Thursday, 5 January 2023

Alma Çağından Verme Çağına, Ayrı Benlik Çağından Armağan Çağına, Devrim Değil Dönüşüm

İnsanlık şu an krizlerin ve yetişkinliğe geçişin olgunlaşma sınavıyla yüzleşiyor. Başarırsa yeni dönem, para/ekonomi sistemimiz almanın, sömürmenin AYRI benliği şişirmenin aracıları olmayacak artık. Bunun yerine VERMENİN, yaratmanın, hizmet etmenin ve bolluğun aracıları olacak.

Yaşamın ergenlikle sona ermemesi gibi Uygarlığın evrimi de büyümenin tamamlanmasıyla sona ermez. Bir ergenin yetişkinliğine geçisine benzer bir geçisin ortasındayız. Fiziksel büyüme durur ve yasamsal kaynaklar içeriye yönelerek, başka alanlardaki büyümeyi teşvik eder.

İster birey düzeyinde olsun ister tür, çocukluktan yetişkinliğe geçişe iki temel gelişim damgasını vurur. Bunlardan ilkinde aşık oluruz ve bu aşk ilişkisi, çoçuğun annesine duydugu sevgiden farklıdır. Çocuklukta sevgi ilişkisinin başlıca özelliği, almaktır. Çocuklarıma verebildiğim her şeyi vermekten mutluluk duyuyorum ve bunları hiçbir kısıtlama olmadan almalarını istiyorum.

Bir çoçuğun hem fiziksel hem zihinsel açıdan büyümek için gerekenleri yapması doğrudur. Toprak Ana'nın bizim için yaptigi gibi, iyi bir ebeveyn de bu büyüme için gerekli kaynakları çocuklarına sağlar.

Dünyayla ilişkimiz açısından biz insanlar şu ana dek çocuktuk. İnsanla doğa arasında ayrn yapmadığımız, onun içinde rahimdeymiş gibi yaşadığımız avcı-toplayıcı varoluşun rahminde başladık hayata. Bir bebeğin benliköteki ayırımı yoktur, kimlik ve ego oluşturması, dünyanın benliğin bir uzantısı olmadığını anlaması zaman alır. Kolektif olarak insan için de böyle olmuştur.

Avcı-toplayıcının "insan"dan ayrı bir "doğa" kavramı yokken, geçimi doğanın nesneleştirilmesine ve yönlendirilmesine bağımlı olan çiftçi doğayı ayrı bir kategori olarak görmeye başladı. Tarım uygarlığının çocukluğunda insanlık ayrı bir kimlik geliştirip genişledi. Sanayiyle birlikte ergenliğin büyüme patlamasını yaşadık ve zihinsel düzlemde Kartezyen bilim aracılığıyla, tıpkı Bilim Çağı'ndaki insanlık gibi "biçimsel işlemler" olarak bilinen ve soyutun yönlendirilmesini içeren bilişsel gelişim aşamasını tamamlayan genç yeniyetmenin ayrılma aşırılığına, tümüyle gelişmiş egosuna ve aşırı akılcılığına adim attık. Ama yangın aşırılaşmasının yinin doğumunu içermesi gibi ayrılığın aşırı ucu da bundan sonra gelenin tohumunu içerir: yeniden birleşmenin.

Ergenlikte aşık oluruz ve benlik sevdiğini kendi sınırları içerisine alacak şekilde genişlerken, kusursuz akıl ve kusursuz bencillikten oluşan dünyamız çöker. Yeni bir sevgili ilişkisi ortaya çıkar: yalnızca almayı değil, VERMEYİ ve birlikte yaratmayı içeren bir ilişki. Öteki’nden tümüyle ayrılıp bireyleştiğimizden ona aşık olabilir ve içinde tüm AYRILMA yolculuğunu barındırdığı için ilk birleşmeden daha büyük olan bir yeniden BİRLEŞME yaşayabiliriz.

Yeni sevgili bilincinin ilk kitlesel uyanışı 1960’larda, çevre hareketinin doğuşuyla gerçekleşti. AYRILMANIN zirvesinde, doğayı görünüşteki fethimizi zaferle incelerken, onun ne kadar çok şey vermiş olduğunu fark etmeye başladık; acılarının, yaralarının farkına vardık ve yalnızca yerküreden almayı değil, yerküreye VERMEYİ, onu korumayı ve bağrımıza basmayı da arzular olduk. Soyumuzun tükenmesi korkusuna değil, sevgiye dayalı bir arzuydu bu. Yerküreye aşık oluyorduk. O onyılda yörüngedeki uydulardan bu gezegenin ilk fotoğrafları bize ışınlandı ve gezegenimizin güzelliği bizi dönüştürdü. Yerküreyi dışardan görmek doğadan AYRILIŞIN sondan bir önceki adımıydı; son adımsa astronotların yükselişi, doğayı fiziksel olarak arkalarında bırakmalarıydı. Ve onlar da yerküreye aşık oldular.

