Wednesday, 30 October 2024

Hay Bin Yakzan ve Robinson Cruseo [İslam ve Kapitalizm], Lütfi Bergen

HAY BİN YAKZAN VE ROBINSON CRUSEO [İSLAM VE KAPİTALİZM] 


Daniel Defoe, Robinson Cruseo’yu 1719'da yazıyor. Hikâyenin Müslüman toplumlar ilgilendiren bir yönü var: Batılı zihin, insana ve tabiata mülkiyet gözüyle bakmaktadır. Robinson, gemisi batıp yıllarca tek başına yaşamak mecburiyetinde kaldığı adaya savrulduğunda zihnen bir burjuva gibi davranmıştı. Adayı "mülk" edinmişti. Adada küçük bir mağarada yerleşmiş, batan gemisinden kurtardığı aletlerle kendine eşya düzeni oluşturmuş, hayvanları ehlileştirmiş, birikim yapmaya başlamış ve en nihaye kapitalist zihniyeti yansıtan bir dünya kurmuştu. Modern zamanın refah toplumu ideolojisine benzer bir zihni konumlanma ile kendini bitmek bilmez bir işe koşuyor, çok çalışıyor ve sadece nefsinin isteklerini tatmin (tüketim) için yaşıyordu. Bu yogun üretimci ve tüketimci yaşam tarzının moderniteyi oluşturan çift kimliği temsil ettiğini söyleyebiliriz. Robinson tabiata sermaye nazarıyla bakmaktaydı. Bir gün adaya gelen esiri de kendine köle kılıp adını Cuma koyacak ve onu da zihniyetinin hizmetçisi olarak davranmaya ikna edecektir. Ekonomik büyümenin nüfusa ihtiyacı olduğu açıktır. Daniel Defoe, Cuma'yı hikâyeye katarken Platon'dan beri Batı zihninde yer etmiş büyüme ve birikimin süreklileştirilmesi, üretimin angaryalaştırılması bilinçaltını dışa vurmuştu. Cuma, adaya düşmekle emeğini kendi ihtiyaçları, kendi zenginliği için sarf edemeyecektir. Efendisinin verdiği yiyeceklere muhtaç kalacak, onun gösterdiği yerde yatacak; üstelik efendisinin dilini öğrenmek zorunda kalacaktır. Kendi kavramlarıyla düşünmek imkanını yitirecektir. Adaya kendinden önce gelerek göreceli bir "medeniyet" geliştiren Robinson karşısında zayıf kalacak, kendi iradesi ile hareket etmek, adanın başka bir yerinde kendine mahsus bir hayat kurmak bilincinden uzak kalacaktır. Yazar, siyah tenli ve Müslüman olan bu köleyi esaretle "uygarlaştıracaktı." Cuma, Robinson'un uygarlığını görünce geri bir ekonomik biçim olan ilkelliğe yakalanmak istemez. Romanın mesajı budur. Eşya ve mal birikimi ile yüksek tüketim kabiliyeti romanda "uygarlık" şeklinde gösterilir.


Bu hikâyenin ilham kaynağı olan hikâyeyi ise Müslüman adamlar (İbn Sina-İbn Tufeyl) yazmıştır. Hay b. Yakzan adlı kitapta İbn Tufeyl (ö. 1186), adaya sepet içinde gelen bir bebeğin ceylanlar tarafından bakılıp büyümesini anlatır. Hay büyürken ölüm, yaradılış, bozuşma, ruh, Allah fikrine)gelir. Adaya kaçan bir sûfi vesilesiyle de konuşmayı öğrenir. Ortaya çıkan şudur: Sûfinin bir mürşidin irşadı ile öğrendiği şeyi, Hay akıl veya iç aydınlanma (işrak) ile öğrenmiştir. Yani düşünce dilden öncedir. Sûfi için de işrakî aydınlık için de hakikat, kentin dışındaki hikmet arayışının, derin tefekkürün derûnunda saklıdır. Zaten Nemrud'un iktidarı eleştiriye tutan İbrahim de hikmete kentin dışında bir arayış, riyazet ve işrakın aydınlığında vasıl olmuştu. Hay, Robinson'un aksine dengeli hayat, helal lokma meselesini şiar edinmiştir. Tüketime meyyal değildir. Robinson gibi üretim ve refah ideolojisine yakalanmamıştır. Tam tersine tüketilebilecek şeyleri asgariye indirmekle işrakın aydınlığına kavuşmayı ummaktadır. Hay hastalıktan iyileşmenin az yemekle ilintisini tabiatta görmüştür. Bu nedenle çok tüketmeyi hayat kaynağı görmemektedir.


İki hikâyeden biri uygarlaşma ve emperyal yayılma zihniyle hareket etmektedir. Robinson tabiata da adaya gelen Cuma'ya da kölelik dayatmaktadır. Müslümanlar ise bu hikâyeyi Batı’dan evvel anlatmış ve "medeniyet inşası için felsefi soruşturma" meselesini öncelemişlerdir. Aslında bunun mülkiyet düzeninden de bir kaçış olduğunu söylemek mümkün görünmektedir. Zira Hay'ın düşünen aklı ile adaya gelen Absal’ın imanı hem adada mülkiyet rejimi hakkında bir emekle, büyüme hedefine doğru hareket etmemekte ve hem de birbirleri üzerinde köle-efendi diyalektiği kurmaya yönelmemektedir. Hikayenin verdiği ders şu değildir: Müslüman toplumlar kapitalizme uğramaz. Eğer hikâye bunu dert edinse, Absal şehirden kaçıp adaya sığınmayacaktı.


Kur'an Müslüman olup da kapitalist zihniyete yakalanan ve maddi hayatı bu zihniyetle kurmaya kalkışan birçok tipolojiden bahsetmiştir. Bunlardan bir tanesi "bahçe sahipleri" kıssası ile anlatılır. Bu kıssalarda hakikati gösteren ve zenginlerin yaptıklarının yanlış olduğunu ikaz eden kişilerle, zenginleşerek yeryüzünde toplumsal yoksulluğa sırtını dönen mutrefin tipler arasındaki diyalektik sürekli hatırlatılır. Örneğin Karun kıssasında, Karun'un zenginliğini talep eden geniş halk yığınlarına içlerindeki ulul elbab hakikati anlatır. Ulul elbab, "saf akıl sahipleri" anlamına gelmektedir. Buna göre akıl sahiplerinin topluma rağmen zenginleşmeyi kerih görmesi gerekmektedir. Zenginlik kötü bir ayrışmadır, ikbali yoktur denilebilecektir. Kur'an'a göre cumartesi yasağını çiğneyenleri eleştiren bir grup vardır. 


Kur'an'daki kıssalarda zenginer hep kaybedenler olarak işaret edilir. Bahçe sahiplerinin bahçesi afetle yıkılır; Karun serveti ile alaşağı edilir, cumartesi yasağını çiğneyenler maymun ve domuza çevrilir. Hay Bin Yakzan hikâyesi bu bakımdan ilham verici ayrıntılar içermektedir. Niçin zenginleşme, sermaye biriktirme istenmemektedir? Hay Bin Yakzan'ın burjuva versiyonu Robinson, adasını kapitalist mekâna çevirmeye çalışırken, Hay ve Absal’ın kentten kaçışı önemsediği çok açıktır. Müslüman bir toplum, kent (kapitalizm) zihniyeti ile kendi fıkhî varoluşunu kuramayacaktır. 


