Nasıralı İsa, İnsanlık İçin Asil Bir Derstir, Her Zaman ve Her Yerde
Gelişiyle birlikte hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı, takvimlere düşmesiyle birlikte tarihin kendisinden önce ve sonra olarak iki kısma ayrıldığı Nasıralı İsa’nın içe/öze/ruha bakan, tutum ve davranışlara yansıması (hayatı şekillendirmesi) gereken örnekliğine, özellikle “öteki” olarak görülen insanlara nasıl yaklaştığına, iç görü ve duyarlılığımızı nasıl zenginleştirdiğine, duvarları yıkarak önümüzde nasıl bir yol açtığına ve bu fani dünyada olan bitenleri anlamak için nasıl farklı bir yol önerdiğine odaklanmaya çalıştım. Bunlar, aynı zamanda bize bizi anlatan, herkesin kendisinden bir şeyler bulacağı anlatılardır.
Dikkat edilmesi gereken noktalar var. Öncelikle, İsa hiçbir öğreti kurmadı, ama (yapılması gerekenleri) aktif olarak gösterdi. Yani asıl soru, “İsa ne yaptı?” sorusudur. Dolayısıyla, bu, İsa’nın faaliyetlerinden hareketle yapılan manevi-ahlaki bir okumadır.
İkincisi, diğer tüm dinler dolaylı konuşur; kurucusu bir yana çekilir ve bir başka konuşmacıyı takdim eder. Bu nedenle onlar, kendileri de dine aittir — yalnızca Hristiyanlık doğrudan hitaptır. İsa’da Tanrı’yı dolaylı değil, doğrudan dinleriz, bir diğer ifadeyle, O, İsa’da bize dolaylı olarak değil, doğrudan hitap eder, arada “vahiy ileten bir aracı” yoktur; İsa’nın kendisi Söz’dür — Bedenlenmiş Kelâm/Tenleşmiş Söz.
Üçüncüsü, İsa ile günümüzün seküler-liberal karakteri arasında uzaktan yakından hiçbir benzerlik yoktur. İsa’nın eşsiz merhameti, bariz günahkârlıktan asla etkilenmemiştir, bununla birlikte, İsa, günahı hiçbir zaman onaylamamıştır — günaha hayır, günahkâra evet. Tövbe gereklidir [Markos: 1: 14-15], herkese gelişigüzel dağıtılan, kolay elde edilen, deyim yerindeyse, ucuza kapatılan bir “kurtuluş” yoktur ve bu anlaşılmadıkça, İsa günahı onaylamış/onaylıyormuş gibi yanlış bir izlenime kapılma ihtimali oldukça yüksektir.
I–Vergi Memurları ve Günahkârlar
Bu bölümde ele alınan anlatı, aynı zamanda Matta’nın [namıdiğer Levi] öğrencilere katılmasının kısa hikâyesidir. Günümüz dünyasında dini ya da ulusal, siyasi, ideolojik duvarlar örmeye devam ediyoruz, dünya genelinde olduğu gibi, yaşadığımız coğrafyada da haklarında peşin hüküm verilen, çeşitli nedenlerle dışlanan, ötekileştirilmekten muztarip insanlar var, “bizden”, bize benzeyen ya da bizim gibi olanların dışındaki insanlar makbul değil. Hiçbir ayrım yapmaksızın “ötekilerin” sorunlarıyla ilgilenen birtakım dayanışma gruplarının hakkını teslim etmekle birlikte, bu insanların yaralarını onaracak, onları bütünleştirecek kuşatıcı bir çağrıya ise henüz rastlamadık.
İncil’in ilgili anlatısında, İsa, vergi toplama yerinde oturan birini görür, bu kişi Matta’dır, ona “Ardımdan gel!” der, Matta her şeyi bırakır, kalkıp İsa’nın ardından gider. Daha sonra Matta’nın evinde sofraya otururlar, birçok vergi memuru ve günahkâr da gelip İsa ve öğrencileriyle birlikte sofraya oturur. Dini kurallara sıkı sıkıya bağlı olan Ferisiler, İsa’nın öğrencilerine “Sizin öğretmeniniz neden vergi görevlileri ve günahkârlarla birlikte yemek yiyor?” diye sorarlar. İsa bunu duyunca, şunları söyler: “Sağlamların değil, hastaların hekime ihtiyacı var. Gidin de, ‘Ben kurban değil, merhamet isterim’ sözünün anlamını öğrenin. Çünkü ben doğru kişileri (Salihleri) değil, günahkârları çağırmaya geldim”[Matta: 9: 9-13; Ayrıca bakılabilir: Markos: 2: 13-17, Luka: 5: 27-32, Matta ile Levi aynı kişidir, Yeni Ahit’te iki isimli birçok kişi vardır].
Bu anlatıda, dini-siyasi ve sosyal boyuta sahip açık bir ayrımcılıkla karşı karşıyayız. Ferisilerin ve genel olarak Yahudilerin gözünde olay son derece vahimdir. Bunu anlayabilmek için önce o ortamda vergi memurluğu yapmanın ne anlama geldiğini bilmek gerekir. Vergi memurları kesinlikle nefret edilen, kin güdülen insanlardı, çünkü onlar, Romalılar için çalışan Yahudilerdi. Romalılar onlara gerçek bir ücret ödemezlerdi, ekstra para almaları ve bir kısmını kendilerine ayırmaları gerekiyordu ve birçok vergi memuru, çok fazla vergi alarak bu sistemi kötüye kullandı. Dolayısıyla, vergi memurları, Romalılar adına Yahudileri, yani Tanrı’nın Seçilmiş Halkı’nı soyan, sömüren insanlardı ve bu da onları açıkça ahlaksız, alçak ve hain yapıyordu. Ancak havari olarak seçilen Matta, bir vergi memurudur. İsa, onu yargılamaz, aksine, böyle birine “Ardımdan gel/Beni takip et!” demektedir. Öğrencileriyle birlikte onun evinde sofraya oturur, üstelik birçok vergi memuru ve günahkâr da gelip onlara katılır. Yahudilerin bunu kabul etmeleri çok zordur, bu insanlarla oturup yemek yemek olacak şey değildir.
İsa, günahı onaylamamakla birlikte sofraya oturduğu bu insanlara ahlaksız suçlular, alçaklar, hainler olarak yaklaşmaz, onlarda dini, ulusal ya da toplumsal bir “öteki” görmez, onları insan olarak görür ve insanlar, hastalığa yakalanabilirler. İsa, kimin ne olduğunu iyi bildiği gibi, ne yaptığını da gayet iyi biliyordu. Hekimin işi hastaları iyileştirmektir, sağlam olanların hekime ihtiyaçları yoktur, onlar zaten sağlamdır. Bir sonraki cümlede, İsa, Eski Ahit: Hoşea: 6: 6 ve Yeşaya: 1: 11-17’ye –ki, Hoşea’dan daha öncedir- gönderme yapmaktadır: Gidin de, “Ben kurban değil, merhamet isterim” sözünün anlamını öğrenin.” İsa, aynı cümleyi Matta: 12: 7’de tekrarlar. Ahlak yasası, törensel yasaya, merhamet eylemleri, dışsal olarak yerine getirilen dini görevlerden üstündür. Biçimciliğe, birtakım dışsal eylemlere, katılığa, peşin hükme, kınamaya, yargılamaya, sevgisizliğe, nefrete, acımasızlığa, dışlamaya ya da ötekileştirmeye gerek yok, bunlar çözüm değil, merhamet gerekli ve merhamet, yargılamaya izin vermez. Merhamet gereği O’nun çağrısı günahkârlaradır (son cümle), onlarla oturur kalkar ve bu, bir merhamet eylemidir, çünkü İsa, yargılamaya değil, kurtarmaya gelmiştir, sözlerini işitip de onlara uymayanı dahi yargılamaz [Yuhanna: 12: 47: “Sözlerimi işitip de onlara uymayanı ben yargılamam. Çünkü ben dünyayı yargılamaya değil, dünyayı kurtarmaya geldim.”
