Tuesday, 10 June 2025

Kur’an-ı Kerim Antisemitik midir? - Bülent Şenay Yahudilik'te "Hayot Adam-İnsansı Hayvan-Maymuna Dönüşme" İnancı, Bülent Şenay

Kur’an-ı Kerim Antisemitik midir? 
Yahudilik'te "Hayot Adam-İnsansı Hayvan-Maymuna Dönüşme" İnancı

Küresel siyasetin ve uluslararası ilişkilerin teopolitik bir çağa evrildiği, apokaliptik ve mesihi iddiaların insanlığın geleceğini esir alma endişesi yaşandığı zamanlardan geçiyoruz. Sadece dinler tarihinin değil insanlık tarihinin teopolitik bir tarih olduğu da söylenebilir. Bu açıdan bakılınca, kutsal metinlerin anlaşılmasında, bir ifadenin mecazi mi lafzi mi yani literal mi anlaşılması gerektiği konusu önemli bir hermönetik tartışma olagelmiştir. Hermönetik denilen anlama yaklaşımı elbette bir lingüistik ve semantik bilgi ve yorum alanıdır. Ancak Kutsal Kitaplar yorumlanırken, tartışmalı konular sadece teolojik hermenötik meselesi olarak kalmaz, teopolitik hermenötik yani kısaca Tanrı adına ve adıyla dünyaya nizam verme tartışmasına da dönüşebilir. 

Bu yazımızda, İslam’ın Kutsal Vahiy Kitabı olan Kuran-ı Kerim’de Yahudilere işaretle geçen “inkarlarından dolayı aşağılık maymunlar olun” ifadesinin – lafzen olduğuna dair anlaşılan ilgili bir hadis rivayetine rağmen mecazen veya manen yorumlanması konusu bir yana- aslen Yahudi kaynaklarında geçtiğini ve Kurani anlatının buna açık bir gönderme yaptığını anlatacağız. 

Bu, neden önemli? Eğer bu çarpıcı gerçek Yahudi yazarların sansüründen kurtarılıp açığa çıkarılmazsa, Kur'an’ın ve İslam’ın antisemitik olduğu ithamıyla dünyayı kandırmaya devam etmek isteyeceklerdir. Bu konu, yahudi akademyasında sadece birkaç yazar tarafından ele alınmış ve o da parça parça izah edilmiştir. Türkiye’de ve hatta İslam dünyasında ise bildiğimiz kadarıyla, bu ifadeye farklı bağlamlarda özellikle Şabat yasağı bağlamında işaret eden bazı kısa çalışmalar olmuşsa da bu yazının konusu olan “aşağılık maymunlara dönüştürme”nin aslen Yahudi geleneğine ait bir ifade olduğu ortaya konulmamış, çok önemli olmasına rağmen eksik bırakılmıştır. Dolayısıyla bu yazıda bu konu ilk kez okuyucuya sunulmaktadır. Yahudilerin kendilerine yasak edilen şeyleri yapmakta küstahça diretenlerinin “Aşağılık maymunlar olun!” denilerek cezalandırılması yani “mesh/مسخ“ esasen Yahudi tefsir geleneğinde anlatılmaktadır. 

Bu ifade, Kuranı Kerim’de 3 ayette (Bakara 2:65/ قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَۚ; Maide 5:60/ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازيرَ; A'raf 7:163,166/ قِرَدَةً خَٰسِـِٔين) geçen ve tarihte ‘beni israil’in yaşadığı bir olaya atfen Yaratıcı’nın/Tanrı’nın yahudilere “’aşağılık maymunlar olun’ dedik” şeklindeki ifadesidir. Kur’an’ın birçok ayetinin mecazi olduğu, bazılarının ise literal (kelimesi kelimesine) anlamda anlaşılması gerektiği; ancak bu literal ayetlerin bir kısmının yüzeysel olmayan, derinlikli bir literal anlam taşıdığı bilinmektedir. Bu ifade, metin ve bağlam bakımından gerektiği gibi anlaşılmadan, yahudi tarihçiler ve oryantalistler tarafından çarpıtılarak İslam’ın ve Kuran’ın antisemitik olduğu iddialarına malzeme yapılmış ve yapılmaktadır. Oysa dikkatli bir çalışma, Yahudi tarihçilerin ve yorumcuların, bu ifadenin aslen Yahudi Tefsir geleneğinde nakledildiğini, Kuran’daki ayetin buna gönderme yaptığı gerçeğini nasıl örtmeye çalıştıklarını ortaya koyar. 