Şimdi bir an için bu iki hikâyeyi deforme edip şu soruyu soralım: Robinson ile Hay aynı adada karşılaşsaydı ne olacaktı? Böyle bir soru ile İslâm ile kapitalizmin karşılaşmasına kapı açtığımız anlaşılmalıdır. Bu karşılaşmaya uygun başka bir "hikâye" Kur'an'da anlatılmıştır: Habil Kabil kıssası. Bu nedenle " Hay’dan bahsederken kapitalizmin araya sıkıştırılmasının ne anlamı var?" denemeyecektir. Kapitalizmin Müslüman toplumlar içinde de ortaya çıkabileceğinden bahsetmiştik. Birikimcilik ve tekasür, bütün insanlığın negatif yüküdür. Nihayetinde Kabil tıpkı Habil gibi Hz.Adem'in öz oğludur. Hz. Musa’nın kavminin bir ferdi olan Karun da kapitalist birikime sahip bir tiplemedir. Kur’an’ın örnek verdiği bu karakterler Müslüman toplumun bağrından çıkmışlardır. Müslüman bir toplumda kapitalizmin zuhuru Müslüman toplumun sınıflara ayrışmasının neticesidir. Kabil’in, dini, maddi birikimi sürdürmek için araçsallaştırması. "kurban" ibadetinin biçimini değiştirmeye yönelerek ortaya çıkmıştı. Bu nedenle Robinson ile Hay aynı adada karşılaşsalardı kapitalizm ile İslâm arasında bir kavganın zuhur etmesi kaçınılmaz görülmelidir. Kapitalizm her hal ve şartta mülksüzleştirme ye köleleştirme özelliği taşımaktadır.


Üretim araçlarının veya rant kaynaklarının mülkiyetine sahip olan sınıf, kapitalisttir. Bu nedenle kapitalizmin tarihin bütün devirlerinde zuhur ettiği ve toplumları mülksüzlüğe iterek egemenleşenler tarafından imal edildiği söylenebilir. Örneğin Orta Çağ’da kapitalist görünüm Katolisizm-kilise ile tecessüm etmiştir. Ruhbanların mülkiyetlerine geçirdiği "mal", cennettir. Endüljans (Fr. Indulgence) belgeleri ile cenneti pazarlayan ruhbanlar, hayal satarak sermaye biriktirmektedir. Ticareti meneden Hristiyanlık, insanları yalnızca toprakta geçim tutmaya zorluyor, bağışçılardan  elde ettiği serveti toprağa yatırarak mâlik oluyor ve köylüleri "köle" haline getiren bir sistem kuruyordu. Kapitalizm, insanlık tarihi boyunca mülk sahiplerinin, mülksüzlerle arasındaki sınıfsal ayrışmasından neşet etmektedir. Kapitalizm, bir sınıf lehine öteki sınıfların mülksüzleştirilmesi zihniyetidir. Marksistler "işçi yahut kapitalist olmak yazgı değildir; kişiyi işçi veya burjuva yapan toplumsal şartlardır" dese de bu tanımlama insanız toplum karşısında sıfırlayan, iradesiz bir varlık, toplumun/tarihin aleti haline getiren yargılar taşımaktadır. Marksizmin bu yargısı, Kabil ile Habil'i birbirinden ayrıştıran zihni-mesleki seçimleri de izah etmez. Kapitalizm, ilk ortaya çıkışı ve sömürücü bir düzeni tesis etmesi anlamında öncelikle zihni bir olgudur.


Kabil’in çiftçi ve Habil’in çoban olduğu ifade edilegelmiştir. (157). Çiftçiliğin yerleşik bir toplum oluşturduğu ve çobanın ise göçebeliğe meyyal bulunduğu tartışmasız bir olgudur. Kabil yerleşik konumu itibariyle göçebe Habil'i çobanlık mesleğini tercihinden ötürü aşağılamaktadır. Ancak kaderin garip bir cilvesi olarak Tanrı'ya kurban sunmak gerektiğinde çiftçi Kabil, çoban Habil'e başvurmak, kurbanının "nesnesini" Habil’den almak zorunda kaldığını gördü. Zira kurban, canlı-kanlı varlıktan verilebilirdi. Kabil ise kurbanını tahıldan vermiş ve bu reddedilmişti. TahıIın fıkhında "kurban" değil, "zekat" hükmü vardı. Kabil, tarım arazilerini büyütmek, toprağı alabildiğine çitlemek ve Habil'in sürülerini tarımsal araziden uzak tutmak istediği için mülkiyeti kendi lehine parselliyordu. Habil’in sürüleri Kabil'in toprağı çitlemesi nedeniyle Adem'in yaşadığı beldenin oldukça dışında otlamak zorunda kalıyordu. Kabil, Habil'e muhtaçlığını itiraf etmemek, ona minnet etmemek için kurban emri geldiğinde  çobana gitmeyerek, tarlasından başak derleyip bu emri tahıl ile yerine getirmek istedi. Allah kurbanı koçtan kabul etmesi, insanlığın çobanlara muhtaçlığını ilelebet perçinledi. Neticede Kabil zenginliğinin meşruiyet taşımadığını, çobanlığın ilahi olarak onaylandığını görerek Habil'i öldürdü. Günahkarlığın dışında şimdi de katil olmuştu. Sermayenin cinayet işlemeye muhtaç kalmasına dair bu örnek, tüm dünya edebiyatının temel anlatı/konusu haline geldi.

Eğer Robinson ile Hay aynı adada yaşamak zorunda kalsalardı çatışma benzer şekilde gerçekleşecekti. Robinson, Cuma adaya düşer düşmez onu mülksüzleştirmeye uğrattı ve yiyecek karşılığında kendine bağımlı kıldı. Cuma'nın yiyecek karşılığında emeğini vermesi, ücret sistemi şeklinde değerlenedimelidir. Cuma’nın Robinson’dan ayrılarak kendi geçimliğini kendi karşılama etkinliği de efendinin dilinin eğitim programı ile kırılacaktı. Tüm bunların sonunda Cuma, kendi kavramlarını kaybetti; köleleşti. Robinson'un hakimiyeti ise eşitlik, ekonomik bağımsızlık, teşebbüs hürriyeti, pazarda serbest mal mübadelesi gibi siyasal evrensel değerlerden uzaklaştı. Robinson'un kapitalizmi bu haliyle "ilkel birikim" özelliği taşımaktadır. Hay aynı şeyi Absal’a yapamayacaktır. Dolayısıyla İslâm ile kapitalizm arasında telifi imkânsız bir zihni çatışma bulunmaktadır.


Burada Hz. Süleyman’ın zenginliği de Robinson'u meşrulaştıran bir örnek olarak verilemeyecektir. Çünkü Hz. Süleyman’ın zenginliği, bir sınıfsallaşma sonucunda ortaya çıkmamıştır. Hz. Süleyman, işçi olarak "insan emeği" kullanmamış, cin ve şeytan emeği kullanmıştır. Hz. Süleyman’ın orduları Belkıs'ı tehdit ederken karıncalara basmama kaygısına bağlı adalet fikriyle hareket etmiştir. Bu nedenle Müslüman toplumlarda, bireysel mülkiyeti toplum aleyhine şişiren bir zihniyet için Kur'an'dan örnek bulmak imkân dışıdır. Kur'an'ın örnek verdiği zenginler toplum menfaatine olarak zenginliklerinden feragat etmekte, gönüllü olarak servetlerini Allah için infak etmektedir. Kur’an şunu söyler: "Kendilerinde ihtiyaç olsa bite isar ile başkalarını nefislerine tercih ederler, kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (59 Haşr 9); "Allah yolunda ne kadar harcayacaklarını soruyorlar. De ki: 'Zaruri harcamalarınızdan-ihtiyaçlarınızdan (el afv) arta kalanını bağışlayın." (2 Bakara 219).


Bu iki ayet, Allah'ın oluşmasını istediği fâzıl toplumda yoksulluğun üretilemeyeceğini, yoksulluk aleyhine bir zenginliğin sürdürülemeyeceğini göstermektedir. Bu nedenle İslâm toplumlarında sermaye toplumsaldır. Kamuya aittir. Bu kamusallık nedeniyle mülkiyet Osmanlı'da ya devletleştirilmiştir ya da vakıfların-cemaatin eline bırakılmıştır.


