Tuesday, 19 February 2013



MÜSLÜMAN OLMAYAN BİR ÜLKEDE MÜSLÜMANCA YAŞAMAK

Mustafa Özbaş

 (…) De ki, "Eğer inanmışsanız, imanınız size ne kötü şey emrediyor size?" (2 Bakara 93)

Bu yazımızın başlığının uzunca adı şöyle de düşünülebilir: Bir Müslüman kendi dünya görüşüne sahip olmayan bir ülkeye niçin göç eder/sığınır ve orada nasıl yaşar/yaşamalıdır?

Müslümanların yaşamına yön vermesi gereken, hayatlarında her şeyden daha aziz ve yüce bildikleri Allah’ın kelamı olan Kur’an’dır. Çünkü O’nun iradesine teslim olacaklarına dair verdikleri gönülden bağlılık sözü ile Müslüman ismini almışlardır. Bu öncülden yola çıkarak Kur’an’ın konuyu nasıl ele aldığına göz atmak hayatımıza yön verici olacaktır.

Kur’an, bir Müslüman’ın, ekonomik sebeplerle, can güvenliği nedeniyle ve inandığı değerler yüzünden gördüğü baskı ve işkenceler  sebebiyle hicret edebileceğinden yani memleketini terk etmeye mecbur kalabileceğinden örnekler verir bize. Yusuf peygamberin ve ailesinin Mısır’a göç etmek zorunda kalmaları ekonomik sebeplerden dolayı iken, Musa peygamberin Mısır’ı ilk terke mecbur kalışı can güvenliği sebebiyledir. Musa peygamberin Mısır’ı ikinci defa terke mecbur kalışı ve Hz. Muhammed’in etrafındaki inananların, Mekke’yi terk etmeye mecbur bırakılıp Habeşistan’a ve Medine’ye yaptıkları göçler ise; bir topluluğun inançları yüzünden gördükleri baskı ve işkence sonucu yaptıkları siyasi göç örnekleridir.

Bu hatırlatmalardan sonra gelelim bu sığınmacı kimselerin, yaşadıkları yeni ülkedeki yaşam biçimlerine:

Ekonomik açıdan imkana kavuşan, can güvenliği açısından ve inançları yüzünden artık kendilerini emniyette hisseden bu insanlar, acaba göç ettikleri/sığındıkları bu memleketlerde, kendilerine bu imkanı sağlayan kişi ve yönetimlere karşı nasıl davranmışlardır. Hem de aynı inancı paylaşmamalarına, farklı dinlerden olmalarına rağmen. 

Sırayla bir tahlil yapmak gerekirse şunları söyleyebiliriz:

Yusuf peygamberi, efendisinden gördüğü iyilikler dolayısıyla tamamen bir minnet ve şükran tavrı içerisinde görmekteyiz. (12 Yusuf 23). Ayrıca gösterdiği dürüst ve örnek yaşam tarzı sayesinde ülke yönetiminde söz sahibi olduğunu (12 Yusuf 56) ve nihayetinde, ekonomik açıdan  zor şartlarda olan ailesini de Mısır’a getirtmeyi başardığını görmekteyiz. (12 Yusuf 99-101). Yusuf peygamber böyle bir yaşam tarzı ortaya koymasaydı, nasıl olurdu da kıssasından hissemizi alalım diye bize dürüstlük timsali bir insan olarak anlatılırdı.

Musa peygambere gelince; onu da, daha hemen işin başında, sığındığı memleketin haksızlığa uğrayan insanlarının yardımına koştuğunu görüyoruz. (28 Kasas 23-28) Yaptığı bu iyilik sayesindedir ki, Musa peygamber emniyete kavuşmakla kalmamış, bunun yanında büyük ödüllere de layık görülmüştür. İşte yine dürüstlüğün meyveleri.

Ve, ve yine Müslümanların Mekke’yi terk etmeye mecbur kalıp Habeşistan’a sığınmalarını müteakip oradaki yaşantılarının, bütünüyle minnettarlık duyguları yüklü olduğunu görmekteyiz. İşte Hz. Peygamber’in, dönemin Hıristiyan Habeş kralının vefat haberini aldığı vakit gıyaben cenaze namazını kılması bu minnettarlık duygusu ve vefa borcunun bir ifadesidir. Hem de aynı dinden olmamasına rağmen…

Bu arada, Habeşistan’a göç etmiş olan Müslümanların orada Müslümanlık propagandası yaptıklarına dair hiçbir tarihi bilginin bize intikal etmiş olmadığını belirtmek isterim. Bilakis Müslümanlardan Hıristiyanlığı seçen(ler) olduğundan haberdarız.

Bir vecize ile demek istediklerimi noktalamak istiyorum: “El İnsânu Abdu’l İhsân = İnsan iyiliğin kölesidir.”

İyilik gördüğümüz kimselere karşı nankörlük etmemek ahlakımız olsun…

Sevgi ile kalınız…



KUR'AN PERSPEKTİFİNDEN NAMUS VE TÖRE CİNAYETLERİ

Mustafa Özbaş

Bu köşede üçtür, bir Müslümanın hayatında belirleyici olanın yalnızca Kur’an olması gereği üzerine vurgu yapmaya çalışıyorum. Fakat ne esef vericidir ki, Müslüman’ım diyenlerin hayatı fersah fersah Kur’andan uzak bir durumdadır. İslam, Allah’a teslimiyetin adıdır. Müslüman ise, Allah’ın iradesine gönül rızasıyla  teslimiyet gösterene verilen addır. Bu aynı zamanda şu demektir: Bu dinin kaynağı Allah’tır, yani bu din Allah’tan kaynaklanmaktadır. Allah’a teslimiyetimizin sağlamasını, O’nun iradesini temsilen ellerimiz altında bulunan kitap ile yapmak durumundayız.

İşte bu yazımızda Müslüman coğrafyada, hala uygulamada bulunan namus veya töre cinayetlerinin sağlamasını, mensubu olduğumuzu söylediğimiz dinin kaynağına göre yapmaya çalışacağız.

