Risalet ve Strateji
Avrupa’nın İşgallerini İslami Fetihlerden Farklı Kılan Nedir?
Hz. Peygamber (s.a.v.) gelir gelmez stratejik ve kuşatıcı bir bilincin oluşmasını sağladı. Din olmasaydı Araplar böyle bir bilince ulaşamazdı. Nitekim bu bilinç sayesinde birkaç sene içinde dünyanın iki büyük kutbunu devre dışı bırakıp dinamik, atılgan ve yaratıcı bir imparatorluk kurmayı başardılar.
Avrupa’nın ise Şarlman döneminden başlayarak Haçlı Seferleri zamanına kadar aralarında birlik oluşturmaktan başka, bu imparatorluk karşısında yapacak bir şeyleri yoktu. Öte yandan Avrupalılar, parçalanmaya başladıklarını ve ekonomik olarak çöktüklerini de fark etti. Bu gelişmeler on beşinci ve on altıncı asırlarda, dünya ticaret yollarının hâkimiyetinin Osmanlı Devleti’nin elinde olduğu zamanlarda oluyordu. Avrupalı seçkin burjuva sınıfı, Hindistan ve Çin’deki hammaddelere doğrudan ulaşmak için bir arayışa girdi ve bu arayış neticesinde coğrafi keşifler meydana geldi. Portekizliler Ümit Burnu’nu geçerken İspanyollar Latin Amerika’ya yöneldi. Bu sayede Avrupa’nın ekonomik fetihleri de başlamış oldu. Bunun da ticaret yollarını egemenliği altında tutan İslam dünyasının tekelinin kırılmasında büyük bir etkisi oldu. Doğal olarak Osmanlı Devleti’nde korkunç boyutlara ulaşan bir ekonomik gerileme yaşanırken Avrupa ülkeleri de ekonomik anlamda büyük bir gelişme içine girdi.
Coğrafi keşiflerle birlikte belirginleşen en önemli hadise ise sömürgeciliğin ortaya çıkması oldu. Roma İmparatorluğu’nun varisi olan Batı, egemenlik ve kapitalin bir merkezde toplanmasına inanıyor ve bu kavram, Batılı stratejik ve siyasal aklın bir köşesinde hazır bekliyordu. Buna rağmen Müslüman fatihler, egemenlik ve kapitali tekellerine almak suretiyle yeryüzünde büyümek gibi bir amaç gütmüyordu. Zira İslam pratiğinde egemenlik, iktidar merkeze ait bir mülk değildir. Aksine merkezin görevi; egemenlik kanallarını ve servetin kaynaklarını, iktidarı tekeline almadan ve servete el koymadan düzenlemekti.
Müslümanlar, Şam Diyarı’nı fethettiği zaman halkının çoğunluğunu Hristiyanlar oluşturuyordu; Irak ve Mısır içinde durum farklı değildi. Hiç kimse onları bir başka dine girmeye zorlamadı. Bu yüzden bu bölgelerde yaşayanlar bir asırdan fazla bir zaman Hristiyan olarak kalmaya devam etti. Kuzey Afrika’da da Araplar  çoğunluğu oluşturmuyordu. Nitekim Kuzey Afrika’nın fethi ile Berberiler herhangi bir aşağılanmaya, ötekileştirmeye maruz kalmadan Fatihlerle olumlu bir etkileşim içine girdi. Kendilerini Fatihlerle eşit bir konumda buldular ki Roman’ın egemenliğinde böyle bir duruma hiçbir zaman tanık olmamışlardı.
Fethedilen ülkelerin halkları, adına hilafet denilen geniş bir şemsiyenin altında kendi memleketlerine yönetiyordu. Hilafet yönetimi gerek iktidar açısından gerekse servetin dağılımı bakımından merkezi bir karaktere sahip değildi. Bundan dolayı bu sosyolojik karışım; komutanlar, kadılar, âlimler, fakihler, tarihçiler ve filozoflar barındıran büyük bir imparatorluk olmaya doğru büyüdü. Bu yapı; farklı sosyal sınıflardan, değişik ırklardan meydana gelen eşsiz bir karışım. Birbirleriyle karışıp kaynaşmış, en ileri düzeyde çeşitlilikler barındıran bir ümmet oluşturmuşlardı.