Kapitalizmin ortaya çıkabilmesi için toplumun kapitalist zümre ile işgücünden başka bir şeyi olmayan kimselerden oluşan zümrelere bölünmesi gerekmektedir. Bu iki kesim birbirinden yalıtık olarak yaşamalı, emeği ile geçinenlerin kazançlarından "elit" adı altındaki sermaye/servet sahiplerinin pay alması gerekmektedir. Bu tanıma göre tarih boyunca birbirinden farklı kapitalizmler ortaya çıkmıştır. Modern zamanları kapitalistleri kira toplayıcılardır. (158). Modern dönemin kapitalist işletmesi kenttir. Konutlar, emeği ile geçinenlerin kazançlarından pay toplamaktadır. Toplumsal emekten pay toplayan sınıf bir süre sonra kendini toplumdan yalıtacaktır. Orta Çağ’da ruhbanlar, din ile emek köleliğine uğrattığı halktan kendilerini yalıtarak inşa ettikleri kiliselerde yaşamaktaydı. Tarihin gördüğü ilk bankacılar kilise mensupları idi. (159). Zygmunt Bauman da modern kentlerde ortaya çıkan sitelerin özelliklerinden birisinin "yalıtım ve uzaklık" olduğundan  bahseder. "Yalıtım, toplumsal olarak daha altta olduğu düşünülen kesimden ayrılmaktır.” Bauman’a göre siteler güçlülerin gönüllü gettosudur ve "alçak" biçarelerin zorunlu gettolarından ayrılmak için oluşturulmuştur. Kapitalistlerin emekçilerden ayrışmasını  sadece fiziksel/mekânsal bir farklılık gibi değerlendiremeyiz; bu ayrılış  aynı zamanda ekonomik ayrılığı da gündeme getirir. Kullanılan eşyalar, ihtiyaç maddeleri ve konutların fiyatları arasında farklar bunun için tesis edilir. Bu fark emekçiyi disipline edebilmenin aracına dönüştürülür. Daha iyisini elde edebilmek için emeğini satmaya rıza gösteren proleter görünmeyen bağlarla esaret altına alınır.


Hay ve Absal birbirlerine karşı efendi-köle sınıfsallaşmasını getiremeyecektir. Gerçek bir dindarlık buna izin vermeyecektir. Dolayısıyla Marksistlerin patron lehine mülksüzleştirme diye nitelediği ve isçinin emeğinin metalaşmasına neden olan ücretli emek-sermaye ilişkisi Hay ve Absal arasında ortaya çıkmayacaktır. Toplumun işçi sınıfı ve burjuvazi olarak yarılmasına din izin vermiyor. Burada şu soru yeniden sorulabilir: Sermaye birikmeyecek mi?


Kapitalist birikim anlamında sermayenin birikmesine engel çıkaracak bazı kadim pratiklere bakarsak bu birikimin ancak toplum-kamuda olduğu ortaya çıkar. Toplumun kendi kendini sömürgeleştirmesene fırsat vermemek için birikimin vakıf sistemi içine çekildiği görülüyor. Diğer bir yol ise fiyatların kontrolü (narh) ile gelen ekonomik politikadır. Kârı minimalize eden ve çıplak mülkiyeti kamuya hasreden ikinci yöntem, mülkiyeti devlete bırakarak birikim meselesini baştan halletmiş oluyor. Hay ve Absal "gönüllü mülksüzleşme"de karar kılıp "mülksüzlük eşitliği" seçerek kapitalist zihniyeti terk etmiş oluyor. Robinson'un bireyci felsefesinin karşısına cemaati-toplumcu bir yaklaşımı koyuyor.


Kaynak: Lütfi Bergen, İnsanın Beşinci Zindanı, Yazıgen Yayıncılık, 1. Baskı Ekim 2024, İstanbul, ss. 371-379


Dipnotlar


(157) Habil-Kabil kıssası Ali Şeriati tarafından şöyle anlatılmıştır: "Adem’in çocukları kıssasından yeryüzünde insan hayatındaki ilk savaş ve çelişki anlaşılabilir: Yani Habil ile Kabil kıssasından tarin felsefesi çıkarılabilir: Kabil bir cinsel sorun yüzünden, kardeşi Habil’in evleneceği kendi kız kardeşinin güzelliğine aşık olduğu için, kardeşe ilk ihaneti, kin ve isyanı, ilk insan öldürmeyi babaya ilk baş kaldırmayı ve Allah’a karşı ilk günahı gerçekleştirmiştir. Âdem’in kızlarından en güzelinin, Habil’in evleneceği gelin adayı olmasını Kabil kabul etmez. Âdem, davayı Allah’a havale eder ve şöyle der: Her biriniz, Allah için bir kurban seçin. Hanginizin kurbanı kabul edilirse o, Allah’ın hükmünün göstergesi olacak ve diğeri ona boyun eğecektir. İki kardeş de bunu kabul eder. Habil, sahibi olduğu sürüden en genç, en değerli, en besili olan Kızıl devesini Allah için seçti. Çiftçi olan Kabil, tarlasından dökülmüş bir deste sarı başağı kurban yerine getirdi. Deve ve başak kurban edildi. Habil’i kurbanı kabul edildi. Çünkü Habil, dikmediği imanı yolunda mal endişesi hissetmedi ve sahip olduğu şeyin en kıymetli ve en üstünlüğünü seçti, Rabbine kurban etti. Kabil, bu duruma razı olmadı. Kendi lehine olmadığı gerekçesiyle Allahın hükmüne karşı çıktı. Habil’i Çöl’e götürüp gizlice öldürdü. Böylece ilk insan kani, insan eliyle toprağa dökülmüş oldu.” (Şeriati, 2011b: 320-321).


(158) Bu noktada şöyle bir itiraz gelebilir: "Dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin, kalan yüzde 99’luk kesimin toplamından neredeyse iki kat fazla servet kazandığı belirtiliyor. Durum böyleyken, sizin 'modern zamanın kapitalistleri kira toplayıcılardır, modern zamanın kapitalist işletmesi kenttir ifadeniz tutarsız değil midir?"


Kitap boyunca sanayi kapitalizmi döneminin bittiğini, yeni kapitalist sistemin kendini "kentleşme" üzerinden tesis ettiğini işaret etmeye çalıştım. Sanayi kapitalizminde "burjuva" üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmakta ve üretim faaliyetlerinde işçi emeğinin gerçek değerini vermeyerek kendi uhdesine

geçirmekte ve böylece artı-değer kazanmaktaydı. Emlâk endeksleri ile ilgili verileri paylaşan "Endeksa" adlı siteye göre İstanbul'da 100 m2 büyüklükte konut bakımından ortalama kira, 19.151 TL olarak hesaplanmıştı (erişim tarihi:

25.03.2024; erişim link: https://www.endeksa.com/tr/analiz/turkiye/istanbul/ u endeks/kiralik/konut). Görüldüğü üzere 2024 koşullarında İstanbul'da kira bedelleri asgari ücretin üstünde seyretmektedir. Dolayısıyla iki dairesi olup, birinde ikamet edip, diğerinin kirasını alan mâlik, kiracının asgari ücret karşılığı kadar emeğinin bedelini uhdesine geçirip artı değer elde ediyor mu etmiyor mu? Sorun budur. Kitap boyunca "kentsel kapitalizm" olgusunun, kira toplayıcı mülk sahiplerini kendi safına çekerek, "sınıf algısını değiştirdiğini, böylece kapitalistleri nüfus bakımından azınlık olmaktan çıkardığını da işaret etmiştim.mKentsel kapitalist sistemde burjuva sınıfına dahil olmak için çok büyük serveti olmak veya endüstriyel üretim yapmak gerekmiyor.


