Monday, 17 October 2022

Din Dili: Benzetmelerle Anlatım, İncil: Hz. İsa Örneği

Tohum Benzetmesi

İsa evden çıktı, gidip göl kıyısında oturdu. 
Çevresinde büyük bir kalabalık toplandı. 
İsa tekneye binip oturdu. 
Bütün kalabalık kıyıda duruyordu. 
İsa onlara benzetmelerle birçok şey anlattı. 
“Bakın” dedi, “Ekincinin biri tohum ekmeye çıktı. 
Ektiği tohumlardan kimi yol kenarına düştü. 
Kuşlar gelip bunları yedi. 
Kimi, toprağı az, kayalık yerlere düştü; toprak derin olmadığından hemen filizlendi. 
Ne var ki, güneş doğunca kavruldular, kök salamadıkları için kuruyup gittiler. 
Kimi, dikenler arasına düştü. Dikenler büyüdü, filizleri boğdu. 
Kimi ise iyi toprağa düştü. Bazısı yüz, bazısı altmış,  bazısı da otuz kat ürün verdi. 
Kulağı olan işitsin!”

Öğrencileri gelip İsa'ya, “Halka neden benzetmelerle konuşuyorsun?” diye sordular.
İsa şöyle yanıtladı: “Göklerin Egemenliği'nin sırlarını bilme ayrıcalığı size verildi, ama onlara verilmedi. 
Çünkü kimde varsa, ona daha çok verilecek, bolluğa kavuşturulacak. Ama kimde yoksa, elindeki de alınacak. Onlara benzetmelerle konuşmamın nedeni budur. Çünkü,
‘Gördükleri halde görmezler,
Duydukları halde duymaz ve anlamazlar.’
“Böylece Yeşaya'nın peygamberlik sözü onlar için gerçekleşmiş oldu:
‘Duyacak duyacak, ama hiç anlamayacaksınız,
Bakacak bakacak, ama hiç görmeyeceksiniz!
Çünkü bu halkın yüreği duygusuzlaştı,
Kulakları ağırlaştı.
Gözlerini kapadılar.
Öyle ki, gözleri görmesin,
Kulakları duymasın, yürekleri anlamasın
Ve bana dönmesinler.
Dönselerdi, onları iyileştirirdim.’

“Ama ne mutlu size ki, gözleriniz görüyor, kulaklarınız işitiyor! 
Size doğrusunu söyleyeyim, nice peygamberler, nice doğru kişiler sizin gördüklerinizi görmek istediler, ama göremediler. Sizin işittiklerinizi işitmek istediler, ama işitemediler.

“Şimdi ekinciyle ilgili benzetmeyi siz dinleyin. 
Kim göksel egemenlikle ilgili sözü işitir de anlamazsa, kötü olan gelir, onun yüreğine ekileni söker götürür. Yol kenarına ekilen tohum işte budur. 
Kayalık yerlere ekilen ise işittiği sözü hemen sevinçle kabul eden, ama kök salamadığı için ancak bir süre dayanan kişidir. Böyle biri Tanrı sözünden ötürü sıkıntı ya da zulme uğrayınca hemen sendeleyip düşer. 
Dikenler arasında ekilen de şudur: Sözü işitir, ama dünyasal kaygılar ve zenginliğin aldatıcılığı sözü boğar ve ürün vermesini engeller. 
İyi toprağa ekilen tohum ise, sözü işitip anlayan birine benzer. Böylesi elbette ürün verir, kimi yüz, kimi altmış, kimi de otuz kat.”

Deliceler Benzetmesi

İsa onlara başka bir benzetme anlattı: 
“Göklerin Egemenliği, tarlasına iyi tohum eken adama benzer” dedi. 
“Herkes uyurken, adamın düşmanı geldi, buğdayın arasına delice ekip gitti. 
Ekin gelişip başak salınca, deliceler de göründü.
“Mal sahibinin köleleri gelip ona şöyle dediler: ‘Efendimiz, sen tarlana iyi tohum ekmedin mi? Bu deliceler nereden çıktı?’
“Mal sahibi, ‘Bunu bir düşman yapmıştır’ dedi.
“ ‘Gidip deliceleri toplamamızı ister misin?’ diye sordu köleler.
“ ‘Hayır’ dedi adam. ‘Deliceleri toplarken belki buğdayı da sökersiniz. 
Bırakın biçim vaktine dek birlikte büyüsünler. Biçim vakti orakçılara, önce deliceleri toplayın diyeceğim, yakmak için demet yapın. Buğdayı ise toplayıp ambarıma koyun.’ ”

Hardal Tanesi ve Maya Benzetmeleri

İsa onlara bir benzetme daha anlattı: 
“Göklerin Egemenliği, bir adamın tarlasına ektiği hardal tanesine benzer” dedi. 
“Hardal tohumların en küçüğü olduğu halde, gelişince bahçe bitkilerinin boyunu aşar, ağaç olur. Böylece kuşlar gelip dallarında barınır.”