Bu yönüyle İslami fetih anlayışı, şüphesiz Avrupa’nın istila ve işgal kavramından tamamen farklı. Çünkü Roma Devletine hakim olan anlayışa göre, Roma’ya katılan bir kimse boyun eğen, itaat eden, Roma’nın egemenliğini kabul eden ve fiili olarak romanın emirlerinin yerine getiren biri olur ama Romalı olmazdı; bilakis ikinci sınıf bir Roma vatandaşı olarak kalır ve bağımsız bir siyasal iradesi olmazdı. Kadim Roma’nın bu geleneksel tutumunu, Avrupa’nın coğrafi keşiflerinden sonraki sömürgecilik çağındaki tasarruflarında gözlemlemek mümkündür."
Wadah Khanfar - Risalet ve Strateji, Vadi Yayınları, 21-22
Adalet, Özgürlük ve Eşitlik Devriminden Sonra: Ezilen Halklar Neden Yıkımdan Başka Bir Şey Görmedi?
İslami fetihler ile Batılı işgaller arasındaki temel fark, fetih ya da yayılmanın amacında gizlidir. Müslümanlar, fetihlere başladıkları zaman Allah’ın mesajını insanlara müjdeliyorlardı; asıl görevlerinin bu mesajı başka milletlere ulaştırmak ve onları bu mesajı benimsemeye çağırmak olduğuna inanıyorlardı. Eğer mesajı benimser ve iman ederlerse, fetihlerle her bakımdan eşit hale gelirlerdi. Batılılar ise böyle bir mesaja sahip değildi; bilakis yayılmalarının tek gerekçesi, maddi kazançtı. Bugün adına “Avrupa değerleri” adı verilen hususlar dahi Aydınlanma Çağı’ndan itibaren şekillenmeye başlamış; ancak her zaman ve sadece Avrupalı olanlar için geçerli kabul edilmiştir. Bu ilkeleri ve değerleri, sömürge halklarına ulaştırmak gibi bir görevleri olduğuna hiçbir zaman inanmadılar. Örneğin Fransız Devrimi ile özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri ortaya çıktı. Ancak bu ilkeler, Fransız sınırlarının ötesine taşınmadı. Fransa, Kuzey Afrika’ya gelince oranın halkına kardeşlikle ve eşitçe muamele etmedi; aksine Kuzey Afrikalılar, Fransızlardan şiddetten, katliamdan, yıkımdan, yerle bir edilmekten, toplumsal soykırımlardan başka bir şey görmedi.
Müslümanlar ise Allah’ın mesajını alıp Kuzey Afrika’ya gittiklerinde bu mesajı oranın halkına iletti ve onlar da mesajı kabul edip Müslüman olarak bu yükümlülüğün ortakları haline geldi. Müslümanların onlara karşı muamelesi, ilahi mesajın öngördüğü ahlak prensiplerine dayanırken Avrupalıların bize karşı muamelesi, ilahi mesajın gerektirdiği ahlak prensiplerine uygun değildi. Dolayısıyla “Fransa, özgürlük ve demokrasinin doğduğu yerdir” denildiğinde, bu ifade ancak Fransızlar ve Roma medeniyetinin tarihsel mirasçıları olan Avrupalılar için doğrudur; fakat bu değerler hiçbir zaman bize yönelik uygulanmadı.
Napolyon Bonapart, Fransız Devrimi’nden kısa bir süre sonra 1798 tarihinde Mısır’a sefer düzenledi. Peki Mısır’a Fransız Devrimi’nin öne çıkardığı değerleri, eşitlik ve özgürlük ilkelerini mi götürdü? Ardından on dokuzuncu yüzyılda Kuzey Afrika’ya saldıran ordular, bu değerleri mi getirdi yoksa tamamen bu değerlerin aksine mi hareket ettiler? Hayır, aksine Afrika’nın yerli halkından milyonlarcasını öldürdüler ve bir o kadarını da köleleştirdiler.
