Kıyâme Sûresi 16-19'un Muhatabı Kim? Ve A'la Sûresi 6-8 Âyetleri Bağlamında Kur'an'ın Korunmuşluğu
Onu hemen okumak için dilini depretme.
Kuşkusuz onu toplamak ve okumak bize aittir.
O halde biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et.
Sonra onu açıklamak da bize aittir. [Kıyâme Sûresi 16-19]
Bu ayetlerin, Hz. Peygamber'in Kur'an'ı veya gelen vahiyleri unutacağı endişesiyle dilini oynatmasıyla hiç bir alakası yoktur. Hz. Peygamber Kur'an'dan veya gelen vahiylerden hiç bir şey unutmamıştır.
Kur'an'ı gönderen Yüce Allah,
Sana (Kur'an'ı) okutacağız ve artık unutmayacaksın.
Meğer ki Allah dileye. O açığı da gizliyi de elbette bilir!
Seni en kolay yola muvaffak kılacağız. [A'la Sûresi 6-8]
diye teminat verdiği halde, Peygamber'in unuttuğu veya ona unutturulan ayetler ve sûreler olduğunu iddia etmek, Onu Biz indirdik, elbette onu koruyacağız, [Hicr Sûresi 9] ayetiyle açık çelişki içermektedir.
İşte Mısır Ezher rektörü iki önemli isim, Muhammed Abduh ve Muhammed Şeltut'un tefsirleri:
Biz sana okutacağız ve sen unutmayacaksın, meğer ki Allah dileye- O açığı da gizliyi de elbette bilir! Seni en kolay yola muvaffak kılacağız. [A'la Sûresi 6-8]
Yani, sana okuyacağın bir kitap inzâl edeceğiz de, nüzûlünden sonra ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu va'd, ebedi ve devamlı olacak bir şekilde yapılınca, bazen Allah'ın kudretinin onu değiştirmeye gücünün yetmeyeceği ve bunun Allah'ın iradesinin dışında olabileceği vehmedilebileceğinden, ''meğer ki Allah dileye'' (87:7) ifadesi istisna olarak gelmiştir. O, sana bir şey unutturmayı irade ettiği zaman bundan aciz değildir. Burada kastedilen, unutmanın re'sen olmadığıdır. Dediler ki: Bu, adamın arkadaşına söylediği, ''Malik olduğum her şeyde benim ortağımsın, meğer ki Allah dileye'' sözü gibidir. Onun maksadı bir şey istisna etmek değildir. Bu, azlığın nefy manasında kullanılmasıdır. Allah Teala'nın, Hûd sûresindeki şu ayetindeki istisna da böyledir: Ammâ mes'ud olanlar cennettedirler, semavat ve arz durdukça onlar orada kalacaklardır -meğer ki Rabb'in dileye- bir atâ (ihsan) ki kesilmez (11:108). Bu gibi yerlerdeki istisna, bu ebediyet ve tahlîd'in Allah'ın kereminin bolluğuna ve cömertliğinin genişliğine dikkat çekmek içindir. Bunun O'nun için zorunlu ve kaçınılmaz olduğuna işaret için değildir. Eğer Allah bahşettiği şeyleri vermemek isterse, O'nu bundan engelleyecek hiçbir engelleyici yoktur. Ayrıca Resulullah'ın zikrettiği/söylediği bir şeyi unuttuğuna dair bir şey vârid olmamıştır. Eğer böyle bir şey varsa o Allah'ın inzâl buyurduğu Kitab'dan ve tebliğ edilmesini emrettiği ahkâmdan başka konudadır. Bütün bunların dışında söylenenler, mülhidlerin, gafillerin akıllarına soktuğu şeylerdir. Böylece onlar, Allah'ın temizlediği şeyi kirlettiler. Şeriatın sahibi, Resulullah'ın kadrini bilen ve Allah'ın kitabına iman eden bir kimsenin bunlarla ilgilenmesi doğru değildir.
O açığı da gizliyi de elbette bilir (87:7) ayeti, istisna ile birlikte va'di tek'id içindir. Yani, sana va'adde bulunan sana okutacak, okuduğu şeyi muhafaza ettirecek ve açığı da gizliyi de bilen sana unutturmayacaktır. Senin nefsinde olan hiçbir şey O'ndan kaçmaz; O, senin aklına, kalbine ve sırrına maliktir. Sana ihsan ettiği şeyi hıfzettirmek, ruhunun gizliliklerinden olsa da O'nun kudretindedir. Eğer O dileseydi, onu vermezdi, sen de onu engellemeye güç yetiremezdin. Çünkü O'ndan hiçbir şey gizlemeye senin gücün yetmez.
Okutma va'di içinde, zikrettiğimiz ahkamı teşrî' va'di de bulununca ve bazen ahkamı yerine getirmede muhatapların zorlanması söz konusu olunca, Allah bu va'de nefsin zevkine bir tatlılık katan şeyi eklemiş ve şöyle buyurmuştur: Ve seni en kolay yola muvaffak kılacağız. (87:8) Yani, seni ruhların kabul etmesi kolay ve akıllarına anlaması zor olmayan hak şeriate muvaffak kılacağız.