İsa onlara başka bir benzetme anlattı: 
“Göklerin Egemenliği, bir kadının üç ölçek una karıştırdığı mayaya benzer. Sonunda bütün hamur kabarır.”

sa bütün bunları halka benzetmelerle anlattı. Benzetme kullanmadan onlara hiçbir şey anlatmazdı. 
Bu, peygamber aracılığıyla bildirilen şu söz yerine gelsin diye oldu:

“Ağzımı benzetmeler anlatarak açacağım,
Dünyanın kuruluşundan beri
Gizli kalmış sırları dile getireceğim.”

Deliceler Benzetmesi Açıklanıyor

Bundan sonra İsa halktan ayrılıp eve gitti. Öğrencileri yanına gelip, “Tarladaki delicelerle ilgili benzetmeyi bize açıkla” dediler.

İsa, “İyi tohumu eken, İnsanoğlu'dur” diye karşılık verdi. “Tarla ise dünyadır. İyi tohum, göksel egemenliğin oğulları, deliceler de kötü olanın oğullarıdır. 
Deliceleri eken düşman, İblis'tir. Biçim vakti, çağın sonu; orakçılar ise meleklerdir.
“Deliceler nasıl toplanıp yakılırsa, çağın sonunda da böyle olacaktır. 
İnsanoğlu meleklerini gönderecek, onlar da insanları günaha düşüren her şeyi, kötülük yapan herkesi O'nun egemenliğinden toplayıp kızgın fırına atacaklar. Orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacaktır. 
Doğru kişiler o zaman Babaları'nın egemenliğinde güneş gibi parlayacaklar. 
Kulağı olan işitsin!”

Define ve İnci Benzetmeleri

“Göklerin Egemenliği, tarlada saklı bir defineye benzer. Onu bulan yeniden sakladı, sevinçle koşup gitti, varını yoğunu satıp tarlayı satın aldı.
“Yine Göklerin Egemenliği, güzel inciler arayan bir tüccara benzer
Tüccar, çok değerli bir inci bulunca gitti, varını yoğunu satıp o inciyi satın aldı.”

Ağ Benzetmesi

“Yine Göklerin Egemenliği, denize atılan ve her çeşit balığı toplayan ağa benzer
Ağ dolunca onu kıyıya çekerler. Oturup işe yarayan balıkları kaplara koyar, yaramayanları atarlar. 
Çağın sonunda da böyle olacak. Melekler gelecek, kötü kişileri doğruların arasından ayırıp kızgın fırına atacaklar. Orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacaktır.”
İsa, “Bütün bunları anladınız mı?” diye sordu.
“Evet” karşılığını verdiler.
O da onlara, “İşte böylece Göklerin Egemenliği için eğitilmiş her din bilgini, hazinesinden hem yeni hem eski değerler çıkaran bir mal sahibine benzer” dedi.

İsa bütün bu benzetmeleri anlattıktan sonra oradan ayrıldı. 
Kendi memleketine gitti ve oradaki havrada halka öğretmeye başladı. Halk şaşıp kalmıştı. “Adamın bu bilgeliği ve mucizeler yaratan gücü nereden geliyor?” diyorlardı. 
“Marangozun oğlu değil mi bu? Annesinin adı Meryem değil mi? Yakup, Yusuf, Simun ve Yahuda O'nun kardeşleri değil mi? 
Kızkardeşlerinin hepsi aramızda yaşamıyor mu? O halde O'nun bütün bu yaptıkları nereden geliyor?” 
Ve gücenip O'nu reddettiler.
Ama İsa onlara şöyle dedi: “Bir peygamber, kendi memleketinden ve evinden başka yerde hor görülmez.”
İmansızlıkları yüzünden İsa orada pek fazla mucize yapmadı.

Kaynak: Matta İncili, 1-58

Wednesday, 12 October 2022

Vicdan, Vicdanın Aşkınlığı ve Tanrı

 Vicdan, Vicdanın Aşkınlığı ve Tanrı 

Kişinin özgür iradesi, sürüklenme yerine sorumlu olma özgürlüğü, vicdan sahibi olmaktır. 