II–Vergi Memurlarının Başı (Baş Tahsildar) Zakkay
İncil’in bir başka anlatısında, İsa, Celile’den Kudüs’e giderken Eriha’ya girer, kentin içinden geçerken, orada vergi memurlarının başı olan, Zakkay adında zengin bir adam, İsa’nın kim olduğunu görmek ister, ancak boyu kısa olduğu için kalabalıktan ötürü O’nu göremez. İsa’yı görebilmek için O’nun önünden koşarak, bir yabanıl incir ağacına tırmanır, çünkü İsa oradan geçecektir. İsa oraya varınca, yukarı bakar ve “Zakkay, çabuk aşağı in!” der, “Bugün senin evinde kalmam gerekiyor.” Bunun üzerine Zakkay hızla aşağı iner ve sevinç içinde İsa’yı evine buyur eder. Bunu gören herkes söylenmeye başlar: Gidip günahkâr birine konuk oldu! Zakkay ayağa kalkıp, İsa’ya malının yarısını yoksullara verdiğini, bir kimseden haksızlıkla bir şey almışsa, dört katını geri vereceğini söyler. Bunun üzerine İsa şöyle der: Bu ev bugün kurtuluşa kavuştu. Çünkü bu adam da İbrahim’in oğludur. Nitekim İnsanoğlu, kaybolanı arayıp kurtarmak için geldi. [Luka:19: 1-10]
Zakkay daha beter bir adamdır, çünkü o, sadece bir vergi memuru değildir, aynı zamanda vergi memurlarının başıdır, yani şebekenin başındaki adam — toplumsal günahkârlığın en üst örneklerinden biri. İsa, onun kim olduğunu gayet iyi biliyordu, ancak herkesin sadece aşağılık bir adam, bir hain gördüğü yerde, O, sadece bir insan görür ve toplumsal günahkârlığın en üst örneklerinden biri olan bu adama, onun evinde misafir olması gerektiğini söyler. Bir başkasının evinde misafir olmak, onunla yakın bir insani ilişki kurmak demektir.
Zakkay’ın tutum ve davranışlarında üzerinde durulması gereken noktalar var. Bu adam, İsa’ya ilgi duydu, O’nu görebilmek için önünden koşarak bir ağaca tırmandı — vergi memurlarının başı olan, tanınmış, zengin bir adam, İsa’yı görebilmek için bir çocuk gibi ağaca tırmanıyor. Zakkay, hiçbir bahane öne sürmez, yaptığı işin ne olduğunu, ne anlama geldiğini ve bedel ödemesi gerektiğini çok iyi bilmektedir. Malının yarısını yoksullara bağışlar ve kimden haksız yere bir şey aldıysa ona dört katını geri vereceğini ilan eder. Bu, kanunun öngördüğünden çok daha fazla bir geri ödemedir. Bunun üzerine, İsa, kurtuluşu ilan eder: Bu ev bugün kurtuluşa kavuştu! Çünkü Zakkay da İbrahim’in oğludur. Bir insan ve iman ailesinin bir üyesi. Son cümle İsa’nın misyonunu apaçık ortaya koyar: İnsanoğlu kaybolanı arayıp kurtarmak için geldi. [Ayrıca bakılabilir: Luka: 15: 11-31, kaybolan oğul/müsrif oğul kıssası].
III–Ferisi ile Vergi Memuru – Vergi Memurları ve Fahişeler
İsa, kendi doğruluklarına güvenip başkalarına tepeden bakan bazı kişiler için bir benzetme yapar. Biri Ferisi, öbürü vergi görevlisi iki kişi dua etmek üzere tapınağa çıkarlar. Ferisi ayakta kendi kendine şöyle dua eder: Tanrım, öbür insanlara –soygunculara, hak yiyenlere, zina edenlere- ya da şu vergi görevlisine benzemediğim için sana şükrederim. Haftada iki gün oruç tutuyor, bütün kazancımın ondalığını veriyorum. Vergi görevlisi ise uzakta durur, gözlerini göğe kaldırmak bile istemez, ancak göğsünü döverek, “Tanrım, ben günahkâra merhamet et” der. İsa, Ferisinin değil, vergi memurunun aklanmış olarak evine döndüğünü söyler, çünkü kendini yücelten herkes alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir. [Luka: 18: 9-14]
Tanrı bizi nasıl değerlendirir? Tanrı’nın insanda görmek istediği nedir? Kim aklanacak? İnsanlara hangi gözle bakmalı, onlara nasıl yaklaşmalıyız? İsa’nın benzetmesi bu soruların hepsini yanıtlar. Bu benzetmede biri dini kurallara sıkı sıkıya bağlı, diğeri ise deyim yerindeyse boğazına kadar günaha batmış olan iki adam var. İsa, Ferisi ile vergi memuru karakterlerini özellikle kullanıyor, çünkü bunlar –görünürde- dini bağlılığı ve günahkârlığı temsil ediyorlar. Tanrı’nın huzurunda kendisiyle gurur duyan Ferisi dua ettiğini sanıyor, günahkâr vergi memuru ise Tanrı’dan merhamet dileniyor — kibre karşı alçakgönüllülük. Olağan bir dini uygulama sırasında, Tanrı’nın karşısında kendini öven, kaçındığı günahları, tuttuğu orucu, verdiği ondalığı öne sürerek, kendini makbul göstermeye çalışan Ferisi kendinden ve dahi Tanrı’dan habersizdir. Buna karşın, yaptığı işin, işlediği günahların farkında olan, Tanrı’dan utandığı için başını önüne eğen ve göğsünü döverek merhamet dilenen vergi memuru, kendini, dolayısıyla Tanrı’yı bilmektedir. Günün sonunda Tanrı’nın hoşnut olduğu, akladığı, yücelttiği kişi vergi memurudur.
İncil’deki bir başka anlatıda, İsa, tapınakta baş kâhinler ve halkın ileri gelenleriyle tartışırken, onlara vergi memurları ve fahişelerin onlardan önce Göklerin Egemenliği’ne girdiklerini söyler [Matta: 21: 28-32: İsa da onlara, “Size doğrusunu söyleyeyim, vergi görevlileriyle fahişeler, Tanrı’nın Egemenliği’ne sizden önce giriyorlar” dedi. “Yahya size doğruluk yolunu göstermeye geldi, ona inanmadınız. Oysa vergi görevlileriyle fahişeler ona inandılar. Siz bunu gördükten sonra bile pişman olup ona inanmadınız.”]. Yahudi, Gentile, vergi memuru, fahişe, O, kimseyi dışlamaz, mahkûm etmez; affeder, onarır, bütünleştirir. İsa’nın örnekliğini takip eder, insanlara O’nun gözüyle bakarsak, kimseyi yargılayamayız, üstünlük iddiasında bulunarak, aşağılamaya, tahakküme kalkışamayız; aidiyetlerin ya da mensubiyetlerin yüceltilmesi, şekilci dindarlık, ikiyüzlü “ahlaklılık”, bunların hepsi yozlaşmadır, sürekli sorun yaratır.
IV–Kuyudaki Kadın
Tarihte çeşitli nedenlerle birbirine karşı iyi duygular beslemeyen insan toplulukları hep var olmuştur. Küçük-büyük insan toplulukları arasında meydana gelen anlaşmazlıklar duygusal ve pratik açıdan bir dizi yıkıcı sonuç doğurabilir, geçmişte ve günümüzde bunun sayısız örneği vardır. Günümüz dünyasında farklı coğrafyalarda yaşayan, tarihten miras aldıkları düşmanlıkları devam ettirmekte kararlı olan küçük-büyük insan toplulukları bulunmaktadır ve bunların önemli bir bölümü aynı sınırlar içerisinde yaşamaktadır.
Bu bölümde, İsa’nın, Yahudiler için kelimenin tam anlamıyla “öteki” olan bir insan topluluğuna yönelik yaklaşımını ele alacağım. Sözü edilen bu “öteki” Samiriyelilerdir. Samiriyelilerin kökenlerine ya da kim olduklarına ilişkin farklı görüşler vardır, ancak burada bu konuya girmeyeceğim. Konunun anlaşılması için şu kadarını söylemek gerekir ki, Yahudiler ile Samiriyeliler arasındaki sorunun kökleri oldukça derindi ve hor görme karşılıklıydı.
Samiriyelilerin dini sistemleri Ortodoks Yahudilik’ten büyük ölçüde farklıydı. Musa’nın dinini yalnızca kendilerinin koruduğuna inanıyorlardı. Sadece Musa’nın beş kitabından oluşan Tevrat’ın kendilerine özgü versiyonunu (Samaritan Pentateuch) kabul ettiler. Samiriyelilere göre, Tanrı’nın Tapınak için seçtiği yer Gerizim Dağı’dır, bu nedenle Gerizim Dağı’nı merkez kabul ederek, Kudüs’te (Sion Dağı’nda) tapınmayı reddettiler. Babil Sürgünü’nden geri dönen Yahudilerin Kudüs’ü ve tapınağı yeniden inşa etmelerine karşı çıktılar ve bu yeniden canlan(dır)ma girişimini engellemeye çalıştılar. Daha sonra, İ.Ö. 2. yüzyılda, Yahudiler, Gerizim Dağı’ndaki Samiriyeli tapınağını yıktı. İki topluluk arasındaki nefret sürekliydi, İ.S. 6’da bazı Samiriyeliler, Kudüs’te tapınağa girip, etrafa insan kemikleri saçarak saygısızlık yaptı.
