Wednesday, 30 October 2024

Hay Bin Yakzan ve Robinson Cruseo [İslam ve Kapitalizm], Lütfi Bergen

HAY BİN YAKZAN VE ROBINSON CRUSEO [İSLAM VE KAPİTALİZM] 


Daniel Defoe, Robinson Cruseo’yu 1719'da yazıyor. Hikâyenin Müslüman toplumlar ilgilendiren bir yönü var: Batılı zihin, insana ve tabiata mülkiyet gözüyle bakmaktadır. Robinson, gemisi batıp yıllarca tek başına yaşamak mecburiyetinde kaldığı adaya savrulduğunda zihnen bir burjuva gibi davranmıştı. Adayı "mülk" edinmişti. Adada küçük bir mağarada yerleşmiş, batan gemisinden kurtardığı aletlerle kendine eşya düzeni oluşturmuş, hayvanları ehlileştirmiş, birikim yapmaya başlamış ve en nihaye kapitalist zihniyeti yansıtan bir dünya kurmuştu. Modern zamanın refah toplumu ideolojisine benzer bir zihni konumlanma ile kendini bitmek bilmez bir işe koşuyor, çok çalışıyor ve sadece nefsinin isteklerini tatmin (tüketim) için yaşıyordu. Bu yogun üretimci ve tüketimci yaşam tarzının moderniteyi oluşturan çift kimliği temsil ettiğini söyleyebiliriz. Robinson tabiata sermaye nazarıyla bakmaktaydı. Bir gün adaya gelen esiri de kendine köle kılıp adını Cuma koyacak ve onu da zihniyetinin hizmetçisi olarak davranmaya ikna edecektir. Ekonomik büyümenin nüfusa ihtiyacı olduğu açıktır. Daniel Defoe, Cuma'yı hikâyeye katarken Platon'dan beri Batı zihninde yer etmiş büyüme ve birikimin süreklileştirilmesi, üretimin angaryalaştırılması bilinçaltını dışa vurmuştu. Cuma, adaya düşmekle emeğini kendi ihtiyaçları, kendi zenginliği için sarf edemeyecektir. Efendisinin verdiği yiyeceklere muhtaç kalacak, onun gösterdiği yerde yatacak; üstelik efendisinin dilini öğrenmek zorunda kalacaktır. Kendi kavramlarıyla düşünmek imkanını yitirecektir. Adaya kendinden önce gelerek göreceli bir "medeniyet" geliştiren Robinson karşısında zayıf kalacak, kendi iradesi ile hareket etmek, adanın başka bir yerinde kendine mahsus bir hayat kurmak bilincinden uzak kalacaktır. Yazar, siyah tenli ve Müslüman olan bu köleyi esaretle "uygarlaştıracaktı." Cuma, Robinson'un uygarlığını görünce geri bir ekonomik biçim olan ilkelliğe yakalanmak istemez. Romanın mesajı budur. Eşya ve mal birikimi ile yüksek tüketim kabiliyeti romanda "uygarlık" şeklinde gösterilir.


Bu hikâyenin ilham kaynağı olan hikâyeyi ise Müslüman adamlar (İbn Sina-İbn Tufeyl) yazmıştır. Hay b. Yakzan adlı kitapta İbn Tufeyl (ö. 1186), adaya sepet içinde gelen bir bebeğin ceylanlar tarafından bakılıp büyümesini anlatır. Hay büyürken ölüm, yaradılış, bozuşma, ruh, Allah fikrine)gelir. Adaya kaçan bir sûfi vesilesiyle de konuşmayı öğrenir. Ortaya çıkan şudur: Sûfinin bir mürşidin irşadı ile öğrendiği şeyi, Hay akıl veya iç aydınlanma (işrak) ile öğrenmiştir. Yani düşünce dilden öncedir. Sûfi için de işrakî aydınlık için de hakikat, kentin dışındaki hikmet arayışının, derin tefekkürün derûnunda saklıdır. Zaten Nemrud'un iktidarı eleştiriye tutan İbrahim de hikmete kentin dışında bir arayış, riyazet ve işrakın aydınlığında vasıl olmuştu. Hay, Robinson'un aksine dengeli hayat, helal lokma meselesini şiar edinmiştir. Tüketime meyyal değildir. Robinson gibi üretim ve refah ideolojisine yakalanmamıştır. Tam tersine tüketilebilecek şeyleri asgariye indirmekle işrakın aydınlığına kavuşmayı ummaktadır. Hay hastalıktan iyileşmenin az yemekle ilintisini tabiatta görmüştür. Bu nedenle çok tüketmeyi hayat kaynağı görmemektedir.


