Tuesday, 20 February 2024

"Logos" ve "Psukhe" - Anadolu Mayası - Yalçın Koç

"Logos" ve "Psukhe"  

Bu bölümde, Grek-Latin-Kilise diyarının eşsiz "mütefekkir'i", "söz üstad'ı", "sahne mütercim'i" ve "dil kalb-zen'i" "Attike'li Eflatun"un "metin'leri"ni, "Musa Peygamber'in kelam ilmi" cihetinden ele aldık. 

Eflatun'un "fikriyatı", esas itibariyle, "psukhe'nin eksodus'una dair söylem"dir. "Eksodus" Grekçe'dir; kullanım itibariyle "kurtuluş yol'u" anlamına gelir; "İsrailoğulları'nın, Mısır'dan eksodus'u"na benzer olarak. Bu hususları, bu bölümde anlattık. 

Eflatun, "soma'daki genesis"e, yani "beden'deki doğuş'a" tabi kılınan ve bu yolla "düşerek" "mağara'ya mahkum olan" "psukhe"nin, "amnesia" halinde bulunduğunu belirtir. 

Eflatun, "psukhe"nin, "beden'de doğuş" neticesinde içine "düştüğü" "amnesia" halinden kurtulması temin edecek "ek­ sodus"u, yani "kurtuluş yol'u"nu araştırır. Eflatun'un "fikri­ yatı"nı, kısaca, bu şekilde tasvir ederiz. 

“Anadolu Mayası" başlıklı yazıda, Eflatun'un "fikriyatı”nın, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ni, "malumat" dairesinde "kısmen" alarak, Grek "theo-logia"sının zemininde ve "rasyonalite" esasında anlatmaktan ibaret olduğunu belirttik. Bu yazıda, "düşünce" sözcüğünü, "rasyonalite" karşılığında kullandık; "düşünme yetisi" de, "rasyonel yeti" karşılında.

“Eflatun'un "fikriyatı", esas itibariyle, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne dayalı "söylem"dir; ancak, bu "söylem", "ilim'deki kelam'ın söz'ü" değildir. Bu hususu, "psukhe" ve” “eksodus" kavramlarının ekseninde anlattık.

Bu itibarla, Grek-Latin-Kilise diyarının başlangıcındaki "Grek safhası"nın, "fikri dayanak ve içerik" cihetinden, "kendine münhasır olmadığı" açık olarak görünmektedir.

Grek-Latin-Kilise diyarında, bu diyara mahsus "fikri zemin"in, "kendine münhasır Grek safhası"na dayandığı kabul edilir. Oysa bu kabul, bu bölümde belirttik, esasen hatalıdır.

Bu bölümde anlatılanlar, Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus "fikri zemin"in, Anadolu mayası itibariyle "görünür" kılınması bakımından önemlidir. Bu yolla, Grek-Latin-Kilise diyarında "tertib" edilen "fikir tarihi"nin, sadece bu diyara mahsus "ölçüler" esasında "yazılmış" olduğu ve, "kendi zemin'i" ni "kuşatamadığı" anlaşılacaktır.

Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus "fikir tarihi"nin, "görünür" kılınan bu "zemin" üzerinden ve "aslına uygun olarak", Anadolu'da "yeniden yazılması" gerekmektedir.

Anadolu'da "yeniden yazılacak" olan "fikir tarihi", bu diyardaki "düşünür ve mütefekkir'lerin", kendi "fikriyatlarına dair zemin'i" ve "mevcut fikri konumları’nı” "esas" itibariyle öğrenmeleri bakımından da yararlı olacaktır.

Ana dili "Türkçe" olup da, Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus "fikriyatı", bu diyara mahsus "ölçüler" ve "değerler" itibariyle "okuyarak", Anadolu'ya "gömlek biçenler"in "fikri” ahvali”, kısaca söylersek “iki arada bir derede kalmışlık" şeklinde özetlenebilir.

“Bu halde bulunan "düşünce ehli"nin, herhangi bir coğrafya itibariyle, "yeni ufuklar tesis eden" ve "çığır açan" "fikri ürünler" vermesi imkansızdır. Son birkaç yüzyıldaki "fikri ahvalimiz", ne yazık ki bu düşünceyi doğrular niteliktedir.

Grek-Latin-Kilise diyarının "fikir ehli", "iki ara'da" değildir; sadece "bir dere'de"dir. Bu "dere", "Kilise'nin deresi"dir. "İki ara'da olmamak ve bir dere'de bulunmak" sebebiyle, bu diyarın "fikriyatçısı", "ürün" verir; "iki arada bir derede" olanı da etki altına alarak.

Ana dili "Türkçe" olup da, "evrensel" niteliği bulunmayan "söylem"lere, "fikren" "mahkum" olmak, "bireysel esaret"tir.

"Anadolu mayası" ile, yani "asli kimliğimiz" ile bağdaşmayan "bireysel esaret", "toplum"un, "siyasi ve iktisadi esareti"nden daha vahimdir. "Bireysel esaret"e "düşen"in, yazıktır, "siyasi ve iktisadi esaret"ten ne "kurtulmak", ne de "kurtarmak" imkanı bulunmaz.

"Attike'li Eflatun"un "söylem'i", Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus "Grek safhası"nın "esas'ı"dır. Bu "söylem", "zemin" itibariyle, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne dayanır.

"Musa Peygamber" ile "Eflatun" arasındaki "bağlantı"ya, ilk olarak, "Numenius" isimli bir "Suriye'li" temas eder. Bu hususu, "Eusebius" isimli bir "bizzat Kilise Baba'sı"ndan öğreniyoruz.

"Musa Peygamber" dönemi ile "Eflatun" arasında "en az" dokuzyüz yıllık ve "Eflatun" ile "Numenius" arasında da "yaklaşık" beşyüz yıllık "zaman dilimi" bulunmaktadır. 

Numenius, fikriyatı itibariyle Eflatun’un “söylem”ini esas alan bir “yeni-Puthagoras’cı" olarak tanınmakta ve “yeni-Eflatun’cu" akımın hazırlayıcılarından olduğu kabul görmektedir. 

“Numenius'un konu ile ilgili düşüncelerini, Numenius'dan yaklaşık yüzyıl kadar sonra yaşamış olan Eusebius aktarmaktadır.

Eusebius, "bizzat Kilise"nin, "ilk dönem itibariyle tarihi"ni de "yazmıştır"; yani "bizzat Kilise"nin "krono-grafiker'i" dir. "Filistin" de, "bizzat Kilise"de "Baba'lık" da yapan ve vefatından sonra "kurul/konsil kararı" yoluyla "aziz" ilan edilen Eusebius, Numenius'a atfen şöyle yazmaktadır: "Eflatun, Attike'lileştirilmiş Musa'dır."

Bu hususa, "yeni-Eflatun'culuğun" kurucusu olarak kabul edilen "İskenderiye'li Plotinus" ile, bir dönem Atina'daki "Akademi"yi de yönetmiş olan, Muğla ili Fethiye ilçesine bağlı Kınık köyünden, o zamanki ismiyle "Ksantos"dan "gelen", "yeni-Eflatun'cu" "Proklus" da temas etmektedir.

Proklus, "Akademi" itibariyle, "yeni-Eflatun'cuların sonuncusu" olarak kabul edilir. İsminin arkasına eklenen "Diadokhus", "Akademi"nin yöneticisi olması sebebiyle, "Eflatun'dan sonra gelen" anlamınadır. "Bizzat Kilise" ile "uyum" sağlamayan Proklus, "bizzat Kilise" tarafından "büyücülük"le suçlanır. "Akademi"', "Proklus"un” “vefatından bir süre sonra, "lağvedilir"; "uygulama", "Roma"ya aittir, "hüküm" ise "bizzat Kilise"ye.

Arapça ve Farsça konuşulan diyarın bazı "fikriyatçıları", Nietsche'nin "bizzat Kilise"yi "inkar'ı" hususunda takındıkları tutuma benzer olarak, Numenius'un bu sözlerini "marifet" sayarlar ve bu noktadan hareketle, "Attike'li Eflatun" hakkında, "Grekçe konuşan Musa" şeklinde bir ifade kullanmakta beis görmezler.

"Söz' deki benzerliğe" dayandırılan bu ifade, "ilahiyat" itibariyle, sadece "koyu cehalet"i gösterir. 

“Attike'li Eflatun", sadece, "Musa Peygamber'in kelam ilmi" ile ilgili "kısmi malumat"ı, "dil"e döken bir "söz ehli"dir; bu hususu açacağız. "Söz ehli"nin, "Grekçe konuşan Musa Peygamber" şeklinde vasıflandırılması, ne tasavvur ne de hayal edilebilecek bir husus değildir; yani imkansızdır.

"Bizzat Kilise Baba'sı Eusebius"un, "Eflatun, Attike'lileştirilmiş Musa'dır" sözü ile kastettiği, esasen, "Musa Peygamber" ile "Eflatun"u, "theo-logia" yoluyla "uyumlu" hale getirerek, netice itibariyle, her ikisini de, "bizzat Kilise"nin "zemin'i"nden ve "söylem'i"nden "gidermektir.”

"Musa Peygamber" ile "Attike'li Eflatun"un, "bizzat Kilise"nin "zemin'i"nden ve "söylem'i"nden "giderilme"leri, şeklen farklıdır. Bu hususu açalım.

"Eflatun"un, Grek-Latin-Kilise diyarından "giderilmesi" yönündeki icraatın önemli aşamasını, Eflatun'un kurduğu mektebin, yani "Akademi"nin, yaklaşık dokuzyüz yıllık bir faaliyet dönemini takiben, "bizzat Kilise" tarafından "lağvettirilmesi" oluşturur.

Akademi'nin kapatılması neticesinde, burada görev yapmakta olan "yeni-Eflatun'cu" öğretmenler, Atina'dan kaçarak "Sasani'ler" e sığınır. "Sasani'ler"in, "Roma" ile anlaşması sonucunda, bu öğretmenlerin bir kısmı, "Akademi"yi, "Harran"da canlandırır. Buradaki faaliyet yaklaşık beşyüz yıl kadar devam eder. Grekçe metinlerin, Arapça ve Farsça konuşulan diyara, bu yolla da geçtiği kabul edilmektedir.

Grek-Latin-Kilise diyarının daha sonraki bir safhasında, "yeni-Eflatun'culuğa" merak saran bazı "Rönesans ehli"nin, "bizzat Kilise" tarafından, “büyücülük suçlaması ile “başlarına" getirilmedik kalmamıştır. “Bizzat kilise”sin, “kendi mevzuatı’ndan" kaynaklanmayan “yeni karanlığa”, yani “Rönesans’a’’ dahi tahammülü bulunmaz.

“Bizzat Kilise", "fikri zemin'ini" "Aristoteles'e yaklaştırarak" ve, "Akademi"yi lağvettirerek", "Attike'li Eflatun"u ve "söylem'i"ni, "iptal yoluyla giderir.”

"Attike'li Eflatun"un, "bizzat Kilise" tarafından "giderilmesi" meselesine, "kozmo-genesis" ve "psukhe'nin eksodus'u" itibariyle, daha kapsamlı olarak temas ettik.

"Musa Peygamber"in, "bizzat Kilise"nin "zemin'i"nden ve "söylem'i"nden "giderilmesi", "lağvetmek yoluyla iptal ederek" değil de, "söylem vasıtasiyle, 'bizzat Kilise'ye uyarlayarak" yapılmıştır.

Bu hususu, "bizzat Kilise söylemi"nin "kanun" mahiyetindeki "metni'nde" açıkça görürüz.

"Bizzat Kilise", kendi "kanun'u"nun "önü"ne, "Musa Peygamber" ile alakalı olarak, "tahrif edilmiş" bir "söylem" ekler. "Tahrifat"ın kaynağı, kısmen, "bizzat Kilise"dir.

"Psukhe tabibi Freud", bu hususa, derin bir üzüntü içerisinde temas eder.

"Bizzat Kilise'nin söylem'i"nde "Musa Peygamber" ismi ile "anılan", "ilahiyat" itibariyle "bilinmesi" gereken "Musa Peygamber" değildir.

