OTURAN BOĞA'NIN UÇAN TEKMESİ
Ben Kristof Kolomb'un uşağı değilim
[Sezai Karakoç]
Buraya gene yalan söylemeye geldin, değil mi?
[Tatanka Yotanka -Oturan Boğa- 1831-1890; General Alfred Terry'e sözel bir şamar atıyor.]
11 Ekim 1492 gecesi Bahama adalarından birine [San Salvador, 'Watling' diye de anılır] vardığında kendini Hindistan'da sanan Christopher Columbus'da [1450/1-1506] bir hindideki kılçık kadar beyin ve yürek vardı. Kör örümcekten çaldığı ölü sinekten yağ çıkaranların yere göğe sığdıramadıkları bu yavşak teröristin dâhi bir kaşif olduğu palavrası yüzyıllar boyunca dallanıp budaklandı: Columbus yığınla çizgi-romanın karizmatik kahramanı; bilgisayar oyunlarındaki maceralı seferlerin kaptanı; beyaz perde starlarınca temsil edilen müstesna bir lider olup çıktı. Halbuki Yeni Dünya'ya adım atan ilk kiii Columbus değildi. Daha 10. yüzyılda Norveçli ve İzlandalı denizciler Grönland'a ulaşmışlardı; tarihi kayıtlarda, 1001 yılında Viking gemilerinin Kuzey Amerika'nın doğu kıyılarına uğradıkları ve Yeni Dünya'ya kadem/ayak basan ilk 'doğulunun' Viking denizcilerinden Leif Ericson olduğu belirtiliyor.
1492de bir katliam çapı başlatan namert Columbus, seyir defterine şunları yazmıştı: "Kadınlar dahil hepsi çıplaktı. Genceciktiler. Bedenleri sağlıklı ve biçimliydi; yüzleri çok güzeldi. Saçları düz, parlak ve at kuyruğu gibi gürdü. Gözleri koyu renkli ve iriydi. Hiçbiri şişman değildi; bacakları düzgün ve uzundu. [...] Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri besbelliydi. Kılıçların keskin taraflarını tutan kimilerinin elleri kesildi. Onlara verdiğimiz şapkalar, çıngıraklar ve cam boncuklar çok hoşlarına gitti. [...] Bu insanlar ne puta tapıyorlar ne de herhangi bir mezhebe bağlılar. Kötülükten habersizler, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok. Öylesine çekingen ve uysallar ki, bizden bir tek kişi onlardan yüz tanesini çil yavrusu gibi dağıtabilir. [...] Indiolar [Columbus, Kızılderililer'i Hindistanlı zannettiğinden bu isimle anıyordu. M.M.] son derece dürüst ve cömert insanlar. Herhangi bir şeyleri istendiğinde derhal veriyorlar. Çalmıyorlar, öldürmüyorlar, komşularını çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülümsüyorlar. Elli adamla bu halkın tamamını boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz."
Hispaniola adasının dört bir yanına haçlar diken ve 340 darağacı kuran namussuz dangalak Columbus'un mektuplarına bakıldığında, onun açgözlü bir katil olduğunu kanıtlayan "Bütün ada halkı tamamen dize gelmiş durumda. [...] Alteslerine köleleri göndereceğiz. [...] Kölelerin her birine üç ayda bir kap dolusu altın getirmeleri şart koşulmuştu ama donatımsızlık ve açlk yüzünden yarıdan çoğu öldü." gibi ifadeler görülebilir. Nitekim, Columbus'un 1200 Kızılderili arasından seçip tıka basa bir gemiye doldurarak İspanya'ya gönderdiği 500 tutsaktan 200'ü yolda soğuk, açlık ve hastalıktan kırıldı. Ayrıca, Columbus, yeterince altın getiremeyen Yerliler'in kollarının kesilmesini emretmişti!
