“Allah'ın bize akıl verip de ona muhalif din vermesi imkânsızdır.” [İbni Rüşd]
Din ve Doğa Bilimleri *
Artık genel dünya görüşünün en yüce problemlerine karşı takınacağımız tavır hususunda dinin ve bilimin taleplerini öğrendiğimize göre, bu farklı talepler arasında nasıl ve ne ölçüde uzlaşı sağlayabileceğimizi inceleyebiliriz. Öncelikle bu incelemenin sadece din ve doğa bilimlerinin çatışma yaşadığı alanları kapsadığının gayet açık olduğunu söyleme gereği bile duymuyorum. Birbirlerine hiç karışmadıkları devasa kümeler de mevcuttur. Dolayısıyla etikle alakalı tüm problemler doğa bilimlerinin alanının dışında kalır, evrensel sabitlerin boyutlarının da din konusuyla bir alakası yoktur.
Diğer yandan, dünyayı yöneten üstün bir gücün varlığı konusunda din ve doğa bilimlerinin bir temas noktası vardır ve her iki tarafın da bu hususta verdiği cevapları, en azından mukayese edebiliriz. İlk olarak, insandan bağımsız akılcı bir dünya düzeninin varlığı konusunda çelişki değil, aksine fikir birliği olduğunu söylemiştik. İkinci olarak, bu dünya düzeninin esas niteliklerinin doğrudan bilinemeyeceği ve sadece dolaylı yollardan kabul edilebileceği hususunda da taraflar hemfikirdir. Bu bağlamda din kendi karakteristik sembollerini kullanırken, doğa bilimleri duyularımızı kullanarak yaptığımız ölçümleri temel alır. Böylece dünyamızı bütünleştirmek için içgüdüsel olarak verdiğimiz entelektüel mücadelenin de gerektirdiği gibi, her an her yerde iş başında olsa da gizemini koruyan şu iki gücü tanımlamak için önümüzde hiçbir engel kalmadı: Doğa bilimlerinin tanımladığı dünya düzeni ve dinin Tanrı’sı. Dindar kişinin İlahına yaklaşmak için kullandığı somut semboller ve bilim insanının duygular aracılığıyla elde ettiği veriler ışığında aydınlattığı doğa yasalarına göre hareket eden güç, birbirleriyle özdeştir.
Bu fikir birliğine rağmen, temeldeki bir ayrışma dikkatten kaçmamalıdır. Dindar kişiye göre Tanrı belirleyicidir ve sorgulanamaz. O ve O’nun mutlak İradesi, her şeyin ve tüm hayatın kaynağıdır. Varlığı akıl ile kavranamaz, yalnızca dini semboller aracılığıyla doğrudan görülebilir. Kutsal mesajı, sadece kendisini inançlı bir şekilde O’na emanet edenlerin ruhunda yeşerir. Ancak doğabilimcileri hiçbir şeyi sorgusuz kabul etmez, duyularla edinilmiş deneyimlere ve bu duyguları temel olarak yapılan ölçümlere göre hareket ederler. Bu noktayı başlangıç olarak kabul ederek tümevarımsal bir araştırmaya başlarlar ve sonsuza kadar elde edemeyecekleri yüce bir arayışın içine girerler. Bu hedef Tanrı ve de O’nun dünya düzenidir. Dolayısıyla hem dinin hem de doğa bilimlerinin faaliyetleri için Tanrı inancı gerekir, ancak din Tanrı’yı başlangıç noktası olarak alırken, doğa bilimleri Tanrı’yı, her düşünce sürecinin varacağı bir hedef olarak görür. Din için Tanrı her şeyin temelidir, doğa bilimleri için ise genelleştirilmiş tüm dünya görüşlerinin erişebileceği en üst noktadır.
