Ralph Waldo Emerson'un Kaleminden Arkadaşı Henry David Thoreau
Henry, her türlü geleneği sorguluyor, ideal bir düzene dair pratiği oturtmaya gayret ediyordu. Kanıyla canıyla bir protestandı (protesto ruhunda vardı). Pek az yaşam onunki gibi bir el etek çekmeyi barındırabilir. Hiçbir mesleğe göre yetişmemişti; hiç evlenmedi; hep yalnız yaşadı; kiliseye asla gitmedi; asla oy vermedi; devlete vergi vermeyi reddetti; et yemedi; şarap içmedi; tütün kullanmadı; doğabilimciydi, ama av tuzaklarından ve silahtan hep kaçındı. Bir düşünce ve Doğa aşığı olmayı, hiç şüphesiz, bilinçli olarak kendine seçmişti. Zenginliğe kabiliyeti yoktu, ancak en ufak bir sefalet ve kabalık emaresi taşımaksızın fakir kalmasını da bilirdi. Belki de bu yaşam yoluna pek de öngörmeden girmiş ama sonradan onu bilgece benimsemişti.
''Bana Karun'un zenginliği bahşedilmiş olsaydı bile, amacım aynı, tuttuğum yol aynı olurdu'' diye yazmış günlüğüne. Mücadele etmesi gereken iştah, şehvet, lüks merakı gibi hiçbir dürtüsü yoktu. Yüksek tabaka insanların hoş evleri, kıyafetleri, tavır ve söylemleri ona göre değildi. İyi bir Kızılderiliyi tercih eder, öbür süsleri ise sohbetin engelli olarak görür, ahbabıyla en sade koşullarda buluşmayı isterdi. Kalabalık yemek davetlerini reddederdi, çünkü orada herkes birbiri gibi olur, bu ona amaçsız görünürdü. ''Onlar yemeklerini pahalıya getirmekle gururlanırlar'' derdi, ''bense yemeklerimi ucuza getirmekle gururlanırım.'' Sofrada neyi tercih ettiği sorulduğunda, ''en yakındakini'' derdi. Şaraptan hoşlanmazdı ve hayat boyu hiçbir kötü huyu olmamıştı.
İsteklerini azaltıp onları kendi tedarik ederek zengin olmayı seçmişti. Yüzlerce mil yürür, hanlardan sakınır, hem daha ucuz olduğu, hem de daha çok hoşuna gittiği, hem de aradığı insanları ve bilgileri oralarda daha iyi bulabildiği için çiftçi ve balıkçı evlerinde konaklardı.
İçinde asla boyun eğdirilemez, savaşkan bir şeyler vardı; her zaman erkeksi ve işbitiriciydi; nadiren hassastı; adeta, karşıtlık içinde olmazsa kendini var hissedemezdi. İfşa edilecek bir mantıksızlık, ortaya dökülecek bir kusur arar, yetilerini tümüyle işlemeye çağıracak bir zafer duygusuna, bir davul gümbürdemesine ihtiyaç duyardı. ''Hayır'' demek bir şey değildi onun için, ''Evet'' demekten daha bile kolaydı. Bir önermeyi duyduğunda ilk dürtüsü ona karşı çıkmak yönünde olurdu, o denli katlanamazdı gündelik düşüncenin sınırlarına.
O, gerçeğin bir sözcüsü ve eylemcisiydi, doğuştan öyleydi. Bu nedenle de sürekli çarpıcı durumlara maruz kalırdı. Çevresindekiler her koşulda Henry'nin hangi tarafta duracağını ve ne söyleyeceğini merak ederlerdi. 1845'de Walden Gölü kıyısında kendine mütevazı bir kulübe yaptı ve orada iki yıl boyunca tek başına emek ve çalışma hayatı yaşadı. Komşularından, düşüncelerinde, eylemlerinde olduğundan daha farklıydı. Söz konusu inzivanın nimetlerinden yeterince faydalandığında, orayı terk etti. 1847'de kamusal harcamaların doğru yere kullanılmadığına kanaat getirerek vergisini ödemeyi reddetti ve hapse atıldı. Bir arkadaşı onun adına vergisini ödeyince serbest kaldı.