Aralarındaki derin tarihi kökleri olan düşmanlık itibariyle İ.S. 1. yüzyılın Yahudi toplumu için Samiriyeliler kesinlikle temiz olmayan insanlardı; saf olmayan (kirli), sapkın, yarı putperest, düşman bir ırk. Samiriye, suçluları kabul ederdi, örneğin, bir Yahudi, murdar yiyecekler yemekle veya buna benzer bir günah işlemekle suçlandığında, kaçıp Samiriyelilere sığınırdı. Bu gibi olayların dışında Yahudilerin Samiriyelilerle hiçbir ilişkisi yoktu, bir Yahudi bir Samiriyeli ile asla konuşmazdı ve Yahudiler, Samiriyeli yerleşimlerinden geçmemek için yolculukları sırasında mümkün olabildiğince farklı yolları takip ederlerdi. Bir Yahudi’nin gözünde en kötü adlandırma “Samiriyeli” idi ve bu, “ibadeti sahte olan, dinimize saygısızlık eden, nefret edilen yabancı” anlamına geliyordu. Nitekim İncil, İsa’nın Yahudiler tarafından bir Samiriyeli olmakla suçlandığını anlatır [Yuhanna: 8: 48: Yahudiler O’na şu karşılığı verdiler: Sen, cin çarpmış bir Samiriyelisin’ demekte haklı değil miyiz?]. Bugün yaşadığımız coğrafyada insanlar benzer suçlamaları farklı bağlamlarda, farklı adlandırmalarla birbirine yöneltmektedir.
Her geçen gün popülaritesi artmakta olan, Ferisilerin yakından izledikleri İsa, Yahudiye’den ayrılıp Celile’ye gitmek üzere yola çıkar, ancak bunun için Samiriye’den geçmesi gerekmektedir. Samiriye’nin Sihar denilen kentine gelir. Burası Yakup’un Yusuf’a vermiş olduğu toprağın yakınındadır ve Yakup’un kuyusu da oradadır. Öğrencileri yiyecek satın almak için kente giderler. İsa, yolculuktan yorgun düştüğü için kuyunun yanına oturur, daha sonra Samiriyeli bir kadın kuyudan su çekmeye gelir. İsa ona, “Bana su ver, içeyim” der [Yuhanna: 4: 1-7]. Tuhaflık burada başlar, sahnedeki karşıtlıklar keskindir, Yahudi bir erkek ile Samiriyeli bir kadın; su istemek şöyle dursun, Yahudiler bu insanlarla, hele Samiriyeli bir kadınla asla konuşmazlar. Kaldı ki, katı rabbilerin, bir rabbinin bir kadını toplum içinde selamlamasını dahi yasakladıkları, o günün Yahudi toplumunda –geleneklere uygun olarak- bir rabbinin, duruma göre kendi karısıyla dahi olsa bir kadınla toplum içinde konuşmadığı bilinmektedir. Nitekim kadın, meraklı ve hafif alaycı bir tonda karşıtlıkları dile getirerek, “Sen Yahudi’sin, ben ise Samiriyeli bir kadınım, nasıl olur da benden su istersin?” der, çünkü Yahudilerin Samiriyelilerle ilişkileri yoktur [Yuhanna: 4: 9]. Ancak İsa için aşılmaz duvarlar ya da sınırlar yoktur, diyalogu sürdürür. Bu, Yuhanna’nın Müjde’sinde bir karakterin İsa ile en uzun diyalogudur.
İsa, kadına Tanrı’nın armağanından ve yaşam suyundan söz eder [Yuhanna: 4: 10: Eğer sen Tanrı’nın armağanını ve sana, “Bana su ver, içeyim” diyenin kim olduğunu bilseydin, sen O’ndan dilerdin, O da sana yaşam suyunu verirdi]. Kadının ilgisini, merakını kışkırtan bir cümle. Kadın, bağlı olduğu inanç geleneğine vakıftır ve bu yere saygı duymaktadır, diğer yandan daha büyük bir teklifte bulunan bu yabancının neden bahsettiğini merak etmektedir. Bağlı olduğu inanç geleneğini Yakup’a kadar takip ederek sorar: Efendim, su çekecek bir şeyin yok, kuyu da derin, yaşam suyunu nereden bulacaksın?
Sen, bu kuyuyu bize vermiş, kendisi, oğulları ve davarları ondan içmiş olan atamız Yakup’tan daha mı büyüksün? [Yuhanna: 4: 11-12]. Bunun üzerine İsa, verdiği sudan içenlerin asla susamayacaklarını ve sonsuz yaşama sahip olacaklarını söyler. Kadın, O’ndan suyu kendisine vermesini ister, ancak ruhsal değildir, dünyevidir, her gün kuyuya gelip gitme zahmetinden kurtulmak ister gibidir, İsa’nın mecazen söylediklerini zahiri anlamlarıyla alır [Yuhanna: 4: 13-15].
Konu, kadının medeni durumuna gelir; başından beş evlilik geçmiş, şimdi birlikte yaşadığı adam kocası olmayan Samiriyeli bir kadın. İsa, onu yargılamaksızın kadının başından geçenleri kendisine haber verince, kadın, O’nun peygamber olduğu kanaatine varır, böylece din hakkında diğer insanlar kadar konuşabileceğini ortaya koyar, ardından diyalogu bir adım ileriye götürür ve konuyu tapınma yerlerindeki farklılığa ya da tapınma yerinin meşruiyetine getirir [Yuhanna: 4: 19-20: Kadın, “Efendim, anlıyorum, sen bir peygambersin” dedi. “Atalarımız bu dağda tapındılar, ama sizler tapılması gereken yerin Yeruşalim’de olduğunu söylüyorsunuz.”]. Bunun üzerine İsa, tapınmanın belli bir yere, ne Kudüs’e, ne Gerizim Dağı’na, ne de başka bir yere özgü kılınamayacağı bir zamanı işaret eder [Yuhanna: 4: 21: Kadın, bana inan, öyle bir saat geliyor ki, Baba’ya ne bu dağda, ne de Yeruşalim’de tapınacaksınız!]. Özel mekânlar, biçimler, dışsal eylemler, bunların hepsi yanılgıdır.
Bir sonraki cümlede İsa, gerçek bir Yahudi olarak konuşur ve onu sarsmak için kadının “siz-biz” vurgusuna aynı şekilde karşılık verir: Siz bilmediğinize tapıyorsunuz, biz bildiğimize tapıyoruz. Çünkü kurtuluş Yahudilerdendir. [Yuhanna: 4: 22]. Kurtuluş Yahudilerdendir, bunu vurgulamak gereklidir, çünkü Tanrı’nın tüm vaatlerinin O’nda onaylandığı, beklenen Mesih, dolayısıyla beklenen kurtuluş, Yahudiler aracılığıyla dünyaya vaat edilmiştir. İsa, bir kez daha saate işaret ettikten sonra, Tanrı’yı/Tanrı’nın doğasını ve ibadetin özünü/temelini açıklayarak, karşıtlığı tekrar ortadan kaldırır: Ama içtenlikle tapınanların Baba’ya ruhta ve gerçekte tapınacakları saat geliyor. İşte, o saat şimdidir. Baba da kendisine böyle tapınanları arıyor. Tanrı ruhtur, O’na tapınanlar da ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar. [Yuhanna: 4: 23-24]. Tanrı – Saf Ruh. Ruhta tapınma (ibadet), dünyevi olan her şeyin dışındadır, ritüeller ve dışsal eylemlerle hiçbir ilgisi olmadığı gibi, zaman ve mekânla da sınırlı değildir ve gerçekte tapınma, yaşamda her yönden Tanrı’nın iradesiyle uyum içinde olmaktır. Baba’nın aradığı gerçek tapınma, coğrafi, etnik, tüm dünyevi boyutları aşar.