İki hikâyeden biri uygarlaşma ve emperyal yayılma zihniyle hareket etmektedir. Robinson tabiata da adaya gelen Cuma'ya da kölelik dayatmaktadır. Müslümanlar ise bu hikâyeyi Batı’dan evvel anlatmış ve "medeniyet inşası için felsefi soruşturma" meselesini öncelemişlerdir. Aslında bunun mülkiyet düzeninden de bir kaçış olduğunu söylemek mümkün görünmektedir. Zira Hay'ın düşünen aklı ile adaya gelen Absal’ın imanı hem adada mülkiyet rejimi hakkında bir emekle, büyüme hedefine doğru hareket etmemekte ve hem de birbirleri üzerinde köle-efendi diyalektiği kurmaya yönelmemektedir. Hikayenin verdiği ders şu değildir: Müslüman toplumlar kapitalizme uğramaz. Eğer hikâye bunu dert edinse, Absal şehirden kaçıp adaya sığınmayacaktı.


Kur'an Müslüman olup da kapitalist zihniyete yakalanan ve maddi hayatı bu zihniyetle kurmaya kalkışan birçok tipolojiden bahsetmiştir. Bunlardan bir tanesi "bahçe sahipleri" kıssası ile anlatılır. Bu kıssalarda hakikati gösteren ve zenginlerin yaptıklarının yanlış olduğunu ikaz eden kişilerle, zenginleşerek yeryüzünde toplumsal yoksulluğa sırtını dönen mutrefin tipler arasındaki diyalektik sürekli hatırlatılır. Örneğin Karun kıssasında, Karun'un zenginliğini talep eden geniş halk yığınlarına içlerindeki ulul elbab hakikati anlatır. Ulul elbab, "saf akıl sahipleri" anlamına gelmektedir. Buna göre akıl sahiplerinin topluma rağmen zenginleşmeyi kerih görmesi gerekmektedir. Zenginlik kötü bir ayrışmadır, ikbali yoktur denilebilecektir. Kur'an'a göre cumartesi yasağını çiğneyenleri eleştiren bir grup vardır. 


Kur'an'daki kıssalarda zenginer hep kaybedenler olarak işaret edilir. Bahçe sahiplerinin bahçesi afetle yıkılır; Karun serveti ile alaşağı edilir, cumartesi yasağını çiğneyenler maymun ve domuza çevrilir. Hay Bin Yakzan hikâyesi bu bakımdan ilham verici ayrıntılar içermektedir. Niçin zenginleşme, sermaye biriktirme istenmemektedir? Hay Bin Yakzan'ın burjuva versiyonu Robinson, adasını kapitalist mekâna çevirmeye çalışırken, Hay ve Absal’ın kentten kaçışı önemsediği çok açıktır. Müslüman bir toplum, kent (kapitalizm) zihniyeti ile kendi fıkhî varoluşunu kuramayacaktır. 


Şimdi bir an için bu iki hikâyeyi deforme edip şu soruyu soralım: Robinson ile Hay aynı adada karşılaşsaydı ne olacaktı? Böyle bir soru ile İslâm ile kapitalizmin karşılaşmasına kapı açtığımız anlaşılmalıdır. Bu karşılaşmaya uygun başka bir "hikâye" Kur'an'da anlatılmıştır: Habil Kabil kıssası. Bu nedenle " Hay’dan bahsederken kapitalizmin araya sıkıştırılmasının ne anlamı var?" denemeyecektir. Kapitalizmin Müslüman toplumlar içinde de ortaya çıkabileceğinden bahsetmiştik. Birikimcilik ve tekasür, bütün insanlığın negatif yüküdür. Nihayetinde Kabil tıpkı Habil gibi Hz.Adem'in öz oğludur. Hz. Musa’nın kavminin bir ferdi olan Karun da kapitalist birikime sahip bir tiplemedir. Kur’an’ın örnek verdiği bu karakterler Müslüman toplumun bağrından çıkmışlardır. Müslüman bir toplumda kapitalizmin zuhuru Müslüman toplumun sınıflara ayrışmasının neticesidir. Kabil’in, dini, maddi birikimi sürdürmek için araçsallaştırması. "kurban" ibadetinin biçimini değiştirmeye yönelerek ortaya çıkmıştı. Bu nedenle Robinson ile Hay aynı adada karşılaşsalardı kapitalizm ile İslâm arasında bir kavganın zuhur etmesi kaçınılmaz görülmelidir. Kapitalizm her hal ve şartta mülksüzleştirme ye köleleştirme özelliği taşımaktadır.