[Thoreau, federal devletin köleliğin sürdürülmesindeki rolünü gerekçe göstererek birkaç yıl üst üste vergi ödemeyi reddedince tutuklanır. Aslında Emerson da durumdan hoşnut değildir, ancak vergisini öder Thoreau'nun direnişini yersiz bulur. Buna karşılık benzeri bir eylemde bulunmuş olan Bronson Alkott, Thoreau'yu destekler. Emerson hapisteki Thoreau'yu ziyaret ettiğinde meşhur, ''Henry sen neden buradasın?'' / ''Waldo sen neden burada değilsin?'' diyaloğu yaşanır. Daha sonra Thoreau, en önemli politik metni olan Sivil İtaatsizlik denemesini bu başına gelenlerin ve kölecilik karşıtı fikirlerin etkisiyle kaleme alır. Çev. s. 160]
Eğer başkalarının yargılarını hiçe sayıp onlara karşı çıktıysa bu yalnızca kendi pratiğini inancıyla uzlaştırmaya daha kararlı olmasındandır. Asla tembel veya nefis düşkünü değildi; paraya ihtiyacı olduğunda, onu uzun süreli yükümlülüklerdense kendisine uygun bir parça el emeğiyle, tekne veya çit yaparak, ağaç dikerek, aşılama yaparak, harita çıkararak veya kısa süreli başka bir iş yoluyla kazanmayı yeğlerdi. Başkalarındansa kendi ihtiyaçlarını tedarik etmek ona daha az zamana mâl oluyordu; böylece kendi vaktini sağlama alıyordu. s. 156
Thoreau'dan daha hakiki bir Amerikalı var olmamıştır. Ülkesine ve onun koşullarına gösterdiği takdir benzersizdi. Onun aradığı, en enerjik yaradılıştı. Londra'dansa Oregon'a gitmek istiyordu. Günlüğünde şöyle demişti: ''Büyük Britanya'nın her tarafında Roma kalıntıları, mezar küpleri, ordugahlar, yollar, konutlar keşfediliyor. Neyse ki New England, Roma kalıntıları üzerine kurulu değil. Evlerimizin temelini eski bir uygarlığın külleri üzerine kurmak zorunda değiliz.'' s. 161
Ne var ki köleliğin ve gümrük vergilerinin kaldırılmasını, hatta neredeyse devletin kaldırılmasını desteklerken idealist olduğu ölçüde, hem kendini güncel politikada temsil edilemez bulduğunu, hem de bütün reformcular sınıfına toptan karşı olduğunu söylemeye herhalde gerek yoktur. Yine de o, sürecini karşıtı oluşuma kayıtsız şartsız bağlılığını ifade etmiştir. s. 162
O her zaman yaratıcıydı. Günü yaşardı Thoreau; belleğin yükü altında ezilip sefil olmazdı. Size dün yeni bir öneri getirdiyse bugün ondan aşağı kalmayacak yep yeni bir öneri getirebilirdi. Hem çok çalışkan ve tüm üst düzey üreten insanlarda rastlandığı üzere zamanına çokça değer atfeden biriydi.
Yemeğin en basitini sevip yerdi, ama yine de biri sebze ağırlıklı bir perhiz önerse, beslenmenin teferruat olduğu düşüncesiyle ''bufaloyu avlayan kişi karnını Graham'ın Evi'nde doyran'dan daha iyi yaşıyor'' derdi. s. 164
O insanlığın arayış halindeki değerbiçicisiydi. Karşılaştığı kimseyi bir bakışta tartar, kültürün birtakım inceliklerine duyarlı olmasa da muhatabının çapını ve kalıbını kestiriverirdi. Onunla edilen sohbetin onun dehasına dair yarattığı izlenim buradan gelirdi. s. 165
Eldeki meseleyi bir bakışta kavrar, konuştuğu kişilerin sınırlarını ve noksanlarını görürdü; bu yaman gözlerden hiçbir şey kaçmazdı. s. 165