Kur’an’a göre cinsel ahlaksızlık (zina) işlemiş olan kişilere kadın erkek ayırımı yapılmaksızın öngörülen bir tek ceza vardır: ‘yüz celde’ cezası. (24 Nur 2) Taşlayarak öldürme anlamına gelen ‘recm’ cezası diye bir ceza öngörülmemektedir. Linç etme veya başka şekillerde de olsa bu suçu işleyen bir kişiye asla ölümle neticelenecek bir ceza belirlenmiş değildir. Celde cezası bile, adından da anlaşılacağı üzere cilde uygulanması gereken ve asla yaralanmaya sebebiyet verecek şekilde uygulanmaması gereken bir cezadır. Bu cezadaki öncelikli amaç ise, kişiyi kamuoyu gözünde utandırmak, mahcup etmek ve böylece toplum nezdindeki kişisel saygınlığını yitirmesine sebep olmaktır. Ve buna ilaveten kendisi gibi veya daha kötü biriyle evlenmeye mahkum etmektir. (24 Nur 3) Ayrıca vurgulamak lazımdır ki, bu cezayı uygulayacak olan da devlet otoritesidir, kişiler değil. Müslümanların henüz bir devlet otoritesinden mahrum oldukları Mekke dönemi ayetlerinde zinanın çok büyük bir ahlaksızlık olduğu belirtilmesine ve Müslümanların bu edepsizlikten uzak durmaları istenmesine rağmen, cezayı uygulayacak otorite olmadığı için herhangi bir müeyyidenin öngörülmemiş olması da bu tezimizi destekler mahiyettedir. (17 İsra 32; 6 Enam 151)

Bunlar konuyla ilgili doğrular…

Gelelim yanlışlara:

Kur’an’da recm cezası diye bir ceza bulunmamasına rağmen, Kur’an dışında, muteber kabul edilen kimi kitaplarda; recm cezasıyla ilgili bir ayetin mevcut olduğu, fakat daha sonra bu ayetin Kuran metnine dahil edilmediği, lakin uygulamasının devam ettiği, bu sebeple evli olup ta zina edenlerin recmedilmesi gerektiği Hz Ömer’e dayandırılarak mevcut uygulamaya bir meşruiyet temeli sağlanmaya çalışılmıştır. Hatta Hz Ömer’in, kendi devlet başkanlığı döneminde; insanların beni kınamasından endişe etmeseydim bu ayeti Kuran metnine dahil ederdim, dediği rivayet edilmektedir. Artık biz bu noktada pirincin içindeki taşları mı yoksa taşların içindeki pirinçleri mi ayıklamamız gerektiği konusunda hakikaten şaşkına dönmeden edemiyoruz.  Hani Kuran’ın korunmuştu, bir harfine dahi bir şey olmamıştı. Bunun adı bindiği dalı kesmek demek değil de nedir??? Bu aynı zamanda Hz Ömer’e bir iftira değil midir? Bu aynı zamanda Allah’ın vur, dediğini öldürmek değil midir? Kaldı ki bugün töre cinayetlerinde evli olamayan kızlar recmedilmekte, öldürülmektedir. Halbuki geleneksel uygulamaya göre, evli olmayana ‘celde’ evli olana ise ‘recm’ öngörülmekteydi. Açıkça görülmektedir ki, töre, kendi yaptığı bu putu acıktığında yemektedir. Yine ‘töre’nin ceza mantığında, erkekleri kayıran, kızları mahkum eden cinsiyet ayrımcılığı da çok belirgindir. Cezada muadiliyet yani eşitlik yoktur. Töre’nin mantığı kör bir mantıktır kısacası.

Ben töre cinayetlerini ve bu konudaki cinsiyet ayrımcılığını, İslam öncesi kız çocuklarını diri diri toprağa gömen cahiliye dönemi töre cinayetlerine benzetiyorum. Onun da mantığı kördü; tıpkı bugünkü gibi. “Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir. Onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin. Öğüt ver; doğrusu öğüt ancak inananlara fayda verir. (50 Kaf 53-55)

Sözümü sözlerin en güzeliyle noktalamak istiyorum:

“Kız çocuğuna, hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman…” (81 Tekvir 8-9)
Onlardan birine (…) (kız çocuğu) müjdelense yüzü kapkara kesilir, öfkesinden yutkunup durur. (43 Zuhruf 17)

Sevgi ile kalınız…



İNANÇLARIN GÖKKUŞAĞI

Mustafa Özbaş 

Söze Hz. Muhammed’in bir sözü ile başlamayı yazının başlığı ve içeriği açısından uygun gördüm:

“İnsanlık  Allah’ın ev halkıdır.”

Bu güzel sözü ona söyleten hiç şüphesiz, kendisinin ve model olmak üzere gönderildiği insanların düşünce dünyalarına ve gündelik hayatlarına yön vermek üzere gönderilen kutsal kitap Kur’an’dır.

Şimdi konuyu Kur’an perspektifinden hareketle değerlendirmeye çalışalım bakalım.

Kur’an’ın hemen ilk ayeti Allah’ı ‘Alemlerin Rabbi’ olarak niteler (1 Fatiha 2) ki bu O’nun Hıristiyan’ın da, Musevi’nin de, Mecusi’nin de, Budist’in de, Müslüman’ın da Rabbi olduğu  anlamına gelmektedir. Zira O, tarih boyunca tüm bu topluluklara  elçi yollamış, aralarında bir ayırım yapmamış, hiç birini yol göstericiliğinden yoksun bırakmamıştır.

O, yaratmış olduğu insanların dillerinin ve renklerinin farklı farklı oluşunu birinin diğerine olan üstünlüğünün bir alameti olarak nitelendirmemiş, bilakis bunu varlığının belgelerinden biri olarak göstermiştir:

O’nun ayetlerinden biri de (….) dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır. (30 Rum 22)

Yine insanları farklı renklerde ve farklı cinsiyette yaratmış olması da; birbirleriyle tanışma ve kaynaşma dışında başka bir amacına yönelik değildir.

Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, O’na karşı en çok sorumluluk bilinci taşıyanınızdır. Allah bilendir, haber alandır. (49 Hucurat 13)

O isteseydi tüm insanlığı bir tek din üzere yaratırdı/toplardı fakat her dini topluluğa verdikleriyle kendilerini sınamayı, faydalı işlerde birbirleriyle yarışmalarını amaçlamıştır.