Üretim araçlarının veya rant kaynaklarının mülkiyetine sahip olan sınıf, kapitalisttir. Bu nedenle kapitalizmin tarihin bütün devirlerinde zuhur ettiği ve toplumları mülksüzlüğe iterek egemenleşenler tarafından imal edildiği söylenebilir. Örneğin Orta Çağ’da kapitalist görünüm Katolisizm-kilise ile tecessüm etmiştir. Ruhbanların mülkiyetlerine geçirdiği "mal", cennettir. Endüljans (Fr. Indulgence) belgeleri ile cenneti pazarlayan ruhbanlar, hayal satarak sermaye biriktirmektedir. Ticareti meneden Hristiyanlık, insanları yalnızca toprakta geçim tutmaya zorluyor, bağışçılardan  elde ettiği serveti toprağa yatırarak mâlik oluyor ve köylüleri "köle" haline getiren bir sistem kuruyordu. Kapitalizm, insanlık tarihi boyunca mülk sahiplerinin, mülksüzlerle arasındaki sınıfsal ayrışmasından neşet etmektedir. Kapitalizm, bir sınıf lehine öteki sınıfların mülksüzleştirilmesi zihniyetidir. Marksistler "işçi yahut kapitalist olmak yazgı değildir; kişiyi işçi veya burjuva yapan toplumsal şartlardır" dese de bu tanımlama insanız toplum karşısında sıfırlayan, iradesiz bir varlık, toplumun/tarihin aleti haline getiren yargılar taşımaktadır. Marksizmin bu yargısı, Kabil ile Habil'i birbirinden ayrıştıran zihni-mesleki seçimleri de izah etmez. Kapitalizm, ilk ortaya çıkışı ve sömürücü bir düzeni tesis etmesi anlamında öncelikle zihni bir olgudur.


Kabil’in çiftçi ve Habil’in çoban olduğu ifade edilegelmiştir. (157). Çiftçiliğin yerleşik bir toplum oluşturduğu ve çobanın ise göçebeliğe meyyal bulunduğu tartışmasız bir olgudur. Kabil yerleşik konumu itibariyle göçebe Habil'i çobanlık mesleğini tercihinden ötürü aşağılamaktadır. Ancak kaderin garip bir cilvesi olarak Tanrı'ya kurban sunmak gerektiğinde çiftçi Kabil, çoban Habil'e başvurmak, kurbanının "nesnesini" Habil’den almak zorunda kaldığını gördü. Zira kurban, canlı-kanlı varlıktan verilebilirdi. Kabil ise kurbanını tahıldan vermiş ve bu reddedilmişti. TahıIın fıkhında "kurban" değil, "zekat" hükmü vardı. Kabil, tarım arazilerini büyütmek, toprağı alabildiğine çitlemek ve Habil'in sürülerini tarımsal araziden uzak tutmak istediği için mülkiyeti kendi lehine parselliyordu. Habil’in sürüleri Kabil'in toprağı çitlemesi nedeniyle Adem'in yaşadığı beldenin oldukça dışında otlamak zorunda kalıyordu. Kabil, Habil'e muhtaçlığını itiraf etmemek, ona minnet etmemek için kurban emri geldiğinde  çobana gitmeyerek, tarlasından başak derleyip bu emri tahıl ile yerine getirmek istedi. Allah kurbanı koçtan kabul etmesi, insanlığın çobanlara muhtaçlığını ilelebet perçinledi. Neticede Kabil zenginliğinin meşruiyet taşımadığını, çobanlığın ilahi olarak onaylandığını görerek Habil'i öldürdü. Günahkarlığın dışında şimdi de katil olmuştu. Sermayenin cinayet işlemeye muhtaç kalmasına dair bu örnek, tüm dünya edebiyatının temel anlatı/konusu haline geldi.

