Tuesday, 30 June 2020

Ruhsal Tekamül Ya Da İnanç Aşamaları - M. Scott Peck

Ruhsal Tekamül Ya Da İnanç Aşamaları 


Çağlar boyunca kendilerini gözlemleyen derin-düşünürler, hepimizin ruhsal olarak aynı yerde bulunmadığımızı fark etmişlerdir. Ruhsal tekamülün farklı aşamaları vardır. Bugün bu konuda yazanlar arasında en çok tanınan kişi Emory Üniversitesi'nin Candler Teoloji Fakültesi'nde öğretim üyesi olan ve diğer kitapların yanı sıra, İnanç Aşamaları adlı kitabın da yazarı olan James Fowler'dir. s. 123

Fowler, ruhsal tekamül altı aşamasını tarif eder; ben bu aşamaları rafineleştirerek dörde indirdim, ama biz esasen aynı şeyi söylüyoruz.

Ben, bu aşamalarla ilgili kendi anlayışıma, kitaplardan öğrenerek değil, deneyimlerimle -özellikle ''mantıklı görünmeyen'' deneyimlerle- ulaştım. Bu deneyimlerden birincisini, On beş yaşındayken Hıristiyanlığın ne olduğunu incelemek için çevredeki bazı kiliseleri ziyaret ettiğimde yaşamıştım. Ziyaret etmeye karar verdiğim ilk kilise evimizin birkaç sokak aşağısındaydı; bu kilise o zamanın en ünlü vaizine pazar vaazları radyo kanallarından yayınlanan bir vaize sahipti. On beş yaşında olmama rağmen bu adamın bir sahtekar olduğunu fark etmekte hiç zorlanmadım. Sonra aynı sokaktan yukarı doğru çıkıp, yine, birincisi kadar olmasa da, tanınmış bir vaize sahip olan başka bir kiliseye gittim. On beş yaşında olmama rağmen bu vaizin kutsal bir adam olduğunu, gerçek bir tanrı adamı olduğunu görmekte hiç zorlanmadım. Bu durum bana hiç mantıklı görünmemişti ve bu sonraki yirmi beş yıl boyunca Hıristiyan kilisesine sırtını dönmemin nedenlerinden biriydi. s. 123-124

Mantıklı görünmeyen ve deneyimlerden bir başkası hayatımda daha sonra yavaş yavaş meydana geldi. Ben birkaç yıl boyunca psikoterapist olarak çalıştıktan sonra, garip bir kalıp ortaya çıkmaya başlamıştı. Eğer acı, üzüntü ve zorluk çektikleri için bana terapiye gelen kişiler dindar iseler, onlar terapiye gerçekten katıldıklarında, çoğu zaman, terapiyi dini sorgulayanlar, kuşkucular, agnostikler, hatta ateistler olarak tamamlıyorlardı. Ama eğer acı, üzüntü ve zorluk çektikleri için terapiye gelen kişiler ateist, agnostik ya da kuşkucu iseler, onlar terapiye gerçekten katıldıklarında, çoğu zaman derin bir biçimde dindar ya da spiritüel kişiler olarak tamamlıyordulardı. Bu kalıp da bana hiç mantıklı görünmemişti. Aynı terapist ve aynı terapi başarılı ama tamamen zıt sonuçlar veriyordu. Ben önce bunun nedenini anlayamadım ama sonra, yavaş yavaş, hepimizin ruhsal olarak aynı yerde olmadığımızı ve farklı tekamül aşamalarının bulunduğunu anladım. Ancak, biz onlara İhtiyat ve esneklikle bakmalıyız. s. 124-125

Ruhsal tekamülün Birinci Aşaması, benim ''kaotik/antisosyal'' olarak nitelendirdiğim aşamadır. Bu aşama, nüfusun -benim yalan insanları olarak adlandırdığım insanlar da dahil olmak üzere yüzde yirmisini kapsıyor olabilir. s. 125

Genel olarak, bu, maneviyatın ve ruhsallığın olmadığı bir aşamadır ve bu aşamadaki insanlar ahlak kurallarını hiçe sayan, ilkesiz insanlardır. Ben bu aşamayı anti-sosyal olarak adlandırıyorum, çünkü onlar sevecenmiş gibi davranabilmekle birlikte, aslında, onların insanlarla tüm ilişkileri kendi çıkarlarını gözetici ve -açıkça olmasa bile- kurnazca yönlendiricidir. Bu aşama kaotiktir, çünkü bu insanlar ahlak kurallarını hiçe saydıklarından ve ilkesiz olduklarından, onları yönetebilecek, kendi iradelerinden başka bir mekanizmaya sahip değildirler. Kontrol edilemeyen irade bir gün bir yöne, ertesi gün başka bir yöne gidebildiğinden, onların varlığı sonuçta kaotiktir. Bu aşamadaki insanların başları sık sık derde girer ve onları çoğu zaman hapishanelerde, hastanelerde ya da evsiz barksız olarak sokaklarda bulabilirsiniz. Ancak, bazıları bazen, elde etmek istedikleri şey uğruna çok disiplinli olabilir ve epeyce prestij ve güç içeren mevkilere yükselebilirler. Hatta onlar devlet başkanları ya da ünlü vaizler bile olabilirler. s. 125

Birinci Aşamadaki insanlar zaman zaman kendi varlıklarının kaosuyla temasa geçebilirler. Onlar bunu yaptıklarında, bu belki de bir insanın yaşayabileceği en acı verici deneyim olur. Genellikle, onlar o deneyimi iyi kötü atlatırlar, ama eğer bu acı verici deneyim devam ederse onlar kendilerini öldürebilirler ve ben nedeni açıklanamayan bazı intiharların bu kategoriye girebileceğini düşünüyorum. Ya da bazen onlar bir dönüşüm geçirerek İkinci Aşamaya geçebilirler. Böyle dönüşümler, çoğu zaman -çoğu zaman diyorum, çünkü daima istisnalar vardır- çok ani ve çarpıcı bir biçimde meydana gelir. Bu durumda sanki Tanrı aşağı uzanıp o ruhu yakalar ve ona aniden büyük bir atılım yaptırır. O kişiye şaşırtıcı bir şey olur ve bu çoğu zaman tümüyle bilinçsiz olarak gerçekleşir. Eğer bu bilinçli kılanabilseydi, bunun sanki o kişinin kendi kendine, ''ben bu kaostan kurtulmak için her şeyi yapmaya, beni yönetecek bir kuruma teslim olmaya bile gönüllüyüm'' demesi gibi olacağını düşünüyorum. s. 126

Böylece, onlar dönüşüm geçirerek benim ''formsal/kurumsal'' olarak nitelendirdiğim İkinci Aşamaya geçerler. Ben onu kurumsal olarak nitelendiriyorum, çünkü bu aşamadaki insanlar, kendilerini yönetecek bir kuruma muhtaçtırlar. Bazıları için bu kurum bir hapishane olabilir. Diğerleri için bu kurum ordu olabilir. Bazıları için de, onların yönetilmek için kendilerini teslim ettikleri kurum, son derece organize bir anonim şirket olabilir. Ama çoğu insan için, o kilisedir. Gerçekten de, düzenli olarak kiliseye gidenlerin büyük çoğunluğu İkinci Aşama -formsal/kurumsal aşama- kategorisine girer. Bu aşamalar içinde derece derece değişmeler olsa da ve hiçbir şey kesin olarak saptanmış olmasa da, İkinci Aşamada belirli şeyler insanların dini davranışını karakterize eder. Onlar yönetilmeleri için kilise kurumuna muhtaçtırlar ve benim bu aşamayı formsal olarak da adlandırmamın nedeni, bu insanların dinin formlarına çok bağlı olmalarıdır. s. 126-127

Eğer birisi formları veya ritüelleri değiştirmeye, onların ortak dualarını değiştirmeye ya da yeni ilahiler takdim etmeye başlarsa, İkinci Aşama insanları bundan çok rahatsız olurlar. İkinci Aşamadaki insanların dinlerinin formlarının değiştirilmesinden çok rahatsız olmalarında şaşılacak bir şey yoktur, çünkü onların kaostan kurtulmak için -bir yere kadar- bel bağladıkları şey o formlardır. s. 127

Bu aşamada insanların dini davranışlarını karakterize eden başka bir şey onların Tanrı'yı tamamen dışsal bir varlık olarak görmeleridir. Onlar, Tanrı'nın her birimizin içinde yaşayan -teologların ''insanın özünde var olan'' dedikleri- yanını, insanın özünde bulunan tanrısallığı anlamazlar. Onlar, (teologların her yerde hazır ve nazır olduğunu söyledikleri) Tanrı'nın sadece yukarıda, dışarıda var olduğunu düşünürler. Onlar Tanrı'yı genellikle erkeksi bir tip olarak tasavvur ederler ve onun sevecen bir varlık olduğuna inansalar da, O'na -uygun durumlarda kullanmaktan çekinmediği- cezalandırıcı bir gücü de atfederler. Bu, Tanrı'yı gökyüzünde yaşayan dev bir iyilikçi polis olarak görmektir. Birçok bakımdan, bu, İkinci Aşamadaki insanların tam ihtiyaç duydukları türde bir Tanrı'dır. s. 127-128

Diyelim ki İkinci Aşamada bulunan iki kişi karşılaşır evlenir ve çocuk sahibi olur. Onlar çocuklarını istikrarlı bir evde büyütürler, çünkü istikrar, değişmezlik İkinci Aşamadaki insanlar için çok değerlidir. Kilise, çocukların önemli olduklarını ve onlara saygılı davranılması gerektiğini söylediği için, onlar çocuklarına saygılı davranırlar. Onların sevgisi zaman zaman, dinin ruhundan daha çok dini yasalara aşırı riayetten kaynaklanıyor olsa da ve yaratıcılıktan yoksun olsa da, yine de onlar sevecendirler, çünkü kilise onlara, sevecen olma ve nasıl sevecen olacakları konusunda az da olsa bir şeyler öğretir. s. 128

Böyle istikrarlı ve sevecen bir evde büyüyen, kendisine saygılı davranılan ve önem verilen bir çocuğa ne olur? Bu çocuk onlar ister Hıristiyan, ister Müslüman, ister Budist veya Yahudi olsunlar -ebeveynlerinin dinî prensiplerini ana sütü gibi emeceklerdir. O, ergenlik çağına geldiğinde, bu prensipler onun kalbine kazınmış ya da -psikiyatri terimle- içselleştirilmiş olacaktır. Ama bu vuku bulduğunda, bu genç, yönetilmek için bir kuruma ihtiyacı olmayan, kendi-kendini yöneten prensipli bir insan olacaktır. Böyle ergenler o zaman, ''bu saçma mitlere, boş inançlara ve bu eski kafalı tutucu kuruma kimin ihtiyacı var ki?'' demeye başlarlar. O zaman onlar -çoğu kez ebeveynlerinin tamamen gereksiz olan dehşet ve hüsranlarına rağmen -kuşkucular, agnostikler ya da ateistler olarak kiliseden kopmaya başlayacaklardır. İşte o noktada onlar, bir dönüşüm geçirerek, benim ''kuşkucu/bireysel'' olarak adlandırdığım Üçüncü Aşamaya geçmeye başlamışlardır. s. 128

Yine genellikle, Üçüncü Aşamadaki insanlar sözcüğün sıradan anlamında dindar olmasalar da, ruhsal tekamüllerinde İkinci Aşamadaki insanlardan ileridedirler. Onlar hiç anti-sosyal değildirler. Çoğu zaman topluma derin bir biçimde dahil olurlar. Onlar, Sosyal Sorumluluk Doktorları gibi örgütlerin ya da ekoloji hareketinin omurgasını oluşturan türde insanlardır. Onlar, kendilerini çocuklarına adamış sevecen ebeveynler olurlar. Onlar, çoğu kez bilimci -ve kesinlikle bilimsel kafalı- olurlar. Onlar, sürekli olarak gerçeği arayanlardır. Eğer onlar gerçeği yeterince derin ve yeterince geniş bir biçimde ararlarsa, aradıkları şeyi bulmaya başlarlar ve gerçeğin yeterince parçasını, büyük tabloyu bir an için görebilecek ve onun, sadece çok güzel olmadığını, İkinci Aşamada bulunan ebeveynlerinin ya da büyük-ebeveynlerinin inandıkları o ilkel mitlerin ve boş inançların birçoğuna garip bir biçimde benzediğini de fark edebilecek kadar bir araya getirirler. İşte bu noktada onlar yine bir dönüşüm geçirerek, benim ''mistik/toplumsal'' olarak adlandırdığım Dördüncü Aşamaya geçmeye başlarlar. s. 129