Biraz önce İsa’nın peygamber olduğu kanaatine varan kadın, şimdi saatin gelişi temasıyla bağlantılı olarak Mesih’in gelişinden bahsediyor ve nihayet burada birinci çoğul şahıs olan “biz”i kapsayıcı anlamda kullanıyor. Yani “biz”, artık burada “Samiriyeliler” değildir, vahyin herkes için olduğunun dolaylı bir ifadesidir [Yuhanna: 4: 25: Kadın İsa’ya, “Mesih denilen Meshedilmiş’in geleceğini biliyorum” dedi, “O gelince bize her şeyi bildirecek.”]. Burada bir sorun var gibi görünüyor, çünkü Mesih, bir Yahudi unvanıdır, Samiriyeli değil. Ancak “Mesih” terimi, büyük olasılıkla hem Yahudiler hem de Samiriyeliler tarafından paylaşılan bir terimdi [bkz. Josephus, Antiquities of the Jews, 18.85-87]. Mesih inancının popüler bir inanç olduğunu ve her ne kadar aralarında nefret ve düşmanlık olsa da ortak noktaları bulunan bu iki topluluğun birbirlerinin inançlarını iyi bildiklerini de ayrıca belirtmek gerekir.
Terimi paylaşmalarına karşın iki anlayış arasında birtakım önemli farklılıklar bulunmaktadır. Samiriyeli gelenek, bir peygamber beklentisi içindedir. Kadının, İsa’nın peygamber olduğu kanaatine vardığına dikkat edelim. Samiriyelilerin peygamberlik anlayışı ile Yahudilerin peygamberlik anlayışı arasında da fark vardır. Samiriyeli gelenekte yalnızca Tanrı ile yüz yüze konuşmuş olan birine peygamber denilebilir [Çıkış: 33: 11, Çölde Sayım: 12: 6-8, Yasa’nın Tekrarı: 34: 10]. İlaveten, Yasa’nın Tekrarı: 18: 15-21’in Samiriyeli katı yorumuna dayanan anlayış, sadece iki gerçek peygamber kabul eder: Musa ve Son Günlerde ortaya çıkacak olan (Geri Dönen), ona eşit, her şeyi açıklayacak, Restoratör (Onarıcı, İyileştirici, Yenileyici) peygamber (Yeni Musa). Dolayısıyla Samiriyeli gelenekte, gelecekteki kurtuluşu sağlayacak olan –terimi kullanmalarına karşın- Yahudi anlayışındaki gibi Meshedilmiş biri değil, Musa’ya eşit bir peygamberdir (Taheb). Bu, birtakım önemli farklılıklar içermekle birlikte, Yahudi Mesih’in Samiriyeli eşdeğeridir.
Kadın inanılmaz bir yaklaşım sergiler, İsa’nın duvarları yıkmasına karşılık vererek, o da duvarları yıkar. O’nu önce peygamberlikle ilişkilendirir –ki, onun inanç geleneğinde peygamber, Tanrı’yla yüz yüze konuşan kişidir-, sonra “biz”i kapsayıcı anlamda kullanır, nihayet her şeyi bir yana koyar ve tıpkı bir Yahudi gibi konuşarak, Mesih denilen Meshedilmiş’in geleceğini bildiğini söyler. Kadın, burada Mesih’ten üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmektedir ve her ne kadar duvarları yıkmış olsa da büyük olasılıkla zihninde hâlâ Samiriyeli gelenekteki peygamberlik konseptine dayalı beklenti ağır basmaktadır. İki tarafın da birbirini meşru görmediği, “ötekine” herhangi bir alan açmaya hazır olmadığı bir çıkmazda, İsa, kendini bu Samiriyeli kadına ifşa eder: Seninle konuşan ben, O’yum. [Yuhanna: 4: 26]. Bu, diyalogun doruk noktasıdır.
Hikâye devam eder, İsa’nın öğrencileri gelirler ve O’nun bir kadınla konuşmasına şaşarlar, ancak hiçbiri, “Ne istiyorsun?” ya da “O kadınla neden konuşuyorsun?” demez [Yuhanna: 4: 27]. Bir sonraki sahnede, kadın bir müjdeciye dönüşür, su testisini bırakarak, kente gider ve halka olanları anlatır, “Gelin” der, “Yaptığım her şeyi bana söyleyen adamı görün. Acaba Mesih bu mudur?” [Yuhanna: 4: 28-29]. Bir değerlendirme ya da bir yorum önerisi: Mesih bu mudur? Ya da Mesih bu olabilir mi? Yahut “O, Mesih olamaz, değil mi?” Hepsi aynı kapıya çıkar, bir soru olmaktan çok, ihtiyatlı bir kabul beyanı olmaya yakındır. Kadın, tarafsız bir yargıda bulundu; baktı, dinledi ve inandı. Ancak halkının önüne kesin bir sonuç koymaz, onlara katı ya da keskin ifadelerle bir dogma dayatmaz, bir değerlendirme, bir yorum, bir seçim yapma imkânı sağlar, böylece bir karşılaşma arzusunu harekete geçirir ve halk, kentten çıkıp İsa’ya doğru gelmeye başlar [Yuhanna: 4: 30]. Birçok Samiriyeli, “Yaptığım her şeyi bana söyledi” diye tanıklık eden kadının sözü üzerine İsa’ya iman eder, O’na yanlarında kalması için ricada bulunurlar, O da orada iki gün kalır — olacak şey değil. O’nun sözü üzerine birçokları daha iman ederler [Yuhanna: 4: 39-41]. Böylece biri dünyevi, diğeri ruhsal bakımdan susuz iki insanın duvarları yıkan diyalogundan bir halkın inancı doğar. İncil anlatısı, Yuhanna: 4: 31-38’te İsa’nın öğrencileriyle diyaloguna ve anlattığı mesele yer verir, ancak burada üzerinde durmadım.
V–İyi Samiriyeli
İncil’deki bir başka anlatıda, bir Kutsal Yasa uzmanı (hukukçu), İsa’yı denemek için gelip, “Öğretmen, sonsuz yaşamı miras almak için ne yapmalıyım?” diye sorar. İsa, soruya soruyla karşılık verir: Kutsal Yasa’da ne yazılmıştır? Orada ne okuyorsun? Adam cevaplar: Tanrın Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün gücünle ve bütün aklınla seveceksin. Komşunu da kendin gibi seveceksin. İsa, “Doğru cevap verdin” der, “Bunu yap ve yaşayacaksın.” Ancak adam, kendini haklı çıkarmak amacıyla üsteler ve İsa’ya, “Peki, komşum kim?” diye sorar. Bunun üzerine İsa, adama kısa bir hikâye anlatır. Adamın biri Yeruşalim’den Eriha’ya inerken haydutların eline düşer, onu soyup dövdükten sonra yarı ölü halde bırakıp giderler. Bir rastlantı sonucu yoldan bir kâhin geçmektedir, adamı görünce, yolun öbür yanından geçip gider. Bir Levili de oraya varıp adamı görünce, aynı şekilde geçip gider. O yoldan geçen bir Samiriyeli, adamın bulunduğu yere gelip onu görünce, yüreği sızlar. Adamın yanına gider, yaralarının üzerine yağla şarap dökerek sarar. Sonra adamı kendi hayvanına bindirip hana götürür, onunla ilgilenir. Ertesi gün hancıya iki dinar verir ve “Ona iyi bak” der, “Bundan fazla ne harcarsan, dönüşümde sana öderim.” İsa, Kutsal Yasa uzmanına sorar: Sence bu üç kişiden hangisi haydutlar arasına düşen adama komşu gibi davrandı? Yasa uzmanı, “Ona acıyıp yardım eden” deyice, İsa, son noktayı koyar: Git, sen de öyle yap. [Luka: 10: 25-37]
Yahudiler ile Samiriyeliler arasındaki keskin karşıtlığa ve o günün ortamına yukarıda değindim. İsa, bu ortamda kendisini denemek için tuzak sorular soran bir Kutsal Yasa uzmanına kısa bir hikâye anlatıyor. Sahneyi nasıl kurduğuna bakalım. Haydutların saldırısına uğrayıp, soyulan, dövülen ve yarı ölü halde bırakılan bir kişi –ki, İsa, onu kimliklendirmez- ve yoldan geçerken onun yardıma muhtaç acınası halini gören biri kâhin, biri Levili –iki Yahudi- ve biri Samiriyeli üç adam var, hancı bu kıssada sadece bir figüran. Kâhin ve Levili din görevlileridir; kâhinlerin tapınakta Tanrı’ya kurban sunmak, tütsü yapmak, sabah ve akşam ayinleri yönetmek gibi görevleri vardı, Levililerin görevi ise tapınakta kâhinlere yardım etmekti. Bunların ikisi de saldırıya uğrayan adamla hiç ilgilenmeden yollarına devam ederler, Samiriyeli ise adama yardım eder, elinden geleni yapar, hem zamanını hem de parasını harcar.