"Bizzat Kilise", "Musa Peygamber"i, "bizzat Kilise'nin kanun'u"na "tahrif yoluyla uyarlar" ve, bu itibarla zımnen "inkar ederek", kendi "mevzuatı" cihetinden "giderir"

Bu "tahrifat"ın esası, "Peygamberlerin birliği"nin, "bizzat Kilise" tarafından "inkar edilmesi"dir. Böyle bir "inkar", esasen, "İlahi"nin "inkar'ı"dır.

"Bizzat Kilise"nin "uyarlama söylemi", "Musa Peygamber"in, "söz" vasıtasiyle "Kilise'leştirilmesi icraatı"dır. Elbette ki, "Musa Peygamber"i, "söz" vasıtasiyle "Kilise'leştiren icraat", bizzat "Musa Peygamber"i ve bu cihetten "İlahi"yi “ "söz" yoluyla "inkar" etmektedir.”

“Bu itibarla, "İlahi" olanı inkar eden, "bizzat Kilise" dir; ancak, "söylem'e uyarlamak" vasıtasiyle; "lağvetmek" yoluyla değil.

"Uyarlamak", esasen, "uyum'lu hale getirmek”tir; "Vahhabiler" vasıtasiyle yapıldığı gibi; yani, "Anadolu'nun Kilise ile uyumlu hale getirilmesi icraatı”nda olduğu gibi.

Hal anlattığımız şekilde olmasaydı, "bizzat Kilise", "ilahi kanun" ismi altında tesis ettiği mevcut "söylem"in yerine, "Kadim/Ezeli ve Hatem/Ebedi“ olan "Kelam"ı, "aynen" alırdı.

"Bizzat Kilise", "Peygamberlerin birliği"ne tabi olsaydı, "Kadim/Ezeli ve Hatem/Ebedi" olan "Kelam"ı, "aynen" alarak "dönüşürdü" Oysa, "bizzat Kilise", "iktidar" sağlamak üzere, sadece kendi mevzuatındaki "kuru/konsill kararı"nı "esas" alır; "Peygamberlerin birliği"ni değil. 

“Peygamberlerin birliği"ni, "bizzat Kilise"nin icraatında olduğu şekilde, "uyarlamak yoluyla" inkar eden, bizzat "İlahi"yi inkar eder; "ilahiyat" cihetinden, aksinin düşünülmesi mümkün değildir.

Bu hususun, "bizzat Kilise"ye, "iktidar" cihetinden meraklı olan ve, bu meraklarını "dayanışma ve diyalog" gibi sözcüklerle örttüklerini zanneden "Anadolu Vahhabileri"ne yeniden hatırlatılması gerekmektedir. "İlahi"yi 'örtmekte' uzmanlaşan Vahhabiler"in, "dayanışma ve diyalog" itibariyle aynı ölçüde "becerikli" olduklarını söylemek mümkün değildir.

Esasen "Sodom ve Gomore ahalisi" olan "V ahhabiler", mevcut safhaları itibariyle, "bizzat Kilise"nin ve "uzantıları"nın "kurul/konsil kararları"na tabidir. 

Anadolu mayasında, yani "Türkistan'dan 'gelen' kelam"da, "Peygamber'lerin birliği", "Kadim/Ezeli ve Hatem/Ebedi“ olan” “Kelam" cihetinden, "esas"tır. Bu hususu, Anadolu mayasının "eser"lerinde "en açık şekilde" buluruz; ne "tefsir"e, ne meal"e, ne de "tercüme"ye ihtiyaç göstermeyen şekilde; doğrudan "gönül"e hitabeden yolla.

Bu itibarla, "Attike'li Eflatun"un, "Musa Peygamber" ile "bağlantısı" hakkında bu bölümde anlatılanlar, esasen, "Eusebius"un ifade ettiklerinden farklıdır. "Eusebius"un sözleri, esasen, "uyarlamak yoluyla gidermek" ile alakalıdır ve "bizzat Kilise" tarafından bu yönde kullanılmıştır.

Anadolu mayasında, hiçbir şey "giderilmez"; "aykırı" olan da, "ayrık" olan da, "inkar eden" de esasen "aynı birliğe aittir"

"Anadolu Mayasında Toplum" başlıklı yazıda, "bir dil"den başka "bir dil"e "tercüme"nin esasen mümkün olmadığını belirttik. Her "bir dil", "esas'ı kendine mahsus" bir "sahne"dir. Bu itibarla, "sahne'ler"i "karıştırmadan", sadece, "bir dil"i, başka "bir dil"e "yaklaştırma işi"ne "tercüme" denebilir.

Bu hususu şöyle de ifade edebiliriz. "Tercüme", esasen, birbirine "yaklaştırılan" iki "sahne"nin birinden, öbürüne "gözatmaktır" "Gözatan", "gözattığı" "sahne"ye bilfiil geçerse, her iki "sahne" de, kendine "mahsus" olanları kaybeder.

Bu manada, bir "sahne"yi öbür "sahne"ye, "temsil"i ihlal etmeden, ·kısmen dahi "aktarmak" imkansızdır. Bu itibarla, "tercüme", ancak "yaklaştırma ve gözatma icraatı"dır.

"Sözcük"ler vasıtasiyle örnek verelim. Mesela, Eflatun'un fikriyatından bahsedilirken, birçok defa, kadim Grekçe'deki “Sophia" sözcüğü Tükçe’de “hikmet" sözcüğü ile “karşılanmış" veya “açıklanmış”tır.

Her ne kadar, "Hikmet" ile "Sophia", "şahıs isimleri" olarak Türkçe'de ve Grekçe'de kullanılsa da, "hikmet"in "sophia" ile esasen alakası bulunmaz. 

"Hikmet", "gönül" itibariyle, "akıl"ı "esas"a alan "tefekkür"e dayanır; "sophia" ise, Grek "theologia"sının zemininde, "muthos'u" ve "düşünce'yi" "esas"a alan "fikriyat"a veya, "bizzat Kilise"ye. 

Bu itibarla, "hikmet" ile "sophia"nın, "birey"deki "topographia'ları" esasen farklıdır. Bu nedenle, bu iki "sözcük"ten biri, öbürünün ne "tercümesi"dir, ne de "açıklaması" "Ha­ kim" ve "sophos" için de, aynı husus geçerlidir. 

Bir örnek daha verelim. Eflatun'un fikriyatındaki en önemli kavramlardan biri, "tekhne”dir. Bu kavramın Türkçe'de anlaşılabilmesi için "sanat-zenaat" ayrımı esas alınır ve, "tekhne"nin, "zenaat ehli"ne mahsus olduğu belirtilir. 

Bu, açıkça "abes"tir; çünkü, "sanat" da, "zenaat" de, Eflatun'un kullandığı manada "tekhne"ye bağlıdır. 

"Ustalık", Türkçe'de, "tekhne"ye yakın düşen "sözcük"tür. Yani, "sanat"ta da, "zenaat"ta da, "ustalık" esastır. 

Bu yazıda, herhangi bir karışıklığa yolaçmamak için, Eflatun'un "söylem'i"nden bahsederken, Eflatun'un kendi "sözcük"lerini kullandık. Bu "sözcük"leri, Türkçe'deki harfler ile yazarak, yanlarında, Türkçe'de bunlara "yakın" düşen "sözcük"leri verdik. 

Önce, "Eflatun"u, neden "Attike" ile vasıflandırdığımızı açıklayalım. 

"Kişi", "doğduğu yer" ile bilinir. "Eflatun"un "doğduğu yer", "Attike”dir. 

"Kültür" cihetinden, Grek-Latin-Kilise diyarının ilk safhasındaki "ethno-grafya"ya mahsus olan "Attike", Mora yarımadasının güneyinde yeralır; "dağ"ları, "ova"ları, "ırmak"ları, "deniz"i, "ada"ları, "muthos"u ve "polis"leri ile adeta, Grek-Latin-Kilise diyarında kendine münhasır bir "ül­ ke”dir. "Atina", "Attike"dedir.  

“Attike" bilinmeden, "Eflatun" anlaşılamaz; "Eflatun'un sahnesi", "Attike"ye mahsustur. Buna, "Attike sahnesi" deriz.

"Attike'li Eflatun"un, "Sokrates" isimli "taş ustası"ndan "etkilendiği", hem Eflatun'un kendi yazdıklarından, hem de başka kaynaklarda bildirilen malumattan anlaşılmaktadır.

"Taş ustası Sokrates"in "etkiledikleri" arasında, kayda değer bir şahsiyet de "Ksenophon" dur.

Ancak, "Ksenophon"un "metinlerinde" bahsettiği "Sokrates" ile, "Eflatun"un "söz" yoluyla "tesis" ettiği "sahne"de ortaya çıkan "Sokrates", neredeyse "esas" itibariyle farklıdır.

Ksenophon'un bahsettiği şekliyle "Sokrates", gerçek bir "Attike'li"ye daha "yakın" durmaktadır.

Eflatun'un "tesis" ettiği "sahne" de, yani "söylem" de, temsilen "tekhne" icraatında bulunan, yani "ustalığını" sergileyen "sophos Sokrates", Eflatun'un bizzat kendisine "giydirip kuşattığı" bir "kılık"tan ibarettir. Bu "kılık", elbette ki, "taş ustası Sokrates"in kendisine de temas eder; "zenne"nin sahnedeki "elbisesi"nin, "taklid'in esası"na temas ettiği ölçüde.

Eflatun'un metinleri, "bütünlük" sağlamak üzere, mesela, kaleme alındıkları "tarihler" itibariyle, içerdikleri "konular" itibariyle veya, "muhataplar" itibariyle tasnif edilebilir.

"Tasnif", "fark" esasında "bütünlük" verir; yani, "tasnif” “edilenler, aynı zamanda da, bir veya birkaç cihetten "ayrıştırılır" Metinleri "tasnif" yoluyla "bütünleştirirken", aynı zamanda "ayırmak", "bütün"ün "kavranılış'ı" bakımından birçok soruna yolaçar. Grek-Latin-Kilise diyarındaki "fikir tarihi", bu sorunların örnekleri ile tıka basa doludur.

Eflatun'un metinlerini, "tasnif"e tabi olmadan "birleştiren" "asli kavram", "psukhe" dir. Metinlerin tamamı, belli bir "psukhe" anlayışı dahilinde kaleme alınmıştır; bu metinler, şu veya bu cihetten "psukhe"ye ve, "psukhe"nin "bilinmesi" ile alakalı olan hususlara temas eder.” 

“Eflatun'un "fikriyatı", esasen, "kozmo-genesis" ve "psukhe'nin, beden'de 'doğuş'u neticesinde 'düştüğü' 'mağara'dan kurtuluş yol'u", yani "psukhe'nin eksodus'u" ile alakalıdır.

"Psukhe" sözcüğü, Grekçe'de, "nefes almak, üflemek" anlamına gelen "psukhein" fiilinden türemiştir. "Psukhe", Grek-Latin-Kilise diyarının farklı safhalarında, "nefes, hayat ilkesi, nefs, ruh, zihin" gibi anlamları verecek şekilde kullanılır.”

“Psikoloji" sözcüğü de, "psukhe-logia" terkibinden gelir; anlamı, "psukhe bilimi"dir.

"Psukhe" sözcüğünün kökeni hakkındaki araştırma, kadim Mezopotamya dilleri vasıtasiyle daha da ilginç hale getirilebilir. Ancak, sözcüğü, içinde geçtiği "metin" veya "fikriyat"ın "zemin'i" itibariyle ele almak gerekir.

"Söz ve düşünce"nin imkanları ile alakalı olması ve de, işin içine, önlenemeyen şekilde "theo-logia" ile "ilahiyat"ın girmesi sebebiyle, "psukhe" konusuna temas edilmesi çetin bir iştir.

