederlerinin, kaygılarının, coşkularının nihai sonucunun ne olacağını, en sonunda nereye varacağını tahmin etme imkânı yoktur. Bütün yaşamının nihai toplamı başlangıçta belli değildir. 

Yanında bir çizelge getirmez. Astrologlar seni kandırıyor, el falına bakanlar seni kandırdı ve kandırmak için fırsat olduğundan kandırabildiler. Ebeveynler çocuğun ne olacağını bilmek isterler. Kaygıları sevgidendir; bu sayede her türlü sahtekâr tarafından sömürülebilirler.

O sahtekârlar “Şu ya da bu olacak” diye tahminde bulunabilir ama fazla zarar vermezler; sadece biraz sömürürler. Tahminleri asla çıkmaz.

Daha büyük sorun rahiplerden, politikacılardan, pedagog lardan kaynaklanır. Politikacı, çocuğun gerçek potansiyelinin ne olacağıyla ilgilenmez. Çocuğun onun güç yolculuğunun parçası olmasıyla ilgilenir. Her çocukta çıkarı vardır, çünkü her çocuk potansiyel bir dost ya da düşmandır. Seçim propagandasına olabildiğince erken başlamak iyidir. O yüzden çocuk kendi başına yola çıkmadan önce, politikacının arzusu nu gerçekleştirecek ama çocuğun içindeki tohumu öldürecek bir yola yönlendirilir.

Rahip ilgilidir; çıkarı vardır. Dünyada ne kadar çok Katolik olursa, papa o kadar büyük bir papa olur. Katolikler ortadan kalkarsa, papanın ne değeri var, onu kim umursar? Doğan her çocuk, politikacılar ve rahipler tarafından sömürülebilen bir güce sahiptir.

Çocuk çok geçmeden dünyanın tüyleri tamamen çıkmış, uçmaya hazır bir vatandaşı haline gelecek; ele geçirilmesi lazım. Katolik ebeveynlerden doğduysa, Katolik olmalı ya da şans eseri yetimse, o zaman Rahibe Teresa ona bakabilir ve onu Katolik yapabilir. Çok mutludurlar. Dünyada ne kadar öksüz olursa, Rahibe Teresa o kadar çok Nobel Ödülü alabilir ve daha çok öksüz daha çok Katolik demektir. Dünyada daha çok yoksul insan. Kolayca Hıristiyanlığa döndürülebilirler.

İsa, insanın tek başına ekmekle yaşayamayacağını söyler. Bu sahici bir insan doğru ama kitleler için doğru değildir. Kitleler söz konusu olduğunda, insan ekmekle, sadece ekmekle yaşa yabilir. Ve sadece kitleler vardır. Sahici insan nerede? Bu poli tikacılar, rahipler, pedagoglar kimseyi kendi haline bırakmaz ki sahici olabilsin, asıl yüzünü bulabilsin, kendini bulabilsin.

Her yerde, her çocuktan çıkarları olan insanlar vardır. Ve çocuk, üzerine hiçbir şey yazılmamış boş bir sayfadır; üzerine bir şey yazmak herkes için büyük bir ayartıdır. Ebeveynler elbette kendi dinlerini, kendi kastlarını, kendi felsefelerini, kendi politikalarını yazmak isterler, çünkü çocuk onları temsil etmelidir. Çocuk onların mirasını taşımalıdır.

Eğer onlar yüzyıllardır Hindu’ysa, çocuk da Hindu olmalı, Hinduizm’in mirasını gelecek kuşaklara taşımalıdır. Çocuğun kendi potansiyeliyle ilgilenmezler -kimse ilgilenmez- kendi yatırımlarıyla ilgilenirler ve hiç şüphesiz herkes yatırım yapar.

Ebeveynler çocuğa büyük yatırım yapıyor, onu dünyaya getiriyor, yetiştiriyor, okutuyor; ayrıca her şey koşulludur; ister söylensin ister söylenmesin, önemli değil. Bir gün “Biz senin için bu kadar şey yaptık, şimdi senin de bizim için bir şey yapmanın zamanı geldi” diyecekler. Yaptıkları şeyin bilincinde olmayabilirler; çünkü onlar da ebeveynleri tarafından böyle yetiştirildiler, kuşaklar boyunca aynı süreç.

Öğretmen, öğrencinin onu temsil etmesiyle ilgilidir. Din öğretmeni müridin onun öğretilerinin örneği olmasıyla ilgilenir. Çocukta herkesin ilgisini çeken şeyin, çocuğun hiç ilgilenmediği bir şeyle olduğunu hatırlamanı istiyorum. 

Çocuk son derece çaresizdir, bu insanların hepsiyle mücadele edemez. Onlar güçlüdür. Çocuk onlara bağımlıdır; onu dönüştürmek istedikleri şey olmak zorundadır. Bu kadarı çocuk için yeterince açıktır: Eğer ebeveynlerine karşı gelirse; kötü davranıyor, onlara ihanet ediyor demektir. Bu fikirler ayrıca ebeveynler, rahipler, öğretmenler tarafından da verildiği için, çocuk suçluluk duyar.

Kendi benliğine yönelik her iddia suç olur ve ebeveynlerinin, din adamlarının, eğitimcilerin, politikacıların her oyunu karşılığını gayet güzel verir. Çocukta en başından politika öğrenmeye başlar; ikiyüzlü ve korkak olur: Sahici olursan cezalandırılırsın. Şimdi, çocuğun hesabı basittir ve bunun için çocuğu suçlayamayız.

Benim çocukluğumda bu sorun her gün yaşanıyordu. Benden sürekli doğru sözlü olmam isteniyordu. “Bana dürüst olmamı söylediğin zaman, hakikatin ödüllendirilmesi gerektiğini hatırlamak zorundasın; aksi takdirde beni dürüst olmamaya mecbur ediyorsun. Ben hazırım” dedim babama.

Hakikatin yarar sağlamadığını, cezalandırıldığını çok kolay öğrendim. Yalanlar yarar getirir, ödüllendirilirsin. Şimdi bu çok belirleyici, büyük öneme sahip bir soruydu. Ebeveynlerime bunun açıkça anlaşılması gerektiğini açıkladım: “Doğru sözlü olmamı istiyorsanız, hakikatin ödüllendirilmesi gerekir ve gelecek yaşamda değil, burada ve şimdi, çünkü ben burada ve şimdi dürüstüm. Eğer hakikat ödüllendirilmiyorsa, bunun için cezalandırılıyorsam, o zaman beni yalan söylemeye zorluyorsunuz. Öyleyse bu açıkça anlaşılsın; o zaman benim içi sorun yok, daima dürüst olacağım.”

Her çocuğun bunu anlamaya çalıştığını ve ebeveynleriyle açık bir anlaşma yaptığını sanmam. Fakat bu benim babamla aramda bir anlaşma haline geldi. Hakikat ona, ahlak anla yışına, ailesine, toplumuna, saygınlığına ne kadar ters olursa olsun önemli değildi; önemli olan benim dürüst olmamdı. Ve bunun içinde derhal ödüllendirilmem gerekiyordu. “Aksi takdirde bir daha sefere senin duymak istediğin şeyi söyleye ceğimi biliyorsun; ama hatırla, yalan olacak.”

Bunu babama ilk kez söylediğim gün, “Bunu düşüneyim, çünkü hile yapıyormuşsun gibi geliyor. Beni görünmez bir ağın içine koyuyorsun. Bir yaramazlık yapıyorsun ve dürüst davranıyorsun ve ben de seni yaramazlığın için ödüllendirmek zorunda kalacağım” dedi.

“Dürüst olmamı isteyip istememek senin kararın” dedim. “Ben nasılsa yapmak istediğim şeyi yapacağım. Yaramazlık her şekilde gerçekleşecek. Ancak sonrasında dürüst olmak veya olmamak sorusu ortaya çıkıyor. Yaramazlığı buna neden karıştırıyorsun? O zaten oldu. Artık onunla ilgili bir şey yapılamaz. Geri alamazsın.

“Yapılabilecek olan şu: Beni yalan söylemeye zorlayabilirsin ve ben yalan söyleyebilirim. Öyle bir yüz ifadesiyle yalan söyleyebilirim ki kesinlikle dürüst olduğumu düşüneceksin. Öğreneceğim. Eğer yolu buysa, öyle olsun ama hatırla, beni hakikatten uzaklaştırmanın sorumlusu sen oldun, çünkü yalanları ödüllendiriyor, hakikati cezalandırıyordun. Bunu düşünebilirsin. Acelem yok. Sen bana soruyorsun.”

Bizim evden iki-üç blok ileride yaşayan bir Brahman ailesi vardı, çok Ortodoks Brahmanlar. Brahmanlar saçlarını tamamen keser ve sadece tepede, yedinci çakrada bir tutam saç bırakırlar, o tutam uzamaya devam eder. O tutamı bağlar, şapkalarının veya türbanlarının içine sokarlar. Baba’nın saçını kestim. Yazın Hindistan’da insanlar evlerin dışında, sokakta uyur. Yataklarını, karyolalarını sokağa taşırlar. Gece bütün kasaba sokaklarda uyur; içerisi çok sıcaktır.

