MAKYAJ, “Dokunmak Yasak” Yazılı Bir Levhadır
İnsanın tepeden tırnağa bütün azaları kozmetiğin menziline giriyor. Saçlar, kaşlar, gözler, kirpikler, gözkapakları, burun, dudaklar, cilt, çene kemiği, dişler, kollar, koltukaltları, göğüsler, eller, tırnaklar, bel, kalçalar, kasıklar, bacaklar ve ayakların; şampuanlar, kremler, boyalar, pudralar, lensler, deodorantlar, losyonlar, epilasyon cihazları, silikonlar, diş telleri, hattâ deri altı kokteylleriyle; doku, renk ve kokular değiştiriliyor. Radikaller, estetik cerrahi operasyonlarla biçimlerini de değiştiriyorlar.
Bütün bunlar için yapılan zaman/emek/duygu/para yatırımlar insanın kendi bedeninin hizmetçisi haline geldiğini mi, elinde bedeninden başka bir şeyciği olmayanların makyaj sektörünün köleleri olduklarını mı yoksa her ikisini birden mi işaret ediyor?
Göze ve burna hitap etmenin imkanlarını araştıran/geliştiren kozmetik endüstrisi, insanın fiziksel özelliklerini kimyasal maddelerle değiştirmenin yollarında şen şatır ilerlemekle kalmaz, bütün insani faaliyet alanları ile etkileşir. Kozmetik her yere bulaşmış vaziyettedir: Estetik cerrahi ile kozmetik içiçe geçmiştir, medyatik olup da kozmetikle ilgisiz hiçkimse yoktur; politika makyajsız icra edilememektedir; kozmetiğin ekonomik boyutları akla zarardır, kozmetik devleri dünyayı fırdolanmaktadır...
Bir kimse ünlendiği anda, kozmetik firmalarının konu mankeni durumuna düşer; oyuncu, sporcu, işadamı, politikacı, bilimadamı, yazar... makyaj yapmaksızın “hangi yüzle” herhangi bir teşebbüste bulunabilir? Kozmetik ürünlerin hammaddelerinin temini uğruna bitki örtüsünün nasıl yağmalandığı, kimyasal atıklar dolayısıyla kaç kişinin zehirlendiği ya da kör olduğu, hayvanlar üzerinde ne şekilde denendiği de ziyadesiyle meraka değerdir.
Makyaj, yapaylığın tutkuya dönüştüğü, tüketimin çılgınlık evresine ulaştığı, cinselliğin ise ticaretin [genel anlamda ekonominin] konusu haline geldiği çağımızda vazgeçilmez/kaçınılmaz/başedilmezleşti. Yüzün ve yüz ifadesinin uzman kontrolünde, sistemli ve kitlesel dejenerasyonu; içtimai mukaveledeki tahrifatın kati delilidir. Popüler life style makinistlerinin [ki lokomotifin kazanına yakıt olarak insan yüzleri doldururlar] püriten kurnazlıklarının ürünü olan primitif tuzaklardaki bezeklere bunca rağbet edilmesi, bu bezeklerin tuzak içinde tuzak kurmaya yaramasıyla açıklanabilir. Tuzağa düşmüş, kapana kısılmış, esir alınmış hatta ölmüş olmak süslenmenin sağladığı pişkinliği gözden çıkarmaya ne zaman yetmiş ki?
Makyaj aleyhinde düşünceler öne sürmek, kadın olgusuna sataşmak gibi algılanıyor. Bir kadın’ın makyajını beğenmemek o kadını beğenmemekle aynı kapıya çıkıyor. Makyajsız bir kadını sevmek, cahilce bir görsel kanaatkarlıkla izah ediliyor. Kozmetik endüstrisinin istilasına uğramış olan kadın, varlığını bu istilaya borçlu sanki. Dişilik, artık biyolojik değil kozmetik bir pozisyon. Son tahlilde, kadınların süslenmelerini önlemeye çalışmak beyhudedir fakat süsün ahlaki/entelektüel bir sorgudan muaf tutulmasına hiç mi itiraz edilmeyecek?