Thoreau dehasını öyle eksiksiz bir sevgiyle memleketinin kırları, tepeleri ve sularına adamıştır ki onları tüm Amerikalı ve okyanusaşırı okurlar için ilginç kılmıştır. O nehrin kıyısında, yatağında, üzerindeki hava akımlarında gerçekleşen her olguyu; balıkları, üremelerini ve yuvalarını, davranışlarını ve besinlerini; her sene bir geceliğine havayı dolduran bir gün sineklerini ve onları oburca yakalayıp yiyen balıkların aşırı doygunluktan ölmesini; nehir sığlıklarındaki küçük balıkların yuvaları olan, bazen bir el arabasından taşacak büyüklükteki konik taş yığınlarını; akıntıyı ziyaret eden balıkçıl, ördek, angıt, dalgıçkuşu, balık kartalı gibi kuşları; kıyıdaki yılanı, misk faresini, su samurunu, dağ sıçanını, tilkiyi; kıyıları seslere boğan kaplumbağayı, kara ve ağaç kurbağasını, çekirgeyi pek iyi bilirdi. Bunlar onun için sanki kasabanın insanları, ahbaplardı, öyle ki onlardan herhangi birine dair kesip-biçme, santimlik boyut ölçümü hikayelerini duyduğunda, iskelet teşhirlerini, likörde bekletilen sincabı veya kuşu gördüğünde bunda saçmalık ve şiddet bulurdu. Nehrin davranışlarından, sanki o hep kaideli bir yaratıkmışçasına, gözlenebilir gerçekliğe dayalı bir kesinlikle söz etmekten hoşlanırdı. Ve nehri bildiği gibi, bölgedeki gölleri de bilirdi. s. 167
Onun kullandığı silahlardan biri, başka araştırmacıların için mikroskop veya alkol imbiği neyse ondan daha önemli olarak, ciddiyetle ortaya konduğu halde aslında haz yoluyla gelişmiş, kendi kasabası ve civarını doğal gözlemler için başlıca merkez olarak yüceltmesini sağlayan bir eğilimdi.
Thoreau yerel bitkilerin savunucusuydu. Kızılderili'yi uygar insana yeğlediği gibi, dışarıdan getirilen türlerdense bölgenin otlarını tercih ederdi; komşusunun kaba fasulye sırıklarının kendi fasulyelerinden daha çok büyüdüğünü görmekten sevinç duyardı. ''Şu yabanıl otlara bak'' derdi, ''tüm bahar ve yaz boyu milyon tane çiftçi tarafından çapalanmışlar, ama yine de yenilmemişler, şimdi tüm yol kenarlarında, otlaklarda, tarlalarda, bahçelerde zaferlerini kutluyorlar, öylesine canlılık dolular. Ve şöyle devam ederdi: ''Hak ettikleri isimleri veremedik onlara; domuzotu dedik, pelinotu dedik, kuşotu dedik, taşarmudu dedik; halbuki onların da görkemli adları var: amaranth (asla solmayan), ambrosia (tanrıların ölümsüzlük veren yiyeceği) , stellaria (yıldızlarla ilgili), amelancia. s. 168
Bir defasında şöyle demişti: ''Eğer ayağınızın dibindeki mantar sizin için tüm alemlerin en lezzetli şeyi değilse sizden hiçbir şey beklenemez.'' s. 168
Ona hiçbir üniversite onur derecesi ya da hocalık vermemiştir; hiçbir akademi onu kuruma bağlı araştırmacı, danışman veya üye yapmamıştır. Belki de bu eğitim kurumları onun varlığının ironisinden korktular, kim bilir? Gelgelelim pek az kimse Doğa'nın ruhunun ve sırlarının bilgisine onun kadar vakıf olmuştur; hatta bütünlüklü ve manevi bir sentez söz konusu olduğunda, ondan başka hiç kimse. Çünkü o, başka kimselerin veya kurumların fikrine zerre kadar itibar duymayıp gerçeğin ta kendisine bağlılık göstermiş, başka araştırmacılardaki nezaketen taviz verme eğiliminin onları değerden düşürdüğünü düşünmüştür. Önceleri kendisine bir garabet gözüyle bakan hemşerilerinden zamanla saygı ve takdir görmüştür. Ona haritacılık işi veren çiftlik sahipleri kısa sürede onun eşsiz becerisi ve isabetliliğini, kendi arazilerine, ağaçlara, kuşlara, Kızılderili kalıntılarına vb. dair bilgisini fark etmişler, böylece ondan kendi çiftlikleri hakkında önceye göre çok daha fazla bilgi edindikçe, araziler üzerindeki üzerindeki Bay Thoreau'nun kendilerinden daha fazla hak sahibi olduğu hissine kapılmışlardır. s. 171