Kaynak: Muhammed Abduh, Fatiha Sûresi ve Amme Cüz'ü Tefsiri, Çev. Ömer Aydın, İşaret Yayınları, 1. Baskı, 2012, İstanbul, ss. 246-247
*** *** *** *** *** *** *** ***
Seni okutacağız da artık unutmayacaksın.
Allah'ın dilediği müstesna. O, açıklananı da gizleneni de bilir.
Sana en kolay olanı kolaylaştıracağız. [A'la Sûresi 6-8]
Sana Kur'an'ı okuyacağız sen de hiç unutmayacaksın. Yani, sana kitabı indireceğiz, okuyacaksın ve sana indirildikten sonra ondan hiçbir kelime unutmayacaksın. Vaad te'bid (ebedilik) ve lüzum (gereklilik) üzere olduğu için akla Allah'ın gücünün bile unutmanı sağlamayacağı, gelişmelerin O'nun iradesi dışında cereyan ettiği şeklinde bir vehim gelebilir, diye hemen istisna getirmektedir. Allah, ''Allah'ın dilediği hariç.'' Zira O, sana bir şeyi unutturmak istese bu O'na hiçbir şekilde imkansız değildir. Ayette kastedilen unutma özelliğinin doğrudan nefyedilmesidir. Dediler ki: Bu tıpkı bir kişinin arkadaşına: ''Sen Allah'ın diledikleri dışında sahip olduklarımda benim ortağımsın'' demesi gibidir. Bu cümlede istisna kastedilmemektedir. Ve bu tür bir ifadenin nefy manasında kullanımı çok azdır. Hûd sûresi 108. ayetteki istisna da bu şekilde gelmiştir: ''Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabb'inin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada ebedi kalacaklar. Bu (nimetler) bitmez tükenmez bir lütuftur.'' İstisna bu gibi yerlerde ebediliği Allah'ın keremiyle olduğu uyarısını yapmak için getirilmektedir. Şayet O, ihsan ettiklerini geri almak isterse önünde O'nu engelleyecek hiçbir engel yoktur.
Hz. Nebi, unuttuğu bilgileri ona hatırlatıyordu şeklindeki rivayetler şayet doğru ise bu bilgiler Allah'ın kitapta indirdiklerinin ve tebliğini emrettiği hükümlerin dışındaki bilgilerdir. Bunun dışındaki tüm söylenenler mülhidlerin girdikleri aldanmışların aklını çelen söylemlerdir. Zira onlar bu söylemlerle Allah'ın tertemiz kıldığı vahyi kirlettiler. Bu yüzden Hz. Muhammed'in şeriatının sahibi olan Allah'ın gücünü bilen ve Allah'ın kitabına iman eden kişiye bu söylemlere tutulması uygun olmaz.
''Şüphesiz Allah, açığı ve gizleneni bilir.'' Bu ayet istisna ile birlikte vadedilen şeyi te'kid etmek içindir. Yani sana okutacağını, okuduklarını sana ezberlettireceğini ve hiç unutmayacağını vadeden o Allah açığa çıkanı da, gizleneni de bilir. Nefsinde olan biten ne varsa hiçbiri O'ndan kaçmaz. Ve o kalbinin, aklının sahibi, sırlarını gizleyendir. Sana ihsan ettikleri velevki ruhunun gizemli yerlerinde olsun gözetmek gücüne sahiptir. İstese hemen alıverir ve sen buna engel de olamazsın. Çünkü sen O'ndan hiçbir şey gizleyemezsin. Okutma noktasındaki bir vaad içinde daha önce de zikrettiğimiz gibi hükümlerin teşrii ile alakalı bir vaad vardır. Bu hükümler belki muhataplarına zor gelir diye bu vaadi nefsin ilgisini artıracak bir tatlılıkla beraber getirmektedir. ''Seni en kolaya muvaffak kılacağız.'' Seni, kabulü nefislere kolay gelen, anlaşılması akıllara zor gelmeyen İslam şeriatında muvaffak kılacağız. ss. 321-322
Kaynak: Şeyh Muhammed Abduh, Muhammed Reşîd Rızâ, Menâr Tefsiri, Tefsiru'l Kurani'l Hakîm, Tefsiru'l Menâr, 14. Cilt. Çev: Ali Rıza Temel, Halil Çelik (Amme Cüz'ü) Ekin Yayınları, Ağustos 2014 İstanbul
*** *** *** *** *** *** *** ***
Erhan Aktaş kardeşimiz Kıyame sûresinin 13. ayetiyle 19. ayeti arasında bir bütünlük olduğunu isabetli bir şekilde tesbit etmiş durumdadır.
O gün, insan, yaptıklarından da yapması gerektiği halde yapmadıklarından da bir bir haberdar edilir.
Hayır! Aslında o insan, kendi aleyhine tanıktır.