Alçak Columbus ve takipçileri olan tıynetsizlerin, Kızılderililer'i uğrattıkları belalar hakkında en çarpıcı kayıtları müstafi piskopos Bartolome de Las Casas [1474-1566] tutmuştur [Yazıldığından ancak 375 yıl sonra, 1875'te yayınlanan Kızılderililer'in Tarihi -Historia de las Indias- ve Kızılderililer’in İmhasının Kısa Tarihi - Brevisima Historia de la Destruccion de las Indias-]. Las Casas'ın birinci dereceden tanıklığı, öldürülen Kızılderili sayısının 10 milyon ila 50 milyon arasında olduğuna ilişkin üstün-körü tahminlerin büsbütün yanlış ve soykırımın boyutlarının çok daha büyük olduğunu ortaya koyuyor. Sözgelimi, Hispaniola adasına ilk çıkıldığında 3 milyon Yerlinin bulunduğunu ve kısa katliam sezonu sonrasında bu sayının 200’e indirildiğini söylüyor Las Casas. Beyaz adam, Hıristiyanlık ve uygarlık adına ne kadar zalimleşmiş olabilir dersiniz? Bu kuduruk domuz sürüsünün, onları hediyelerle karşılayan güleç ve eli açık Yerliler'e uyguladıkları terörün mahiyetini Las Casas'ın yazdıklarından istifade ederek kavramaya çalışalım:
"Kimin tek bıçak darbesiyle bir Yerli'yi ortadan ikiye bölebileceği veya mızrakla bir atışta kafasını koparabileceği ya da bağırsaklarını olduğu gibi dökebileceği üzerine bahse giriyorlardı. Annelerinden zorla aldıkları süt bebelerinin ayaklarını tutup başlarını kayalara çarpıyorlardı. [...] İsa'yı ve 12 havariyi kutsamak için darağaçları kuruyor, 13 kişilik gruplar halinde ayakları yere değecek şekilde astıkları Yerliler'i diri diri yakıyorlardı. [...] Bir elini kesip diğer eline tutuşturdukları birçoklarını 'Haydi, mektupları sahiplerine götürün!' diyerek, ormana kaçmış Yerliler'in yanına yolluyorlardı. [...] Hıristiyanlar, insan avında kullanılmak üzere vahşi köpekler yetiştirdiler. [Not: 1493'te, Yeni Dünya'ya düzenlediği ikinci seferinde Columbus 1200 silahlı asker, yığınla ateşli silah ve top dışında bir sürü de av köpeği getirmişti. M.M.] Bu köpekler, Yerliler'i bir anda parçalayıp, yaban domuzlarından bile daha çabuk yiyorlardı. [...] Yerliler'i daima yük hayvanı gibi kullandılar. 100-200 mil boyunca 40-50 kilo yük taşıttıkları Yerliler'in derisi soyulmuş sırtları, kırbaç ve sopa darbeleri yüzünden çürüklerle doluydu. [...] Küba adasının Yerliler'i öylesine ümitsizliğe düşmüşlerdi ki karı-kocalar çocuklarıyla birlikte kendilerini asıyorlardı; birkaç gün içinde adada bu şekilde intihar edenlerin sayısı 200’den fazlayd. [...] Yağmacılar, Yerliler'in sırtlarına koydukları 50 kiloluk yükleri bırakıp dinlenmesinler diye zincirliyorlardı. Ağır yükler altında ezilenler, açlıktan, yorgunluktan düşüp bayılınca zincirleri çıkarmak için kafalar kesiliyordu. Böylece binlerce Yerliden sadece birkaç tanesi sağ kalıyor ve onlar da iç çeke çeke ağlıyorlardı. [...] Yakaladıkları herkesi, kadınları, çocukları ayırmaksızın kızgın demirle damgaladılar. [...] Bir Hıristiyan yüzbaşı, adanın reisinin karısının ırzına geçti. [...] Bazı köyleri veya kentleri işgal etmeye gittiğinde, tayınsız bıraktığı 