Kadın, ideal bedeninin- hayaletiyle gece gündüz çarpışmak mecburiyetinde bırakılmıştır. Bu canhıraş çarpışma, kozmetik imparatorluklar adına kadınların [ve tabii erkeklerin de] kendilerini değişik biçimlerde ve sürekli harcamalarına dayalı bir savaştır: "Kendini başından savmalısın." Külkedisinin gudubet üvey bacılarının, prensin elindeki ayakkabıya ayaklarını sığdırabilmek için ayak parmaklarını kesmeye kalkışmaları, estetik/kozmetik ülkülerin kanlı bıçaklı icaplarına ilişkin masalsı bir parodiden mi ibarettir? Hayır. Üvey bacılardan biri estetik cerrahi uzman olsaydı, kandırılmak için can atan prens ayağa düşürülmüş güzelliği başka bir yerde bulacaktı. Fareler küheylan, balkabağı araba, Külkedisi prenses oluyorsa, kozmetik büyünün adaleti celbetmesiyle [!] alakalıdır; gece yarısından sonra ise herkes başının çaresine bakmalıdır. Külkedisi masalı da bütün masallar gibi yarımdır. Masalın devamında, üvey bacılar estetik ameliyata 36,5 numara ayakkabılara sığan ayakları edinir ve pedikürlü parmak uçlarına basarak neşeyle dans ederler.
Bir tür dışavurumculuk gibi sunulan, sosyalleşme niyetini yansıttığı zımnen iddia edilen makyaj, esasen sıkı bir otosansürdür. Bedenin biçim, doku, renk ve kokusunu kamufle etmek; düşmanlarla aynı kılığa girmek; kem gözlerin ablukasında hareket serbestisi kazanmak arzusundaki modern birey kendiliğini filtrelemelidir. Bireye toplum içinde üstleri tarafından gözden çıkarılmış bir casus, suikastçı bir soytarı ve/ya da umursanmayan bir kaçak rolü verildiğinden makyajsız sokağa çıkmak yasaktır.
Makyaj kadının cinsel bir vaatte/imada bulunduğunu düşünmek bana doğru görünmüyor, o, üretimi durdurulmuş [üremeyle ilgisi kesilmiş] cinselliğin reklamını yapıyordur. Makyaj, nereden bakarsanız bakın [fakat sakın dokunmayın] dokunsallığı dışlar. Makyajlı birini öpmek, cinsel değil kimyasal bir deneyimdir. Makyaj, “Dokunmak Yasak” yazılı bir levha gibidir, zira oksayışın başladığı anda makyaj bozulur. Cinsel münasebetsizliği motive eden kozmetik sanayii, makyajla kadını ve erkeği birbirine yaklaştırsa da kavuşturmaz; ikisi arasında bir elektrik/gerilim hattı kurar ve bu elektriğin faturası her iki tarafın da zar zor denkleştireceği kadar kabarıktır. Cinsellik, makyaj üzerinden bedenden muhayyileye aktarılarak orada depolanıyor, yani sanallaşıyor; cinselliğin çölünde erotik seraplar gören ve tekno-cinlerin musallat olduğu kayıp göçmenler arabesk bir sürünüşle yol alıyorlar. Giderek, insanların sanal makyajlı sanal eşlerle sanal seks yapacakları aşamaya yaklaşılıyor. İnsan eliyle uygulanan makyaj, insan bedenini bütünüyle yutmakla kalmayıp ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Demek ki makyajın faturası yalnızca ekonomik değil bedensel olarak da iflas eşiğini almak suretiyle ödenecek. Makyaj, sofistike, trajikomik ve ömür boyu süren bir kurban törenidir. Acaba, cesedine makyaj yapılmasını vasiyet eden tek kişi Swanky Pervert [1947-2001] mi?
İnsanların hareket kabiliyetlerini sınırlaması ve birbirlerine benzemelerine neden olması bakımından makyajın kadavralaştırıcı/robotlaştırıcı bir etki uyandırdığı düşünülebilir/yazılabilir. Kadavradan cinsellik sakıt olmuştur; robota ise cinsiyet bahşedilmemiştir. Gelin görün ki kadavralardan yapılmış robotları andıran püslü bireylerle dolu her yer. Robotun erotizmi ve kadavranın seksapeli, kozmetik endüstrisi eliyle dolaşıma sokulmuş durumdadır. Yine de süslenmedeki aşırılık, insanlar kendi gölgelerine bahane teşkil eden opak figürler olmaktan kurtarmaya yetmiyor.