Evet, Yahudi tefsir geleneğine göre, Babil Talmudu Sanhedrin 109b’de, Tanrı Yahve, yahudilerin bir kısmını inkarcılık ve fesatçılıkları nedeniyle “maymunlar (Kofim - קוֹפִים)” haline çevirmiştir. Anlaşılan o ki, Kuranı Kerim de buna işaret etmektedir. Yani, Kur’an’da geçen “bazı kişilerin maymuna çevrilmesi” teması, ilk bakışta İslam’a özgü bir anlatı gibi görünse de, bu anlatının Yahudi kutsal metinleri ve midraşik yorumlarında izlerine rastlamak mümkündür. Bu bağlamda, Kur’an’da yer alan motifin edebi kökeni, Yahudi geleneğinde bulunan bazı anlatılarla örtüşmektedir. Reuven Firestone’un da dikkat çektiği gibi, bu tür motifler hem kültürel etkileşim hem de reddiye temelli yeniden anlamlandırma bağlamında değerlendirilmelidir.

Bu mesele hem yakın tarihten gelen hem de günümüzde güncel siyasi teopolitik çatışmaların en önemlisi olan Gazze soykırımı bağlamında da anaşılması gereken bir konudur. Siyonist soykırımcı liderlerin ve onların peşinden giden yerleşimci siyonistlerin Filistinlilere yönelik soykırımı (bebek çocuk, yetişkin ve davar ne varsa katledilmesini) dini/talmudik dille meşrulaştırmak için kullandıkları, Gazzelilere (aslında tüm gayr-i yahudilere) yönelik  “hayvansı insan” (‘Hayot Adam’- human animal) aşağılaması, aslında kendi Tevrat ve tefsirlerinde Tanrı Yahve’nin  yahudilere yönelttiği “maymun” nitelemesinin ve ‘lanetlerin’ tarihsel ve varoluşsal kompleksi altında ezilmelerinden kaynaklanan ’Haşem’e (İbranicede “İsim” anlamına gelen ve Yahudilerin, Tanrı’dan gerçek isimleriyle bahsetmeye karşı oldukları için Tanrı’ya atfen kullandıkları kelime) yönelik bir isyan ve şiddet sarmalıyla ilgili olabilir mi? 

Yahudi Kutsal metinlerinde, mesela Tekvin 16:10’da Hacer’in oğlu İsmail için de İbranice “pere adam” kavramı kullanılır ki ‘vahşi mahluk’ anlamında, Yahudi tefsirlerinde köpek ve eşek olarak detaylandırılarak kullanılagelmiştir. ‘Pere adam’ (vahşi hayvansı insan) ve ‘hayot adam’ (insansı hayvan) ifadeleri, birbirinin yerine de kullanılmıştır. Bunlar, Yahudi bilincinde ve dini eğitiminde bilinen kavramlardır. Yani Yahudilere göre ‘gayr-i yahudiler ‘insandan aşağı’dır (köpek, eşek vb. geçer kutsal yorumlarda). Batı’da Hristiyanlar bu yahudi dilini alarak şiiirde, edebiyatta, medyada ve siyasette antisemitik bir hırsla yahudilere çevirip kullanmışlardır. Batı’da bu ’insansı hayvan-human animal-infrahuman’ anlayışı, Kafka örneğinde olduğu gibi edebi ve felsefi dile de girmiştir.[1] Batı siyasetinin Gazze soykırımı karşısındaki sessizliği de bununla ilgilidir. Yani Filistinliler, ‘aşağı varlıklar-infrahuman’dır. Hristiyan siyonistler aslında Yahudileri hayvansı (the animality of the Jew), Yahudi siyonistler de Müslümanları ‘hayot adam-infrahuman’ görür. 