Eğer Robinson ile Hay aynı adada yaşamak zorunda kalsalardı çatışma benzer şekilde gerçekleşecekti. Robinson, Cuma adaya düşer düşmez onu mülksüzleştirmeye uğrattı ve yiyecek karşılığında kendine bağımlı kıldı. Cuma'nın yiyecek karşılığında emeğini vermesi, ücret sistemi şeklinde değerlenedimelidir. Cuma’nın Robinson’dan ayrılarak kendi geçimliğini kendi karşılama etkinliği de efendinin dilinin eğitim programı ile kırılacaktı. Tüm bunların sonunda Cuma, kendi kavramlarını kaybetti; köleleşti. Robinson'un hakimiyeti ise eşitlik, ekonomik bağımsızlık, teşebbüs hürriyeti, pazarda serbest mal mübadelesi gibi siyasal evrensel değerlerden uzaklaştı. Robinson'un kapitalizmi bu haliyle "ilkel birikim" özelliği taşımaktadır. Hay aynı şeyi Absal’a yapamayacaktır. Dolayısıyla İslâm ile kapitalizm arasında telifi imkânsız bir zihni çatışma bulunmaktadır.


Burada Hz. Süleyman’ın zenginliği de Robinson'u meşrulaştıran bir örnek olarak verilemeyecektir. Çünkü Hz. Süleyman’ın zenginliği, bir sınıfsallaşma sonucunda ortaya çıkmamıştır. Hz. Süleyman, işçi olarak "insan emeği" kullanmamış, cin ve şeytan emeği kullanmıştır. Hz. Süleyman’ın orduları Belkıs'ı tehdit ederken karıncalara basmama kaygısına bağlı adalet fikriyle hareket etmiştir. Bu nedenle Müslüman toplumlarda, bireysel mülkiyeti toplum aleyhine şişiren bir zihniyet için Kur'an'dan örnek bulmak imkân dışıdır. Kur'an'ın örnek verdiği zenginler toplum menfaatine olarak zenginliklerinden feragat etmekte, gönüllü olarak servetlerini Allah için infak etmektedir. Kur’an şunu söyler: "Kendilerinde ihtiyaç olsa bite isar ile başkalarını nefislerine tercih ederler, kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (59 Haşr 9); "Allah yolunda ne kadar harcayacaklarını soruyorlar. De ki: 'Zaruri harcamalarınızdan-ihtiyaçlarınızdan (el afv) arta kalanını bağışlayın." (2 Bakara 219).


Bu iki ayet, Allah'ın oluşmasını istediği fâzıl toplumda yoksulluğun üretilemeyeceğini, yoksulluk aleyhine bir zenginliğin sürdürülemeyeceğini göstermektedir. Bu nedenle İslâm toplumlarında sermaye toplumsaldır. Kamuya aittir. Bu kamusallık nedeniyle mülkiyet Osmanlı'da ya devletleştirilmiştir ya da vakıfların-cemaatin eline bırakılmıştır.


Kapitalizmin ortaya çıkabilmesi için toplumun kapitalist zümre ile işgücünden başka bir şeyi olmayan kimselerden oluşan zümrelere bölünmesi gerekmektedir. Bu iki kesim birbirinden yalıtık olarak yaşamalı, emeği ile geçinenlerin kazançlarından "elit" adı altındaki sermaye/servet sahiplerinin pay alması gerekmektedir. Bu tanıma göre tarih boyunca birbirinden farklı kapitalizmler ortaya çıkmıştır. Modern zamanları kapitalistleri kira toplayıcılardır. (158). Modern dönemin kapitalist işletmesi kenttir. Konutlar, emeği ile geçinenlerin kazançlarından pay toplamaktadır. Toplumsal emekten pay toplayan sınıf bir süre sonra kendini toplumdan yalıtacaktır. Orta Çağ’da ruhbanlar, din ile emek köleliğine uğrattığı halktan kendilerini yalıtarak inşa ettikleri kiliselerde yaşamaktaydı. Tarihin gördüğü ilk bankacılar kilise mensupları idi. (159). Zygmunt Bauman da modern kentlerde ortaya çıkan sitelerin özelliklerinden birisinin "yalıtım ve uzaklık" olduğundan  bahseder. "Yalıtım, toplumsal olarak daha altta olduğu düşünülen kesimden ayrılmaktır.” Bauman’a göre siteler güçlülerin gönüllü gettosudur ve "alçak" biçarelerin zorunlu gettolarından ayrılmak için oluşturulmuştur. Kapitalistlerin emekçilerden ayrışmasını  sadece fiziksel/mekânsal bir farklılık gibi değerlendiremeyiz; bu ayrılış  aynı zamanda ekonomik ayrılığı da gündeme getirir. Kullanılan eşyalar, ihtiyaç maddeleri ve konutların fiyatları arasında farklar bunun için tesis edilir. Bu fark emekçiyi disipline edebilmenin aracına dönüştürülür. Daha iyisini elde edebilmek için emeğini satmaya rıza gösteren proleter görünmeyen bağlarla esaret altına alınır.