(159) "Vatikan’ın gelirleri başta her ülkedeki Katoliklerden kesilen Kilise Vergisi, aidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil bono gelirleri, bankacılık ve faiz gelirleri, hediyelik eşya satışlarıyla elde edilen gelilerden oluşmaktadır. Basın yayından elde edilen reklam gelileri de epeyce tutmaktadır. Vatikan'ın diğer bir gelir kaynağı da Hristiyanlığı temsil eden kişileri, örneğin İsa’yı, Meryem’i, azizleri veya sembolleri (Haç aç gibi) pazarlayarak kazandığı kazançlardır. Bu açıdan bakıldığında Vatikan’ın kendi Tanrısını (İsa) ve dinini en iyi pazarlayan holding olduğu apaçık görülebilir. Vatikan'ın gelirleri sadece bunlar değildinr. Vatikan, dünyanın önde gelen birçok şirketinde hissedardır. Çeşitli ülkelerde sayısız gayrimenkulü vardır. Birçok bankanın ortağıdır Özellikle giyim ve turizm sektörlerinde çok kâr getiren yatırımları vardır (...) Vatikan’ın özellikle II. Dünya Savaşı sırasında güçlendirdiği müthiş bir istihbarat ağı vardır. Vatikan’ın içinden çeşitli ulusların başta Fransa, Polonya ve Almanya istihbarat örgütleriyle birlikte çalışan Kardinaller çıkmıştır. Bunlardan bazıları daha sonra Papa yapılmışlardır. Örneğin 1978’de eceliyle ölen Papa 6. Paul, gizli istihbarat örgütleriyle içli dışlı olmuş bir kardinal olarak tanınıyordu. Vatikan ‘kirli’ işlerinde daima taşeron kullanan bir devlettir. Bu pis işleri temizlemek mafyanın görevidir" (Aytunç Altındal, 2002: 10-12).



Sunday, 20 October 2024

Martin Lings (Ebu Bekir Siraceddin)'in Vefatı Üzerine

 Martin Lings (Ebu Bekir Siraceddin)'in Vefatı Üzerine

LATİF RUHA, YÜCE GÖNÜLE MEDH-Ü SENA


Martin Lings ile yüz yüze görüşmüş değilim. Ama onun mektupları sayesinde Müslüman olup, selamete çıktım. Bir Müslüman memleketinde, Müslümanların arasında geçirdiğim yıllar boyunca şahit olduğum iman gücü ve metanetle beraber, Hristiyanlığın bazı yönleri de zihnimi kurcalamaya başlamıştı. Bu koşut zamanlı hayranlık ve sorgu sürecine, duygusal ve entelektüel tesirler de dahil olunca, İslam benim için mecburi istikamet oldu. Halbuki yıllar yılı, Hz. İsa'yı tüm varlığımla benimsemiş, Hakikat'in yegane kaynağını Hristiyanlık olarak görmüştüm (Hz. İsa'nın hayatımdaki önemi baki. Bu konuyu, takip eden satırlarda ayrıntılandıracağım). Aslında İslam'a ihtida edişim (ben yarı-ihtida demeyi tercih ederim) aidiyet ve kabul görme ihtiyacından doğdu. Bu ihtida sürecinde iman ancak zayıf bir saikti. Bu yüzden olsa gerek, attığım adım, beni selamete çıkarmak yerine, ruhun karanlık dehlizlerine savurdu. Oysa içine düştüğüm girdap, beni su yüzüne çıkaracak kuvvetin ta kendisiymiş. Müslüman olduğumu duyurduktan birkaç hafta sonraydı. Birçok geceler, İsa'nın meşhur sözü zihnime saplanmış bir halde, soğuk terlerle uyanıyordum: "Kim beni insanların önünde tekzib ederse, ben de onu Tanrı'nın huzurunda tekzib edeceğim." Tam anlamıyla bir labirentin içindeydim. Yüzümü nereye çevirsem, beni bir öncekinden daha zor bir soru, daha büyük bir muamma karşılıyordu. İslam't çürütmek için Hristiyan, Hristiyanlığı çürütmek için İslami kaynaklara sığınıyordum. Bu ikircikli ruh hali kalbime kasvet veriyordu. Ruhum artık bir kırılma noktasına gelmişti. Bir tarafım kendimi Hristiyan öğretilerine teslim edip, gayrısına gözümü kapamamı söylerken, diğer tarafım İslam'ı tasdik ediyordu. Duyguları felç olmuş, sefil bir haldeydim. Etlerim lime lime ediliyor, ıstırapla kıvranıyordum. Yeryüzünde cehennemi yaşıyordum adeta.


Aslında, tüm itikadı zafiyetime rağmen, kendimi uzlaşmaz, çetin ve tekil bir İslam tasavvuruna hapsederek, asli dinimin en temel umdelerine kafa tutuyor, kendi felaketimi kendim hazırlıyormuşum. Her iki dinin de, selameti diğerini hiçe sayan bir tarzda vadediyor olması, salt okumakla içinden çıkamayacağım bir kördüğümdü. Delirmenin eşiğindeydim. Hristiyan dostlarım meseleyi lüzumundan fazla aklileştirdiğimi söylerken, Müslüman arkadaşlarım Hristiyan inancına olan temayülümü, akli referanslardan yoksunluğu sebebiyle sorunlu buluyor, bana 'burhana tabi olmayı' öneriyorlardı. Hristiyanlar Müslüman, Müslümanlar mürted olmamam için dua ediyorlardı. Yürüyen bir savaş alanıydım.


Bu çetin sınavın en zor safhası ise, arasında bocaladığım her iki dinin de kendinden yüz çevirene taahhüt ettiği cehennem ateşi ve ahiret azabının ayrı ayrı muhatabı olduğumu düşünmekti. Hayatımın bu en buhranlı döneminde Martin Lings'i tanıdım. Ona, duyduğum endişeleri, en çetrefilli sorularımı, içimi kemiren şüpheleri açtım. Tüm meşguliyetine, kendisine gösterilen yoğun ilgiye rağmen bana uzun, oldukça açıklayıcı bir cevap yazma inceliğini gösterdi. Sorularımı teker teker yanıtlamış, başka bir bağlamda da Kur'an'dan şu ayeti alıntılamıştı:


"Her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği farklı şeriatlar dairesinde sizi imtihan etmek istediği için ayrı ayrı ümmetler yaptı." (Maide, 48)


Hakikaten de bu, zihnimi kemiren tüm sorulara topyekun cevap veren bir ayetti. Ok hedefini bulmuştu. 


Dr. Lings ile yazışmaya başlayalı beri, içinde bulunduğum girdap, şiddetli ıstırap sihirli bir değnekle dokunulmuşçasına kaybolup gitmişti. Hakikati batıldan, beyazı siyahtan ayırdığı suhulet ve süratle ayırmayı uman zihnim, Hakikat'in buzlu camın arkasından görüldüğü haline razı olmuştu. Kaygılarıma son veren, Lings sayesinde yakaladığım bu rıza haliydi. Yok, o değil. Aslında şöyle dedim kendi kendime:


Her iki taraf da kendini, hiçbir şüpheye mahal vermeyecek bir netlik ve katiyet ile ifade ettiği halde yine de bu kadar müphem ve kafa karıştırıcı kalabiliyorsa, eşyaya bakışımızı tayin eden dışlayıcı, mutlakiyetçi ya da siyah beyazcı perspektifte bir sorun var demektir. Yani, Tanrı bu düşündüğümüzden daha kuşatıcı ve merhametli olmalı. Martin Lings'in Kur'an'dan alıntıladığı ayet, bu kanaatimi doğrulayıp, bu fikri içselleştirmeme yardımcı olmuştu.