Yetişkinliğe geçişin ikinci işareti bir sınavdır. Eski kabile kültürlerinde, tecrit, acı, oruç, bilinç değiştiren bitkiler ya da başka yöntemlerle küçük kimliğin bilinçli olarak parçalanıp ardından yeniden inşa edildiği ve daha geniş, kişiselliği aşan bir kimlikle yeniden bütünleştirildiği çeşitli ergenlik törenleri ve sınavları vardı. İçki, uyuşturucular, üniversitelerdeki erkek öğrenci birlikleri ve askerlikteki zorluklar yoluyla bunları sezgisel olarak arasak da, modern kadın ve erkekler bu süreci genellikle ancak kısmi olarak yaşayabiliyorlar ve bu da bizi, ancak kader müdahale edip dünyamızı paramparça ettiğinde sona eren sürekli bir ergenlik durumunda yaşatıyor. Bundan sonra, VERMENİN almak kadar doğal göründüğü daha geniş bir benliğe girebiliyoruz. Yetişkinliğe geçişi tamamlayan kadın ya da erkek kendi armağanlarını benimser ve kabilenin/toplumun tam bir üyesi olarak herkesin iyiliğine katkıda bulunmayı amaçlar.

Günümüzde insanlık da benzer bir sınavdan geçiyor. Üzerimize yığılan çok sayıdaki kriz kimliğimize meydan okuyan, atlatacağımıza dair güvencemiz bile olmayan bir sınav. Farkına varılmamış kapasiteleri ortaya çıkarıyor ve bizi dünyayla yeni bir biçimde bağ kurmaya zorluyor. Krizin karşısında duyarlı insanların hissettiği çaresizlik, sınavın bir parçası. Kabilelerde erginliğe erişen gençler gibi, bir tür olarak biz de bundan çıktığımızda, yaşam. “kabile”sinin tam bir üyesi olarak tüm varlıklar topluluğuna katılacağız. Eşsiz teknoloji ve kültür kapasitemizi her şeyin iyiliğine katkıda bulunmaya yönelteceğiz.

Büyümeyi, yerküreden giderek daha fazlasını almayı içeren ve talep eden bir para sistemi insanlığın çocukluk dönemi (çocuk, annesinin yaptığı fedakarlıkların ve çektiği acıların farkına varmadan, ondan alır; biz de insan türünün uzun çocukluk dönemi boyunca yer küreden hep aldık) için belki de uygundu. Yükseliş öyküsünün ayrılmaz bir parçasıydı. Günümüzde ise hızla miadını dolduruyor. Yetişkin sevgisiyle, yaratma ortaklığıyla ve yetişkinlikle birlikte gelen, VERİCİ durumuna yükselişle uyumlu değil. Yeni bir tür parayı içermeyen hiçbir mali ya da ekonomik reformun işe yaramayacak olmasının ardındaki asıl neden budur. Yeni para, doğaya yalnızca anne (anneden hep alınır, anne hep verir, toprak anadan şimdiye kadar hep olabildiğince aldık) değil, ayrıca sevgili (sevgili artık anne gibi alınan değil, kendisine verilen, aşık olunandır; artık bu aşama anneden sevgiliye, yani almadan vermeye geçiş aşamasıdır; romantik bir ilişki de sevgilinize yaptıklarınız size geri döner; onun acısı, sizin acınızdır) muamelesi gösteren yeni bir öykü içermelidir. Daha uzun zaman paraya gereksinim duyacağınız, çünkü İnsanlar Öyküsü’nü somutlaştırmak, yaratıcı bir kalıp olarak fiziksel dünyaya uygulamak için büyülü sembollere ihtiyacımız var. Paranın temel karakteri değişmeyecek: ister fiziksel olsun ister elektronik, sayesinde rolleri dağıttığımız, hedefleri odakladığımız ve insan faaliyetlerini koordine ettiğimiz sihirli tılsımlar içerecek.