 Sana da kendinden önceki Kitabı doğrulayıcı ve onu kollayıp koruyucu olarak bu Kitab’ı gerçekle indirdik. (….) Sizden her biriniz için bir yol ve bir yöntem belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat size verdiğiyle sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerine koşun, hepinizin dönüşü Allah’adır. O size ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir. (5 Maide 48)

Allah ve O’nun elçisi insanlığı böyle görür ve gösterirken, O’nun kulları acaba neden kendilerine, kendi dillerine, kendi ırklarına, kendi dinlerine diğerlerinin üzerinde bir paye vermeye kalkışmaktadırlar. Neden kendisi dışındakileri hep kendilerine benzetmeye çalışmakta ve bu yüzden tarih boyunca birbirlerinin kanını dökmektedirler. Görüleceği üzere bu topluluklar Tanrı’nın sözünü dinlemedikleri için, O’nun insanlığı değerlendirme kıstaslarına/kriterlerine razı olmadıkları için bu perişan durumlara düşmektedirler.

Eğer insanlar da peygamberleri gibi insanlığı Tanrı’nın ev halkı olarak görselerdi; bunun bütün dünyayı tek bir ev halkı olarak görmek   anlamına geldiğini yani hangi dile, hangi dine, hangi cinsiyete, hangi ırka ve renge sahip olurlarsa olsunlar dünyada yaşayan bütün insanların Tanrı’nın ev halkından olduğu bilinciyle hareket ederler ve O’nun verdiği nimetleri sevgi ve dostluk içinde paylaşırlardı.

Fakat ne yazık ki insanlık hala bu yüce değerlerden yoksun bir yaşam sürdürmeye devam etmektedir. Hala her sabah ‘Tanrım beni kadın olarak yaratmadığın için sana sonsuz minnetttarım’ diye dua ederek güne başlayan,  kendisini ve kendi dininden olanları dünyanın en şanslı insanları olarak görüp ‘Ya Rabbi! Bizi bu ülkede, bu din üzere yarattığın için sana sonsuz hamdu senalar olsun’ diye dua eden dindarlar var. Kendinden başkasının kurtuluşunu amaçlamayan bu bencilce anlayış yüzündendir ki dünya rahat yüzü görememektedir.

Allah insanları bir gökkuşağının renkleri gibi değişik dillerde, dinlerde, ırklarda ve renklerde yaratmışsa bu böyle kalmalıdır. Bunu bozmaya yönelik tüm beşeri müdahaleler dünyayı siyah ve beyazdan oluşan iki kutuba indirgemekte ve sonuç olarak sürekli çarpıştırmaktadır. Hangi dine mensup olursa olsun akıllı dindarlar sağduyulu davranıp bu oyuna gelmemeli ve bu duruma müsaade etmemelidirler. Onlar için İsa peygamberin şu sözünü hatırlatarak bu ilk yazıma son vermek istiyorum.

"Yeryüzünün tuzu sizsiniz. Ama tuz tadını yitirirse, bir daha ona nasıl tuz tadı verilebilir? (Matta 5: 13)

Tuz yararlıdır. Ama tuz, tuzluluğunu yitirirse, bir daha ona nasıl tat verebilirsiniz? (Markos 9: 50)

Sevgi ile kalınız…


AYNA KORKUSU

Mustafa Özbaş

Bir süre önce bir filmde bir annenin yaramazlık yaparak eve dönen kızına nasıl davrandığını izlemiş ve çok etkilenmiştim. Aslında olması gerektiği gibi davranmıştı. Bence de normal ve erdeme uygun olan buydu. Fakat beni niye bu kadar etkilemişti peki? Çünkü biz bu tür yaklaşımlara alışkın değildik, biz böylesini görmemiştik, bize böyle davranıldığı hiç vaki değildi, bizim dünyamızda görülmüş şeyler değildi böylesi. Evet şimdi sözkonusu etkileyici sahneyi anlatabilirim:

Yaramazlık yapıp eve dönen kızına anne önce kollarını açıyor onu hiç bir şey olmamış gibi bir güzel bağrına basıyor, çocuk üzerinden suçluluk duygusunu attıktan bir süre sonra kızını çekip bir kenara bu şekilde davranışlarda bulunmasının yanlışlığını ikna edici bir şekilde izah ediyordu. Sonunda kız kendisine ve annesine öyle bir söz verdi ki, aynı yanlışı bir daha yapmadı.
Çok  nadir de olsa insani ve ailevi ilişkilerde rastladığımız bu tür erdemli yaklaşımlar keşke milletler arası ve dinler arası ilişkilerde de kendini gösterseydi. Maalesef  bu konuda da olması gereken erdemi ortaya koyamadık. Biz yine bildiğimizi okuduk, çünkü ezberimizde o vardı. Biz bunu öğrenmemiştik, bize ezberletilmişti bu. Öğrenmek, sorgulayarak bilmek demek iken ezber, sorgulamadan bilgi dağarcığımıza kaydetmek demektir.
Çocuğumuz yaptığı yaramazlıkla karşımıza çıktığında biz olsak ne yapardık? Bir güzel pataklardık hiç kuşkusuz. Aynı tepkiyi karikatür krizinde de yaşadık: tepkimizi yakarak, yıkarak, küfrederek ortaya koymak suretiyle.

Karikatür krizi üzerine, krizin vuku bulmasının hemen ardından hemen herkes bir şeyler söyledi ve yazdı. Tabii bunların hemen hemen çoğu sağlıksız ve fevri değerlendirmeler idi. Yukardaki film sahnesinde olduğu gibi sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için aradan bir zaman geçmesi daha iyi bence. Bu arada elbette sağlıklı değerlendirmeler yapılmadı değil, fakat bunların sesi ayyuka çıkan gürültü patırtıdan dolayı kısık ve etkisi sönük kaldı. ‘Aş, pişirildiği hararette yenmez! diye bir Alman atasözü aklıma geldi bu vesileyle.

Buna göre olayları yaşandıkları, ilk ânların heyecânıyla değil, en azından aradan kâfi bir miktar zaman geçtikten, deyim yerindeyse ilk hararet biraz soğumaya başladıktan sonra değerlendirmeye tâbî tutmaya özen göstermek lazımdır. Böyle bir yaklaşım her zaman çok daha sıhhatli tesbitlerde bulunabilmeyi sağlamıştır.