O, tanımlanması zor olan, kültürümüzde aşağılayıcı bir anlam verilen ve genelde yanlış tanımlanan bir sözcük olsa da, ben bu aşamayı tarif etmek için ''mistik'' sözcüğünü kullanıyorum. Ama mistikler hakkında belirli şeyler söylenebilir. Onlar durumun yüzeyinin altında bir tür birbirine-bağlılık görmüş olan insanlardır. Çağlar boyunca, mistikler, erkekler ve kadınlar arasında, insanlar ile değer yaratıklar arasında dünyada yaşayan insanlar ile dünyada olmayan varlıklar arasında bağlantılar görmüşlerdir. Yüzeyin altında bu tür bir karşılıklı-bağlantı gören mistikler, tüm kültürlerin ve dinlerin mistikleri, birlikten ve ortaklıktan söz etmişlerdir. Onlar ayrıca paradokstan da söz etmişlerdir. s. 129

Mistik (mystic) sözcüğünün kökü, gizem (mystery) sözcüğüdür. Mistikler gizemi seven insanlardır. Onlar gizemleri çözmeye bayılırlar, ama aynı zamanda ne kadar çok gizemi çözerlerse, o kadar çok gizemle daha karşılaşacaklarını bilirler. Ama İkinci Aşamadaki insanlar kesin olarak saptanmamış durumlardan çok rahatsız olurken, mistikler bir gizem dünyasında çok rahat yaşarlar. s. 129-130

Bu prensipler tüm uluslar, kültürler ve dinler için geçerlidir. Gerçekten de, dünyanın tüm büyük dinlerini karakterize eden şeylerden biri, onların sanki bir dinin öğretilerinin iki farklı farklı çevirisi varmış gibi, hem İkinci Aşamadaki hem Dördüncü aşamadaki insanlara hitap etme kapasitesine sahip olmasıdır. Bunu, Yahudilikten bir örnek olarak açıklayalım: Kutsal Kitap'ta yer alan Mezmurlar Kitabı'nın 3. mezmuru, ''Tanrı korkusu bilgeliğin başlangıcıdır'' sözüyle biter. İkinci Aşamada bu söz, ''Siz gökyüzündeki o büyük polisten korkmaya başladığınızda, ne yaptığınızın gerçekten farkına varırsınız'' anlamına gelecek şekilde çevrilir. Bu doğrudur. Dördüncü Aşamada ise bu söz, ''Tanrı karşısında duyulan huşu size aydınlanmaya giden yolu gösterir'' anlamına gelecek şekilde çevrilir. Bu da doğrudur. s. 130

Daha önce belirttiğim gibi, bu ikili çeviri niteliği tüm büyük dinler için geçerlidir. Ben, onları büyük dinler yapanın da bu olduğunu düşünüyorum. Onların hepsi hem İkinci Aşama hem Dördüncü Aşama inananlarına yer verir. s. 130

Bu farklı aşamaların en büyük sorunu ve onları anlamanın çok önemli olmasının en büyük nedeni, ruhsal-spiritüel yolculukta böyle farklı noktalarda bulunan insanlar arasında var olan tehdit duygusudur.

Bir dereceye kadar hepimiz, hâlâ bizim yeni aştığımız aşamada bulunan insanlar tarafından tehdit edildiğimizi hissedebiliriz, çünkü henüz yeni kimliğimizde emin veya güvenli olmayabiliriz. Ama çoğunlukla tehdit diğer taraftan gelir ve biz özellikle bizden ilerideki aşamalarda bulunan insanlar tarafından tehdit edildiğimizi hissederiz. s. 131

Birinci Aşamada ki insanlar çoğunlukla rahat kişiler gibi görünürler; görünüşe göre, hiçbir şey onları çok rahatsız etmez. Ama o dış görünüşün ardına nüfuz edebilirseniz, onların neredeyse herkesten ve her şeyden çok korktuklarını görürsünüz. s. 131

İkinci Aşamadaki insanlar, Birinci Aşamadaki -günahkar olarak gördükleri- insanlar tarafından tehdit edildiklerini pek hissetmezler. Onlar günahkarları severler, çünkü yapacakları hizmetler ve yardımlar için onları verimli bir toprak olarak görürler. Onlar, Üçüncü Aşamanın kuşkucu bireyleri tarafından tehdit edildiklerini hissederler. Ama onlar en çok, kendileriyle aynı şeylere inanır görünen, ama onlara kesinlikle dehşet verici buldukları bir özgürlükle inanan Dördüncü Aşama insanları tarafından tehdit edildiklerini hissederler. s. 131

Üçüncü Aşama insanları, yani kuşkucular, Birinci Aşamanın prensipsiz insanları ya da -boş şeylere inanan salaklar olarak görüp önemsemedikleri- İkinci Aşama insanları tarafından tehdit edildiklerini pek hissetmezler. Ama onlar, kendileri gibi bilimsel-kafalı görünen ve iyi dipnotlar yazmayı bilen, ancak yine de, hâlâ bu saçma Tanrı konusuna inanan Dördüncü Aşama insanları tarafından tehdit edildiklerini hissederler. Eğer Üçüncü Aşama insanlarına, dönüşüm geçirip, ruhsal tekamülün bir sonraki aşamasına geçmekten söz ederseniz, onlar size çok kızarlar. s. 131-132

Ruhsal tekamülün bir aşamasından diğerine geçişlerde, her aşamada önemli derecede farklı bir deneyim yaşanır. Birinci Aşamadan İkinci Aşamaya geçişler, çoğunlukla çok ani ve çok çarpıcıdır. Öte yandan, Üçüncü Aşamadan Dördüncü Aşamaya geçişler tedricidir, onlar yavaş yavaş gerçekleşir. Örneğin, ben bir gün Din Olarak Psikoloji kitabının yazarı Paul Vitz ile birlikteyken, birisi ona, ne zaman bir Hıristiyan olduğunu sormuştu. Bunun üzerine o, kafasını kaşıyarak, ''72 ila 76 yılları arasında'' diye yanıtlamıştı. Bu yanıtı, bir İkinci Akşama insanı şu yanıtıyla kıyaslayın: ''Bu, 17 Ağustos gecesi saat sekizde gerçekleşti!'' Açıkçası, burada farklı türde bir fenomen sürüp gitmektedir. s. 132

Ben, ruhsal olarak, İkinci Aşamanın düzenli olarak kiliseye giden büyük çoğunluğundan ileride olan Üçüncü Aşama insanları, yani kuşkucularla da konuştum. Bu insanlar da bir ''dönüşüm'' geçirmiş, dönüşümü geçirerek kuşkucu olmuşlardır ki bu Kutsal Kitap'ta ''kalbin aranması'' denilen şeye eşdeğerdir. Onlar 17 Ağustos gecesi saat tam sekinde şehadet getiren İkinci Aşama insanından ileridedirler, ama hâlâ barış veya adalete erişmek için bir dönüşüm geçirmek zorunda olabilirler. Dönüşüm tek seferde meydana gelen bir şey değildir. Her türlü ruhsal tekamülde olduğu gibi, o devam eden bir süreçtir. Ben öleceğim güne dek dönüşüm geçirmeye devam etmeyi bekliyor ve umut ediyorum. s. 132

Bu noktada, Tanrı'nın benim kategorilerimi geçersiz kalabileceğini ve insanların (ve kendimizin) bu ruhsal tekamül tayfının neresinde yer aldıklarını belirlerken hem ihtiyatlı hem esnek olmamız gerektiğini hatırlamamızı isterim. Yüzeysel olarak bir aşamada görünürken, aslında, tamamen farklı bir yerde bulunan çok sayıda insan vardır. Örneğin, çıplak göze İkinci Aşamada görünen ama için için dininden memnun olmayan, ondan kuşku duyan ve bilimsel-kafalı olan insanlar vardır. Bu o kadar yaygın bir durumdur ki sadece azıcık dindar olan cemaatler yaratılmıştır. Kent dışındaki zengin mahallelerde birçok  papaz, pazar sabahları cemaatlerine Tanrı'dan değil psikolojiden söz etmektedir. Onların Tanrı'dan söz etmeleri çok tehdit edici olurdu. Yine Tanrı'dan söz eden, ama hiç dindar ve spiritüel olmayan insanlar vardır. Bunlar Dördüncü Aşamadaymış gibi görünebilen -belli tarikat liderleri gibi- o kisveye bürünebilen, ama aslında Birinci Aşama suçluları olan insanlardır. s. 132-133

Benzer şekilde, tüm bilimciler de Üçüncü Aşama insanları değildirler. Onlar da iyi dipnotlar yazmayı bilirler, ama bunu sadece -bilimsel doktrini çok kusursuz bir biçimde anladıkları, böylece dünyanın tüm gizemini görmezden gelirken kendilerini güvende hissettikleri- son derece dar bir araştırma alanında yaparlar. Böyle bilimciler gerçekte İkinci Aşama insanlarıdır. s. 133

Bir de, psikiyatrların sınırdaki kişilikler olarak tanımladıkları insanlar vardır. Onları karakterize eden şeylerden biri, bir ayakları Birinci Aşamada, bir ayakları İkinci Aşamada, bir elleri Üçüncü Aşamada bir elleri Dördüncü Aşamada gibi görünmeleridir. Onlar her yerdedirler. Tutarlılıktan yoksundurlar ve işte, bir anlamda bu yüzden onları sınırdaki kişilikler olarak adlandırırız: Onlar sınırlara sahip değildirler. s. 133

Bir de, daha ileri bir aşamaya girmeye başlayan, ama sonra geriye doğru kayan insanlar vardır. Bizim, İkinci Aşamadan Birinci Aşamaya geri kayan bir kişi için kullandığımız bir isim vardır: Kötü yola sapan kişi. Tipik olarak, o içki içen, kumar oynayan, kadınların peşinden koşan ve sefil bir yaşam süren bir adam olabilir, ama o bir gün çok dindar bir insana rastlayıp onunla sohbet eder ve ondan etkilenerek hayatını değiştirir. Sonraki iki yıl boyunca o ayık, Tanrı'dan korkan, dürüst bir yaşam sürer. Ama bir gün ortadan kaybolur; kimse onun nerede olduğunu bilmez ancak altı ay sonra, sefalet içinde yaşarken ya da bir kumarhanede kumar oynarken bulunur. Onun kiliseden arkadaşları onunla konuşurlar ve bir kez daha onu kurtarırlar; adam iki yıl daha düzgün bir yaşam sürer, ama iki yıl sonra bir kez daha kötü yola sapar. s. 134

İkinci Aşama ile Üçüncü Aşama arasında ileri geri giden insanlar da vardır. Böyle bir kişinin örneği, düzenli olarak ibadet eden ve şöyle diyen bir kişi olabilir: ''Elbette Ben Tanrı'ya hâlâ inanıyorum. Yani doğanın ne kadar güzel olduğuna bakın, şu tepeler yeşilleniyor, beyaz bulutlar uçuyor ve çiçekler açıyor. Hiçbir insan zekası böyle bir güzelliği yaratamazdı, bu yüzden milyonlarca yıl önce tüm bunları başlatmış olan tanrısal bir zeka olmalı. Ama biliyor musunuz pazar günü golf sahasında olmak da kilisede olmak kadar güzel ve ben golf sahasında da Tanrıma ibadet edebilirim.'' s. 134