Concord gölgesi Kızılderili kalıntılarıyla dolup taşar; temrenler, taş keskiler, hayvan tokmakları, çömlek parçaları vs. Ve yerlilerin nehir kıyısında sıkça uğradığı alanları istiridye kabuğu ve kül yığınları belirler. Thoreau için bunlar ve Kızılderilileri ilgilendiren her durum önemliydi. Onun Maine ziyaretleri büyük ölçüde Kızılderili sevgisindendi. Ağaç kabuğundan kano imal edilmesini görmekten, hatta bizzat onun üzerine binip akıntıda şansını denemekten keyif duyardı. Bazen küçük bir Penobscot Kızılderilileri grubu Concord'a uğrar, çadırlarını yazın birkaç haftalığına nehir kıyısına kurardı. Thoreau, her ne kadar Kızılderililere sorular sormanın kunduzları ve tavşanları sorgu suale çekmekten bir farkı olmadığını bilse de, onlarla arkadaşlık kurmayı ihmal etmezdi. Maine'e son ziyaretinde, kendine haftalarca rehberlik eden zeki Oldtown Kızılderilisi Joseph Polis'ten büyük memnuniyet duymuştu. s. 172
O, her doğal gerçeğe eşit derecede meraklıydı. Algısının derinliği Doğa'nın tümünde yasanın benzerliğini bulurdu: Tekil örnekten evrensel yasaya onun kadar çabuk varabilen başka bir deha tanımıyorum. Belirli bir alanın bilgiçi değildi o. Gözü her zaman güzelliğe, kulağı her zaman müziğe açıktı. Bunları nadir durumlarda değil, gittiği her yerde bulurdu.
Onun şiirinin kaynağı onun manevi sezgisinde yatar. Manevi güzelliğe öylesine tutkundu ki yazılmış tüm şiirleri bu güzelliğe kıyasla biraz hafifserdi. s. 173
O, insan yaşamının yüceltilmesi ve avuntusu adına İmgelem'in değerini bilir, her düşünceyi bir sembole dönüştürmeye bayılırdı.
Kendi gözünde olanı bayağı gözlere sergilemekte isteksizdi.
Onun nükteleri okunmaya değer olurdu; kabul etmeliyim ki, eğer ifadeyi o an için anımsamıyorsam, bu henüz ona hazır olmadığım anlamına gelirdi. Onun gerçekliği o denli zengindi ki sözcükleri boş yere kullanmakla vakit harcayamazdı. s. 174
Yazılarında kiliselere ve din adamlarına atıfta bulunurken bazı iğneleyici ifadeler kullanmış da olsa, o aslında eşsiz, incelikli, mutlak bir dinin insanıydı; düşüncede ve eylemde küfre düşmesi imkansızdı. Elbette özgün düşünüş ve yaşayışına ait olan el etek çekmişlik onu sosyal din biçimlerinden uzak tutuyordu. Bu kınanacak bir şey değildi. Aristoteles bunu çok önce açıklamıştı: ''Hemşerilerine erdemde üstün olan kimse, artık şehrin bir parçası değildir; kanunlar ona uymaz çünkü o kendi kendisinin kanunudur.''
Thoreau, esaslılığın varlık bulmuş haliydi; manevi yaşamıyla peygamberlerin ahlak kanunlarına dair hükmünü aklı çıkarırdı. Onunki, gözardı edilmesi imkansız olan, olumlayıcı bir deneyimdir. O, bir hakikat sözcüsüydü; her ruhun yaralarına göre bir hekimdi; sadece dostluğun sırrını değil, aklın ve yüce kalbin derin değerini de bilen, kendisine günah çıkarıcı ve peygamber olarak başvuran bir avuç insan tarafından neredeyse tapılan bir dostu. Dinin veya manevi adanmışlığın belirli bir türü olmaksızın hiçbir büyük şeyin başarılamayacağını düşünürdü. ss. 175-176