10-20 bin adamına, yakaladıkları Yerliler'i yeme izni veren ... adlı bir zorba vardı. Ordugahında akıl almaz bir insan kasaplığı sürüp gidiyordu. Mahşerî kalabalık içinde çocuklar kesilip kızartılıyordu. Sırf, çocukların ellerini ve ayaklarını -bunlar en iyi parçaları sayılıyordu- kapabilmek için birbirlerini öldürüyorlardı. Bu iğrenç yamyamlıklardan haberdar olan Yerliler öylesine korkuyorlardı ki çocuklarını nereye saklayacaklarını bilemiyorlardı. [...] Denizcilere ve askerlere satmak üzere Yerli erkeklerin karılarını ve kızlarını kaçırıyorlardı. [...] Ağır yükler taşıtılan loğusa kadınlar açlıktan bitap düşüyor ve kucaklarındaki bebeklerini yollarda bırakıyorlardı. Çok sayıda bebek böylece yollarda öldü. [...] Biri bana, bir geminin Lucayes adalarından Hispaniola adasına dek 60-70 mil pusulasız ve haritasız, sadece gemilerden atılan Yerliler'in denizde yüzen cesetlerini izleyerek gittiğini söyledi. [...] Bir köyden 250 kişilik bir Yerli grubu çağırıldı. Bu Yerliler'in burunları, dudakları, çeneleri, kulakları kesildi. [...] İspanyollar, Yerliler'in sığındığı mabedi ateşe verdiler. Yanan Yerliler acıyla haykırıyorlardı: 'Kötü insanlar! Biz size ne yaptık? Bizi neden öldürüyorsunuz?!'
Samuel Eliot Morison gibi kancıklar da, beyazların zulümlerine sterilize edilmiş cümlelerle ucundan kıyısından değinseler de, mitolojik bir taht'a oturttukları Christopher Columbus'a toz kondurmuyorlar. İlginçtir, Morison'un Columbus biyografisinde 'Büyük Denizlerin Amiralinin "Ölüm döşeğinde bile yeni bir Haçlı Seferi'ni finanse etmek üzere bir fon kurma planını vasiyetnamesinde belirttiği" yazıyor! Bu içtenlikli övgünün devamında şöyle diyor Morison: Yeni Dünya'nın getireceği kazançların, İsa'nın kutsal mezarını kafirlerin elinden kurtarmakta kullanılabileceği düşüncesi hep aklındaydı." Haçlı Seferleri ile Yağma Seferleri [kuyruklu bir yalana iştirak etmek istemediğimiz için 'Coğrafi Keşifler' demiyoruz] arasındaki benzerlikler sahiden de dikkate değerdir. Kimi entelektüeller, bu iki olgunun sebepleri arasındaki farklılıkların yeterince aşikar olduğunu söyleseler de; Hıristiyanlık, katliam, yağmacılık, yamyamlık ve ırza tasallut gibi temel motiflerin yanısıra Morison'un değindiği, dünyanın öbür ucunda bile gündemde tutulan "İsa'nın mezarını kafirlerden kurtarma" motivasyonu, Haçlılar ile Columbus ve tayfalarının akrabalıklarını ispat ediyor.
Bizler, Haçlıların saldırılarına uğramış Anadolulular olarak, Columbus'u baş tacı edişimizi nasıl açıklayacağız?! İlköğretim okullarından başlayarak üniversitelerimize varıncaya, çocuklarımıza Columbus sempatik bir serüvenci diye tanıtılıyor. Morison'un kitabı, Altın Kitaplar Yayınevinin Altın Çocuk Kitapları dizisinde yayınlandı ve defalarca basıldı! Ders kitaplarında Columbus tam bir masal kahramanı kılığına sokulmuş: "Bir zamanlar, büyük denizlere sevdalı bir genç vardı..." Türk okullarındaki öğrencilere Haçlı martavallarının ezberletilmesi, hainlik raddesinde bir pedagojik şarlatanlıktır.