Bu çok boyutlu soruyu/konuyu bir kenara koyup, şimdi “maymunlara” çevrilme meselesinin Yahudi Talmudik tefsir geleneğinde nasıl ele alındığını görelim.

Bu konuyu ele alan az sayıdaki Yahudi yazardan bir olan Reuven Firestone[2], İslam’ın ilk dönemlerinde kutsal anlatıların fenomenolojik ve tarihsel bağlamını ön plana çıkarır. Ona göre, İslam’ın ortaya çıktığı ortam hem sözlü hem de uygulamalı olarak Yahudi ve Hristiyan geleneklerle yoğun şekilde temas halindeydi. Firestone, İslam’ın bu anlatıları nasıl işlediğini anlamak için, seçici alımlama ve reddiye amaçlı yeniden yapılandırma gibi süreçlerin analiz edilmesini önerir. Bu çerçevede, Sebt/Şabat gününe dair Kur’anî anlatıların yalnızca teolojik değil, aynı zamanda toplumsal-simgesel işlevler taşıdığı söylenebilir. Bu uzun bir akademik tartışma. Kötülerin ve günahkarların hayvana dönüştürülmesi, başka kadim geleneklerde ve çok eski mitolojilerde de var olan bir transmutasyon türü. Burada konuyu sade ve anlaşılır tutmak üzere, Yahudi tefsir geleneğinde hem genel olarak “hayvana dönüştürme” cezasını hem de özel olarak “maymuna dönüştürme” cezasının nasıl yorumlandığını değerlendireceğiz. Hristiyan teolojisinde hem ilk dönem Kilise Babalarının bazılarında (Origenes, Augustinus ve Tertullian) hem de Apokrif metinlerin bazılarında günahın insanı "hayvanlaştırdığı" veya "sureten bozulmaya uğrattığı" anlatımları bulunur. Günah ve kibrin insanı ruhen ve ahlaken “hayvanlaştırması”, insanın Tanrı’dan uzaklaştıkça hayvan gibi yaşadığı inancı alegorik dille anlatılır. 12. yüzyılda İbn Meymun (Maimonides) de bir topluluğun “maymuna dönmesi”nin, onların ahlaki düşüşünü ve ilahi suretten kopuşunu sembolize ettiğini anlatır. Hatta, Ibn Meymun, Delâletu´l-Hâirîn- Aklı Karışıklar İçin Rehber olarak Türkçe’ye çevrilmiş Moreh ha-Nevukhim adlı kitabında Müslüman Türkler’den “insandan aşağı maymundan üstün insan suretinde hayvanlar” (Soykırım niyet ve planlarını açıkça ilan eden İsrail Savunma Bakanı’nın ve Başbakanının ifadesi- ‘insansı hayvan- Hayot Adam-human animal’) olarak bahseder. Onlara göre, ‘insan suretindeki hayvanların çoluk çocuk ayırmadan katli’ şarttır. Bu sadece politik bir söylem değil, bir dini inançtır. Çocukluktan yahudi dini eğitiminde bu öğrenilir. Bugün hiçbir yahudi akademisyen yahudi inanç ve hukukunda çok önemli addedilen İbn Meymun’un bu dilinin nasıl bir ‘aşağılama’ dili olduğunu bilirler ama hatırlamak bile istemezler. Herkesin gözü önünde cereyan eden Gazze soykırımını yapanların kullandığı dilin dini kaynaklarının anlaşılması bakımından bu önemlidir. Bu da bir kenarda dursun. Ortaçağlara gelince, Fransa, Almanya, Bohemya ve Avusturya’da 12-15nci yüzyıllar arasında rişonim ile poskim tarafından ortaya konulan Tosafor (şerhler) denilen Talmudik yorumlarda insanların şeklen de mucizevi olarak hayvana dönüştüğü savunulmuştur. Bu, meşhur Şulhan Aruh’un yazılmasından önceki dönemdir. Modern Yahudi düşüncesinde ise mesela Martin Buber’de benlik ve ilişkisel kopuşun bir sonucu ve Emmanuel Levinas’ta da başkalarının yüzüne karşı duyarsızlaşan insanın etik sorumluluğu terk ettiği anda bu “hayvana dönüşme/hayvanlaşma” tehlikesiyle karşı karşıya oluşu anlatılır.