İsa’nın anlattığı kısa hikâyeden çıkarılacak ders açıktır, insan insandır ve insan, insan içindir, bütün insanlar arasında karşılıklı bir ahlaki yükümlülük vardır. Davranışları itibariyle kâhinin kâhin, Levilinin Levili olarak varlığının hiçbir anlamı yoktur, bunlar, kutsallıkla merhametin bencilce ve fiilen birbirinden ayrılmasını temsil ederler ki, böyle bir kutsallık da hiçbir anlam ifade etmez, boştur. İsa, Yasa uzmanına soruyor: Sence bu üç kişiden hangisi haydutların eline düşen adamın komşusuydu? Komşu kim? Yasa uzmanının dili “Samiriyeli” demeye varmıyor, çünkü önyargısı buna izin vermiyor: Ona merhamet eden. İşte komşu bu! Burada, bu kısa hikâyede komşu, bir düşman, bir Samiriyeli, kendisiyle hiçbir şekilde ilişki kurulmayan, nefret edilen, hor görülen kişidir. İsa, kısa ve net bir cümle kurar: Git, sen de öyle yap. Yani ayrım gözetmeksizin merhametli ol. Yasa uzmanının sorduğu ilk sorunun, sonsuz yaşamın nasıl miras alınabileceğine ilişkin olduğunu hatırlamakta yarar var. Krallığı kim miras alacak? Varisler kim?
VI–On Cüzamlı – Şifa Bulan Samiriyeli
Bu bölümünde üzerinde duracağım İncil anlatısında, İsa, Yeruşalim’e giderken Samiriye ile Celile arasındaki sınır bölgesinden geçmektedir. Köyün birine girerken, O’nu cüzamlı on adam karşılar. Uzakta durarak, “İsa, Efendimiz, halimize acı!” diye seslenirler. İsa onları görünce, “Gidin, kâhinlere görünün” der, adamlar yolda giderken cüzamdan temizlenirler. İçlerinden biri, iyileştiğini görünce, yüksek sesle Tanrı’yı yücelterek geri döner ve yüzüstü İsa’nın ayaklarına kapanarak, O’na teşekkür eder. Bu adam, Samiriyelidir. İsa, “İyileşenler on kişi değil miydi?” diye sorar, “Öbür dokuzu nerede? Tanrı’yı yüceltmek için bu yabancıdan başka geri dönen olmadı mı?” Sonra Samiriyeli adama, “Ayağa kalk, git” der, “İmanın seni kurtardı.” [Luka: 17: 11-19]
Ani bir karşılaşma; bir köye girmek üzereyken, İsa’yı on cüzamlı karşılıyor. Bu insanlar da “ötekidir”, zira o günkü cüzamlılar toplumdan tamamen dışlanmış kişilerdi. Durumları bir hayli zordur, bunlar, “kirli” kişilerdir, Yasa’ya göre yırtık elbiseler giymek zorundadırlar, saçları dağınık olmalıdır, ağızlarını örtmelidirler, “Kirliyim! Kirliyim!” diye bağırmaları gerekir ve halktan uzak yaşamalıdırlar. Eski Ahit: Levililer: 13, bu konuda geniş düzenlemeler içerir. Deri hastalığına yakalanan kişi, kâhine götürülür, kâhin bakar, derideki yarayı inceledikten sonra kişinin hasta olduğu sonucuna varırsa, onu “kirli” ilan eder. Hasta iyileşirse, aynı şekilde gidip kâhine görünür ve iyileştiği sonucuna varılırsa, temiz ilan edilir. İlgili düzenlemeler için Levililer: 13: 1-46’ya bakılabilir.
On cüzamlıdan biri Samiriyelidir; Tanrı’nın halkından olmayan, ibadetleri geçersiz sayılan, nefret edilen, hor görülen, sapkın ve düşman bir topluluğun üyesi. Dolayısıyla, o, iki kere “ötekidir”, çünkü hem Samiriyeli hem de cüzamlıdır. İsa, cüzamlılara, “Gidin, kâhinlere görünün” diyor. Bu, ilk bakışta anlamsız ya da saçma gibi görünüyor, ancak değil. İsa, onları geri çevirmedi ve kendinden uzaklaştırmadı, onları kabul etti ve iyileştiklerini göstersinler diye kâhinlere görünmeleri için gönderdi. Peki, cüzamlıların bundan haberleri var mı? Çünkü bir şifa sözü duymadılar, İsa, onlara böyle bir şey söylemedi, dahası hemen oracıkta iyileşmediler. Dolayısıyla, İsa’nın sözüne uyup giderlerken ne düşündüklerini bilemiyoruz. İsa, onları kendisine duydukları güvenle gönderdi ve yolda iyileştiler. İçlerinden biri, iyileştiğini görünce, Tanrı’yı yüksek sesle överek, teşekkür etmek üzere geri döner ve kendini İsa’nın önüne atar. Bu, “öteki”, “dışarıdaki”, “uzaktaki” olarak görülen Samiriyelidir ve temizlenmiş/arınmış olarak İsa’ya tanıklık etmek üzere geri gelir. İsa sorar: On kişi temizlenmedi mi? Peki, diğer dokuzu nerede? Bu yabancıdan başka Tanrı’ya şan vermek için geri dönen kimse olmadı mı? İsa, kendisi için teşekkür beklemez, sorun şudur: Bedensel olarak iyileştiler, ama ruhsal olarak kurtarıldılar mı? İsa, Samiriyeli’ye “İmanın seni kurtardı” diyor, hem iyileşti hem de kurtarıldı. Diğerleri için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Onlar geri dönmedikleri için böyle bir şey duymadılar. Bu, “öteki” olarak görülenin kurtuluşuyla sonuçlanan bir hikâyedir; aidiyetlerin ya da mensubiyetlerin, dini-kültürel kurumların, mekânların, rütbelerin gerçekte hiçbir önemi olmadığının açık ifadesi. İsa, vehimden ibaret olan bu tür “kesinlikleri” yıkar.
İsa, Samiriyeliler hakkında asla dışlayıcı ve küçümseyici konuşmadı, onlarla yakın ilişkiler kurdu ve onlara başarıyla vaaz verdi. Matta: 10: 5-6’da öğrencilerini halkın arasına gönderirken, onlara diğer ulusların arasına girmemelerini ve Samiriyelilerin kentlerine uğramamalarını tembihler, çünkü böyle bir genişleme o aşamada hem yapılması gereken öncelikli işler bakımından hem de öğrenciler için uygun değildi, henüz elde ettiklerinden daha geniş düşünce ve umutlar gerektiren bir işe girmemeleri gerekiyordu. Luka: 9: 51-55’te ise İsa, göğe alınacağı gün yaklaşınca, kararlı bir biçimde Kudüs’e doğru yola çıkar ve kendi önünden haberciler gönderir. İsa için hazırlık yapmak üzere gidip Samiriyelilere ait bir köye girerler, ancak Samiriyeliler İsa’yı kabul etmezler, çünkü açıkça Kudüs’e gitmektedir. Havariler Yakup ve Yuhanna, bunu görünce, İsa’ya, “Ya Rab, gökten ateş inmesini ve onları yok etmesini emretsek mi?” derler. Ya da “Düşmanlarını yiyip bitirmesi için gökten ateş çağıran İlyas gibi yapmamızı ister misin?” Bunun üzerine İsa, onları (iki havariyi) azarlar.
İncil anlatısında yer alan Kuyudaki Kadın ve İyi Samiriyeli, birçok sanat eserine konu olmuştur. Ayrıca, İyi Samiriyeli hikâyesi, birçok ırkçılık ve kölelik karşıtı, sivil haklar savunucusu aktivist tarafından sıklıkla kullanılmıştır. Her iki anlatıdan da ek temalar çıkarılmıştır.
VII–Nicodemus
Bu bölümde, İsa’yla Ferisi önderlerinden Nicodemus (Nikodim) arasında geçen diyalogu ele alacağım. Temel kaygıları doktrin olan, bütünüyle Yasa’ya odaklanan ve Yasa’nın kendisi kadar saygı duydukları sözlü kanunu/geleneği titizlikle koruyan Ferisiler, yanlış yönlendirilmiş, katı, bağnaz, yüzeysel dindarlardı. Tutkuyla “saflık” zannettikleri şeyin peşinden gittiler, Tanrı’yı –iradesini yerine getirerek- hoşnut etmek adına teferruatta boğulurken, özü gözden kaçırdılar ve ikiyüzlü bir dindarlık geliştirdiler. Ancak şunu özellikle belirtmek gerekir ki, İsa’nın bağnaz muhalifleri olan Ferisilerin tüm hatalarına karşın resmin tamamı bu değildir.