Girmekte olduğumuz öykü başkalaşımının bir boyutu var. Günümüzün tefecilik parası, "benim için daha fazlası, senin için daha azı demektir" anlamına gelen AYRILIK öyküsünün bir parçasıdır. Faizin özü budur: Karşılığında ancak daha da fazlasını elde edeceksem paramı seninle "paylaşırım." Sistemsel düzeyde de paranın faizli olması rekabet, kaygı ve servet kutuplaşması yaratır. Bu arada, "benim için daha fazlası, senin için daha azı demektir" deyimi aynı zamanda egonun mottosudur ve modern ekonomi, biyoloji ve felsefenin AYRI benliği düşünüldüğünde hakikatin ta kendisidir.

Ama benlik bilincimiz sevgi aracılığıyla başkalarını da içerecek şekilde genişlediğinde bu hakikatin yerini tam aksi alır: "Senin için daha fazlası, benim için de daha fazlası demektir." Aslında "Başkalarına ne yaparsan kendine de onu yaparsın" olması gereken İsa’nın Altın Kural'ından, Budistlerin karma doktrinine dek, dünyanın otantik spiritüel öğretilerinin içerdiği temel gerçek budur. Ancak bu öğretileri yalnızca anlayıp kabul etmek yeterli değil; pek çoğumuzda inancımızla yaşamımız arasında bir AYRIM görülüyor. Varoluşu deneyimleme biçimimizde gerçek bir dönüşüm gerekiyor ve böyle bir dönüşüm genellikle, şu anda kolektif dönüşümümüzün gerçekleştiği şekilde ortaya çıkar: eski Benlik Öyküsü’nün ve Dünya Öyküsü’nün çöküp, yenisinin doğuşuyla.

Tefecilik parası büyüme parasıdır ve insanlığın yerküredeki büyüme aşaması, Yükseliş öyküsü, egemenlik ve efendilik öyküsü için mükemmeldi. Bir sonraki aşamaysa yerküreyle birlikte yaratma ortaklığıdır. Bu yeni aşamanın İnsanlar Öyküsü şimdiden oluşuyor. Tefecilik Çağı’nın doğaya, kültüre, sağlığa ve ruha verdiği zarar bizi insan yapan tüm armağanları gerektirecek ve gerçekten de öylesine zorlayıcı bir iş ki bu, armağanlarımızı yeni bir gelişim düzeyine taşıyacak.

Şimdilik, idealizminizle kuşkuculuğunuzun birbirleriyle rekabet eden seslerini karşılaştırıp kendinize şu soruyu sorun: “Daha azıyla yetinmeye katlanabilir miyim?” Son derece çirkin ve daha da çirkinleşen bir dünyayı kabul etmeye katlanabilir misiniz? Bunun kaçınılmaz olduğuna inanmaya katlanabilir misiniz? Katlanamazsınız. Böyle bir inanç yavaş yavaş, ama kesinlikle ruhunuzu öldürür. Akıl kuşkuculuğu, onun rahatlığını ve emniyetini sever ve sıradışı olana inanmakta duraksar, ama yürek bizi aksi yöne iter; güzelliğe doğru iter ve yeni bir İnsanlar Öyküsü yaratmaya ancak onun çağrısına kulak vererek cüret edebiliriz.

Güzel bir şey yaratmaya geldik buraya; ben buna, “yüreklerimizin bize mümkün olduğunu söyledi daha güzel dünya” diyorum. Bunun gerçekliği giderek içimize işledikçe ve krizlerin kesişmesi bizi eski dünyanın dışına ittikçe, bu kaçınılmaz olarak giderek daha çok insan bu gerçekle yaşayacak: senin için daha fazlasının benim için daha azı olmadığı gerçeğiyle; sana ne yaparsam kendime de onu yaptığım gerçeğiyle; verebildi mi vermek ve ihtiyacın olanı almak için yaşamak gerçeğiyle. Bunu yapmaya hemen şimdi başlayabiliriz. Korkuyoruz, ama gerçekten yaptığımızda dünya gereksinimlerimizi ve daha fazlasını karşılayacak. O zaman, bizim tanıdığımız parada somutlaşan AYRILMA Öyküsünün gerçek olmadığını, hiçbir zaman gerçek olmadığını göreceğiz. Ama son on bin yıl boşuna yaşanmadı. Bazen gerçeğe doğru bir sonraki adımı atmaya hazır olmadan önce bir yalanı sonuna dek yaşamak gerekir. Tefecilik çağındaki AYRILMA yalanı artık tamamlandı. Onu tümüyle, en aşırı uçlarına dek keşfettik ve yarattığı her şeyi, çölleri ve hapishaneleri, toplama kamplarına ve savaşları, iyinin harcanmasını, gerçeği ve güzeli gördük. Şimdi, bu uzun yükseliş yolculuğu boyunca geliştirdiğimiz yetenekler, hemen önümüzdeki Yeniden BİRLEŞME Çağı’nda bize hizmet edecek. 