Aynı şekilde; ortalık buharlıyken aynaya bakılsa da net bir şey görmek mümkün değildir. Çünkü buhar aynanın yüzünü de kaplamış durumdadır. Buhar dağıldıktan sonra, şimdi başımızı ellerimizin arasına alıp bir güzel özeleştiri yapmamız gerekiyor. Amma ve lakin bizde ‘ayna korkusu’ varsa nasıl yapacağız bunu. Aslında temel sorunumuz bu bence. Bizim toplumlarımızda aynaya bakma korkusu var. Kim korkar aynadan peki? Kusuru olan korkar elbette. Kusuruyla kim yüzleşmek istemez peki? Kusurundan memnun olan istemez elbette.

Aslında burada karikatür krizi vesilesiyle doğal olarak bir medeniyetler karşılaştırması ve hatta yüzleştirmesi de yapmış oluyoruz bir bakıma. Bunu yapmak, ihmal etmemek gerekiyor aslında. Bu zaten peygamberimizin ‘hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa almaya herkesten daha layıktır.’ sözünün bir gereğidir. Bizden olmayan veya beğenmediğimiz kimselerde bir güzellik, iyilik ve hayr varsa kendilerini beğenmememize rağmen bunları almak ve bunlardan faydalanma erdemini gösterebilmek...

Sevgi ve esenlikle kalınız...


Friday, 15 February 2013

CAHİL'İN BAZI KARAKTERİSTİKLERİ - Hikmet ZEYVELİ


CAHİL'İN BAZI KARAKTERİSTİKLERİ

Hikmet ZEYVELİ 

Cehl ya da cehalet, toplumumuzda genellikle ümmî karşılığında anlaşılmıştır...

Gerçekten, “cahil’in, okuma-yazma bilmeyen (illiterate) ya da mevki-makam sahibi olmayan kişi olmadığı İslâmî muhtevayı kavrayan insanlar için daha da kesinlik kazanmaktadır.

Kimdir câhil o halde?

Cahil’in genel ve kapsamlı bir tarifini aramak yerine, en belirgin karakteristiklerini sergilemek daha uygun olacaktır: 
  • CAHİL ilme ve akletmeye karşıdır. Arzu ve hevası onun akıl ve tefekkürünü köreltmiştir. İlimden, düşünceden hep köşe-bucak kaçmaktadır.
      
        «Rencide olur dîde-i huffâş ziyadan»

  • CAHİL dogmacıdır. İnanç ve davranışlarına esas aldığı öncüllerini akıl ve tefekkürle oluşturamaz. Her inanç ve davranışında a priori’lik vardır.
  • CAHİL kolaycıdır. Tefekküründeki yozlaşmadan ötürü her sonuca kolay ulaşmak çabasındadır. Dolayısıyla slogancı ve şabloncudur. Kendine yön veren esaslar için mahdut sayıda slogan ve şablon oluşturmuş olup bunlara uygun düşmeyen her fikri, her davranışı mahkûm etmektedir.
  • CAHİL statükocudur. Bozulmuş çevrelerin ürünü olan fıtrî ve fikrî bozulmuşluğunu değiştirmeye zorlayan her şeyden rahatsız olmaktadır, «...elden gidiyor!» huzursuzluğunu iliklerine kadar hissetmektedir. Bunu kamufle etmek için -sözümona- geleneğini ve ‘ecdâd mirası’nı savunmaktadır.
  • CAHİL kalabalıkçıdır, kemiyetçidir. O’nca, bir fikrin doğruluğu, sahip
    çıkanların kalabalık oluşu ya da onu onaylayan parmak sayılarının çokluğu ile; bir eserin ilmiliği ise sayfa sayısının bolluğu, ciltlerinin taşınamaz ağırlığı ile belirlenir. Bir noktada ’batıl’ının farkına varsa bile «elle gelen düğün-bayram» enjeksiyonuyla statüsünü korumaya devam eder.
  • CAHİL hoşgörüsüzdür. Kendi fikri ve zikrine aykırı her ’karşı’nın yok edilmesi gereğine inanır. Kendine alternatif gibi görünenlere «vurun kellesini!» formülü uygulanır.
  • CAHİL yaftacıdır. Başka usullerle yok edemediği rakibine yakıştıracağı yaftalar icat etmede üzerine yoktur. Karşısındakini dinler görünürken bile, aslında onu ne ile itham edeceğini hangi yaftalarla taltif edeceğini kurmaktadır.
  • CAHİL iftiracıdır. Rakibi bildiğine iftira ederken tek endişesi maddî müeyyide ve tehlikelerdir. İlâhî muhasebe yönünden bir endişesi yoktur.
  • CAHİL telaşlıdır. Becerebileceği herhangi bir önlemle engelleyemediği fikir ve eylemler karşısında telaşı büyüktür. Bunun sonucunda provokatör bir karakter ortaya çıkar.
  • CAHİL maddecidir. Bütün değer ölçülerine madde ve yakın menfaatler temel teşkil etmektedir. Kendisine ‘madde’ ya da ‘mide’ yoluyla etki yapmak en kolay iştir.

Ve…

  • CAHİL PUTÇUDUR. Yalnız Yaratıcısı’na kul olmasını bilemediği için başka mabûdlara köle olmuştur. Servet, şöhret, şehvet, iktidar hırsı ve benzerlerinden oluşan mabûdlar panteonunda kulluğunu sürdürmektedir.

Asr-ı saadet’in câhil prototipi Ebu Cehl’in Bedr’de öldürülüp tarihe karıştığını; cahiliyye dönemi’nin, İslâm’a takaddüm eden dönemden ibaret olduğunu sanırsak günümüzdeki cehalet psikozlarına bir yenisini ilave etmiş oluruz.

Allah’a teslim olmuş «müslim»lerin imtihanları gereği her devirde var olması mukadder olan CEHALET’LE yapılacak sürekli savaşta merhum Akif’le beraber yaralan mana erlerine Allah’tan muvaffakiyetler diliyoruz.

«Ey hasm-ı hakîkî, seni öldürmeli evvel:
 Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el!»

AKIL VE NAKİL ÜZERİNE - Hikmet ZEYVELİ


AKIL VE NAKİL ÜZERİNE *  

Hikmet ZEYVELİ   

1. İLMİN YOLLARI

Mustafa Sıbai, İsra: 36 ayetiyle, ilmin elde edilebilmesi için gerekli üç esasın zikredilmiş olduğunu hatırlatır [1] 

Ayetin meali şöyle:

Hakkında ilmin (hasıl) olmayan bir şeyin peşinden gitme. Çünkü duyma(n), görme(n) ve muhakeme(n) –bunların hepsi-ondan sorumludurlar.