Sözün tam burasında, bazılarının pek ilgi duyduğu şu Kızılderililer'in Türk oldukları tezini anmam gerekiyor sanki. Pas. 'Haçlı' Columbus'un yahudi olma ihtimaline ne dersiniz? 1492'de ülke ekonomisine hakim olan 170 bin yahudi, İspanya'dan kovuluyor ve [tıpkı yahudi yönetmen Steven Spielberg'in filmindeki -listesindeki- hristiyan kisvesine bürünmüş Oscar Schindler gibi gizli bir yahudi olan] Columbus, dindaşlarına bir yurt bulma gayesiyle, karanlığa yelken açıyor... Olamaz mı?
Hatırlanacağı üzere, ABD Başkanı George Walker Bush, İkiz Kuleler'e ve Pentagon'a düzenlenen Kamikaze saldırılarının akabinde verdiği beyanatta "Yeni bir Haçlı Seferi başlatmak"tan söz etmişti. Şimdi sıkı durun: 11 Eylül 2001 günü, Manhattan'daki kuleler; haç ve darağacı ekip ceset biçen Christopher Columbus'un gözleri önünde yıkıldı! Barcelona, Madrid, Cenova, Buenos Aires ve Washington'dan başka ["Jew-York"un göbeğindeki] Manhattan'ın merkezinde bulunan Central Park'ta da dev bir Columbus heykeli vardır. İkiz Kuleler, 1892'de dikilmiş Columbus heykelinin göz hizasında değildi belki fakat heykelin bulunduğu yerden patlamanın duyulmaması imkansızdı; bu tarihsel mecazı biraz zorlamak, teşbihimizi hatalı kılmaz. Columbus'un hiçbir zaman Kuzey Amerika ana-karasına adım atmamış olması ise kimin umurunda?
İspanyolların resmi tarihilerinden Fernandez de Oviedo, 16. yüzyılın başlarında "Putperestlere karşı kullanılan barut, Tanrı için yakılan tütsü ayarındadır" diyordu. Sam Amca'nın terör yatağı diye müdahale ettiği Filipinler'de görev yapmış yüksek rütbeli bir Amerikan subayı, görüşlerini şöyle ifade ediyordu: "Lafı gevelemenin alemi yok. Biz, Kızılderililer'in kökünü kuruttuk ve sanırım çoğumuz bundan gurur duyuyoruz... Ve gerekirse gelişme ve aydınlanma yolunu tıkamaya yeltenen bu ırkı da yoketme hususunda vicdani engellere takılmayız."
Rushmore Dağı’nın kayalıklarına sıfatı yontulmuş dört ABD başkanından biri [diğer üçü Washington, Jefferson ve Lincoln'dür] olan Theodore Roosevelt [1858-19191, Yorucu Hayat [The Strenuous Life adlı kitabında yazmış ki "Şüphesiz bizim ulusal tarihimizin tümü bir emperyalizm hikayesidir. Barbarların ya toz olup gitmeleri ya da boyun eğmeleri; kudretli ırkların savaşma güdülerini hiç bir zaman kaybetmemelerindendir." ABD'nin Küba'yı işgal ettiği yıl [1906] Nobel Barış Ödülü ile taltif edilen ve kendisinden "Büyük Haçlı" (Gratest Crusader] diye söz edilen Başkan Roosevelt'in soyunun, New York'a ilk gelen beyazlar olan Hollandalılar'a kadar uzandığı söylenir.
