Saturday, 6 January 2024

Batı Avrupa’da Ne Oldu? - İhsan Fazlıoğlu

Batı Avrupa’da Ne Oldu?


Evet! Ne oldu Batı’da? Olanlar, Batı’da yaşayanlar için ne anlam ifade ediyor? Olanlar, mümkün kılan şartlar nelerdi? 1543'te, Kopernik'in Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine adlı eseri yayımlanınca ne oldu? Her şey sabahtan akşama değişti mi? Tersine, 1600'e kadar Batı Avrupa'da Kopernik dizgesini benimseyen 10 civarında kişi vardır ve bunlar da ilmi değil dinî gerekçelerle konuya sahip çıkmışlardır; çünkü bunların sekizi Protestan. Hiçbiri de üniversite mensubu değil. Bu sorunu iyi anlamak için Kilise kavramını iyi idrak etmek gerektiğini düşünüyorum. Kilise deyince yalnızca dini bir kurumu anlıyoruz, tapınak yani. Kilise yalnızca bir tağınağın, dini bir kurumun değil, bir sistemin, dizgenin adıdır. Bu öyle bir dizgedir ki, soruyu da bu dizge içinde sorarsın, yanıtlar da bu dizge içinde verirsin. İtirazlar da bu dizge içinde yaparsın. Bir prizma gibi; ya da insan aklına takılmış bir gözlük gibi. Her şeye onunla ve onun içinden bakmak zorundasın. Bu gözlüğün çıkarılması, olmaz ise kırılması, ya da gözlüğün gereksizliğine inanılmadı lazım. Kolay değil, bin yıldır kullanılan bir gözlük ve son derece sofistike. Hemen söyleyeyim; 1050'den itibaren Batı Avrupa'da süregiden entelektüel etkinlikler öyle basit şeyler değil; Karalık Çağ gibi deyişler Aydınlanma’nın kendi tarihini yaratma eylemidir. Süreç içinde son derece iyi işlenmiş, hesabı verilmiş, gelişmiş entelektüel bir dizge. Bu dizge, mensuplarının benliğine, kimliğine yedirilmiş ve alışılmış, bir parçalar olmuş. Evet! Bu gözlüğü çıkarttırmak için her şeyden önce takanlarına bunun işlevsizliğini göstermek, işe yaramadığına ikna etmek, yetersizliğini gerekçelendirmek gerekir. Kısaca, önce bu gözlüğü takanlar buna inanmalı. Bu da ayrıntılarla değil, temel ilkeleri sarsıcı olaylarla mümkündür. Bu sarsıcı olayları şu şekilde sıralayabiliriz:


Birincisi: Osmanlılar’ın yarattığı teolojik bunalım. Bu nokta önemlidir. Daha önce Endülüs'te Batıya doğru bir ilerleme olmuştu ama durduruldu. Osmanlar hem Balkanlar’da ilerleyişlerini sürdürdiüler hem de 1453'te İstanbul’u alarak Doğu Roma’ya son verdiler. İstanbul'un düşüşünden itibaren Batı Avrupa’da teolojik bir tartışma baş gösteriyor: Eğer Kilise, Hakk’ı ve hakikati temsil etseydi bu duruma düşmezdi. Çünkü doğrunun/hakikatin galip gelmesi lazım. Doğruda, doğrunun ifadesinde bir sorun olmadığına göre temsilinde bir sorun var demektir. Öyleyse Kilise, bir bütün olarak, hakikati/ doğruyu layıkıyla temsil etmiyor demektir.