Baba uyuyordu ve bu benim hatam değildi... Çok uzun bir chotfsi -o saç tutamına choti denir- vardı. Hep türbanın içinde gizli olduğu için onu hiç görmemiştim. Uyurken aşağı sarkıyor, yere değiyordu. O kadar uzundu ki dayanamadım; eve koştum, makası getirdim, tamamen kestim ve eve götürüp odamda sakladım. Sabah saçının gittiğini fark etmiş olmalıydı. Buna inanamadı, çünkü bütün saflığı onun içindeydi, bütün dini onun içindeydi; bütün maneviyatı yerle bir olmuştu. Fakat bir şey ters gittiğinde önce bana koşmaları gerektiğini mahallede herkes biliyordu. Derhal bana geldi. Sabah geleceğini gayet iyi bildiğim için dışarıda oturuyordum. Bana baktı. Ben de ona baktım. “Neye bakıyorsun?” dedi.

“Sen neye bakıyorsun? Aynı şey” dedim.

“Aynı şey mi?” dedi.

“Evet, aynı şey. Adını sen söyle” dedim.

“Baban nerede? Seninle konuşmak istemiyorum” dedi.

İçeri girdi. Babamı dışarı çıkardı ve babam,

“Bu adama bir şey yaptın mı?” dedi.

“Bu adama hiçbir şey yapmadım” dedim, “ama kesinlikle bu adama ait olamayacak bir choti kestim. Ben onu keserken, kendisi ne yapıyordu?

Engelleyebilirdi.”

“Uyuyordum” dedi.

“Uyurken parmağını kesseydim, uyumaya devam mı edecektin?” dedim.

“Birisi parmağımı keserken uyumaya nasıl devam edebilirim?” dedi.

“Bu da saçların kesinlikle ölü olduğunu gösteriyor” dedim. “Kesersin ama insan incinmez, kan akmaz. Öyleyse bu kadar patırtıya ne gerek var? Orada ölü bir şey sarkıyordu, bu ölü şeyi hayatın boyunca türbanının içinde gereksiz yere taşıdığını düşündüm. Seni ondan neden kurtarmayayım? Odamda duruyor. Babamla dürüst olmak için anlaşma yaptım.” 

Chotfyi getirdim ve “İlgileniyorsan, geri alabilirsin. Eğer bu senin maneviyatın, Brahmanlığınsa, onu bağlayıp türbanının içine sokabilirsin. Zaten ölü, sana bağlıyken de ölüydü; ben bağlantıyı kestiğimde de ölüydü.”

Ve adamın önünde babama sordum: “Ödülüm?” “Ne ödülü istiyor?” diye sordu adam.

“Sorun bu” dedi babam.

“Dün bir anlaşma önerdi, eğer hakikati söylerse ve içtenlikle... Sadece hakikati söylemiyor, delili bile veriyor. Bütün hikâyeyi anlattı ve bu hikâyede bir mantık bile var; ölü bir şeydi, öyleyse ölü bir şeyle neden bu kadar uğraşılsın? Ve hiçbir şeyi gizlemiyor.”

Bana ödül olarak beş rupi verdi. O günlerde, küçük bir köy de beş rupi büyük ödüldü. Adam babama çok öfkelendi. “Bu çocuğu şımartacaksın. Beş rupi vermek yerine onu dövmelisin. Şimdi başka insanların choti’lerini de kesecek. Choti başına beş rupi alırsa, kasabanın bütün Brahmanlarının işi bitti, çünkü gece hepsi dışarıda uyuyor; ve uyurken chotfni elinde tutamazsın. Sen ne yapıyorsun? Bu olay örnek olacak” dedi.

“Fakat benim anlaşmam böyle” dedi babam. “Onu cezalandırmak istiyorsan, bu senin bileceğin iş; ben karışmayacağım. Ben onu yaramazlığından dolayı ödüllendirmiyorum, hakikati söylediği için ödüllendiriyorum; ve hayatım boyunca hakikati söylediği için onu ödüllendirmeye devam edeceğim. Yaramaz lık söz konusuysa, ona istediğini yapmakta serbestsin.”

Adam babama, “Başımı daha da büyük belaya sokuyorsun” dedi. “Bu çocuğa bir şey yaparsam, olayların orada duracağını mı sanıyorsun? Benim ailem var, karım ve çocuklarım var, evim var; yarın evim yakılır.” Çok öfkeliydi; “Özellikle şimdi sorun var, çünkü yarın komşu köyde bir tören gerçekleştireceğim ve beni choti’siz gören insanlar...”

“Endişelenmeye gerek yok” dedim. “Choti’yi sana geri veriyorum. Choti’ni geri verdiğim için sen de beni ödüllendirebilirsin. Komşu köyde türbanını çıkarma yeter, gece bile başında kalsın. Bu kadar. Büyük bir sorun değil; alt tarafı bir gece. Hem gece kim senin chotfne bakacak? Herkes uyuyor olacak.”

“Bana nasihat verme” dedi. “Seni dövmek istiyorum ama bunun zincirleme tepkilere yol açacağını iyi biliyorum.” “Zaten açtı” dedim.

“Şikâyet etmeye geldin; bu kadar dürüst ve içten olduğum ve ayartıya dayanamadığımı söyle diğim için beni ödüllendirmiyorsun. Kimseye zarar vermedim; şiddet olmadı; senin choti’nden tek damla kan gelmedi. Sadece babama şikâyet ederek zaten zincirleme tepkiler yarattın.”

“Bak!” dedi babama.

“Benim sorunum değil” dedi babam.

Babama, “Bütün Brahmanizm’in öğrettiği bu: zincirleme tepkiler” dedim.

“Felsefeni kendine sakla” dedi babam.

“Ve o sadhuların, rahiplerin ve mahatmaların konuşmalarına gitmeyi bırak, çünkü onlardan öğrendiklerinle sonradan böyle tuhaf sonuç lara varmayı beceriyorsun.”

“Fakat benim söylediğim de bu” dedim, “ve bu tuhaf değil. Karma teorisi tam olarak bu: Sen bir hareket yaparsın, sonuç takip eder. Bana karşı şikâyet eyleminde bulundu, şimdi sonuç takip edecek.”

Ve sonuç takip etti, çünkü bana öteki köye gideceğini söylemişti. Bana çok öfkeliydi ama öfkeliyken öfkelisindir; ve gerçekten kontrolü tümüyle kaybetmişti. Karısına, çocuk larına da öfkeliydi. Her şeyi izledim; bir şekilde eşyalarını toplamayı becerdi ve bir at arabasıyla çıkıp gitti. O gider gitmez karısına, “Nereye gittiğini anlıyor musun?” dedim.

“Sonsuza dek gidiyor ve sen bilmiyorsun. Babama bunu söylemeye gelmişti, sonsuza kadar gittiğini ve geri dön meyeceğini.”

Kadın birden ağlamaya ve “Durdurun onu!” diye çığlık atmaya başladı. İnsanlar koştular ve arabayı durdurdular.

“Beni neden durduruyorsunuz? Treni yakalamam lazım!” dedi. “Bugün olmaz. Karın ağlıyor ve kalbini dövüyor, ölecek!” dediler. “Fakat, bu garip. Neden dövünsün ve ağlasın?” dedi. Ancak insanlar gitmesine izin vermediler, çantasını ve bavulunu çekiştiriyorlardı.

Arabayı süren adam “Seni almayacağım. Eğer durum buysa, karını ve çocuklarını sonsuza kadar terk ediyorsan, böyle bir harekette bulunmayacağım. küçük çocuklar” dedi.

“Terk etmiyorum” dedi brahman. “Geri döneceğim ama şu anda seni ikna etmeye vaktim yok. Tren kaçacak, çünkü istasyon evden üç kilometre uzakta.” Fakat kimse onu dinlemiyordu ve ben insanları kışkırtıyordum: “Durdurun onu, yoksa karısı, çocukları. Onlara siz bakmak zorunda kalacaksınız. Onları kim doyuracak?” 

Onu çantalarıyla geri getirdiler; elbette öfkeliydi ve çantaları karısına fırlattı. “Biz ne yaptık? Neden.?” diye sordu karısı. Ben de kalabalığın arasındaydım. “Kimse bir şey yapmadı. O çocuk bir tepki olacağını söyledi. Nedeni, üç gün önce tapınakta etki-tepki felsefesini öğretiyor dum ve bu çocuk oradaydı. Şimdi bana ders veriyor” dedi. “Beni bağışla, bu etki-tepki konusunda asla tek kelime etmeyeceğim. istersen herkesin choti’sini kesebilirsin, şikâyet etmeyeceğim. Kafamı da kesebilirsin, şikâyet etmeyeceğim; çünkü bu zinciri tamamen durdurmak istiyorum. Trenim kaçtı.”

O zaman herkes sordu: “Mesele nedir? Anlamıyoruz. Kim choti’ni kesti?”

“Bak!” dedim. “Zinciri durdurmak imkânsız. Bu insanlar ‘Kimin choti’si?

Onu kim kesti? Choti nerede?’ diye sorup duruyor.” İnsanlara döndüm, “Türbanının içine bakın” dedim. Kasabada güreşçi olarak bilinen bir adam gelip türbanı çıkarın ca choti düştü. Babam da oradaydı ve bunu gördü. Eve dönerken bana, “Seni ödüllendireceğim ama anlaşmamızı istismar etmeye kalkma” dedi.

“Yapmam” dedim. “Bu ikimizin arasında bir anlaşma değil. Benim anlaşmam, sana hep hakikati söyleyeceğim, sen de beni bunun için ödüllendireceksin.” 