Bu farklılıklar dinin ve doğa bilimlerinin insan hayatında farklı roller almasına yol açmıştır. Doğa bilimleri insanın öğrenmesini ister, oysa din, harekete geçmesini arzular. Öğrenme konusundaki tek sağlam temel, duyularımızla algılıyabildiklerimizdir. Burada düzgün bir dünya düzeni varsayımı, yalnızca verimli sorular sorabilmek adına kullanılmıştır; asla eyleme geçmek için izlenmesi gereken bir yol olduğu farz edilmemiştir. Çünkü insan, özgür iradesiyle kararlar almak için her şeyi tam manasıyla kavrayana ya da alim olana kadar bekleyemez. Hayatın orta yerinde duruyoruz ve hayatın akışı kararlar almaya ya da haletiruhiyemizi eyleme dökmeye zorluyor. Uzun ve yorucu düşünceler kararlarımızı şekillendirmemizi ve doğru biçimde davranmamızı sağlayamaz. Tanrı ile içimizde kurduğumuz bağlantı sayesinde aldığımız emirler işimizi kolaylaştırır. Sadece bu emirler bile hayatın en büyük nimetlerinden sayılabilecek iç huzuru ve metaneti armağan edebilir. Her şeyi bilmek ve her yerde olmak sıfatlarına ek olarak iyilik ve sevgiyi de katarsak, teselliye aç bir şekilde O’na başvuranların içindeki emniyet ve mutluluk hissini artırdığını söyleyebiliriz. Doğa bilimlerinin bakış açısından bu fikre karşı en ufak bir itiraz gelemez. Daha önce de belirttiğimiz gibi, etikle alakalı sorular doğa bilimlerinin konusunun tamamen dışındadır.
Nereye, ne kadar uzağa bakarsak bakalım, din ile doğa bilimleri arasında bir çelişki göremeyiz. Tersine, belirleyici öneme sahip bir çok noktada uyum görürüz. Bir çok çağdaşımızın inandığı ya da korktuğu gibi din ve doğa bilimleri birbirlerini dışlamaz; karşılıklı olarak birbirlerini destekler ve koşullandırır. Din ve doğa bilimleri arasındaki bu uyumun en dolaysız kanıtı Kepler, Newton ve Leipniz gibi tüm zamanların en büyük doğa bilimcilerinin, en titiz eleştirel incelemeye tabi tutulduğunda bile, tarihsel olarak kabul görmüş dindarlıklarıdır. Medeniyetimizin yeni çağın şafağında, doğa bilimciler aynı zamanda dininde koruyucularıdır. Tüm tatbiki/deneysel doğa bilimlerinin ve tıbbın en eski halinin, ortaçağda rahipler tarafından, çoğunlukla manastırlarda kullanıldığı bir gerçektir. Daha sonra ilerlemeye devam ederek dallanıp budaklanan medeniyetimizde, görev ve arayış açısından farklı tabiattaki din ve doğa bilimlerinin yolları giderek ayrılmıştır.
Etik ile alakalı sorulara doğru bir biçimde yaklaşmak için özel bilgi ve yeteneğin yerini alan genel bir Weltanschauung (dünya görüşü), salt akılcı anlayışın bize sağlayabileceğinden çok daha fazlasını sunar. Fakat bu iki yol birbirinden ayrılmaz, birbirine paralel devam eder ve daima yenilenen bir ortak amaçta kesişir.
Kişinin bu konuyu düzgün bir şekilde kavraması için hem doğa ve doğa bilimleriyle alakalı problemler hususunda hem de dini inanç meselesinde giderek daha da sağlamlaştırdığı bir içgörüye sahip olmaktan başka şansı yoktur. Ancak o zaman, yöntemleri farklı olsa da baskın olarak zekanın işlediği bilimin ve duygunun hakim olduğu dinin, yaptıkları işin önemi ve ilerlemelerinin yönü açısından tıpatıp aynı olduğu, zihinlerde giderek berraklaşan bir gerçek halini alacaktır.
Din ve doğa bilimleri, şüphecilik ve batıl inançların karşısında, dogmatizme ve inançsızlığı karşı aynı cephede, dinmek bilmeyen, fasılasız bir kutsal savaş vermektedir. Bu savaşın şiarı, geçmişte olduğu ve her daim olacağı gibi şudur: “Tanrı için!”