İşte İslami stratejinin, yayılma kavramına ilişkin mantığı ile Avrupa stratejisinin mantığı arasındaki temel ve karakteristik fark budur. İslami fetihlerin esasını, ülkelerin halklarına kendileri olarak uyanışlarını gerçekleştirmek oluştururken Avrupa’nın sömürgeci mantığının esasını egemenlik ve servetin tekelde toplanması oluşturmaktadır. Bu, Roma İmparatorluğu’ndan kalan bir mantıktır. Liberal değerler ise sadece Avrupalılar veya Batılılar için geçerlidir. Nerede olursa olsun Avrupalılar, insanı özgürleştirmek gibi bir ilkesi yoktur.
Müslüman fatihlerin ilkeleri nerede, Fransız Devrimi’nin ilkeleri nerede, Fransızların geliştirdikleri hak, adalet ve eşitlik ilkeleri nerede? Avrupa orduları ülkelerimizi işgal ederken Avrupa’nın Aydınlanma Çağı’ndan beri dile getirdiği demokrasi, hukuk devleti ve mülkiyet özgürlüğü neredeydi? Avrupalılar neden sömürge halkları için bu ilkeleri işletmez? Niçin sömürge halkları; Avrupalı düşünürlerin, filozofların Batılı toplumlar için ortaya koydukları parlak prensiplerden, etkileyici ideolojilerden yararlanamazlar?
Belki de bu soruların cevabı –bir kez daha– egemen Roma medeniyeti kavramında gizlidir.
Wadah Khanfar - Risalet ve Strateji, 23-24
***
Bazı Avrupalı filozofların ortaya koydukları yüksek, göz kamaştırıcı değerler hayranlık uyandırıcıdır ve bunlardan yararlanmamız gerekir. Ancak bilinmesi gerekir ki bu değerlerin evrenselleşmesine, Batı’nın çıkarlarına hizmet etmediği sürece izin verilmez.
Mesela bir ülkede demokrasinin hâkim olması Batının çıkarına uygunsa o, son derece desteklenir; ancak Avrupa'nın stratejik metoduna göre hareket etmeyen bir halk, kendi kararıyla böyle bir yolu seçerse o zaman Avrupalılar tereddütsüz o ülkede diktatörlüğün hâkim olmasını tercih eder.
Dolayısıyla demokrasi bir değer değil, bir çıkar aracıdır. Ahlaki bir boyutu yoktur; aksine çıkar boyutu her zaman ön plandadır. Nitekim Avrupa stratejisinin eksenini oluşturan şey de sadece Batı'nın çıkarıdır.
Wadah Khanfar - Risalet ve Strateji, 25
***
Nitekim Şerif Hüseyin'e Aden'den İskenderun'a kadar uzanan, doğal sınırlarıyla bütün Arap Yanımadası'nı kapsayan bir krallık sözü vermişlerdi. Bunun karşılığında ise Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanması isteniyordu. Sonra bütün bunların bilinçli olarak söylenmiş bir yalan olduğu ortaya çıktı.
Avrupalıların Şerif Hüseyin b. Ali'ye verdikleri bu sözler, Avrupa'nın Osmanlı Devleti'ni yenmesi amacına yönelik çıkar stratejisinin bir sonucundan başka bir şey değildi. Zira amaçları, Osmanlı'yı saf dışı bıraktıktan sonra bölgeye hâkim olmaktı. Burada sadece Britanya'nın ve Fransa'nın çıkarı vardı; bağımsızlık ve özgürlük vaatleri ise yalnızca birer yalandı. Bunun sebebi Şerif Hüseyin'in -örneğin- İslamcı bir terörist (!) veya şu günlerde dedikleri gibi bir radikal İslamcı olması değildi ki Şerif Hüseyin böyle bir insan değildi. Aksine Şerif Hüseyin, günümüzün ifadesiyle "ılımlı" bir grubun mensubu sayılırdı ve Britanya'ya yakındı. Buna karşılık "şiddet yanlısı radikal" bir grup vardı ki bunlar, Necid bölgesindeki Vehhabîlerdi. Nitekim İngilizler, Şerif Hüseyin'in hükmettiği Hicaz'ın Abdülaziz b. Suûd'un eline geçmesi için gerekli desteği sunmaktan çekinmediler."