Kur’an’da Sebt/Şabat günü ihlalcilerinin ‘maymunlara çevrilmesi’ anlatısının anlamının ve öneminin anlaşılması için öncelikle Yahudi tefsiri Mişna’da fasık yahudiler için İbranicede Dor haflagah (fısk ehli-dindar değil ama insanlara değil öncelikle kendilerine zararlı) ve Dor hamabul (zalim-hırsız nesiller yani dindar ama insanlara zararlı) gibi sıfatlar kullanılır. Dor hamabul, ilginçtir ki, “hırsız, çalan talan eden, insanlara zulmeden’ (bugün yaptıkları) manasındadır ve yeryüzünden silinmekle cezalandırılmışlardır. Dor haflagah ise fasık ve inkârcı olan, isyan eden anlamındadır. Bunlar yeryüzüne dağılmışlardır. Bu bağlamda, Tevrat’ın da içinde bulunduğu Yahudi Kutsal Kitabı yani TaNaH içerisinde doğrudan “Tanrı’nın insanları maymuna çevirdiği” şelinde bir anlatıya açık biçimde rastlanmaz. Ancak bazı yorumcular, şu bölümlerin daha sonra gelişen yorumlar için temel oluşturduğunu savunur: Mezmurlar / Tehillim 106:13–18 genel olarak Tanrı’ya sadakatsizliği ve cezasını konu alırken, Yaratılış / Bereşit 1:26–27 ise insanın “Tanrı suretinde” yaratılması öğretisi -Imago Dei- ile çelişen bir “hayvana dönüşme” cezasını, sonradan gelen yorumlarda, bu suretin kaybedilmesini açıklar. Buradan hareketle, bazı midraşik metinler, Tanrı suretinden çıkarılmayı “hayvani forma dönüş” olarak alegorize eder.

Midraş ve Talmud gibi rabbanî dönem Yahudi yorumları, mesela Midraş Tanḥuma (Ki Tissa 16), altın buzağı günahı sırasında günah işleyenlerin cezalandırıldığını, bazılarının “yüzlerinin karardığını” ve “insanlık suretinin kaybolduğunu” belirtir. Bazı rabbanî yorumcular bu ifadeyi "hayvani şekle dönüş" olarak yorumlamıştır. Yalkut Şimoni (1:3)’de, Tanrı'nın lanetlediği kişilerin "hayvan suretine büründüğü" aktarılır. Maymuna dönüşme burada isim verilerek yer almasa da, bazı yorumlarda “insanlık suretinin kaybı” maymunlaşmayla özdeşleştirilmiştir. Doğrudan maymuna dönüştürülme ifadesinin geçtiği en temel tefsir metni ise Babil Talmudu, Sanhedrin 109b’dir. Burada 3 grup Yahudiden bahsedilir. Maymuna dönüştürülen Yahudiler 3ncü gruptur. Yani Mişna’ya göre tanrı’ya meydan okuyan zalim yahudilerdir.

Sanhedrin 109b'de Babil Kulesi'nin inşasına katılan yahudilerin Tanrı Yahve tarafından cezalandırılması anlatılır. Bu bölümde, kuleyi inşa edenlerin niyetleri ve sonlarının nasıl olduğu hakkında rabbinik bir tartışma vardır. Üç grup kuleyi inşa etmiştir: Birincisi ‘Tanrı'yla savaşmak isteyenler’ – Rüzgâr tarafından dağıtılmıştır. İkincisi, ‘Göğe çıkıp put dikerek Haşem’e isyan edenler’ – Maymuna (maymun ve fil) dönüştürülmüştür. Üçüncüsü ise putperestlik yapmak isteyenler – Dillerinin karıştırılmasıyla cezalandırılmıştır. Maymun burada aşağılık bir varlık olarak görülür ve kibirli insanların düşüşünün sembolü olarak sunulur. Yahudiler, kendi tanrıları tarafından ‘kibirli’ olarak suçlanıp ‘maymuna dönüştürülmüş’lerdir.