İncil, Yuhanna: 3: 1-21’de İsa ile Ferisi önderlerinden Nikodim’in diyaloguna yer verir. Sadece Yuhanna’nın Müjde’sinde kendisinden üç yerde, dolayısıyla üç farklı durumda bahsedilen Nikodim, İsrail’in (Tanrı’nın Halkı’nın) dini eğitiminde özel sorumluluğu olan tanınmış bir öğretmen ve bir Sanhedrin üyesiydi; İsrail’in eğitimli sınıfından, saygın ve entelektüel bir kişilik. Ferisilerden olan bu adam, bir gece İsa’ya gelerek, “Rabbi/Haham, senin Tanrı’dan gelmiş bir öğretmen olduğunu biliyoruz. Çünkü Tanrı kendisiyle olmadıkça kimse senin yaptığın bu mucizeleri yapamaz” dedi [Yuhanna: 3: 1-2]. Onun, İsa ile görüşmek için gece vaktini seçmesi, muhtemelen itibarını korumak istemesi, İsa’yla birlikte görünmekten çekinmesi, dolayısıyla tanınmak istememesiyle ilgiliydi. Diğer yandan, daha özgür, daha sakin, daha az kesintiye uğrayacak bir ortamda görüşme arzusunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Sonuçta bunun özel, planlı bir görüşme olduğu açıktır. Nikodim’in İsa ile görüşmesi sırasında sergilediği yaklaşım –tasdik edici ilk iki cümle ve İsa’yı anlayamadığını gösteren, dürüstçe sorduğu iki soru- onun bilgiye doymuş, ancak manevi bilgeliğe aç olan, İsa’yı anlamak ve gerçeği öğrenmek isteyen bir insan olduğunu gösterir. Bölümün sonunda da görüleceği üzere daha sonra kendisinden bahsedilen iki yerde, iki farklı durumda ortaya koyduğu tutum ve davranışlar, onun İsa’ya iman ettiğini, ancak öğrenciliğini ilan etmeye cesaret edemediğini göstermektedir.
Bu noktadan itibaren diyalogu adım adım takip edeceğim. Nikodim, soru sorarak başlamaz, İsa’yı doğrulayarak başlar: Rabbi/Haham, senin Tanrı’dan gelmiş bir öğretmen olduğunu biliyoruz. Ardından gerekçesini ortaya koyar/kanıtını getirir: Çünkü Tanrı kendisiyle olmadıkça kimse senin yaptığın bu mucizeleri yapamaz. Bu –örneğin Matta: 22: 15-17’deki gibi- tuzak kurmak amacıyla sergilenen bir yaklaşım değildir, bir inanç beyanına benzer, ancak yeterli değildir. İsa, soru sorarak değil, doğrulayarak başlayan Nikodim’e şaşırtıcı bir karşılık verir: Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrı’nın Egemenliği’ni göremez. [Yuhanna: 3: 3]. Bu bölümdeki kilit kelime –ki, karşılıklı olarak yedi kez tekrarlanır- “doğmak” kelimesidir, yeniden ya da yukarıdan doğmak, sudan ve Ruh’tan doğmak. [Zımnen] hükümranlığı tüm yaratılışı kapsayan, yaşayan ve sevgi dolu Tanrı’nın Egemenliği’ni görmek/O’nun Egemenliği’ne girmek istiyor musun? O zaman yeniden doğmalısın! Tanrı’nın Krallığı’na katılmanın koşulu budur. Nikodim, sorar: Yaşlanmış bir adam nasıl doğabilir? Annesinin rahmine ikinci kez girip doğabilir mi? [Yuhanna: 3: 4]. Ferisi önder, anlama çabası içindedir, kendini ve gerçeği daha fazla keşfetme arzusu taşımaktadır, ancak İsa’nın sözlerini mecazi, teolojik veya ruhsal olarak değil, zahiri anlamıyla almış görünüyor, bu bariz bir yanlış anlama; İsa’yı şaşırtmak, onu konuşturarak “sapkınlığını” ortaya çıkarmak ya da O’nu “sapkınlıkla” damgalamak için kurulmuş bir tuzak, bir retorik hile değil. Alternatif bir bakış açısıyla, bu soruyu, yeniden doğmanın anlamını kavramaya çalışan Ferisi önderin, İsa’nın sözlerini anlamadığını ortaya koyan, dürüst bir bilgisizlik beyanı olarak okumak da mümkün.
İsa, daha geniş bir açıklama yapar: Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkça Tanrı’nın Egemenliği’ne giremez. Bedenden doğan bedendir, Ruh’tan doğan ruhtur. Sana, “Yeniden doğmalısınız” dediğime şaşma. Yel dilediği yerde eser; sesini işitirsin, ama nereden gelip nereye gittiğini bilemezsin. Ruh’tan doğan herkes böyledir. [Yuhanna: 3: 5-8]. Yeniden doğmak, sudan ve Ruh’tan doğmaktır. Birçok okuyucu ve yorumcu burada sözü edilen suyun etkinliğinden vaftizi anlar, ancak burada vaftizden söz edilmemektedir; açıklama ve sonuç bunu açıkça ortaya koyar. Su ve Ruh, ikincisi ilkini tefsir eder, yani ikisi de aynı şeyi ifade etmek için kullanılır. Yeşaya: 44: 3’teki gibi: Susamış toprağı sulayacak / Kurumuş toprakta dereler akıtacağım. / Çocuklarının üzerine Ruhumu dökecek, / Soyunu kutsayacağım.” Bir sonraki ayette Yeşaya, yeniden doğumu ya da ilahi doğumu örnekler: Akarsu kıyısında otlar arasında yükselen / Kavaklar gibi boy atacaklar [44: 4]. Aynı şekilde, Hezekiel: 36: 25-27’de de ifade edilmiştir: Üzerinize temiz su dökeceğim, arınacaksınız. Sizi bütün kirliliklerinizden ve putlarınızdan arındıracağım. Size yeni bir yürek verecek, içinize yeni bir ruh koyacağım. İçinizdeki taştan yüreği çıkaracak, size etten bir yürek vereceğim. Ruhumu içinize koyacağım; kurallarımı izlemenizi, buyruklarıma uyup onları uygulamanızı sağlayacağım.
İsa’nın sözlerinde suyun etkinliğiyle temsil edilen, açıkça Ruh’un arındırıcı, yenileyici, canlandırıcı etkinliği ve erdemidir, suyun mistik ifadesi karşılığını Ruh’ta bulur. İsa, peygamberlik yazılarını bilen Ferisi öndere aslında talimat vermektedir: Kendini Ruh’un etkinliğine, rehberliğine aç! Mesajı açıktır: İçsel/Ruhsal bir değişim ve yenilenme (yeniden doğum) olmadıkça hiç kimse Tanrı’nın Egemenliği’ne giremez. Böylece Yahudilerin odaklandığı tüm ritüeller ve yasacı uygulamalar anlamsızlaşır, çünkü aslolan, insanın yeniden ya da yukarıdan doğmasıdır, sonsuz yaşamı elde etmenin yegâne yolu budur. İlginçtir ki, Yuhanna’nın Tanrı’nın Krallığı’ndan bahsettiği tek bağlam budur, daha sonra bir kez İsa’nın sözünü ettiği Krallığa atıfta bulunulur [bkz. Yuhanna: 18: 36].
Bedenden doğan bedendir ya da etten doğan ettir, Ruh’tan doğan ruhtur; et, eti, Ruh da ruhu oluşturur. Et, insan doğasında kırılgan ve geçici olanı gösterir, Ruh’tan doğum ise bu kırılgan, geçici ve güvencesiz dünyadan Tanrı’nın dünyasına, sağlam ve kalıcı bir dünyaya geçişi ifade eder. İsa, Nikodim’e yeniden doğmak konusunda söylediklerine şaşırmaması gerektiğini belirttikten sonra, Ruh’u rüzgâra benzetir [3: 8]: Yel dilediği yerde eser; sesini işitirsin, ama nereden gelip nereye gittiğini bilemezsin. Ruh’tan doğan herkes böyledir. Ruh, dilediği yerde eser, yani dilediği yerde nefes alır, gücünün belirli bireyler, sınıflar ya da uluslarla bir sınırlaması yoktur. Gündelik yaşamda –örneğin yolda yürürken- rüzgârın sesini duyarız, ama nereden gelip nereye gittiğini göremeyiz, ancak etkileri açıktır, böylece Ruh da yeniden doğumda görünmeden hareket eder, çalışır. Ruh’tan doğan herkes böyledir, yani Ruh’tan doğan herkes bu şekilde doğmuştur ya da Ruh’tan doğan herkesin başına böyle gelir; etkilerini hisseder, görürüz, ancak kendisini göremeyiz. Dolayısıyla yeniden doğumla ilgili umutsuzluğa gerek yoktur. Böylece evrensellik bir kez daha vurgulanmış olur. İsa, ruhsal bir oluşun yolunu gösterir, dinamik bir süreç önerir ve Nikodim’i deneyime davet eder. Tanrı’nın Ruhu’nu kendi içimize çektiğimiz ölçüde özgür olacağız.