Mazeretlerini ileri sürse bile. [Kıyâme Sûresi 13-15]
Telaşla, geçiştirmeye çalışarak, dilini dolaştırıp durma! [Kıyâme Sûresi 16]
Bu ayetin, Nebi'nin Kur'an'ı ezberlemesindeki aceleciliğini uyarı konusu edindiğine dair yapılan çeviriler doğru değildir. Gerek konu bütünlüğüne ve gerek ayetin bağlamına bakıldığında, “amel defterleri” kendilerine verilip, okumaları istenen müşriklerin nasıl bir şaşkınlık ve endişe içinde telaşa kapıldıkları ve deyim yerinde ise dillerinin damaklarına yapıştığını ifade etmektedir. Öncesi ve sonrası ayetler dikkate alınarak okunduğunda bunun böyle olduğu açıkça görülmektedir.
Kuşkusuz, onun toplanması ve okunması Bize aittir. [Kıyâme Sûresi 17]
Hesaba çekilen kişinin yaptıklarının ve ihmal ettiklerinin bir bir okunması, ortaya konması Bizim işimizdir.
O halde onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna tabi ol. [Kıyâme Sûresi 18]
Yaptıklarını ve ihmal ettiklerini bir bir anlattığımızda sen sadece dinle.
Sonra, onun beyanı yalnızca Bize aittir. [Kıyâme Sûresi 19]
Yaptıklarının ve ihmal ettiklerinin kanıtlarıyla ortaya konması, tek tek açıklanması Bize aittir.
***
Kıyâme 16-19 ayetlerine isabetli/doğru anlam verenlerden birisi de Mustafa Öztürk kardeşimizdir.
“İşte o zaman insana şöyle denecektir: “Mazeret uydurma telaşıyla laf yetiştirmeye çalışma. Hiç şüphen olmasın ki işlediğin günahların kaydını tutmak ve şimdi sana tebliğ etmek bize ait bir iştir. Amel defterini okuduğumuzda, neler okunduğunu iyi dinle. Eğer bir itirazın olursa ona izah getirmek de bize aittir.”
***
Söz konusu ayetlere doğru anlam verenlerden biri de Mehmet Okuyan kardeşimizdir. Onun meallendirmesi ise şöyle:
16 (Ey suçlu kişi)! Artık onu (hakkındaki hükmü) çabucak almak için dilini kımıldatma!*
17 Şüphesiz ki onun toplanması ve okunması sadece bize aittir.
18 Biz onu okuduğumuz zaman okunuşunu takip et!
19 Sonra onu açıklamak da sadece bize aittir.**
* Büyük çoğunluk tarafından bu âyetlerdeki muhatap "Hz. Muhammed", ele alınan konu ise "vahyi acele istemesi nedeniyle onun uyarılması" seklinde kabul edilmektedir. Bu görüş tefsir kitaplarının hemen hemen tamamında yer almaktadır. İslâm kültüründe genellikle vahyin indirildiği ve bu esnada Hz. Peygamberin vahiy karşısındaki tutumuyla ilişkililendirilen bu âyetlerin, aslında bu iddiayla ilişkisi bir zorlamadan ibarettir. Konu, bütünüyle inkârcı insanın âhiretteki şaşkınlığı ve perişanlığı ile ilgilidir. Zaten âyetlerin önü ve sonu bu tercihi zorunlu kılmaktadır. Benzer mesajlar: Nahl 16:84; Mü'minûn 23:108; Neml 27:85; Rûm 30:57; Mü' min 40:52; Câsiye 45:35; Kâf 50:28; Tahrim 66:7; Mürselat 77:35-36. Bu ayetle ilgili şöyle bir yaklaşım da ileri sürülebilir: Burada dilini kıpırdatmaması gereken insan tipi Kıyame sûresinin 3-6. ayetlerinin de ışığında kıyameti yalanlayan ve acele gelmesini isteyen henüz dünyadaki inkarcı müşriklerdir. Yani çürümüş kemiklerin bir araya getirileceğine inanmayanların meydan okuyarak "hadi gelsin" isteklerine bir eleştiri ve cevaptır. Kıyame sûresinin 16, 20-21. ayetlerinde ifade edilen de son saate inanmayıp hemen gelmesini isteme aceleciliğinde bulunan aynı inkarcı müşriklere "dilini oynatma", “diline dolayıp durma", "acele isteme" denmek isteniyor olabilir.
** Burada ele alınan konu, mahşerdeki suçluların mazeretlerinin reddedilmesi ve onlarla ilgili verilecek karara uymalarıdır. Ayetlerin Hz. Peygamber'e yönelik olduğu iddiası, bağlama ve ifadelere uymadığı için doğru değildir.
***
Mustafa İslamoğlu ise bu ayetlerin açılımını şöyle vermektedir: “Ağzını açma, sicilindeki günahlardan dolayı aceleye getirilmiş geçersiz bahaneler bulmak için boşuna zahmet çekme: Amellerini toplamak da onu aktarmak da bize düşer; sen sadece sana okuduğumuz / gösterdiğimiz sicilini izle; sonra o sicilde kayıt altına alınan eylemlerini belgelendirmek de bize düşer.” (II, 1198 [13. Dipnot]).