İki yönü olan bu olgu herhalde Maria von  EbnerEschenbach’ın cümlesiyle en iyi şekilde ifade edilmektedir: “Kendi iradenin efendisi,?vicdanının da kölesi ol!” 

“Kendi iradenin efendisi olmak” demek, insan olduğum sürece, insanlığı doğru anladığım sürece kendi irademin efendisiyimdir; insanlığı özgür olmak ve tüm varoluşumu sonsuz sorumluluk olarak anladığım sürece. Öte yandan “vicdanımın kölesi” olacaksam veya olabileceksem bu vicdan kendimden daha fazla bir şey olmalı; insandan daha yüce bir şey, “vicdanının sesi”ni duyan, insanlık ötesi bir şey olmalı. Bir başka deyişle, vicdanımın kölesi olmam, ancak kendi algımda, vicdanı benim insan olmamı aşan bir fenomen olarak görürsem ve dolayısıyla kendimi, varoluşumu bu aşkınlık üzerinden tarif edersem mümkündür. 

Bu durumda vicdan fenomenini sadece psikolojik bir olgu olarak değil gerçek aşkınlığında anlamalıyız. Vicdanımla yaptığım konuşma gerçek bir diyalog olursa, yani kendi kendime konuşmaktan öteye geçer, vicdanım Ben’i aşarsa, başkasının sesi olursa vicdanımın kölesi olabilirim.

Dil vicdanın sesi olduğunda yanılabilir mi? Vicdanın “sesi olmaz”, çünkü kendisi “sestir”, aşkınlığın sesi. Bu sesi insan duyar ama bu ses insanın sesi değildir. Bilakis vicdanın aşkın yapısı sayesinde insanı ve özellikle onun kişiliğini daha derinden anlarız. “Kişi” nitelemesi böylelikle yeni bir anlam kazanır; çünkü kişi vicdanı üzerinden “kişi dışı bir merci” canlanır diyebiliriz. 

Bunun hangi merci olacağını buradan, vicdanın kaynağından yani aşkın kökeninden anlayamayız; ama bu kişi dışı merciin yine de kişisel bir varlık olması gerektiğini söyleyebiliriz. Bu ontolojik sonuçtan da insanoğlunun suretine varmamız gerekir. 

Psikolojik olarak vicdan, yapısı gereği aşkınlığa işaret eder; yalnız aşkınlık üzerinden kendisi aşkın varlık olarak anlaşılabilir. Nasıl ki insanın göbek deliği kendi başına bir anlam ifade etmez, ama insanın bir zamanlar dahil olduğu annesinin organizmasının bir parçası olarak doğum öncesi geçmişinden bir “kalıntı” olarak görülebilirse, vicdan da aşkın bir kökene işaret ettiği sürece anlam kazanır. İnsanı kökenine inerek anlamaya çalışmadan biyolojik birey-oluşu üzerinden tekil olarak ele alırsak, biyolojik yapısının tümünü anlayamayız; aşkın kökenini ele almazsak, insanın ontolojisinin ve özellikle de vicdanının tümünü anlayamayız. Vicdan, ancak bir “kişi dışı”, yani bir “din” üzerinden anlaşılabilir; insanı bir yaratık olarak görürsek, irademin efendisi olarak bir yaratanım; vicdanımın kölesi olarak bir yaratığım diyebiliriz. Diğer bir deyişle, insanın özgür olmasını anlamak için varoluş yeterlidir; insanın sorumlu olmasını anlamak için ise vicdan sahibi olmasının aşkınlığına geri gitmeliyiz. 

Tinsel bilinçdışının modeli olarak vicdan, tinsel bilinçdışının esas aşkınlığının kavranmasıyla bir dönüm noktası haline gelir. Dolayısıyla vicdanın psikolojik olgusu aşkın bir fenomenin içkin boyutu, yalnızca psikolojiyle ilgili bir parçasıdır.

Vicdan sadece aşkın bir bütünün içkin bir bölümüdür ve bu haliyle psikolojik içkinlik düzleminden dışarı çıkar, bu bölümü aşkınlaştırır. Bu nedenle tüm psikolojik “açıklamaların” nafile bir çabayla uğraşmasına rağmen, hiçbir zaman şiddetsiz bir şekilde tinsellikten ruhsal düzleme yansıtılamaz. 