Gerçi, Hollandalılar'dan önce Floransalı Giovanni de Verrazzano New York körfezine girmişti (1524] fakat onun ardından 82 yıl boyunca bölgeye kimse uğramadı. 'Doğu Hindistan' adlı Hollanda şirketi namına yola revan olan İngiliz Henry Hudson, gemisi Half Moon'u Again New York körfezine 11 Eylül 1609'da demirledi. 1524’te keşfedilen [!] New York, 11 Eylül 1609'da yeniden [!] keşfedilmişti ve şu işe bakın ki bir başka 11 Eylül'de (2001) bir kez daha keşfedilecekti. İkiz Kuleler'in inşasından yüzyıllar önce, 1626'da Manhattan adasını, bölgeyi sömürgeciliğin merkezi haline getiren 'yerel müdür' Peter Minuit, Canarise Kızılderililerinden 60 gulden tutarında incik boncuk karşılığında satınaldı! New Amsterdam'a [New York'un o zamanki adı] 1642'de gelen Cizvit papazı Isaac Jogues, burada 18 ayrı dil konuşulduğunu yazmıştır: 1637’de genel vali olarak atanan William Kieft, bu 18 dili konuşanları katleden sapıktır. Kieft, ıvır zıvıra karşılık hatta karşılıksız araziler, değerli kürkler ve altın sunan munis Kızılderililer'in köleleştirilmesi işine hız verdi: Bölgedeki Kızılderililer'i haraca bağladı; askerlerini, aslında işgalci beyazların işlediği suçlardan ötürü Kızılderililer'in üzerine saldı. Bu tiksinç kabadayılığa direnen Kızılderililer'den dördü öldürülünce, onlar da dört askeri geberttiler. 25 Şubat 1643 gecesi Kieft'in emriyle iki köydeki herkes uykudayken katledildi! Hollandalı askerler; çocuklar ve kadınlar dahil herkesi süngüleriyle delik deşik ettikten sonra köyleri ateşe verdiler! Hızını alamayan Hollandalılar tam ikibuçuk yıl boyunca New York ve çevresine Kızılderili kanı döktüler.
Roosevelt'in kayalara yontulmuş suretinin yaslandığı Rushmore Dağı, Dakota'dadır. Dakota denince aklımıza Roosevelt değil Sioux Reisi Oturan Boğa [Tatanka Yotanka, 1831-1890] gelir. Roosevelt, Oturan Boğa'nın tahtına oturabileceğini vehmediyorsa eğer -ki vaziyet bunu gösteriyor- bir bataklık sporu yapıyor demektir. Oturan Boğa, Kızılderililer'i sistemli bir biçimde öldüren ve/ya da zorla batıya sevkeden beyaz adamların bütün zalimler gibi kalın kafalı olduğunu biliyor ve onlarla anlaşmaya yanaşmıyordu. 1876'da Little Bighorn Savaşında General Custer ve 400 askerinin canını Cehennem'e yolladı fakat yine de kabilesiyle birlikte Kanada'ya göç etti. Kanada hükümeti, İngiliz uyruklu olmadıkları için Kızılderililer'e toprak tahsis edilemeyeceğini söylüyordu. 1880 yılının berbat Kanada kışında perişan olan Siouxlar'ın atlarının çoğu donarak öldü. 19 Temmuz 1881'de Oturan Boğa ve halkından sağ kalan 186 kişi sınırı geçerek Buford Kalesi'ne gittiler. Oturan Boğa, anonim bir subaya tüfeğini teslim etti ve yalancı beyazlar verdikleri sözlerden bir kez daha cayarak, efsanevi Sioux Reisi'ni Randall Kalesi'ne hapsettiler. Ülkenin dörtbir yanından gelenlerin ziyaret ettikleri ve bilhassa gazetecilerin ilgi gösterdikleri Oturan Boğa iki yıl tutulduğu Randall Kalesi zindanından tahliye edildi. 