Monday, 17 October 2022
Din Dili: Benzetmelerle Anlatım, İncil: Hz. İsa Örneği
Wednesday, 12 October 2022
Vicdan, Vicdanın Aşkınlığı ve Tanrı
Vicdan, Vicdanın Aşkınlığı ve Tanrı
Kişinin özgür iradesi, sürüklenme yerine sorumlu olma özgürlüğü, vicdan sahibi olmaktır.
İki yönü olan bu olgu herhalde Maria von EbnerEschenbach’ın cümlesiyle en iyi şekilde ifade edilmektedir: “Kendi iradenin efendisi,?vicdanının da kölesi ol!”
“Kendi iradenin efendisi olmak” demek, insan olduğum sürece, insanlığı doğru anladığım sürece kendi irademin efendisiyimdir; insanlığı özgür olmak ve tüm varoluşumu sonsuz sorumluluk olarak anladığım sürece. Öte yandan “vicdanımın kölesi” olacaksam veya olabileceksem bu vicdan kendimden daha fazla bir şey olmalı; insandan daha yüce bir şey, “vicdanının sesi”ni duyan, insanlık ötesi bir şey olmalı. Bir başka deyişle, vicdanımın kölesi olmam, ancak kendi algımda, vicdanı benim insan olmamı aşan bir fenomen olarak görürsem ve dolayısıyla kendimi, varoluşumu bu aşkınlık üzerinden tarif edersem mümkündür.
Bu durumda vicdan fenomenini sadece psikolojik bir olgu olarak değil gerçek aşkınlığında anlamalıyız. Vicdanımla yaptığım konuşma gerçek bir diyalog olursa, yani kendi kendime konuşmaktan öteye geçer, vicdanım Ben’i aşarsa, başkasının sesi olursa vicdanımın kölesi olabilirim.
Dil vicdanın sesi olduğunda yanılabilir mi? Vicdanın “sesi olmaz”, çünkü kendisi “sestir”, aşkınlığın sesi. Bu sesi insan duyar ama bu ses insanın sesi değildir. Bilakis vicdanın aşkın yapısı sayesinde insanı ve özellikle onun kişiliğini daha derinden anlarız. “Kişi” nitelemesi böylelikle yeni bir anlam kazanır; çünkü kişi vicdanı üzerinden “kişi dışı bir merci” canlanır diyebiliriz.
Bunun hangi merci olacağını buradan, vicdanın kaynağından yani aşkın kökeninden anlayamayız; ama bu kişi dışı merciin yine de kişisel bir varlık olması gerektiğini söyleyebiliriz. Bu ontolojik sonuçtan da insanoğlunun suretine varmamız gerekir.
Psikolojik olarak vicdan, yapısı gereği aşkınlığa işaret eder; yalnız aşkınlık üzerinden kendisi aşkın varlık olarak anlaşılabilir. Nasıl ki insanın göbek deliği kendi başına bir anlam ifade etmez, ama insanın bir zamanlar dahil olduğu annesinin organizmasının bir parçası olarak doğum öncesi geçmişinden bir “kalıntı” olarak görülebilirse, vicdan da aşkın bir kökene işaret ettiği sürece anlam kazanır. İnsanı kökenine inerek anlamaya çalışmadan biyolojik birey-oluşu üzerinden tekil olarak ele alırsak, biyolojik yapısının tümünü anlayamayız; aşkın kökenini ele almazsak, insanın ontolojisinin ve özellikle de vicdanının tümünü anlayamayız. Vicdan, ancak bir “kişi dışı”, yani bir “din” üzerinden anlaşılabilir; insanı bir yaratık olarak görürsek, irademin efendisi olarak bir yaratanım; vicdanımın kölesi olarak bir yaratığım diyebiliriz. Diğer bir deyişle, insanın özgür olmasını anlamak için varoluş yeterlidir; insanın sorumlu olmasını anlamak için ise vicdan sahibi olmasının aşkınlığına geri gitmeliyiz.
Tinsel bilinçdışının modeli olarak vicdan, tinsel bilinçdışının esas aşkınlığının kavranmasıyla bir dönüm noktası haline gelir. Dolayısıyla vicdanın psikolojik olgusu aşkın bir fenomenin içkin boyutu, yalnızca psikolojiyle ilgili bir parçasıdır.