Elbette bazen uçlara kayardı. Bu gönüllü münzevinin onu aslında olmayı istediğinden çok daha yalnız kılan katılığını, herkesten tam hakikat ikamet eden ödün vermezliğine bağlamak mümkündü. Kendinde olan kusursuz doğruluğu başkalarından da beklerdi. Suçtan tiksinti duyardı ve ona göre hiçbir dünyevi başarı bunun üstünü örtemezdi. Kandırmacayı, soylu ve zengin kimselerde de dilencilerde olduğu gibi netlikle tespit eder, ikisine eşit derece nefretle bakardı. İlişkilerinde öyle tehlikeli bir açık sözlülüğü vardı ki sevenleri onu bazen ''Korkunç Thoreau'' olarak adlandırırdı: Sanki suskunken konuşur gibiydi, ayrılıp bittiğinde geriye varlığı kalırdı. Bence onu yeterli insan yoldaşlığında mahrum bırakan, ilkesindeki bu kararlılık olmuştur. s. 176
Anın değerini büyütme, gözün önündeki tek bir nesne veya birleşimde Doğa'nın tüm yasalarını okuma eğilimi elbette filozofun özdeşlik algısını paylaşmayan kimselere gülünç görünecektir. Onun için boyutların bir önemi yoktu. Gölet, küçük bir okyanustu; Atlantik, büyük bir Walden Gölü'ydü. Gerçekliğin küçük ayrıntılarını bile kozmik yasalara bağlardı. s. 177
Yalnızca düşünsel bir dehası da olsa, yaşadığı hayata uygun biriydi o; yine de enerjisi ve pratik becerisiyle dünyaya daha büyük girişimler ve liderlik için gelmiş gibiydi; bu yüzden onun eşsiz eylem gücünün boşa harcanmış olmasına üzülüyor, yüksek bir hırsı olmamasını kusur olarak saymaktan kendimi alamıyorum. Bu önemli eksiğinden dolayı, tüm Amerika için bir şeylerlere önderlik etmek yerine yaban mersini keşfine çıkanların başı olmakla yetindi. s. 177
Ancak bu zayıflıklar, ister gerçek ister görünüşte olsun, capcanlı ve bilgelik dolu bir ruhun durmak bilmez gelişiminde hızla silinip gider, yenilgiler yeni zaferlerle telafi edilirdi. Doğa çalışmaları onun edebi süsüydü; bu, arkadaşlarına dünyayı onun gözlerinden görüp onun serüvenlerini dinleme hevesi aşılardı. O, insanlara her türden özgünlüğü sunardı. s. 178
Alışıldık güzelliği alaya alır, öte yandan kendinde türlü güzellikler taşırdı. s. 178
Bazı bitkilere özel değer verirdi. Kokuda görüntüye kıyasla çok daha derinlikli -daha derin ve güvenilir- bir sezgi bulurdu. Çünkü koku, öteki duygulardan gizleneni açığa vurur. Doğayı öyle çok sever, oradaki yalnızlığından öyle mutlu olurdu ki, şehirden, onun düzenlilik ve yapaylığının insanla, insanın eviyle ortaya koyduğu üzücü yapıttan tiksinti duyardı. Sözgelimi, ormanı sürekli mahveden balta için, ''Tanrı'ya şükür ki bulutları kesip biçemiyorlar!'' derdi: ''Masmavi zeminde bu yoğun beyaz boyayla türlü şekiller çizebiliyor.'' s. 179
Ülkemiz henüz nasıl bir evladını yitirdiğini bilmiyor. Onun hiç kimsenin tamamlayamayacağı bir işi yarıda bırakıp gitmiş olması ne büyük bir darbedir: Henüz çağdaşlarına kim olduğunu tanıtmamışken Doğa'dan ayrılmış olması, böylesine yüce bir ruha sürülmüş bir tür lekedir. Ancak o, mutludur yine de. Ruhu soylu topluluk için yaratılmıştı; kısa yaşamında bu dünyanın olanaklarını tüketmişti: Her nerede bilgi, her nerede erdem, her nerede güzellik varsa -orası olacaktır onun yuvası. s. 182
O her zaman yaratıcıydı. Günü yaşardı Thoreau; belleğin yükü altında ezilip sefil olmazdı. Size dün yeni bir öneri getirdiyse bugün ondan aşağı kalmayacak yep yeni bir öneri getirebilirdi. Hem çok çalışkan ve tüm üst düzey üreten insanlarda rastlandığı üzere zamanına çokça değer atfeden biriydi.