1883 Eylülü'nde Kuzey Pasifik Demiryolları kıtanın iki yakasını birleştiren hattın tamamlanışını kutlamak için düzenlenen törende, yetkililer, ünlü Reis Oturan Boğa'nın konuşma yapmasını istediler. Zira o, kimilerinin derin bir saygı, kimilerininse nefretle bağlı olduğu tek adamdı. Sioux dilini bilen genç bir subay, reisle birlikte söylevi hazırlamakla görevlendirildi. Oturan Boğa, konuşmasını [doğal olarak] Sioux dilinde yapacak ve ondan sonra genç 'Mavi Ceketli' konuşmanın İngilizce tercümesini sunacaktı. 8 Eylül günü, Oturan Boğa, heyecanlı kalabalığa hitap etmek üzere kürsüye çıktı ve mezkur genç subaydan başka hiç kimsenin anlamadığı Sioux dilindeki söylevine şu sözlerle bağladı: "Bütün beyazlardan nefret ediyorum çünkü hepiniz yalancı ve hırsızsınız!" Tercüman subay şoke olmuştu fakat herkesin coşkuyla alkışladığı bu sözlere müdahale etmeye cesareti yoktu. "Topraklarımızı çaldınız ve bizi yuvalarımızdan ettiniz;" diyordu Oturan Boğa ve ekliyordu "Onursuzluğunuzu şiddetle yaymaktan başka hiçbir şey bilmiyorsunuz." Subay mosmor olmuş, konuşma sonrasında bu sözleri nasıl tercüme edeceğini düşünürken büyük bir alkış daha koptu. Son derece rahat davranan Oturan Boğa, alkış tufanına karşılık gülümseyerek hakaretler yağdırıyordu! Söylevini bitirince yine alkışlar eşliğinde kürsüden ayrıldı. Tercüman subay şapşallaşmış bir halde kürsüye çıktı ve elindeki önceden hazırlanmış metni okumak yerine sıradan birkaç cümle söylemekle yetindi. Oturan Boğa'nın güler yüzle söylediklerinin anlamını [!] öğrenenler tekrar alkışladılar. Herkes bu konuşmadan öyle memnun olmuştu ki Sioux Reisi'ni St. Paul’deki bir başka törene davet ettiler! 1885 yazında Oturan Boğa, Buffalo Bill'in [William F. Coddyl Vahşi Batı Gösterisine katılarak ülkeyi dolaştı. Gösteriden kazandığı parayı yoksul çocuklara veriyordu. Bir keresinde, gösteri grubundan Annie Oakley'e, beyazların, kendilerinden olan bu zavallı çocuklara nasıl ilgisiz kaldıklarını anlayamadığını söylemişti. Bu arada, Oturan Boğa, Wovoka'nın icat ettiği Hayalet Dansı dini ile sanıldığı gibi pek ilgilenmemiştir. Hayalet Dansına duyulan ilgi ancak Kızılderililer'in ümitsizliklerinin kesafetini göstermesi bakımından ilginçtir; gerisi hristiyanlığın folklorik bir içe kapanışla sahnelenişidir. Hayalet Dansının Kızılderililer'in toparlanmalarına yol açacağından korkan General Willam F. Drum, bu tehdidin kaynağı zannettiği Oturan Boğa'nın tutuklanmasını emretti. Amerikan askerlerinin yanında yer alan bazı Kızılderililer, Büyük Reis'i almaya geldiklerinde Hayalet Dansına inananlar olaya müdahale ettiler ve atışma çıktı. Oturan Boğa, trajik bir biçimde, Kızıl Balta adlı bir Kızılderili tarafından, kafasından vurarak öldürdü [15 Aralık 1890].