***
Mehmet Emin Maşalı, Kaffal eş-Şaşi’de Kur’an Yorum Anlayışı adlı çalışmasında Kaffal'in ilginç bir yorumuna/tespitine yer vermektedir:
Ebu Cafer et-Tûsî (ö.460/1067) et-Tibyân fî Tefsîri'l Kur'ân isimli eserinde Râzî ve Kurtubî'nin -ve bu ikisini esas alan diğer müfessirlerin - Kaffâl'e ispet ettikleri ve adeta tefsirlerde Kaffâl'le özdeşleşmiş nitelikteki bazı yorumları çoğu zaman Ka'bî olarak bilinen Ebu'l Kâsım el-Belhî'ye, kimin zaman da başkalarına nispet etmiştir. Sözgelimi Kıyame 75/16-19. ayetlerde sözü edilen ''Kur'an'ı okuma konusundaki acelecilikten nehyetme''nin muhatabının Peygamber efendimiz değil, önceki ayetlerde zikri geçen "insan" olduğu, keza bu ayetteki "bihî" ifadesindeki zamirin de Kur'an'ı değil kıyamet günü açılacak olan amel defterlerini gösterdiği şeklindeki yorumu başta Râzî olmak üzere diğer birçok müfessir Kaffâl'e nispet ederken Tûsî -ve ondan mülhem olarak Tabersî (ö. 548/1153) Belhî/Ka'bî'ye nispet etmiştir.
Kaynak: Mehmet Emin Maşalı, Kaffal eş-Şaşi’de Kur’an Yorum Anlayışı, Otto Yayınları, 1. Basım, 19/02/2016, Ankara, s. 38.
***
Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Ali Rıza Gül'ün konuyu ele aldığı müstakil çalışmasında konuyla ilgili ayetler bağlamında şu tespitlerde bulunmaktadır:
Kıyamet Sûresi'ni kompozisyon açısından dört kısma ayırarak incelemek mümkündür. Bu kısımlar sırasıyla, giriş, cevap, çağrı ve sonuç şeklinde isimlendirilebilir. Giriş kısmı Türkçe'de "hayır, olmaz, yoo, öyle değil" ifadeleriyle karşılayabileceğimiz lâ olumsuzluk edatı ile başlamaktadır. İbn Abbas, Said b. Cübeyr ve Ebu Ubeyde başta olmak üzere müfessirlerin çoğunluğu bu gibi edatların sıla, yani sırf anlatımı ve anlamı güçlendirmek veya süslemek için yeminin başına getirilmiş fazlalık bir bağlaç (sıle) olduğu görüşündedirler.134 Ancak Ferra', Taberî ve İbnü'l- Enbarî'ye (577/1181) göre, (135) sûrenin ilk ayetindeki lâ sözcüğü fazlalık ve anlamsız değil, müşriklerin öldükten sonra, dirilmeyi inkar eden düşüncelerini reddeden bir olumsuzluk edatıdır. Nitekim, önceden geçen bir sözü reddetmek üzere, "Hayır, Allah'a yemin olsun ki, ..." (Lâ, vallâhi...) denilir. Sûrenin iniş sebebi ve amacıyla paralellik arzeden bu yorum, bize göre de tercihe şayandır. Olguyla metni birleştiren bu bağlaçla müşriklerin inançları çarpıcı bir biçimde reddedildikten sonra önce Kıyamet Günü'ne, sonra da kınayan nefse (en-nefs el-levvâme) yemin edilerek konuya girilmektedir. Müfessirlerin genel kanaati, kınayan nefsin bu dünyada yaptığı kötülüklerden ve yapamadığı iyiliklerden dolayı Kıyamet Günü'nde sahibini kınayan nefis olduğu yönündedir.(136) Ancak biz, burada kastedilen kişinin (en-nefs) Kıyamet Günü'nü inkar ederek o gün için hazırlık yapmayanları Ebû Cehil'in şahsında kötüleyen/kınayan (34-35'inci ayetler) Hz. Peygamber olduğunu düşünüyoruz. İlk konu olarak inkarcı insanın ölen kişinin kemiklerini Allah'ın tekrar bir araya getiremeyeceği yönündeki şüpheleri zikredilmekte, buna karşılık O'nun ölülerin parmak uçlarını bile yeniden yaratmaya muktedir olduğu vurgulanmakladır (ayet: 3-4). Bundan sonra inkarcı kişinin (Adiyy veya Ebû Cehil) inkar kastıyla kıyametin vaktini Peygamber'e sormak suretiyle geleceğini mahvetmek istediği belirtilerek (ayet: 5-6) (137) asıl problem ortaya konmaktadır.