Helena Rubinstein firması adına düzenlenen “kozmetik seferleri” çerçevesinde, 2001 yılının ilkbaharının ilk günlerinde Türkiye'ye gelen makyaj uzman Philip Martinson, yeni dudak ürünlerinin İzmir, İstanbul ve Ankara'daki tanıtım seminerlerinde, Türk kadınları ve makyaj alışkanlıkları hakkında ahkam kesti. Türk kadınının göz, kaş ve kirpiklerinin makyajsız da belirgin olduğuna dair keşfini duyuran Martinson, "Ancak Türk kadını bunun farkında değil..." dedi. Kadınların güzelliğini onaylama hakkını gaspeden şarlatanlar, medyatik dümenlerle kadınlarda özgüven bırakmayıp onları kozmetik bağımlısı haline getiren teröristler [Barut kullanmamaları terör estirmedikleri anlamına gelmez bir; ikincisi makyajda daima güncelliğini koruyan bir dehşetin yatıştırılması jesti vardır -Pamela Anderson'ın makyajını tazelemeden inmeyi reddettiği uçak havaalanında bir saat beklemişti: Kozmetik hava korsanlığı!-], atmosfere kimyasal fuhuş yayan ultra-kapitalist pezevenkler; dünya sisteminin onlara bahşettiği muayyen dokunulmazlığı, vasıfsız kitlenin acıklı konformizminin de desteğiyle [!] perçinliyorlar. Bazı Hollywood yıldızlarının makyaj danışmanı Victoria Charles, iyi bir makyajın beslenme, spor, iklim ve daha birçok şeyle ilgisinden dem vuruyor. Charles'a göre makyajsız bir hayat hata galerisidir. Makyajsız olman ucube olduğun anlamına gelmez, bir hiç olduğun anlamına gelir; dünyanın herhangi bir yerinde, bilhassa Hollywood'da, ucube olmak ancak makyajla mümkündür.
Beden dilinin, bedensel anlatımın iletişimin en önemli unsuru diye lanse edilmesi büyük bir ilgiyle karşılandı ve kimse de bedensel ifadeyi sözel ifadenin önüne geçiren yaklaşımda bariz bir ilkellik sezdiğini belirtmedi. Oysa beden dilinden dem vurulmaya başlanması, bir bakıma, sözel değil görsel algıya tanınan imtiyazın teyid edilişi anlamı taşıyor. Tamam, ağzımızdan çıkan her sözün bedenimizde yankılandığı doğru fakat öncelikle bedenimizin yüceltilmesinde onun sağır-dilsiz kılınmasının payı var mı yok mu sınamak gerekmez miydi? Makyajlı, ameliyatlı, protezlerle dolu, şişme bir bedenin dili kaç kelime konuşabilir? Şükür ki hâlâ dil boyası icat edilmedi [gerçi dil fırçası var, o ayrı mesele]. Beden dili artık kozmetik, moda ve estetik cerrahi sayesinde beden demagojisi, beden blöfü, beden palavrası, beden gevezeliği, beden şantajı, beden tahriki, beden terörü, beden enkazı, beden dokunulmazlığı, beden tuzağı, beden yemi... üretiyor. Sen sus; plastik burnun, renkli lenslerin, sentetik parfümün... konuşsun!