Bir Ferisi öğretmen için dünyaya ilişkin bu yeni vizyonu benimsemek, elbette zorlayıcı olacaktır. Bir kez daha sorar: Bunlar nasıl olabilir? [Yuhanna: 3: 9]. Şimdi Tanrı’dan gelen öğretmen, İsrail’in öğretmenine soruyor: Sen İsrail’in öğretmeni olduğun halde bunları anlamıyor musun? [Yuhanna: 3: 10]. Nikodim’in insan varoluşuyla ilgili bazı temel gerçeklerden habersiz olduğu açıktır, oysa bunlar, peygamberlik yazılarında bildirilmişti –ki, İsa, bunların ruhsal anlamını öğretti- ve o, hayatını Kutsal Yazılar’ı okuyup inceleyerek geçirmiş biriydi. Ayinler, gelenekler ve Yasa’nın formel işleyişiyle sürekli meşguliyet, asıl konunun, yani özün gözden kaçırılmasına neden olur, oysa insanı asıl ilgilendiren konu budur. İsa, onu sarsmak için üzerine gider: Sana doğrusunu söyleyeyim, biz bildiğimizi söylüyoruz, gördüğümüze tanıklık ediyoruz. Sizler ise bizim tanıklığımızı kabul etmiyorsunuz. Sizlere yeryüzüyle ilgili şeyleri söylediğim zaman inanmazsanız, gökle ilgili şeyleri söylediğimde nasıl inanacaksınız? [Yuhanna: 3: 11-12]. İsa, öncelikle hem peygamberler topluluğunu hem de O’na tanıklık edenleri kendisiyle birleştirir ve hatları belirginleştirerek, birbirinin tamamen zıttı olan iki anlayış arasında bir karşıtlık ortaya koyar ve bir şeyin en büyük kesinliğini ifade eden bilmek ve görmekten bahseder. Bunlar aynı zamanda hem rasyonel çıkarımdan hem de mantıklı ispattan kaynaklanan zihnin kesinliğini ifade eder ve burada öğretme görevinin ne olduğunu açıklar: Kesin bilgi sahibi olduğun şeyi söyle, gördüğüne tanıklık et! Çünkü Ferisiler, genellikle pratikte bilmedikleri, anlamadıkları şeyleri öğretiyorlardı ve yukarıda sözü edilen Ruh’un etkinliğine ilişkin deneyim ya da tanıklıktan yoksundular ve buna rağmen İsa’nın tanıklığını kabul etmiyorlardı. İsa, şunu söylemektedir: Sağlam bir dayanağınız olmadığı halde şüpheli şeylerle uğraşıyorsunuz, ama Tanrı’dan gelen bir öğretmen olduğumu bildiğiniz halde –ki, Nikodim bunu girişte açıkça ifade etmişti- benim kesin tanıklığımı kabul etmiyorsunuz.
Ardından başka bir soru cümlesi gelir [3: 12]: Sizlere yeryüzüyle ilgili şeyleri söylediğim zaman inanmazsanız, gökle ilgili şeyleri söylediğimde nasıl inanacaksınız? Bu noktada İsa’nın açıklaması farklı bir çizgiye evrilir, ancak konuyla yakından bağlantılıdır. Bağlam, O’nun daha önceki tanıklığını içerir, çünkü yeniden ya da yukarıdan doğum, dünyeviliği aşmakla birlikte dünyevi şeylerden bütünüyle dışlanmaz, ruhsal bir doğum söz konusudur, ancak bu, aynı zamanda yeryüzündeki başka bir yaşama giriştir, Ruh’un rehberliğindeki yeni bir dünya yaşamına. Dolayısıyla İsa’nın sorusu şudur: Yeryüzündeki yaşamla ilgili söylediklerine inanmazsanız, ruhsallığın nihai, mükemmel biçimi olan göksel yaşamla ilgili söylediklerime nasıl inanacaksınız? Çünkü insan, ancak yeryüzündeki ruhsal yaşama ilişkin unsurları öğrendiğinde, kurtuluşa, nihai kutsanmaya ve göksel yaşama ilişkin konuları idrak etmeye uygun hale gelir. Yeniden doğum, bu dünyada yapılan bir değişikliktir ve Krallığı miras alacak olanlar yeniden ya da yukarıdan doğan, kendilerini Ruh’un yaşam veren gücüne açan insanlar olacaktır. Peki, bunu kim öğretecek? Ya da bunu kimden öğreneceğiz? Bir sonraki cümle bunun cevabıdır: Gökten inmiş olan İnsanoğlu’ndan başka hiç kimse göğe çıkmamıştır. [Yuhanna: 3: 13]. Yani İnsanoğlu (İsa Mesih) dışında hiç kimse onu öğrenmiş değil, dolayısıyla öğretebilecek durumda da değil; göksel gerçekleri, sonsuz yaşama giden yolu, dolaysız bilgi sahibi Mesih öğretebilir.
İsa, sözü kurtuluşa getirir: Musa çölde yılanı nasıl yukarı kaldırdıysa, İnsanoğlu’nun da öylece yukarı kaldırılması gerekir. Öyle ki, O’na iman eden herkes sonsuz yaşama kavuşsun. [Yuhanna: 3: 14-15]. Ruh’un Tanrı tarafından tüm insanlığın üzerine dökülmesi için, İnsanoğlu’nun kaldırılması gerekir; çarmıhta kaldırılacak, dirilecek ve sonra tüm görkemiyle yukarı alınacak. İsa, burada, Eski Ahit: Çölde Sayım: 21: 4-9’a gönderme yapmaktadır ve bu, Eski Ahit’in alegorik-tipolojik okumasıdır; bir başka örneği, Yunus’un hikâyesiyle bağlantılı olarak Matta: 12: 38-42’de bulunur. Çölde, Tanrı’dan ve Musa’dan yakınarak, “Çölde ölelim diye mi bizi Mısır’dan çıkardınız? Burada ne ekmek var, ne de su. Ayrıca bu iğrenç yiyecekten de tiksiniyoruz!” diyen İsrailoğulları, Rabbin gönderdiği zehirli yılanlar tarafından ısırılır ve birçok kişi ölür. Bunun üzerine halk, Musa’ya gelip, “Rabden ve senden yakınmakla günah işledik. Yalvar da, Rab aramızdan yılanları kaldırsın” der. Musa halk için Rabbe yalvarır ve Rab, Musa’ya, bir yılan yapıp, onu bir direğin üzerine koymasını, ona bakan herkesin yaşayacağını söyler. Musa, tunç bir yılan yaparak direğin üzerine koyar, yılan tarafından ısırılan kişiler tunç yılana bakınca yaşarlar. Yılan genel olarak olumsuz bir semboldür, Eski Ahit’in anlatısında Âdem ve Havva’nın cennetten kovulmasında rol oynar [bkz. Yaratılış: 3: 1-4]. Çölde yakınarak günah işleyen İsrailoğulları, zehirli yılanlar tarafından ısırılmakla cezalandırılır. İki anlatı arasındaki bağlantı açıktır. Ancak bakmasını ya da yararlanmasını bilenler için yılan aynı zamanda şifa kaynağıdır, nitekim sopa ya da asa üzerindeki yılan, tıbbın ve eczanelerin simgesidir, iyileştirmeye yönlendirilmiştir. Çarmıh da tek başına olumsuz bir semboldür, en rezil, en alçaltıcı cezayı temsil eder ve o da ifade ettiği olumsuzluğun aksine kurtarmaya yönlendirilmiştir. Tedavi ile kurtuluşun şekli benzerdir; İsrailoğulları, kaldırılan yılana bakıp şifa bulur, günahkârlar ise bakışlarını kaldırılan İnsanoğlu’na çevirerek (O’na yönelerek) kurtulurlar. Yılanın kaldırılmasındaki amaç hayat kurtarmak, İnsanoğlu’nun kaldırılmasındaki amaç ise ruhu kurtarmaktır; biri geçici, diğeri sonsuz ölümden kurtarır.