Ayrıntılarına giremeyeceğimiz bu nokta -ayrıntı için Nancy Bisaha'nın kitabına (Doğu ile Batı'nın Yaratılışı) bakabilirsiniz-, pek cok entelektüelin zihninde Kilise'ye karşı bir meşruiyet sorunu yaratıyor. Batı Avrupa'da XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişmeye başlayan Kilise karşıtı düşünce ve eylemleri bu noktayı dikkate almadan anlamlandıramayız. "Türk korkusu" yalnızca siyasi bir deyiş değildir; aynı zamanda teolojiktir ve Batılı için bir kimlik sorunu hâlini almıştır; hâlâ da sorundur. Bunun ne kadar önemli olduğunu bilim tarihinden bir örnek vererek açıklamaya çalışayım: Bilindiği üzere teleskop eski bir icat; ama Galileo onu gökyüzüne çeviriyor ve başta Aya ilişkin olmak üzere pek çok keşif yapıyor ve bu keşifler eski kozmolojiyi yerle bir ediyor. Gökyüzünün binlerce yıldır inanılan ve "bilimsel' olarak temellendirilen ilahiliği ortadan kalkıyor ve yeryüzü ile aynı fiziğe tâbi olduğu zamanla anlaşılıyor. Galileo, dönemindeki doğa filozoflarını teleskopla gökyüzüne bakmaya ve kendi müşahede ettiklerini görmeye davet ediyor. Niçin reddediyorlar? Bize öğretilen, dönemin doğa filozoflarının irrasyonel olduğu, rasyonel Galileo’yu anlayamadıkları. Tersine, dönemin doğa filozofları Galileo’yu, o çağda büyücülere ve şarlatanlara ait olan teleskobu bilimde kullandığı için irrasyonel buluyorlar. Aklî bir çalışma büyücülerin aletiyle yapılmaz, diyorlar. Galileo onları nasıl ikna ediyor? Bunu,, Osmanlıların o dönemde yarattığı meşrûiyet sorununun, rasyonaliteden de önemli olduğunu göstermek için söylüyorum: "Teleskobu ciddiye alın; çünkü Osmanlı ordusunun gelişini önceden tespit etmemize imkân verir." Bu gerekçeyle ikna ediyor insanları. Gerci Galileo, bilimsel çalışma ve keşiflerinin teorik yönünden çok pratik faydalarını öne çıkartarak insanları ikna eder: İyi köprü yapmak, daha karlı ticaret etmek, daha bol maden bulmak vs. Daha önceleri bir yazımda belirtmiştim: Kepler'in astronomi-astroloji çalışmaları, biraz da Osmanlıların/Türklerin kaderiyle ilgilidir. "Eğer biz yeni astronomiyi, dolayısıyla onun üzerine kurulu kuyruklu yıldız astrolojini kullanırsak Türklerin geleceğini daha iyi belirleyebilir; ve buna göre tedbir alabiliriz." diyor Kepler. 1604'teki süpernova gözleminden çıkardığı astrolojik sonuclarla Türklerin geleceğini tayin ediyor. Bu konuda ayrıntılı bilgiyi, Lynn Thorndike'nin 8 ciltlik A History of Magic and Experimental Science adlı eserinin son ciltlerinden elde edebilirsiniz.


Burada yine ara bir cümle açalım ve Kepler’in astrolojiyle uğraşmasını tahfif etmediğimizi gösterelim; kısaca bu çağın gereğidir; Newton'un bile horoskobu vardır. Çünkü, klasik dönemde dayandığı teolojik, kozmolojik, astronomik ve matematik nedenlerle astroloji askeri bir ilimdir. Fetihçi sultanlar ve krallar tarafından özellikle kullanılır. Çünkü ilahi kabul edilen gökyüzü, yeryüzünde olup biteni belirler; bu da astrolojiyle öğrenilir. Öyleyse, büyük bir fetih hareketinde gökyüzünün yeryüzüne onay vermesinin tespiti ve duyurusu müthiş bir kamusal güç sağlar. Çünkü ilahi olan bizi destekliyor; öyleyse kazanacağız. Bugün buna gülünüyor; ama her şeyi kendi paradigması içerisinde düşünmek gerek; bilimsel doğru biraz da sosyal bir inşadır. Üstelik düşünün, İslam dünyasında bile, din karşısında olmasına rağmen astroloji kullanılıyor. Çünkü dönemin 'bilimsel' paradigması buna uygun; kozmolojik kabuller bunu gerektiriyor. Belirli bir dönemde bilimsel olan bir bilgi, başka bir dönemde farklı değerlendirilebilir. Zaten astrolojiyle uğraşanlar astrolojik bilginin yakîni değil tahmini olduğunu biliyorlar; yani astrolojinin epistemolojik değerlendirmesi oldukça farklıdır. Burada da ikircikli bir noktaya işaret edeyim: Bugün Osmanlılar’ mesela, bilimsel olmadığı söylenerek, astrolojiyi kullandıkları için eleştirilir; halbuki biraz önce de dediğim gibi, dine aykırı olmasına rağmen niçin Osmanlılar astrolojiyi kullanıyorlardı; "bilimsel olduğu için", dönemin bilimsel paradigmasına uygun olduğundan; ne kadar bilimsel tavır sahibi adamlar!; dini yasak olmasına rağmen böyle bir tercih yapabiliyorlar. Yalancı adam paradoksu gibi; çözün bu paradoksu bakalım. Eski metinlerde paradokslara cezr el-esamm denirdi, yani irrasyonel sayı; çünkü irrasyonel sayıların köklerinde nihayet yoktur.