Babam bunu devam ettirdi. Onun gözünde ne kadar yanlış bir şey yapmış olursam olayım, beni hep ödüllendirdi. Fakat böyle bir baba bulmak zor; baba kendi ideallerini sana zorla kabul ettirmek zorundadır. Babam bütün kasaba tarafından suçlandı: “Çocuğu şımartıyorsun.”

“Eğer yazgısı buysa, şımarmaksa, bırakın şımarsın” dedi.

“Onun yazgısına müdahale etmekten sorumlu olmayacağım; asla ‘Babam beni şımarttı’ diyemeyecek. Ayrıca şımarmaktan mutluysa, o zaman şımarmanın neresi yanlış? Onun hayatında nerede ve ne olursa olsun, ben müdahale etmek istemiyorum. Babam benim yaşamıma karıştı ve eğer yapmasaydı farklı bir insan olacağımı biliyorum.

“Onun haklı olduğunu biliyorum, her baba çocuğu ikiyüzlü yapar, çünkü ben de ikiyüzlü birine dönüştürüldüm. Kahkaha atmak istediğimde, ciddiyim. Ciddi olmak istediğimde, kahkaha atmak zorundayım. Bırakın en azından bir kişi gülmek istediği zaman gülsün. Ciddi olmak istediği zaman ciddi olsun. On bir çocuğum var ama kendimi on çocuğum varmış gibi hissediyorum.” 

Hep on çocuğu olduğunu düşünürdü. Beni hiç çocuklarının arasında saymadı, çünkü, “Ona kendisi olması için tam özgürlük verdim. Neden benim kopyam olması gerekiyor?” dedi.

Daha iyi bir toplumda... daha iyi bir toplumda dediğimde, her insanın bütünlüğünü anlayan, küçük bir çocuğun bile varlı ğına saygı duyan ve onu zorlamayan bir toplumu kastediyorum. Fakat bu toplum uzakta görünüyor, çünkü herkes çıkar sağ ladı ve triplerinden vazgeçemiyorlar; insanları kullanmak ve sömürmek zorundalar. Birisi başkan olur; senin hayatın pahasına başkan olduğunu, bu adam ülkenin başkanı olabilsin diye senin içinde bir şeyin öldürüldüğünü, asla düşünmezsin.

Herkes benzersiz, asıl haliyle bırakılsaydı; başkan ve başbakan olan, bütün dünyayı yöneten ve binlerce yıldır dünyaya zarar veren ve vermeye devam eden insanların bunu yapmaya devam etmesi imkânsız olurdu. Bireylerle, tamamen farklı toplum türleri olacak: Toplumlar değil, komünler olacak. Uluslar olmayacak, çünkü gerek yok. Uluslara ne gerek var? Dünya bir tane. Sadece harita üzerin de çizgiler çizip duruyorsun ve o çizgiler üzerinde savaşmaya, öldürmeye ve katletmeye devam ediyorsun. Çok aptalca bir oyun: Bütün insanlık delirmedikçe, nasıl devam edeceğini düşünmek imkânsız. Uluslara ne gerek var? Pasaportlara, vizelere ve sınırlara ne gerek var? Bu dünyanın her yeri bize ait ve kim nerede olmak isterse orada olma hakkına sahiptir. 

Güneş kimsenin malı değildir, yeryüzü kimsenin malı değildir, Ay kimsenin malı değildir; rüzgâr, bulutlar, yağmur, hiçbir şey kimsenin malı değildir. Bu çizgileri neden çiziyorsun? Bunu kolayca anlayabilirsin; yakında Ay’da çizgiler göre ceksin. Şu anda yok ama yakında bir Rus bölgesi, bir Ameri kan bölgesi, bir Çin bölgesi göreceksin. Orada kimse yaşamaz; orada hiçbir zaman kimse yaşamayacak. Ay’da yaşam olması nın imkânı yok gibi görünüyor. Ay, ölü bir gezegen, tek damla su yok. Evet, gaz maskeleri, oksijen tüpleri ve diğer şeylerle orada birkaç saat kalabilirsin ama bu insanların orada yaşaya bileceği bir tarz değil. Fakat şimdiden bayraklarını koydular. Bayrağı görecek kimse yok, bayrağa selam verecek kimse yok; kimi zaman bayrağın üzerine sıçacak bir kuş bile! Amerikalıların yaptığı ilk şey bir direk yerleştirip üzerine bayrak asmak oldu. Ne kadar aptalca ve kimin için? Fakat yakında öteki aptallar da arkadan gelecek. Mars’a gidecekler, diğer gezegenlere gidecekler ve aynı şeyi her yerde yapacaklar. Uluslara ihtiyaç yok, politikacıların uluslara ihtiyacı var, çünkü uluslar olmazsa politika olmayacak; uluslar olmazsa savaş olmayacağından, silah üreten fabrikalar üretim dışı kalacağından, generallerin uluslara ihtiyacı var.

Nükleer silah fabrikalarına ve onlara harcanan bunca enerjiye ne olacak? Uluslar yoksa, nükleer silah üretmeye ne gerek var, kimin için? İnsanlığı kurtarmanın en basit çözümü haritadan bütün çizgileri kaldırmaktır, sadece haritadan; dünyanın üzerinde çizgi yok. Sadece haritalardan bütün çizgileri kaldır, bir Üçüncü Dünya Savaşı görmeyecek ve dünyanın her yerinde bu kadar orduya ihtiyaç duymayacaksın. Milyonlarca insan sola dönmek, sağa dönmek dışında bir şey yapmıyor. Birisi yukarıdan seyrediyorsa, şaşırır. İnsanlar neden sağa, sonra sola dönüyor, sonra geriye dönüyor, sonra ilerliyor, sonra geri geliyor, dağılıyorlar? Her gün dünyanın her yerinde milyonlarca insan... Kesinlikle bir terslik olduğunu düşünecek. Bu uluslar ancak kişilik sahteyse var olabilir. Bu kiliseler ve dinler ancak senin asıl yüzüne sahip değilsen var olabilir; çünkü gerçek yüzüne sahip bir insanın ne işi olur da papaya gitme ihtiyacı duyar? Ne için? Bir din öğretmenine, bir tapınağa veya sinagoga gitmesi için hiçbir neden yoktur. Hem neden Hıristiyan, Hindu olsun? Neden? Gerçek yüzünle halinden o kadar memnuniyet duyacak, o kadar doyumlu ve yuvada hissedeceksin ki arayış kalmayacak; aradığını buldun. Fakat bu insanlar onu bulmana izin vermeyecekler. Seni uzaklaştıracaklar, çünkü kendilerine ait bazı fikirleri var ve onların fikirleri için senin feda edilmen gere kiyor. Politikacılar kendi politikaları için seni feda edecekler. Dinler de kendi tarz politikaları için seni feda edecek. Kimse çocukla ilgilenmiyor ve nedeni açık: Çocuğun bir topluma, bir ulusa, belirli bir ideolojiye uyan belli bir kalıba dökülmesi gerekiyor.

Kaynak: Osho - Dikkat: Hakikat Çağı Geliyor, 281-293

Monday, 13 October 2025

Rahibe ihtiyacın yok, psikanaliste ihtiyacın yok.. Osho

 Rahibe ihtiyacın yok, psikanaliste ihtiyacın yok..

Bastırma basitçe şu demektir: Doğanın düşmanın olduğunu hatırla; ona karşı savaşmak zorundasın, onu öldürmek zorundasın, onu yok etmek zorundasın, onun üzerine çıkmak zorundasın; ancak o zaman kutsalsın.

Şimdi, bu imkânsız. Bugüne kadar kimse doğanın üzerine çıkamamıştır. Nerede olursan ol, doğanın içindesin. Evet, ken dini sakatlayabilir, uzuvlarını kutsal kitapta verilen ölçülere göre kısaltabilirsin, acı çekebilirsin, kendine istediğin kadar eziyet edebilirsin ama doğanın dışına çıkamazsın. Doğa var olan her şeydir; ötesi yoktur. Ötesi doğanın içindedir, dışında değil.

O yüzden doğayla savaşanlar asla onun ötesine geçemez. Ve sürekli başarısızlıkları onları mutsuz yapar, zihinsel olarak dengesiz yapar, psikolojik olarak akıl hastası yapar. Bunların hepsi rahip için iyidir; rahip senden faydalanır. Bütün işi sana yardım etmektir ama o sana yardım etmeden önce, yardıma ihtiyaç duyduğun bir duruma sokulman gerekir.

Hindistan’da Batı’da eğitim görmüş ve Freud ekolünden, Jung ekolünden,Adler ekolünden veya Assagioli ekolünden pek çok psikolog ve psikiyatrla karşılaştım. Ortak bir yanları vardı: Hepsi bana karşıydı. “Ana fikri görebiliyor musunuz? Hepiniz birbirinize karşısınız ama bir konuda anlaşıyorsunuz: Hepiniz bana karşısınız. Neden? Çünkü ben mesleğinizi tamamen yok edebilirim” dedim onlara. Meslek ortadan kalktığın da Freudçu da Adlerci kadar, Jungçu kadar mağdur olacak.

Ben insanı yeniden bütün yapabilirim. Onu bütünleşmiş, merkezlenmiş, oturmuş varlığına yeniden kavuşturabilirim.

Psikolog değilim; psikolojik bir problemi tedavi etmiyorum, çünkü bana göre o problemler üretilmiş problemlerdir. Problemi üretiyor, sonra da çözümle geliyorlar. Sorun üretmek çok kolaydır. Ne kadar kolay olduğunu görsen şaşarsın...