Girişten sonra inkarcı kişi (el-insan) tarafından kıyametin zamanı ile ilgili olarak sorulan soruya cevap mahiyetinde, önce kıyametin kopuş anı (ayet: 6-9), sonra da inkarcının bu esnadaki korku ve çaresizlik içindeki tutumu tasvir edilmekle (ayet: 10-11); en sonunda da neticede dönüşün Allah'a olduğu vurgulanmakladır (ayet: 12). Yine bu bölümde inkarcı kişiye bu dünyada İslam'a karşı yaptıklarının ve planlayıp da yapamadıklarının bildirileceği; yani amel defterinin önüne konulacağı (ayet: 13), (138) onun bu defterde olan her şeyi hatırlayacağı; daha doğrusu kendi vücûdunun organlarının bunlara şahit olduğu (ayet: 14), (139) buna karşılık kendini kurtarmak için onun bir takım mazeretler ileri süreceği ve/veya özür dileyeceği (ayet: 15) (140) belirtilmektedir. Kanaatimizce, araştırmamızın asıl konusunu oluşturan ayetler de işte bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Kıyamet Günü'ndeki yargılanma anı tasvir edilirken, ortada hiçbir sebep yokken birden sözün değiştirilmesi oldukça uzak bir ihtimaldir. Zira sûrenin bu bölümünde 13 'üncü ayetten itibaren yargılayanla yargılanan (inkarcı) arasındaki diyaloga yer verilmektedir. Amel defterinin ortaya konmasıyla başlayan bu diyaloga göre, yargılanan kişi amel defterinin içinde kayıtlı olanları gördüğünde mazeretlerini ortaya koyarak özür dilemekte: fakat ne mazeretleri, ne de özrü kabul edilmektedir. Üstelik acelecilik edip de amel defteri ile ilgili olarak yanlış bir şey söylememesi konusunda da uyarılmaktadır. Ayrıca amel defterinin ilahi irade tarafından hazırlandığı; onu okuma ve açıklama, özellikle mazeretlere karşı açıklama yapma işinin de yine bu iradeye ait olduğu: bu yüzden sadece susması ve ilahi irade tarafından yapılan okumayı ve açıklamayı izlemesi/kabullenmesi gerektiği belirtilmektedir (ayet: 16-19). İnkarcının bu durumu mahkemede yargılanan bir suçlunun durumuna benzemektedir. Mahkemede ortaya konan kanıtlardan tamamen haksız olduğunu anlayan bir suçlu bir takım mazeretler ileri sürmeye, özür dilemeye ve yalvarmaya başlar. Fakat çok geçmeden susturulur, aleyhinde toplanan kanıtların yeterli olduğu, mahkeme esnasında bunların inkarcı kişinin sorduğu soruya cevap verildikten, bu bağlamda kıyametin kopuş anı tasvir edildikten ve bu kişinin ahiretteki sorgulanışı anlatıldıktan sonra, hitap Mekke müşriklerinin hepsine yöneltilerek; hem kıyameti ve öldükten sonra dirilmeyi inkar eden düşünceleri, hem de ahireti ihmal ederek tamamen geçici dünya çıkarlarını amaçlayan hayat tarzları reddedilmektedir. (141) Böylece Kur'an'ın onlar açısından problem olarak gördüğü asıl konuya parmak basıldıktan sonra da, bir taraftan Kıyamet Günü'nde Rabbine bakmakta oldukları için (142) bazı kişilerin yüzlerinin sevinçli ve aydınlık; felakete maruz kalacağını anladıkları için bazı kişilerin yüzlerinin ise endişeli ve asık olacağı hatırlatılarak (ayet: 22-25); diğer yandan da ölüm anı da tasvir edilerek (ayet: 26-30), soru soran inkarcı kişinin İslam'ı benimsemeye ve ibadet etmeye çağrıldığı, fakat onun buna yanaşmadığı anlatılmaktadır (ayet: 31-35).
En son olarak da soru soran insana, hem kendisinin yaratılış aşamaları, hem de kendisi vasıtasıyla doğan oğulları ve kızları hatırlatılmakta; böylece bir anlamda hiç yoktan var etme ile öldükten sonra diriltme arasında zorluk bakımından mukayese yapılması istenmektedir (ayet: 36-39). Nihayet hiç yoktan var edebilen Allah'ın, ölüleri diriltmeye nasıl muktedir olamayacağı sorularak, yani ikincisinin birincisinden daha kolay olduğu vurgulanarak da (ayet: 40) sûre tamamlanmaktadır.
Görüldüğü üzere, Kıyamet Sûresi 'nin 16-19'uncu ayetlerini, 6'ncı ayette sorusuna yer verilen inkarcının/müşriğin Kıyamet Günü'nde yargılanması sürecinin bir parçası olarak açıklamanın sûrenin kompozisyonu, bütünlüğü ve ilgili ayetlerin metinsel bağlamı açısından daha makul olduğunu göstermektedir. Bu sonuç, bizim yeni ulaştığımız bir sonuç değildir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla bu konuya ilk defa Ebu'l-Kasım el- Belhî (319/931) (143) dikkat çekmektedir. Ona göre, bu pasajda Kur'an değil, kulların kendi amel defterlerini okumaları kastedilmektedir. Çünkü pasajın öncesinde ve sonrasında Kur'an veya herhangi bir dünya hükmü ile ilgili bir bilgi yer almamaktadır. (144)
Aynı konuda diğer bir açıklama da Kaffâl'a (145) aittir. Razî'nin naklettiğine göre o, dilini hareket ettirme ayetiyle Hz. Peygamber'e değil, O gün o insana, yaptıkları ve erteledikleri bildirilir ayetinde zikredilen kişiye hitap edildiği görüşündedir. Konumuz olan pasaj ile Oku kitabını; bugün sana karşı hesap görücü olarak nefsin yeter [İsra (17), 14] ayeti arasında anlamsal bir paralellik kuran Kaffâl, 16'ncı ayette kendisine amel defteri (kitâbuh) arzedilen kişiye acele etmesinin yasaklandığını ileri sürmektedir. Sonraki ayetler de onun amellerini toplamanın, okuyup açıklamanın vaadi veya hikmeti gereğince Allah'a ait olduğunu göstermektedir. Bu ayetlerde dünya için şiddetli bir tehdit, ahiret için ise şiddetli bir korkutma amaçlanmaktadır. Sonuç olarak Kaffal, ''Bu, güzel bir açıklamadır; her ne kadar rivayetler (el-âsâr) aksine varit olsa da akıl bunu reddetmez'' diyerek, (146) hem ayetlerin metinsel bağlamlarına bağlı kalarak Kur'an'ı anlamada aklın önemini vurgulamış; hem de metinsel bağlamdan yola çıkarak yapılan açıklamanın sahabe ve tabiîn görüşlerine tercih edilebileceğini göstermiş olmaktadır.