Wadah Khanfar - Risalet ve Strateji, 26
***
Zayıfken Saldırganlaşmak: Batı’nın İslam’la Sorunu Nedir?
İslam’ı ehlileştirmek, onu geleneksel bir din olmaktan çıkarıp modern, çağdaş bir din hâline getirmek, yukarıda işaret ettiğimiz Batı’nın çıkarları bağlamında ele alınması gereken bir konudur. Diğer bir ifadeyle bu düşüncenin amacı, Arap ve İslam âleminin Batı merkezli sistemin yörüngesinde kalmasını sağlamaktır.
Batı açısından İslam, büyük bir sorun teşkil eder; çünkü büyük Batı’nın bir din olarak İslam’ın karşısına çıkacak gücü yoktur. O hâlde İslam’ı bir din olmaktan çıkarıp sırf bir ideolojiye dönüştürmek gerekir. Bu yüzden Batılı söylemde “din” niteliği İslam’dan âdeta sürüldü ve daha çok bir ideoloji olarak gündeme getirilmeye başlandı; terörle, siyasal İslam kavramıyla ilintili bir ideoloji… Batı zihninde ideoloji kavramı, kötü çağrışımlara sebep olur. Her şeyden önce Komünist ideolojiyi ve Soğuk Savaş dönemini hatırlatır. Bundan önce de Nazi ideolojisini çağrıştırır. Bu nedenle Batı’da bir ideolojiyle savaşmak ve mücadele etmek, bir dinle savaşmaktan çok daha kolaydır. Böyle olunca da “aşırılık” özel bir istisnai olgu olarak belirginleşir ve ona karşı yasa dışı, adalet karşıtı, eşitlikle bağdaşmayan, kanunun rutin egemenliğini hiçe sayan yöntemlerle mücadele hakkı doğar.
İslam meselesini; terör ve aşırılık üzerinden özetlemek, Müslümanlara karşı takınılacak tutumun istisnai, olağanüstü bir zeminde gerçekleştirilmesini hedeflemektedir. Bunun gerisinde ise Batı’da yaşayan Müslümanların Avrupalılarla eşit vatandaşlar olma hakkını ortadan kaldırma zihniyeti yatmaktadır.
Günümüzde biz, son derece tehlikeli bir süreçle karşı karşıyayız. Bunun çok önemli bir sebebi var: Bugünkü Avrupa zayıf ve kafası karışık vaziyettedir. Tarih boyunca defalarca görüldüğü gibi Avrupa, zayıf düşünce saldırganlaşır ve çok daha tehlikeli hâle gelir. Avrupa şu anda ekonomik ve siyasal açıdan zayıf olup dağılma sürecine girmiştir. Britanya, Avrupa Birliği’nden ayrıldı ve bütün Avrupa’da aşırı sağ akımlar güç kazanmaya başladı. Ayrıca Kıta Avrupası da mültecilerin akınına uğramış durumdadır. Fransa’da ise Macron ile Marine Le Pen arasında dozajı gittikçe artan, mültecilerle ilgili mücadele… Bütün bunlar, normalde saldırganlaşmaya ve “öteki” olana düşman olmaya yol açar. “Öteki”nden kasıt ise günümüzde Müslümanlardır.
Wadah Khanfar - Risalet ve Strateji, 28
***
Avrupa Açısından Ortak Düşman: Bu Çağın Yahudileri Müslümanlar mı?