Grek-Latin-Kilise diyarının ilk safhası itibariyle, "psukhe"nin, Anaksagoras, Puthagoras ve Parmenides'in "düşünceleri" için de esas teşkil ettiğini, bu diyara mahsus "fikir tarihi" kitaplarından öğreniyoruz. Bu "düşünür"lerden, elimize ulaşan "yazılı metin" bulunmamaktadır; bu bakımdan, rivayeten veya atıf yoluyla ifade edilen bazı fikirler vasıtasiyle, bu "düşünür"lere ait olan "psukhe" anlayışının çerçevesini çizmek mümkün değildir.

Eflatun'un metinlerindeki "kavram sistematiği", metinlerin "dış" ile alakası cihetinden, ustaca "kapatılmıştır.”

Bu nedenle, Eflatun'un, "Musa Peygamber" ile "bağlantı"sını, Eflatun'un metinlerinin "iç'i" itibariyle, yani metinlerin "iç'sel teşrih"i yoluyla "teşhis" etmek mümkün değildir. Yani, "söylem'in teşrih"i ve "söylem'in okunması" yoluyla bu "bağlantı"yı "tesis" edemeyiz.

“Bu "bağlantı" "tesis" edilmeden, Eflatun'un metinlerinde tasvir edilen "psukhe", "nazari" olarak "kuşatılamaz"

Eflatun'un metinlerinde anlatılan "psukhe"yi "açmak" ve "anlamak", esasen, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne atıfta bulunmayı gerektirir. Bu hususu, anacak, "ilim'deki kelam'ın söz'ü" cihetinden farkederiz.

Konu, bu "bağlantı" itibariyle, "psukhe tabibi Freud"un fikriyatı ile de yakinen alakalıdır. Grek-Latin-Kilise diyarında, son dönemde ortaya çıkan birçok "düşünce akımı"nın zemininde yer alması sebebiyle, Freud'un fikriyatının "açılması" gerekmektedir ki, bu "düşünce akım'larını", "zemin" itibariyle "kuşatabilelim.”

Şu noktayı da belirtmek icabeder; "Attike'li Eflatun" un "fikriyatı" itibariyle, "philo-sophos" a "yakın" duranlar arasında Freud, kendine münhasır bir "yer'e" sahiptir. Eflatun, Freud'u tanımış olsaydı, şüphesiz, Akademi'de "talebe" olarak "kayıt altına" alırdı.

Oysa, Kant açısından durum farklıdır. Eflatun, Kant'ı tanımış olsaydı, kendisini Akademi'ye kesinlikle "yaklaştırmaz", yakınlarının siyasi nüfuzunu da kullanarak, "Mısır"a sürgün gönderilmesini temin ederdi. Kant'ın, "Mısır" da ne yapabileceğini anlamak ise pek mümkün değildir.

Eflatun"un "fikriyatını", "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne dair "malumat" cihetinden ele alacağız.” 

“Kozmo-genesis" ve "Psukhe'nin Eksodus'u”

“Kozmo-genesis" ile, geniş manada, "evren'in doğuş'u"nu kastediyoruz; "psukhe'nin doğuş'u" da, "kozmo-genesis"in kapsamındadır.

"Kozmo-genesis", Grekçe'dir. "Kozmos", "evren" anlamındadır; "genesis" ise, "doğuş" "Evren" sözcüğü yerine “kainat"ı kullanırsak, "mevcud"u, "yaradılış" cihetinden kastetmiş ve "kozmos"un anlamını aşmış oluruz; bu itibarla, "kozmos"a yakın düşen Türkçe sözcük, "evren"dir. "Kozmos" ve "evren" sözcükleri arasındaki farkları ele almayacağız.

“Genesis", Grekçe'de, "doğmak" manasındaki "gineo" fiilinden gelir. Grek-Latin-Kilise diyarının "fikriyatı"na mahsus "kozmogonia" sözcüğü, "evren'in doğuş'u" ile ilgili hususları kapsamına alan "söz ve düşünce" alanıdır; esasen, "muthografya" üzerinden anlatılır.

"Eksodus" sözcüğü Grekçe'dir. "Eks (ex)", "dış" manasındadır; "odos (hodos)" ise, "yol" "Eksodus", sözcük itibariyle, "dış'a (giden) yol" anlamına gelir.

"Musa Peygamber'in kelam ilmi" cihetinden ele alındığında, "eksodus", kısaca söylersek, "kurtuluş yol'u" manasındadır; "köle edilmiş İsrailoğulları'nın Mısır'dan kurtuluş yol'ui”

"Socio-logia" meraklıları, "eksodus"u, "göç" şeklinde düşünebilir; "göç" sözcüğü, kastedilen anlamı, yani "esaretten kurtuluş yol'u"nu tam olarak karşılamaz.

"Kozmo-genesis" ve "psukhe'nin eksodus'u", yani Türkçe olarak, "evren'in doğuş'u" ve "psukhe'nin kurtuluş yol'u". Bu iki ifadeyi de, bu yazıda, "Attike'li Eflatun"a mahsus "fikriyatın", "malumat" cihetinden, "Musa Peygamber'in kelam ilmi" ile olan "bağlantısı" itibariyle kullandık.

"Yaradılış", elbette ki, "namütenahi isim dairesi" itibariyle "Musa Peygamber'in kelam ilmi"nin kapsamındadır; ancak, "Musa Peygamber" e mahsus "kelam ilmi"nin esası, "namütenahi isim dairesi" itibariyle, "kurtuluş yol'u"dur.

"Genesis", yani "doğuş", Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle "poiesis"e, yani "yapmağa, tesis etmeğe, yaratmağa" tabidir. Bu hususa, "demiourgos" cihetinden temas ettik.”

“Musa Peygamber'in kelam ilmi" ile ilgili olarak, "Kelam ve Söz" başlıklı bölümde, şu "sözcük"leri kullandık: "Nefs", "ses", "görüş", "harf", "kelime", "kelam" ve, "mahall.”

Bu "sözcük''lere, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle karşılık gelen Grekçe "sözcük"leri, sırasıyla belirtelim: "Psukhe", "phone", "eidos", "gramına", "onoma", "logos" ve, "topos.”

Eflatun'un, bu Grekçe sözcükleri de kullanarak geliştirdiği "fikriyat", esas itibariyle, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne dair "malumat"tır.

Hemen belirtelim. Burada, bir itiraz noktası bulunmaktadır; denebilir ki, Eflatun'a mahsus olarak belirtilen bu "sözcük"ler, mesela, Aristoteles'in "fikriyatı" itibariyle de "aynen" ortaya konabilir.

Oysa, Aristoteles, bu "sözcük"lere, "zihinsel faaliyet (düşünmek) ve algı" esasında "içerik" kazandırır. Bu itibarla, "aynı sözcük"leri kullanan Aristoteles'in "fikriyatı" ile "Musa Peygamber'in kelam ilmi" arasında, "aynı bağlantı"nın mevcut olduğu söylenemez ..

Bu nedenle, belirtilen bu "sözcük"leri kullanmak, "kullanan"ın "fikriyatı"nı, "Musa Peygamber'in kelam ilmi" ile alakalı kılmaz.

Bu, elbette ki yerinde bir itirazdır; ancak esas itibariyle değil. Konuyu açalım.

Aristoteles'in "fikriyatı", "theos ve muthos", yani "ilah ve mit" esasında bir "kozmogonia"ya dayanmaz.

“Yani, Aristoteles'in "fikriyatı"nda, ne "evren"in ve "birey"in, "theos ve muthos" esasındaki "genesis'i"ne mahsus bir "zemin" mevcuttur, ne de "psukhe'nin eksodus'u", yani"psukhe'nin kurtuluş yol'u" ile alakalı hususlar.

Grek-Latin-Kilise diyarında, "psukhe'nin eksodus'u", yani "psukhe'nin kurtuluş yol'u", Aristoteles ile başlayarak, "ethike"ye tahvil edilir; "kozmogonia" ise, "kozmos" cihetinden "kozmo-logia"ya ve de "genesis" cihetinden, "bio-logia"ya. 

"Psukhe'nin eksodus'u" ile alakalı olarak, "esas'ın iptal edilmesi" mahiyetindeki bu "dönüştürme"nin, Grek-Latin­ Kilise diyarında, "fikri ilerleme" olarak görülmesini anlamak, ne yazık ki mümkün değildir. 

"Ethike", Grek'çedir. Kökü, "athos" ve "eiotha"dır. "Athos", ilk kullanımı itibariyle, "ahır'daki bölme" anlamına gelir; burada, ahır sahibinin "hayvan'ı" tutulur. "Eiotha", "alışkanlık oluşturmak", "adet haline getirmek" anlamındadır. Zaman içerisinde, bu sözcüklere, "birey'in davranışı" cihetinden de anlam yüklenmiş ve "ethike" sözcüğü ortaya çıkmıştır. 

Kısaca söylersek, Aristoteles, "psukhe'nin eksodus'u"nu, yani "psukhe'nin kurtuluş yol'u"nu, esasen, "düşünen ve algılayan birey"in, "değerler'i"ne ve "bu değerler itibariyle davraruş'ı"na, yani "ethike"ye tahvil eder. 

"Ethike", "psukhe'nin eksodus'u", yani "psukhe'nin kurtuluş yol'u" değildir. "Ethike"nin, esasen, "psukhe'nin ekso­dus'u" ile alakası da bulunmaz. 

Aristoteles'in "fikriyatı", her ne kadar, "ethike"ye mahsus kıldığı bu "değer"leri, "birey"in "phusis'i"ne, yani "doğa'sı"na "bağlamış" görünse de, bu "doğa", Eflatun'un kastettiği manadaki "psukhe" ve, "eksodus" ile, yani "kurtuluş yol'u" ile alakalı değildir. 

Bu itibarla, Aristoteles'in "fikriyatı", "psukhe'nin ekso­ dus'u", "yani "psukhe'nin kurtuluş yol'u" şeklinde bir "esas"a dayanmaz. Benzer olarak, Ariatoteles'in "fikriyatı"nda, "kozmo-genesis"e, yani "evren'in doğuş'u"na mahsus, "theos ve muthos" esasında bir "söylem" de mevcut değildir. 

"Anadolu Mayası" başlıklı yazıda, Aristoteles'in, "Eflatun'un kavram sistematiği"ni, "empirik esaslı bir zemin'e “indirerek saptırdığını" ifade ettik. Orada kastettiğimiz, esas itibariyle bu husustur. 

“Grek-Latin-Kilise diyarında, "kozmo-genesis"i ve "psukhe'nin eksodus'u"nu inhasırına alan "bizzat Kilise", "theolojik fikriyat" itibariyle, "Aristoteles"e bu bakımdan "yakın" durur. "Bizzat Kilise"nin "fikri zemin"i, bu itibarla, Aristoteles'in "fikriyatı" ile, esasen, "uyum" içerisindedir.

"Mütefekkir Kant", yaklaşık ikibin sene sonra, "ethike'nin zemin'i"ni, "birey'in phusis'i" ile alakalı hususlardan da "kopartır" ve, bu "zemin"i, "bizzat Kilise" ile "ahenk" sağlayarak, sadece "rasyonalite"ye münhasır kılar.

"Attike'li Eflatun"un "fikriyatı"nın esası, "kozmo-genesis" ve "psukhe'nin eksodus'u"dur; yani, geniş manada, "evren'in doğuş'u" ve "psukhe'nin kurtuluş yol’u.” Anlattıklarının tamamı, bu iki "esas"ın tafsilatıdır.

Bu itibarla, "psukhe", "phone", "eide", "gramma" , "onoma", "logos" ve, "topos" "sözcük"lerinin zemininde, geniş manada, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle "kozmo-genesis" ve "psukhe'nin eksodus'u" yer alır; Aristoteles'in "fikriyatı" itibariyle ise, geniş manada "kozmo-logia", '"bio-logia" ve "ethike.”

Eflatun da, Aristoteles de "aynı sözcük"leri kullanır; ancak "zemin"ler esasen farklıdır; hem de "kıyas"a dahi gelmeyecek ölçüde. 