Vicdan aşkınlığın sesidir ve o nedenle de kendisi aşkındır. Dini inancı olmayan kişi de bu nedenle vicdanın aşkınlığını görmezden gelen kişidir. Çünkü dini inancı olmayan insanın da bir vicdani “var”dır ve sorumluluk taşır ama neye karşı sorumlu olduğunu ve vicdanının nereden geldiğini sorgulamaz. Buna şaşmamamız gerekir. 

Sıradan bir insan vicdanından kendisine ulaşan sesin aşkın karakterini nasıl anlayabilir? Vicdanın ona hitap eden sesinin sadece kendi içinden çıktığını düşünmesine nasıl şaşırabiliriz?

Dini inancı olmayan insan, vicdanını psikolojik olgu olarak kavrayan insandır; bu olgu karşısında duraksar, çünkü vicdanını hesap vermesi gereken son nokta olarak görür. Ama vicdan hesap vereceğimiz son nokta değil, sonradan önceki bir noktadır. Dine inancı olmayan insan anlam arayışı yolunda vicdanın ötesine geçmezse, vicdanın ötesini sorgulamazsa, erken bir noktada durmuş olur. Zirveden önceki noktada durmuş diyebiliriz. Ama neden ilerlememektedir? Bastığı “sağlam zemin”den ayrılmak istemediği için; çünkü esas zirve görüş alanı dışındadır, bir sis perdesinin arkasında kalmaktadır ve sisin içine girmeye, bilinmeze dalmaya cesaret edememektedir. Bu cesareti yalnız dindar insan gösterir. Bir insanın durduğu, diğerinin ise yolun son bölümünü kat etmek üzere yoluna devam ettiği noktada her ikisinin de birbirlerine kin duymadan vedalaşmaları neden mümkün olmasın?

Tam da dindar bir insan birlikte yaşadığı bu dindar olmayan insanın bu negatif kararına saygı duymak zorundadır. Bu kararı hem ilkesel bir olasılık, hem de hakiki bir gerçeklik olarak kabul etmelidir. Çünkü tam da dindar insan bilmelidir ki, bu özgür karar Tanrı tarafından istenilen, Tanrı’nın yarattığı bir karardır; çünkü insan kendisini yaratan tarafından özgür yaratılmıştır, özgürlük “hayır” demeye varan bir özgürlüktür ve Yaratana karşı olabilen, Tanrı’yı da inkar edebilen, Ona da “hayır” diyebilen bir özgürlüktür. 

Ama genelde insan sadece Tanrı’nın adını inkar etmekle kalır; kibrinden “tanrısal” olandan veya “tanrılık”tan söz eder ve hatta Ona bir özel isim vermek, her ne pahasına olursa olsun onu müphem, anlaşılmaz panteist tabirler arkasına gizlemek ister. Çünkü nasıl ki bir kez varlığını kabul ettiğimiz bir şeyi tanımamız cesaret gerektirirse, Onu insanlığın binlerce yıldır kullandığı kelime ile, en basit haliyle “Tanrı” olarak isimlendirmek de belli bir alçakgönüllülük gerektirir. 

Burada Goethe’nin sözünü hatırlayalım: “… çünkü her istek, sadece gerekli olduğu için bir istektir.” 

Her istekte, gerekli olan ön koşuldur; gerekli olan, ontolojik olarak istenenin önündedir. Çünkü nasıl ki sadece bana sorulduğunda cevap verebilirsem, yani her cevap sorusunu ararsa, her soru da cevaptan önce olmalıdır; aynı şekilde bir şeye karşı sorumlu olmanın öncesinde sorumluluk yatar. Benim istememden önce, yapmam gereken şey olmalıdır. 

İnsanın, kişinin Süperego’sunun arkasında insan üstü varlığın Ego’su yatmaz, ama vicdanın arkasında Tanrı’nın Se’ni vardır; çünkü eğer aşkınlıkta bir Sen-ögesi olmazsa vicdan hiçbir zaman içkinliğin emri olamaz.

Bilinçdışı tinselliğin keşfi ile İd’in (bilinçdışı) ardındaki Ego (tinsellik) ortaya çıkarken, bilinçdışı inancın keşfi ile Egu’nun ardındaki aşkın Sen görünür hale gelmişti.

İnsanın bilinçdışı inancının, “aşkın bilinçdışı” kavramıyla birlikte bu şekilde ortaya çıkması, Tanrı’yı bilinçdışımızda her zaman istediğimizi, amaçladığımızı, tasarladığımızı, bilinçdışında olsa da Tanrı ile süregelen, amaçlanan bir ilişkimiz olduğunu ifade eder. İşte bu Tanrı’ya bilinçdışı Tanrı diyoruz.