İkinci sarsıcı olay: Merağa-Tebriz-Semerkand-İstanbul’daki felsefe-bilim çalışmalarının yarattığı epistemolojik bunalım: Kısaca; doğaya/dış dünyaya ilişkin her türlü beşeri bilginin hakikat ile itibâr’ın terkibi olduğu anlayışına ulaşılması. Şimdi bu konuyu hem tarihi hem de içerik olarak biraz açıklamak istiyorum. 656/1258'de kurulan Merağa matematik-astronomi okulu yeni bir ilim zihniyeti geliştirmeye başladı. Yukarıda da söylediğim gibi "mevcûd olmadan icad olmaz". Bu zihniyetin geriye doğru tarihi bir arka planı var elbette; ama bunu felsefi olarak temellendirme, tatbiki olarak gösterme bu dönemde vukû bulmuştur. Bu zihniyet gelişimini sürdürmüş, Tebriz ve Semerkand matematik-astronomi okulları ile İstanbul'da mesafe kat etmiştir. Buna göre, hakikat/doğruluk/gerçeklik dediğimiz şey, yalnızca dışarda olan bir şey değildir. Başka bir deyişile, bilme eyleminde zihin, dış dünyayı, yansıtan bir ayna değildir. Zihni pasif bir alıcı kabul etmek, bir yansıtıcı gibi görmek. Burada zihnin intiza (ayıklama) ve aklın tecrid (soyutlama) gibi eylemlere harici olanın âsârını temizleyip saf mahiyet elde etme işi, zihni etkin konuma getirmez; işlemci yapar sadece. İnsan zihninden, aklından bağımsız saf bir hakikat vardır anlayışı ve bu hakikatin mahsus - mevhum - makûl sürecinde insana verildiği kabulü, zihni/aklı bilginin üretiminde etkin kılmaz; işlemci kılar. Hâlbuki zihin - akıl, hatta duyu organlarının ve kullanılan âletlerin yapısı ve sınırları bilginin mütemmim cüzleridir. Kısaca, doğaya ilişkin bilgi-hakikat, dış dünya ile itibarın, zihni/aklî yapıların terkibidir. Burada, i. zihin/akıl dış dünyanın bir parçasıdır, en azından dış dünya kavramının içindedir; ii. yalnızca idrak cihetinden dış dünyayı idrak ettiğinden dış dünyadan farklıdır; dış/hariç da/de idrak cihetindendir. Elbette burada akıllar ve özellikle faal akıl öğretisi dışarıda tutuluyor ve beşerî-insanî anlamda akıl kullanılıyor. Artık hakikati/doğruyu, bilgiyi ne tek başına hariçte ne de zihinde inşa ediyorsunuz; dış ile zihnin, hakikat ile itibârın terkip edildiği yer nefsu'l-em'dir ve nefsul-emr bilginin uzayıdır. Artık mevcûd mevcut olarak değil malûm olarak önemlidir; yani insani bilginin konusu kılınarak. Şey, şey olarak değil, malûm hâle getirilerek bilinir; bu bilgi bir kez hâsıl oldu mu artık şey de kendisi değildir; kendilik zihne kapanır. Teknik tabirle, artık mevcûdâtin a’râz-i zâtiyesini değil, ahvâlini bilebilirsiniz.


Burada bir açıklamada bulunmak istiyorum. Seyyid Şerif’in Hâşiye alâ el-şerh el-metâli’de vurguladığı gibi, bilgi üç aşamalıdır: Taallümî, nazarî ve hadsî. Taallüm'de bilgi dinlenilerek, öğretilerek elde edilir; ancak bu tür bilgiler, öğrenen kişi tarafından her zaman zihinde inşa edilip, yeniden üretilip sahiplenilmez. Ne zaman kişi öğrendiğini zihninde, öğrenilmiş bir lisan içinde yeniden üretir, inşa eder, bilgisi nazarî hale gelmiş demektir. Bu da, belirli öğrenilmiş bir dil içinde tefekkür aşamasından sonra gerçekleşir; dolayısıyla zaman ister. Hadsî olan ise, insanın bir şeyi, öğrenilmiş bir dil olmaksızın, mücerred aklıyla idrak etmesi demektir. İbn Sinâ, Kitâb el-Burhân'da, konuyu, biraz farklı da olsa benzer biçimde anlatır. Bu açıklamayı şunun için yaptım: Şu anda benim anlattıklarım birçoğunuz için taallümî seviyededir, nazarî hâle gelmesi için biraz zamana gereksinim var; yoksa mesele zekâyla alakalı değildir, zamanla ilgilidir.