Mustafa Sıbai’ye göre, ayette, ilim’e ulaşmak için zikredilen üç esas şunlardır:

1)      Sem’ (Duyma): Doğru haber (Haber-i sadık)
2)      Basar (Görme): Sağlam tecrübe ve müşahede (Havass-ı selime)
3)      Fuad (Akıl-Muhakeme): Sağlıklı bir aklın muhakemesi (Akl-ı selim)  

Gerçekte bu tespit, kelam alimlerince de kabul edilenin aynıdır.

Şimdi bu üç esası teker teker inceleyelim:

2. DOĞRU HABER

Yalın ifadesiyle haber”; tecrübe ve müşahede edilmemiş bir olayın/bir gerçeğin şifahî nakliyle meydana gelir. Haberin ilme veri (done) olabilmesi için mutlaka doğru olması esastır.

Verdiğimiz tanımda “tecrübe ve müşahede edilmemiş” kaydını koymuş bulunuyoruz. Her zaman ve herkesçe tecrübe ve müşahede edilebilecek olay ve gerçeklerin aktarılmasının bir gereği ve önemi yoktur. Örneğin; geçmişteki insanların tenasül yoluyla hayatlarını idame ettirdiklerini, yeme - içme ve hava teneffüsüyle yaşadıklarını, suyun aktığını, ateşin yaktığını.. birer haber olarak nakletmeğe hiç gerek duymayız. Çünkü bunlar, her toplumda bizzat gözlenen ve tecrübe edilen gerçeklerdir. O halde, “haber” niteliğiyle bir naklin önem kazanabilmesi için, onun herkesçe ve her zaman tecrübe ve müşahede edilemeyen bir özelliğinin olması gerekir. Bu tecrübe ve müşahede edilemeyen gerçek ve olayları iki kısma ayırabiliriz:
 
a) Tüm insanların tecrübe ve müşahedelerinin sınırları dışında kalan gerçekler ve olaylar: Kâinatın yaratılış prosesi, dünyamızın ve ilk insanın varedilmesi, varoluşun hikmeti ve gayesi, varlıkların veya insanlığın akıbeti, ölüm - ötesi gerçekler... Bütün bunlar, yaşamakta olan insan için tecrübe ve müşahedesi imkansız olan konulardır. Ve işte bütün bunlar, ancak Yaratıcımızın ilminde olan (gaybî) gerçeklerdir ve ancak O’nun, Peygamberlerine - vahiy yoluyla - bildirdiği kadarını bilebiliriz. -Gaybi konularda Yaratıcının bildirdiklerine tam bir teslimiyetle inanmak kadar (Bakara/3), O’ndan başka herhangi bir beşerin bu konuları bilebileceğine inanmamak da (Neml/27, En’am/59) imanımızın gereğidir.

Bu tür gerçekleri nakleden haberlerin “mütevatir vahiy” olması gereği ortaya çıkmaktadır. “Mütevatir” terimiyle, sıhhatinden hiç şüphe edilmeyecek şekilde kollektif bir nakille gelmiş olmasını kastediyoruz. İlahi vahiy iddiasındaki mesajlardan Kur’an’ın - yalnızca Kur’an’ın - bu vasfa mazhar olduğuna tahkiken ulaşmış bulunuyoruz.

O halde Kur’an’ın dışındaki hiçbir kaynağın “gaybi” haberleri bize bildirmeye kabiliyeti ve yetkisi yoktur.

“Gaybın anahtarları O’nun katındadır. O’ndan başkası onları bilemez...” (En’am/59)

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilemez..” (Neml / 65)  
b) Muayyen bir zaman veya coğrafyada tecrübe ve müşahede edilmiş olmakla beraber her zaman ve her yerde tekrarı mümkün olmayan veya çok zor olan olay ve gerçekler: Genellikle tarihin konusunu teşkil eden bu olay ve gerçekler, sebep - saik - sonuç münasebetlerinin bilinmesiyle yeni tecrübe ve müşahedelere yardımcı olmaları açısından önemi büyüktür. Hz. Muhammed (s)’in risaletinin olayları, İstanbul’un fethi, Fransız ihtilali bu kabil gerçekler olup bizlere ancak “haber”lerle ulaşmaktadırlar. Bu haberler sahih ve mütevatir oldukları ölçüde ibret-âmizdirler.

Birinci şıkta verilen gaybi haberlerin doğrudan kaynağı Yaratıcı olmakla beraber, peygamber vasıtasıyla ilk tebliğden sonraki nakli de artık ikinci şıkkın konusu olmaktadır. Yani, vahyin inzâli, tebliğ ve tatbiki de artık tarihen tecrübe edilmiş bir olaydır ve sonrakilere haber (nakil) lerle ulaşmak zorundadır. Dolayısıyla bu şıkka giren haberlerin “sadık” olabilmesi için hem aslının geçek olması, hem de dürüst nakledilmiş olması gerekmektedir.
 
Sonuç olarak “haber”e, geçmiş tecrübe ve müşahedelerin sonraki nesillere iletim vasıtasıdır, diyebiliriz.

3. TECRÜBE VE MÜŞAHEDE

Toplum ve bireylerin doğrudan - doğruya algıladıkları, gözledikleri, denedikleri olaylar ve gerçekler de ilme veri (done) teşkil etmektedir. Ancak bu deney ve gözlemlerin, sağlıklı duyular ve yeterli araçlar vasıtasıyla yapılmaları gereklidir.
Tecrübe ve müşahedenin doğru verileri temin edebilmesi için; bunları yapanların, sağlıklı duyu organlarına sahip ve psikolojik yönden kusursuz olmaları gerektiği gibi, deney araçlarının yeterli ve doğru seçilmesi, gözlem ve deneylerin yeterli sayıda ve temsil edici niteliklerde olmaları da gereklidir.