Harikulade bir kitap olan A Sufi Saint of the Twentieth Century: Shaikh Ahmad Al-'Alawi'de Lings, Hristiyanlık ve İslam dinlerini bir­ birinden, ilkini 'muhabbet’ ikincisini 'ilim yolu' şeklinde ayırt eder. Buna ilaveten İslam kendini, diğer dinlere, diğer dinlerin birbirine gösterdiği alakanın üstünde bir alaka göstererek, kendini tüm dinlerden farklı bir yere oturtur. Bu saptamalar şu bağlam içinde yapılmıştı: "Berkemal tek bir İslam vizyonu vardır: Kur'ani vizyon. Ne var ki bu vizyon vasat bir Müslüman için fazla geniştir. Kur'an'ın 'Her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı.' gibi ayetlerinin Müslümanlar için sahibine ulaşmayan mektuplar oldUğunu düşünüyorum. Örnekler çoğaltılabilir: 


'Her ümmetin bir peygamber’i vardır. Peygamberleri kendilerine gelince, aralarında adaletle hükmedilir, hiçbirine zulmedilmez.' (Yunus, 47) Veya, 'İman edenler, Yahudiler, Sabitler, Hıristiyanlar... Bunlar içinden her kim Allah'a ve ahiret gününe iman edip makbul ve güzel işler yaparsa, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar asla üzülmezler.' (Maide, 69)


Benim içinse bu ayetler 'sahibini bulamayan mektup'tan çok daha fazlasıydı. Bu ayetler, ruhuma merhem, kalbime neşe ve şimdi fark ediyorum ki Sidi Ebu Bekir’e duyduğum hayranlıktı benim için.


Kiliseye döndüğümde kulaklarıma dolan İncil beni kucaklayıp, acılarımı dindirmişti. Duyduğum bu şey benimdi; bana sesleniyordu. Bu iyelik ve aidiyet duygusunu hissetmek için demek ki biraz uzakta kalmam gerekiyormuş. Bu uzaklık gayri ihtiyari de değildi üstelik. Kapıyı dışarıdan kilitlemiştim adeta.


Zaman zaman sözünü ettiğim bu Hristiyan sempatisinden maksadın, Hristiyan doktrinlerine kayıtsız şartsız bir imandan ziyade, işte bu mensubiyet ve sahiplik duygusu, yani kalbi yakınlığın olduğunun anlaşılması benim için önemli. Neticede, arasında gidip geldiğim hak­ batıl ayrımı, benim için çözüme kavuşturulması gereken bir mesele olmaktan neredeyse çıktı. Petrus, Yeni Ahit'te der ki: "Bilirim ki Tanrı tarafgirlikten uzaktır. O her milletten kendisine, sevmek için kendisinden en çok korkan, rızasına en uygun hareket edenleri seçer." Kur'an aynı gerçeği daha yalın bir tarzda şöyle ifade eder:


"İman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiiler... Her kim Allah'a ve ahiret gününe (gerçekten) iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rab/eri yanında mükafatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi kendilerini üzecek bir şey de yoktur. " (Bakara, 62)


John Taylor'un, The Oxford History of Christianity'de (Oxford Hristiyanlık Tarihi) yayınlanan 'The Future of Christianity' (Hristiyanlığın Geleceği) başlıklı makalesi aynı minvalde şu ifadeye yer verir ki bu cümleler son derece tesirli ve rahatlatıcıdır:


"Madem, dini çoğulculuk, önümüzdeki yüzyılda da tarih sahnesindeki varlığını sürdürecek, önemli bir meseledir; büyük dinler arasında yeni bir ilişki türü inşa etmek farz olmuştur. Dinler, bir diğerini rakip görüp bu rekabete mesai harcamak yerine, dozu günden güne artan dindışılık ve manevi kayıtsızlık meselesine yoğunlaşmalı, birbirlerine ise hakikatin farklı şahitleri gözüyle bakmalı.'' 


Martin Lings bu satırları okumuş olsaydı, eminim ki 'hakikatin farklı şahitleri' ifadesini kuşatıcı İlahi rahmetin bir uzantısı addedip teyid ederdi. Kendisine tevazu gösterip bana vakit ayırdığı, hayatımın ışığı olduğu için minnettarım.


Nancy Roberts

Amman, Ürdün


ACI BİR VEFAT HABERİ


Günlerimizi tek bir ışık pırıltısı olmaksızın geçiriyor, fakat hiçbir eksiklik hissetmiyoruz. Fâni dünyanın en ürkütücü özelliği de sanırım bu. Kutsal ile irtibatımız Starbucks rutini içinde geçen bir hayatın gölgesinde kalrken, manevi donanımımız günden güne pas tutarken, Martin Lings’in vefatının, dünyamız için ne devasa bir kayıp olduğunun idrâkine varabileceğimizi sanmıyorum.


İslâmi gelenekte, yüce bir zât vefat ettiğinde tüm âlem derin bir kedere boğulur. Denizdeki balık dahi acı çeker.


Tevafuk, Martin Lings'in vefatından önceki gece yeni sipariş ettiğimiz, elimize o gün ulaşan Symbol and Archetype: A Study in the Meaning of Existence kitabını okuyorduk. Martin Lings'in, bir meselenin tüm anlam katmanlarına nüfûz edip, kısacık bir metinde veya tek cümlede bu katmanları son derece anlaşılır bir üslupla açması ve bu ifade gücünü istisnasız tüm yazdıklarında koruması, ona duyduğum hayretle karışık hayranlık hissini perçinlemişti. Yüksek bir İngilizce kullanarak yaptığı âyet tercümeleri bile başlı başına bir şaheser, türünün en iyi örnekleridir. Kitabı elimden bırakırken dilimden hayır dualar döküldü. “Allah senden râzı olsun” dedim. Ertesi gün de vefat haberi ulaştı.


Dr. Lings benim için her zaman ilâhi bir ışık oldu. Bundan yirmi yıl kadar önce Muhammad: His Life Based on the Earliest Sources kitabını bir solukta okumuştum. Kitabın kapağını kapattığımda etrafı râyiha, ruhumu ise daha önce tecrübe etmediğim kadar güçlü bir Muhammed aşkı kaplamıştı. Bu kitaptan sonra okuduğum diğer Lings kitaplarıyla, hayatımın gün geçtikçe daha iyiye doğru evrildiğini hissediyordum.


Chicago Üniversitesinde o zamanlar yüksek lisans öğrencisi olan arkadaşım İbrahim bana, A Sufi Saint of the Twentieth Century: Shaikh Ahmad Al-‘Alawi’ kitabını uzattığında, "inan bana, çok hoşuna gidecek" demişti. Yıllarca kitabın kapağını dahi açmadım. Tam yirmi bir yıl sonra kitabı okumaya karar verdim ve mübalağasız söylüyorum, ancak bir yılda bitirebildim. Bu tecrübeyi bir şeye benzetecek olsam, ‘İlahi tecelli’ derdim.


Kitabın etkisinden kurtulup dış dünyaya dalmadan önceki birkaç ay, modern dünyanın bize dayattığı paradigmalarla düşünmek adeta büyük bir külfete dönüşmüştü. Dünyaya önceleri baktığım zâviyeden bakmak ilâve bir gayret gerektiriyordu. Kâinâta baktığımda gördüğüm ise İlâhi tecelli idi.


Bugün, 'niceliğin egemenliği' üzerine kurulu dünya bir kayıp daha verdi: yüzlerce insanı tasavvuf yoluna teşvik eden, kalplere Muhammed aşkını nakşeden bir değer daha yitti. Kur'ân' da bahsi geçen, zâhir ve bâtında yüksek mertebeye ulaşmış, âhir zamanda sayıları zaten az olan 'Sâbikûn' zümresi bir üyesini daha kaybetti.