Bilinçdışı Tanrı formülümüz, Tanrı’nın bizatihi kendisinin, kendisi için ve kendisi olarak bilinçdışı olduğunu değil, Tanrı’nın zaman zaman bizim bilinçdışımızda olabileceği, bizim onunla bağımızın bilinçdışı olabileceğini, yani bastırılmış ve kendimiz için bile saklı olabileceğini anlatır. 

Bilinçdışı dindarlığı doğuştan var olan bir şey olarak değerlendiremeyiz. Dindarlık doğuştan olamaz çünkü biyolojik olana bağlı değildir. Dini ilk imgeler içimizde olan, biyolojik olarak aktarılan arketipler değil, dini kültür çevremizden geleneksel yollarla edindiğimiz ilk imgelerdir. Yani bu imgeler dünyasına doğuştan sahip değiliz, biz bu dünyanın içine doğuyoruz. Ama bu hazır olarak bulduklarımız, bu ilk imgeler, herhangi arketipler değil, babalarımızın duaları, kilisenin ritüelleri, peygamberlerin vahyileri ve kutsallarımızın arketipleridir.  

Geçmişten gelen aktarımlar için yeterli malzeme vardır, kimse Tanrı’yı yeniden keşfetmek zorunda değildir; ama Tanrı kimsenin içinde doğuştan arketip olarak yoktur. 

***

Vicdan bir anlam organıdır. Anlam sadece bulunmak (vicdan kelimesi Arapça’daki ve-ce-de (buldu) kelimesinden türemedir) zorunda değildir, bulunması mümkündür ve anlam arayışında insanı yönlendiren vicdanıdır. Vicdan, her durumda varolan tek ve benzersiz anlamın izini sürmek ve bulmak yetisi olarak tanımlanabilir. 

Vicdanın yaptığı şey bir durumun tek bir anlamı bulunduğu zaman, bizim “anlam istenci” olarak adlandırdığımız şey sayesinde anlamin şekillenmesini sadece gerçek olanda değil mümkün olanda keşfetmektir ve bu da biçimi anlamak demektir. 

Öte yandan anlam, sadece belli bir durumla ilgili değil, söz konusu belli duruma dahil olan bir kişiyle de ilgilidir. Diğer bir deyişle, anlam sadece günden güne ve saatten saate değil, insandan insana da değişkenlik gösterir. 

Vicdan insanı yanıltabilir de. Hatta insan son anına, son nefesine kadar, hayatının anlamını bulduğundan emin olamaz, belki de sadece yanılmıştır. Ölüm döşeğinde bile anlam/organımızın yani vicdanımızın bir anlam yanılgısına düşüp düşmediğinden emin olamayacak olmamız, kişinin bir başkasının vicdanının daha haklı olup olmadığını bilemeyeceği anlamına gelir. Bu, tek bir hakikat yok demek değildir. Sadece tek bir hakikat olabilir ama hiç kimse, bu hakikate sahip olanın kendisi mi bir başkası mı olduğunu bilemez. 

Anlam sadece tek ve benzersiz bir duruma bağlı olmakla beraber, bunun ötesinde anlam-evrensellikleri vardır ki, yalnız insanlık durumuna bağlıdır ve bu geniş anlam imkanlarını “değerler” olarak adlandırırız. Tarih boyunca insan toplumlarında ortaya çıkan genel geçer değerler ve ahlaki ve etik prensiplerin insanların sağladığı rahatlığı kişi çatışmayla karşı karşıya kalarak öder. Bu vicdani bir çatışma değildir; gerçek hayatta öyle çatışmalar yoktur, çünkü vicdanın kişiye söylediği şey açık ve nettir. Çatışma karakteri genelde değerlerin kendisini özgüdür, öyle ki, her durumun tek ve benzersiz somut bir anlamı olmasına karşın değerler, tanımları gereği, soyut anlam evrensellikleridir. Bu halleriyle sadece tekrar edilemez durumlarda olan kendine özgü/değiştirilemez kişiler için geçerli değildirler; geçerlilikleri tekrar edilen ve tipik durumları içeren geniş alanlara yayılır ve bu alanlar kesişebilir. Öyle durumlar vardır ki, insan ders seçimi ile karşı karşıya kalır, birbirinin zıttı prensipler arasında bir seçim yapmak zorunda olur. Eğer seçim keyfi olarak yapılmayacaksa, kişi vicdanıyla başbaşa kalır, o vicdan ise, onun özgür ama keyfi olmayan, sorumlu bir karar vermesini sağlayan şeydir. Tabii ki vicdan karşısında kişi özgürdür; bu özgürlüğü yalnız iki ihtimal arasında yapacağı seçim için geçerlidir: Ya vicdanının sesini dinleyecek ya da bu sesi duymazlıktan gelecektir. Vicdan sistematik bir şekilde bastırılır ve susturulursa, toplum tarafından abartılmış bir şekilde genelleştirilen “değerler”in bir kişiye sunuluyor mu yoksa dayatılıyor mu sorusuna bağlı olarak ya Batı’nın konformizmine ya da Doğu’nun totalitarizmine varırız. 