Bir zamanlar Avrupa’nın “öteki”si Yahudilerdi. Günümüzde ise Yahudi asıllı Amerikalı stratejist George Friedman’ın yıllar önce dile getirdiği öngörünün gerçekleştiğini görüyoruz: “Müslümanlar, Avrupalılar açısından bu çağın Yahudileri olacak.”
Peki neden? Çünkü parçalanmış Avrupa toplumlarını bir araya getirecek, özellikle aşırı sağa yönelen kitleler açısından bir düşmana ihtiyaç var. Bu yüzden ortak bir düşmanın bulunması kaçınılmazdır. Gereken düşman da bulunmuştur; hatta bu düşman, uzun zamandan beri medya ve siyaset aracılığıyla hazırlanmış ve özenle zihinlere kazınmıştır.
Bu düşman, başını örter ve düşmanın sakalı uzundur; Fransa’nın önceki başkanlarından Jacques Chirac’ın dediği gibi etrafı kokuya boğan baharatlı yemekler yer. Bu düşman, kadın ile erkeği eşit görmez, “eşcinsel” ilişkiye inanmaz. Kısacası, düşman hazır bekliyor. Geriye bir tek onun “insan” vasfından çıkarılması kalıyor; çünkü ancak o zaman vatandaşlık ve yasal haklardan istisna tutulabilir.
Batı’nın sıkça kullandığı “ılımlı” söylemi, aslında bir nefret söylemidir. Batı’daki iktidar odakları, İslam’ın yenilenmesi (tecdit) hususunda bize yardım etmeyi amaçlamaz. Toplumsal ve kültürel yapımızda belli başlı reformlar yapmaya yönelmemiz gibi bir amaçları da yoktur. Hiçbir zaman böyle bir hedefleri olmadı. Batı’nın “İslam krizi” adı verilen söylemle güttüğü iki amacı vardır: İslam’ın ruhunu yitirmesi ve Batı merkezinin yedeğindeki detay bir kültüre dönüşmesi. Bunu yapmazsa o zaman İslam, Avrupa değerler sisteminin dışında kalan aşırılıklara ait bir ideolojidir ve hedefe konulması gerekir. Ilımlı ve aşırı İslam tartışması tam anlamıyla bundan ibarettir.
Müslümanlar olarak bu tuzağa düşmememiz gerekir. Bizim kendimizi yenileyemememiz bir zorunluluktur. İslami bilincimizi sürekli olarak gözden geçirmeli, sahip olduğumuz düşüncelerinin çoğunu ıslah etmeliyiz. Bunda en ufak bir kuşku yoktur; fakat bu yenilenmeyi, kendi düşünce sistemimiz içinde ve kendi özgün usulümüz çerçevesinde kendimiz gerçekleştirmeliyiz. Ancak bu takdirde, yaptığımız yenilik, uyanışımıza ve bağımsızlığımıza hizmet eder ve küresel anlamda insanlıkla diyaloğa geçmemizi mümkün kılar.
Wadah Khanfar - Risalet ve Strateji, 29-30
***
Artık bütün bu hatalardan istifade etme zamanıdır. İslam'ın bütün değerleriyle geleceğimizde etkin olacağına inanan yepyeni bir akımın doğumunu gerçekleştirmek zorundayız. Bundan maksat, evrensellik özelliğine sahip İslam'dır.
Zamanda ve mekânda aktif olan, çağın sorunlarına çağın diliyle hitap edebilen, bir düşünce akımının rehinesi olma ve bir fikir tarafından talan edilme tuzağına düşmeyen, uzak geçmişin hatıralarıyla oyalanan bir donukluğun esiri olmayan İslam anlayışıdır.
Bu ümmetin, yeni değerleri temsil eden bir nesil ortaya çıkaracağına inanıyorum. Bu nesil çağın gereçleriyle, imkânlanıyla uyumlu hareket ederken temel değerlerini çağ ile doğrudan temas kurmaya feda etmeyecektir.
Wadah Khanfar - Risalet ve Strateji, 33