Martin Lings'e duyduğum hürmetin bir nişanesi olarak kaleme aldığım bu yazıyı başladığım gibi, bir modernite kritiği ile bitirmek istiyorum. Güdük bir varlık tasavvuru, kronik bir kutsal tahribâtı,

modernizmin ayrılmaz parçalarıdır. Bu tahribâtin boyutları o kadar vahimdir ki, hakikate dair zâhirî duyuları zorlayan, kadim izler taşıyan ne varsa büyük bir süratle imha ediliyor. Andy Warhol'un konserve çorbalarından içip, özel kisvelere bürünmüş sıradanlığı kutsar hale geldik.


İbrahim N. Ebû Şerif

Starlatch Press 

Chicago, Illinois


1976'da Ojai, California'da geniş bir bahçenin ortasında yer alan, daha çok dinî kitaplar satan küçük bir sahafın tozlu raflarında, adına daha önce hiç rastlamadığım bir yazarın metafizik ağırlıklı bir kitabı elime geçti. The Book Certainity: The Sufi Doctrine of Faith, Vision and Gnosis (Hakikatler Kitabı: Tasavvufta İman, Tasavvur ve Hikmet) O zamanlar, Ebu Bekir Siraceddin ismini duymuş olmayı bırakın, İslam hakkında bile doğru dürüst bilgi sahibi değildim. O dönem için tam da ihtiyacım olan şeydi bu: Hakikat.


Kitabın çoğunu okuduğumu, fakat ancak çok azını anlayabildiğimi hatırlıyorum. Kur'an' dan kitap boyunca alıntıladığı ayetleri, batıni bir tarzda tevil eden Lings beni, o zamana kadar yabancısı olduğum bir dünyanın, daha önce hiç duymadığım bir dilin sınırlarına çekiyordu. O sırada bu davete icabet etmeyip kitabı bir kenara koydum. Bir süre sonra içimi büyük bir merak kapladı ve hayatımı sonsuza kadar değiştirecek o kararı verdim. Gittim, bir Kur'an satın aldım. Ben Kur'an'ı okurken kalbim eşzamanlı olarak bir ilham sürecinden geçiyordu. Ve bu keşif, bir ihtida hikayesine dönüştü. Kutsalın peşinde geçen bir on yıldan sonra, Amerika'ya dönüp İslam dersleri vermeye başladım. Çok zaman geçmeden siyer dersleri de talep edildi. Derste okutmak için Hz. Muhammed'in (a.s) hayatını anlatan İngilizce yazılmış bir kitap arayışına girdim. Mübarek bir hayatın hakkını veren sahih bir kitap bulmayı ümit ediyordum.


Ne gariptir ki, Amerikalı tarihçi Michael Hart'ın dünyayı değiştiren kişiler listesinde ilk sırayı işgal eden kişi hakkında, polemikler ve çarpık bilgilerle dolu, yazılış amacının ne olduğu belli olmayan ya da dünyanın bir ucunda artık kimsenin konuşmadığı dillerde yazılmış kitaplar dışında edebi bir biyografi bulmak neredeyse imkansız. Umudumu neredeyse yitirmiştim ki Lings'in Muhammad: His Life Based on the Earliest Sources kitabını keşfettim. Bu ismi bir yerden anımsıyordum. Vakti zamanında ismi, 'mutlaka okunması gereken kitaplar' bağlamında kulağıma çalınmıştı. İlk Kur'an'ımı sayesinde aldığım, bu yüzden dolaylı olarak hidayet hikayemin baş aktörü olan Ebu Bekir Siraceddin ile Dr. Martin Lings'in aynı kişi olduğunu büyük bir şaşkınlıkla fark ettim. Hakkında çok şey işitğim bu kitabı ilkin kendim okuyup, bir kanıya varmak istedim. Bir ustanın eliyle yazılmış bu şaheserin beni esir alması hiç zor olmadı. Çok geçmeden, şakıyan bir İngilizce, batından zahire süzülen zarif bir ses beni kuşatmıştı.


Kitapta, Hz. Muhammed'in hayatı kısa bölümler halinde Lytton Strachey'in Eminent Victorians'ı (Viktoryalı Seçkinler) kadar lirik ve şiirsel bir tarzda öykülenmişti. Tek bir farkla; bu eserin kahramanı olan 'Viktoryalı seçkin', diğer kitabın yazarıydı. İyi bir İngiliz Edebiyatı eleştirmeni olan babamın kitap konusundaki izlenimi ise maalesef Batılı önyargılarının ötesine geçememiş ve kitap İngiliz dilinin en seçkin biyografilerinden biri olmasına rağmen, onun tarafından hüsn-ü kabul görmemişti.


Kitap bana öyle derinden tesir etti ki, daha fazla araştırma yapmaya gerek duymadan müfredata ekledim. Kitabı, kendim de, ön hazırlık babında birkaç sefer okudum. Gerekli yerlere uzun şerhler düşüp, referans verdiği kaynakları inceledim. Metnin tarihi açıdan doğruluğu ve kullanılan çerçeve öyle kusursuzdu ki, Allah'ın inayeti olmaksızın böyle bir kitap yazılamaz diye düşündüm. Kitap, İbn Hişam'ın çalışması baz alınarak meydana getirilmiş olsa da, Martin Lings referanslarını, başka kaynakları da çalışmaya dahil ederek zenginleştirmişti. Verdiğim o ders, Martin Lings'in himmeti, Allah'ın lütfu ile hem katılımcılar, hem de benim için unutulmaz bir tecrübe oldu; gözyaşları sel oldu, aktı. Bu neticeyi sadece dersin konusuna isnad etmek, Martin Lings'in bilgiyi sanata dönüştürme konusundaki maharetine haksızlık olur. O dersler daha sonra dijital ortama aktarılıp set halinde piyasa­ ya sürüldü ve bu yolla Amerika, Kanada, İngiltere ve hatta Pakistan ve Malezya'da çok geniş kitlelere ulaştı, çok geniş kitleler tarafından rağbet gördü.


İngiltere'de Martin Lings'in, kayıtları dinleyip beğenen birkaç talebesiyle tanıştım. Lings ile tanışmam konusundaki ısrarlı telkinlerine kayıtsız kalamadım ve hayatını, dünyanın yaşayan büyük manevi şahsiyetlerini fotoğraflayıp, bir arşiv oluşturmaya vakfeden meşhur Müslüman fotoğrafçı Abdulazim Sanders ile Martin Lings'i görmek üzere yola çıktık. Dr. Lings, bizi Kent'teki son derece sade bir tarzda döşenmiş mütevazı evinde karşıladı. Girdiğimiz odada yerdeki hasır örgü dışında neredeyse hiç mobilya yoktu. Bu mekan, ilk başta kendini hissettirmeyen fakat daha sonra insanın içine işleyen bir sükunete sahipti. Manevi insanların sohbetinde bulunan, onları mekanlarında ziyaret edenler bilir; bu sükunet, orada kılınan namazların, edilen duaların mekan üzerinde bıraktığı etkinin sonucudur.


Birkaç dakika sonra, Dr. Lings tüm zarafetiyle odaya teşrif etti. Rahat 90'ın üzerinde vardı. Bizi selamlayıp, teşrifimizi sağladıktan sonra kendisi de, odanın çiçek bahçesine bakan cumbasına oturdu. Daha sonradan öğrendim ki, şimdi altında medfun olduğu bu bahçe, Şeyh'in kendi el emeğiymiş. Ona, yazdığı kitabın üzerimde yarattığı tesirden bahsettim. Kitabı, aynı zamanda ders kitabı olarak okuttuğumu belirtince, önce teşekkür etti, sonra Hz. Muhammed'in hayatını yazmak gibi böylesine iddialı bir işe normalde kalkışmayacağını, fakat yoğun ısrarlara karşı koyamadığını belirtti. Ona, babamın kitaba getirdiği eleştiriyi aktardığımda, Oxford'da Ortaçağ İngilizcesi tahsil etmiş, Shakespeare üzerine ders vermiş ve John Donne gibi şiir yazan biri olduğu gerçeğini bir yana itip; gurur, böbürlenme tanımayan bir tonda, kendisini ilgilendirmeyen sıradan bir durum tesbiti yapar gibi, kitabın, İngilizcedeki mevcut dört seviyenin en yükseği ile yazıldığını söyledi.