Kıyâme Sûresi Meâli
Buraya kadar verdiğimiz bilgiler ve yaptığımız değerlendirmeler ışığında Kıyâme Sûresi'ni Türkçe'ye şu şekilde çevirebiliriz:
1- Kıyâmet Günü'ne yemin ederim ki, hayır [sizin inancınız doğru değil].
2- Kınayan nefse de yemin ederim ki, hayır [sizin inancınız doğru değil].
3- O insan, kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor/düşünüyor?
4- Tam aksine, parmak uçlarını bile [yeniden] düzenlemeye muktediriz.
5- Buna rağmen o insan, geleceğini mahvetmek/günaha dalmak
ister,
6- [inkar maksadıyla] ''Kıyamet ne zaman?'' diye sorarak.
7- Gözler [dehşetten] parladığı,
8- ay tutulduğu,
9- ve güneşle ay birleştirildiği zaman [kıyamet kopacak].
10- O gün insan ''Nereye kaçılabilir?'' diyecek.
11- Hayır, hayır [kaçamaz]; hiçbir sığınak yok ki, [oraya kaçabilsin];
12- [zira] o gün sığınılan yerler de senin Rabbine [boyun eğer].
13- Yaptıkları ve yapamadıkları o gün o insana bildirilir.
14- [O gün] o insan kendi [durumunu] bilmektedir,
15- mazeretIerini ortaya koysa bile.
16- [Öyleyse] acelecilik yaparak o [amel defterine] karşı dilini hareket ettirme/depretme.
17- Onu derlemek de, okumak da Bize aittir.
18- Onu sana okuduğumuz zaman sen [sadece] onun okunuşunu izle/okunanı kabul et.
19- [Varsa bir itirazın,] onu açıklamak da Bize aittir.
20- Hayır, hayır; tam aksi [olması gerekirken] siz geçici olanı seviyorsunuz,
21- nihâî [kalıcı] olanı ise terkediyorsunuz.
22- [Oysa] o gün öyle yüzler vardır ki, [sevinçten] parlaktırlar,
23- [zira] Rabblerine bakmaktadırlar.
24- O gün öyle yüzler de vardır ki, [korkudan] solgundurlar,
25- [zira] kendilerinin bir felakete uğratılacağını anlarlar.
26- Hayır, hayır [kurtulamazsınız]; bu [can] köprücük kemiklerine dayandığı [iş ciddiye bindiği],
27- ''[bizi bundan] kim kurtaracak?'' denildiği,
28- [o kişi] bunun ayrılık olduğunu anladığı,
29- ve [korkudan] bacaklar [lafzen: incikler] birbirine dolaştığı zaman.
30- Rabbinedir, işte o gün varış.
31- Netice olarak o, [İslâm'ı veya Kıyamet Günü'nü] ne onayladı, ne de kulluk etti.
32- Fakat [İslâm'ı veya Kıyâmet Günü'nü] yalanladı ve sırt çevirdi.
33- Bir de çalımlı yürüyerek taraftarlarına gitti.
34- Göreceksin sen, göreceksin.
35- Sonra layıktır sana layık olan.
36- O insan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?
37- Boşaltılan bir meni spermi değil miydi, o?
38- Sonra döllenmiş bir yumurtacık haline geldi de [Allah onu] yarattı, [ona] nizam verdi.
39- Ondan da iki çifti, [yani] erkeği ve dişiyi var etti.
40- İşte bu [nu yapan Allah] ölüleri diriltmeye kadir değil midir?
Kaynak: Kıyamet Sûresi'nin 16-19'uncu Ayetlerine Yüklenen Geleneksel Yorumlar Üzerine, Ali Rıza Gül, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Oak 2003 C. 44, S. 2, Yıl 2003, s 69-108.
Not: Bu bölümün dipnotları (135-146) en sondadır:
***
Not: Aslında Kıyâme Sûresi baştan sona, tıpkı bir kompozisyon gibi bir konuyu, kıyamet günü kötü ve iyilerin durumunun nasıl olacağını tasvir etmektedir. Benzer bir sahne/tasvir İsrâ Sûresi 13-14. âyetlerde ortaya konulmaktadır. İsrâ Sûresi'nin, Kıyâme Sûresi'nden sonra vahyedildiğini dikkate aldığımızda bu yaklaşım/yorum daha isâbetli olmaktadır.