Vicdan sadece aşkın bir bütünün içkin bir bölümüdür ve bu haliyle psikolojik içkinlik düzleminden dışarı çıkar, bu bölümü aşkınlaştırır. Bu nedenle tüm psikolojik “açıklamaların” nafile bir çabayla uğraşmasına rağmen, hiçbir zaman şiddetsiz bir şekilde tinsellikten ruhsal düzleme yansıtılamaz.
Vicdan aşkınlığın sesidir ve o nedenle de kendisi aşkındır. Dini inancı olmayan kişi de bu nedenle vicdanın aşkınlığını görmezden gelen kişidir. Çünkü dini inancı olmayan insanın da bir vicdani “var”dır ve sorumluluk taşır ama neye karşı sorumlu olduğunu ve vicdanının nereden geldiğini sorgulamaz. Buna şaşmamamız gerekir.
Sıradan bir insan vicdanından kendisine ulaşan sesin aşkın karakterini nasıl anlayabilir? Vicdanın ona hitap eden sesinin sadece kendi içinden çıktığını düşünmesine nasıl şaşırabiliriz?
Dini inancı olmayan insan, vicdanını psikolojik olgu olarak kavrayan insandır; bu olgu karşısında duraksar, çünkü vicdanını hesap vermesi gereken son nokta olarak görür. Ama vicdan hesap vereceğimiz son nokta değil, sonradan önceki bir noktadır. Dine inancı olmayan insan anlam arayışı yolunda vicdanın ötesine geçmezse, vicdanın ötesini sorgulamazsa, erken bir noktada durmuş olur. Zirveden önceki noktada durmuş diyebiliriz. Ama neden ilerlememektedir? Bastığı “sağlam zemin”den ayrılmak istemediği için; çünkü esas zirve görüş alanı dışındadır, bir sis perdesinin arkasında kalmaktadır ve sisin içine girmeye, bilinmeze dalmaya cesaret edememektedir. Bu cesareti yalnız dindar insan gösterir. Bir insanın durduğu, diğerinin ise yolun son bölümünü kat etmek üzere yoluna devam ettiği noktada her ikisinin de birbirlerine kin duymadan vedalaşmaları neden mümkün olmasın?
Tam da dindar bir insan birlikte yaşadığı bu dindar olmayan insanın bu negatif kararına saygı duymak zorundadır. Bu kararı hem ilkesel bir olasılık, hem de hakiki bir gerçeklik olarak kabul etmelidir. Çünkü tam da dindar insan bilmelidir ki, bu özgür karar Tanrı tarafından istenilen, Tanrı’nın yarattığı bir karardır; çünkü insan kendisini yaratan tarafından özgür yaratılmıştır, özgürlük “hayır” demeye varan bir özgürlüktür ve Yaratana karşı olabilen, Tanrı’yı da inkar edebilen, Ona da “hayır” diyebilen bir özgürlüktür.
Ama genelde insan sadece Tanrı’nın adını inkar etmekle kalır; kibrinden “tanrısal” olandan veya “tanrılık”tan söz eder ve hatta Ona bir özel isim vermek, her ne pahasına olursa olsun onu müphem, anlaşılmaz panteist tabirler arkasına gizlemek ister. Çünkü nasıl ki bir kez varlığını kabul ettiğimiz bir şeyi tanımamız cesaret gerektirirse, Onu insanlığın binlerce yıldır kullandığı kelime ile, en basit haliyle “Tanrı” olarak isimlendirmek de belli bir alçakgönüllülük gerektirir.
Burada Goethe’nin sözünü hatırlayalım: “… çünkü her istek, sadece gerekli olduğu için bir istektir.”
Her istekte, gerekli olan ön koşuldur; gerekli olan, ontolojik olarak istenenin önündedir. Çünkü nasıl ki sadece bana sorulduğunda cevap verebilirsem, yani her cevap sorusunu ararsa, her soru da cevaptan önce olmalıdır; aynı şekilde bir şeye karşı sorumlu olmanın öncesinde sorumluluk yatar. Benim istememden önce, yapmam gereken şey olmalıdır.