Böylece, bu adam golf sahasının kiliseye tercih eder. Her şey iyidir, ama sonra adamın işleri biraz ters gider. O zaman o, ''Aman Tanrım, ben kiliseye gitmiyordum! Ben dua etmiyordum!'' der. O, kiliseye geri döner ve yoğun bir biçimde dua etmeye başlar. İki yıl sonra -belki çok dua ettiği için- işleri iyiye gitmeye başlar ve o tekrar Üçüncü Aşama golf sahasına geri döner. s. 134

Bir de, Üçüncü Aşama ile Dördüncü Aşama arasında ileri geri giden insanlar vardır. Benim Theodore adlı böyle bir arkadaşım vardı. Gündüzleri, Theodore parlak bir bilimsel düşünüşe ve keskin bir rasyonel kapasiteye sahiptir ve belki de dinlemek zorunda kaldığın en sıkıcı insandı. Ama arada bir akşamları biraz esrar içtiğinde, birden yaşam ve ölüm, anlam ve ihtişam hakkında konuşmaya başlardı. O, o kadar ruh-dolu olurdu ki ben ayaklarının dibinde oturup onu adeta büyülenmiş gibi dinlerdim. Ama ertesi sabah o beni görmeye gelir ve ''Dün gece benim içime ne girdi bilmiyorum. Çok çılgınca şeylerden söz ettim. Artık içki ve esrar içmeyi bırakmalıyım'' derdi. Ben bunu alkol ve uyuşturucu kullanımını övmek için söylemiyorum; sadece, arkadaşımın durumunda, alkol ve uyuşturucunun onu çağrıldığı yönde akacak kadar gevşettiğini, ama gündüzleri onun, büyük bir korkuyla, alışılmış Üçüncü Aşama rasyonelliğine geri çekildiğini belirtmek için söylüyorum. s. 134-135

Bizim, bulunduğumuz aşamada sağlam bir biçimde kök salmadığımızda geriye kaymamız mümkündür, ama nasıl normal insan gelişiminin psikolojik aşamalarını mümkün değilse, ruhsal tekamülün bu aşamalarını da atlatmak mümkün değildir. Aslında, bu iki gelişim kalıbı benzer bir sırayı izler. Örneğin, çocuklar 5 yaşına kadar Birinci Aşama yaratıklarıdır. Onlar henüz doğru ile yanlış arasındaki farkı içselleştirmemişlerdir, bu yüzden rahat yalan söyleyebilir, aldatabilir, çalabilir ve taşkınlık yaparak ebeveynlerine istedikleri şeyleri yaptırabilirler. Onların birçoğunun büyüdüklerinde yalancı, düzenbaz, hırsız ve manipülatör olmaması dikkate değer değildir. Aslında, onların birçoğunun büyüdüklerinde dürüst, terbiyeli, yasalara saygılı insanlar olmasını açıklamak daha zordur. s. 135

5 yaşından 12 yaşına kadar, çocuklar İkinci Aşama yaratıkları olurlar. Onlar yaramaz olabilirler, ama ciddi bir biçimde başkaldırmazlar. Aslında, ebeveynleri ir şeyi belli bir biçimde yapmalarını istediklerinde, bu çocuklar o şeyin o şekilde yapılması gerektiğini, onun tek yolunun o olduğunu düşünürler. Onlar büyük taklitçiler ve takipçiler olurlar. Ama onlar ergenlik çağına geldiklerinde durum kaotik hale gelir ve ebeveynlerle ergen arasında çatışma başlar. Ergen, şimdi ebeveynlerinin söyledikleri -ve eskiden Tanrı'nın sözü gibi olan- her şeye karşı çıkar ve onları reddeder. Bu, bireysel sorgulama ve kuşkuculuk aşamasıdır. Ergenlik çağı aşılana dek Dördüncü Aşama başlayamaz. s. 135-136

Bu aşamaların hiçbiri atlanamasa da, bazı insanlar belirli aşamalarda diğerlerinden daha hızlı ilerleyebilirler. Yine bu aşamalardan hızla geçmek mümkünken, onlara saplanıp kalmak da çok mümkündür. s. 136

Ruhsal tekamül aşamaları hakkında bilinmesi gereken bir başka önemli şey de, biz ne kadar çok gelişirsek gelişelim, hepimizin önceki aşamaların kalıntılarını barındırdığımızdır. Ben onun dışarı çıkmasına izin vermeyi düşünmesem de, benim kimliğimin zindanında bir Birinci Aşama parçası -suçlu Scott Peck- yatmaktadır. Ben, sadece, onun varlığını fark ettiğim için her hafta onun hücresinin duvarına bir tuğla daha ekleyebilirim. Yine de, o çok rahat bir hücredir. Onun duvardan duvara halısı ve renkli bir televizyonu vardır ve bazı akşamlar ben, insan davranışıyla ilgili pratik bir bilgiye ihtiyaç duyduğumda, o zindana inip parmaklıkların ardında durarak onunla konuşabilirim. s. 138

Benzer biçimde, benim kişiliğimin bir İkinci Aşama parçası, stresli zamanlarda çevresinde ona hayatın zor ve muğlak ikilemleriyle ilgili kesin ve basit yanıtlar verecek, tam olarak ne yapması gerektiğini söyleyerek sorumluluğunu üstlenecek bir abiye ya da babaya ihtiyaç duyan bir Scott Peck de vardır.

Yine, belirli stres zamanlarında, ruhsal yanına güvenmek yerine, geri gidip bilimsel yanına itimat eden bir Üçüncü Aşama Scott Peck'i de vardır. Ben, çevremdeki insanlara, eğer Amerikan Psikiyatri Derneği'nde bir konuşma yapmaya davet edilseydim -ki bu çok düşük bir ihtimaldi- büyük olasılıkla, sadece kontrollü araştırmalardan söz edeceğimi ve bu ölçülemez ruh işi hakkında hiçbir şey anlatmayacağımı söylerdim. s. 138

Bu konuda yanılmayın. Hepimiz, ruhsal olarak ne kadar tekamül etmiş olursak olalım, içimizde bu tekamülün önceki aşamalarının kalıntılarını barındırırız. Böylece, eğer şu anda kendinizden çok hoşnutsanız, kendinizi Dördüncü Aşamanın doğru yolunda güvende yürüdüğünüze ikna etmişseniz, zindanınızı kontrol etmenizi tavsiye ederim. Öte yandan, eğer kendinizi üstün ya da aşağı hissediyorsanız, hepimizin içimizde daha ileri aşamaların gizli potansiyelini de taşıdığımızı idrak etmemiz yararlı olabilir. Oscar Wilde'ın bir zamanlar dediği gibi, ''Her azizin/velinin bir geçmişi ve her günahkarın bir geleceği vardır.'' s. 138-139

Bu konuda biraz tevazu göstermek için bir başka neden de vardır. Ben bu aşamalardan ilk kez Paul Vitz'le birlikte bir seminer verirken söz etmiştim (daha önce Vitz'in bu ülkede, psikoloji ile dinin bütünleştirilmesi konusunda otoritelerden bir olduğunu belirtmiştim). Ben konuştuktan sonra, Paul söz olarak şöyle dedi: ''Dr. Peck'in anlattığı aşamalar benim çok ilgimi çekti. Onların büyük ölçüde geçerli olduğunu düşünüyorum. Gerçekten de onları psikoterapi çalışmalarımda kullanacağımı düşünüyorum. Ama hepinizin şunu hatırlamasını istiyorum ki, Scott Peck'in Dördüncü Aşama dediği aşama, bir son değil, başlangıçtır.'' s. 139

Kaynak: M. Scott Peck, Az Seçilen Yolun Ötesi, ss. 123-139

Güvenimi Geri Çekiyorum - Juli Zeh

Güvenimi Geri Çekiyorum 


- İnsanlardan oluşan ama yinede insandan korkmaya dayanan topluma güvenimi geri çekiyorum. 

- Beden uğruna ruha ihanet eden uygarlığa güvenimi geri çekiyorum.

- Kendi etimle kemiğimi değil de, normal bedene ilişkin kolektif vizyonu temsil etmesi istenen bedene güvenimi geri çekiyorum. 

- Kendini sağlık olarak tanımlayan normalliğe güvenimi geri çekiyorum. 

- Kendini normallik olarak tanımlayan sağlığa güvenimi geri çekiyorum. 

- Döngüsel düşünmeye dayalı egemenlik sistemine olan güvenimi geri çekiyorum. 

- Soru sormadan nihai cevap olmak isteyen bir güvenliğe güvenimi geri çekiyorum.  

- Varoluşsal sorunları tartışmamızın gerekmediğini ileri süren felsefeye güvenimi geri çekiyorum. 

- İyi ile kötü paradoksuyla yüzyüze gelemeyecek kadar tembel olup sadece ''işliyor'' veya ''işlemiyor'' ilkesine tutunan ahlaka güvenimi geri çekiyorum. 

- Başarılarını vatandaşı mutlak olarak denetlemeye borçlu olan hukuka güvenimi geri çekiyorum. 

- Tam soruşturmanın sadece gizleyecek bir şeyleri olana zarar verdiğine inanan halka güvenimi geri çekiyorum. 

- Bir insanın sözleri yerine DNA'sına inanmayı tercih eden bilime güvenimi geri çekiyorum. 

Kendi kaderini tayini tahammül edilemez bir maliyet faktörü olarak gördüğü için kamu yararına güvenimi geri çekiyorum. 

- En küçük ortak paydadaki bir çeşitlemeden başka bir şey olmadığı sürece kişisel yarara güvenimi geri çekiyorum. 

- Popülerliğini salt risksiz bir hayat sürdürme vaadine dayandıran siyasete güvenimi geri çekiyorum. 

- Özgür iradenin olmadığını iddia eden bilimlere güvenimi geri çekiyorum. 

- Kendimi immünolojik bir optimizasyon sürecinin ürünü olarak gören aşka güvenimi geri çekiyorum. 

- Ağaç evine ''yaralanma tehlikesi'', ev hayvanına ise ''bulaşma riski'' diyen ebeveynlere güvenme geri çekiyorum. 

- Benim için neyin iyi olduğunu benden daha iyi bilen devlete güvenimi geri çekiyorum. 

- Dünyamızın girişindeki ''Dikkat! Hayat öldürür!'' tabelasını kaldıran o salaklara güvenimi geri çekiyorum. 

- Yaşamanın ne anlama geldiğini anlayabilmem için kardeşimin ölmesi gerektiği için kendime güvenimi geri çekiyorum. 

Kaynak: Juli Zeh - Temize HavaleÇev. Sevinç Altınçekiç, Metis Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2011, İstanbul, ss. 136-137


Thursday, 25 June 2020

Korku, Acı ve Sıkıntı Üzerine - Nikolay A. Berdyaev

Korku, Acı ve Sıkıntı Üzerine


Yaratılmışın yaşadığı korku ilk günahın ve Tanrı'dan kopuşun sonucudur. Korku genellikle dini inançlarda, felsefi teorilerde, sosyal adet ve kurumlarda belirleyici bir faktör olagelmiştir. Korku günahkar hayatımızın temelidir ve ahlaki ve dini hayatı zehirleyerek en soylu/yüce spiritüel bölgelere sızar. s. 218

Korku titreyen, ürperen, varoluşun aşağı düzeyine düşmüş, her taraftan tehlikelerin tehdidi altındaki yaratığın halidir. Korku çaresiz ızdırap, hastalık, yoksulluk, felaket, mahrumiyet, insanın sahip olduğu herşeyi, karısını ve hayatını alıp götürebilecek düşmanlardan saldırı beklentisidir. Korku tecrübesinin varlığın insanın ulaşmak istediği irtifalarına ve acısını çektiği şeyden kurtulmaya hiçbir referansı yoktur. Korku durumunda insan genellikle yüksek irtifaları unutur ve tehlikelerden, mahrumiyetlerden ve acılardan uzak olduğu sürece aşağı-düzeyde yaşamaya hazırdır. Korku oportünistiktir ve akut acı durumunda kişi herşeye razı olacaktır. Korku, insanı yüceltmez, küçültür/ aşağılar. s. 218

Antik insan korkuyla, büyü ve totemik inançlar yoluyla mücadele etmiştir; kendilerine tanrılardan daha fazla güç verecek koruyucular ve büyü formülleri aramıştır. Korku güç elde etme, tehlikeler ve korkularla mücadele etme aracıdır, fakat aynı zamanda kendisi de onların kaynağıdır. İnsan büyülü güçlerden korkmuş ve önce dinle sonra da bilimle onlardan korunmaya çalışmıştır. s. 219

Adem'in Düşüş'ten sonra hissettiği ilk duygu korkuydu. Korkunun yokluğu Cennet hayatının özelliğidir. s. 219

Korku dini inançlara sızarak onları tahrif eder. s. 219

Din temiz olan ile kirli olanı birbirinden ayırır, birinin diğerinden korkusuna hayat verir. s. 219

Korkunun etik için önemi çok büyüktür. s. 219

Tanrı'dan korku imkansız ve yanlıştır; "Tanrı korkusu" ifadesi yanlış bir ifadedir ve yeniden yorumlanmalıdır.