Duyuların kusursuz olması, yine de, tabiattaki bütün gerçekleri yeterli bir şekilde algılayabilecekleri anlamına alınmamalıdır. Çünkü her duyumuz, kendi alanın bütünüyle ihata edecek bir kapatisede yaratılmamıştır. Gözün görebildiği ışık dalgaları, kulağın işitebildiği ses dalgaları bütün alana nazaran çok cüz’i kalmaktadırlar. Gözümüz kızılötesi, morötesi, Röntgen... ışınlarını göremediği gibi kulağımız da mesela süpersonik sesleri duyamamaktadır. Ayrıca psikolojik faktörler de deney ve gözlemle de hata yapma ihtimalini arttırırlar Hele kitle psikolojisi içinde müşahede yanılgıları yaygın bilinen bir gerçektir.

4. AKIL VE MUHAKEME

Akıl ve muhakeme, ilk iki esasla (haber ve tecrübe/müşahede ile) aynı türden değildir. Haber ve tecrübe/müşahede, akla veri (done) sunarken akıl, o verileri değerlendirerek (muhakeme ederek) bir sonuca varır. Yani akıl bir kabiliyettir, bir malzeme, bir veri değildir. Muhakeme de bu kabiliyetin fonksiyonudur.

Akıl salt bir kabiliyet olunca, onun, verisiz hiçbir muhakeme yapamayacağı ve hiçbir sonuç üretemeyeceği gerçeği ortaya çıkar. Tıpkı program yüklenmemiş bir bilgisayar gibi.

Aklın doğuştan (fıtrî) bir kabiliyet olduğu, ancak akıl sahiplerinin mükellef olabileceği veya akıl olmayanın dininin de olamayacağı hep kabul edilen gerçeklerdendir.

A’raf/172-173 ayetleriyle verilen (‘Qâlû–bela’ temsîli istiaresiyle -sembolik anlatımıyla); insanın, fıtraten Rabbini bulmaya ve tanımaya kabiliyetli yaratıldığı ve bundan dolayı da “tevhid”e ulaşmasında hiçbir mazeretinin olmadığı ifade edilmektedir.[2]

5. AKIL-NAKİL TERCİHİ 

Öteden beri akıl ve nakil (haberin) çelişebileceği iddia ve kabul edilmiş, böyle bir durumda hangisinin tercih edileceği tartılmıştır.

Daha çok kelamcılarca benimsenen görüşe göre: “Akıl ile nakil tearuz ettikde akl evvel, nakl muevveldir.” (Akıl ile nakil çelişirse akıl esas alınır, nakil akla göre te’vil edilir.)

Bu görüş sahipleri, - Kendilerince - akla aykırı gördükleri nakilleri, ya delaletinde veya sübutunda hata yapıldığını ileri sürerek te’vil veya reddetmişlerdir.

Nakilciler (hadisçiler) ise aklın önceliğine karşı çıkmışlar, naklin rivayet yönünden “sahih” görülmesi halinde, aklın artık söz sahibi olamayacağını savunmuşlardır. Bazılarına göre ise „zaîf bile olsa nakil (hadis), kıyasa (akla) tercih edilmelidir. 

Örnek olarak: “ölen bir kimsenin oruç borcu varsa velisi onun yerine oruç tutar.” mealindeki hadisi verebiliriz[3]. Bu hadis, hadisçilerce rivayet yönü “sahih” görüldüğünden -kıyas muhalefeti itiraf edilmesine rağmen savunulmuştur.[4]

6. AKIL VE NAKİL ÇELİŞİR Mİ?

Yukarda verdiğimiz tanımlardan, naklin (haberin) ve tecrübe/müşahede’nin akla veriler sunduğunu; aklın ise, kendisine sunulan bu verileri değerlendirerek sonuçlar elde eden bir kabiliyet olduğunu; başka bir ifadeyle, aklın, ilk iki veri kaynağından farklılığını öğrenmiş bulunuyoruz.

O halde akıl, kendisiyle aynı türde olmayan bir şeyle nasıl çelişebilir? Sorumuza kuvvet kazandıracak bir benzetme yapalım: Eşya’nın gözle görülebilmesi için iki şeye ihtiyaç vardır; a)Sağlıklı göz, b) Yeterli ışık. Göz olmaksızın ışığın, ışık olmaksızın gözün eşyayı görmemize yeterli olamayacağı âşikardır. Bir kimse “Eşyayı görmemizde göz ile ışık çelişirse hangisini tercih edelim?” diye bir soru ortaya atsa herhalde çok abes buluruz. Hemen “Gözle ışık nasıl çelişebilir ki? Bunlar hiçbir zaman çelişmeyeceği gibi herhangi birinin yokluğu da diğerini -görme konusunda- fonksiyonsuz bırakır. Bunlar birbirinin lâzımı-melzûmu (bir diğerini gerekli kılan) şeylerdir. Ancak göz bozuklukları veya ışık yetersizlikleri söz konusu edilebilir ki bunların da çelişkisiyle ilgisi yoktur.” gibi bir karşılık verebiliriz. Benzer şeyler “Akıl ile nakil hiçbir zaman çelişmezler. Bir çelişme söz konusu ise, bu akıl ile nakil arasındadır ya da gene akla mukaddime olmuş tecrübe/müşahede veriler ile nakil arasındadır. Akıl başka bir veri ile mukayese etmeden yeni verilerin doğru veya yanlış olduklarına da hükmedemez. Öncül verilerin doğru veya yanlışlığı, varılan sonucun da doğru veya yanlış olasına sebep olur.”

Şimdi, bu söylediklerimizi iki örneğe uygulayalım:

Ö r n e k : 1 

Allah’ın “sürekli yaratmakta ve yok etmekte olduğu” şeklindeki dini inançla “Hiçbir şey yoktan var olmaz, var iken yok olmaz: ancak enerji bir halden diğer hale dönüşür” şeklindeki ifade edilen, maddenin veya enerjinin sakımı kanunu birbiriyle çelişmektedir. Bu durumda akıl-nakil çatışması mı söz konusudur? Bizce hayır. Çünkü anılan fizik kanunu, doğrudan-doğruya aklın ürünü değildir. Tabiatta yapıldığı iddia edilen çok sayıda gözlem ve deneylerin verilerini kendine baz alan aklın “tümevarım” yoluyla elde ettiği bir sonuçtur. Yani “madem ki şu kadar deneyle madde/enerji’yi varedemedik ve yok edemedik; madem ki şu kadar gözlemle madde/enerji’nin varolduğuna ve yok olduğuna şahit olmadık, o halde hiçbir şey yoktan varolamaz...” mantığı.