Profesörlerimden biri. Ben psikoloji öğrencisiydim, o da ünlü bir psikologdu. Bir gün ona, “Psikologların uğraştığı problemlerin hepsi, onlar tarafından üretilmiştir” dedim.

“Bunu kanıtlaman gerekecek” dedi.

“Kabul edildi” dedim.

Ertesi gün kanıtladım. Bana karşı çok sevgi dolu olan karısına gittim -kendisi de beni çok severdi- ve ona, “Benim hatırım için, bir kerecik bir şey yapman gerek” dedim.

“Neymiş o? Söyle bana. Yapabileceğim bir şeyse, yaparım” dedi.

“Tek bir şey yap” dedim.

“Sabah eşin kalktığında, sadece ona ‘Ne oldu? Solgun görünüyorsun. Gece uyuyamadın mı? Gözlerin kıpkırmızı’ de. Elini başına koy ve ‘Ateşin falan mı var?’ diye sor. Elbette bir şey söyleyecek. Söylediği şeyi bir kâğıda yaz -tam olarak ne dediyse- çünkü ben onu daha sonra alacağım.”

“Fakat bütün bunlar neyle ilgili?” dedi.

“Akşam anlatırım ama şimdi sadece bunu hatırla ve yarın sabah bunu benim için yap” dedim.

“Yapacağım. Oldu bil, inan bana” dedi.

Onun hemen yanında üniversitenin postane müdürü otu ruyordu. Çok yaşlı ve çok iyi bir adamdı; yanına gittim ve bahçesinden konuştuk. Çiçeklere çok meraklıydı ama kimse bahçesini övmeye gelmezdi; bir tek ben vardım, o yüzden benden çok memnundu. “Bugün benim için bir şey yapman gerek” dedim.

“Ne? Her şeyi!” dedi. “Profesör Mehta üniversiteye gitmek için evinden çıktığın da çitin kenarında dur ve ‘Ne oldu? Hayalete benziyorsun! Bacakların titriyor’ de” dedim.

“Onunla ters bir şey mi oldu?” dedi.

“Hiçbir terslik olmadı. Fakat senin bunu söylemen ve yüz ifadenle de söylediğin şeyde ciddi olduğunu göstermen gerek. O da buna karşılık bir şey söyleyecektir; söylediği şeyi aynen kendi kelimeleriyle bir kâğıda yaz, ben sonra alacağım” dedim.

Profesör Mehta evinden bölüme gelirdi; arası aşağı yukarı bir buçuk kilometreyi bulan yol güzel olduğu için yürürdü. Yolun iki tarafında bahçeler ve profesörlerin evleri vardı. Bu sayede birkaç kişiyi, özellikle de eşleri ve birkaç küçük çocuğu, güvenilir olduğunu düşündüğüm herkesi hazırladım. Hepsi çok mutlu oldular, “Yapacağız” dediler.

Son olarak Profesör Mehta’nın bölüme girdiği yerde, ofisin önünde oturan hademe vardı. “Dhyananda, senden hiçbir zaman bir şey istemedim...” dedim.

“Bu doğru” dedi.

“Herkes bana eziyet eder: ‘Dhyananda bunu getir, Dhyananda şunu getir.’ Profesörler bana eziyet eder; öğrenciler bana eziyet eder. Bu doğru; bir tek sen var sın. Bu iki yıl içinde, bir bardak su bile istemedin. Merak ediyordum. bu ender olur. O yüzden ne istersen yapacağım.”

“Bunu yapman lazım” dedim.

“Profesör Mehta buraya geldiğinde, ayağa kalk ve ‘Düşeceksiniz. Titriyorsunuz. Ne oldu?’ diyerek onu tut.”

“Fakat bu doğru mu?” dedi.

“Hayır, doğru değil ama doğruymuş gibi yapman lazım” dedim.

“Tamam” dedi.

“Benden hiçbir zaman bir şey istemedin. Elimden geleni yapacağım.”

Ertesi gün bütün kâğıtları topladım, çünkü profesörün peşinden gidiyordum. O benim önümdeydi. Ve Dhyananda gerçekten hain bir saldırıda bulundu. Öyle bir sarstı ki profesör düştü! Ona yardım etmem gerekti; birlikte onu içeri aldık. “Oturamayacağım, beni kanepeye yatırın” dedi. Onu kane peye yerleştirdik. Ben koşup bir yastık ve battaniye getirdim, çünkü titriyor, terliyordu. “Ne oldu?” diye sordum. “Tuhaf bir şekilde ateşim var gibi. Dün gece yatağa girerken her şey yolundaydı. Fakat şimdi başım hiç olmadığı kadar ağrı yor ve bütün vücudumun titrediğini hissediyorum. Doktoru çağırın. Dhyananda olmasaydı, düşüp bacağımı kıracaktım” dedi.

Aslında Dhyananda yüzünden düşecekti. Dhyananda eğitimsiz bir adamdı ve gerçekçi yaptı! Doktoru çağırdım ve ona, “Çok ciddi olmak zorundasın. Hiçbirsorun yok, sadece girdiğim bir iddiayla ilgili; o yüzden bana bir iyilik yap, çok ciddi ol” dedim.

Doktor çok ciddiydi; orayı burayı muayene etti ve “Bay Mehta, en az üç ay yataktan çıkmadan dinlenmeniz gerek” dedi. “Üç ay yatak istirahatı! Fakat ne oldu?” dedi Bay Mehta.

“Size söyleyemem. Eşinizle konuşacağım” dedi doktor.

“Lütfen benim için bir şey yapın” dedi Profesör Mehta. “Beni arabanızla eve götürün, çünkü tekrar yürüyemeyeceğim. Bir buçuk kilometre.”

Her gün yürüyordu, gelip gidiyordu, çünkü yürümeyi seviyordu; yürümekten keyif alıyordu ama, “Şimdi yürüyeme-yeceğim” dedi. Bana, “Rektör yardımcısına git ve ona berbat durumda olduğumu söyle; doktor üç ay diyor. Ne olacağını bilmiyorum, dolayısıyla ona eğer birkaç gün gelmezsem, kaygılanmayıp yerime başka birisini koymasını söyle” dedi.

Onu doktorun arabasıyla evine götürdük ve eve soktuk. Karısı kendini tutmaya çalışıyordu, yoksa kıkırdamaya ve gülmeye başlayabilirdi. Üstelik kocası gerçekten tamamen değişmişti. Doktor bir koluna girmişti, ben öteki koluna girmiştim, yürüyemiyordu bile. Onu yatağa yatırdıktan sonra doktora, “Karıma söyleyebilirsiniz” dedi. Doktor, “Hazır olunca geleceğim. Önce gidip sizin için bazı ilaçlar hazırlayayım. Bu acil bir durum” dedi ve gitti. Profesör Mehta, “Doktor sana bir şey söyledi mi?” diye sordu bana.

“Önce bu kâğıtlara bak” dedim. 

“Ne kâğıdı? Onları sana mı verdi?” dedi.

“Hayır, önce oku” dedim.

“Bu karına verdiğin ifade: ‘Gayet iyiyim, ne saçmalıyorsun?’ Bu sabah altıdaydı. Saat yedi buçuk ta postane müdürüne, ‘Evet, gece biraz huzursuzdu’ dedin. Sonra Profesör Nand Dulare Vajpeyel’e, ‘Berbat bir gece geçirdim’ dedin.

Bunlar senin ifadelerin. Sana hiçbir şey olmadı, ayağa kalkabilirsin. Üç ay dinlenmene gerek yok, üç dakikaya bile gerek yok; gayet iyisin.”

“Fakat” dedi, “terliyordum ve düşecektim.”

“Bunda bir şey yok” dedim.

“Üzerine atlayıp düşmene neden olan Dhyananda’ydı. Sen düştüğünü zannettin. Bunu gerçekten iyi yaptı; ben ondan bu kadarını istememiştim ve bunu bu kadar iyi yapacağını da düşünmemiştim. O yüzden ayağa kalk!” Hemen ayağa kaktı ve “Gerçekten mi? Doğru. Dün gece gayet iyiydim ve bu sabah da gayet iyiydim. Karım benimle konuştuğunda, ‘Gayet iyiyim. Sana neoldu?’ dedim. Fakat herkes sormaya başlayınca, tuhaf bir şekilde ters bir şey olduğunu hissetmeye başladım. Küçük bir çocuk, ‘Amca, bacak ların titriyor’ dedi ve ben kesinlikle bacaklarımın titrediğini hissettim, yoksa bu çocuk neden.?”

“Bu da çocuğun notu” dedim.

“Bu insanların hepsi, erkekler, kadınlar, çocuklar, Dhyananda, doktor benimleydi. Senin iddianı kabul ettiğim için bütün bu olayı ayarlamam gerekti. Hastalığı yarattım. Bunu üç ay sürdürebilirdim, hatta ölebilirdin.”

“Bunu inkâr edemem” dedi.

“Başıma geleni görünce, üç ay yatakta kalsaydım ve sen çalışmanı denemeye devam etseydin, beni öldürebilirdin.”

“Din tamamen bu şekilde çalışıyor” dedim.

“İnsanların zihinlerinde problemler yarat, o zaman nereye gidecekler? Rahibe gitmek zorundalar. O zaman rahip çözümü verir ve kendisine bunun için ödeme yapılır. Psikologların yaptığı da aynısı. Yüz vakadan doksanı insanlar tarafından yaratılıyor.”