İmdi, bu gelişmenin en önemli sonucu, insan zihninin ürettiği matematik yapılar ile aklın ürettiği kavramların, dış dünyayı bilme sürecinde, hakikati inşa edici rollerinin bulunduğudur. Başka bir deyişle, zihnin ve aklın ürettiği tüm  enstrümanlar, dış dünyanın idrakinde eşit derecede pay sahibi olmaya hak kazanıyorlar. Bakınız, klasik felsefe-bilimin dili mantıktır; dış dünya söz konusu olduğunda matematik, yalnızca kategorilerin bir türü olarak nesnede bulunan nicelikler cihetinden dikkate değerdir. Aristoteles - İbn Sinâ geleneği böyledir; ve Fahreddin Râzi’den sonra kelâmcılar da buna katılmışlardır. Gazali her ne kadar mantığa meşruiyet kazandırdıysa da onu fıkha uygulanmıştır; kelama değil. Mantığı sistematik olarak kelama taşıyan Fahreddin Râzi'dir. Yalnız bu, ne Fahreddin Râzi’nin ne de mantığı kullanan kelâmcıların kelâmî ilkelerden vazgeçtikleri anlamına gelir. İlginçtir, İbn Sina, matematik bilimler sahasında yaratıcı bir eser kaleme almamıştır; büyük oranda eski metinleri özetlemiştir. İbn Rüşd de öyle; matematik bilimlerde kayda değer hiç eser olmadığı gibi, fiziksel süreçleri matematikle izah etmeye hep karşı çıkmıştır. Niye? Çünkü matematik nesneler ile yöntemleri zihni/vehmîdir, yani itibârîdir; dolayısıyla dış-dünyayı tasvir edemezler. İşte Merağa'dan sonra durum yavaş yavaş, değişmeye başlıyor ve matematik, dış-dünyayı tasvir edebilir hâle geliyor. Tam burada, İbn Rüşd hakkında bir noktaya işaret etmeliyim: İbn Rüşd, i. Gazali tarzı kelama karşıdır; ii. İbn Sinâ tarzı felsefeye karşıdır; iii. genelde İbn Heysem tarzı matematik bilimlere karşıdır; iv. özelde Batlamyus tarzı astronomi bilimine karşıdır. Ve bu adam modern bilimin arkasındaki adam öyle mi? Batı skolastisizminin evet; ama yeni bilme tarzının kesinlikle hayır. Bence önce şu soruyu yanıtlamalıyız: Bu adam ne yapıyor? Ya da bu adam neye karşı değil?! Başka bir deyişle neye taraf?!


Evet! Yukarıda Merağa'dan başlattığımız bu süreç, Tebriz ve Semerkand matematik-astronomi okullarında devam ediyor. Özellikle Kadizâde - Cemşid Kaşî ve Ali Kuşçu çizgisinde. Ali Kuşçu, bu sürecin sonunda şu sonuca ulaşıyor: Doğanın, astronomi özelinde doğru bir tasvirini yapabilmemiz için, Meşşâi felsefenin metafizik ve fizik ilkelerinden kurtulmamız lazım. Ayrıca yeni bir fiziğe ihtiyacımız var. Ona göre duyular, akıl, matematik/hendese ve hads dış dünyanın bilgisi için yeterlidir. Bu bir süreçtir. Kanaatimce, ortak kültür havzasının herhangi bir bölgesi bu sonuca belirli bir süreç sonucunda zaten ulaşacaktı.


Üçüncü olarak: Dışardan gelen iki etkiden bahsettik şimdiye değin. Osmanlı’nın yarattığı teolojik bunalım ile Merağa-Tebriz-Semerkand-İstanbul'daki felsefe-bilim çalışmalarının yarattığı epistemolojik bunalım. Bunların yanında, Batı Avrupa’da XV. yüzyılın sonunda ortaya çıkan malûmat bunalımı var. Bu, mesela bizde vuku bulmamıştır; geç bir tarihte, Batı Avrupa'daki gelişmeler üzerinden bize ulaşacak ve bizde de bir bunalım yaratacaktır. Bu bunalım son derece somuttur ve doğal olarak Kilise’ye güveni oldukça sarsmıştır. Yeni Dünya’nın keşfi ve oradan gelen, kadim kültür birikiminde mevcut olmayan malûmatın yarattığı şok büyük olmuştur. Kilise kendini bu kadim bilgi birikimiyle özdeşleştirdiği için sonuçları da ağırdır kendisi için. Örnek olarak, coğrafya ve haritacılık: Eldeki bilgilerin kesin olmadığı, yeni mekânların ve ülkelerin bulunduğu ortaya çıktı. Botanik: Elinizdeki bitki katalogları yeni dünyada bulunan yeni bitkiler hakkında bir şey söyleyemiyor. Zooloji’de de benzer şeyler oluyor; hayvanlar hakkındaki kadim bilgiler yetersiz, eksik. Tüm bunlar kadim malûmat birikiminin ilahî olmadığını gösteriyor; böyle iddia eden Kilise'nin meşruiyeti sarsılıyor. Bu durumun somut olduğuna işaret ettim yukarıda. Elinizde yeni haritalar, bitkiler ve hayvanlar var. Yorum yapmak çok zor.