11 Eylül 2001'de İkiz Kuleler, tepelerine uçaklar saplanarak yerle bir edildikten sonra, olayın sebepleriyle ilgili bir sürü spekülasyon yapılmıştı. Bunlar arasında bir Kızılderili söylencesi de vardı: Beyaz adamların Manhattan'a geldikleri 17. Yüzyılın ilk yarısında birgün, bölgede yaşayan Yerliler'den bir genç ava çıkmış. O gün av öyle bereketliymiş ki, genç Kızılderili heyecana kapılıp bir yerine iki ceylan avlamış. İhtiyaçtan fazlasına tamah ederek Yüce Ruh'u incitmekten pişmanlık duyan genç, kederli bir halde yürürken bir kamp ateşi görmüş ve iki ceylandan birini hediye etmek maksadıyla derhal kampa yönelmiş. Meğer kampı kuranlar İngiliz asıllı iki kanun kaçağıymış; hiçbir şey avlayamadıkları için aç karnına viski içip zilzurna sarhoş olmuşlar. Karşıdan sırtında iki ceylanla yaklaşan Kızılderili'yi görünce sorgusuz sualsiz vurmuşlar. Olay mahalline gelen Yerliler, beyaz serserileri yakalamışlar. Kabilenin büyücüsü, genç avcının sebepsiz yere öldürüldüğü aday ve beyazların içtikleri "ateş suyu"nu [viskiyi] lanetlemiş. Kabile, Manhattan'ı terketmiş... Ve yüzyıllar sonra, iki ceylan taşıyan Kızılderili gencin iki beyaz tarafından vurulduğu yere İkiz Kuleler inşa edilmiş! Manhattan hakkındaki söylenceyi bilen Kızılderililer, İkiz Kuleler'in bulunduğu yerin lanetli olduğunu söylerlermiş; 11 Eylül 2001 günü, bu Kızılderililer'in "Biz dememiş miydik?" dedikleri rivayet edilir...
Ben bu söylenceye inanmıyorum. Gelgelelim, Kızılderililer'e reva görülen muamelelerden haberdar olan birçok kimse, 11 Eylül’deki Manhattan manzarası karşısında "Belki de Kızılderililer'in ahı tuttu." diye düşünmüş olmalı. Şahsen, mezkur vakayı, 170 yaşındaki Oturan Boğa'nın Amerika'ya attığı tarihi bir uçan tekme olarak niteleyebileceğimiz kanaatindeyim.
Aslında bir hekim olan Oturan Boğa şöyle demişti: "Beyazların uyduğu hangi anlaşmayı Kızılderililer bozdu? Hiç. Beyaz adam bizle yaptığı hangi anlaşmaya uydu? Hiç. Ben çocukken dünya Siouxlar'ındı; güneş, onların topraklarında doğar ve batardı; savaşlara onbin kişi gönderirlerdi. Bugün savaşçılar neredeler? Onları kim katletti? Topraklarımız nerede? Onları kim gaspetti? Hangi beyaz adam onun toprağın ya da parasını çaldığımı iddia edebilir? Yine de benim çapulcu olduğumu söylüyorlar. Hangi beyaz kadın -yalnız veya sahipsiz de olsa- benim tarafımdan esir alındı ya da incitildi? Yine de, benim muzır bir Kızılderili olduğumu söylüyorlar. Hangi beyaz adam beni sarhoş gördü? Kim benim yanıma aç geldi ve/fakat doyurulmadı? Kim beni karılarımı döverken ya da çocuklarıma kırııc davranırken gördü? Hangi kanunu çiğnedim? Derimin renginin kırmızı olması çok mu kötü; ya da bir Sioux olmam; babamın yaşadığı yerde doğmuş olmam; halkım ve topraklarım için canımı vermeye hazır olmam?"