Hay ve Absal birbirlerine karşı efendi-köle sınıfsallaşmasını getiremeyecektir. Gerçek bir dindarlık buna izin vermeyecektir. Dolayısıyla Marksistlerin patron lehine mülksüzleştirme diye nitelediği ve isçinin emeğinin metalaşmasına neden olan ücretli emek-sermaye ilişkisi Hay ve Absal arasında ortaya çıkmayacaktır. Toplumun işçi sınıfı ve burjuvazi olarak yarılmasına din izin vermiyor. Burada şu soru yeniden sorulabilir: Sermaye birikmeyecek mi?


Kapitalist birikim anlamında sermayenin birikmesine engel çıkaracak bazı kadim pratiklere bakarsak bu birikimin ancak toplum-kamuda olduğu ortaya çıkar. Toplumun kendi kendini sömürgeleştirmesene fırsat vermemek için birikimin vakıf sistemi içine çekildiği görülüyor. Diğer bir yol ise fiyatların kontrolü (narh) ile gelen ekonomik politikadır. Kârı minimalize eden ve çıplak mülkiyeti kamuya hasreden ikinci yöntem, mülkiyeti devlete bırakarak birikim meselesini baştan halletmiş oluyor. Hay ve Absal "gönüllü mülksüzleşme"de karar kılıp "mülksüzlük eşitliği" seçerek kapitalist zihniyeti terk etmiş oluyor. Robinson'un bireyci felsefesinin karşısına cemaati-toplumcu bir yaklaşımı koyuyor.


Kaynak: Lütfi Bergen, İnsanın Beşinci Zindanı, Yazıgen Yayıncılık, 1. Baskı Ekim 2024, İstanbul, ss. 371-379


Dipnotlar


(157) Habil-Kabil kıssası Ali Şeriati tarafından şöyle anlatılmıştır: "Adem’in çocukları kıssasından yeryüzünde insan hayatındaki ilk savaş ve çelişki anlaşılabilir: Yani Habil ile Kabil kıssasından tarin felsefesi çıkarılabilir: Kabil bir cinsel sorun yüzünden, kardeşi Habil’in evleneceği kendi kız kardeşinin güzelliğine aşık olduğu için, kardeşe ilk ihaneti, kin ve isyanı, ilk insan öldürmeyi babaya ilk baş kaldırmayı ve Allah’a karşı ilk günahı gerçekleştirmiştir. Âdem’in kızlarından en güzelinin, Habil’in evleneceği gelin adayı olmasını Kabil kabul etmez. Âdem, davayı Allah’a havale eder ve şöyle der: Her biriniz, Allah için bir kurban seçin. Hanginizin kurbanı kabul edilirse o, Allah’ın hükmünün göstergesi olacak ve diğeri ona boyun eğecektir. İki kardeş de bunu kabul eder. Habil, sahibi olduğu sürüden en genç, en değerli, en besili olan Kızıl devesini Allah için seçti. Çiftçi olan Kabil, tarlasından dökülmüş bir deste sarı başağı kurban yerine getirdi. Deve ve başak kurban edildi. Habil’i kurbanı kabul edildi. Çünkü Habil, dikmediği imanı yolunda mal endişesi hissetmedi ve sahip olduğu şeyin en kıymetli ve en üstünlüğünü seçti, Rabbine kurban etti. Kabil, bu duruma razı olmadı. Kendi lehine olmadığı gerekçesiyle Allahın hükmüne karşı çıktı. Habil’i Çöl’e götürüp gizlice öldürdü. Böylece ilk insan kani, insan eliyle toprağa dökülmüş oldu.” (Şeriati, 2011b: 320-321).