Psikologların bunu kasıtlı yaptığını söylemiyorum ne de rahiplerin bunu bilerek yaptığını-, içtenlikle yapıyorlar; böyle olduğunu düşünüyorlar. Yaptıkları şeye inanıyorlar ve inançları bulaşıcı, dolayısıyla diğer insan da buna inanmaya başlıyor. Ve sonra çözümleri hazır; reçeteleri hazır.

Bir Freudçuya gittikten sonra bir Jungçuya, sonra bir Adler-ciye, sonra da Assagioli’ye gidersen, ne demek istediğimi anla yacaksın. Hastalığına dördü de farklı şekilde teşhis koyacak, çünkü kitapları farklı. Hepsi senin asıl probleminin bu oldu ğunu söyleyecek ve kimse kimseyle aynı fikirde olmayacak. Ve problem farklı olduğu için, haliyle çözüm de farklı olacak. Problem farklı olmak zorunda; yoksa Jung’un dünyada ne amacı var? Freud işi çoktan yaptı.

Bu yüzden Jung, Freud’dan ayrıldı. Hadiseyi gördü: Freud’la en fazla büyük bir Freudçu olacaktı ama asla kendi başına bir birey olamayacaktı. Freud’un yaptığı şeyi yapabilirdi. Jung bunu yapmaya başladı ve gayet de başarılıydı. Adler de aynı şekilde kaçtı. Eğer Freud her şeyi sekse bağlıyorsa, Adler de her şeyi egoya bağladı. Doğal olarak çözümleri farklı, çünkü problemi farklı şekilde ortaya çıkarıyorlar. Ve onların çözümlerine uyarak şans eseri başarılı olursan, onların terapisi başarılı oluyor, sen değil. Fakat başarısız olursan, sen başaramamış oluyorsun; kural lara tam anlamıyla uymadın. Psikanaliz ve başka bir ekolün kurallarına uymak aslında zor bir iş. 

Üç yıl psikanalize ihtiyacın olabilir ve üç yılın sonunda psika nalizden kafan öncesinde olduğundan daha karışık, daha altüst olmuş bir halde çıkabilirsin. Şimdi başka birinin yardımına ihti yacın var. Şimdi hayatın boyunca yardıma ihtiyaç duyacaksın. Hayatları boyunca psikanaliz yapılan, bir psikanalistten öteki psikanaliste giden insanlar var. 

Aynı şey dinler için de geçerliydi. Baskıyla problemi yarattılar. Aslında psikoloji dinlerin, sahte dinlerin ektiğini kullandı; psikologlar mahsulü topluyorlar. Psikolog gerçekte modern rahiptir ve aynı zeminde, aynı stratejiyle sömürür. Binlerce yıldır rahip zemini hazırladı ama insanlar rahipten usandığı için yeni bir bilimin ortaya çıkmasından çok memnundular. Bilim de değil, sadece bilimsel jargon.

Dolayısıyla rahibe giden insanlar eğer eğitimli, kültürlü ve çok yönlüyseler şimdi psikanaliste gidiyorlar, aynı insanlara. Eğitimsiz olanlar rahibe gitmeye devam ediyor. Rahip daha ucuz ve daha az zararlı, çünkü kelimeler konusunda o kadar akıllı değil: bilinç, süper bilinç, bilinçaltı, bilinçdışı, kolektif bilinçdışı, kozmik bilinçdışı, kozmik bilinç. Zavallı rahibin bu kadarına gücü yetmez.

Psikanalist ve jargonu tarafından hipnotize edilebilirsin. Psikanalistin onu destekleyecek tezleri vardır ve söylediği şey bir bakıma doğrudur: Baskılandın ama bu iş din tarafından yapıldı. Din seksi kınadı, yiyeceğe tutkunluğunu kınadı -keyif alabileceğin her şeyi kınadı-, müziği kınadı, sanatı kınadı, şarkı söylemeyi ve dans etmeyi kınadı. Dünyaya baktığında ve bütün dinlerin bütün kınamalarını bir araya getirdiğinde, bütün insanlığı kınadıklarını göreceksin. Kınanmamış tek bir santim bırakmadılar. Evet, her din payına düşeni yaptı, çünkü insan soyunun tamamını bütünüyle kınarsan, kolayca delirebilir. Orantılı yapmak zorundasın ki kınansın, suçluluk duysun, suçluluğun dan kurtulmak istesin ve senden yardım almaya hazır olsun. Senden kaçmasın veya okyanusa atlayıp kendini öldürmesin diye onu çok fazla kınanamamalısın. Bu meslek açısından iyi olmaz.

Aynı eski günlerdeki köleler gibi. Yiyecek verilir ama fazla kuvvetlenip isyan çıkarmasınlar diye yeterince verilmez ve ölmesinler diye de çok az verilmez; yoksa zarar edersin. Belli bir miktar verirsin: Yaşamla ölüm arasında bir yerde asılı tutarsın; yaşamaya ve senin için çalışmaya devam ederler. Ancak o kadar yiyecek veriliyordu, daha fazlası değil; aksi takdirde çalıştıktan sonra enerji kalırdı ve o enerji de devrime dönüşebilirdi. Başkaldırmaya başlayabilirlerdi; birleşmeye başlayabilirlerdi, kendilerine yapılanı görmeye başlayabilirlerdi.

Aynısı dinler tarafından yapıldı. Her din insanoğlunun baş ka bir bölümünü aldı ve onu kınadı ve bu yılla suçluluk hissetmesini sağladı. Senin içinde suçluluk bir kez oluşturuldu mu, rahibin pençelerinin arasındadır demektir. Artık kaçamazsın, çünkü senin bütün utanç verici kısımlarını temizleyebilecek olan, Tanrı’nın karşısına utanmadan çıkabilmeni sağlayabilecek olan yalnızca odur.

Rahip, suçluluk kurgusunu yaratır. Bir gün Tanrı’nın karşısına çıkmak zorunda kalacağın kurgusunu yaratır: O yüzden temiz ol, saf ol ve O’nun karşısında korku ve utanç duymadan durabilecek bir halde ol. Bütün olay kurmaca. Fakat bunun hatırlanması gerek: Bu sahte dinler için de doğru. 

Bütün dinler dediğimde, sahte dinleri kastediyorum; çoğul sahteliğin göstergesidir. Din bilimsel hale geldiğinde, çoğul olmayacak; o zaman sadece din olacak ve işlevi sahte dinlerin tam tersi olacak. işlevi seni Tanrı’dan kurtarmak, seni cennet ve cehennemden kurtarmak, seni ilk günah kavramından kurtarmak, seni doğa ve senin ayrı olduğunuz fikrinden kurtarmak, seni her tür baskıdan kurtarmak olacak. Bütün bu özgürlükle, doğal varlığının dışavurumunu, o her ne ise, öğrenebileceksin.

Utanç duymaya gerek yok. Evren senin bu şekilde olmanı istiyor, o yüzden bu şekildesin. Evrenin sana bu şekilde ihtiyacı var; yoksa seni değil, başka birisini yaratırdı. O yüzden kendin olmaman bana göre dine aykırı tek şeydir. Hiçbir koşul, hiçbir sınır olmadan kendin ol; sadece kendin olduğunda dindarsın, çünkü sağlıklısın, bütünsün.

Rahibe ihtiyacın yok, psikanaliste ihtiyacın yok, kimsenin yardımına ihtiyacın yok, çünkü hasta değilsin, sakat değilsin, felçli değilsin. Özgürlüğün bulunmasıyla bütün o sakatlanmış-lık ve kötürümlük gitti. Din tek bir cümleye sıkıştırılabilir: kendin olmak için tam özgürlük. Kendini korkusuzca, olabildiğince farklı şekillerde ifade et; korkacak hiçbir şey yok, seni cezalandıracak veya ödüllendi recek kimse yok. Varlığını en hakiki haliyle, doğal akışı içinde ifade edersen, hemen -yarın değil, bugün, şimdi ve burada-ödüllendirileceksin. Ancak kendi doğana karşı gelirsen cezalandırılırsın. Fakat o cezanın faydası olur; basitçe kendi doğandan uzaklaştığının, biraz yoldan çıktığının göstergesidir. Geri dön! 

Ceza, intikam değildir. Hayır, ceza seni uyandırma çabasıdır yalnızca: Ne yapıyorsun? Bir yanlış var, bir şey sana karşı gidiyor. Bu yüzden acı var, kaygı var ve keder var. Doğal olduğunda, kendini daha şanslı olan ağaçlar ve kuşlar gibi ifade ettiğinde -çünkü hiçbir kuş rahip olmaya çalışmadı ve henüz hiçbir ağaç psikanalist olmayı düşünmedi-, varoluşun evin olduğunu hissedeceksin. 

Ve din evde olmaktan ibarettir.