**
Doğa yasaları insanlar tarafından icat edilmedi:
Bu ilkeyi kabul ettiğimiz durumda, dünyaya bakış açımız da farklı bir doğrultuda ilerlemeye başlayacaktır. Gözlemlerin öznesi olan benlik, düşüncenin oda olmaktan çıkıp çok daha mütevazı bir konuma indirgenecektir. Kafamızı kaldırıp üzerinde yaşadığımız gezegenin aslında sonsuz küçüklükte bir toz zerresinden ibaret olduğunu düşününce, insanlar olarak ne kadar acınası ufaklık da ve güçsüz olduğumuzu da anlayabiliriz. Öte yandan, ufacık bir gezegen üzerinde yaşayan ufacık canlılar olarak, büyük Kozmos’un temel yapıtaşlarının -özünü değilse bile- varlığını ve boyutlarını bilmemizde başlı başına olağanüstü bir durumdur.
Fakat olan dışı durumlar bunlarla sınırlı değil. Fizik araştırmaları sayesinde evrenin temel yapıtaşlarının birbirinden bağımsız şekilde var olmadığını, bilakis hepsini düzenli bir plan dahilinde birbirine bağlayan düğünü şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koyabiliyoruz. Diğer bir deyişle, doğada meydana gelen süreçlerin tamamını, evrensel -ve kısmi bir kesinlikle bilinen- yasalara tabi olduğunu söyleyebiliyoruz.
Müspet doğa bilimleri bize, evrende ancak bir toz zerresi kadar yer kaplayan dünyamız üzerindeki insanların çok ufak bir rol oynadığı doğa aleminde, insan zihninden bağımsız yasaların geçerli olduğunu öğretmiştir. Yalnızca duyularımızla kavrayabildiğimiz ölçüde ifade edebildiğimiz bu yasalar, hizmet edeceği amaca bağlı olarak farklı şekillerde gösterilebilir. Dolayısıyla doğa bilimleri, insanlığın ve doğanın tabi olduğu mantıksal bir dünya düzenini gözler önüne serer. Ancak duyularımızla elde ettiğimiz kanıtlar haricinde (ki bunları asla yok sayamayız), elimizde bu dünya düzenine dair başka delil bulunmadığından, bu düzenin özünü hiçbir zaman tam olarak kavrayamayız. Yine de doğa bilimleri araştırmalarının ortaya koyduğu çok sayıdaki sonuç şunu doğrulamakta: Ardı arkası kesilmeyen çabalarımız sayesinde, erişilemez hedefimize her geçen gün biraz daha yaklaşıyoruz. Üstelik bu çabalar, doğa kanunlarını belirleyen her şeye kadir Akıl’ın yöntemlerini kavramaya istikrarlı bir biçimde yaklaşabilme umutlarımızı da güçlendiriyor.
**
Aslında doğal süreçlerin meydana geliş biçimlerine dair her türlü mantıklı soru için çok daha kesin ve dolaysız cevaplar veren, çok daha geniş kapsamlı bir yasa daha vardır. Bildiğimiz kadarıyla bu yasa da -tıpkı enerjinin korunumu yasası gibi-fiziğin en yeni dalları için dahi kesinlik teşkil eder. Fakat bizi en çok hayrete düşünmesi gereken, bu yasanın en uygun şekilde formüle döküldüğü halinin, ön yargısı bulunmayan tüm zihinlerde aynı düşünceyi doğurmasıdır: Doğanın, bir amaç doğrultusunda ve mantık kurallarına uygun hareket eden bir güç tarafından yönetildiği.
Bilim insanları, bu ilkeler aracılığıyla, tüm doğaya hükmeden ve aynı anda her yerde bulunabilen üstün bir zihnin somut kanıtlarını bulduklarına inanıyorlardı.
**
Her çeşit dini duyguyu yok etmek amacındaki ateist hareketin kullanmayı en sevdiği tekniklerden biri de çok eskiden beri süregelen dini törenlere ve geleneklere saldırmak, bunlarla dalga geçip çağdışılıkla suçlamaktır. Sembollere bu şekilde saldırarak dini yaralamayı hedeflerler. Bu görüşler ve gelenekler ne kadar garip ve çarpıcıysa, ateistlerin saldırılarında başarılı olma şansları da o kadar yüksektir. Pek çok inançlı insan, bu taktiklere yenik düşmüştür. s. 111
***
Kaynak: Max Planck, Bilimsel Otobiyografi, ss. 119, 121, 122, 124-128
* Mayıs 1937 yılında verilmiş bir dersten alıntı.
No comments:
Post a Comment