Kaynak: Charles Eisenstein - Kutsal Ekonomi, ss.126-131

Sunday, 1 January 2023

Din ve Doğa Bilimleri - Max Planck

 “Allah'ın bize akıl verip de ona muhalif din vermesi imkânsızdır.” [İbni Rüşd]

Din ve Doğa Bilimleri *

Artık genel dünya görüşünün en yüce problemlerine karşı takınacağımız tavır hususunda dinin ve bilimin taleplerini öğrendiğimize göre, bu farklı talepler arasında nasıl ve ne ölçüde uzlaşı sağlayabileceğimizi inceleyebiliriz. Öncelikle bu incelemenin sadece din ve doğa bilimlerinin çatışma yaşadığı alanları kapsadığının gayet açık olduğunu söyleme gereği bile duymuyorum. Birbirlerine hiç karışmadıkları devasa kümeler de mevcuttur. Dolayısıyla etikle alakalı tüm problemler doğa bilimlerinin alanının dışında kalır, evrensel sabitlerin boyutlarının da din konusuyla bir alakası yoktur.

Diğer yandan, dünyayı yöneten üstün bir gücün varlığı konusunda din ve doğa bilimlerinin bir temas noktası vardır ve her iki tarafın da bu hususta verdiği cevapları, en azından mukayese edebiliriz. İlk olarak, insandan bağımsız akılcı bir dünya düzeninin varlığı konusunda çelişki değil, aksine fikir birliği olduğunu söylemiştik. İkinci olarak, bu dünya düzeninin esas niteliklerinin doğrudan bilinemeyeceği ve sadece dolaylı yollardan kabul edilebileceği hususunda da taraflar hemfikirdir. Bu bağlamda din kendi karakteristik sembollerini kullanırken, doğa bilimleri duyularımızı kullanarak yaptığımız ölçümleri temel alır. Böylece dünyamızı bütünleştirmek için içgüdüsel olarak verdiğimiz entelektüel mücadelenin de gerektirdiği gibi, her an her yerde iş başında olsa da gizemini koruyan şu iki gücü tanımlamak için önümüzde hiçbir engel kalmadı: Doğa bilimlerinin tanımladığı dünya düzeni ve dinin Tanrı’sı. Dindar kişinin İlahına yaklaşmak için kullandığı somut semboller ve bilim insanının duygular aracılığıyla elde ettiği veriler ışığında aydınlattığı doğa yasalarına göre hareket eden güç, birbirleriyle özdeştir.

Bu fikir birliğine rağmen, temeldeki bir ayrışma dikkatten kaçmamalıdır. Dindar kişiye göre Tanrı belirleyicidir ve sorgulanamaz. O ve O’nun mutlak İradesi, her şeyin ve tüm hayatın kaynağıdır. Varlığı akıl ile kavranamaz, yalnızca dini semboller aracılığıyla doğrudan görülebilir. Kutsal mesajı, sadece kendisini inançlı bir şekilde O’na emanet edenlerin ruhunda yeşerir. Ancak doğabilimcileri hiçbir şeyi sorgusuz kabul etmez, duyularla edinilmiş deneyimlere ve bu duyguları temel olarak yapılan ölçümlere göre hareket ederler. Bu noktayı başlangıç olarak kabul ederek tümevarımsal bir araştırmaya başlarlar ve sonsuza kadar elde edemeyecekleri yüce bir arayışın içine girerler. Bu hedef Tanrı ve de O’nun dünya düzenidir. Dolayısıyla hem dinin hem de doğa bilimlerinin faaliyetleri için Tanrı inancı gerekir, ancak din Tanrı’yı başlangıç noktası olarak alırken, doğa bilimleri Tanrı’yı, her düşünce sürecinin varacağı bir hedef olarak görür. Din için Tanrı her şeyin temelidir, doğa bilimleri için ise genelleştirilmiş tüm dünya görüşlerinin erişebileceği en üst noktadır.