Kaynak: Osho - Dikkat: Hakikat Çağı Geliyor, Bilinmeyeni Kabullenmek, Butik Yayıncılık, İstanbul, 2012, ss. 149-158

Wednesday, 1 October 2025

Tapınak Teolojisi ile Travmatik Psikoloji Arasında... İhsan Fazlıoğlu

 Tapınak Teolojisi ile Travmatik Psikoloji Arasında... İhsan Fazlıoğlu

Kanada, Montreal’de ailemle birlikte yaşadığım mahalle, dindar Yahudilerin meskûn olduğu bir semtti. Yanlış hatırlamıyorsam 2009’un Mart ayında bir akşam vakti eve döndüğümde ilişkilerimizin iyi olduğu komşumun kapısının güzel çiçekler ve kurdelerle süslendiğini gördüm. Kendisi de oldukça dindar olan komşuma, “Kutlu olsun! Hangi bayramı kutluyorsunuz?” diye sordum. “Purim Bayramı” diye yanıt verdi. “Yani?” deyince: Hafifçe gülümsedi ve “Hâmân’ın zulmünden kurtuluş; kısaca” diyerek bağladı. Akabinde sohbete başladık. Purim Bayramı, Ahd–i Atîk’e göre, Yahudilerin Ahameniş Pers İmparatoru Ahaşveroş’un [I. Serhas (ö. MÖ. 465) ya da I. Artaserhas veya II. Artaserhas] veziri Hâmân’ın zulmünden kurutuluşunun hâtırası için ihdas edilmişti. Hâmân, İmparatorluktaki tüm Yahudileri katletmeye karar vermiş; ancak İmparator’un Yahudi asıllı eşi Ester’in çabalarıyla kurtulmuşlar; ayrıca Hâmân ve ailesinin de idamını sağlamışlar. İbrânî takvimine göre, her yıl Adar ayının 14’ünde kutlanan Purim Bayramı, eğlenceli bir bayramdır; oruç tutulur, ayrıca Ester Kitabı okunur. En ilginciyse, Ester Kitabı okunurken Amalek soyundan geldiğine inanılan Hâmân’ın adı her zikredildiğinde [ki, 54 yerde zikredilir] cemaat, “adı” bastırmak için sesini yükseltir. Bunun nedeni Tesniye 25:19’da verilen emirdir: “Amalekler’in anısını gökler altından sileceksiniz.” (1)

Sohbetimizin sıcaklığı içinde, biraz da hayretle, ama takdirle, komşuma “Ne kadar ilginç! Neredeyse 2500 yıllık bir olayı, sanki dün olmuş gibi hatırlamak ve kutlamanın konusu kılmak.” diye söyleyeyazdım ki, hoşuna gitmesini beklerken, gözlerinin bulutlandığını ve yüzünün düştüğünü gördüm. Hafifçe doğrularak, belki de dindarlığından dolayı kendinden hiç beklemediğimden olsa gerek, beni son derece çarpan şu soruyu sordu; “İhsan Bey! 2500 yıllık, hatta 4000 yıllık bir tarihi, binlerce anıyı, tüm ayrıntılarıyla, hafızanızda taşımak nasıl bir yüktür bilir misiniz?” Şaşırdığımı görünce, sanki sorusunu tefsir etmek istercesine şöyle bir açıklama yaptı: “Belki de bulunduğun yerden baktığında bizim bu davranışımızı takdir ediyorsun. Tarihimize, anılarımıza, anlatılarımıza bağlı bir millet olduğumuzu düşünüyorsun. Hele bir de 2000 yıl devletsiz bir millet olduğumuzu dikkate alırsak... Ancak, kimse duymasın, bu kadar yükü, bu kadar ayrıntıyı taşımak kolay değil; insanı sadece yormuyor içinde yaşadığı gerçeklikle irtibat kurmasını dahi zorlaştırıyor.” Kanaatimce, aşağıda ayrıntılı bir şekilde çözümleyemeye çalışacağım gibi, bu sohbetin can alıcı kavramları, “2500/4000 yıllık yük” ve “bu yükün verdiği yorgunluk” ile “bu yükün içinde yaşanılan gerçeklikle irtibat kurmayı zorlaştırması” olarak özetlenebilir.

Hiç şüphesiz tarihteki her olgu ve olay gibi İsrailoğulları tarihi de farklı itibarlar açısından incelenebilir. Ayrıca bu tarihteki olgu ve olayların örüntüleri ve bunların nedenleri konularında da farklı çerçeveler çizilebilir. Bu yazıda ne farklı itibarlar ne de örüntüler ile nedenleri üzerinde duracağım. Daha fenomenal bir bakışla vakıada olup bitenin bir görüntüsünü vermeye çalışacağım. Öncelikle İsrailoğulları tarihi, ilk elde, bir açıdan, trajedilerin ve acıların tarihidir. Bu trajedi ve acıları iki temel kavram altında toplayabiliriz: Tapınak teolojisi ile travmatik psikoloji... Birincisi bir seçilmişlik iddiası, ikincisi ise bir lanetlenmişlik duygusu üretmiş ve aşağıda ele alınacağı üzere sürgün–ulus bu iki uç, iddia ile duygu, arasında salınıp durmuştur. Bilindiği üzere Hz. İbrahim, tapınak rahipleri yetiştiren bir aileye mensuptu ve bu aileler Mezopotamya’da ilk devirlerde aynı zamanda rahip–krallar olarak şehirlerdeki tüm sosyo–ekonomik ve politik yaşamı yönlendiriyorlardı. Süreç içinde ve çok çeşitli ihtiyaçlarla savaş lordluğunun ortaya çıkması, akabinde konağın kurulması, gücün çocuklara aktarımı talebi ertesinde savaş lordluğunun krallığa dönüşmesi, tapınak–rahiplerini ikincil plana itti. Özellikle şehrin ürettiği artı–değerin üzerindeki hâkimiyet mücadelesi, ara–çözüm olarak Pazar’ın icat edilmesine rağmen, her iki tarafı da birbirine düşman etti. En nihayet kendilerinin Tanrı ya da Tanrı’nın oğlu olduğunu iddia eden krallar tarafından birer hizmetkâra dönüştürüldüler. Hz. İbrahim’in Tanrı’nın aşkınlığını iddia eden tevhidî itirazı ve nübüvvet vazifesiyle kralın bir ilâh ya da ilâhî bir kişilik olarak tasfiye edilmesi akabinde sürülmesi, uzun tarihî süreçte, vadedilen topraklarda, bahusus Kudüs’te yeni bir tapınağın kurulması, yıkılması, kurulması (...) süreci bugün hâlâ Kudüs’te tapınağın yeniden inşa edilmek istenmesiyle sürüp gitmektedir. Söz konusu “tapınak takıntısı” ve etrafında gelişen hiyerarşik dinî öğreti ve ruhbanlık, şüphesiz burada işaret edilemeyen diğer pek çok unsurla birlikte bir tapınak teolojisi üretmiştir. Yeri gelmişken vadedilmiş toprakların en önemli özelliği, bu tarihlerde, yaygın bir  sedir ormanı havzası olduğundan, yağmur suyuyla tarıma imkân vermesi, dolayısıyla tarım için suyu yönetecek, Mezopotamya şehir devletlerindeki gibi, sorunlarının kaynağı olan merkezî bir yönetime, dolayısıyla krallığa ihtiyaç duymamasıdır. Dikkat edilirse, İsrailoğulları tarihte hiçbir zaman etkili bir hanedan sahibi olamadılar. Böyle bir teşebbüse kalkıştıklarında, Hz. Davud ve Hz. Süleyman dönemleri ertesinde, İsrail ve Yahuda olarak bölündüler. Her hâlükârda söz konusu tapınak rahipliğinden köklenen ve süreç içinde aşkın bir Tanrı fikrinin mümesilliğiyle katmerlenen bu vazife bilinci, yine süreç içinde bir seçilmişlik iddiasına dönüşmüştür. Dolayısıyla tapınak teolojisi, ilkece iki unsura dayanır: Temel çekirdek kavram, görevli olmak ve bu görevin de bir seçilmişliği içerdiğini iddia etmek...

Değişik tarihî dönemlerde, farklı nedenlerle İsrailoğulları yaşadıkları, özellikle vadedilmiş topraklardan sürülmeleri ve tapınaklarının birkaç kez yıkılması, travmatik psikolojinin teşekkül sürecini belirler. Bu süreçteki en önemli vakıa, sürgün, göç ve dağılmadır. Mekânı kaybeden İsrailoğulları, zamana tutunmuş ve mekân içindeki tecrübelerini dahi zamana indirgeyerek birer anlatıya dönüştürmüşlerdir. O kadar ki, anlatılar, söz konusu dağılma sürecindeki içkin birliği, tüm ihtilaflara karşın, sağlamıştır. Bu açıdan Tevrat, İsrail Ulusu’nun söz konusu anlatılarının bir tür kaydı olarak görülebilir. Ancak bu basit bir kayıttan daha fazlasını içerir; çünkü anlatılar bir tür taşınabilir tapınak işlevi görmüş; bir bütün olarak Tevrat da taşınabilir bir vadedilmiş toprak, dolayısıyla vatan olarak kabul edilmiştir. Kısaca sürgün kavramı altında toplanabilecek bu süreç, bir sürgün teolojisi de oluşturmuştur. Söz konusu sürgün teolojisinin en önemli işlevi, İsrailoğullarına içindeki yaşadıkları ve yaşayacakları şartlar içinde var– olma, varlığını sürdürme, kısaca, evrim teorisinin diliyle söylenirse, çevreye adaptasyon yani çevrelerine uyum sağlama konusunda meşru bir çerçeve sunmasıdır. Söz konusu meşru çerçeve, Yeryüzü’nde nerede olursa olsun, İsrailoğulları arasında aşkın–gibi ancak müşterek zihnî arketipler üretmiştir. Bu arketiplerin uzun tarihî süreç içinde meydana getirdikleri var–olma çözümleri, zamanla yaşama tarzlarına dönüşmüştür.