Yemeğin en basitini sevip yerdi, ama yine de biri sebze ağırlıklı bir perhiz önerse, beslenmenin teferruat olduğu düşüncesiyle ''bufaloyu avlayan kişi karnını Graham'ın Evi'nde doyran'dan daha iyi yaşıyor'' derdi. s. 164
O insanlığın arayış halindeki değerbiçicisiydi. Karşılaştığı kimseyi bir bakışta tartar, kültürün birtakım inceliklerine duyarlı olmasa da muhatabının çapını ve kalıbını kestiriverirdi. Onunla edilen sohbetin onun dehasına dair yarattığı izlenim buradan gelirdi. s. 165
Eldeki meseleyi bir bakışta kavrar, konuştuğu kişilerin sınırlarını ve noksanlarını görürdü; bu yaman gözlerden hiçbir şey kaçmazdı. s. 165
Thoreau dehasını öyle eksiksiz bir sevgiyle memleketinin kırları, tepeleri ve sularına adamıştır ki onları tüm Amerikalı ve okyanusaşırı okurlar için ilginç kılmıştır. O nehrin kıyısında, yatağında, üzerindeki hava akımlarında gerçekleşen her olguyu; balıkları, üremelerini ve yuvalarını, davranışlarını ve besinlerini; her sene bir geceliğine havayı dolduran bir gün sineklerini ve onları oburca yakalayıp yiyen balıkların aşırı doygunluktan ölmesini; nehir sığlıklarındaki küçük balıkların yuvaları olan, bazen bir el arabasından taşacak büyüklükteki konik taş yığınlarını; akıntıyı ziyaret eden balıkçıl, ördek, angıt, dalgıçkuşu, balık kartalı gibi kuşları; kıyıdaki yılanı, misk faresini, su samurunu, dağ sıçanını, tilkiyi; kıyıları seslere boğan kaplumbağayı, kara ve ağaç kurbağasını, çekirgeyi pek iyi bilirdi. Bunlar onun için sanki kasabanın insanları, ahbaplardı, öyle ki onlardan herhangi birine dair kesip-biçme, santimlik boyut ölçümü hikayelerini duyduğunda, iskelet teşhirlerini, likörde bekletilen sincabı veya kuşu gördüğünde bunda saçmalık ve şiddet bulurdu. Nehrin davranışlarından, sanki o hep kaideli bir yaratıkmışçasına, gözlenebilir gerçekliğe dayalı bir kesinlikle söz etmekten hoşlanırdı. Ve nehri bildiği gibi, bölgedeki gölleri de bilirdi. s. 167
Onun kullandığı silahlardan biri, başka araştırmacıların için mikroskop veya alkol imbiği neyse ondan daha önemli olarak, ciddiyetle ortaya konduğu halde aslında haz yoluyla gelişmiş, kendi kasabası ve civarını doğal gözlemler için başlıca merkez olarak yüceltmesini sağlayan bir eğilimdi.
Thoreau yerel bitkilerin savunucusuydu. Kızılderili'yi uygar insana yeğlediği gibi, dışarıdan getirilen türlerdense bölgenin otlarını tercih ederdi; komşusunun kaba fasulye sırıklarının kendi fasulyelerinden daha çok büyüdüğünü görmekten sevinç duyardı. ''Şu yabanıl otlara bak'' derdi, ''tüm bahar ve yaz boyu milyon tane çiftçi tarafından çapalanmışlar, ama yine de yenilmemişler, şimdi tüm yol kenarlarında, otlaklarda, tarlalarda, bahçelerde zaferlerini kutluyorlar, öylesine canlılık dolular. Ve şöyle devam ederdi: ''Hak ettikleri isimleri veremedik onlara; domuzotu dedik, pelinotu dedik, kuşotu dedik, taşarmudu dedik; halbuki onların da görkemli adları var: amaranth (asla solmayan), ambrosia (tanrıların ölümsüzlük veren yiyeceği) , stellaria (yıldızlarla ilgili), amelancia. s. 168
Bir defasında şöyle demişti: ''Eğer ayağınızın dibindeki mantar sizin için tüm alemlerin en lezzetli şeyi değilse sizden hiçbir şey beklenemez.'' s. 168