İslam’ın tarih sahnesine dahil olduğu dönemde Kur’an’da Sebt günüyle ve diğer inkarcılıkları ile ilgili olarak Yahudilere yönelik eleştirilerin yer alması şaşırtıcı değildir. Vahiy, geldiği dönemdeki başlıca inanç/inkâr topluluklarını doğal olarak muhatap alacaktır.

Bu yazıda, İslam’a yöneltilen antisemitik olma suçlamasının nasıl temelsiz olduğunu, hatta gerçek antisemitizmin siyonizm olduğu sonucunu ispatlayacak mahiyette, bir Kurani ifadenin aslında Tanrı’ya isyan eden Yahudilerin kendi kullanımlarına işareten Yahudilerin kendi kaynaklarında kendileri hakkında geçtiğini göstermiş olduk. Yani Yahudi tanrısı, Yahudilerin bir kısmını “maymunlara ve şeytanlara çeviriyor.” Gazze ölse de, insanlığıyla tarihe kaydolacak. Gazzellilerin kan diyetinde kimlerin hissesi var ayrı bir mesele. Ancak zalimler, yani gerçek Hayot Adam (insansı hayvan) ise insanlığın utancıyla bu dünyada ve ahirette hesap verecekler.

[1]Bkz. Noam Pines, The Infrahuman : Animality in Modern Jewish literature, Albany : State University of New York Press, 2018.

[2] Bkz.Reuven Firestone, “Apes and the Sabbath Problem”, Bölüm 2, The Festschrift Darkhei Noam : the Jews of Arab lands / edited by Carsten Schapkow, Shmuel Shepkaru, and Alan T. Levenson, Koninklijke Brill NV, Leiden, The Netherlands, 2015, s. 26-49.

Kaynak: Bülent Şenay, 10 Haziran 2025, Fikir Coğrafyası.com 

Wednesday, 4 June 2025

Mealen Söylersek: Dinde Zorlama, Vesayet ve Tahakküm Olamaz… Mehmet Evkuran

Mealen Söylersek: Dinde Zorlama, Vesayet ve Tahakküm Olamaz…

Meallerde yapılan hataları, aşırı yorumları ve zorlamaları önlemenin yolu bilimsel eleştiri kanallarını açık tutmaktan geçmektedir. Dinî bilgi üretme çalışmalarını baskı altına almadan, kurumlar üzerinde vesayet kurmadan, dinî lobicilik arzularına alan açmadan bu sorunu çözmek mümkündür. Öncelikle meallerin denetlenmesi/yasaklanması sayesinde dinî düşüncede bir birlik oluşturulacağı düşüncesinin yanlışlığı fark edilmelidir.

Modernitenin politik hayata en bariz yansıması ve Batı dışı toplumları derinden sarsan etkisi, ‘ulus yaratma’ sürecinde yaşanan zorlamalardır. Ulus devletleşme süreci, ‘ulusu tepeden tırnağa yeniden yaratma’ arzusunu taşıyan politikalarla yürütüldü. Türkiye gibi toplumlarda bu süreç, din politikalarıyla ilerledi. Başlangıçta bu proje, dinin göz ardı edilmesi ve baskı altına alınması gibi radikal laisist uygulamalarla gerçekleştirildi. İlk aydınlanmacı dalga zaman içinde etkisini kaybetti ve dini modernleşme önünde bir engel olmaktan çıkarmak ve toplumsal hedeflere ulaşmaya katkı sağlayan bir etken olarak kullanmak yönetici kadronun arzusu haline geldi.

Geleneği ve onun baskın unsuru olan dini tasfiye etme ya da hiç olmazsa kontrol altında tutarak evcilleştirme girişimleri, kurumların da birer vesayet odağı olarak çalışmasına yol açtı. Geçmişiyle bağları kopmuş ve hafızası sıfırlanmış bir halkın her türlü biçimlenmeye açık olduğu düşünüldü. Geleneğin tasfiyesiyle yapay olarak yaratılan bir kültürel boşlukta seçkinlerin diledikleri gibi at koşturabilecekleri düşüncesi hâkimdi. Halkın çaresiz, cahil ve kör bir kitle olarak görüldüğü bu bakışın eğitime sonradan eklenen ‘yeni bir işlev’ olduğunu belirten Bauman bu durumu, kriz yönetimi türünden bir tepki olarak açıklar. Ona göre “Üzerinden geleneğin pespaye giysileri çıkarıldığında halk, ‘kendisi olarak insan’ın o saf, eski durumuna, insan soyunun ibret alınacak birer örneği durumuna indirgenmiş olacaktır. O zaman yalnızca bir niteliği paylaşacaklardır: Sonsuz işlenme, biçim verilme, kusursuzlaştırılma kapasitesi. Eski ve pejmürde giysileri üzerlerinden attıkları için yeniden giydirilmeye hazır olacaklardır. Bu kez elbise dikkatle seçilecek, titizlikle tasarlanacak ve Aklın öngördüğü gibi, ortak çıkar ölçüsüne uygun olarak biçilecektir” (Bauman, Yasa Koyucular ve Yorumcular, 85).