Yaşadığımız çağ, anlamsızlık duygusu çağıdır. Bu öağa eğitim sadece bilgi aktarmakla kalmamalı, aynı zamanda vicdanı da geliştirmelidir ki, insanın kulağı o denli duyarlı olsun ve her özgül durumu ait talepleri duyabilirsin. On Emir’in insanların çoğu için etkisini kaybetti bu çağda, insanlar hayatlarında karşılarına çıkabilecek on binlerce duruma özgü on binlerce emri, buyruğu algılıyabilme yetisine sahip olmalıdır. Ancak o zaman hayat kendisine sadece anlamlı gelmekle kalmayacak, (anlamlı demek görevlerle dolu demektir), kişi konformizme ve totalitarizme bağışıklık kazanmış olacaktır; çünkü yalnız uyanık bir vicdan onu “dayanıklı” kılacak, ne konformizme uyacak ne de totalitarizme boyun eğecektir.

Öyle veya böyle eğitim sorumluluk alma eğitimidir; bugün bu herzamankinden daha fazla geçerlidir. Bolluk toplumunda yaşıyoruz ve bu bolluk yalnızca maddi varlıkların bolluğu değil, aynı zamanda bir bilgi yüklemesi, bilgi patlamasıdır. Çalışma masalarımızın üzerinde giderek artan sayıda kitap ve dergi birikiyor. Sadece cinsel anlamda değil, çok farklı uyaranlarla karşılaşıyoruz. Kitle iletişim araçlarının uyarı yüklemesi karşısında ayakta kalmak için insan, neyin önemli neyin önemsiz olduğunu, neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu, kısacası, neyin anlamlı ve neyin anlamsız olduğunu bilmek zorundadır. 

Kaynak: Victor E. Frankl - Psikoterapi ve Din, Bilinçdışındaki Tanrı, 48-51, 53, 57, 60, 85-88.

Saturday, 8 October 2022

Ruh mu dediniz?

 Ruh mu dediniz?


Ruhu kendi başına bedenden ayrı, ölümsüz, hayatı olan bir şeymiş gibi kavrayanlardan geri almanın önemli olduğunu hissediyorum.

Ruh sözcüğünün üzerinden kutsanmış ve ölümsüz pekiştiricilerinde de olduğu gibi kesif bir yalancı dindarlık kokusu yayılır. Teoloji bir kez daha yardımdan ziyade ayak bağına dönüşür. Ruh kelimesini bu kadar çok kullandığımıza göre buna has bir dil vardır diye düşünüyorsunuz değil mi? Ama gerçekte yoktur. Soul müzik, ruha hitap eden yemek, ruh ikizleri, ruh bacıları, ruh biraderleri veya ruhlu ruhsuz insanlar, iyi ruhlular, örselenmiş ruhlar, kayıp ruhlar, talihli ruhlar, ince, özlü veya iyi ruhluluk dediğimiz halde aslında hep iyi niyetli bir duygu sisi içinde dolanıp dururuz. Ruh denilen şey dokunaklı bir kavramdır. Ruh konusunda gerçekçi olmak mı? Böyle bir şey mümkün gözükmüyor.  

Ruh konusunda ne kadar muğlak olabilsek de sanırım çoğumuz dogmaların dar kalıplarına karşı gelen, örneğin benim içinde yetiştiğim geleneksel dinî fikirlerin çok ötesinde ruhun bir şey değil varlığın bir boyutu olduğunu kabul ediyoruz.

Descartes kendinden gayet emin bir şekilde ruhun günümüzde hâlâ belirli ruhanî çevrelerde sözde ''üçüncü göz''ün bulunduğu yer olarak kabul edildiği beyin epifizinde yer aldığını savunmuştu. 20. yüzyılın başlarında Massachusettsli bir doktor ölüm anında ruhun bedeni terk ettiği sırada ağırlığını ölçtüğünü iddia etmiş ve tam 21 gram çektiğini belirtmişti. Bundan yüz yıl evvel ruhun da fiziksel bir varlığının olduğunu düşünmek gayet kolaydı çünkü insanlar bu şekilde konuşuyordu. İnsanlar aynı zamanda ruhlardı. 