Her insanın kuşunu kendi boynuna doladık. Kıyamet günü, yaptıklarının tamamını gösteren kitabı önüne koyarız. Kitabını oku. Bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin. [İsrâ Sûresi 13-14]
*** *** *** *** *** ***
Kıyamet Sûresi'nin 16-19'uncu Ayetlerine Yüklenen Geleneksel Yorumlar Üzerine adlı çalışmadan yapılan alıntıların dipnotları:
135 el-Ferrâ, Meâni'l-Kur'ân, III. 207; et-Taberî, a.g.e., XXIX. 175-76; Ebü'l-Berekât Kemâluddîn Abdurrahman b. Muhammed el-Enbârî, el-Beyân fî İ'râbi'l-Kur'ân, thk. Tâhâ Abdulhamid Tâhâ. Kahire: el Hey'etü'l-Mısriyye. 1400/1980, II, 476. Ayrıca bkz. el- Kurtubî, el-Cami' li ahkâmi'I-Kur'ân, XIX. 85; el-Bikâî, a.g.e., VIII. 242.
136 Mukâtil, Tefsîru Mukâtil, IV. 509; el-Ferrâ, a.g.e., III, 208; İbn Kuteybe. Tefsîru Garîbi'l Kur'ân, 499; et-Taberî, a.g.e .. XXIX, 175-76; ez-Zeccâc, Meâni'l-Kur'ân, V, 251; İbn Atiyye, a.g.e." V. 402; el-Gaznevî. a.g.e., II, 460; İbnü'l-Cevzî, Zâdu'l-Mesîr, VIII, 416; İbn Kesîr, Tefsîru'I Kur'âni'l-Azîm, VIII, 300-01; el-Bikâî, a.g.e., VIII, 243.
137 Mukâtil, a.g.e., IV, 510; en-Nahhâs, İ'râbu'l-Kur'ân, V, 80; ez-Zeccâc, a.g.e., V, 252; İbnü'l Cevzî, a.g.e., VIII, 417; Ebû Hayyan, el-Bahru'l-Muhît, VIII, 385.
138 Müfessirlerin genel kanaatlerine göre, lafzen, önden gönderdikleri ve erteledikleri kendisine bildirilecektir şeklinde Türkçe'ye çevirebileceğimiz 13'üncü ayette kişinin yaptığı ve/veya kendisinden sonra izlenen iyilikleri ve kötülükleri kastedilmiştir (Mukâtil, Tefsîru Mukâtil, IV. 511; el-Ferrâ, Meâni'l-Kur'ân, III, 210-11; Abdurrezzak, Tefsîru'l- Kur'ân, II, 267; İbn Kuteybe, Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, 500; en Nahhas, İ'râbu'l-Kur'ân, V, 82; İbn Atiyye, el-Muharreu'l-vecîz, V, 403). İşledikleri her amel, iyi veya kötü yönde açtıkları ve kendilerinden sonra izlenen her çığır insanlara Kıyamet Günü'nde bildirilecektir. Kur'an'ın diğer ayetlerinden de bu açıkça anlaşılmaktadır [Yasîn (36), 12; Zilzal (99), 7-8]. İnsanların bunlardan dolayı mükafatlandırılacakları veya cezalandırılacakları hususunda en ufak bir şüphe yoktur. Ancak bize göre burada kastedilen sadece bu değildir; çünkü önden gönderdikleri (bimâ kaddeme) ifadesi, kişinin yaptığı amelleri, açtığı çığırlar da dahil olmak üzere zaten kapsamaktadır; o halde ahhara (erteledi) ifadesiyle farklı bir durum kastedilmiş olmalıdır. Kanaatimizce, bu ayette kıyametin zamanını soran müşriklere hem işledikleri, özellikle İslam'a karşı işledikleri kötülükler, hem de niyet ettikleri/planladıkları halde işleme fırsatı bulamadıkları kötülükler kastedilmektedir. Allah onların İslam'a karşı planladıkları bu kötülükleri bilmektedir. Kıyamet Günü'nde bunları onlara bildirecek ve bunlardan dolayı onları cezalandıracaktır. Bizim bu kanaatimizi Kur'an'ın diğer bazı ayetleri de desteklemektedir (Mesela bkz. Bakara (2), 284; Nisâ' (4), 123; İsrâ' (17), 47-49; Zuhruf (43), 79-80). Ahhar ifadesi, bu kişinin kaçırdığı sevap işleme fırsatını da kapsıyor olabilir. Nitekim bazı tefsir kaynaklarında böyle bir görüş nakledilmektedir (İbnü'l-Cevzî, Zâdu'l-Mesîr, VIII. 420; İbn Atiyye, a.g.e., V, 404).