Modern zamanlar boyunca ‘halkı eğitmek’, yönetici kadronun ve farklı ideolojiden aydınların temel düşüncesi olmaya devam etti. Eğitimin her şeye kâdir olduğu yolundaki aydınlanmacı naiv bakış, halkı mutlak edilgenlikte esnek bir nesne varsaydı. Kendini bu varsayıma kaptıran toplumcu ideologlar, günün sonunda derin bir hayal kırıklığı yaşadı. Halkı kendi gerçekliği içinde görme olgunluğuna erişemeyen aydın-ideolog, hatasıyla yüzleşmek yerine halkı düşmanlaştırmayı tercih etti.

Batı’da toplumsal barış ve birlikte yaşama ilkesi olarak işlevselleştirilen laiklik, coğrafyamızda bir tür halk düşmanlığı ve gelenek karşıtlığı şeklinde anlaşıldı ve uygulandı. Laiklik uzunca bir süre gerilim hattı oldu. ‘Laiklik karşıtı eylemlerin odağı’ olmakla suçlanan ve mağdur edilen kesimler, ısrarla laikliğin açık bir tanımının yapılmasının gerektiğini savundu. Ancak laiklik hukuksal bir yaklaşımla tanımlanmadı ve bir ayraç olarak kullanılmaya devam etti. Laikliğin muğlak karakterde bir anayasal ilke olarak tutulması, aydınlanmacı politikalara yorumlarla ilerleyen ve genişleyen bir alan açtı. Hangi söz ve eylemlerin laikliğe aykırı düştüğü konusunun ucunun açık bırakılması ve bu konudaki kararın yorumculara bırakılması, vesayetçi güçlerin ‘rejimi koruma’ işlevlerini sürekli canlı tuttu.

 Toplumu kötülüklerden korumak ile onu baskı-kontrol altında tutmak arasında ince bir çizgi vardır. Ve bu denge çoğu zaman ihlal edilir. Diyanet’e mealleri denetleme ve yasaklama yetkisi veren yasanın arkasındaki niyet, uygulamada kolaylıkla kendini tasfiye ederek belirli bir din yorumunu sahiplenen lobiye kamu otoritesinin devredilmesi sonucunu doğuracaktır. Tıpkı laikliğin muğlaklığından yararlanarak ideolojik yorumlarla özgürlüklerin kısıtlanması gibi, ‘İslam’ın temel ilkelerine aykırı olma’ durumunun yorumlarla saptanmaya açık olması, dinî hayat üzerinde bir tahakküm kurulmasına yol açacaktır. Buraya kadar yapılan açıklamaların ana fikri şudur: Dini korumak düşüncesi, kimlik aşınması ve değer kaybına karşı toplumsal vicdanın bir tepkisi olarak son derece meşru ve haklıdır. Kimliğin kurulduğu ve korunduğu zemin sivil-toplumsal bağlamdır. Bu nedenle kimlik ve kültür ile ilgili konularda iktidarın dikeyliği değil, toplumun yataylığı belirleyicidir. Kamu kurumlarına kimlik ve değerlerin korunması görev ve yetkisinin yüklenmesi tarih boyunca ters tepmiştir. Öte yandan sivil inisiyatif ve entelektüel zekânın geri çekilmesine yol açacak tahakküm uygulamaları, dindar zihne tanıdık görünse de, gerçekte erken Aydınlanmacı aklın, toplumu yeniden yaratma arzusunun kılık değiştirmiş bir formudur.