Avrupa'da benzer bunalımlar daha sonra da olmuştur. Aslında bunalımın kaynağı yeni bilgiden çok eski bilgiye verilen ilahi değerdir. Örnek olarak, Tevrat’ın ilk yazılı metin olmadığı, Mısır hiyeroglifik yazıları söküldüğünde anlaşılınca Avrupa'da onlarca insan sarsılıyor. Burada sorun hiyeroglifik yazıların sökülmesi değil; Tevrat’ın en eski yazılı metin olduğuna inanılmış olması. Tıpkı, Darwin’in kitabı Türlerin Kökeni yayımlandığında Avrupa’da intiharların vuku bulması gibi. Nedeni, kitabın yayımlanması ve içerdiği iddia değil, türlerin sabit olduğunun bir inanç hâline getirilmiş olması. Batı Avrupa'da bu inancın oluşmasında İbn Rüşd’ün de azımsanmayacak bir etkisi vardır. Fakih kafasıyla felsefe yaparsanız sonuç böyle our hiç şüphesiz. Burada çöken, dış-dünyaya ilişkin  bilginin ideal formunun tarihin belirli bir döneminde tespit edildiği; bugün yapılması gerekenin yalnızca o bilginin öğrenilmesi ve anlaşılması lazım geldiği şeklindeki, köklerini İbn Rüşd’ün tavrında bulan anlayıştır. Artık insanlar, şunu demeye başlıyor: Geçmişin eski bilgisinin peşinden koşmaktansa geleceğin yeni bilgisinin peşinde koşmak daha doğrudur. Niye? Çünkü geçmiş bilgi ideal formda değil. İdeal, mükemmel geçmişte değil, tersine gelecektedir. İşte kadim ile cedidin kavgası böyle başlar. Kadimin kıdemi mi cedidin vadettikleri mi? Artık ideal, mükemmel olan gelecektedir; geçmişteki Altın Çağ bir söylencedir. Hâlbuki Aristoteles bile, yaptığı işin, en uzak atalarının keşfettiği hakikatlerin etrafında tarihi süreç içerisinde hâlelenen tozları temizlemek olduğunu ima eder. Kadim ile cedid kavgası bir kere başladı mı, artık sonuca varıncaya değin sürer.


Teolojik ve epistemolojik bunalım ile malûmat bunalımı toplumsal karşılıklar bulmaya başlayınca, reformasyon gibi muhalefet hareketleri de ortaya çıkınca, Batı Avrupa'da şöyle bir tavır gelişiyor: Dizgenin/sistemin gözlüğü çıkartılıyor; dolayısıyla sistem/dizge körlüğü yerini yavaş yavaş görmeye bırakıyor. Artık şu soru rahatlıkla sorulmaya başlanıyor: İnsan, kişioğlu, dizge/sistem olmaksızın, Tanrı hakkında, tabiat hakkında, insan hakkında konuşabilir mi? Başka bir deyişle, biz değil de ben bunlar hakkında konuşabilir miyim? İşte, daha önce de ifade ettiğim üzere, 1543 ile Newton'un ölümüne değin (1727) Batı’da olup biten, sahih bir itikad arayışıdır. Kilise olmadan bilme arayışı. Başka bir deyişle, bizim bugün eleştirip durduğumuz bu anlayış, bunu yaratan insanlar için, dizge dışında sahih bir inanç arayışıydı. Bugün kullandığımız ve anlamını 1837'den sonra kazanmaya başlayan bilim değildi yalnızca onların yaptığı, aynı zamanda dizge dışı bir teolojiydi; kurumsal dinin dışında hanîf bir din arayışı, ahlâk arayışı. Ve dahi, Avrupa'daki savaş ve bunalımların dayattığı yeni bir siyaset ve devlet arayışı. Boşuna "Newtoncu devletin ilkeleri" diye eserler yazılmıyor bu dönemde. Kilise'nin dışında, Doğa’ya dayanan arayışlar. Doğal sıfatının bu dönemde yavaş yavaş kullanılmaya başlandığında dikkatinizi çekerim. Newton da bir doğa filozofudur ve eserinin adı Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri’dir. Çatışmanın tanımı belli: İki dizgenin/sistemin çatışması, eski ile yeninin, biz ile benin, geçmiş ile geleceğin. Açıkça söyleyelim, nihai amaç bu insanlar için şudur: Mevcûdun/mahsûsun sıhhatli bilgisinden, vucûdun/makûlün sadık bilgisine, oradan da sahih bir Tanrı anlayışına/bilgisine ulaşmak. Bakınız! Newton, ömründe sekiz yıl matematik-fizik çalışıyor; geri kalan ömrünü simya, astroloji ve teoloji araştırmalarına hasrediyor. Newtoncu kiliseler ve din adamları var bu dönemde. Bu dönemin önemli adları hep böyledir: Descartes, Leibniz, Galileo, Kepler, Boyle. Hangisini alırsanız alın, o dönemde bu adamların derdi sadece doğanın sadık bilgisini değil, Tanrı’nın da sahih bilgisini elde etmektir. Bu filozof-bilim adamlarının çoğu Tek Tanrıcı'dır. Teslisi, tıpkı bugünkü süreç teologları gibi, kültürel-tarihi bir öğe olarak görüyorlar. Newton'un, Kraliyet Akademisi’nin yemin törenine, Kitab-ı Mukaddes üzerine yemin etmemek için katılmadığı söylenir. Tam burada bir saptamada bulunalım: Bir düşünür, kendi milletinin kültürünü tenkid edebilir ama tahkir edemez. Bizdekinin tam tersi bir durum olduğunu izanınıza bırakıyorum. Bizim aydınımız önce kendi insanını, kendi kültürünün değerlerini tahkir eder, küfreder. Kolay değil, tenkid bilmeyi şart koşar; tahkir ise yalnızca bir kaçıştır; kendinden kaçış, utancından, küçüklüğünden.