139 Müfessirler Kur'an'ın birçok ayetini şahit tutarak [İsra' (17), 13-14; Nur (24), 24; Yâsin (36), 65; Fussilet (41), 20; Tekvîr (81). 10; İnfitar (82), 5. 14'üncü ayetteki alâ nefsihî basîrah ifadesini, "İnsan yaptığı bütün iyilikleri ve kötülükleri Kıyamet Günü'nde bilecektir; çünkü elleri, ayakları ve diğer bütün organları bunlara şahit kılınmıştır" şeklinde açıklamışlardır (Mukâtil, a.g.e, LV, 511; el-Ferrâ, a.g.e., III, 211; Abdurrezzak, a.g.e., II, 266-67; İbn Kuteybe, Te'vîlu Müşkili'I-Kur'ân, 193; Hûd b. Muhakkem, Tefsîru Kitâbillah, IV, 442-43; ez-Zeccâc, Meâni'l-Kur'ân, V. 252-53; en-Nahhas, a.g .e., V. 82; İbnü'l-Cevzî, Zâdu'l Mesîr, VIII, 420; el-Bikâî, Nazmü'd-dürer, VIII. 247). Bu açıklamanın dinî bir bilgi olarak doğruluğunda şüphe yoktur. Ancak sûrenin geneline, iniş sebebine, konusuna ve amacına bakarak ayetin herkesi kapsamadığını, özel olarak soru soran inkarcı kişileri hedef aldığını düşünüyoruz.
140 Müfessirlerin çoğunluğunun kanaatine göre, 15'inci ayette günahkar insanın yaptıklarından dolayı Kıyamet Günü'nde pişman olarak özür dilemesi ve yaptıklarını birtakım mazeretlere dayandırması konu edilmektedir. Onlar bu görüşlerine diğer bazı ayetleri [En'am (6),23; Gâfir/Mü'min (40), 52; Mücadele (58), 18; Tahrîm (66), 7; Mürselat (77), 36] de şahit göstermişlerdir (Ebu Ubeyde, Mecâzu'l Kur'ân, II, 278; İbn Kuteybe, Tefsîru Garibi'l-Kur'ân, 500; el-Ferrâ, Meâni'l-Kur'ân, III, 211; İbnü'I-Cevzî, Zâdu'l-Mesîr, VIII, 420-21; İbn Atiyye, el-Muharreru'l-vecîz, V. 404; Ebu Hayyân, el-Bahru'l-Muhît, VIII. 387; el- Kurtubî, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kur'ân, XIX, 98; el-Bikâî, Nazmü'd-dürer, VIII, 248). Biz, sûrenin geneline, iniş sebebine, konusuna ve amacına bakarak bu ayetin de herkesin değil, özel olarak soru soran inkarcı kişilerin durumunu tasvir ettiği kanaatini taşıyoruz.
141 Hitap ister ikinci, isterse üçüncü çoğul şahıs şeklinde olsun, 20-21'inci ayetlerdeki çoğul kipiyle Mekke müşriklerinin hepsi hedef alınmakta, kellâ olumsuzluk edatıyla da onların hem kıyâmetin, âhiretin ve öldükten sonra dirilmenin gerçekleşmeyeceği yönündeki anlayışları, hem de âhireti ihmal ederek tamamen geçici dünya çıkarlarını amaçlayan hayat tarzları reddedilmektedir (Mukâtil, Tefsîru Mukâtil, IV, 512; el-Ferra, a.g.e., III, 211; Hûd b. Muhakkem, Tefsîru Kitâbillâh, IV, 443; et-Taberî, Câmiu'l-beyân, XXIX, 191; en- Nahhâs, İ'râbu'l-Kur'ân. V, 83; İbnü'l-Cevzî, a.g.e., VIII, 422).
142 Kıyamet Günü'nde (ahirette) cennetliklerin Allah'ı görüp göremeyecekleri, Ehl-i Sünnet ile Mutezile arasında tartışma konusudur. İlgili tartışma için bkz. ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, IV. 649-50; er-Râzî et-Tefsîru'l-kebîr, XXX, 200-03; İbn Atiyye, el-Muharreru'l-vecîz, V, 405; el-Kurtûbî, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kur'ân, XIX, 105; Ebu Hayyân, el-Bahru'l-muhit, VIII. 389; İbn Kesîr, Tefsîru'I-Kur'âni'l-Azîm, VIII. 305-06; Yazır, Kur'ân Dili, VIII, 5483.
143 Ebü'I-Kasım eş-Şeyh Abdullah h. Ahmed el-Belhî'dir. Tefsîru'l-Belhî adıyla bilinen 12 ciltlik önemli bir tefsir telif etmiştir. Hicri 319 (veya 329) yılında vefat etmiştir (Ahmed b. Muhammed el-Edirnevî, Tabakâtu'l-Müfessirîn, thk. Süleyman b. Salih el-Hizzî, Medine: Mektebetü'l-ulûm ve'l-hikem. 1417/1997, s. 55).
144 et-Tabresî, Mecmeu'I-beyân, X, 175-76.
145 Ebû Bekir Muhammed b. Ali el-Kaffâl eş-Şâşî'dir. Tefsir, hadis, kelam ve usul ilimIerinde önde gelen Şafii âlimlerinden kabul edilmektedir. Hicri 365 veya 366 yılında vefat etmiştir. Geniş bilgi için bkz. el-Edirnevî, (a.g.e, 79-80; Katib Çelebi Mustafa b. Abdillah (Hacı Halife). Keşfü'z-Zünûn an Esâmi'l-Kütüb ve'l Fünûn, Neşredenler: Şerafeddin Yaltkaya - Kilisli Rıfat Bilge, İstanbul, 1362/1943, I, 47.
146 er-Râzî et-Tefsîru'l-Kebîr, XXX, 196-97.
No comments:
Post a Comment