"Anlam" için, "zemin" esastır. "Zemin" itibariyle, Eflatun'un "fikriyatı", "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne, "genesis ve eksodus", yani "doğuş (yaradılış) ve kurtuluş yol'u"cihetinden "bağlı"dır. Oysa, Aristoteles'in "fikriyatı" itibariyle böyle bir "bağ" düşünemeyiz. Bu bakımdan, yukarıdaki itiraz geçerli değildir.

Aristoteles'in "fikriyatı"na mahsus "kavramsal çerçeve" ise, esasen Eflatun'a bağlıdır. Bu husus, Eflatun'a mahsus “kavram"ların, farklı bir "zemin" esasında Grek-Latin-Kilise diyarındaki "fikriyat"a "sızması" ile alakalıdır ve, başlı başına bir araştırma konusudur.

“Eflatun'un "fikriyatı" bakımından, "psukhe" ile kastedilen, "nefs"dir. Grek-Latin-Kilise diyarında, "bizzat Kilise"ye mahsus "kanun metni" itibariyle, "genesis" ve "psukhe'nin eksodus'u" konuları, yani "doğuş (yaradılış)" ve "nefs'in kurtuluş yolu'u" konuları, "icraat" itibariyle, "bizzat Kilise"nin "inhisar'ında (tekel'inde)" dır.

"Bizzat Kilise", "nefs'in kurtuluş yol'u"nu, "Peygamberlerin birliği"ni "inkar ederek", "kendi inhisar'ına" alır; "nefs'in kurtuluş yol'u"nu, "kurul/konsil kararı" ve "ayin" yoluyla, "kendinden menkul mevzuat"a, yani "bizzat kendisi"ne bağlar.

Bu diyarda, "icraat" itibariyle, "nefs'in kurtuluş yol'u"nu, "bizzat Kilise" "düzenler" Bu diyarın "mütefekkirler'i" ise, "ethike" hakkında, "söz ve düşünce" esasında "söylem" "tesis" eder. Böylece, "ahenk" sağlanır. 

“Psukhe'nin eksodus'u" konusunu daha ayrıntılı olarak ele alacağız.

"Topos", "Logos" ve "Onoma"

"Attike'li Eflatun"una mahsus "fikriyat", "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne, "malumat" itibariyle "bağlı"dır.

Bu "bağlantı", "söylem" bakımından, iki "bileşen"den oluşur. "Esas" olarak "doğuş (yaradılış)" ve "nefs'in kurtuluş yol'u" ve, bu "esas"ı açmak üzere kullanılan "sözcük"ler. "Esas"ı ve "sözcük"leri, kısmen de olsa, önceki bölümde belirttik.

Eflatun, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne dair "malumat"ı, "Attike mutho-grafyası ve ethno-grafyası"na ait olan "sahne"ye "uyarlar" Buna, "Eflatun'un sahnesi" de deriz, "Attike sahnesi" de. 

Grek-Latin-Kilise diyarında, "söz ehli"ne mahsus "takliden yaratmak ustalığı" yoluyla, yani Eflatun'un sözcükleri ile söylersek, "tekhne mimetike poietike" yoluyla "sahne'ye uyarlamak" hususunda, Eflatun'un "eline su dökecek" kimse bulunmaz; "bizzat Kilise'nin uyarlaması" da dahil olmak üzere. 

Bu itibarla, "dil kalb-zen"i "Attike'li Eflatun" hakkında, "sahne mütercim'i" ifadesini kullanırız; ifadeyi, bu yazıda anlatılanlara göre "okumak" kaydiyle. 

Eflatun, "Attike sahnesi"nden, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne, "malumat" itibariyle giden "analitik a posteriori yol"u, "ustaca" "kapatmıştır.” 

"Eflatun'un söylem'inin teşrih'i yoluyla", "Attike mutho­-grafyası ve ethno-grafyası"na mahsus bu "sahne"nin "dış'ı"na çıkarak, "muhakeme" yoluyla, "Musa Peygamber'e mahsus kelam ilmi"ne dair "malumat"a ulaşmak mümkün değildir. 

"Söz'deki eksodus"un ustası "Attikeli Eflatun", "metni okuyan"ı, "metne ve metin yoluyla tesis ettiği sahne'ye mah­ kum eder"; anlattığı esasen "söylem'de eksodus"dur, ancak "kendi söylemi'nden eksodus"u "kapatarak" "Söylem'de eksodus" konusunu ilerde etraflı olarak anlattık. 

"Eksodus"un "kapatıldığı" "Attike sahnesi", "esaret'in diyarı"dır. 

Bu nedenle, "Eflatun'un söylem'i"ne, yani "Attike sahnesi"ne "mahkum olan", "Attike'li Eflatun"un "fikriyatı"na dair "esas"ı, yani "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne mahsus "malumat"ı göremez. Nasıl görsün. 

Ancak, bütün "yol'lar", "analitik a posteriori" değildir. 

“Attike sahnesi'ndeki mahkumiyet", "esas" kaybedilmeden giderilirse, "Attike'li Eflatun"a mahsus "fikri yat'ın zemin'i"ni görebilmenin yolu açılır. Çünkü, "Attike'li Eflatun"a mahsus "fikriyat", esasen "Attike sahnesi'ne mahsus" "fikriyat" değildir. Bu bölümde, bu hususu açmak üzere gayret sarfettik.

"Attike sahnesi'ndeki mahkumiyet", Anadolu mayası yoluyla giderilir; "ilim'deki kelam" konusuna müracaat ederek.

"Attike'li Eflatun"a mahsus "fikriyat"ın, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne olan "söz'deki bağ'ını" ve "öz'e dair fark'ını" kısaca anlattık. Bu hususların, etraflı olarak, bir eksik bırakmadan, Anadolu'da "yazılacağına" olan inancımız "tam"dır.

Burada, elbette ki, "Grek safhası" ile öbür diyarlar arasında, "etnografya" ve "antropoloji" yoluyla düşünülen "kültürel benzerlik'leri" kastetmiyoruz. Bunlarla ilgili değiliz; bu hususu bir daha belirtelim.

"Attikeli Eflatun"un "fikriyatı"nda, "topos", "yer" anlamına gelir. Bu "fikriyat"ta, "topos"un, daha önce bahsettiğimiz "mahall" anlamında kullanıldığını söylemek mümkün değildir.

Hatırlatalım; "ilim'deki kelam"a "mahall" olur, "söz"e ise "yer" "İlim'deki kelam"ın "mahall"i, "kelam cihetinden nefs"dir; "söz"ün "yer"i ise, "söz cihetinden nefs" ve, buna bağlı olarak "dil"dir.

Eflatun'un fikriyatı itibariyle, "topos", "logos" ve "psukhe" sözcükleri, birbirine bağlıdır; "logos'un topos'u, psukhe'dir", yani "söz'ün yer’i nefs’dir”, ancak, bu bağlantı, “söz" cihetindendir. “Siz”, “tesis edilen”dir.

  

“Musa Peygamber'in kelam ilmi" itibariyle, "kelam'ın mahall'i nefs’dir"; ancak, "ilim'deki kelam" cihetinden. "İlim'deki kelam", "inen”dir.

Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "onoma, logos'tur"; yani, "isim, söz'dür" "Onoma'run topos'u", bu itibarla "psukhe'dir"; yani, "ismin yer'i, nefs'dir"; "tesis edilen" cihetinden.

"Musa Peygamber'in kelam ilmi" itibariyle, "kelam'daki kelime, yani isim, kelam'dır" "İsmin mahall'i, nefs’dir"; ancak, "tesis edilen" itibariyle değil, "inen" cihetinden.

"Kelam"ın, "söz" olduğu "varsayılırsa", "Attike'li Eflatun", "Musa Peygamber'in kelam ilmi" ile alakalı hususları anlatmış olur.

"Kelam" ile "söz" arasındaki "asli fark"ın iptal edilmesi mümkün değildir. Bu itibarla, "Attike'li Eflatun", "Musa Peygamber'in kelam ilmi" ile alakalı hususları, sadece "malumat" cihetinden, yani "söz ve düşünce"ye dayalı "fikir" vasıtasiyle anlatır.

"Logos'un topos"u, yani "logos'un yer'i" olmak cihetinden, Eflatun'un "psukhe" ile kastetdiği, "nefs"dir. Bu hususa, ilerde, daha etraflı olarak değindik.

"Psukhe"yi, "logos" cihetinden ele alabilmek için, Eflatun'un "metinlerine" bakmak gerekir.

Eflatun, "metinlerinde", "logos" kavramını, farklı "söz ve düşünce katmanları" itibariyle kullanır. "Logos"u, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle tasnife tabi tutmadan, sadece "söz ve düşünce katrnanları”nı belirterek, örnek yoluyla anlatalım.

"Logos'un tasnifi" meselesi, Grek-Latin-Kilise diyarındaki "fikriyat" itibariyle önemlidir ve başlı başına bir araştırma konusudur.

Mesela, "aistheta doksa"ya mahsus "logos", yani "algı'ya bağlı düşünce"ye mahsus "logos", "algılanan"ı ("düşünce" vasıtasiyle) "tesis" eden "söz"dür.

 

Mesela, "sophia"ya mahsus "logos", "phronesis"e, yani "derin düşünce"ye tabi olan "idrak"ı "tesis" eden "söz"dür. "Phronesis" ve "derin düşünce" ile, "tefekkür" ayrımına iler­ de değineceğiz. 

"Sophia", "sophos"a aittir. Mesela, "sophos", kendisine mahsus "tekhne", yani "ustalık" vasıtasiyle, "philo-sophia yolu'ndaki"ne, "logos" "duyurur.” "Sophos"un "duyurduğu" "logos", "duyan"da "psukagogia oluşturan", yani "psukhe'de 'dönüş' temin eden" "dunamis"tir, yani "kuvvet"tir; aynı zamanda "sperma"dır, yani "tohum"dur. Eflatun böyle anlatır. 

"Sophos'un logos'u" da, Eflatun'un ifade ettiği şekliyle, esasen "söz"dür. Bu hususu açacağız. 

Mesela, "theo-graphia" cihetinden "logos", "Puthodo­ ros"tur; yani, "Delfoi'den verilen armağan"dır. "Delfoi" ile kastedilen, "Delfi'deki tapınak"tır. "Logos", bu "düşünce katmanı" cihetinden de, esasen "söz"dür. 

Mesela, "logos", benzer cihetten, "Dodone"de bulunan "Zeus tapınağı"ndan gönderilen "mantike"dir, yani "keha­ net"tir; bu "kehanet"teki "ses", "drus"dan, yani "ağaç"tan "gelir" "Ses"i "duyan", "psukhe"dir. Eflatun'un ifade ettiği şekliyle, bu "logos" da, "söz"dür. 

Bu manadaki "logos", yani "kehanet" olan "söz", "Attike sahnesi"ne mahsustur. "İlim'deki kelam"ın, "kehanet" ile alakası bulunmaz. 

Mesela, "onoma", yani "isim", "logos"dur; bu "katman"daki "logos"da, "düşünce dairesi"ne mahsus "sözcük"tür. 

“Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "onoma", yani "isim" konusunu biraz daha açalım.

"Musa Peygamber'in kelam ilmi" itibariyle "isim", "ismi yaratan'a" bağlıdır.

Bu husus, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle esastır; "onoma", yani "isim", "ismi tesis eden"den, yani "onomatourges"den bağımsız olarak ele alınamaz.

"İsmi tesis eden", aynı zamanda "onomaton thetes"dir, yani "ismi veren"dir. "Onomatourges", aynı zamanda, kendi "tekhne'si", yani "usta'lığı" cihetinden, "didaskalikos" a, yani "ismi öğretmek" yeteneğine de sahiptir.

"Nomothetes", yani "yasa koyan" cihetinden bakıldığında, "onomatourges", esasen "demiourgos"tur. Bu bakımdan, "onoma" itibariyle "logos", esasen "demiourgos"a aittir.

"Demiourgos"u, "şey'leri tesis eden fail" şeklinde düşünebiliriz. "Demiourgos"a ilerde temas edeceğiz.

Eflatun'a göre, "onoma", yani "isim", "logos"daki en küçük "morion"dur, yani en küçük "kısım" "İsim", bu bakımdan "logos"tur.