Her gün, her bin Amerikalıdan biri estetik operasyon geçiriyor. Bebekleri, cezaevi mahkumlarını, tımarhanelerde tutulanları, ölüm döşeğindekileri... yani estetik operasyon geçirme ihtimali çok zayıf olan kimseleri bir kenara bırakırsak, bu gidişle birkaç yıl içinde tüm Amerikan halkının estetik cerrahiden payını alacağını söyleyebiliriz. Söz konusu cerrahi müdahaleler sürerken, acaba Amerikalılar çevrelerine baktıklarında günden güne güzelleşen insanlardan müteşekkil bir toplumda yaşadıklarını gözlemliyorlar mıdır? Şahsen, bu soruya geçerli bir cevap vermeyi ancak yalancıların başarabileceğini düşünüyorum. Çünkü aldatmaya adanan emeğin meyvelerinin hem yapay, hem zehirli, hem de çürük olduğunu söylemeye yeltenenlerin şahitliği kabul edilmiyor. Böyle giderse, yakın zamanda, doğal görüntüsünü tıbbi müdahalelerle aktüel standartlara uydurmayan kişiler, görüntü kirliliğinden mesul tutulacak ve nasıl ki birçok insan deli diye zorla tedavi ediliyorsa onlar da ameliyathanede zorla “düzeltilecekler.”
***
Görsel cazibesini artırmak isteyenlerin tıbbi/kozmetik işkencelere uğramaktan duydukları memnuniyeti hiç anlayamıyorum. İnsanların, yüzlerini törpületerek, kestirip diktirerek, yamatıp boyatarak edindikleri sırıtkan maskeler beni ürkütüyor. Bütün mankenler cansız, bütün şarkıcılar sessiz, bütün aktörler karton. Peki ya sokaktaki vatandaşın güzelleşme çabaları onu anonimlikten kurtarmaya yetiyor mu? Asla. Tam tersine, hem bedensel güzelliğin standardize edilmiş geometrik kayıtlarının dışına çıkılmaması hem de bu standartları temsil eden modellere/idollere öykünülmesi dolayısıyla insanlar birbirlerine daha çok benziyor ve isimsizliğin üstüne bir de cisimsizlik biniyor! Ondan da saçması, mezkur standartların kültürel emperyalizme bağlı olarak dünyanın her yerinde geçerlileşmesi sebebiyle gezegen ahalisinin tamamının dahil olduğu [bayanların önden buyurduğu], maskeli baloyla karışıkbir güzellik yarışması aralıksız sürüyor! En çirkinle en güzelin birbirine fazlasıyla benzemesi giderek kaçınılmazlaşıyor.
Medya, kozmetik yangınına spreyle gidiyor. Bilhassa kadının görüntüsü terörün görsel dökümanları arasına yerleşiyor; kendi görüntüsünün fidyesini ödemeyenler, kendi bedenlerinde rehin kalıyorlar. Angelina Jolie [Tomb Rider/Mezar Süvarisi], Afgan kadınlarının bombalarla parçalanan bedenlerinden fışkıran kanla makyajını tazeliyor!
Endüstriyel masumiyetin üretimi ve pazarlanması, emperyalizmin küresel döngüsü içinde, tekno-katliamların hemen ardından gelen evredir. Bütün çirkinlerin öldürülmesine ve kimlerin çirkin olduguna Başmakyöz Sam Amca çoktan karar verdiğine göre canını kurtarmak isteyenler makyajla kendilerinden kurtulmak zorundalar. Ve galiba kadınlar can havliyle makyaj yapıyorlar: 2001 Şubat’ında başgösteren ve ülkemizi/halkımızı perişan eden ekonomik krizin birinci yıldönümünde, gazeteler, kozmetik ürünleri satışının düşmediğini yazdı. Her türlü zorbalığa karşı kendinizi kozmetik zırhlar ve silahlarla savunabilirsiniz çünkü size verilen mühimmat ve lojistik destek bunlardan ibaret. Ayrıca, ekonomik krizin sahtekarIıklardan/spekülasyonlardan türediğini biliyoruz; makyajın, sahteliğin bir uygulaması, bir görsel spekülasyon türü
olduğunu hesaba katarsak ve bir sahteliğin bir başka sahteliğe nadiren son verdiğini bilirsek, ekonomik krizin makyajları neden silmediğini anlayabiliriz. Paran kadar güzelsin ve ancak para kadar güzel olabilirsin.
Kaynak: Murat Menteş, Aynalı Barikatlar, Şule Yayınları, Aralık 2002, İstanbul, ss. 63-68, 70-71
No comments:
Post a Comment