Son bölüm, tamamen İsa’nın açıklamalarından oluşur, Nikodim oradadır, ancak hiç görünmez, sessiz sedasız ortadan kaybolur. Bu, anlatıcı konuşmasına devam ederken, filmin sonunda ekranın karardığı sahneye benzer, bu noktadan sonra bize kalan tek şey, İsa’nın açıklamasının tamamlandığı son sözlerdir: Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. [Yuhanna: 3: 16]. Bu ayet, bir önceki ayetin [3: 15] doğrulayıcı bir tekrarı olmakla kalmaz, aynı zamanda 3: 13-15’i de bir araya toplar. İsa’nın bu açıklaması, Tanrı’nın yalnızca seçilmiş insanları sevdiğine inananların gururunu kırar. Havari aktarmaya devam eder: Tanrı, Oğlu’nu dünyayı yargılamak için göndermedi, dünya onun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi. [Yuhanna: 3: 17]. İşte Mesih’in misyonu budur, yargılamak değil, kurtarmak için gelmiştir. Bu, aynı şekilde, Mesih’in sadece kendileri yararına geleceğini vehmeden Yahudilerin kibrini paramparça eder. Müjdeci aktarımına devam eder: O’na iman eden yargılanmaz, iman etmeyen ise zaten yargılanmıştır. Çünkü Tanrı’nın biricik Oğlu’nun adına iman etmemiştir. [Yuhanna: 3: 18].
Kısacası, inanmayan zaten kaybetmiştir, O’nun karşılıksız hediyesini basitçe reddetmiş, kendini yargıya teslim etmiş, bir bakıma kendi kendini yargılamıştır. Açıklama tamamlanır: Yargı da şudur: Dünyaya ışık geldi, ama insanlar ışık yerine karanlığı sevdiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü. Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve yaptıkları açığa çıkmasın diye ışığa yaklaşmaz. Ama gerçeği uygulayan kişi, yaptıklarını Tanrı’ya dayanarak yaptığını göstermek için ışığa gelir. [Yuhanna: 3: 19-21]. Açık, izaha muhtaç olmayan bu son sözlerle diyalog sona erer.
Nikodim, Yuhanna’nın Müjde’sinde ikinci kez, Yahudi liderlerin İsa’yı ele geçirmek istedikleri zaman karşımıza çıkar. O, Sanhedrin’in bir üyesi olarak, Mesih’i savunmak için ayağa kalkar ve Ferisilerin görmezden geldikleri/çiğnedikleri, Yasa’nın temel ilkesine –örneğin “Yargılarken haksızlık yapmayacaksın” diye başlayan Levililer: 19: 15’e- dikkat çeker: Yasamıza göre, bir adamı dinlemeden, ne yaptığını öğrenmeden onu yargılamak doğru mu? [Yuhanna: 7: 50-51, daha geniş anlatım için 7: 45-52]. “Uysal” ya da “zayıf” bir savunma gibi görünse de, bu, umutsuz –ki, bunun faydasız olduğunu biliyor olmalıydı- ancak cesur bir adımdır. Nikodim, susarak tüm risklerden kaçınmak yerine, yapılan yanlışa dikkat çekmiştir. Tanrı’nın Yasası, hiç kimseye bir başkasını bu şekilde mahkûm etme hakkını vermez. Ancak bir yandan “Kutsal Yasa’yı bilmeyen bu halk lanetlidir” derken [Yuhanna: 7: 49], diğer yandan Yasa’yı çiğneyen bu bağnaz dindarlar, Nikodim’e şu karşılığı verirler: Yoksa sen de mi Celile’densin? Araştır, bak, Celile’den peygamber çıkmaz. [Yuhanna: 7: 52]. Bu, basitçe bir safsatadır. Daha sonra ve son kez Nikodim’i İsa’nın defninde görürüz. Korktuğu için İsa’nın öğrencisi olduğunu gizleyen Sanhedrin’in bir başka üyesi Aramatyalı Yusuf ile birlikte Golgota’ya yürüyen, Yahudi ve Romalı yetkililerin gözü önünde İsa’yı defnetmek için otuz litre kadar karışık mür ve sarısabır özü (aloe) getiren Nikodim’dir [Yuhanna: 19: 38-42]. Bu, İsa’nın krallığına olan inancı ifade eder, çünkü mür ve aloe, kralların definlerinde kullanılırdı. Bu iki adam, bugün Aziz olarak anılmaktadır (Aziz Nicodemus ve Aziz Aramatyalı Yusuf). Tarihin cilvesi: Nasıralı İsa’yı defnedenler, Sanhedrin üyeleridir.
Ruhu Kurtarıcı’ya bağlayan inançtır, ancak diğer yandan Mesih’e yüklenen değeri anlamak kolay değildir. İncil’in bu anlatısından çıkarılacak genel sonuçlar ya da dersler var. Nasıralı İsa, muhalifleriyle sert tartışmalara girdi, karşıtlıkları net bir biçimde ortaya koydu, ancak onları nihai olarak dışlamadı, çünkü kurtuluş herkes için mümkündür ve O, yargılamak için değil, kurtarmak için geldi. Nitekim bir başka İncil anlatısında, İsa, dikkatli ve ölçülü cevaplar veren bir din bilginine “Sen Tanrı’nın Egemenliği’nden uzak değilsin” demektedir [Markos: 12: 28-34]. Mesih’in amacı mahkûm etmek değil, kurtarmaktı. Derin manevi-ahlaki kriz içindeki günümüz dünyasının şifası Nasıralı İsa’dadır.
VIII–Centurion (Yüzbaşı)
“Ötekine” nasıl bir anlam yüklenecek? “Öteki” ile nasıl ilişki kurulacak ya da “ötekine” nasıl davranılacak? Bu, kadim insani sorunlarımızdan biridir ve bu konuda pek parlak bir sicile sahip değiliz. Bu bölümde, yine konuya ilişkin örneklerden biri üzerinde duracak, İsa ile Yahudi olmayan bir Yüzbaşı (Centurion) arasında geçen diyaloga odaklanarak, İsa’nın yaklaşım tarzına, ortaya koyduğu örnekliğe bakacağım.
İncil karakterleri oldukça renklidir, İncil anlatısı, bizi toplumun her kesiminden, her meslekten insanla tanıştırır, sıradan halk tabakası, vergi memurları, askerler, din adamları, yöneticiler... İncil karakterleriyle ilişki kurduğumuzda, her bir hikâyenin sadece sözü edilen karakterle ilgili olmadığını, aynı zamanda bizimle de ilgili olduğunu görürüz. İncil anlatısında yer alan karakterlerin hikâyelerini deneyimlemek, hikâyenin arkasındaki asıl hikâyeyi tam olarak kavramamızı sağlar.
İncil, Matta: 8: 5-13 ve Luka: 7: 1-10’da İsa ile Centurion’un hikâyesine yer verir. Matta ve Luka’nın aktarımlarında bazı farklılıklar vardır. Öncelikle dikkat edilmesi gereken nokta şu ki, Dört Müjde’nin [Matta, Markos, Luka, Yuhanna] dördü de aynı olayları, aynı sıra ve aynı ayrıntılarla aktarsaydı, Dört Müjde’ye sahip olmazdık. Farklılıklar, yazarların amaçları, odaklandıkları noktalar ve anlatım tarzlarıyla ilgilidir. İncil yazarları (Müjdeciler), olayların farklı yönlerini, farklı detaylarını aktararak, bakış açımızı zenginleştirirler. Matta, Müjde’sini Yahudiler için, Luka ise Gentileler (Yahudi olmayanlar) için yazdı, dolayısıyla, Matta ve Luka, olayları kendi yöntemleriyle ve kendi amaçlarına uygun şekilde aktarırlar ve Matta, olayları aktarırken sık sık kısaltma yoluna gider. İlgili anlatının Matta’daki versiyonu daha kısadır, ancak her iki versiyon da aynı kelimelerin kullanıldığı ifadelerin çoğuna sahiptir, aynı olay sırasını korurlar ve her ikisi de aynı sonucu verirler.
Kaynak: Atilla Fikri Ergun – kolaydenemeler.substack.com
Ebedi, ölümsüz, görünmez Kral’a, tek bilge Tanrı’ya sonsuza dek onur ve yücelik olsun. [1. Timoteos: 1: 17]