Oysa ki, yine aklımızla, bu genellemedeki büyük cür’eti ve hatayı görebiliriz. Şöyle ki:

Bütün bir kainata (evrene) teşmil edilen böyle bir sonuç çıkarmamıza esas olacak gözlem ve deneylerin; bütün kainatı temsil etmeye yeterli bir alanda, yeterli sayılarda, yeterli deney ve gözlem araçlarıyla yapılması - aklen - gerekmez mi? Bütün bir kâinata nazaran işkal ettiğimiz, deney ve gözlemlerimize sahne olan alanın boyutu nedir? Kâinata nazaran bu sonsuz küçük alanda, sonsuz küçük sayıda ve sonsuz küçük imkanlarla yapılan deney ve gözlemlerin sonuçlarından yola çıkarak bütün bir kâinata teşmil edilecek bir kanun nasıl çıkarılabilmiştir?  

Günümüzün birçok bilim adamı bu kabil genellemelerin yanlış olabileceğini, istisnaların her zaman bulunabileceğini artık kabul etmek zorunda kalmışlardır:[5]

Örneğin “Termodinamiğin İkinci Kanunu”nun şümûlü hakkında tereddütler ileri sürülmektedir artık:  

“Termodinamik yalnızca istatistikî bir ifadedir ve istisnaları mümkündür.”[6]

“Kainatta vuku bulan her şeyden haberimiz yok. Müşahede ettiğimiz değişimlerin tamamı entropinin arttığı istikamette meydana gelmektedir. Buna rağmen kâinatın herhangi bir yerinde anormal şartlara bağlı bazı değişmeler olabilir ve şimdiye kadar hiç incelemediğimiz azalan entropi yönündeki olaylarla karşılaşılabilir.”[7]

Varolma - yokolma konusunda da tereddütler gözlenmektedir.  

“Kainatın maddesi nereden gelmektedir? Eğer 0 = +1+(-1) ise, „0“ olan bir şey +1 ve -1 de olabilir. Belki sonsuz bir hiçlik denizinde artı ve eksi enerji yığınları eşit büyüklükte çiftler halinde devamlı olarak teşekkül etmekte, evrime maruz kaldıktan sonra bir kere daha birleşerek kaybolmaktırlar. Bizler hiçlikler arasında bir zaman aralığında, bu yığınlardan birisinin içindeyiz ve merakla bekliyoruz.“[8]

Görüldüğü üzere, örneğimizde nakil ile bizzat akıl çelişmemektedir. Akıl, yetersiz bir öncülden hareket ederek nakle (vahye) aykırı yanlış bir hükme varmıştır.  

Yaratıcımız, yarattıkları hakkında yanlış bilgi vermekten münezzehtir. 

Ö r n e k : 2  

Yukarıda zikredilen „ Ölen bir kimsenin oruç borcu varsa velisi onun yerine oruç tutar.“ hadisiyle amel etmeyi reddeden müctehidlerin gerekçeleri de mücerred aklın kendisi değildir.  

İmam Ebu Hanife (r.a.) - âdeti veçhile - hep Kur’anî verilerle meselelere bakmaktadır. Kur’an’da ise “Hiçbir günahkar başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için çalışmasından (amelinden) başka bir istihkakı yoktur.” (Necm/39-40) buyurulmaktadır. Bedenî bir borçun malî bir borca benzetilemeyeceği gene Kur’an’dan çıkarılabilecek bir sonuçtur.

İmam Malik (r.a.)’ in ise, “sünnet yurdu” olan Medine’deki uygulamayı esas alarak bu hadisle ameli reddettiği bilinmektedir.  

Ayrıca bu hadis hükmünü reddeden sahabe fetvaları da vardır.  

Görüldüğü üzere gene nakle karşı duran, nakille çelişen mücerred akıl değil, akla mukaddime olan nakil ve gözlemlerdir.  

7. AKILSIZ OLUR MU?

Akıl; vahiy dahil her çeşit haberi, her çeşit tecrübe ve müşahede sonuçlarını değerlendiren yegâne kabiliyet olduğuna göre akılsız hiçbir doğruya ulaşılamaz.  

Akletmeden bir peygamberi bir şarlatandan ayırt etmemiz, akletmeden vahyi kavramamız, akletmeden iman etmemiz, akletmeden tevhide ulaşmamız mümkün değildir.

Bu ifadelerimizle vahyi ikinci plana atarak küçümsüyor muyuz? Asla! Akıl göze, vahyi de ışığa benzeten örneğimizi hatırlatsak akıl olmadan vahyin, vahiy olmadan da aklın - sorumlu insan için - hiçbir değer ifade etmeyeceğini zorunlu olarak kabul ederiz. Şunu da hatırlatalım ki, Allah’ın sözlü ayetleriyle (vahiyle) muhatap olmayan akıl - Kur’an’ın tekrar tekrar hatırlattığı - tabiattaki (sözsüz) ayetlerden her zaman faydalanabilir. Yani faal akıl mutlaka ayetleri bulabilecek ve tevhide ulaşabilecek imkan ve kabiliyete sahiptir.

Aklı için söz konusu olabilecek bir zaaf varsa, onun faal edilmemesidir ve bu faaliyetsizlikten irade sahibi insan sorumludur. Kur’an’ı Kerim, aklı faal tutma yönünde teşvik ve uyarılarla doludur. “Akletmez misiniz ?” (14 yerde), “...ki akledesiniz.” (8 yerde), “akleden bir toplum için...” (9 yerde), “eğer aklederseniz...”  

“(Allah) pisliği (azabı/rezilliği) akıllarını kullanmayanlara verir...” (Yunus / 100) 

“Derler ki: Eğer (vahye) kulak verniş veya akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık.” (Mülk /10)

“....Onları birlik -beraberlik sanırsın, oysa kalpleri birbirinden ayrıdır. Bu, onların akletmeyen bir topluluk olmalarından ötürüdür.” (Haşr /14)

Allah’ın emrine uyarak aklımızı faal tutmamız kulluğumuzun gereğidir.
 