''Ortalıkta tek bir ruh bile dolaşmıyor'' denirdi boş bir sokak görüldüğünde ya da ''tüm ruhları denizde kaybettik.'' Bu şekilde kullanım, ölümden ziyade ölümsüzle uğraşan dinî doktrini yansıtıyordu. Bu taraftaki yaşam yerine farazi öteki dünyadaki varoluş ayrıcalıklandırılarak militan köktencilerin hâlâ yaptıklarına benzer şekilde bedenlerin harcanabilir ve kaybedilen bir hayatın kazanılan bir ruh olduğu iddia edilen iğrenç bir fikre dönüştü.

**

Neden biraz daha ileriye uzanıp o iyelik ekini tamamen terk etmiyoruz? Ruhu içimizde gizli bir iç bileşenmiş gibi tasavvur etmek yerine dünyada ve dünyayla birlikte olma hali diye düşünsek nasıl olur? Ruh sahip olunan, öldükten sonra yaşamayı sürdüren bir parçanız gibi kaybedilecek ya da bir kilisenin gasilhanesinde veya hastane laboratuvarında olsun bulunup tartılacak bir şey değil, var olmanın niteliği gibi bir şeydir. Kendimizi bu fikr açsak ve buna... yeniden bir ruh katsak acaba nasıl olurdu?

Bu şekilde çabalamak yine de hiç denememiş olmaktan yeğdir. Dolaylı bir yaklaşım en azından ruh derken aslında ne kastettiğimize en azından kapıyı arayabilir. Ve bu sadece bir insan içinde değil. Örneğin ben arada sırada bir şehir ya da bir semt hatta bir ülke için bile çarpıcı bir manşete rast geliyorum: ''Şehriniz ruhunu ne zaman kaybetti?'' Bu elbette mecazi ve cevabı beklenmeyen bir soru çünkü varsayım eğer sorulmuş olsa cevabı zaten evettir. 

Kemanın tınısını yaymasını sağlayan ve sesini dünyaya duyuran şey ruhudur. ''Soul müzik'', mükemmel olmayanı huşunetle över, yaşanan tecrübeleri, atlatılan vartaları dile getirir ama nihayetinde yaşamın acımasızlığını ona duyulan minnettarlığa dönüştürür. Bu insanı zaman zaman gerçekten sarsan bir müziktir. Müzik yalnızca ruhun ifadesinden ibaret değil aynı zamanda onu taşıyandır da ve bu nedenle köktenci rejimler müziği yasaklar. Ruh dogmalarla asla bir arada barınamaz.

Gözler ruhun aynasıdır deyişimi hayatında hiç duymamış olan birisi bile birisinin boğazına bıçak dayanmış olan bir fanatiğin gözlerindeki kararlı inancı veya travma sonrası stres bozukluğundan oluşan paniklemiş donukluğu ya da kronik sefaletle süregiden kötü muamele yüzünden çökmüş insanların feri sönmüş gözlerindeki uyuşukluk karşısında mutlaka ezilecektir. Bu sanki kişinin içinde derin insanîliğin koparılıp alınmış olması gibidir. Bu gibi gözlerin içine baktığınızda sanki evde kimse yokmuş hissine kapılırsınız. Hatta birisini ruhunu çalmak sahiden de mümkünmüş diye düşünebilirsiniz. 

Fakat duygululuk veya ruhsuzluk açısından düşünmenin yarattığı bir de sorun var burada: ruh ne bir varoluş ne de bir yokluk meselesidir. Herhangi bir ruh muhtemelen sahiplenilir, çalınır ya da hatta Faustvari bir işbirliği içinde satılabilirken özünde bir nitelik olan ruha bunlar yapılamaz. Bazen ruh hakkında düşünmek ve başka yollarla özüne daha yaklaşabilmek için kendimi başka lisanlar ararken buluyorum ama tarif edilemez olanı tarif etmeye uğraşırken sonunda kelimeleri tüketmiş bir yazarın mahcup olmuş konumuna düşüyorum. Fakat inatçı bir ruh da diyebileceğiniz türden birisi olduğum için elimizdeki lisanda yeni bir yaklaşım daha denememe izin verirseniz cesur ve ürkek ruhlar derken ne demek istediğimi sorgulayacağım. 