Vahşi hayvanlardan ya da bulaşıcı hastalıklardan korku olabilir, Tanrı'dan korku olamaz. İnsan bu dünyanın güçlerinden, Sezarlardan, komiserlerden ya da jandarmalardan korkabilir, fakat Tanrı'dan değil. Tanrı karşısındaki tavrımız özlem olabilir, korku değil. Bu önemli ve etkili bir ayırımdır.

Günah kaynaklı sürü-ahlakı korku kategorisini ahlaki ve dini hayatın temel kategorilerinden biri haline getirmeye çalışır. Bütünüyle korkudan doğan ahlaki ayırımlar, değerlendirmeler ve eylemlerin hiçbir ahlaki önemi yoktur ya da insanın spiritüalitesinin ifadesi olamazlar. Ceza/ işkence asla hakikatin keşfine götüremez. Korku bütün ahlaki değerlendirmeleri ve eylemleri yok eder. Korku bütün ahlaki değerlendirmeleri ve eylemleri yok eder. Korku oportünistiktir. Korku ahlakı spiritüel kaynaktan yoksundur; kökleri sürü-hayatındadır. Korku vicdan özgürlüğünü yok eder ve onu kirletir. Ahlaki değerlendirmeler ve eylemler yapmak için insan korkudan özgür olmalıdır. Bütünüyle terörize olmuş bir insan temiz ahlaki eylemler gerçekleştirme fakültesini yitirir. Geçici ya da ebedi cezaların yol açtığı eylemler ve değerlendirmeler saf ahlaki eylem ve değerlendirmeler değildir. Herşeye rağmen kendisini din alanında da hissettiren sürü-zihniyeti bireyi ahlaken, yumuşak ve ılımlı bir biçimde de olsa korku hissiyle yönetmeye çalışır. Bu, trajik bir çatışmayla sonuçlanır. Sosyal olarak belirlenmiş etik çok liberal kılıklara girse de daima korku etiğidir. Her faydacı (utilitarian) ahlak korkuya dayanır; spiritüel etik böyle olmayan yegane etiktir.

Ahlaki yargılarınız ve eylemlerinizi korku hissi belirlemesin, kendi ruhunuzda onu aşın, soylu /yüce olan, ilahi olan, saf aşk uğruna temiz çaba belirlesin - bu, mutlak bir ahlaki buyruktur.

İster dünyevi ister semavi hedonist etik son tahlilde korkuya dayanır; çünkü kişinin kendisinin ve başkalarının mutluluğu korkuya bağlıdır; mutluluk her yönden tehdit altındadır; eylemlerde ve yargılarda oportünizmin bedeli ağırdır. Mutluluğu amacım haline getirirsem korku kaderime dönüşür. s. 220-221

Sürü-zihni korku etiği yaratır; transandantal/ aşkın terörün yerine endişeyi ikame ederek ve insanı gelecekte ceza ile tehdit ederek yapar bunu. s. 222

Düşüş'ün sebep olduğu "sürü-insanı" kendi transandantal / aşkın kaynağını unutur. Uygarlık kendinden hoşnutluğu ve memnuniyeti takviye etmenin, orijinaliteyi ve bireyselliği yok etmenin, insanın hayatın asli kaynaklarından kopuşunun ölümcül yoludur. s. 222

Herhangi bir ölçüde korku ve zorluk kendinden/durumdan hoşnutluktan daha iyidir. s. 223

Özgürleşme büyük bir lütuftur, fakat hayatı vülgerleştirme, yeknesaklaştırma, sığlaştırma ve tekdüzeleştirme tehlikesini de beraberinde getirir. Eğer özgürleşme hayatın yüklerini/ dertlerini ve zorluklarını atma anlamına geliyorsa, tatmin sağlama transandantal terörün trajedisinden kurtulma anlamına geliyorsa, daima durumdan/ kendinden hoşnutlukla sonuçlanır. Böyle bir özgürleşme trajediyi ve dünyamızı ilahi dünyadan ayıran uçurumun keskin bilincini doğuran spiritüel özgürlüğün karşıtıdır. Sürü-insanı özgürleşme sürecinin zaferine, tatminine götüreceğini ve dünyayı varlığının konforlu yurdu haline getireceğini düşünür. Bu, derinliğin ve orijinalitenin kaybı ve burjuva "durumdan/kendinden hoşnutluk" alanına geçiş demektir. Bu yaratıcılık etiğiyle akraba özgürlük etiğinin paradokslarından biridir. s. 224

En büyük ahlaki problem "iyiyi/iyiliği" ateşli, yaratıcı, aktif spiritüel mücadeleye yetenekli hale getirmek ve sıkıcı, yeknesak bir klişeye dönüşmesini önlemektir. Kendinden/ durumdan hoşnutluğun en netameli tezahürü kendini beğenmiş erdemdir; kendini beğenmişlik kusuru ahlaki açıdan pek korkunç değildir. Problemi yalnızca yaratıcılık etiği çözebilir; çünkü yaratıcılık etiği yaratıcı orijinalitede temellenir ve ahlaki yargılarla eylemlerin ruhun derinliklerinden doğduklarında ve ilk-elden olduklarında ısrar eder. s. 225

İnsan yaratıcı şekilde Tanrı'nın işine katıldığı, yaratma faaliyetine katkıda bulunarak O'nun planını realize ettiği sürece varlığın tamlığı/tümü (fullness) için mücadele verir. Fakat fantazmalar Tanrı'nın planını, gerçeklikten kopuşa varan ve Tanrı'nın işine katılmayı, dünyanın yaratılmasını devam ettirmeyi _reddeden başka bir planla değiştirir. s. 225

Fantazmalar tutkulardan doğar. Ve tutkuların iğrençliği ve günahkarlığı özgün/ilk elementer güçlerinde, ontolojik çekirdeklerinde değil - tam tersine orada değerlidirler - egosentrik eğilimlerinde ve varlığı hiç-varlığa / hiçliğe sürükleyen fantazmalar yaratmalarındadır. Tutkular iç bütünlük ve armoniyi bozdukları ve insandaki İlahi suret ve benzerliği yok ettikleri ve insanı ruh hayatı ile beden hayatını birleştiren spiritüel güçten yoksun bıraktıkları sürece kötüdürler. Her kötü tutku kendisine ait bir fantazmalar dünyası yaratır, insanın realite hissini yıkar ve onu terimin olumsuz anlamında bir idealiste dönüştürür. Yıkıcı tutkularla mücadele Tanrı'nın insandaki sureti ve benzeri için, armonik bütünlük için, başka bir söyleyişle spiritüalite için mücadeledir. s. 226

Muhayyile yaratıcı güçtür ve yaratıcılığın kaynağıdır. Fakat eğer muhayyile gerçekliğin dolaysız algısını tahrif ederse, insani varlığa vukufunu da kaybeder ve hiçliğin fantazmalarıyla baş başa kalır. Her şiddetli isteğin, her kusurun dolaysız idrakin yolunu tıkayan ve gerçekliği yalanlayan kendine has bir muhayyilesi vardır. Hastalıklı gurura, ihtirasa, hasede, kıskançlığa, şehvete, marazi erotizme, hırsa, cimriliğe, nefret ya da gaddarlığa teslim ederse, insan kendisini fantazmaların dünyasında bulur ve şeyleri gerçekte ne iseler öyle kavrayamaz. Herşey insanın takıntısı haline getirdiği, kendisini spiritüel özgürlükten yoksun bırakan tutkularla bağlantılıymış görünür. s. 226

Kendini-sevme/ben-sevgisi -- ilk günahın insanda açtığı en derin yaradır - realitelerin doğru algılanmasını önler; çünkü kendini- sevme hayatla her karşılaşmada ya onu fantazmalarla acıdan kurtarmak ister ya da başka fantazmalarla tatmin sağlar; elbette bu tatmin kaçınılmaz şekilde geçicidir. s. 226

Kendini-sevme telafi peşindedir, bunu yaparak gerçekliği yanlışlar. İnsan kendisi ne en fazla telafi sağlayan ve içinde kendine-sevgisinin en az yaralı hissettiği dünyayı reel dünya olarak görür. s. 227

İnsan kendisi için pesimistik bir metafizik inşa edebilir; çünkü böyle bir dünya anlayışı onun için daha az yaralayıcıdır. İnsan devrimci görüşleri benimseyebilir; çünkü onlar yaralı kendine-sevgisini telafi eder ve onu daha az incinebilir hale getirirler. İnsan şu ya da bu partiye, şu ya da bu düşünce ekolüne veya şu ya da bu politik gruba katılabilir; çünkü onlar onun kendine-sevgisini daha az yaralayıcıdır ve ona en fazla tatmini sağlarlar. İnsan bazı insanlarla dost, diğerleriyle düşman olabilir; bunu onlara kendine-sevgisine tatmin sağlayıp sağlamadıklarına, kendine-sevgisini yaralayıp yaralamadıklarına göre önem ve gerçeklik atfederek yapar. Bu bazen bir insanı imanını yitirecek noktaya sürükleyecek kadar ileri boyutlara varabilir veya kendine-sevgisini savunma ya da telafi etme adına bir mümin haline gelecek noktaya kadar ileri gider. Kendini-sevme/ben-sevgisi bütün realitelerin yanlış konuşlandırıldığı kendisine has fantazmagorik bir dünya yaratır. Ve herkes belirli ölçülerde kendisini sevdiği - bu ilk günahın yarasıdır - için, [herkes] az ya da çok bir fantazmalar dünyasında yaşar. Ben-merkezcilik günahı karşısında zafer, spiritüalite kazanma ve kendini Tanrı'nın sureti ve benzeri halinde açma varlığın reel dünyasına dönüştür. Ben-sevgisinin fantazmalarda aradığı her savunma ve telafi acıyı gideremeyecek kadar zayıf bir ilaçtır; yara kanamaya devam eder ve hasta kalbe her yandan oklar saplanır. Gerçekten iyileşmenin yegane yolu ben-merkezciliğin spiritüel şekilde yok edilmesi ve yerine teosentrizmin/ Tanrımerkezciliğin ikame edilmesidir; yani spiritüel olarak aydınlanmış bir dünyanın ikame edilmesidir. Dini pratikte bu yol egzoterik şekilde/ dışarıdan tevazu/boyun eğme diye tasvir edilir. Kelimenin asıl anlamında tevazu ben-merkezciliğin yarattığı fantazmalardan özgürleşmeden ve zihnin realitelere açılmasından başka bir şey değildir. s. 227