"Onomatourges", yani "ismi tesis eden", ki burada kastedilen "demiourgos"tur, önce, "isim verilecek" "pragma"nın, yani "şey"in "phusis"ine, yani "doğa"sına "bakar"; bu "doğa"ya "uygun" olan "ses"leri, "blepo", yani "bakış" yoluyla “bulur" "Bulduğu" bu "ses"leri, "isimlendirilen şey"e mahsus "phusis'in eidos'u", yani "doğası'nın görüş'ü" itibariyle, "grammata"ya, yani "harfler"e ve "sullabas"a, yani "heceler"e "yerleştirir" ve, "ismi", "isimlendirilen şey" ile "birleştirir"

Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "isim", "grapho" yoluyla "psukhe"ye "tab olunur"; "grapho" ile kastedilen "kakmak"dır; mesela, "sedef'in tahta'ya kakılması" gibi. Mesela, “ses", "duyuş yoluyla", "psukhe'ye kakılır" ve "isim"e mahsus "tab oluşur".

“Burada, "kakmak" yerine kullanılabilecek birçok sözcük mevcuttur; ancak, herhangi bir anlam kaymasına yolaçmamak için bunları tercih etmedik.

"İsim", Eflatun'a göre, bu şekilde "tesis" edilir ve "verilir.”

Eflatun'un "fikriyatı" bakımından, "isim"in "tesis" edilişinde kullanılan "gramma", yani "harf", bizatihi "logos" değildir; "ses" de bizatihi "logos" değildir. Bu "fikriyat" itibariyle, "logos", ne bizatihi "harf"tir, ne de bizatihi "ses.”

Eflatun'un "söylem'i"nde, "demiourgos"un "tesis" ettiği "isim"in "topos"u, yani "yer'i" "ses"tir; bu "ses"in "yer'i" ise "harf.”

Eflatun, "psukhe"ye "tab olunan" "ses" cihetinden, "logos"tan, "empsukos logos" olarak sözeder; yani, "nefes alan logos"

Türkçe karşılığı, dikkatli olmak kaydiyle, "nefs'lendirilmiş logos" şeklinde de alabiliriz; "nefes'lendirilmiş logos" şeklinde de; hatta, "nefes alan logos" şeklinde de.

Bu itibarla, "isim", "ses" yoluyla "psukhe"ye "tab edildiğinde", "empsukos" vasfını kazanır; yani "nefs'lendirilmiş isim" veya "nefes alan isim" olur.

Bu "ses", Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, bizatihi olarak, "empsukos" vasfını haiz değildir; nasıl olsun.

Eflatun'un, "empsukos logos" ile kastettiği, esasen, "logos"un, "tab edildiği yer"den, yani "psukhe"den kazandığı "hayat" vasfıdır.

Bu bakımdan, "isim", "logos" olarak, "onomaton thetes", yani "ismi veren" tarafından "psukhe"ye "tab olunduğunda", "empsukos", yani "nefes alan", yani "hayat" vasfını kazanır.

“Yani, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "isim"in, "hayat" vasfını kazanması, "isim'e mahsus yer'e", yani "psukhe"ye "tab olunması"na bağlıdır.

Bu itibarla, "Attike'li Eflatun"un anlattığı, esasen, "(söz'deki) isim”dir.

Oysa, "Musa Peygamber'in kelam ilmi" cihetinden, "kelam"ın "hayat" vasfı, "inilen"e, yani "mahall"e "bağlı" değildir; "hayat" vasfı, hem "nefs"e mahsustur hem de bizzat "ses"e ve bizzat "harf"e; yani, esasen, hem "ses'deki kelam"a ve hem de "harf'deki kelam"a.

Bu itibarla, "ilim'deki isim"in "hayat vasfı", "mahall"e bağlı değildir.

Oysa, "onoma"nın, yani "(söz'deki) isim"in "hayat vasfı", "yer'e" bağlıdır; yani, "demiourgos"un "tesis" ettiği "onoma", "psukhe"ye "tab olunarak" "hayat" vasfını kazanır.

"Attike'li Eflatun'un", "Musa Peygamber"e olan "bağ'ı"nda, "öz'e dair fark", kısaca budur. Bu "fark"ı, "kavramlar" vasıtasiyle, kolayca "tafsil" ederek açabiliriz.

Bu fark, esas itibariyle, "inen kelam" ile "tesis edilen söz" arasındaki farktır.

Bizzat "kendisi" itibariyle "logos", "Attike'li Eflatun"un "fikriyatı" bakımından, "hayat" vasfını haiz değildir; bizzat “kendisi" itibariyle "hayat" vasfını haiz olmayan, "ses'deki kelam" olamaz. Bu nedenle, Eflatun'un "fikriyatı" bakımından, bizzat "kendisi" itibariyle "logos", "ilim'deki kelam" olarak düşünülemez.

Bu itibarla, Eflatun'un "Attike sahnesi"nde "tesis" ettiği "logos", sadece "söz"dür. Eflatun'un "söylem"i, bu nedenle, "söz ve düşünce" dairesine mahsus "malumat"tır.

"Attike sahnesi"nde, "söz" den ve "söylem" den başka ne "tesis" edilebilir ki. 

"Söz"ü ve "sözcük"ü, "dil" itibariyle, "Anadolu Mayasın­da Toplum" başlıklı yazıda anlattık. 

Şöyle söyleyebiliriz: "Attike'li Eflatun"un fikriyatı itibariy­ le, "logos" ve "onama", "nefs'lendirildiğinde", "hayat" vasfı kazanır; ancak, "nefs'lendirilmek" yoluyla kazanılan "hayat" vasfı "izafi"dir; "logos"u "ilim'deki kelam"a ve "onoma"yı da "ilim'deki isim"e dönüştürmez. 

Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "söz'ün nefs'lendirilmesi", "söz"ün, "psukhe" vasıtasiyle "çerçevelenmesi"nden ibarettir; "nefs'lendirilmiş söz", bu itibarla, sadece "söz"dür, "ilim'deki kelam" değildir. 

"İlim'deki kelam", tekrar edelim, "mahall" itibariyle "nefs'lendirilmeden" "hayat" vasfını haizdir. 

Şöyle de söyleyebiliriz: "Attike'li Eflatun"un "logos"u, "izafi"dir; "ses"in, "empsukos (yani, 'nefes alan')" vasfını, yani "hayat" vasfını edinmesi, "nefs"e "tab olunması"na bağlıdır. 

Oysa, "Musa Peygamber'in ilmi"ndeki "kelam", "mut­ lak"tır; "hayat" vasfı, bizzat "kendi'si"ne mahsustur; "mahall"den "bağımsız" olarak. 

Bu ayrım, "Attike'li Eflatun"u teşhis edebilmek ve, "fikriyatının", "Musa Peygamber'in kelam ilmi" ile "söz'deki benzerliğini" ve "öz'e dair farkını" ortaya koyabilmek açısından önemlidir. 

"Söz", "muhakeme"ye tabidir; bu bakımdan, "söz" sadece "malumat" ile alakalıdır; "ilim" ile değil. 

Bu noktayı esas alarak şöyle söyleriz: "Attike'li Eflatun", "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne dair "kısmi malumat" anlatır. Bu hususa, "Sophronei Gnothi Seauton" başlık bölümde de temas ettik. 

"Attike'li Eflatun"un "fikriyatı" itibariyle "logos", "Eros" ve "Pan" yoluyla, "sophos"un "mania"sı ve "daimonik hali “üzerinden, "ilim'deki kelam" olarak temellendirilemez. Hatırlatalım; Eflatun'un metinlerindeki "sophos Sokrates", arada sırada duyduğunu söylediği "daimon'un ses'i"nden bahseder. 

“Bu hususlara kısaca temas edeceğiz.

"Logos"u, "ilim'deki kelam" olarak ifade etmek isteyen, önce, "psukhe"den bağımsız olarak, "empsukos (yani, 'nefes alan')" vasfını, bizzat "ses" itibariyle "tesis" edebilmelidir.

Oysa, "Attike'li Eflatun"un "fikriyatı" bakımından, böyle bir temellendirme mümkün değildir.

"İsmi tesis eden", yani "onomatourges", bizzat "isim"e, "empsukos" vasfını kazandırmaz; kazandırsaydı, "demiourgos", "onomatourges" olarak, "Grek theos'u" vasfını kaybederdi ve, "Attike" itibariyle, mevcut "theo-grafya sahnesi" değişirdi.

Burası, "Attike'li Eflatun"un "fikriyatı"nın, "iyi niyetli" "okuyucu"yu "yanılgı"ya düşürdüğü noktadır.

"Demiourgos", "tek tanrı" olarak yorumlanır ve "Attike'li Eflatun"un "theo-logia"sı, "tek tanrı" düşüncesine bağlanır; "fikir tarihi", bunun örnekleri ile doludur.

Elbette ki, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne dair "kısmi malumat" anlatan "Attike'li Eflatun", "Musa Peygamber'in Tanrı'sına" dair "kısmi malumat"da söyleyecektir. Yukarıda anlatılanlar itibariyle bir kıyaslama yapalım: "Attike'li Eflatun"un "logos"u "ne kadar" "ilim'deki kelam" ise, "demiourgos"u da "o kadar" "ilim'deki Tanrı (İlah)"dır. Bu hususun "açılması", başlı başına bir araştırma konusudur.

Şu kadarını belirtelim. "İlahiyat" itibariyle, "bizzat kendi kelam'ına 'hayat' vasfı veremeyen ilah", "ilim'deki kelam"ı veren "tek tanrı" olamaz. Bu husus, kolaylıkla açılabilir.

Eflatun'un "Demiourgos"unu, bu itibarla, "ilahiyat"ın "tek tanrı'sı" olarak yorumlamak esasen mümkün değildir; Grek "theo-“logia"sında ise, esasen "tek tanrı" bulunmaz. Bu nedenle “Attike'li Eflatun"un "fikriyatı", esasen, "tek tanrı" düşüncesini içermez.

"Yeni-Eflatun'cular", bu yönde yüzyıllar boyunca gayret gösterdiler; ancak, esasa dair hiçbir netice elde edemeden "bizzat Kilise" tarafından "fikriyat sahnesi'nden" "giderildiler.  

“Eflatun'a göre, "to on", yani "asli varlık", "bili'niş cihetinden", "ousia"dır, yani "öz"dür. Bu itibarla, "Psukhe"den de "öz" olarak sözedilir. "Psukhe"nin, "kendisi itibariyle" "tefrik"i, "pathe"yi "onoma"ya, yani "(söz'deki) isim"e bağlayarak oluşturulur. "Pathe" konusuna aşağıda temas ettik.

"Musa Peygamber'in kelam ilmi" cihetinden, yani, "ilim'deki kelam" cihetinden, "ilim'deki kelime", "kaynağın bizzat kendisi"dir; böyle söyleyelim.

Bu hususu şöyle de anlatabiliriz: "İlim'deki kelam'a mahsus kelime", yani "ilim'deki kelam'a mahsus isim", "ilim'deki kelam" cihetinden, "isimlendirdiği" ile "aynı”dır. Bu hususun, dikkatli olarak okunması gerekir.

Oysa, "onoma", yani "isim", Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, ne bizzat "to on"dur, ne bizzat "ousia"dır, ne de bizzat "demiourgos" "Onoma", "pragma'nın tupos'u"nu, yani "şey'in işaret'i"ni taşıdığı "ölçüde", "grammata" ve "sulabis", yani "harfler" ve "heceler" vasıtasiyle "tesis edilen" "homologos", yani "orantılı" "temsil"dir. "Orantılı temsil" olarak "onoma", "pragma"ya "tekabül" eder.

Burada, "homologos"u, "aynı" sözcüğü ile karşılamak maalesef mümkün değildir, aksi takdirde, "Attike'ye mahsus zemin" kayar ve "Eflatun'un sahnesi" iptal olur.