Diyanet-İlahiyat İlişkileri

Diyanet’e mealleri denetleme görev ve yetkisini veren yasa, diyanet-ilahiyat ilişkilerine doğrudan yansıyan bir etki yaratacaktır. Denetleme ve yasaklama yetkisinin nasıl ve ne şekilde yerine getirileceğinden bağımsız olarak, hangi mealin meşru olduğu kararının Diyanet’e verilmesi, ilahiyatlar üzerinde bir vesayet ve tahakküm oluşturacaktır. Kur’an’ın baştan sona mealini yapma amacını gütmeyen, sadece belirli ayetlerin anlaşılması ve yorumlanması konusuna odaklanan bilimsel yayınlar da denetleme/yasaklama konusu haline gelebilir. Yasanın amacının bu olmadığını söylemek rahatlatıcı ve güven verici olmayacaktır. İlahiyatçı akademisyenlerin yayımladığı kitap ve makalelerde, ekollerin ve düşünürlerin naslara dair farklı, çelişik yorum ve açıklamalara yer verilir. Değerlendirme yapan yazar kendi yorumunu, bunu yansıtan meal tercihini ya da alan uzmanı olarak kişisel önerisini dile getirir. Sonuçta bu da bir meal faaliyetidir ve denetleme konusu yapılabilir. Diğer yandan yazar eserinde, eleştirel amaçlı yapılan aktarmalarla sorunlu gördüğü meal örneklerini hatırlattığında, dolaylı olarak bu da sakıncalı bulunabilir. Diyanet’i, bilimsel kurumlar olan ilahiyatların ve teoloji ile ilgilenen alanların tepesine ‘bilimsel olmayan beklenti ve gerekçe’lerle yerleştirmek, ilahiyat alanındaki kısırlaşmayı, çölleşmeyi ve içe kapanmayı daha da artıracaktır.

Meallerin denetlenmesi ile ilgili yasayı çıkaran lobinin, İslam’ın temel ilkelerinin korunmasından daha öte ve özel amaçları olduğu hissedilmektedir. Bu da hâkim geleneksel din anlayışımızı oluşturan Sünnî inanç sisteminin korunması ve güçlendirilmesidir. Siyasî ve dinî muhafazakârlığın ortaklaşa sahiplendiği bu hassasiyet, korumaya çalıştığı şeyi yok eden, görme yetisini kaybetmiş yıkıcı bir sevgiye dönüşmüş görünüyor. Öncelikle Anadolu’ya özgü din anlayışını oluşturan unsurlar konusunda derin bir bilgisizlik ya da görmezden gelme halini yansıtıyor. Şöyle ki; Anadolu Sünnîliği diğer formlardan farklı olarak esnek ve kapsayıcıdır. Gücünü ve etkisini mezhep içi çoğulculuğu koruyabilmesine borçludur. Bu durum tefsirlere de yansımıştır. Osmanlı coğrafyasında cebr (insanın kader mahkûmu olduğu inancı), özgür irade, vahdet-i vucûdcu tasavvuf, vahdet-i şuhudcu tasavvuf, Ehl-i hadis-Selefî görüşleri içeren tefsirler, kütüphanelerin parçası olmuştur. Hatta İmam Mâtüridî’nin eserleri gün yüzüne çıkarılmamışken, Ehl-i Sünnet dışı sayılan Mutezile ekolünden Zemahşerî’nin tefsiri, ilmî bir nezaket ve titizlikle uzun yıllar Osmanlı medreselerinde okutulmuştur. Oysa meallere yönelik yasaklama mezhep içi çoğulculuğu ortadan kaldırma faaliyeti olarak çalışacağından tarihsel ve teolojik meşruiyetten yoksundur. Öte yandan temelde hizmet odaklı tanımlanan bir kuruma bilimsel çalışmaları denetleyen bir yetki vermek, ilahiyatlar üzerinden edindiğimiz modern kazanımları ve dinî entelektüalizmi yok edecektir. Bu bağlamda kültürel alanda yer alınamayışın nedenlerini çok uzaklarda aramamak gerekir.