Biliyorum, bunu yapmakta geç kalmıştım; fakat affına sığınıp kitabı gelecek derslerimde de kullanmak için kendisinden izin istedim. Bu konuda ruhsat aldıktan sonra yanımda getirdiğim nüshayı imzalattım. Daha sonra konu dönüp dolaşıp içinde yaşadığımız çağa geldi. İnsanların manevi köklerinden vahşice koparılmasına eseflendi. O, henüz küçük bir çocukken 'dua'nın insanlara, damarlarında dolaşan kan kadar yakın, kan kadar elzem olduğundan bahsetti. "Şimdi ise ne dua eden bir Allah'ın kulu, ne de çocuklarına dua etmeyi öğretmeyi akıl edecek bir ebeveyn var." dedi ve "fakat" diye devam etti, "Tanrı'nın, insanların görmemeyi tercih ettiği ya da unuttuğu bir de gazap sıfatı var. Allah Cemil olduğu kadar Celil de. İnsanlar ne zaman nefs tezkiyesini bıraksa, gaflete düşse gazaba davetiye çıkarmış oluyorlar. Dünya büyük bir tasfiye döneminin eşiğinden geçiyor."


Sohbetten çıkınca, Sidi Abdulazim ile biraz konuştuk. İkimiz de Martin Lings'i, Doğu seyahatlerimizde rastladığımız ermişlere benzetmiştik. Bu benzerlik üzerine uzun uzun konuştuk sonra. Bu insanı hayattayken görme şerefine nail olduğumuz için çok şanslıydık. Güney Asya kültüründe manevi makama sahip bu tür insanlar için kullanılan yaygın bir tabir vardır: 'Hazret'. Arapça 'huzur' kelimesinden türetilen bu kelime, 'gafletten, dalaletten halas olma, kalbi zikirde sabitleme' anlamlarını taşır.


Her ikimiz için de ziyaretin vurucu kısmı, Martin Lings'in üzerinde oturduğumuz koyun postları kadar gerçek ve elle tutulur tevazuu idi. Beni o tevazudan daha fazla etkileyen şey ise, Martin Lings'in sohbet boyunca neredeyse tüm sözlerinin ya başına, ya sonuna eklediği Kur'an ayetlerini, kusursuz bir tecvid ile okumasıydı. Onun sakin, huzurlu ve her an kırılabilecek gibi duran narin hitabeti, muhatabını konuşmanın gidişatının dışında bırakmama kaygısının ötesinde bir farkındalık taşıyordu. Martin Lings onun her kelimesini işitip kaydeden Kiramen Katibin Meleklerinin varlığını işte bu kadar içselleştirmişti.


Onu tanımadan geçen günlerime esef etsem de, yine de, onun varlığıyla müşerref olan azınlığa dahil olduğum için kendimi çok şanslı hissettim. İlerleyen haftalarda bu birkaç saatlik sohbetten kalan kısa pasajlar hala zihnimi meşgul ediyordu. Özellikle de Kur'an üzerine yaptığı yorumlar zihnimi sonraları tekrar tekrar ziyaret etti. Yolum İngiltere'ye bir daha düşerse onu tekrar ziyaret etmeye ahdetmiştim. Çok geçmeden onu tekrar görme şansı doğdu. Bu sefer yanımda Yemenli meşhur alim ve mübelliğ Habib Ali el-Cifri ve küçük bir arkadaş grubu vardı. Kendisi ile tanışıklığım en fazla birkaç yıl öncesi­ ne dayanan Habib Ali, Q-News International'ın yayıncısı olan Fuad Nahdi'nin tavsiyesi üzerine Martin Lings ile görüşmek istemişti. Habib Ali manevi büyüklere, özellikle de Hz. Muhammed yolunda hizmet etmiş insanlara karşı aşırı bir hürmet ve büyük alaka gösteriyordu. Martin Lings'in Rasulullah sevgisini ve onun hayatı üzerine yazdığı kitabını işitince bize katılması kaçınılmaz oldu.


Martin Lings'in memleketine vardığımızda bizi kasvetli ve nemli bir hava bekliyordu. İngiltere içinse bu sıradan bir gündü. Ev sahibimiz, bizi karşılayıp içeri buyur eden bir güneşti. Allahu a'lem, Martin Lings bir seyyid ve yadigar-ı Peygamber idi. Bir kez daha aynı odadaydık. Habib Ali, Dr. Lings'in yanına, ben de onun yanına oturdum. Dr. Lings sohbete başlamadan önce, Mısır'dayken gelişme fırsatı bulan Arapçasının, İngiltere'ye döndüğünden bu yana köreldiğini söyleyip, bizden kendisini mazur görmemizi rica etti. Konuşmaya başlayınca hem Habib Ali, hem ben, bu beliğ fasih Arapça karşısında hayrete düştük. Dr. Lings ile müteakib konuşmalarımızda, tıpkı öncekiler gibi, Gelenekselcilik meselesi hiç mevzu bahis olmadı. Bu konuyu hiç açmadı. İlmine ve manevi makamına hürmetim beni de bu konuyu açmaktan alıkoydu. Her şeyden önce yaşı benim iki katım, Müslüman olarak geçirdiği yıllar ise benimkinin neredeyse üç misliydi. Her görüşmemizde bu meseleyi rafta bırakıp, hikmetinden mümkün olduğunca istifade etmeye çalıştım. Ondan öğrenecek çok şeyim vardı. Yüksek tahsili ve British Museum'daki Doğu Elyazmaları Direktörlüğü görevi gereğince, yaşamının çoğunu İslam külliyatını hatmederek geçiren bu insanın, geleneksel İslamı perspektife benden daha fazla aşina olduğuna ve bu konudaki müktesebatının ise benimkinden zengin olduğuna eminim. Bana öğretilen, halen de muhafaza ettiğim bakış açısını bile isteye bir tarafa koyup, bu enkazdan farksız, maneviyattan mahrum, ahmaklar çağında, ender bulunan bir mücevher gibi parlayan bu İngiliz bilgeden, elimden geldiğince istifade etmeye çalışıyordum. Martin Lings bir şey söylediği zaman muhatabı emin olurdu ki, sarf edilen kelam uzun müzakere ve tefekkür mahsulüdür. Bu hazineden azami düzeyde faydalanmak için her ziyaretimde mümkün olduğunca notlar almaya çalıştım.


Onu üçüncü ve son kez ziyaret ettiğimde ilham perisini, kendi şiirlerini konuştuk; bir dilin muhafazasında, şiirin ne kadar önemli bir enstrüman olduğundan bahsettik. Ayrıca Lings'in yazılarında değindiği bir takım meseleler üzerine derinlemesine fikir teatilerine giriştik. Geçen yıl Londra'daki Globe Tiyatrosu'ndaki 'Shakespeare ve İslam' başlıklı seminere katıldığımda benden onu takdim etmem istendi. Böylece ben de ona, İslam'la tanışmama ve hidayet bulmama vesile olduğu için alenen teşekkür etme fırsatı yakaladım. Bu münasebetle ona duyduğum daimi şükran duygusunu da dile getirdim.


Konuşmak için kürsüye çıktığında, ilerleyen yaşından dolayı gittikçe kötüleşen sağlığından bahsedip, bu durumun az sonra vereceği nutuk üzerindeki olası menfi etkisi için peşinen özür dileyerek söze başladı. Bu insanın, arka planda kalmaya dünden razı duruşu ve bu samimi tevazuu beni kendine bir kez daha hayran bırakmıştı. Konferansa Amerika'dan gelen annem, bu denli aşkın bir tabiatla hayatında ilk defa karşılaştığım söyledikten sonra konferansa katılan birçoğu gibi, o da Lings'in siyer çalışmasından bir tane edindi. Bu kitabı defalarca başucunda gördüm sonraki günlerde.