İlk kibir ve ben-merkezcilik günahından türeyen bütün zihin durumları - hıncın, ihtirasın, iktidar aşkının, hasedin, kıskançlığın, yaralanma hissinin muhtelif formları kendilerine özgü fantazmagorik dünyalar yaratırlar ve insanın gerçeklik hissini yıkarlar. Hasede, kıskançlığa, şöhret ve iktidar hırsına boyun eğen kişiyi tekrar realiteye döndürmek çok zordur. İktidar özlemi çeken bir insan herşeye güç kazanımına ilişkin görüş açısından bakar; şöhret sevdalısı bir insan herşeye şöhret kazanmaya ilişkin görüş noktasından bakar. Haset ve kıskançlık takıntısı bulunan insanlar hasta insanlardır; artık Tanrı'nın realitelerini göremezler; kıskançlık ve haset duygularıyla beslenen fantazmaların kuşatması altındadırlar. Mazoşizm ve sadizm - kendine ve başkalarına eziyet etmek - daima haset ve kıskançlık ve aslında hınç duygusuna saplanan insanların karakteristiğidir. Başkalarına zulmetme arzusu bir zorunlu ihtiyaca dönüşür. Tiran daima bir sadist ve bir mazoşisttir; her ikisi de kendi acısını telafi ve artırma arayışındadır. Hınç ve haset insanın başka bir insanın kendisinden daha zengin, daha cömert, daha ünlü, daha soylu ve daha iyi olmasına tahammül edemeyeceği bir noktaya ulaşabilir: kutsalın ışığı, taşıyabileceğinden fazladır. O artık realiteleri doğru şekilde birbirinden ayıramaz veya yargılayamaz. Ruhen aristokrat kişinin en önemli özelliği hınç dolayısıyla ızdırap çekmemesidir. ss. 227-228

Hırs ve şehvet düşkünlüğünün mental hayat üzerinde yıkıcı bir etkisi vardır ve insan için Tanrı'nın dünyasının yerini alan kendilerine özgü fantazma ve illüzyon dünyaları yaratırlar. Şehvet düşkünlüğü ve para aşkı kendi adına en fantastik dünyalardan birini yaratır; varlığın dünyasından çok uzak bir dünya - kapitalizmin, bankaların, menkul değerler borsası, kağıt para, çek, reklam, rekabet ve kolay kazanma uğraşı. Finans dünyası Tanrı'nın yarattığı dünyadan çok uzak, onun zenginliğine, doluluğuna ve mükemmelliğine hiçbir şey ilave etmeyen dehşet verici bir fantazmagoriadır. Leon Bloy finansın özel türde bir gizemli oyun olduğunu söylerken haklıdır. Kendine has yasalara itaat eden ve Tanrı'nın yasasını görmezlikten gelen bu fantastik dünya insanın özgürlüğünü ve ilahi sûret olmaklığını kaybettiği şehvetin ve egosentrik tutkuların yaratığıdır. Fantazmalar ruhu her durumda köleleştirir. Aynı şekilde, seksüel şehvet de insanı gerçeklikten kopararak köleleştiren kendisine has bir illüzyonik dünya yaratır. O, elementer bir tutku olarak ontolojik seks merkezinden doğmaz. O, kötü tahayyülün ürünüdür; illüzyonik, fantazmagoriktir; Tanrı'nın dünyasının realitesine tezattır. Şehvet düşkünlüğü neşesizdir ve aslında bir tutku değildir; önemi itibarı ile ontolojik birincil/ asli tutkunun ateşinin söndüğü, yerini doymak bilmez arzunun kötü sonsuzluğuna mahkum eden kurgusal tutkuların aldığı alana aittir. Doğası gereği şehvet, doymak bilmez ve tatmine yeteneksizdir; bu her şehvet için geçerlidir - seksüel şehvet, açgözlülük ve tamah şehveti, şöhret ve iktidar şehveti veya adi oburluk şehveti. Onun insanı illüzyonik bir dünyaya, hiçliğin yoluna sürüklemesinin nedeni budur. Bütün bir dünya edebiyatı, seksüel şehvetin yarattığı illüzyonik dünyaya tanıklık eder. Seks fantazmaları reel varlığın dünyasına ait aşkı öldürür. s. 229

Modern burjuva toplumundaki servet ve lüks sevgisiyle kadının gücü şehvete dayanır. N. Feodorov haklı olarak kapitalizmi ve fantazmalarını büyük ölçüde seksüel şehvetin inşa ettiğini söyler. Karşıt cinse şehvetle erkek parayı sevmeye, fantazmalar dünyasına girerek suç işlemeye başlar. Lüks büyük ölçüde seksüel şehvete bağlıdır ve illüzyonik dünyaya aittir; Tanrı'nın gerçek güzellik dünyasından farklı bir illüzyonik dünyaya. Seksüel şehvet bilinç ile bilinçaltı arasındaki ontolojik normal ilişkinin ihlalidir; kötü bilinçdışı bilinci zehirler; kendi aleyhine dönen ve ve marazi kuruntulardan ızdırap çeken bilinç sağlıklı bilinçdışını yoldan çıkarır ve çarpıtır. Genellikle sefahat (debauchery) denilen şey bilincin ürünüdür; aslında bilinçdışı masumdur. Fantazmaları aslında bilinçdışı üretmez; onlar daima varlığın asli kaynaklarından kopan bilincin ürünleridir. ss. 229-230

Şehvetin yarattığı her fantazma ölüme götürür - gönüllü ölüme değil, kaçınılmaz ölüme. Varlığın yapısı böyledir. Genellikle masum gibi görünen marazi kuruntu/hayal kötüdür ve bir illüzyon dünyası yaratır; yaratıcı değildir, zihni tüketme eğilimindedir. Aşk kişiliğe, Tanrı'nın insandaki suretine yöneldiği ve onu ebedileştirmeye çalıştığı halde, şehvet yalnızca kendisiyle ilgilenir, egosentriktir ve dünyadaki hiçbir realiteyi kavrayamaz. Bir fantazma olmasının nedeni de budur. Fantazma ile insanı kendi dışındaki "öteki" ne taşıyamayan, ben-merkezciliği aşamayan, bencil, gerçekliğe kapalı ve kökleri gerçeklikte olmayan herşeyi kastediyorum. Şehvet ve fantazma insanın dünyayla, diğer insanlarla ve Tanrı'yla temasını sağlamaz. Şehvetin laneti budur; şehvetin aslında yaratıcı olamamasının nedeni de budur. Fantazma üretimi yaratıcılık değildir; çünkü yaratıcılık daima ben'in aşılmasına imada bulunur. Oto-telkin ahlaki hayatta çok önemli bir rol oynar. İyi de olabilir kötü de. Oto-telkin bir yaratıcı fikrin bilinçdışını döllemesi de, yanlışlıkla iyilik yerine kötülüğü benimseyen yıkıcı şehvet ve fantazmaların bilinçdışını zehirlemesi de olabilir. s. 230

Oto-telkin ahlaki hayatta çok önemli bir rol oynar. İyi de olabilir kötü de. Oto-telkin bir yaratıcı fikrin bilinçdışını döllemesi de, yanlışlıkla iyilik yerine kötülüğü benimseyen yıkıcı şehvet ve fantazmaların bilinçdışını zehirlemesi de olabilir. s. 230

Korku çok özel türde fantazmalar yaratır. Korku realitelerin ayırt edilmesini ve idrakini önler. Korkuya saplantılı insan herşeyi yanlış bir perspektiften görür. "Korkunun gözleri büyüktür" der bir atasözü. Korku şu ya da bu açıdan bir ölçüde bütün insanlar için doğal olduğundan, bu günahkar dünyada bir kural olarak insanın gerçekliği yanlış algıladığı ve fantazmaların bütün hayat perspektiflerini çarpıttığı söylenebilir. Sürekli mazeret peşindeki korkak biteviye illüzyonlar yaratır. Paradoksal olan şey, kendisini korumak isteyen korkağın asıl tehlikeleri keşfetmeye hiç de istekli görünmemesidir. s. 230

Özgür düşünürler dine saldırılarında dinin kaynağının korkuda izini sürmeyi severler. Hemen hemen başka hepsi gibi bu iddia da belirli bir doğruluk payı taşır, fakat bu doğruluk çarpıtılmış, hatayla bezenmiştir ve bütünüyle keyfi şekilde anlaşılmıştır. Korkunun dini inançların doğuşunda rolü vardır. Bu nedenle özgür düşünürler dinin korkunun yol açtığı bir illüzyonik dünya yarattığını ve fakat aynı zamanda insanları korkudan kurtarmayı amaçladığını söyler. Fakat işin aslı çok daha derin ve komplekstir. Primitif insanın başına bela olan terör, primitif insanın çaresizliği ve yalnızlığı, yardım ve korunma özlemi varlığın sırrına ulaşılamaz gizemi karşısındaki kutsal, transandantal terör ile düşmüşlerin dünyasına egemen hayvani korkunun, terimin dar anlamıyla korkunun karışımıdır. Hıristiyan zamanlar dahil dini bilincin tarihinde spiritüel korku ya da kutsal terör daima dini inancın saflığını bozan hayvani ve marazi korkuya karışmıştır. Bizatihi dini inancın anlamı dünyanın acı verdiği günahkar insanı gerçekliğin keşfine götürür ve onu korkunun ürettiği fantazmalardan kurtarır. Fakat onun kendisine has fantazmaları vardır; onlar da korkudan doğarlar. Batıl itikat böyle bir fantazmadır. Korkunun etkisiyle inanç kolaylıkla batıl itikada dönüşebilir. Fantazma daima marazi ve patalojiktir. s. 231

Hastalık korkusu bir fantazmalar dünyası doğurur. Hastalığın bizatihi kendisi bir fantazmaya dönüşür; bu gerçekleştiğinde insan her taraftan kendisine saldırıya hazır enfeksiyon ve mikrop tehlikesi görür ve bedenine normal, sağlıklı tutumu yitirir. Realitenin tümünü bir enfeksiyon kaynağı olarak görür ve kıskançlığa, hasede, şehvete takıntılı insanlar gibi bir fantazmalar dünyasında yaşar. O ölüm korkusuyla hayatla temasını kaybeder ve ölümü hakiki ışığıyla göremez. Çok korktuğu ölümün gizli tehdidi her yerdedir. Ölümün gizemi karşısındaki transandantal/ aşkın terör insanı kendi illüzyonik dünyasına hapsetmez; tam tersine insanın gerçekliğin yüzeyinde kalamayacağını, derinliklerine inmesi gerektiğini gösterir. Fakat patolojik, hayvani ölüm korkusu aslında bu arada zihinden çıkarıp attığı terörün günahkar yoldan çıkışıdır. Ölüm korkusuna takıntılı insan tümüyle hayatın bu tarafında, bu dünyadadır ve transandantal terörü hissetme yetisinden yoksundur: onu kaybedecek kadar kendi beden hallerine gömülmüş, gereğinden fazla dünya hayatına ve korkularına bağlanmıştır. s. 232

Burada da psikolojik bir paradoksla karşı karşıya kalırız. Korkunun yarattığı fantazmalar hiçbir şekilde korkudan kurtuluşu getirmezler. Hasedin, kıskançlığın, aşırı hırsın, seksüel şehvetin, açgözlülüğün vb. yarattığı fantazmalar insanı acılarından kurtarmaz; tersine acılarını çoğaltırlar. Fantazmaların üretimi tatmin, mutluluk, özgürleşme vb'ye ulaşma amacının belirlediği teleolojik bir süreç değildir; fantazmaların üretimi tatminsizliği, ızdırabı ve köleliği artırır yalnızca. Bu, hedonistik bakış açısının ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. Fantazma yaratımı bir çözüm değildir. Acı, ızdırap ve ölüm, korkuyu daha da büyütür. İnsanın acı, ızdırap ve ölüm korkusu spiritüel durumuna bağlıdır; fantazmalar arasında ikamet ediyorsa maksimum düzeye yükselir. Fakat yüksek spiritüel düzeyde hayat, yaratıcı faaliyet ve hakikate ya da dürüstlüğe hizmet korkuyu azaltır ve ondan özgürleştirir. Kötü fantazmaların temel özelliği zihni köleleştirmeleri ve kuşatmalarıdır; başka bir söyleyişle onlar aslında yaratıcılıktan ve spiritüeliteden yoksundurlar. Onlar aynı zamanda dürüstlüğü yıkma eğilimindedir; öncelikle de kendine dürüstlüğü. Bu bir illüzyonlar dünyasında yaşayan, hem kendilerine hem de başkalarına yalan söyleyen histerik kadınlarda açıkça görülebilir. İkiyüzlülük veya ikiyüzlülüğün zayıf formunda samimiyetsizlik diye adlandırdığımız alışkanlık da fantazmaların ve bir illüzyon dünyasında ikamet etmenin ürünüdür. Bütünüyle kristalize olmuş ikiyüzlü kendi icadı bir dünyada yaşar. O, dürüstlükten yoksundur ve samimiyetsizdir; yalnızca başkalarına karşı değil, Tanrı'ya ve kendisine karşı da; yani varlığın gerçek dünyasıyla temasını yitirmiştir. İkiyüzlülük zarureten çıkar güdülerinde temellenmez. Tam ikiyüzlü kendisinden farklı biri rolünü oynayan kişidir; çünkü kendi kişiliğini kaybetmiştir. Günahkar korkuların yarattığı fantazmalar daima takıntı ve delilik kadar izolasyon ve egosentrik kendini zorla-empoze etme demektir ve tatmini, hakiki sevinci ve spiritüel özgürleşmeyi imkansız hale getirirler. ss. 232-233