Beyaz adam, yüzyıllardır sürdüregeldiği insanlık dışı uygulamalara, kendisinden başka kimseyi insan saymamak suretiyle tutarlılık kazandırmıştır. İki ceylanı da mutlaka almak ve bu iş için her defasında bir kişiyi alelacele öldürmek beyaz adamın yaşam tarzının değişmez kuralıdır. Uygarlık ve özgürlük adına; katliamlar, cinayetler, intiharlar, açlık, hırsızlık, psikiyatrik sorunlar, uyuşturucu bağımlılığı, alkolizm, cinsel pornografi... ile dönen çarklardan müteşekkil bir mekanizma kurmuştur: Hayati tehlikeyi bertaraf etmek isteyen, ölümcül suç işlemeli yani hayati tehlikeyi fiilen yaymalıdır! Artık kimin tehlikeli ve/ya da suçlu olduğunu anlamak imkansızlaşmış durumdadır ve asıl tehlike/suç bu imkanısızlıkta yuvalanmıştır. ABD standartlarına göre Kızılderililer, Siyahiler, Müslümanlar... insan değil ve dolayısıyla bu kategorilerden herhangi birine dahil olanlara [sana ve bana] yönelik muamelenin insanlık dışı olması hem gerekli hem de kaçınılmaz. Körfez Savaşı sırasında öldürülen Iraklılar hakkındaki bir soruyu "Doğrusu bu konu ]Dışişleri Bakanı ve Irak'ta sivil halkın imhasına seyirci kalınmasına karşılık tüm dünyaya sırıtacağını vaadediyor] tehlikeli ve suçlu mu yoksa emin ve masum mu? Kısacası, terörist mi değil mi? Bu soruları sormak, orijinallikte aşırıya gitmek ve askeri operasyonla marjinalleştirilmeye [boyutsuzlaştırılmaya] davetiye çıkarmak anlamına geliyor belki de. 11 Eylül’ün küreselleştirdiği ilkeyi buraya yazıyorum: "Teröriste terörist denmeyecek"!
Amerika ve İngiltere, Afganistan'ı bombalayarak yerle bir ettikten sonra şimdi de Irak'a saldırmaya hazırlanıyorlar. Başlıca bahaneleri de Irak'ın kitle imha silahlarına [nükleer, kimyasal ve/ya da biyolojik silahlara] sahip oluşu. Irak yönetimi, Birleşmiş Milletler'in silah denetçilerinin Irak'a gelip istedikleri yeri aramalarına izin verdi; denetçiler, Irak'ta beşyüzden fazla birimde kitle imha silahı aradılar ve bulamadılar; BM, "Irak'ta kitle imha silahı yok" şeklinde özetlenebilecek raporu 15 Şubat 2003 günü dünya kamuoyuna açıkladı. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, BM raporuna rağmen, Irak'a 1 ay içinde gireceklerini ilan ederken, İngiltere Savunma Bakanı Geoff Hoon "Irak'ta nükleer silah kullanma hakkımız saklı" dedi! Ancak kuduz çakallarda görülebilecek bu kontrolsüz ve kanlı tutarsızlığın arka planında, 1763'te yaşanan bir olay yer alıyor. O zamanlar Kuzey Amerika'daki İngiliz kuvvetlerine komuta eden Lord Jeffrey Amhers, Kızılderililer'e karşı biyolojik silah kullanmıştı! Kızılderililer, İngiliz askerlerinin [bugünkü Pittsburgh şehrinde bulunan] Pitt Kalesini kuşatmışlardı. Savaş sırasında Kızılderililere mal satan beyaz tacirler vasıtasıyla arada sırada ateşkes ilan ediliyordu. Amhers, böyle bir ateşkes sırasında, tacirlere ulaştırdığı, çiçek hastalığına sebep olan 'variola major' mikrobu bulaştırılmış battaniye ve mendillerin Kızılderililer'e satılmasını sağladı. Böylece Amhers'in "İğrenç bir ırk" diye nitelediği Kızılderililer biyolojik silahın ilk kurbanları oldular! Esasen, İngilizler Fransızlara karşı savaşıyorlardı fakat bu savaş tuhaf bir centilmenlik çerçevesinde yürütülüyordu ve Fransızların yanında yer alan Kızılderililer'in hastalıktan kırılmaları, savaşın içindeki savaşın bir gereğiydi...
Şimdi bir Sioux şarkısı söyleyerek papyonlu akbabalardan oluşan küresel yönetim kuruluna diyelim ki:
Wicahca lakin heya
Pelo makakin lecela
Tehan yunkele eha
Pelo ehanke conwica yaka pelo
Kaynak: Murat Menteş, Aynalı Barikatlar, Şule Yayınları, İstanbul, Mayıs 2003, ss. 186-198
No comments:
Post a Comment