Travmatik psikolojinin İsrailoğulları için verdiği bu olumlu imkânlar, menfi sonuçlar da üretmiştir. Her şeyden önce geçmişe ilişkin anlatıları, bir tarihe dönüştürememişlerdir. Çünkü İsrailoğulları hemen tüm anlatılarında geçmişte kaybettikleri savaşları, bugünde kazanmaya çalışma psikoloji içinde hareket etmektedirler. Buna hâfıza zehirlenmesi adını veriyorum. Bunun nedeni, anlatılarında yaşattıkları ölü, idealize edilmiş zombi türü varlıklardır. Kimliklerini hâfızalarındaki ötekilere karşı düşmanlık yaparak, kin ve nefret üzerinden üretmektedirler. Gazze soykırımında, yetkililerin ifadeleri, İsraillilerin Filistinlilerle değil; hâfızalarındaki, yukarıda da işaret edilen, Amalek adını verdikleri ve muhataplarına yansıttıkları zombileşmiş varlıklarla savaştıklarını göstermektedir. Bu nedenle İsrailoğulları, sanıldığının tersine, komşumun da aslında şikâyet ettiği şekliyle, bir gelenek içinde yaşamıyorlar. Çünkü geçmiş, şimdide yaşıyorsa gelenek adını alır; şimdide ölü–olarak dolanıyorsa, ona hortlak denir. Geçmişin mahkûmu olan bu tür bir hâfıza, anlılarını ve anlatılarını sürekli bir travma eşliğinde hatırlar. Ancak her şimdideki bu hatırlama, muhatapları ortada olmadığından, kendine, hesaplaşacağı, trajedilerini ve acılarını bastırabileceği bir düşman edinemeye zorlar. Bu nedenledir ki, İsrailoğulları, şartlar yukarıda işaret edildiği çerçevede mevcutsa, hiçbir zaman kendilerinden olmayan bir çevreye dâhil olamaz; kendilerinden olmayan hiç kimseyi de içlerine alıp temessül edemezler. Söz konusu güvenlik kaygısı, tarih boyunca muhatap oldukları muamelelerin ürettiği ve yaşama tarzlarının bir bileşeni hâline gelen güvenlik kaybından kaynaklanır. Sürekli güvenlik kaygısı, biraz önce zikredildiği üzere, çevreye uyum sağlamak, dolayısıyla yaşama tutunmak ve varlığını idame ettirmek için daima ayık olmayı ve kendinin kim olduğunu hatırlamayı dayatır.

Kim olduğunu hatırlamak ve bu hatırlamayı sürekli kılmak, şimdiye değin sıkça dile getirilen, geçmiş deneyimleri, özellikle travmatik yönleriyle, anlatıya dönüştürmekten geçer. Ancak anlatı ister sözlü ister yazılı olsun belirli ritüeller, kutlamalar, devamlı tekrarlar, bayramlar vb. etkinliklerle yürütülmelidir ki, şimdide temsil edilebilsin ve somutluk kazansın. Bu kutlamaların, anmaların, vb. içeriksizleşmesi önemli değildir; çünkü saf bir biçimsellik dahi tekrarın verdiği bir imkânla bedenî hafıza oluşturabilir ve ihtiyaç duyulduğunda bu hâfızaya içerik kazandırılabilir. Örnek olarak, Montreal’de McGill Üniversitesindeyken, kışın, bir masanın arkasında elinde bir mikrofon olan gencin iki saat boyunca sesli bir şekilde bir şeyler okuduğunu müşahede ettim. Etrafında bulunan 5–10 kişinden başka hiç kimse durup da ne dediğini dinlemiyordu bile. Bu okuma ritüeli iki saatin akabinde başka bir gencin mikrofonu eline almasıyla devam ediyordu. Yanlış hatırlamıyorsam birkaç gün, gündüzleri, devam eden bu süreçte herhangi bir bıkkınlık ve kesinti görmedim. Daha eskilerden öğrendiğime göre yıllardır, her Uluslararası Holokost’u Anma Günü’nde (27 Ocak) başlayan ve bitene kadar devam eden bu ritüelde Holokost kurbanlarının adları gençler tarafından tek tek okunuyordu. Yalnızca ad; başka bir şey değil, ama her yıl; inatla, ısrarla...

Geçmişteki travmatik anıların ritüellere, tekrarlara, anmalara, anlatılara, vb. dönüştürülmesi, hiç şüphesiz, bir acı çeken, trajik hâfıza inşa eder. Bu özellikleri haiz bir hâfızanın inşa edeceği kimlik son derece keskin sınırlar içerir; çünkü böyle bir kimlikte biz ve ötekiler ayrımı, hem tarihî deneyimde hem de yaşama tutunmanın meşruiyetinde gömülü güvenlik kaygısında köklendiğinden; ayrıca kutlama, anma, ritüel vb. gibi sürekli etkinliklerle tekrarlandığından, hem toplumda hem de bu toplumu temsil eden her bir bireyde ontik zeminini bulunan çatışmacı bir kimlik üretir; artık düşmanlık, yalnızca ötekilerine karşı değil, kendilerine, hatta en nihayetinde İsrailoğullarının yaşadığı trajedilere ve acılara izin verdiği için, Tanrı’ya karşı bile olabilir. Daha da trajik olanı, bu tür bir kimliğin canlılığını koruyabilmesi için, sadece hâfızada bulunan hortlaklarla kavga etmesi yetmez; bu hortlakların içinde yaşanılan herhangi bir mekân–zaman sahnesinde temsillerini oluşturmak ve onlara ilişkin geçmişin iz düşümü düşmanlıklar üretmek de gerekir. Bunun nedenini yalnızca dışa doğru, yani ötekilere yönelik bir tedbir olarak düşünmemek gerekir; belki de daha çok, kendi varlığını sürdürmek için icat edilmiş bir koruma ve korunma refleksi olarak da düşünülebilir. Daha veciz bir deyişle, hâfızayı muhafaza için muhafızlığını yapmak, bizâtihi muhafızı, hâfızaya dönüştürmeye neden olabilir; ilişki karşılıklı bir etkinliğe dönüşebilir. Nitekim “biz kitabı (seyyar vatan Tevrat’ı) koruduk, kitap da bizi” şeklindeki cümlenin bir anlamı da budur.

Müspet ve menfi taraflarıyla tapınak teolojisi ile travmatik psikoloji sürgün içinde İsrailoğullarının bulundukları çevrelere uyumunu sağladı ve bu uyumun meşru çerçevesini verdi. Başka bir deyişle sürgün–kimliği, doğal olarak, var–olacak, varlığa tutunacak, var–oluşunu sürdürecek ve hayatta kalacak şekilde gelişti. O kadar ki, pek çok teolojik, sosyo–politik–ekonomik yapı bu kimliğin hem korunması hem gerçekleşmesi hem de olgunlaşması için geliştirildi. Uzun bir tarihî süreçte gelişen bu yapı, başka bir açıdan, temessül edildi ve İsrailoğullarının var–olma–tarzı hâline geldi. Maddî, manevî, siyasî, ilmî, vb. pek çok iktidar türü, güç arayışı, hatta soy devamı konusundaki düzenlemeler; farklı politik sistemler içindeki yaşayışların kurallılıkları, vb. hep bu çerçevede geliştirildi ve istikrar kazandı. O kadar ki, Tanrı inancının İsrailoğullarına özelleştirilmesi, başka bir ifadeyle, kendilerini Tanrı’nın seçtiği bir ulus olarak görme bile bu amacın gerçekleşmesi için üretildi. Bu çerçevenin, tüm olumsuz koşullara karşın, İsrailoğullarının tarihî süreçte varlıklarını korumasını sağladığı; sadece maddî değil, manevî açıdan da miraslarını nesilden nesile aktarmalarına imkân verdiği söylenebilir.

Kanaatimce günümüzde İsrailoğullarının yaşadıkları sorun, tam da sürgün–ulus olmaklık sürecinin istikrara kavuştuğu bir zaman diliminde, uzun yıllar uyum sağlamak için çabaladıkları çevrenin değişmesiyle irtibatlıdır. Çünkü en yalın hâliyle değişen çevreye ayak uydurmanın ve uyum sağlamanın başındaki en büyük engel, bizâtihi, var–oluşlarını sürdürmek için geliştirdikleri sürgün–kimliğidir. Özellikle İsrail devletinin kurulması, İsrailoğulları için basit bir politik olay değil tam da tapınak teolojisinden köklenen teolojik bir vakıadır ve 2000 yıldır geliştirilen hemen tüm pratikleri soru konusu kılacak bir hâdisedir. Çünkü modern ulus devlet ve eklerinin ürettiği, kapitalist–emperyalist–neo– liberalist uluslar–üstü iktidarın çerçevesini çizdiği ve içeriğini belirlediği yeni çevreye uyum sağlamak hiç de kolay değildir; özellikle İsrailoğulları için bir teolojik kimlik dönüşümünü gerektirecek kadar köktenci bir sarsıntıdır. Yurt dışında bulunduğum süreç içinde bir şekilde temas kurduğum entelektüellerle yaptığım sohbetlerde, dinlediğim konferanslarda, özellikle bazı televizyon tartışmalarında mevcut sürgün kimliği ve sürgün teolojisinin, hatta sürgün hukukunun güncellenmesi gerektiği konusundaki sorgulamalar bu tespitimi doğrular niteliktedir. Bir örnek olması bakımından, televizyonlarda sıkça tartışılan şu sorunlara işaret edilebilir: Sürgün hukukunda vatandaşı olunan devlete ödenen vergiler, İsrail devleti kurulduğundan, artık hangi devlete ödenecektir; ya da bir savaş esnasında vatandaşı olunan devlet için mi yoksa İsrail devleti için mi savaşılacaktır; vb.?