Bu farklılıklar dinin ve doğa bilimlerinin insan hayatında farklı roller almasına yol açmıştır. Doğa bilimleri insanın öğrenmesini ister, oysa din, harekete geçmesini arzular. Öğrenme konusundaki tek sağlam temel, duyularımızla algılıyabildiklerimizdir. Burada düzgün bir dünya düzeni varsayımı, yalnızca verimli sorular sorabilmek adına kullanılmıştır; asla eyleme geçmek için izlenmesi gereken bir yol olduğu farz edilmemiştir. Çünkü insan, özgür iradesiyle kararlar almak için her şeyi tam manasıyla kavrayana ya da alim olana kadar bekleyemez. Hayatın orta yerinde duruyoruz ve hayatın akışı kararlar almaya ya da haletiruhiyemizi eyleme dökmeye zorluyor. Uzun ve yorucu düşünceler kararlarımızı şekillendirmemizi ve doğru biçimde davranmamızı sağlayamaz. Tanrı ile içimizde kurduğumuz bağlantı sayesinde aldığımız emirler işimizi kolaylaştırır. Sadece bu emirler bile hayatın en büyük nimetlerinden sayılabilecek iç huzuru ve metaneti armağan edebilir. Her şeyi bilmek ve her yerde olmak sıfatlarına ek olarak iyilik ve sevgiyi de katarsak, teselliye aç bir şekilde O’na başvuranların içindeki emniyet ve mutluluk hissini artırdığını söyleyebiliriz. Doğa bilimlerinin bakış açısından bu fikre karşı en ufak bir itiraz gelemez. Daha önce de belirttiğimiz gibi, etikle alakalı sorular doğa bilimlerinin konusunun tamamen dışındadır. 

Nereye, ne kadar uzağa bakarsak bakalım, din ile doğa bilimleri arasında bir çelişki göremeyiz. Tersine, belirleyici öneme sahip bir çok noktada uyum görürüz. Bir çok çağdaşımızın inandığı ya da korktuğu gibi din ve doğa bilimleri birbirlerini dışlamaz; karşılıklı olarak birbirlerini destekler ve koşullandırır. Din ve doğa bilimleri arasındaki bu uyumun en dolaysız kanıtı Kepler, Newton ve Leipniz gibi tüm zamanların en büyük doğa bilimcilerinin, en titiz eleştirel incelemeye tabi tutulduğunda bile, tarihsel olarak kabul görmüş dindarlıklarıdır. Medeniyetimizin yeni çağın şafağında, doğa bilimciler aynı zamanda dininde koruyucularıdır. Tüm tatbiki/deneysel doğa bilimlerinin ve tıbbın en eski halinin, ortaçağda rahipler tarafından, çoğunlukla manastırlarda kullanıldığı bir gerçektir. Daha sonra ilerlemeye devam ederek dallanıp budaklanan medeniyetimizde, görev ve arayış açısından farklı tabiattaki din ve doğa bilimlerinin yolları giderek ayrılmıştır.

Etik ile alakalı sorulara doğru bir biçimde yaklaşmak için özel bilgi ve yeteneğin yerini alan genel bir Weltanschauung (dünya görüşü), salt akılcı anlayışın bize sağlayabileceğinden çok daha fazlasını sunar. Fakat bu iki yol birbirinden ayrılmaz, birbirine paralel devam eder ve daima yenilenen bir ortak amaçta kesişir. 

Kişinin bu konuyu düzgün bir şekilde kavraması için hem doğa ve doğa bilimleriyle alakalı problemler hususunda hem de dini inanç meselesinde giderek daha da sağlamlaştırdığı bir içgörüye sahip olmaktan başka şansı yoktur. Ancak o zaman, yöntemleri farklı olsa da baskın olarak zekanın işlediği bilimin ve duygunun hakim olduğu dinin, yaptıkları işin önemi ve ilerlemelerinin yönü açısından tıpatıp aynı olduğu, zihinlerde giderek berraklaşan bir gerçek halini alacaktır.

Din ve doğa bilimleri, şüphecilik ve batıl inançların karşısında, dogmatizme ve inançsızlığı karşı aynı cephede, dinmek bilmeyen, fasılasız bir kutsal savaş vermektedir. Bu savaşın şiarı, geçmişte olduğu ve her daim olacağı gibi şudur: “Tanrı için!” 