Peki fantazmaların kaynağı nedir o zaman? Tanrı'nın yarattığı dünyaya benzemeyen bir dünya kuran kötü fantazmalar Tanrı'nın yaratma planının ya da Tanrı'nın insan idesinin parçası değildir. Onlar başka bir kaynaktan doğarlar. Sağlık Tanrı'dandır, fakat hastalık değildir. Kötü fantazmalar asli/birincil olmayan-varlıktan/hiçlikten doğarlar ve tekrar ona dönerler. "Hiçlik" insanda daima mevcuttur. Kötü fantazmalar hiçliğin ruhunu gerçeklik içinde doğrulayan asli varoluş-öncesi meonik özgürlükten gelirler. Onlar hiçliğe dönüş, yani Tanrı'nın yaratıcı aktivitesinde rol almanın reddidirler. Asli/ilk özgürlük onlarda kaybolmuş ve köleliğe dönüşmüştür. Kötü, illüzyonik dünya boş, varolmayan, doymak bilmez arzunun aşağılık dünyasının yaratığıdır. Hiçliğe dönüş bu yüzden gerçekleşir; fakat bu, kötü hiçliğe dönüştür. Özgürlük yargılanırken Tanrı'nın Kendi yaratıcı faaliyetine katılma çağrısına karşılık veremediğinde kötüdür. s. 233

İnsanlığı Tanrı'nın kıyamet gününden önce iki kampa bölmek yanlış, Tanrı tanımazlık ve gayrıinsanidir. Bu ayırma hepimizin içinde gerçekleşir; çünkü hepimiz hiçliği paylaşırız ve şu ya da bu türde fantazmalar yaratırız. Hıristiyan bilinci bize kendimizi doğru, başkalarını yalancı görme izni vermez. Kimse hakikatin tümünü kavrayamaz ve hakikatin tümü içinde yaşayamaz; kimse saf varlık alanına sıçrayamaz. Fantazmaların kötü dünyası haksızlığa uğrama hissinden ve Tanrı ve O'nun dünyası üzerinde yanlış taleplerde bulunmaktan doğar. Bu yanlış haksızlığa uğrama hissi kıskançlığa, hasede, hırsa, iktidar tutkusuna, şehvete vb. yol açar. Fakat suçluluk hissi bizi fantazmalardan özgürleştirir ve reel varlığa geri döndürür. ss. 233-234


Kaynak: Nikolay Berdyaev, İnsanın Yazgısı, Çev. Hüsamettin Arslan, Paradigma Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Mayıs 2012

Tuesday, 23 June 2020

Ralph Waldo Emerson ve Henry David Thoreau

Ralph Waldo Emerson ve Henry David Thoreau

Ralph Waldo Emerson (1803-1882), 20. yüzyıl öncesi Amerikan düşüncesinin başlıca isimlerindendir; kimilerince Amerikan yazınsal kanonunun en tepesinde yer alan isim olarak görülür. Bağımsız ve özgün sesi, üretken kalemi sayesinde, özellikle denemeleriyle günümüze kadar uzanan geniş çaplı bir etki yaratmış, pek çok yazar, teorisyen, siyasetçi ve eylem insanını etkilemiştir. Hem yaşadığı dönemin önde gelen Amerikan entelektüelleriyle temas halinde olmuş, hem de bir ayağını Avrupa'ya, İngiltere'ye uzatmıştır. Yazılarının yanısıra konferanslar yoluyla da düşüncelerini yaymış olan Emerson'ın şiirleri de günümüzde antolojilerde sıkça boy gösterir.

Emerson, Anglosakson kültürün en belirgin olduğu ve entelektüel yanı en ağır basan Amerikan şehirlerinden biri olan Boston'da doğmuştur. Orta halli bir ailedendir, ancak maddi olanaksızlıklara rağmen önce şehrin ünlü Latin Okulu'nda, sonra Harvard Üniversitesi'nde eğitim görür. Hayata bir Protestan papazı olarak atıldıktan kısa süre sonra katı ve kurumlaşmış bir din anlayışının kendine göre olmadığına ikna olarak kiliseden ayrılır. Buradan sonrası, Emerson'ın kendi yolunu tutmasının öyküsüdür. Emerson'ın düşünceleri felsefe ve mistisizmin bir karışımı olarak karşımıza çıkar, insanı merkeze alır ve yaşamı tüm katmanlarıyla kapsamaya çalışır. Yazar, bireyin kendine yönelmesi, kendini tanıması, dünyayla bağını kendi içinden kurması, kendine-yeter hale gelmesi meselelerine yanıt ararken ruhun ve varoluşun çeşitli durumları üzerine meditasyon yapar. Emerson'a göre birey eskinin, kurumların, toplumda mevcut yapıların, kalıplaşmış bilginin kulu olmamalıdır; her insan bir özne olmayı başararak dünyayı bizzat görmeli, duymalı, araştırmalı, yaşamalıdır. Buradaki amaç, kişinin çevresiyle, dünyayla, doğayla bütünleşmesi, herşeyin ruhuna katılması, belirli bir güç döngüsünü kurmasıdır.

Emerson, American Aşkıncıları'nın (New England Transcendentalists) başlıca ismidir. Aşkıncılıkla anılan diğer isimler arasında Henry David Thoreau, Margaret Fuller, Louisa May Alcott ve Amos Bronson Alcott, James Freeman Clarke, Walt Whitman, Emily Dickinson, Nathaniel Hawthorne, Theodore Parker vardır. Bunlar, yaşadıkları dönemde kendilerini bir topluluk olarak tanımlamamış olsalar da, çeşitli kanallar üzerinden birbirlerini etkiledikleri ve bir takım ortak nitelikleri paylaştıkları için günümüzde aynı akımın üyeleri olarak anılırlar. Aşkıncılar, insanın yüzünü önce kendine, sonra doğaya dönmesini, şeylerin görünür düzenini aşarak onun ardındaki güçlerle (Tanrı'yla) bağ kurmasını ve böylece varlıkların tümünün birliğini kavramasını temel alan bir düşünüşü temsil ederler. Bu noktada, özgür bireyin tin ve eylem, ahlak ve güç anlamında bütünlüklü bir yaşayış yoluyla kendini gerçekleştirmesi önemlidir. Aşkıncılar ağırlıklı olarak, ana-akım Protestanlığın dışında kalan ve teslisi kabul etmeyerek tek tanrıya, tüm varlıkların onun görünümleri olduğuna inanan Üniteryen kilisesine mensupturlar; ancak bunun dışında geniş kaynaklardan beslenmişler, Eski ve Yeni Ahit'in yanısıra, Antik Yunan ve Roma düşüncesi ve edebiyatı, mitoloji, Hint mistisizmi, Alman İdealizmi, İskoç Sağduyu Okulu, hatta İslam tasavvufundan etkilenmişlerdir. Ayrıca Robert Owen'ın deneysel komünal yaşam çiftlikleri ve doğa-insan ilişkisi anlayışı da Aşkıncılığı etkilemiştir.

Aşkıncılığın en önemli temsilcisi sayılan Emerson, yazılarında, insanın kendine dönmesi, özgürleşmesi, doğru eylemi bulması, doğayla bütünleşmesi ve bu süreçte toplumun, kültürün, tarihin, dinin, iradenin, özyapısal niteliklerin rolü meselelerini çeşitli açılardan ele alır ve soruşturur. Emerson'a dair bir başka önemli husus, onda, kendisinin iyi bir okuru olan Nietzsche'nin de daha sonra üzerinde çokça duracağı "Güç" kavramının pek çok yansımalarına rastlıyor olmamızdır. Buna göre, insan merkezli bir yaşam felsefesi kurmak söz konusu olduğu ölçüde, bireyin kendini çoğaltıp (ve pek çok bakımdan azaltıp) gerçekleştirmesi yolunda hem tinsel hem eylemsel anlamda "Güç" önemli bir eksendir. Bireyin bilgi üretme, hakikate varma, eylem, duyum ve deneyimlerle kendini ortaya koyma yolları da bu eksen üzerinden değerlendirilir.

Ancak Emerson'ı asıl özgün kılan yan, onun Avrupa, Orta Doğu ve Hint düşünüş sistemlerini tanıyan ve bunların yazınsal kaynaklarıyla beslenen biri olarak yüzünü Amerika'ya dönmüş olmasıdır: Burada bulduğu, yalnızca yeni kurulan, endüstriyel devrimin heyecanıyla hızla gelişen ve ağırdan ağıra özgüven kazanan bir ülke değil, aynı zamanda Eski Dünya'dan tümüyle farklı olan dev bir anakaradır. Yani Emerson, Amerika'nın ikili yanını felsefi düzeyde kendinde taşır: bir yanda Avrupa' dan devralınan birikim vardır, diğer yanda tarihsel anlamda o birikimle örtüşmeyen, o birikimin yanıt veremediği yepyeni, capcanlı bir altyapı - bambaşka bir doğa ve coğrafya, bambaşka siyasi ve toplumsal meseleler, yeni yeni şekillenen, geçmişi binyıllara dayanmayan, köklerini Avrupa' dan alsa da kararlı bir şekilde Avrupa'dan bağımsızlaşmaya çabalayan bir ülkenin (anakaranın) somut gerçekliği ve zihniyet yapısı.

Öte yandan Emerson elbette kendi döneminin insanıdır. Yaşadığı dönemin "ilerleme", "tarihsel teleoloji", "insanın doğayla mücadelesi", "ırklar hiyerarşisi", "büyük adamlar tarihi" gibi bazı tipik fikir ve nosyonlarını kendinde taşır; bilimsel ve teknolojik yeniliklerin, sanayi devriminin getirdiği hızlı değişimlerin, heyecanla solur. Ancak dönemin ruhunu ve belirli bir pragmatizmi yansıtan bu referanslar bir yana bırakılırsa, Emerson düşüncelerini kendi üslubuyla her ortaya koyuşunda şaşırtıcı yüksekliklere çıkarak bize çağları aşan benzersiz pırıltılar sunar; denemeleriyle hem gerçekçi hem iyimser, derin ve çok yönlü bir yaşam felsefesi inşa eder.

Eser Hakkında Bilgi

''Yaşamın İdaresi" (The Conduct of Life), Emerson'ın 1860 yılı sonunda yayımladığı bir denemeler toplamıdır ve 1830'ların ortasından itibaren denemelerini tek tek ve derlemeler halinde ("Doğa" [Nature, 1836]; "Denemeler: Birinci Seri" [Essays: First Series, 1841]; "Denemeler: İkinci Seri" [Essays: Second Series, 1844]; "İnsanlığı Örnekleyenler" [Representative Men, 1850]; "İngilizlerin Özellikleri" [English Traits, 1856]; "Topluluk ve Yalnızlık" [Society and Solitude, 1870]) yayımlamış olan yazarın olgunluk dönemi eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Şiirlerini, konferans metinlerini ve toplamda ciltlerce hacme karşılık gelen günlüklerini bir yana bırakırsak, denemeleri Emerson'ın kendini ifade ettiği başlıca yazınsal tür olarak karşımıza çıkar.