"Attike'li Eflatun"un "demiourgos"unu, "tek tanrı" olarak düşünmeye meyyal "mütefekkir"lere kısaca hatırlatalım; "onoma", yani "(söz'deki) isim", bizzat "to on" olarak "görülmeden", bu "demiourgos"tan, "tek tanrı" olarak sözedilemez.

Bu hususu şöyle de ifade edebiliriz: "İlahiyat" itibariyle, "demiourgos"un "tesis" ettiği "isim", "ilim'deki kelime" değil ise, bu "demiourgos"tan, "tek tanrı" olarak sözedemeyiz. "Attike'li Eflatun"un "fikriyatı"ndaki "onoma", "ilim'deki kelime" değildir; bu bakımdan, "demiourgos", "tek tanrı" olarak düşünülemez. 

Yukarıda anlattık; "Attike'li Eflatun"un "söylem'i"ne mahsus "demiourgos", sadece "(söz'deki) isim"i "tesis" eder, "ilim'deki kelime"yi değil. 

"Demiourgos"un, "tek tanrı"ya karşılık geldiğini, "Attike'li Eflatun"un "söylem"i itibariyle kabul edebilmek, maalesef bu cihetten de mümkün değildir. 

Grek-Latin-Kilise diyarının farklı safhalarına mahsus bazı "fikri akımlar", "isim" ve "varlık (asli mevcut)" "ayniyet'i" ile ilgilendiler; ancak "varlık" ile kıyasladıkları "şey"in esasen "söz" olduğunu bir türlü idrak edemediklerinden ve, esasen "söz" olmayanın ise, "muhakeme" yoluyla "varlık (asli mevcut)"a "bağlanamayacağını" anlayamadıklarından, "abes" ile yüzyılları geçirdiler. 

"Attike'li Eflatun", "dil-kalbzen'i"dir. Ancak, bu "fikri akımlar"ı "tesis" ederek "geliştiren" "mütefekkir'lere", "dil kalb-zen'i" vasfı verilemez. Bu kadar söyleyelim ve duralım. 

"Attike'li Eflatun"un "fikriyatı" itibariyle, "onoma", "aletheia" ile "homoios"tur; yani, "onoma", esasen "aletheia" ile "benzeşir" Bu hususa, "psukhe'nin eksodus'u" ile de alakalı olması bakımından, kısaca temas edelim; "onoma"run, "(söz'deki) isim" olduğunu unutmadan. 

Grekçe'de, "aletheia" sözcüğündeki "lethe", "saklı (örtülü) olmak" anlamındaki "lanthanein" fiilinden gelir. "A-letheia", "saklı (örtülü) oluş"un "giderildiği" hali ifade eder. 

“Grek mutho-grafyası"nda, "Lethe" ve "Mnemosune", iki "ırmak"tır. "Lethe"rıin suyundan içen "psukhe", "kapanır"; "Mnemosune".nin suyundan içen "psukhe", "açılır" "Aletheia" isimli bir ırmak ise, bu "muthos" itibariyle mevcut değildir.

Grek-Latin-Kilise diyarının son safhasında, "a-letheia" "kavramı"nın "söz'deki çırağı", "mütefekkir Heidegger"dir.

Heidegger'i, "muthos" itibariyle, "Lethe'nin su'yundan içen, ancak Mnemosune'nin hayal'ini 'kapatmayan' mütefekkir" şeklinde düşünebiliriz. "Heidegger'in fikriyatı", bu itibarla, "Grek muthos"u ve "Attike sahnesi" cihetinden, "atopos"dur; yani, "yer'i, gayri sahih'dir"

Bu itibarla, "onoma tesis etmek", "a-lethe-ia" dır; yani, "ousia"nın, yani "öz"ün "örtüsü'nü açmak"tır. "Onoma", bu itibarla "a-letheia" ile "homoios"tur.

"A-letheia"yı, "hakikat" ile karıştırmamak gerekir. Farkı kısaca belirtelim.

"A-letheia", "itbari" bir "kavram" dır; "lethe" nin, yani "saklı (örtülü) oluş" halinin "giderilmesi"ne dayanır. "Aletheia" kavramı, bizzat "kendi zıttı", yani "lethe" "itibariyle" "tesis" edilir.

Oysa, "hakikat", "itibari" bir "kavram" değildir. "Hakikat", bir "kavram" olarak, "kendi zıttı" itibariyle temellendirilmez. "Hakikat", bizzat ve sadece "kendi"dir.

“Anadolu mayasında kullanılan "gerçek", "itibari" bir kavram değildir; "gerçek" ile kastedilen, "hakikat"tir.

"Attike'li Eflatun" un, "a-letheia" hususundaki "hatası", "itibari" olmayan "ousia", yani "öz" "kavramı"na, "itibari" bir "kavram" olan "a-(lethe)ia" vasıtasiyle "yaklaşması"dır. 

“İtibari" bir kavram vasıtasiyle, "itibari olmayan"ı "söz" cihetinden "kuşatmak", yani "söz" olarak "tesis" etmek, "esas olan"ı, "söz" cihetinden de olsa, "itibari" kılmak demektir; bunu kabul etmek mümkün değildir.

“Öz", bizzat "kendi"dir. "Öz"ü, Anadoluya "maya" çalanlar bilir; çünkü, "gönül"e çaldıkları "maya", esasen, "öz"dür.

"Attike'liler", bu hususu "bilmez"; "bilselerdi", "dönüşerek" "Anadolu'lu" olurlardı; çünkü, "maya", "gönül'e çalınır" ve "dönüştürerek tutar.”

Bu itibarla, bu diyarın "mütefekkirleri", "öz'ün bilinmesi"ni, "söz'ün söylenmesi"ne tahvil ederler; yani, "söylem tesis ederler" ancak "bilmezler" Bu cihetten, Eflatun ile Kant arasında hiçbir bir fark bulunmaz.

Anadolu mayasında "özgürlük", "öz bilerek" sağlanır; "söz söyleyerek" değil.

"Sükunet", bu "mütefekkirlere" mahsus değildir; "sükunet"e, esasen, "Kilise" müsaade etmez. "Mütefekkir" de, "mütefekkir'in sükuneti" de, "bizzat Kilise" bakımından "sakıncalı"dır. "Mütefekkir", "ayin"e katılır; "tesis" ettiği "söylem" yoluyla.

"Psukhe"deki "eidos", "ousia"nın, yani "öz"ün, "nous" vasıtasiyle "tesis" edilen "görünüş'ü"dür. Bu hususa ilerde etraflı olarak temas ettik.

Aşağıda bahsettik, "noesis", "nous" vasıtasiyle, "tanıyarak idrak etmek" fiilidir. Bu "idrak", "algı"dan ve "tahkik"ten bağımsızdır. Bu bakımdan, "noesis", "saf idrak"tır, deriz.

Eflatun'un "söylem'i"nde, "eidos'un onoma'sı", "idea"dır. Bu hususu açacağız.

“İdea", esas itibariyle, "nous" cihetinden "onoma" dır; yani, "idea", "nous" cihetinden "(söz'deki) isim"dir. 

“İdea"ya, bu bakımdan, "eidos'un onoma'sı", yani "görüş'ün (söz'deki) ismi" deriz. Bu hususun "logos" itibariyle açılması, başlı başına bir araşhrma konusudur.

"To on"un "phusis"ine bağlı olan, yani "asli varlık"ın "doğa"sına bağlı olan "onomatos orthotheta", yani "asıl itibariyle (söz'deki) isim", "aletheia" ile "homoios"tur, yani "aletheia"ya "benzer". 

"Demiourgos"un "tesis" ettiği bu "isim", Eflatun'a göre, herhangi "bir dil"e mahsus değildir. Eflatun, bu "isim"in, "Hellen'ler"in yanısıra, "Barbar"lar için de aynı esasta "tesis" edildiğini hassasiyetle belirtir.

"Attike'li Eflatun" a mahsus bu "onomatos orthotheta" anlayışı, yani "asıl itibariyle (söz'deki) isim" anlayışı, "Anadolu'da mayalananlar" için geçerli değildir. Buna, "gerçek (hakikat)" ve "aletheia" ayrımı itibariyle yukarıda temas ettik.

"Attike'li Eflatun"un "fikriyatındaki" "logos", "ilim'deki kelam" değildir. 

"Logos", "ilim'deki kelam'ın söz'ü" de değildir. Kısaca bu konuya değinelim.

Önce, hatırlatalım; "ilim'deki kelam'ın söz'ü", "ilim'deki kelam'ın mahall'i olan"a mahsustur. Bu hususa, "Kelam, Söz, Tefsir" başlıklı bölümde temas ettik.

"Attike'li Eflatun"un "söz'ü", "ilim'deki kelam'ın söz'ü" olabilir mi; bu hususu, Eflatun'un metinleri itibariyle ele alırız.

"Logos"un, "ilim'deki kelam'ın söz'ü" olabilmesi için, Eflatun'un, "empsukos (yani, 'nefes alan')" vasfını, "ilim'deki kelam'a mahall" olmak cihetinden, bizzat "ses" e mahsus olarak "açıklaması" icabeder; bu husus, sadece gerekli bir koşul'dur.

Oysa, bu tarzdaki bir "açıklayıcı" ifade, "Attike'li Eflatun"un "söylem'i"nde bulunmaz. 

Üstelik, yukarıda belirttiğimiz sebeplerden dolayı, bu "söylem"deki "fikri sistematik", böyle bir "açıklama"yı, "tadilat" yoluyla kabul edebilecek bir "zemin"e de sahip değildir. 

Böyle bir "tadilat"a gidilmesi, "Attike theo-grafisi"nin esas itibariyle "dönüştürülmesi"ne yolaçar; böyle bir "tadilat" neticesinde, "Attike sahnesi" ve "Eflatun'un söylem'i" "iptal" olur. 

"Attike'li Eflatun", "ilim'deki kelam'a mahall olsaydı", esasa dair olan bu hususu "bilirdi" ve "anlahrdı"; oysa, hal böyle değildir, çünkü Eflatun'un "söylem"i, bu yönde bir tadilat kabul etmez. 

"İlim'deki kelam"a "mahall" olmayanda, "ilim'deki ke­lam'ın söz'ü" bulunmaz. "Muhakeme" yoluyla, "ilim'deki kelam'ın söz'ü"ne dair edilen "söz", "Kelam ve Söz" başlıklı bölümde anlattık, esasen, "ilim'deki kelam'ın sözü" değildir. 

Bu nedenle, "Attike'li Eflatun"un metinlerindeki "logos", "ilim'deki kelam'ın söz'ü" değildir. Bu itibarla, "Attike'li Eflatun"a mahsus "fikriyatın", "Musa Peygamber'in kelam ilmi" ile "bağlantısı", sadece "düşünce dairesine mahsus söz", yani "malumat" cihetindendir; o kadar. 

"Söz" ve "malumat" konusuna, "Sophronei, Gnothi Seau­ ton" başlıklı bölümde, "fikir" cihetinden kısaca temas ettik. 

"Malumat", ne "ilim'deki kelam" itibariyle, ne de "ilim'deki kelam'ın söz'ü" itibariyle, "esas" değildir. "Malu­ mat", sadece, "düşünce yoluyla aktarılan söz"dür. Bu itibarla, "Attike'li Eflatun'un söz"ü, sadece "düşünce"ye hitabeder. 

Karşılaştırmak bakımından değil, hatırlatmak bakımından söyleyelim; "Anadolu'ya maya çalanlar'ın söz'ü", doğrudan "gönül"e hitabeder. 

Eflatun'un "fikriyah" itibariyle, "episteme", "ilim" değil­dir.

Önce, "episteme" ile alakalı olarak, Eflatun'un temas ettiği bir hususa değinelim. Eflatun, "aistheta doksa", yani "algı'ya bağlı düşünce" üzerinden "episteme"yi arayanları, "ahmaklığın zirvesinde dolaşanlar" olarak nitelendirir. 

Grek-Latin-Kilise diyarının birçok safhası, bu yöndeki örneklerle doludur; özellikle de son safhası. Bunlar arasında, bir hayli "İngiliz mütefekkir" mevcuttur; isimlerini uzun uzun saymayalım. 

Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "ousia", yani "öz", "noesis" yoluyla "idrak" edilir ve bu yolla, "eidos" "tesis" olunur. "Eidos", "ousia"nın "görünüş'ü"dür; "yer'i", "psukhe"dir. "idea", "eidos'un onoma'sı"dır ve, "tesis" edilmesi "noesis"e bağlıdır. "Episteme", esas itibariyle, "eidos'un onoma'sı"nın "tafsil" edilmesidir.

 

"Noesis", "nous"un icraatıdır. "Nous", "algı'ya bağlı düşünce"den ve "tahkik"ten aridir; "tanımak yoluyla idrak te­ min eden" kavrayış yetisidir. Bu hususa aşağıda temas ettik. 

"Episteme", bu itibarla, esasen "sophos"a mahsustur. 

Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, yukarıda anlattık, "onama", "(söz'deki) isim"dir. Bu bakımdan, "eidos'un onoma'sı", esasen "(söz'deki) isim"den ibarettir. Bu nedenle, "nous", esasen, "(söz'deki) isim"i "tesis" eder. 

"(Söz'deki) isim"in, "söz ve düşünce dairesi"ni "aştığını" düşünmek, boş hayaldir. 

Bu itibarla, "idea", "eidos'a verilen" "(söz'deki) isim"dir, deriz. 

"Musa Peygamber'in kelam ilmi" itibariyle, "nefs'deki kelam'a mahsus kelime", "bizzat görülen"dir; ancak, "nous" yoluyla "söz'de" "tesis olunarak" değil, sadece "inen cihetin­ den". Kıyasa dahi gelmeyen bu husus, "esas'a dair fark"tır. 

“Bu manadaki "episteme"nin, Eflatun'un yoğun gayretine rağmen, "ilim" olarak görülemeyeceğini ve, sadece, "malumat dairesi" ndeki "söz" e dayandığını kısaca anlatalım.

“Bunun için, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "psukhe"yi biraz daha "açalım"

Eflatun'un "fikriyatı" bakımından, "psukhe", "adiaphthoron"dur, yani, "bölünmez"dir. Sadece, "kinesis"in, yani "hareket"in ve "poiesis"in, yani "tesis ediş"in, bizzat "kaynağı" olması bakımından, "söz'deki isim" itibariyle "ayrıştırma (tefrik)"ya tabi tutulur.

"Ayrıştırma" bakımından, "Psukhe", Eflatun tarafından iki cihetten ele alınır: "pathe" ve "arete.”

Burada, "pathe", "psukhe"yi, "hareket ettiren ve hareketinde sevk eden kuvvet'ler"dir. "Arete" ise, "idrak ve hükmetme temin eden kuvvet'ler"dir. Bu "kuvvet"lerin tamamı, bizzat "psukhe"ye mahsustur.

Eflatun, esas itibariyle, üç "pathe" tefrik eder: "Epithumai", yani "iştah", "thumos", yani "öfke" ve, "logistikon", yani "idrak (kavrayış)"

"Üç pathe"ye, "üç arete" tekabül eder: "Sophron", yani "pathe'yi nous'a 'tabi' kılmak kuvveti", "andreia", yani "pathe'ye 'hükmetmek' kuvveti" ve, "sophe", yani "psukhe'yi 'idrak etmek' kuvveti.”

Türkçe ile kıyaslarsak, "sophron", "safiyet" temin eder; "andreia" ise "cesaret" "Sophe", "gnosis" temin eder. "Gnosis" konusuna, "Sophrenei, Gnothi Seauton" başlıklı bölümde temas ettik.

Üç "pathe"nin, üç "arete" ile "sunarmosanta"sı, yani "birleştiren ahenk'i", Eflatun'a göre, "psukhe"nin "dikaion", yani "adil oluş" halidir.

Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "arete", "virtue (erdem)" olarak düşünülemez. "Virtue (erdein)", Aristoteles'in "fikriyatı" na bağlı olarak, "Latince'de" "tesis" olunan bir kavramdır; "virtue", "etimolojik" cihetten, "arete" ile kısmen alakalıdır.

Özellikle belirtelim; Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle "arete", "kuvvet" olarak "psukhe'nin topo-grafyası"na mahsustur, Aristoteles'in "fikriyatı" itibariyle ise, "değer" olarak "ethike"ye.

Bu bakımdan, "kuvvet" olarak "arete", "psukhe'nin eksodus'u" ile alakalıdır; "virtue" olarak "arete" ise, "birey'in davranışı" ile.

"Birey'in, değer'e bağlı davranışı", "psukhe'nin eksodus'u" değildir. Bu itibarla, Aristoteles, Eflatun'un "fikriyatı"ndaki "zemin"i, tamiri mümkün olmayan şekilde "saptırmıştır" Bu "saptırma", elbette ki, "ilerleme" olarak görülemez.

Eflatun'a mahsus "arete" kavramını etraflıca anlamak için, esasen, "Grek mutho-grafyası"ndaki iki tanrıça kızkardeş'den işe başlamak gerekir; Arete ve Harmonia'dan.

"Mutho-grafik söylem", ne "ilim'deki kelam"dır, ne de "ilim'deki kelam'ın söz'ü"; bu noktayı unutmamak kaydiyle.

"Logistikon", "pathe"ye mahsus "kuvvet" olarak dörde ayrılır: "Pistis", yani "inanç('a bağlı düşünce)", "aisthetes doksa", yani "algı'ya bağlı düşünce", "dianoia", yani "tahkik'e bağlı düşünce" ve, "noesis", yani "saf düşünce"

Grekçe'deki "dia-noia" sözcüğü, "nous vasıtasiyle" anlamına gelir.

"Dianoia", "to on"un bizatihi "tanınmadığı" "kavrayış" halinde, "huputheseos'un tahkik edilmesi" yoluyla "idrak" temin eden kuvvettir; bu itibarla, "huputheseos", "dianoia" yoluyla "tanınan"ın, "idrak'taki dayanağı"dır.

“Burada geçen "huputheseos" sözcüğü, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "varsayım" anlamına gelmez; sebebini belirttik.

“Dianoia" icraatı, "algı'ya bağlı düşünce" ile de bizatihi alakalı değildir.

Mesela, bizzat "sayı"lar, bu itibarla, "dianoia'nın dairesi"ne mahsustur.

"Noesis", "nous"un icraatıdır.

"Nous", Grek-Latin-Kilise diyarında, her kılığa sokularak "perişan" edilmiş bir kavramdır. "İngiliz mütefekkir'ler", bu “perişanlığı", "fikri rezalet" derecesine yükselttiler.

"Nous", birçok İngiliz "mütefekkir"e göre "ortak duyu"dur. Husserl'e göre, "zihinsel edimlerdeki niyet" ile alakalıdır. "Yeni-Eflatun'cu" Plotinos'a göre, "tanrısal" esaslı bir "ilke"dir.  

"Attike'li Eflatun" a göre "nous", bizatihi "to on" a, yani "asli varlık"a mahsus "eidos"un, "tesis'ini ve tanınması'nı temin eden kuvvet'tir"; "aisthetes doksa"ya ve "dianoia"ya bağlı olmadan.

"Noesis", yani "nous"un fiili, bu itibarla, "algı'ya bağlı düşünce" ve "tahkik'e bağlı düşünce" ile alakalı değildir.

Bu noktada bir hususu kısaca açalım.

"Eidos", Eflatun'un "fikriyah"na mahsus "merkezi" bir kavramdır. Sözcüğün çıplak anlamı, "dış'sal görüntü"dür.

Eflatun'un "fikriyatı” itibariyle, "to on"a mahsus bir "dış'sal görüntü"den bahsedemeyiz. Eflatun'un, "eidos" ile kastettiği, esasen, "iç'sel görüntü"dür; çünkü, "eidos", "ousia", yani "öz" cihetindendir.

"İç'sel görüntü"yü, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle temin eden, sadece "onoma"dır, yani "(söz'deki) isim"dir.

Bu itibarla, "eidos", "onoma" vasıtasiyle tesis edilen "iç'sel görüntü"dür, deriz.

“Şöyle de söyleyebiliriz: "Eidos", "to on"un, "iç'sel" cihetten "görüntüsü"dür. "İç'sel görünfü", bizatihi "onama" değildir; sadece, "onama", vasıtasiyle "tesis" olunur.

Bu bakımdan, kısaca, şöyle deriz: Eflatun'un "fikriyatı” itibariyle, "iç'sel olan"ı, "(söz'deki) isim" vasıtasiyle "tanırız"

Bu "tanımak", "noesis"e mahsustur.

Bu noktanın, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne dair "malumat"a bağlanmasını okuyucuya bırakıyoruz. Eflatun'un

"fikriyatı" itibariyle, "onama", sadece "(söz'deki) isim"dir; etraflı olarak anlattığımız bu hususu unutmamak kaydiyle.

Bu itibarla, "Attike sahnesi"nde, "iç'sel olan", esasen, "(söz'deki) isim"e bağlanır. Bu nedenle, "Attike sahnesi"nde sadece, "aslı olmayan söz", yani "kalp söz" mevcuttur. Bu nokta, kolaylıkla tafsil edilebilir.

Bu bakımdan, "Attike'li Eflatun"a, "dil kalb-zen'i" deriz.

"Phronesis", Eflatun'un "fikriyah" itibariyle, "nous"un dairesine mahsustur.

"Phronesis"i, "noesis"e, yani "tanımağa" dayanarak "tasavvur" oluşturmak faaliyeti şeklinde düşünebiliriz; "phronesis", bu cihetten, "tefekkür"ü, malumat cihetinden "andırır"; sadece "andırır", o kadar.

"Phronesis", esasen, "nous" katmanına mahsus "tanıma"yı "tafsil etmek"ten ibarettir. "Tafsil etmek", "ayrıntı" yoluyla "tanıma"yı "derinleştirmek"tir. Bu bakımdan, "phronesis"e, Türkçe'de yakın düşen sözcük, "derin düşünce"dir; ancak, "tefekkür" değil.

"Sophrosune" ise, yukarıda temas ettik, "nous"a mahsus idrak'i, yani "tanıma"yı "kapatan (örten)" "pathetikon" etkilerinden, yani "iştah" ve "öfke"nin ölçüsüzlüklerinden "psukhe" yi "arınmaktır"

"Sophrosunes metekhousin", "eudaimonia" haline mahsus "noetikos" faaliyettir; "sophrosune" icraatı bu yolla yapılır. 

“Eudaimonia" hali, Eflatun'a göre, "psukhe"nin, "yakalanarak öte'ye çekilmesi"dir. "Sophrosunes metekhousin", bu itibarla, "yakalanarak öte'ye çekilen psukhe'nin, bu hale mahsus 'tanımak' icraatı"dır.

Bu vaziyeti, "psukhe tabibleri"nin, bu ve benzer durumlar için kullandığı, mesela "ekstatik transandans" gibi bir "teşhis" ile vasıflandıramayacağız. Sebepleri yukarıda belirttik.

Bu noktada şöyle bir serzenişte bulunulabilir: "Sözü uzattın; üstelik işin içine Grekçe'deki kavramlar da girdi. Bunun neticesinde 'sahne'ler 'ayrıştı'; 'kavrayış' ise zorlaştı. Kestirmeden Türkçe söyle; Attike'linin 'meram'ı nedir?"

Cevap şudur: "Attike'li Eflatun, nefs'e bağlı olan 'hafıza'yı, '(söz'deki) 'isim' vasıtasiyle 'açılır' kılmağa uğraşmaktadır; 'meram'ı, esasen budur."

Cevaben denirse ki: "Bu da pek kısa oldu"; bu da doğrudur.

İşin içine girdik; "mesele"yi "çerçevelemeden" bırakmayalım. Çünkü, burası, Grek-Latin-Kilise diyarının, "mevzuat'a bir türlü uyduramadığı merkezi nokta"dır.

"Hafıza"yı, "onoma" vasıtasiyle, yani "(söz'deki) isim" vasıtasiyle "açmak", Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "psukhe'nin eksodus'u"dur, yani "nefs'in kurtuluş yol'u"dur.