**

Doğa yasaları insanlar tarafından icat edilmedi:

Bu ilkeyi kabul ettiğimiz durumda, dünyaya bakış açımız da farklı bir doğrultuda ilerlemeye başlayacaktır. Gözlemlerin öznesi olan benlik, düşüncenin oda olmaktan çıkıp çok daha mütevazı bir konuma indirgenecektir. Kafamızı kaldırıp üzerinde yaşadığımız gezegenin aslında sonsuz küçüklükte bir toz zerresinden ibaret olduğunu düşününce, insanlar olarak ne kadar acınası ufaklık da ve güçsüz olduğumuzu da anlayabiliriz. Öte yandan, ufacık bir gezegen üzerinde yaşayan ufacık canlılar olarak, büyük Kozmos’un temel yapıtaşlarının -özünü değilse bile- varlığını ve boyutlarını bilmemizde başlı başına olağanüstü bir durumdur.

Fakat olan dışı durumlar bunlarla sınırlı değil. Fizik araştırmaları sayesinde evrenin temel yapıtaşlarının birbirinden bağımsız şekilde var olmadığını, bilakis hepsini düzenli bir plan dahilinde birbirine bağlayan düğünü şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koyabiliyoruz. Diğer bir deyişle, doğada meydana gelen süreçlerin tamamını, evrensel -ve kısmi bir kesinlikle bilinen- yasalara tabi olduğunu söyleyebiliyoruz. 

Müspet doğa bilimleri bize, evrende ancak bir toz zerresi kadar yer kaplayan dünyamız üzerindeki insanların çok ufak bir rol oynadığı doğa aleminde, insan zihninden bağımsız yasaların geçerli olduğunu öğretmiştir. Yalnızca duyularımızla kavrayabildiğimiz ölçüde ifade edebildiğimiz bu yasalar, hizmet edeceği amaca bağlı olarak farklı şekillerde gösterilebilir. Dolayısıyla doğa bilimleri, insanlığın ve doğanın tabi olduğu mantıksal bir dünya düzenini gözler önüne serer. Ancak duyularımızla elde ettiğimiz kanıtlar haricinde (ki bunları asla yok sayamayız), elimizde bu dünya düzenine dair başka delil bulunmadığından, bu düzenin özünü hiçbir zaman tam olarak kavrayamayız. Yine de doğa bilimleri araştırmalarının ortaya koyduğu çok sayıdaki sonuç şunu doğrulamakta: Ardı arkası kesilmeyen çabalarımız sayesinde, erişilemez hedefimize her geçen gün biraz daha yaklaşıyoruz. Üstelik bu çabalar, doğa kanunlarını belirleyen her şeye kadir Akıl’ın yöntemlerini kavramaya istikrarlı bir biçimde yaklaşabilme umutlarımızı da güçlendiriyor.

**

Aslında doğal süreçlerin meydana geliş biçimlerine dair her türlü mantıklı soru için çok daha kesin ve dolaysız cevaplar veren, çok daha geniş kapsamlı bir yasa daha vardır. Bildiğimiz kadarıyla bu yasa da -tıpkı enerjinin korunumu yasası gibi-fiziğin en yeni dalları için dahi kesinlik teşkil eder. Fakat bizi en çok hayrete düşünmesi gereken, bu yasanın en uygun şekilde formüle döküldüğü halinin, ön yargısı bulunmayan tüm zihinlerde aynı düşünceyi doğurmasıdır: Doğanın, bir amaç doğrultusunda ve mantık kurallarına uygun hareket eden bir güç tarafından yönetildiği. 

Bilim insanları, bu ilkeler aracılığıyla, tüm doğaya hükmeden ve aynı anda her yerde bulunabilen üstün bir zihnin somut kanıtlarını bulduklarına inanıyorlardı.

**

Her çeşit dini duyguyu yok etmek amacındaki ateist hareketin kullanmayı en sevdiği tekniklerden biri de çok eskiden beri süregelen dini törenlere ve geleneklere saldırmak, bunlarla dalga geçip çağdışılıkla suçlamaktır. Sembollere bu şekilde saldırarak dini yaralamayı hedeflerler. Bu görüşler ve gelenekler ne kadar garip ve çarpıcıysa, ateistlerin saldırılarında başarılı olma şansları da o kadar yüksektir. Pek çok inançlı insan, bu taktiklere yenik düşmüştür. s. 111

***

Kaynak: Max Planck, Bilimsel Otobiyografi, ss. 119, 121, 122, 124-128

* Mayıs 1937 yılında verilmiş bir dersten alıntı.

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...