Evet! Batı dünyasını eleştirmeden önce anlamak zorundayız. 1700 yıllarına kadar yıkanmanın yaygın olmadığı bir dünya. 1800'e kadar Paris'i pislik götürür; ama ondan sonra Dünya’nın en temiz şehri olur? Neden acaba? Ne oldu da her şey değişti? Evler tek odalı, topluca yatıyorlar. İhtiyaçların nasıl giderileceğini düşününüz artık. Bu durumun ortaya çıkmasında son derece farklı değişkenler var: Dini, siyasi, iktisadi, zihni, milli. Tüm bunlar binlerce yılın pratikleriyle katılaşmış, hayata sinmiş. Bunlarla savaşıyorlar; ve değiştiriyorlar. Kolay olmuyor elbette. Bunun, somuttan soyuta daha da zor olacağını anlayabiliriz; eşyayla savaşmak ile manayla, kavramlarla savaşmak apayrı şeylerdir. En soyut Tanrı kavramı ve bunun etrafında teşekkül eden inançlarla mücadele en zor olan. İşte bu adamların sahih itikad arayışı her şeyden önce kurumsal dinle mücadeleyle başlıyor. Biz bu süreci yaşamadık; her iki tarafın da ürettiklerinin sonuçlarını aldık; ne olduğunu anlamadan herkes bulunduğu yeri savunmaya başladı. Kişisel biyografimden biliyorum: Muhafazakâr, dini hassasiyeti yüksek kesimler bir taraftan Batı Ortaçağını, dolayısıyla Kilise’yi eleştirirler; diğer taraftan da yeni bilme tarzının ortaya çıkışında Kilise tarafını tutarlar. Ne kadar ilginç değil mi? Buna şöyle bir cevap verilebilir: Bizim muhatap olduğumuz, 1543’ten sonraki gelişmeler değil; Aydınlama’nın kaba pozitivizminin temsil ettiği zihniyet. Bu doğrudur; ancak başkalarının yanlışlarını tespit, kendi doğrumuzun ifadesi olamaz. Bize düşen bilmektir, anlamaktır; bunlarsız taraf olmak değil. Aksi takdirde, başkalarının soru ve yanıtlarının kavgasını yapar dururuz. Öyle de yapıyoruz.


Tüm bu olup bitenler elbette uzun tarihi bir sürecin sonucu. 1543 yılı yalnızca bir itibar. Geriye doğru, 1400'lerin başına kadar gidebilirsiniz; belki daha da geri. Newton tüm bu birikimi dizgeleştiriyor; tüm bu tartışmalar, gelişmeleri terkip ediyor, bir hâsılasını çıkartıyor. Elbette bu dizgisel bir biçimde olmuyor. Bu dönemde de pek çok farklı yaklaşım var mevcut sorunlar için; hatta çatışmalar söz konusu. Yalnızca Newton ile Leibniz arasındaki tartışmaları dikkate alırsanız ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Bu dönemde yapılanlar da hemen kabul görmüyor. Örnek olarak; Descartes, Fransız kökenli ama, Fransa bile Descartes'ı 1699'da resmi görüş olarak kabul ediyor; hâlbuki ölümü 1653. Başka bir örnek; Kopernik eserini 1543'te yayımlıyor; ama 1702'de Fransız rasathanesi hâlâ Batlamyus sistemine göre rasat yapıyor. Demek ki, icat ya da keşif yapıldı, herkes sıraya girmiş bekliyor değil.


Bakınız! 1744'e kadar, Newton dizgesi Fransa'da kabul görmüyor. Newtonculuk biliniyor daha önce, ama resmi kabul görmüyor; adamlar Descartesçi. Voltaire'i biliyorsunuz. Protestanlık hareketlerinde Londra'ya sığınan entelektüeller arasında. Voltaire döndükten sonra, İngiliz metresiyle, Paris’te, Newton'un Doğa Felsefesinin Matematik İlkelerini çeviriyorlar. Ayrıca kendisi Newton Felsefesinin Temel İlkeleri diye bir kitap yazıyor; ama çok ciddiye alınmıyorlar. 1744'e kadar, Newtonculuk sadece İngiltere'de, biraz da Hollanda'da etkisi olan bir dizge. 1744'te ne oluyor? Newtoncular ile Descartesçılar arasındaki bir tartışmada kral tarafından kurdurulan iki ekibin biri ekvatora diğeri kutuplara giderek, empirik ölçümlerle, Newton'un teorisinin doğru olduğunu ispatlıyorlar. Bunun üzerine kral, Fransa'da Descartesçiliği yasaklıyor ve Newton dizgesi böylece Avrupa'da yayılıyor. Görüldüğü üzere artık Kilise dizgesi yok; bu nedenle, bugün anladığımız anlamda bir bilim kurumu henüz teşekkül etmiş değil; zaten 1924’ten önceye de pek gitmez.