Emerson'ın "İnsan nasıl yaşamalıdır?" sorusuna verdiği yanıt niteliğindeki bir kitap olan "Yaşamın İdaresi"ni oluşturan denemeler, kaynağını yazarın 1850'1i yıllar boyunca çeşitli yerlerde verdiği bir dizi konferanstan alır. Emerson 1837'den başlayarak yaşlanıp güçten düşene kadar Amerika ve Avrupa'da yaklaşık bin beş yüz konferans vermiştir. Bu yolla hem düşüncelerini yayma fırsatı bulmuş ve çeşitli entelektüel çevrelerle temas kurmuş, hem de kendine makul bir gelir kaynağı yaratmıştır. "Yaşamın İdaresi"ndeki denemeler yazarın bu tür konuşmalardan deneme haline getirerek yayıma hazırladığı bir seçkidir. Kullanılan dil de bunu yansıtır; yazar düşüncelerini bazen birbiri ardına, zincirleme bir şekilde ortaya koyar, söyledikleri yer yer vaaz niteliğine bürünür.

Kitaptaki, çağın ruhunu yakalama ve buna göre "insanın nasıl yaşaması gerektiği"ne yanıt verme çabası, karşımıza dokuz deneme çıkarır: Kader; Güç; Zenginlik; Kültür; Davranış; Tapınma; Yan Düşünceler; Güzellik; Yanılsamalar. Bu denemelerin yazımı belirli bir sıralılık ve süreklilik içindedir; birinde ortaya konan fikirler diğerinde düzeltilip geliştirilir (yerine göre ters yüz edilir), böylelikle dengeli ve döngüsel bir bütüne ulaşma gayesi gözetilir.

"Yaşamın İdaresi", Emerson'ın düşünce yapısının başlıca temalarını onun önceki deneme dizilerine göre daha gerçekçi bir süzgeçten geçirip yeniden yorumlarken, 1840- 1860 arası dönemin tarihsel, kültürel ve sosyo-ekonomik bağlamına da oturur. Bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri kılanın batısına doğru yayılmasını tamamlamıştır; ülkede ve Avrupa' da endüstrileşme ve kapitalizm hız kazanmıştır; teknik ilerlemeler baş döndürücü bir hal almıştır; bir yandan Amerika'nın kendi kimliğini arama ve Avrupa'dan düşünsel anlamda bağımsızlaşma çabası sürerken diğer yandan ülkedeki demokrasi tartışmaları kapsayıcı bir niteliğe bürünmüş, bu esnada kölecilik karşıtlığı yükselişe geçmiş, Amerikan İç Savaşı'na (1861-1865) yol açacak olan Kuzey-Güney ayrımı keskinleşmiştir. "Concordlu bilge" Emerson, "Yaşamın İdaresi"nde kendi fikirlerini bu bağlamın dışında veya üzerinde tutmaz, tam da bu bağlamda yeniden kurmaya çalışır; çünkü belirli bir zamanda ve mekanda doğmuş olmanın kaçınılmaz çelişkisini kendinde taşıyan birey "Nasıl yaşamak gerek?" sorusuna içinde bulunduğu koşullarda yanıt bulmak zorundadır. İnsan kendi dönemine sıkışıp kalmayacaktır, tin ve istem bunun için fazlasıyla büyüktür; öte yandan bu aşkınlığın yolu, tarih-üstü ve soyut bir düzeyden değil, zamanın koşullarından geçmektedir.

Aytek Sever (Çevirmen)

*** *** *** ***

Doğa - Ralph Waldo Emerson

Emerson, doğa ile geleneklerin dışında bir ilişki kuran Transandantalizm akımının temellerini attığı bu çalışmasını konu hakkındaki ilk konferanslarına dayandırır. Emerson, doğayı her şeyi içine alan ve çok az tanıdığımız ilahi bir varlık olarak tanımlar. Birey ile doğanın füzyonunu yüceltir. Bu durum aynı zamanda Buda öğretisine dayanan bir uyanışı da içerir. Emerson, doğayı görmeyi henüz tam olarak öğrenemediğimizi ileri sürer. İnsan için önemli olan Doğa'nın Ruhu'nu keşfetmek olmalıdır. Bu noktada Emerson'ın ruh olarak adlandırdığı kavram Alman filozof Hegel'in Geist olarak tarif ettiği Tin ile yakınlık göstermektedir. Emerson'a göre doğayı sadece kendi çıkar ve ihtiyaçları için kullanan insan yarım insandır.

Doğa bir anlamıyla da hem Amerika kıtasının vahşi doğası ve insanı hem de Amerikan düşüncesiyle dünyanın ilk kez tanıştığı eserdir. Avrupa'nın aksine Amerika kıtası insan eli değmemiş, siyasi ve askeri tarihten bağışık bir doğadır. Emerson'ın doğayı ve insanın dünyadaki asıl rolünü farklı bir gözle görmesinin altında bu gerçeğin yattığı apaçıktır.

*** *** *** ***

İnsanın Görkemi - Ralph Waldo Emerson

“Kendimi Emerson’a o denli yakın buluyorum ki onu övmekten çekiniyorum, çünkü kendimi övmüş gibi olmaktan korkuyorum.” - Friedrich Nietzche

"Her insan, evrensel aklın vücut bulmuş bir başka halidir. Bütün nitelikleri insanın içinde mevcuttur." (Kitaptan)

Bostonlu rahip, dergi editörü, günlük ve deneme yazarı, öğretim üyesi, şair ve filozof Ralph Waldo Emerson (1803-1882), yaşadığı dönemden günümüze kadar hem kendiülkesinde hem de başka ülkelerde yazarları, düşünürleri büyük ölçüde etkilemiştir. Düşüncelerinin en katışıksız hali, Denemeler (1841) ve büyük ölçüde daha önceki konuşmalarını ve günlüğüne yazdıklarını içeren Denemeler: ikinci Dizi (1844) adlı yapıtlarda sunulmaktadır. Bu denemelerin en iyilerinden altısı, Emerson'ın Cambridge, Massachusetts'teki ilahiyat fakültesinde, 1838 yılında son sınıf öğrencilerine hitap eden tartışmalı "İlahiyat Fakültesi Söylevi" yle birlikte bu kitapta yer alıyor.

Emerson'ın (sınırsız özgüvenine dayalı olduğu açıkça görülen) iyimserliği, genç Amerikan ruhu için bir hayli yüreklendiriciydi. Ayrıca Emerson, gerçekten ulusal bir nitelik taşıyan edebiyat için kendi sınıfında gerçek bir peygamber olup aynı anda Amerikalı entelektüelleri dünyadaki -özellikle de Avrupa'daki- ana akım kültüre dahil olmaya çağırıyordu. Din, epistemoloji ve öteki düşünce alanlarında sonsuz sorular soran biri olarak, kesinlikle şüphecilik çağının habercisiydi.

*** *** *** ***

Henry David Thoreau

Henry David Thoreau – Ekonomik İtaatsizlik

Henry David Thoreau (1817 - 1862), ABD'li yazar, düşünür ve çevreci. 1817 yılında Massachusetts eyaletine bağlı Concord'da doğdu. Harvard Üniversitesi'nden 1837 yılında mezun oldu. Hiçbir zaman geleneksel bir öğrenci olmamıştı, okul yıllarında transandantalizme ve Ralph Waldo Emerson'a olan ilgisi başladı. Harvard'dan mezun olunca bir süre babasının dükkânında çalıştı, daha sonra bir okulda öğret-menlik yaptı. Düşüncesel anlamda fazlasıyla etkisinde kaldığı ve ömür boyu dostu olacak Emerson 1841'de onu evine davet etti ve Thoreau 1843'e kadar sık aralıklarla Emerson'da kaldı. Emerson'ın asistanı gibiydi, The Dial isimli transandantalist dergiye şiir ve nesirleri ile katkıda bulundu. 1845 yılında Concord şehrinin dışında bulunan Walden Gölü kıyısında, Emerson'a ait olan bir arazinin üstüne bir kulübe inşa etti. Burada geçirdiği iki yılın meyvesi olarak "Walden" kitabını yazdı. Walden gölünün kıyısında geçirdi doğayla bütünleşik ama yalnız iki yılın bir diğer meyvesi de, 1849'da yayınlanan, "A Week on the Concord and the Merrimack Rivers" (Concord ve Merrimack Irmakları Üzerinde Bir Hafta) idi. Thoreau'nun sağlığında yayımlaya-bildiği sadece bu iki kitabı vardır. Diğer eserleri ve günlükleri ölümün-den sonra yayınlanmıştır. 1854'de yayınladığı başyapıtı "Walden" Amerikanın en önemli entelektüel akımlarından biri olan New England Transandantalizmi için bir örnek eserdir. Eserde yer alan çevre konusundaki düşünceler ise modern çevreciliğin ve çevre ko-rumanın en önemli satırlarıdır. Amerikan düşünce tarihi, transandantalizm ve natüralizmde bıraktığı izler ne kadar önemliyse, "Sivil İtaatsizlik" (Civil Disobedience, 1849) isimli makalesi de siyasi tarihe bıraktığı iz de o kadar önemlidir. Meksika savaşı yüzünden, ki ona göre bu savaş sadece köleliği geliştirmek içindi, ödemeyi reddettiği vergi sonucu hapiste geçirdiği bir gece, onun "Sivil İtaatsizlik" isimli makale-sini yazmasına neden olmuştur. Daha sonraları Gandhi'nin en büyük ilham kaynağı olacak bu makale Thoreau'nun belki de en ünlü eseridir. Gandhi'nin dışında Tolstoy ve Martin Luther King gibi önemli isimler de Thoreau'nun düşüncelerinden ve eserlerinden ilham almışlardır.

Thoreau, federal devletin köleliğin sürdürülmesindeki rolünü gerekçe göstererek birkaç yıl üst üste vergi ödemeyi reddedince tutuklanır. Aslında Emerson da durumdan hoşnut değildir, ancak vergisini öder Thoreau'nun direnişini yersiz bulur. Buna karşılık benzeri bir eylemde bulunmuş olan Bronson Alkott, Thoreau'yu destekler. Emerson hapisteki Thoreau'yu ziyaret ettiğinde meşhur,

''Henry sen neden buradasın?'' / ''Waldo sen neden burada değilsin?''

diyaloğu yaşanır. Daha sonra Thoreau, en önemli politik metni olan Sivil İtaatsizlik denemesini bu başına gelenlerin ve kölecilik karşıtı fikirlerin etkisiyle kaleme alır.

*** *** *** ***

Henry David Thoreau - Sivil ve İtaatsiz

Henry David Thoreau, 1817 yılında Massachusetts eyaletine bağlı Concord'da doğdu. Thoreau'nun babası, etliye sütlüye pek karışmayan, herkesle yi geçinmeye çalışan, pasif bir dükkân sahibidir. Annesi ise otoriter, çocuklarını okumaya teşvik eden ve doğaya çok ilgi duyan bir kadındır. Bugün bile eski güzelliğinden bir şey kaybetmeyen Concord, etrafı göl ve nehirlerle çevrili ufak bir kasabadır. Thoreau, çocukluğunu balık tutarak, kanoyla dolaşarak geçirir. Bir çocuk arkadaşının, ‘Acayip bir çocuk, pek çalışkan biri değil’ demesinden Thoreau'nun lisedeyken parlak bir öğrenci olmadığını anlıyoruz. Buna rağmen 16 yaşında Harvard üniversitesine girmeyi başarır. O zamanlar Harvard öğrencileri siyah üniforma giymektedirler, Thoreau ise yeşil bir ceket giymeyi tercih eder. Yıllar sonra hamisi ve arkadaşı Emerson'ın Harvard'ın bütün bilim dallarında eğitim sağladığını söylemesi üzerine, Thoreau, "Evet bütün dallar var, fakat kökleri yok." yanıtını verir. Dört yıl sonra aldığı diplomanın koyun derisi üzerine basıldığını fark eden Thoreau, "Keşke her koyun, kendi derisine sahip çıksa! " diyerek böyle bir diplomanın kendisi için ne kadar az değeri olduğunu belirtir.