(158) Bu noktada şöyle bir itiraz gelebilir: "Dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin, kalan yüzde 99’luk kesimin toplamından neredeyse iki kat fazla servet kazandığı belirtiliyor. Durum böyleyken, sizin 'modern zamanın kapitalistleri kira toplayıcılardır, modern zamanın kapitalist işletmesi kenttir ifadeniz tutarsız değil midir?"


Kitap boyunca sanayi kapitalizmi döneminin bittiğini, yeni kapitalist sistemin kendini "kentleşme" üzerinden tesis ettiğini işaret etmeye çalıştım. Sanayi kapitalizminde "burjuva" üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmakta ve üretim faaliyetlerinde işçi emeğinin gerçek değerini vermeyerek kendi uhdesine

geçirmekte ve böylece artı-değer kazanmaktaydı. Emlâk endeksleri ile ilgili verileri paylaşan "Endeksa" adlı siteye göre İstanbul'da 100 m2 büyüklükte konut bakımından ortalama kira, 19.151 TL olarak hesaplanmıştı (erişim tarihi:

25.03.2024; erişim link: https://www.endeksa.com/tr/analiz/turkiye/istanbul/ u endeks/kiralik/konut). Görüldüğü üzere 2024 koşullarında İstanbul'da kira bedelleri asgari ücretin üstünde seyretmektedir. Dolayısıyla iki dairesi olup, birinde ikamet edip, diğerinin kirasını alan mâlik, kiracının asgari ücret karşılığı kadar emeğinin bedelini uhdesine geçirip artı değer elde ediyor mu etmiyor mu? Sorun budur. Kitap boyunca "kentsel kapitalizm" olgusunun, kira toplayıcı mülk sahiplerini kendi safına çekerek, "sınıf algısını değiştirdiğini, böylece kapitalistleri nüfus bakımından azınlık olmaktan çıkardığını da işaret etmiştim.mKentsel kapitalist sistemde burjuva sınıfına dahil olmak için çok büyük serveti olmak veya endüstriyel üretim yapmak gerekmiyor.


(159) "Vatikan’ın gelirleri başta her ülkedeki Katoliklerden kesilen Kilise Vergisi, aidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil bono gelirleri, bankacılık ve faiz gelirleri, hediyelik eşya satışlarıyla elde edilen gelilerden oluşmaktadır. Basın yayından elde edilen reklam gelileri de epeyce tutmaktadır. Vatikan'ın diğer bir gelir kaynağı da Hristiyanlığı temsil eden kişileri, örneğin İsa’yı, Meryem’i, azizleri veya sembolleri (Haç aç gibi) pazarlayarak kazandığı kazançlardır. Bu açıdan bakıldığında Vatikan’ın kendi Tanrısını (İsa) ve dinini en iyi pazarlayan holding olduğu apaçık görülebilir. Vatikan'ın gelirleri sadece bunlar değildinr. Vatikan, dünyanın önde gelen birçok şirketinde hissedardır. Çeşitli ülkelerde sayısız gayrimenkulü vardır. Birçok bankanın ortağıdır Özellikle giyim ve turizm sektörlerinde çok kâr getiren yatırımları vardır (...) Vatikan’ın özellikle II. Dünya Savaşı sırasında güçlendirdiği müthiş bir istihbarat ağı vardır. Vatikan’ın içinden çeşitli ulusların başta Fransa, Polonya ve Almanya istihbarat örgütleriyle birlikte çalışan Kardinaller çıkmıştır. Bunlardan bazıları daha sonra Papa yapılmışlardır. Örneğin 1978’de eceliyle ölen Papa 6. Paul, gizli istihbarat örgütleriyle içli dışlı olmuş bir kardinal olarak tanınıyordu. Vatikan ‘kirli’ işlerinde daima taşeron kullanan bir devlettir. Bu pis işleri temizlemek mafyanın görevidir" (Aytunç Altındal, 2002: 10-12).



No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...