Yukarıda işaret edilen dönüşümler, kendi doğallıkları içinde cereyan etseydi belki yaşanılan zorluklar bu kadar şiddetli hissedilmezdi. Ancak hâlihazırda İsrail devletiyle somutlaşan başarılar, sanılanın tersine, İsrailoğullarının kendi tarihî tecrübelerinin değil, büyük oranda kapitalist–emperyalist–neo– liberalist uluslar–üstü iktidarın bir tahsisidir. Başka bir ifadeyle; hâlihazırdaki durum, çoğunlukla, uzun bir sürece yayılmış ve emek verilerek elde edilen bir sonuç değildir. Bu nedenle mevcut durumu hazmetmede; artık kimlik hâline dönüşmüş ve bir yaşama hâlini almış sürgün–ulus alışkanlıklarını bırakmada ve yeni duruma ayak uydurmada zorlanıldığı son derece açıktır. Burada kastedilen; kurucu babaların değil, top–yekûn İsrailoğullarının hazır olup olmadığıdır. Nitekim Kudüs ziyaretimde sohbet imkânı bulduğum bazı entelektüellerin ifadesiyle “doğal süreçte gelişmiş bir ulusal kimliğe sahip olmadıklarını, herkesin tarihsel süreçte alışık olduğu kıyafetleri bile muhafaza ettiği toplama/derleme bir ulus olduklarını” söylemişlerdi. Daha da ileri giderek, “uluslar–üstü iktidarın ve işbirlikçisi kurucu babaların, Avrupa ve ABD’nin tarih boyunca küçük gettolarda tuttuğu İsrail oğullarından, onları Filistin topraklarında, nispeten daha büyük olan, İsrail adlı gettoda toplayarak kurtulmaya çalıştıklarını” bile dile getirmişlerdi. Daha açıkçası, Anglosakson dünya hâkimiyeti fikrinin, kendi emperyalist amaçları adına kullanmak için, dinî bir mefkûreden siyasî bir ideolojiye dönüştürdüğü, daha sonra da ABD’nin devraldığı, Siyonizm içine hapsettikleri(2) İsrailoğulları, tarih boyunca, sürgün–ulus dediğimiz, aslında dinî arketipler etrafında bir araya gelen bir tür ümmet olmaktan, zorla devlet kurdurtulan çağdaş dünyanın, siyasî anlamda, acemi milletidirler.

Elbette pek çok hem seküler hem de dindar Yahudi, gelinen bu noktayı onaylamıyor, sorguluyor, hatta itiraz ediyor. Nitekim hem ABD’de hem de Kanada’da bulunduğum dönemlerde İsrail’in Filistinlilere yönelik politikalarını eleştiren protestolara birlikte katıldığımız pek çok seküler ve dindar Musevî’yle tanışma fırsatı buldum. Söz konusu resim, tarihî kökleri itibarıyla, altın buzağına tapan Sâmirî’yi(3) takip eden Yahudiler yani Siyonistler ile Tek Tanrı’ya tapan Hz. Musa’yı takip eden Yahudiler yani Musevîler arasındaki çatışmanın yeni bir sürümü olarak görülebilir ve okunabilir. Sâmirîler(4); dünyaya tapan, gelecek tasavvuru kapalı, Yeryüzü’nde derinleşmek ve tarihte kökleşmek isteyen, anlamı kendi tarihî tecrübesinde arayan, Yeryüzü’nde en yararlı ve en avantajlı konumda bulunmaya çalışan, iktidar ve güç hırsı içinde ama aynı zamanda ötekilere karşı şiddet üreten bir güvenlik endişesi içinde yaşayan, vb. bir ideolojiye sahipler. Her iki tarafa da Yahudi denmesi, bu ayrımı gözden ırak tutmaya neden olmamalıdır. Siyonizm’in kuruluşunda ortak olan ve destekleyen, uluslar–üstü iktidarın üyesi Sâmirîler, hem tarihte hem de günümüzde varlıklarını Yahudi düşmanlığını teşvik edecek âletleri üretmekte de mahirdiler. İşte tam da bu nedenle, Gazze’de olup bitenler, fâil bir İsrail’in varlığını değil; uluslar–üstü iktidarın manipüle ettiği, kurbanlarının Filistinliler kadar Musevî Yahudilerin de olduğu bir soy–kırımdır.

Siyonist Sâmirîler, 2000 yıllık sürgünde geliştirdikleri tapınak–teolojileri ile trajediler ve acılarla dolu travmatik psikolojilerinin esiridirler. Bu esaret içinde çağdaş durumu nasıl yöneteceklerini bilemediklerinden sürekli güce sığınıyorlar. Başka bir deyişle, ulus olarak şimdiye değin içinde yaşadıkları ve kimliklerini kazandıkları bağlam ve ilişki ağı ortadan kalkınca kendilerini buldukları yeni bağlamda ne yapacaklarına ilişkin bir kültüre sahip değiller. Bu nedenle bir yandan, yukarıda işaret edilen Purim Bayramı’nda, Amalek soyundan geldiğine inandıkları Hâmân’ın adını iki çakıl taşına yazıp sonra da birbirine sürterek adı görünmeyecek şekilde silmeye çalışırlar; bir yandan da tehdit ortadan kalkınca ne yapılacağı kültürüne sahip olmadıklarından savaşacakları yeni Amalek soylu düşmanlar üretip taşlara yazmak zorunda kalırlar. “Hem biz hem de onlar” diyemediklerinden “ya biz ya onlar” diyerek kendi varlıklarını top yekûn tüm insanlığın yokluğuna bağlayan ontik bir ayrışmanın kendince güvenli limanına sığınmaya çalışırlar.

Yeri gelmişken, tam bu noktada, söz konusu ontik ayrışmanın, Siyonist Sâmirîlerin tarih felsefelerini de belirlediğine ve tüm insanlığı çatallı ikilikler içinde tasavvur etmelerine neden olduğuna işaret edilmelidir. Nitekim önce insanlığı İsrailoğulları ve Goyimler olarak ikiye ayırırlar. Akabinde İsrailoğullarını geriye doğru İshakoğulları ve İsmailoğulları olarak bölerler. İleri doğru ise Hz. Yakub'un nesli anlamında İsrailoğulları ile büyük ikizkardeşi Esav’ın soyu Amalekler şeklinde ikiye taksim ederler. Daha sonra, teolojik perspektif ve hayat görüşü farklılaşmasını esas alarak, İsrailoğullarını, Musevî Yahudiler ve Siyonist Yahudiler yani Sâmirîler biçiminde, günümüzde de geçerliliğini sürdüren, bir sınıflandırmaya tabi tutarlar. Fazla uzağa gitmeye gerek yok İsrail’in ruhânî lideri Ovadia Yosef’in (ö. 2013) şu cümlelerine bakılabilir(5):

“Goyim were born only to serve us. Without that, they have no place in the world – only to serve the People of Israel.”

“Goyimler yalnızca bize hizmet için doğmuştur. Bunun dışında Dünya’da bir yerleri yoktur; yerleri yalnızca İsrailoğullarına hizmettir.”

“Why are gentiles needed? They will work, they will plow, they will reap. We will sit like an Effendi and eat... That is why gentiles were created.”

Centillere (veya goyim) niçin ihtiyaç var? Çalışacaklar, tarım yapacaklar, hasat edecekler. Biz Efendi olarak oturacak ve yiyeceğiz. Centillerin yaratılma ‘neden’i budur.”

Kendini insan hisseden herkes bu cümlelerden en azından rencide olur; olmuyorsa ya bir Siyonist Sâmirî ya da Siyonizm yanaşmasıdır. İnsan olmak mı?.. İşte tüm mesele...

Kaynakça:

(1) Olay ve Hâmân’ın kimliği Kur’an–ı Kerîm’de daha farklı anlatılır. Bkz.: Şaban Kuzgun, “Hâmân”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul 1997, s. 436 – 437.

(2) Bu sürecin ayrıntılı bir çözümlemesi için bkz.: Ş. Teoman Duralı, Çağdaş Küresel Medeniyet – Anlamı–Gelişimi–Konumu–, İstanbul: 2016.

(3) Mahmut Salihoğlu, “Sâmirî”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 36, İstanbul: 2006, s. 78 – 79.

(4) Burada altı çizilen Sâmirîler, günümüzde küçük bir topluluk olarak hâlen var olan dinî–etnik bir

topluluk Sâmirîlerle karıştırılmamalıdır. Bkz.: Mahmut Salihoğlu, “Sâmirî”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 36, İstanbul: 2006, s. 79 – 81.

(5) https://en.wikipedia.org/wiki/Ovadia_Yosef.


KAYNAKTapınak Teolojisi ile Travmatik Psikoloji Arasında... - İhsan Fazlıoğlu, Teklif Dergisi, Sayı 14: Gazze'den Sonra

Link: https://www.teklifdergisi.com/sayilar/sayi-14-gazze/tapinak-teolojisi-ile-travmatik-psikoloji-arasinda/?fbclid=IwY2xjawNJ1jhleHRuA2FlbQIxMABicmlkETFGTG5yUDlFT0N1NkZrOG5CAR7pzG9O_GMBxuQKS6Fa_QJHC3q1t3oTv_5VzUarvtqytGKl25PAYetkBJSM7A_aem_6dnnNzrNZvkEpa6mOxUMsQ 




Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...