Ona hiçbir üniversite onur derecesi ya da hocalık vermemiştir; hiçbir akademi onu kuruma bağlı araştırmacı, danışman veya üye yapmamıştır. Belki de bu eğitim kurumları onun varlığının ironisinden korktular, kim bilir? Gelgelelim pek az kimse Doğa'nın ruhunun ve sırlarının bilgisine onun kadar vakıf olmuştur; hatta bütünlüklü ve manevi bir sentez söz konusu olduğunda, ondan başka hiç kimse. Çünkü o, başka kimselerin veya kurumların fikrine zerre kadar itibar duymayıp gerçeğin ta kendisine bağlılık göstermiş, başka araştırmacılardaki nezaketen taviz verme eğiliminin onları değerden düşürdüğünü düşünmüştür. Önceleri kendisine bir garabet gözüyle bakan hemşerilerinden zamanla saygı ve takdir görmüştür. Ona haritacılık işi veren çiftlik sahipleri kısa sürede onun eşsiz becerisi ve isabetliliğini, kendi arazilerine, ağaçlara, kuşlara, Kızılderili kalıntılarına vb. dair bilgisini fark etmişler, böylece ondan kendi çiftlikleri hakkında önceye göre çok daha fazla bilgi edindikçe, araziler üzerindeki üzerindeki Bay Thoreau'nun kendilerinden daha fazla hak sahibi olduğu hissine kapılmışlardır. s. 171
Concord gölgesi Kızılderili kalıntılarıyla dolup taşar; temrenler, taş keskiler, hayvan tokmakları, çömlek parçaları vs. Ve yerlilerin nehir kıyısında sıkça uğradığı alanları istiridye kabuğu ve kül yığınları belirler. Thoreau için bunlar ve Kızılderilileri ilgilendiren her durum önemliydi. Onun Maine ziyaretleri büyük ölçüde Kızılderili sevgisindendi. Ağaç kabuğundan kano imal edilmesini görmekten, hatta bizzat onun üzerine binip akıntıda şansını denemekten keyif duyardı. Bazen küçük bir Penobscot Kızılderilileri grubu Concord'a uğrar, çadırlarını yazın birkaç haftalığına nehir kıyısına kurardı. Thoreau, her ne kadar Kızılderililere sorular sormanın kunduzları ve tavşanları sorgu suale çekmekten bir farkı olmadığını bilse de, onlarla arkadaşlık kurmayı ihmal etmezdi. Maine'e son ziyaretinde, kendine haftalarca rehberlik eden zeki Oldtown Kızılderilisi Joseph Polis'ten büyük memnuniyet duymuştu. s. 172
O, her doğal gerçeğe eşit derecede meraklıydı. Algısının derinliği Doğa'nın tümünde yasanın benzerliğini bulurdu: Tekil örnekten evrensel yasaya onun kadar çabuk varabilen başka bir deha tanımıyorum. Belirli bir alanın bilgiçi değildi o. Gözü her zaman güzelliğe, kulağı her zaman müziğe açıktı. Bunları nadir durumlarda değil, gittiği her yerde bulurdu.
Onun şiirinin kaynağı onun manevi sezgisinde yatar. Manevi güzelliğe öylesine tutkundu ki yazılmış tüm şiirleri bu güzelliğe kıyasla biraz hafifserdi. s. 173
O, insan yaşamının yüceltilmesi ve avuntusu adına İmgelem'in değerini bilir, her düşünceyi bir sembole dönüştürmeye bayılırdı.
Kendi gözünde olanı bayağı gözlere sergilemekte isteksizdi.
Onun nükteleri okunmaya değer olurdu; kabul etmeliyim ki, eğer ifadeyi o an için anımsamıyorsam, bu henüz ona hazır olmadığım anlamına gelirdi. Onun gerçekliği o denli zengindi ki sözcükleri boş yere kullanmakla vakit harcayamazdı. s. 174
Yazılarında kiliselere ve din adamlarına atıfta bulunurken bazı iğneleyici ifadeler kullanmış da olsa, o aslında eşsiz, incelikli, mutlak bir dinin insanıydı; düşüncede ve eylemde küfre düşmesi imkansızdı. Elbette özgün düşünüş ve yaşayışına ait olan el etek çekmişlik onu sosyal din biçimlerinden uzak tutuyordu. Bu kınanacak bir şey değildi. Aristoteles bunu çok önce açıklamıştı: ''Hemşerilerine erdemde üstün olan kimse, artık şehrin bir parçası değildir; kanunlar ona uymaz çünkü o kendi kendisinin kanunudur.''