Globe Tiyatrosu'nda, imza için sıra bekleyen konuklardan biri de Fas Büyükelçisi'ydi. Sıra ona geldiğinde Lings, kalemi sol elinden bırakıp sağ eline aldı. Bozuk el yazısı için af diledikten sonra, kutsal kitabın kutsal diline hürmeten Arapça yazarken her zaman sağ elini kullanmaya çalıştığını söyledi.


Martin Lings'le elli yılı aşkın süredir yakın dostluğu olan biri, ettiğimiz sohbetlerin birinde onu tanımadan önceki tanrı tanımaz geçmişinden söz etmiş; kalbinin, onun Allah'ın veli bir kulu olduğunu onu gördüğü an tasdik ettiğini anlatmıştı. Hala Lings'e yakın olan bu isim, hidayete onun tevessülü ile ermiş, aradan geçen uzun yıllara rağmen ona olan hayranlığını, büyüterek muhafaza etmişti. Dr. Lings'in 1938'deki İslam'a giriş kararını, İslam'ın, İslam'ı diğer dünya dinlerinden ayıran, tahrif edilmemiş kitabı, bugüne tevarüs eden ilmi geleneği, kirletilmemiş bilgi kanalları gibi özellikleri ile ilişkilendirdiğini işitmiştim.


Hac vazifesini 1939'da, ailesinin maddi desteği ile yerine getirdi. Bana hac yolculuğunda başından geçen bir olayı anlatmıştı. Sudan, Cidde limanına deniz yolu ile vardığında, resmi bürodan kendisine Müslüman olup olmadığı sorulmuş. Müsbet cevap alan görevli, ondan inancını kanıtlamasını istemiş. Bunun üzerine o da, imanın şartı olan, aynı zamanda okunduğunda teminat yerine geçen Kelime-i Şehadet'i getirmiş: Eşhedü en la İlahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Rasuluhu. Bununla tatmin olmayan gümrük memurları kendisinden başka bir delil talep edince, Lings onlara şöyle bir cevap vermiş: "Sizin Müslüman olduğunuzun kanıtı nedir acaba?" Bunun üzerine ona giriş hakkı tanınmış. Londra'daki Wembly Konferans Merkezi'nde, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle yaptığı konuşma, onun halka hitaben yaptığı son konuşmasıydı. Habib Ali ile ben de davetliler arasındaydık.


Konuşma başlamadan önce, kendisine İslam'ın özü olan barış ve kardeşlik mesajının yayılmasına yaptığı katkılardan ötürü ‘Yaşam Boyu Başarı Ödülü' takdim edildi. Kısa konuşmasında, Hz. Muhammed'in varlığının hepimiz için İlahi bir rahmet olduğuna değinip, kısaca onun, ashabı ile kurduğu ilişkiden bahsetti. Dr. Lings, kürsüden inerken hepimizin kalbinde aynı his peyda olmuştu: Peygamber Efendimizin ruhaniyeti o gün, bizimle oradaydı. Konuşmasını tamamladıktan sonra elini sıkıp, derinlikli yorumları için teşekkürlerimi sundum. Diğer konuşmacıları dinlemeden salonu terk etti. O gün ne kadar yorgun olduğunu tahmin edebiliyorum. Yine de bana onu bir kez daha görme şansını veren Allah'a şükürler olsun. O zarif, manevi tabiatlı simayı son görüşümdü bu.


Üstadın konuşmasının ardından ben de, onun söyledikleri paralelinde kısa bir konuşma yaptım. Ertesi gün, artık kendisine Sidi Ebu Bekir olarak hitap ettiğim Dr. Lings'in, benimle irtibat kurmaya çalıştığını duydum. Ona ulaştığımda, o gün bitkin olduğu için konuşmama kalamadığını söyledi. Anlaşılan ona kırılmadığımdan emin olmak istemişti. Ona kırılmak aklımın ucundan dahi geçmemişti. Teşrifinin beni ne kadar mutlu ettiğinden, kelimelerinin ruhumda yaktığı meşaleden bahsettim. Konuşması esnasında kalbine doğan şeylerin hepsini, o an dile getirememiş. Yanlış anlaşılmaktan korkmuş. Konferans günü salonda, Peygamberimizi rüyasında görme şerefine nail olmuş, manevi rızık ile rızıklandığı her halinden belli kişilerin olduğunu ve bunun kendisi için nasıl bir kıvanç kaynağı olduğunu anlattı. Belli ki dünyanın her yerinden gelen bu insanların, kalplerindeki Muhammed aşkı, Sidi Ebu Bekir için başlı başına bir saadet kaynağıydı. İslam Peygamberi üzerine yazdığı kitabını, Allah'ın inayeti olmaksızın tamamlayamayacağını belirtti.


Sohbetimiz biraz ilerleyince "Çok uzattım, lütfen bağışla" dedi. O an anladım ki telefonun ucundaki zat, Efendimizin nurundan iktibas etmiş gerçek bir veli idi. Akaid sahasının tüm çetrefilli mevzularında fikir ayrılığına düşmüş olabiliriz. Artık bunlarla ilgilenmiyordum. Tek arzum onun edebinden, nezaket ve letafetinden ne kadar öğrenebilirsem, öğrenmekti. 


Dr. Lings, minyon yapılı biriydi. Bu küçük bedende öylesine devasa bir ruh taşıyordu ki, sanki Allah onu, arzdan çok sema için yaratmış. Bu semavi lider, manevi dev, dünyaya, öte aleme iştiyakın gün geçtikçe azaldığı bir dönemde, İlahi rahmetin tecellisi olarak gönderilmişti.


 Dr. Lings, modern Müslümanları pençesine alan hastalığı 'ben­ merkezcilik' olarak teşhis etmiş; İslam'ın ise aksine hayatın merkezine Mutlak'ı yerleştiren, Tanrı merkezli bir din olduğundan bahsettikten sonra, modern Müslümanın kendi fıtratı ile aralıksız bir ihtilaf içinde olduğunu söylemişti. Karşıma kitaplarını çıkaran, onu tanıma, ilminden istifade etme imkanını bana bahşeden Allah'a sonsuz şükürler olsun. Allah rahmet eylesin. Kuddise sirruh.


Hamza Yusuf 

Danville, California


Derkenar: Yukarıdaki yazıyı yazdığım günün akşamı evde üzerinde 'acil' ibaresi bulunan bir paket gördüm. Eşime paketin geliş saatini sordum. "Bugün" dedi. Paketi açtığımda bulduğum şey beni hayrete düşürdü. Martin Lings son kitabının ozalit baskısını bana da göndermişti. A Return to the Spirit. . . Açıkçası böyle bir kitabın yazıldığından haberdar değildim. Ön baskının ilk sayfasına el yazısı ile düşülen not, benden kitap için arka kapak yazısı talep ediyordu. Kitabı, oturduğum yerde, soluksuz okuyup bitirdim. Sanki kitap, görüşmelerimizde uzun uzadıya mütalaa ettiğimiz konuların yazı diline dönüşmüş haliydı. Sona geldiğimde kendimi, Müslüman olmama vesile olan ve yoluma hep ışık olan birinden, şahsıma hitaben yazılmış bir mektup almış gibi hissediyordum. Bu, bence Allah'ın kerameti. Kesin öyle. Ama asıl keramet, ismet ve iffet timsali bu insanın sürdüğü hayatta tecessüm eden İslami ahlak. Cenab-ı Hak ona lütuf ve ihsanı ile muamele etsin.


Kaynak: Martin Lings, Öze Dönüş, Çevre. Zeynep Kot, İnsan Yayınları, 2. Baskı 2012, ss. 110-123

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...