Meal bir yorum ve tevil faaliyetidir. Geleneğimizde örnekleri görüldüğü gibi tevilin meşruiyeti, ilkeleri ve sınırları üzerinden ‘bilimsel’ olarak bir eleştiri ve denetleme ihtiyacı her zaman vardır. Tercüme de aslında yorumdan uzak değildir. Kur’an dilinin simgesel anlatımları düz çeviriye çoğu zaman imkân tanımaz. Konunun özünde Kur’an metninin yorumlanması olduğu unutulmamalıdır. İnsanlık için bir rehber olan Kur’an’ın ‘okuyucu dostu’ bir metin olarak bilinçli boşluklar bırakarak insanı tefekküre yönelttiği açıktır. Tefekkür sahibi bir okuyucu-yorumcu olarak meal yazarının kişisel izlenimlerini ve kanaatlerini iyi niyetle ve sorumluluk bilinciyle diğer tefekkür sahipleriyle paylaşması, taşıdığı tüm risklere rağmen, düşünce dünyamızı genişleten ve zenginleştiren bir çaba olarak görülmelidir.

Diyanet’in de kendine özgü bir meal tarihi vardır. Bu tarih sürekli kendini güncelleyen bir süreç izlemiştir. Önceki meallerle sonraki mealler arasındaki farklar, Diyanet’in de bu yorumlama sürecine dahil olduğu göstermektedir. Diğer açıdan onun da meal enflasyonuna katkı sunduğu söylenebilir. Bu durum aslında bir sorun olmaktan çok, anlaşılır ve makul bir dille Kur’an’ın okuyucuya sunulması olarak görülmelidir. Diyanet için meşru olan bu çaba diğer meal yazarları için de pekâlâ geçerlidir ve caiz olmalıdır.

Tüm bunlar, mealler dünyasında sorunlar yaşanmadığı ve okuyucuyu yanlış yönlendiren örnekler olmadığı anlamına gelmez. İlahiyat fakültelerinin farklı disiplinlerinde çalışan akademisyenlerin, Kur’an ayetlerinin metnin mesajına ve bütünlüğüne uygun olmayan meal ve yorumları düzeltme amacını güden bilimsel yayınlarının sayısal çokluğu ve niteliksel farklılığı bu sorunun akademide de fark edildiğinin kanıtıdır. Meallerde yapılan hataları, aşırı yorumları ve zorlamaları önlemenin yolu bilimsel eleştiri kanallarını açık tutmaktan geçmektedir. Dinî bilgi üretme çalışmalarını baskı altına almadan, kurumlar üzerinde vesayet kurmadan, dinî lobicilik arzularına alan açmadan bu sorunu çözmek mümkündür. Öncelikle meallerin denetlenmesi/yasaklanması sayesinde dinî düşüncede bir birlik oluşturulacağı düşüncesinin yanlışlığı fark edilmelidir. Diyanet meallerle ilgili tespit ettiği hataları gerekçeleriyle birlikte yazarlara göndereceği bir iyi niyet mektubuyla bildirebilir. Dikkate alınmayan ve ‘kabul edilemez’ bulduğu hata ve yanlışları kendi yayın organlarında kamuoyuyla paylaşabilir. Bu yöntem onun irşad ve pedagojik inisiyatif yönünü güçlendirecek, onu yasaklayıcı bir ‘konsil’ ve vesayet kurumu durumuna düşmekten alıkoyacaktır. İlahiyat fakültelerinin de kendi saygınlıklarını ve işlevlerini savunması, akademik hayatın ayrılmaz parçası olan çeşitlilik ve zenginliği koruması, geçmişte 28 Şubatçı seküler lobinin onayını alma baskısına karşı direndikleri gibi, yeni dönemde de bazı dinî lobilerin gözünde meşruiyet kazanma telaşından özgürleşerek özgün, bilinçli ve sorumlu bir duruş sergilemeleri gerekir. Hakikate uyumlu düşünmek, konuşmak ve yaşamaktan daha sağlam ve sahici bir meşruiyet olamaz. 

Mehmet Evkuran, 4 Haziran 2025

https://www.perspektif.online/mealen-soylersek-dinde-zorlama-vesayet-ve-tahakkum-olamaz/ 

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...