Burada Fransızların durumu dikkat çekici. Avrupa’nın ilk ve gelişkin örgütlü devleti olduklarından tüm dönüşümler burada oldukça sert vuku buluyor. Örnek olarak, laikliği ele alalım. Yukarıdan, kuzeyden Protestanlar, aşağıdan, güneyden de Katolikler geliyor; tarihi Katolik bir devlet olan Fransa arada, tabir caizse bir sandviç misali kalıyor. Büyük çatışmalar ve katliamlar var. Duygunun kavgası ve savaşı, 24 Ağustos 1572’deki Saint Barthelemy Katliamı gibi, çok acımasız olur. Kadın, çoluk çocuk demeden yüzerce insan birbirini öldürür. Üstelik bunların hepsi Fransız. İşte Fransızlar, kendilrini korumak için, Katolikliğin de Protestanlığın da üstüne çıkmak istiyorlar ve kamusal alan her ikisinden de ayıklıyorlar. İsteyen istediğine inansın ama ortak yaşamdan uzak tutulsun. Niye? Cünkü kan gövdeyi götürüyor. Burada, merkezi kavramın kamusal alan olduğuna dikkatinizi çekmek isterim; din dahil tüm dizgelerde kamusal alan önemlidir; kim ilzam edici, belirleyici olacak? Size bir ipucu: Bir toplumda, kamusal alanı, o toplumun bireylerinin büyük çoğunluğunu kuşatacak şekilde hangi düşünce/siyaset en iyi organize ederse, o düşünce/siyaset öne çıkar. Sultan Berkyaruk'un cümlesi: "Kamuda taassub caiz değildir." Çünkü kamusal alanı daraltarak insanları uzun süre yönetmeniz mümkün değildir; bunu ancak diğerlerine zulmederek yapabilirsiniz. İşte Fransızlar laikliği bu nedenle keşfediyorlar. Bilim ve teknoloji konusunda yaptığımızı burada da tekrar ediyoruz. Laikik, Fransa’nın kurtuluşudur. Yoksa, Fransız diye bir millet, bir devlet kalmayabilirdi tarihte. Yarısı Katolik, yarısı Protestan bir milletin birliği, iki sıfattan da kurtulup daha üst bir paydada buluşmaktır. Dolayısıyla, laiklik onlar için bir yasama formudur. "Önemli olan ne Katolik ne de Protestan olmaktır; önemli olan Fransız olmaktır" demektir bu tavır; Fransızca konuşan herkes Fransızdır. Sorun, bu yasama formunu tarihi bağlamından kopartıp başka bir iklime aktarmaktır. Bir yerde çözüm olan diğer yerde ölüm olabilir. İnsanın kaderi, bir neslin çözümünü, daha sonra sabit bir ilke haline getirmesidir; çözüm, form hâlini alip gerçeklikten kopuk bir biçimde buyuruldu mu zulüm ortaya çıkar. 


1744’teki, kutupların basık, dolaysıyla ekvatorun biraz şişik olma sorunu, Newton dizgesi tarafından öngörülüyor kısaca. Hatırlayalım ki, bilmek ön-görmektir; ön-görmek emniyettir. Bu nedenle Newtonculuğun, dolayısıyla yeni bilimin ön-görme gücü insanları etkiliyor. Bu nedenle de empirik-matematik-mekanik bir dizgenin sağınlığı, ön-görü gücünü artırıyor; öyleyse her insanî işi bunu örnek alarak kurgulayabilir, öngörebiliriz. Saatin örnek alınması ya da "tartışma, hesap et" aforizması, bu nedenle o yüzyılda öne çıkıyor. Elbette, yeni bilimin pratik faydaları işin cabası.


Felsefe-bilim tarihi okumalarında sağlıklı bir tarz olarak görmesem de, meraklıları için şöyle bir soru soralm: Aynı tarihteki Osmanlılar bu olayların neresindedir? Unutmayalım ki, klasik dönemde farklı kültürlerin nazarî mülahazaları, maddi ya da manevi bir etki göstermeden birbirleri tarafından dikkate alınmazlar. Kaldı ki, Avrupa içinde bile daha bir uzlaşma yok. Aynı ülke içinde bile her şey tartışmalı. Kurumsal bir dikkat mevcut değil. Dediğim gibi, henüz maddi ya da manevi bir etkisi yok orada olup bitenlerin. Ama ne zaman ki Sanayi Devriminin sonuçları savaş meydanlarında etkisini hissettirdi, o zaman Osmanlılar da kayıtsız kalamadılar yeni dünyaya. İlk mühendishâne'nin 1773 tarihinde kurulduğunu hatırlamak ne demek istediğimi ele verecektir.