________________________________________

[1] Dr. Mustafa es-Sıbai- Es - Sünne ve Mekanetuha fi Teşri'il İslami, (1.B.) Kahire, 1961, s. 49
[2] Fahreddin er -Razi/Mefatihu’l - Gayb, Tahran, tsz. cüz.15,s. 46-53
[3] Buhari K: 30, B: 42: Müslim, K: 13 B: 27  
[4] M.N. el -Elbani - El - Hadis .. (3.B:) Kuvayt, 1400 H, s. 39-40; İbn Hacer el - Asqalani Fethu’l - bari Beyrut tsz. c. 4. s. 194.
[5] Bertrand Russel - Bilimden Beklediğimiz (Varlık Yy.), İst. 1969, s. 69-80  
[6] Dr. Henry M. Morris - Yaratılış Modeli, (M.E.B.Yy) Ank. 1985. s.46 (Kaynağıyla J. H. Rush’dan naklen)  
[7] Aynı eser, s. 47 (Kaynağıyla Isaac Asimov'dan naklen)  
[8] Aynı eser s. 36 (Kaynağıyla Isaac Asimov'dan naklen)

* KELİME  Dergisi,  Sayı:  5, (Ekim, 1986), s. 27-32 de yayınlanmıştır.

KIYAME SURESİ BAĞLAMINDA ÖZELEŞTİRİ SORUMLULUĞUMUZ



KIYAME SURESİ BAĞLAMINDA ÖZELEŞTİRİ SORUMLULUĞUMUZ

Mustafa ÖZBAŞ   

Blog'umuzun adı özedönüş. Aslında özeleştiri diye düşünülmüş ve planlanmıştı. Fakat bu özeleştiri, öze dönüş, dolayısıyle Kur'an'a dönüş'ü de kapsadığı için böyle oldu. Ama yine de özeleştiri vazifesi görecek.

Niçin özeleştiri?

Rabbimiz Kıyame suresinin ikinci ayetinde 'kendini kınayan nefs'e and içiyor, bildiginiz gibi. Bizler müslümanlar olarak öncelikle hata ve kusurlarımız hususunda kendimizi hesaba çekmeliyiz. Bunun için Allah kendini kınayan nefse and içiyor.

Başkaları kusurlarımız hususunda bize ayna tutmadan biz kendimize, içimize bu aynayı tutabilirsek kendimizi daha kolay düzeltebilir ve hayatımızın seyrinde ilerlemeler kaydedebiliriz. Gelin görün ki, bu da o kadar zor ki? Belki de nefislerimize en ağır gelen hususlardan biridir bu. Eğer biz bunu yapmazsak başkaları bize ayna tutar. Ama onların da dost olanı var, olmayanı var. Dost olmayanlar kusurlarımızı büyük göstermek için özellikle ve maksatlı olarak dev aynası tutuyorlar. Kusurlarımızın abartılarak veya olduğu gibi yüzümüze vurulmasından da hoşlanmıyoruz. Bu da nefislerimize ağır geliyor. Düzelmek istiyorsak mutlaka bu ikisinden birini seçmek durumundayız. İkisinden birini seçmezsek düzelmemiz hiç mümkün olmayacaktır. Peki o zaman...?

Bir kaç on yıldır dillere pelesenk edilmesine rağmen kimi islami kavramlar, maalesef tam anlamıyla anlaşılmadan veya özümsenmeden tüketilmiştir.

Böyle bir girişten sonra "öze dönüş" ne demektir, bunu açıklamaya gayret edelim:

Öze dönüş; fıtrata dönüştür.. Öze/fıtrata dönmek ise Kur'an'a dönmek demektir. Zira Kur'an, Fatır olan Allah'ın fıtratlara uygun kelamıdır.. Fatır olan Allah'dır, fıtratları düzenleyen. Ve yine O'dur, fıtratlara uygun vahiy gönderen...

İnsanoğlu her nedense kurtuluşu da suçu da hep dışarıda arayagelmiştir.  Zira hata yaptığında veya unuttuğunda 'şeytan bana unutturdu' der. (18 Kehf 63) Şeytan'a bulur kabahati. Veya 'yahudi' der, 'siyonizm' der, 'mason' der vs... Ama hep bir başkasıdır suçlu olan. Kendi nefsine zerrece toz kondurmaz. İçten çürüyüp devrilmiş bir ağaç ta dile gelseydi herhalde kabahati 'rüzgar'a bulurdu. Halbuki rüzgar aslında bir sonuçtur, sebep değil. Asıl sebep, içten çürümedir, yozlaşmadır..

İnsanoğlu öyle küstah bir gurura sahiptir ki, hatasını kabullenmeyi o lanet olası küstah gururuna/nefsine yedirememektedir her nedense. Oysa insana düşen en akıllıca şey, kendileri bize örnek gösterilen (7 A'raf 28, 20 Taha 114-115) insanlık dünyasının sorumlu ilkleri olan atalarımız Adem ve eşinin yaptığı gibi yapmaktır:

"Ey Rabbimiz, dediler, biz öz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez, bize acımazsan elbette ki hüsrana uğrayanlardan olacağız." (7 A'raf 23)

Görüldüğü gibi bu ilk günah olayında Adem ile eşi suçu şeytana yüklemek yerine nefislerine yüklemişler, kendileri üstlenmişlerdir ki; onların oğulları olan bizler için bu ilk örneklik büyük bir kıymeti haizdir.

İnsanoğlu kurtuluşu da dışarıda arayagelmiştir... Zira hep, bir kurtarıcı; bir mesih, bir mehdi, bir müceddid vs.. bekleyedurmuştur. Oysa Fatır olan Allah fıtratlara, kurtuluşun da, nefislerden başlaması gerektiği reçetesini sunmuş, kurtarıcıyı dışarda aramakla değil, kendimizde, kendi içimizde bulabileceğimiz gerçeğini bizlere vahyetmiştir: Gerçek şu ki Allah, bir toplumun durumunu, onlar kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. (13 Ra'd 11)

Görüleceği gibi değişim, dolayısıyla kurtuluşa erişmenin yolu da nefislerde başlamalıdır. Kurtarıcı ve kurtuluşu da dışarıda, dışımızda değil içimizde aramalıyız. Müteakip yazılar da özedönüş ve sorgulama üzerine devam edecektir...

Sevgi ile kalınız.......

En Doğrusunu ALLAH Bilir. Hatalarımızdan, HATADAN BERİ OLAN'a sığınırız.

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...