Bir cesaret öznesi olarak ruh? Eğer öyleyse, bu alkışlanan kahramanın göz önündeki cesareti değil de her gün dünyaya açılma cesaretini gösterebilen türde sessiz cesaret. Bazı insanların ruhu yok değil ama onların içindeki ruhun niteliği sanki çekilip içine kapanmış, büzüşmüş gibi görünüyor. Bunlar savunma konumu almış ve etraflarına bir duvar örmüşler. 

Duvarlar korku yüzünden, dünyayı dışarıda tutma arzusundan örülür. Eskiden şehirlerin etrafında surlar varken, duvarların ötesinde kalan her şey tehlikeli, bilinmez ve beklenmedik diye görülür vahşi yaşam olarak düşünülürmüş. Yaklaşmak yerine uzakta durmak daha güvenliymiş. Geceleri şehir sakinleri içeri çekilir ve şafak sökene dek kapılar kapanırmış. Surların içi güvenliymiş gibi görünse de bu aslında tecrit edilmişlik ve altta yatan derin bir güvensizlik hissini de içeriyordu. Güçlendirilmiş surların ardında yaşamak muhtemel bir saldırıya karşı sürekli tetikte beklemek demekti. İnsanları güvende tutmak amacını taşıyan şey aynı zamanda onların ne denli tehlikede olabileceğini de bilinçlere kazıyordu.

Surların çifte etkisi vardır. ''Bir duvar örmeden önce bilmek isterdim / Neyi duvarın içinde ve dışında bırakıyorum.'' diye yazmış Robert Frost, Duvarı Onarmak adlı şiirinde. Bence bu harika bir soru çünkü taş ve beton duvarlar için geçerli olan şeylerin aynısı zihinsel duvarlar için de geçerlidir. En kötüsünü beklerken insan kendi etrafına bir duvar örer. Tanıdığın şeytan tanımadığın dostan bilinmezliğin öngörülemezliğinden yeğdir der kendine; farklı bir gelecek umudu yerine geçmişle yaşamak daha iyidir. Kendini nüfuz edilemez kıldığı için güçlü olduğuna inandırır kişi, ama buna rağmen korku içinde yaşıyordur. Görüşü kapanmıştır. Sur kapıları çekilmiş ve dünyayla arasına hatta bazı uç durumlarda dünyaya karşı duvar örmüştür. 

Ruhu olmak incinebilir olmaya yetecek denli cesur olmak mı demektir? İncinebilirliğin risklerini kabul etmek ve bunların yine de isteyerek kucaklamak mıdır? Çünkü bunlar risktir. Güçlü ruhlar diye tanıdığım kişiler bunu bilir. Onlar ''soul müziğin'' bir tür özneleridir. Çoğunlukla acı tecrübelerin izlerini taşırlar ama korku veya dargınlığın kendilerini yönetmesine izin vermezler. Aziz değillerdir, aynı bizim gibi kusurları vardır ama hem kendi kusurlarını kabul ederler hem de başkalarınınkini. 

Ve eğer dünyaya karşı daha barışık olabilmişlerse bu zor kazanılmıştır. Hayatta olmanın anlamına dair çok daha derin bir minnettarlık da hissetmişlerdir. Onlar hem bilinmezi hem de bilinmeyebilir olanı kucaklar, önyargısız keşfeder ve inançlarını güven üzerine inşa eder, daima haklı olmanın aldatıcı kesinliği yerine haksız çıkma şansını tercih ederler. 

Açık ve kapalı belki konuyu bu şekilde düşünmeye ihtiyacımız var. Duygulu veya ruhsuz değil veya cesur ruhlar ya da ürkek olanlar şeklinde hiç değil de açık ruhlu veya kapalı ruhlu olarak düşünmeliyiz. İkincisi büzüşüp diğerlerinden kaçarken ilki genişleyip elini uzatır, kendini dünyadan sakınmak yerine dünyaya açılır.

Elbette pek az insan tamamen bu ya da şu taraftadır. Çoğumuz arasıra açılırız ama gerginlik altındayken içimize kapanma eğilimindeyizdir. Güven, belirsizlik ve şüphe ile boğuşuruz ve kendimizi onun aldatıcı olduğunu bilsek de inancın güvenli sularına ulaşmaya çalışırken buluruz. Bazen cesur, başka zamanlarda korku doluyuzdur; çelişkili, çatışan ve hatalıyızdır. Bu da biz insanız demektir.

Kaynak: Lesley Hazleton - Agnostik, ss. 174, 176, 179-183

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...