Harvard Üniversitesi'nden 1837 yılında mezun olur. Hiçbir zaman geleneksel bir öğrenci olmamıştı, okul yıllarında transandantalizme ve Ralph Waldo Emerson'a olan ilgisi başladı. Harvard'dan mezun olunca bir süre babasının dükkanında çalıştı, daha sonra bir okulda öğretmenlik yapmıştır.

Bütün bu olayların cereyan ettiği ve Thoreau'nun 'Bu fokur fokur kaynayan yüzyıl' diye bahsettiği 19. yüzyıl aynı zamanda genç Amerikan ulusunun batıya doğru gün geçtikçe yayılıp Kızılderililerin yerlerinden yurtlarından edilmeye başlandığı ve sudan nedenlerle Meksika'nın işgal edildiği zamanlara rastlar. Bir yandan Thomas Jefferson'un büyük bir bölümünü hazırladığı anayasaya koyduğu " Meclis, basın ve vicdan özgürlüğünü engelleyemez." maddesinden faydalanan basın, tam bir özgürlük içinde görevini sürdürürken, diğer yandan Güney eyaletlerinde kölelik hala devam etmektedir. 19 yüzyıl aynı zamanda Edgar Allen Poe, Nathianel Hawthorne, Herman Melville ve Walt Whitman gibi yazarların en ünlü yapıtlarını verdikleri bir çağdır.

Düşüncesel anlamda fazlasıyla etkisinde kaldığı ve ömür boyu dostu olacak Emerson 1841'de onu evine davet etti ve Thoreau 1843'e kadar sık aralıklarla Emerson'da kaldı. Emerson'ının asistanı gibiydi, The Dial isimli transandantalist dergiye şiir ve nesirleri ile katkıda bulundu. 1845 yılında Concord şehrinin dışında bulunan Walden Gölü kıyısında, Emerson'a ait olan bir arazinin üstüne bir kulübe inşa etti.

Burada geçirdiği iki yılın meyvesi olarak "Walden" kitabını yazdı. Walden gölünün kıyısında geçirdi doğayla bütünleşik ama yalnız iki yılın bir diğer meyvesi de, 1849'da yayınlanan, "A Week on the Concord and the Merrimack Rivers" (Concord ve Merrimack Irmakları Üzerinde Bir Hafta) idi. Thoreau'nun sağlığında yayımlayabildiği sadece bu iki kitabı vardır. Diğer eserleri ve günlükleri ölümünden sonra yayınlanmıştır. O günkü düzene kalıcı bir alternatif arayan Thoreau'nun Emerson'la arkadaş olması ve transandantalist doktrinlerini kolayca kabullenmesi zor olmaz. Thoreau bütün yaşamı boyunca kendisine iyi gelir sağlayacak, sürekli bir iş tutmaktan kaçınır ve genellikle tamircilik, çiftçilik gibi el emeğine dayanan işler yapar.

Thoreau'nun kendisinden 14 yaş daha büyük olan Ralph Waldo Emerson'la tanışıp arkadaş olması ve transandentalist felsefesini genel hatlarıyla benimsemesi, onun yaşamını etkileyen belki de en önemli olaydır. Fakat onu gruptan ayıran en önemli husus, gerçek Ütopya'yı ancak bireyin kendisinin yaratacağına ve gerçek mutluluğun bireyin kendi kendisini islah etmesi ile sağlanabileceğine inanmasıdır. Bütün yaşamı boyunca inançlarını harfi harfine uygulayan ve ana prensiplerinden hiç taviz vermeyen bu insan böyle bir Ütopya'nın nasıl mümkün olabileceğin kanıtlamak için Walden Gölü'nde zaman geçirmiştir.

Eline bir dürbün ve not defteri alarak her gün 4 saat süren gezilere çıkar. Hayvanları, bitkileri inceler, komşu çiftçilerle havadan sudan konuşur. Sadece bir buçuk kilometre uzakta olan Concord kasabasına da uğramayı ihmal etmez.

Thoreau Sivil İtaatsizlik adlı makalesinde, Meksika'ya açılan savaştan ve kölelikten nasıl utanç duyduğunu uzun uzun anlatır ve zaten pek sempati duymadığı hükümete hapse girdikten sonra bütün saygısını yitirdiğini söyler:

"Bana ulaşamadıkları için vücudumu cezalandırmaya karar verdiler, aynen büyüklerine kızıp da bir şey yapamayan bir çocuğun hıncını köpeğinden alması gibi. Hükümetin nasıl yarı-akıllı olduğunu gördüm ve dostundan düşmanını ayıramayan bu hükümete karşı bütün saygımı kaybettim."

Walden 1849 yılında tamamlanmış fakat Thoreau'nun ilk kitabı “A Week on the Concord and Merrimack Rivers”ın (Concord ve Merrimack Nehirlerinde Bir Hafta) mali açıdan bir fiyasko olduğunu bilen kitapevleri bu yeni kitabı basmaya yanaşmamışlardır. 1000 tane basılan bu kitap, dört yılda sadece 218 tane satabilmiş ve basım evinin arta kalanları geri yollaması üzerine Thoreau günlüğüne şu satırları yazmıştır: " Kitaplığımda şimdi 900 kitap var, bunların 700 den fazlasını kendim yazdım."

Walden'ı bir türlü bastıramayan Thoreau ümidini hiçbir zaman yitirmemiş ve 5 yıl boyunca kitabın üzerinde çalışmış, kısaltmalar, eklemeler yapmış ve zaten çağlayan bir ırmağı andıran üslubuna cila üzerine cila vurarak kitabı daha da güzelleştirmiştir.

Doğa tarihi eserleri arasında kendisine özgü bir yeri olan Walden, bir bakıma çok şaşırtıcı bir kitaptır. Daha ilk sayfalarında Thoreau bu kitabı kendisinin, o kulübede nasıl yaşadığını, ne yiyip içtiğini merak eden komşularını aydınlatmak için yazdığını söyler. Kulübeyi nasıl inşa ettiğini, nereye ne kadar para harcadığını en ince ayrıntılarına kadar anlatır. Hazırladığı bir tablodan, tahtaların 8 dolar 3.5 sente, iki varil kirecin 2 dolar 40 sente, sacın 31 sente ve çivilerin 3 dolar 40 sente mal olduğunu öğreniriz. İşte bu ayrıntılı bilgilere ne gerek olduğunu düşünen okuyucu aniden şöyle bir inciyle karşılaşır:

"Ben koruluklara gittim..yaşamın yalnız zaruri ihtiyaçları ile karşı karşıya kalabilmek için; bu yaşamın bana öğretebileceği bir şeyin olup olmadığını anlamak için; ki ölürken yaşamadığımın farkına varmayayım."

Ve hemen sonra: "Yaşamın bütün iliğini emmek istedim.."

Thoreau'ya göre herkes kendi ütopyasını kendi yaratabilir ve bunun gerçekleşmesi için de basit bir formül önerir:

"Basitleştir, basitleştir. Günde üç öğün yemek yerine gerekirse bir tane ye, 100 tabak yerine 5 tane kullan, diğer ihtiyaçlarını da aynı oranda azalt."

1854'de yayınladığı başyapıtı "Walden" Amerika’nın en önemli entelektüel New England Transandantalizmi için bir örnek eserdir. Eserde yer alan çevre konusundaki düşünceler ise modern çevreciliğin ve çevre korumanın en önemli satırlarıdır diyebiliriz.

Walden'a çok sayıda konuk gelir ve pek çoğunun ayakta kalması Thoreau'yu hiç rahatsız etmez.

‘Evimde üç tane iskemle var; bir tanesi yalnızlık, ikincisi arkadaş, üçüncüsü de toplum için.’

Su isteyen konukların ellerine bir maşrapa tutuşturup gölü gösterir. Eğer yemeğe kalanların sayısı birden fazlaysa o akşam Thoreau dahil hiç kimse yemek yemez. Gelenler arasında çiftçiler olduğu gibi, zamanın ünlü yazarları ve düşünürleri de vardır ve Thoreau'yu en çok rahatsız edenler de bu entelektüellerdir. "Evimin küçük olmasının bir fena yönü varsa, o da büyük düşünceleri büyük sözlerle ifade eden konuklarla arama, yeteri kadar mesafe koymaya elverişli olmamasıdır."

Ama Thoreau insanlarla ilişkilerini hiçbir zaman koparmaz. Ayaküstü de olsa komşularını sık sık ziyaret edip o yılın mahsulünden, havadan sudan konuşmayı sever ve hemen hemen bütün ihtiyaçlarını kendi ekip biçtiği tarladan sağladığı halde Concord kasabasını sık sık ziyaret eder. Komşularını tarif ederken kullandığı dil ve ifadeler bir kısım eleştirmenler tarafından küçük görmek, aşağılamak olarak değerlendirilmişse de, bu metinleri dikkatle incelediğimiz zaman, Thoreau'nın bu insanlara sadece acıdığını görürüz. Onlar " Yaşamın en güzel meyvelerini" koparamazlar, çünkü cahildirler, anadan babadan öyle görmüşlerdir. O zaman Thoreau'nun görevi "Kümesin üstünde öten bir horoz gibi" komşularını uyandırmaktır. Amerikan düşünce tarihi, transandantalizm ve natüralizmde bıraktığı izler ne kadar önemliyse, "Sivil İtaatsizlik" (Civil Disobedience, 1849) isimli makalesi de siyasi tarihe bıraktığı iz de o kadar önemlidir. Meksika savaşı yüzünden ki ona göre bu savaş sadece köleliği geliştirmek içindi, ödemeyi reddettiği vergi sonucu hapiste geçirdiği bir gece, onun "Sivil İtaatsizlik" isimli makalesini yazmasına neden olmuştur.

Daha sonraları Gandhi'nin en büyük ilham kaynağı olacak bu makale Thoreau'nun belki de en ünlü eseridir. Gandhi'nin dışında Tolstoy ve Martin Luther King gibi önemli isimler de Thoreau'nun düşüncelerinden ve eserlerinden ilham almışlardır.

Thoreau, 1862'de, birkaç küçük gezi ve Harvard'daki öğrencilik dönemi dışında hiç ayrılmadığı Concord şehrinde, geçirdiği tüberküloz yüzünden vefat etmiştir. Bütün eserleri 20 cilt halinde 1906'da basılmıştır. Vereme yakalanan Thoreau öldüğünde 45 yaşında idi. Thoreau, ölüm döşeğinde yatarken bile tuttuğu rotayı hiç değiştirmemiş ve bizde "Tövbe ettin mi" karşılığına gelen "Tanrı'yla barıştın mı" diye soran bir arkadaşına, "Kavgalı olduğumuzun farkında değildim" yanıtını vermiştir.

Son nefesini verirken bile aklı hala yabandadır. Etrafını saranların Thoreau'dan duydukları son cümleden anlayabildikleri sadece şu iki kelimeden oluşmuştur:

"Geyik, Kızılderililer..."

*** *** *** ***

“Bu cesur New England’linin vergi ödemeyi reddetmesi ve Meksika topraklarına köleliği yayacak savaşı desteklemek yerine hapse girmeyi seçmesiyledir ki şiddetsiz direniş teorisiyle ilk teması sağladım.” - Martin Luther King


“Yıllar önce, Amerika'da Henry David Thoreau adında büyük bir adam yaşardı. Onun yazıları milyonlarca kişi tarafından okundu ve üzerinde düşünüldü. Yazdıklarına büyük değer verildi, çünkü o sözünün eri, söylediklerini uygulayan biriydi. Görev duygusu ile kendi ülkesi Amerika’ya karşı çok şey yazmıştır. Amerikalıların birçok kişi kölelik zinciriyle tutsak etmelerini büyük günah saymıştır. O, sadece bunu söylemekle yetinmedi, aynı zamanda bu ticareti durdurmak için tüm gerekli adımları attı. Bu adımlardan birisi de köle ticareti yapan eyaletlere herhangi bir vergi ödememekti. Bundan dolayı vergi ödemeyi durdurunca hapse atıldı.Tutsaklığı sırasında en özgün fikirlerini yazdıklarında cisimleştirdi.” - Mohandas Gandhi





Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...