Thoreau, esaslılığın varlık bulmuş haliydi; manevi yaşamıyla peygamberlerin ahlak kanunlarına dair hükmünü aklı çıkarırdı. Onunki, gözardı edilmesi imkansız olan, olumlayıcı bir deneyimdir. O, bir hakikat sözcüsüydü; her ruhun yaralarına göre bir hekimdi; sadece dostluğun sırrını değil, aklın ve yüce kalbin derin değerini de bilen, kendisine günah çıkarıcı ve peygamber olarak başvuran bir avuç insan tarafından neredeyse tapılan bir dostu. Dinin veya manevi adanmışlığın belirli bir türü olmaksızın hiçbir büyük şeyin başarılamayacağını düşünürdü. ss. 175-176
Elbette bazen uçlara kayardı. Bu gönüllü münzevinin onu aslında olmayı istediğinden çok daha yalnız kılan katılığını, herkesten tam hakikat ikamet eden ödün vermezliğine bağlamak mümkündü. Kendinde olan kusursuz doğruluğu başkalarından da beklerdi. Suçtan tiksinti duyardı ve ona göre hiçbir dünyevi başarı bunun üstünü örtemezdi. Kandırmacayı, soylu ve zengin kimselerde de dilencilerde olduğu gibi netlikle tespit eder, ikisine eşit derece nefretle bakardı. İlişkilerinde öyle tehlikeli bir açık sözlülüğü vardı ki sevenleri onu bazen ''Korkunç Thoreau'' olarak adlandırırdı: Sanki suskunken konuşur gibiydi, ayrılıp bittiğinde geriye varlığı kalırdı. Bence onu yeterli insan yoldaşlığında mahrum bırakan, ilkesindeki bu kararlılık olmuştur. s. 176
Anın değerini büyütme, gözün önündeki tek bir nesne veya birleşimde Doğa'nın tüm yasalarını okuma eğilimi elbette filozofun özdeşlik algısını paylaşmayan kimselere gülünç görünecektir. Onun için boyutların bir önemi yoktu. Gölet, küçük bir okyanustu; Atlantik, büyük bir Walden Gölü'ydü. Gerçekliğin küçük ayrıntılarını bile kozmik yasalara bağlardı. s. 177
Yalnızca düşünsel bir dehası da olsa, yaşadığı hayata uygun biriydi o; yine de enerjisi ve pratik becerisiyle dünyaya daha büyük girişimler ve liderlik için gelmiş gibiydi; bu yüzden onun eşsiz eylem gücünün boşa harcanmış olmasına üzülüyor, yüksek bir hırsı olmamasını kusur olarak saymaktan kendimi alamıyorum. Bu önemli eksiğinden dolayı, tüm Amerika için bir şeylerlere önderlik etmek yerine yaban mersini keşfine çıkanların başı olmakla yetindi. s. 177
Ancak bu zayıflıklar, ister gerçek ister görünüşte olsun, capcanlı ve bilgelik dolu bir ruhun durmak bilmez gelişiminde hızla silinip gider, yenilgiler yeni zaferlerle telafi edilirdi. Doğa çalışmaları onun edebi süsüydü; bu, arkadaşlarına dünyayı onun gözlerinden görüp onun serüvenlerini dinleme hevesi aşılardı. O, insanlara her türden özgünlüğü sunardı. s. 178
Alışıldık güzelliği alaya alır, öte yandan kendinde türlü güzellikler taşırdı. s. 178
Bazı bitkilere özel değer verirdi. Kokuda görüntüye kıyasla çok daha derinlikli -daha derin ve güvenilir- bir sezgi bulurdu. Çünkü koku, öteki duygulardan gizleneni açığa vurur. Doğayı öyle çok sever, oradaki yalnızlığından öyle mutlu olurdu ki, şehirden, onun düzenlilik ve yapaylığının insanla, insanın eviyle ortaya koyduğu üzücü yapıttan tiksinti duyardı. Sözgelimi, ormanı sürekli mahveden balta için, ''Tanrı'ya şükür ki bulutları kesip biçemiyorlar!'' derdi: ''Masmavi zeminde bu yoğun beyaz boyayla türlü şekiller çizebiliyor.'' s. 179
Ülkemiz henüz nasıl bir evladını yitirdiğini bilmiyor. Onun hiç kimsenin tamamlayamayacağı bir işi yarıda bırakıp gitmiş olması ne büyük bir darbedir: Henüz çağdaşlarına kim olduğunu tanıtmamışken Doğa'dan ayrılmış olması, böylesine yüce bir ruha sürülmüş bir tür lekedir. Ancak o, mutludur yine de. Ruhu soylu topluluk için yaratılmıştı; kısa yaşamında bu dünyanın olanaklarını tüketmişti: Her nerede bilgi, her nerede erdem, her nerede güzellik varsa -orası olacaktır onun yuvası. s. 182
Kaynak: Henry David Thoreau, Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler, Çev. Aytek Sever, Everest Yayınları, 2. Baskı, Temmuz 2017, İstanbul, ss. 157-161
No comments:
Post a Comment