Bu husus, esasen, "Musa Peygamber'in kelam ilmi"ne aittir; ancak, Eflatun'un "fikriyatı"nda, "Attike sahnesi" yoluyla, "malumat" cihetinden ve "kısmen" ortaya çıkar.

"Hafıza"nın, "(söz'deki) isim" vasıtasiyle "açılması", esasen, "hafıza’nın söylem'de açılması" demektir. Bu itibarla, Eflatun'un "fikriyatı" cihetinden, "psukhe'nin eksodus'u", esasen, "nefs'in, söylem'deki kurtuluş yol'u"dur. "Sahne"ye bağlı teşbih yoluyla söylersek, "kurtuluş" fiilinin "sahne"de, 

“temsilen tesis edilmesi" ve, "sahnedeki temsil'in sona ermesi" gibi.

Yukarıda, "hafıza" ile kastedilen, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, esasen, "beden'de doğan (düşen) psukhe" cihetinden, "doğuş (düşüş) öncesi" ile alakalıdır.

Bu "ahval'i", Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "muthologeo" yoluyla "sophos" "açar"; bu "açılış"a, Eflatun, "anamnesis" ismini verir. Bu açılış, bir "tahkik" icraatı değildir. Bu kavramları aşağıda anlattık.

Önce, "muthologeo", yani "muthos'un söz'ü"ne kısaca temas edelim; buna, "mutho-grafik söylem" de diyebiliriz.

"Dil", cihanda, eşi benzeri bulunmayan "kalb-zen"dir, yani "kalpazan" dır; bunu unutmamak kaydiyle.

Eflatun'a göre, "to on" un, yani "asli varlık" ın "anlatılması", ancak "muthos" vasıtasiyle mümkündür; "muthologeo", yani "mit'in söz'ü" yoluyla, "to on"un "onoma"sı, yani "(söz'deki) isim"i, "sophos" tarafından "öğretilir" Hatırlatalım; "onoma", "logos"tur; bu hususları anlattık.

Eflatun'un fikriyatı itibariyle, "sophos"un "muthologeo” yapma yolu, "phronesis"tir; "to on"un "onoma"sı ve, bu itibarla geniş manadaki "logos"u ancak bu şekilde ortaya dökülür. "Phronesis"e yukarıda kısaca temas ettik. 

Eflatun, bu noktada, Homeros'a şiddetle karşı çıkar.

"Attike"nin de dahil olduğu "geniş" coğrafyanın "muthologeo ustası", Homeros'tur. Eflatun, "barbar" sözcüğünü Homeros'a atfen açıkça kullanmasa da, Homeros'u, hiç de uygun olmayan bir şekilde, "şair" olması itibariyle "aşağılar"

Homeros, "Attike'li Eflatun" a göre "sophos" olamaz; "philosophos" dahi değildir. 

“Anadolu"yu "kültür"e bağlayan “İonya'lı sentez'ciler"in, Homeros'u maruz bıraktığı bu "aşağılama" sebebiyle, "Attike'li Eflatun" hakkında neler söylediklerini bilmiyoruz.

Eflatun'un, "muthologeo" kavramı vasıtasiyle, "anamnesis"e temas eder.

"An-a-mnesis", Grekçe'dir.

Sözcüğün kökündeki "mneme"yi, Eflatun'un "fikriyatı" bakımından, "psukhe'nin, beden'deki doğuş (düşüş) öncesi'ne mahsus hali itibariyle tanınması" şeklinde anlatabiliriz.

“Bu, genel manada bir "hatırlamak icraatı" değildir. Hatırlatalım; "tanıma", "noesis"tir.

"Attike'li Eflatun"a göre, "noesis", tekrar edelim, "aistheta doksa"ya ve "dianoia"ya, yani "algı'ya bağlı düşünce"ye ve "tahkik'e bağlı düşünce"ye hiçbir şekilde dayanmaksızın, "tanımak"tır.

Tekrar edelim. "Eidos", yani "(iç'sel) görüntü", "onoma"ya, yani "(söz'deki) isim"e bağlı olarak bu "tanıma (noesis)" yoluyla tesis olunur.

"Noesis", "tesis ettiği" "eidos" vasıtasiyle, "to on"a mahsus "ousia" ile bunun "onoma"sı arasında "bağlantı" oluşturur.

Türkçe'de şöyle anlatırız: "Tanıma fiili", "tesis ettiği" "iç'sel görüntü" vasıtasiyle, "asli varlık"a mahsus "öz" ile, bunun "(söz'deki) isim"i arasında "bağlantı" oluşturur.

Bu manada, "idea", Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "eidos'a verilen onoma"dır.

Türkçe söylersek: "idea", Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "iç'sel görüntü'ye verilen (söz'deki) isim"dir.

Grek-Latin-Kilise diyarında, Aristoteles ile başlayarak, her kılığa sokulup "perişan" edilmiş "idea" kavramını, Eflatun'un "metinleri ve fikriyatı" itibariyle bu şekilde anlatabiliriz. 

“İdea", bir uyarıda bulunalım, "noesis" icraatı itibariyle, "eidos"un "bağlı" olduğu "onoma" değildir.

Bu uyarıyı, Türkçe'de şöyle ifade ederiz: "İç'sel görüntü'nün "(söz'deki) isim"i, "tanıma" icraatı itibariyle, "iç'sel görüntü"nün "bağlı" olduğu "(söz'deki) isim" değildir. Aksi takdirde, "idea" ile "asli varlık"a mahsus "öz"ü karıştırmış oluruz.

Burada, "(söz'deki) isim" kavramını kullanırız, çünkü "eidos"un "ait olduğu" "onoma", esasen, "(söz'deki) isim"dir.

 "(Söz'deki) isim"in "görüntü'sü", esasen "iç'sel" olamaz; bu itibarla, "idea" da, esasen, "(söz'deki) isim"dir. Önemli olan bu husus ve, "noesis"e bağlı olarak anlattıklarımız, bu noktadan sonra kolaylıkla tafsil edilebilir.

"Episteme", bu itibarla "ilim" değildir.

“A-mnesis", Eflatun'un "fikriyatı" bakımından, "beden'de doğan (düşen) psukhe"ye, "doğuş (düşüş) öncesi'ne mahsus idrak'ın kapatılması"dır.

"Aistheta doksa", yani "algı'ya bağlı düşünce" ve "dianoia", yani "tahkik'e bağlı düşünce", Eflatun'a göre, "amnesia" haline tabidir. Şöyle de söyleyebiliriz: "Algı'ya bağlı düşünce" ve "tahkik'e bağlı düşünce" itibariyle "bilinç", esasen, "a-mnesia" halidir.

Bu, kulağa hoş gelen bir "söz"dür.

"An-a-rnnesis" icraatını, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "psukhe"nin, "beden'deki doğuş'a (düşüş'e) tabi oluş hali"nden, "to on"a, yani "asli varlık"a, "periogeges"i, yani "dönüş'ü" şeklinde anlatabiliriz.

“Bu cihetten, "Attike'li Eflatun" a mahsus "söylem"de geçen "an-a-mnesis" ve buna bağlı olarak "periogeges", esas itibariyle "söylem'de eksodus" dur; yani, "nefs'in, söylem'de kurtuluş yol'u" "Periogeges" ise, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, “söylem'de dönüş"tür; yani "Attike sahnesi"ndeki dönüş"tür, "esasen" değil.

Burada "söylem'de" ile kastedilen, "inen kelam'a" değil de, "tesis edilen söz'e" mahsus olmak keyfiyetidir; yani "Attike sahnesi"nde "tesis edilmek" ve, "inen" cihetinden "aslı olmamak" keyfiyeti.

"İnen kelam'a mahsus eksodus"un, "söz" itibariyle "aslı" vardır; yani "inen kelam'a mahsus eksodus'un söz'ü", "kalp" değildir.

“Oysa, "tesis edilen söylem'e mahsus eksodus'un söz'ü", "kalp"tir, çünkü bu "söz"ün "aslı" bulunmaz; " Aslıyok yaylasındaki binbeşyüz koyun" gibi. 

Eflatun'a göre "gnosis", "psukhe'nin içine düştüğü 'amnesia' hali"nin "giderilmesi" neticesinde, "noesis" ile temin edilen "idrak"tır. Bu "idrak", esasen "söylem'de"dir, yani "tesis edilen söz'de"dir; "gnosis", bu itibarla "ilim" değildir; sebeplerine, "episteme" ile de alakalı olarak yukarıda temas ettik.

Arapça ve Farsça konuşulan diyardaki "fikir ehli"nin, "gnosis"i methetmelerini anlamak, bu itibarla imkansızdır.

Methedilecek olan, "Kadim ve Hatem"dir ve de, "Türkistan'dan gelen kelam"dır.

"Philo-sophia", Eflatun'a göre, bu "dönüş", yani "periogeges" esasında "poieseis"dir, yani "meydana geliş"tir.

"Philo-sophia", Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "psukhe"nin, "dönüş" esasındaki icraatıdır. "Dönüş"ü, kendisine mahsus "tekhne"si, yani "ustalığı" vasıtasiyle "sophos" temin eder. Esasen bir "apodemia", yani "seyahat" olan "dönüş", "psukhe"nin, kendisini, "doksa"ya tabi kılan bağlardan "çözmesi"dir, yani "apoluo"dur.

“Attike'li Eflatun"un "fikriyatı" cihetinden, bu "seyahat", "söylem'de seyahaf'tir; "dönüş icraatı" ise, esasen, "nefs'in, söylem'de kurtuluş yol'u" Sebeplerini yukarda anlattık; çünkü, Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "hafıza"run "açılış'ı", "(söz'deki) isim" vasıtasiyledir ve, "onama", "(söz'deki) isim"dir.

"Philo-sophia", Eflatun'un "fikriyatı" itibariyle, "agnoomenon"dan, yani "körlük"ten kurtularak "noesis"e "yöneliş" temin eden "pathetikon" ve "erotikon" bir faaliyettir. "Mania" yoluyla icra edilir.

Bu faaliyet de, esasen, "söylem"e mahsus bir faaliyettir; "körlük", esasen, "söylem'de körlük"tür; yani "tesis edilen söz'de körlük". 

Bütün bu anlattıklarımız, tekrar edelim, "Attike'li Eflatun"un, "beden'de doğan (düşen) psukhe" için "aradığı" "eksodus"tur; yani, "kurtuluş yol'u"dur. "Bulduğu" ise, "söylem'de eksodus"tur; yani, "söylem'de kurtuluş yol’u”.

"İlim'deki kelam"ı "bilmeyen" "Attike'li Eflatun", bu "fikri faaliyetini", "söz"de, "tekhne mimetike poietike" yoluyla, yani "söz"de, "takliden yaratmak usta'lığı" vasıtasiyle icra eder.

Unutmamak gerekir; Grek-Latin-Kilise diyarında hiç kimse, tekrar edelim hiç kimse, "söz"deki "tekhne mimetike poietike" bakımından, yani "söz"de "takliden yaratmak usta'lığı" bakımından, "dil-kalbzen"i "Attike'li Eflatun" ile kıyaslanamaz.

"Attike'li Eflatun", "söz" yoluna bağlı "sahne mütercim'i"dir; "dil-kalbzen'i"dir.

Eflatun'un "söz" yoluyla tesis ettiği "Attike sahne'si", "söz'ün aslı", yani "ilim'deki kelam'ın sözü" itibariyle "Musa Peygamber"e mahsustur; yukarıda kısmen anlattık. Ancak, “Attike sahnesi"nde, sadece, "tekhne mimetike poietike"ye uygun "kalp söz" bulunur.

"Aslı olmayan söz'ü arayan", yönünü "Attike sahnesi"ne çevirir. "Gerçeği arayan ise", Anadolu'da, "Türkistan'dan gelen kelam"a.


Kaynak: Prof. Dr. Yalçın Koç, Anadolu Mayası, Türk Kimliği Üzerine Bir İnceleme, ss. 207-250, Cedit Neşriyat - Ankara, 2014







 

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...