Uzlaşma için ilginç bir örnek vereyim: Cizvit misyonerler Çin'e vardıklarında, yanlarında Aristoteles-Batlamyus kozmolojisi ile astronomisini getiriyorlar; bir süre sonra Kopernik sistemi. Bir de ikisinin arasında Tycho Brahe yorumu. Çinliler bunun üzerine, Avrupalılar için "Bunların kafaları karışık diyorlar. "Biz üç-dört bin yıldır Evren hakkında aynı tasavvura sahibiz; bunlar otuz yıl içinde kaç kere değiştirdiler". Nedeni ne? Bunlar işin özü ile değil kabuğu ile uğraşıyorlar da ondan. Bunun üzerine, Avrupa zihniyetini araştırmak için "Barbar Bilimlerini Araştırma Enstitüsü"nü kuruyorlar. Niçin barbarlar? Öze değil kabuğa ilişkin konuştukları için. İlginç! Dikkatinizi çekerim!


Tekrar konuya dönersek: 1744'ten sonra, Fransa, Newtoncu bilme yöntemini, doğayı bilmekten, genel olarak bilme eyleminin ilkesi hâline getiriyor. Empirik-matematik-mekanik bilme yöntemi, yalnızca doğanın değil her türlü nesne-alanının bilgi yöntemi hâline gelmeye başlıyor. Empirik-matematik-mekanik bilgi de ideal bilgi formu hâlini alıyor. İnsanî, manevî, hatta dinî nesne-alanı bile bu yöntemle incelenmek isteniyor. Halbuki Newton, çalışmalarının ateistlerce okunmasını yasaklamıştı. İlginçtir ki, Aydınlanma elinde yöntemi, büyük oranda ateist, materyalist yaklaşımların silahı oluyor. Yalnız burada bir noktayı tavzih etmeme izin veriniz: Ateist bugünkü anlamıyla, her zaman Tanrı-tanımaz demek değil. Biraz önce bahsettiğimiz Kilise kavramı etrafında, Avrupa tarihi ile alakalı olarak elbette, Evren'i, doğayı açıklarken, Evren ile doğanın bilgisini elde ederken, Tanrı’ya yer vermemektir. Başka bir deyişle, Tanrı’ya ve tanrısal olana beşeri bilgi içinde yer vermemek. Bizim kültürümüzde de bazı kelâmcıların tavrı buna benzer. Besmele - hamdele - salvele, sonra emmâ-bad; ondan sonraki tüm faaliyet beşerîdir. Yani, diyelim ki Jüpiter ile ilgili bir teori geliştirirken Tanrı’ya ve tanrısal diğer varolanlara yer vermemek. Yukarıda anlattıklarımız dikkate alındığında, Avrupalı bir bilgin için Tanrı’ya inancını korumak ancak ateist olmaktan geçiyordu; ve bu tavır onlar için bir anlamda kurtuluştu. Kant, örnek olarak, bir ateistti; ama bu onun Tanrı-tanımaz olduğunu göstermiyor. Ahlâki, terbiye ve teoloji alanlarındaki eserlerinde bunu görürsünüz. Ancak, fizik yaparken Tanrı’yı işin içine katmanın gereksiz olduğunu düşünüyor ki bu, kendi kültürünün geçmişi dikkate alındığında anlamlı hâle gelir. Beşerî bilgi değişir; her değişimde, Tanrı’nın ve tanrısal olanların da yeri değişmek zorunda kalacaktır. Bu, Tanrı tasavvurunu tahrip eder. 


Bu konuda, İsmet Özel'den mülhem verdiğim bir örnek var: Pierre Simon Laplace'ın, daha sonra Alman filozofu Kant’ın ismiyle birlikle anılan kuramını ele aldığı Exposition du Systeme du Monde [Alem Sisteminin Açıklanması] adlı eserini Napolyon’a sunması olayı. Napolyon, eseri okuduktan sonra Laplace'a söyle der: "Kuramında Tanrı’yı göremedim; Tanrı bu kuramın neresinde?" Laplace yanıt verir: "Kuramımda Tanrı’ya ihtiyaç hissetmedim." Laplace'in Ali Kuşçu ve Napolyon'un Fatih olduğunu düşündüğümüzde Ali Kuşçu -bana kalırsa belirli bir tarihten sonraki pek cok kelamcı-, Fatih'in sorusuna eminim şöyle bir cevap verecekti: "Sultanım! Biz sizi mümin bilirdik." Neden? Besmele çekilmiş; hamdele, salvele yapılmıştır. Mahsûsât üzerindeki makul bilgi artık beşerî sınırlar içerisinde cereyan eder. Tanrı’yı mahsus ve mevhum bilginin içine katmak, olumlu değil olumsuz bir durumdur bizim gelenek için. Kilise alışkanlığının devam ettiği kültürde işler daha farklıdır. Bizde bilgide ateist olmaya gerek yok; zaten teist değiliz.


Kaynak: İhsan Fazlıoğlu  - Sözün Eşiğinde, 25-39

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...