İnsanın, kişinin Süperego’sunun arkasında insan üstü varlığın Ego’su yatmaz, ama vicdanın arkasında Tanrı’nın Se’ni vardır; çünkü eğer aşkınlıkta bir Sen-ögesi olmazsa vicdan hiçbir zaman içkinliğin emri olamaz.
Bilinçdışı tinselliğin keşfi ile İd’in (bilinçdışı) ardındaki Ego (tinsellik) ortaya çıkarken, bilinçdışı inancın keşfi ile Egu’nun ardındaki aşkın Sen görünür hale gelmişti.
İnsanın bilinçdışı inancının, “aşkın bilinçdışı” kavramıyla birlikte bu şekilde ortaya çıkması, Tanrı’yı bilinçdışımızda her zaman istediğimizi, amaçladığımızı, tasarladığımızı, bilinçdışında olsa da Tanrı ile süregelen, amaçlanan bir ilişkimiz olduğunu ifade eder. İşte bu Tanrı’ya bilinçdışı Tanrı diyoruz.
Bilinçdışı Tanrı formülümüz, Tanrı’nın bizatihi kendisinin, kendisi için ve kendisi olarak bilinçdışı olduğunu değil, Tanrı’nın zaman zaman bizim bilinçdışımızda olabileceği, bizim onunla bağımızın bilinçdışı olabileceğini, yani bastırılmış ve kendimiz için bile saklı olabileceğini anlatır.
Bilinçdışı dindarlığı doğuştan var olan bir şey olarak değerlendiremeyiz. Dindarlık doğuştan olamaz çünkü biyolojik olana bağlı değildir. Dini ilk imgeler içimizde olan, biyolojik olarak aktarılan arketipler değil, dini kültür çevremizden geleneksel yollarla edindiğimiz ilk imgelerdir. Yani bu imgeler dünyasına doğuştan sahip değiliz, biz bu dünyanın içine doğuyoruz. Ama bu hazır olarak bulduklarımız, bu ilk imgeler, herhangi arketipler değil, babalarımızın duaları, kilisenin ritüelleri, peygamberlerin vahyileri ve kutsallarımızın arketipleridir.
Geçmişten gelen aktarımlar için yeterli malzeme vardır, kimse Tanrı’yı yeniden keşfetmek zorunda değildir; ama Tanrı kimsenin içinde doğuştan arketip olarak yoktur.
***
Vicdan bir anlam organıdır. Anlam sadece bulunmak (vicdan kelimesi Arapça’daki ve-ce-de (buldu) kelimesinden türemedir) zorunda değildir, bulunması mümkündür ve anlam arayışında insanı yönlendiren vicdanıdır. Vicdan, her durumda varolan tek ve benzersiz anlamın izini sürmek ve bulmak yetisi olarak tanımlanabilir.
Vicdanın yaptığı şey bir durumun tek bir anlamı bulunduğu zaman, bizim “anlam istenci” olarak adlandırdığımız şey sayesinde anlamin şekillenmesini sadece gerçek olanda değil mümkün olanda keşfetmektir ve bu da biçimi anlamak demektir.
Öte yandan anlam, sadece belli bir durumla ilgili değil, söz konusu belli duruma dahil olan bir kişiyle de ilgilidir. Diğer bir deyişle, anlam sadece günden güne ve saatten saate değil, insandan insana da değişkenlik gösterir.
Vicdan insanı yanıltabilir de. Hatta insan son anına, son nefesine kadar, hayatının anlamını bulduğundan emin olamaz, belki de sadece yanılmıştır. Ölüm döşeğinde bile anlam/organımızın yani vicdanımızın bir anlam yanılgısına düşüp düşmediğinden emin olamayacak olmamız, kişinin bir başkasının vicdanının daha haklı olup olmadığını bilemeyeceği anlamına gelir. Bu, tek bir hakikat yok demek değildir. Sadece tek bir hakikat olabilir ama hiç kimse, bu hakikate sahip olanın kendisi mi bir başkası mı olduğunu bilemez.
Anlam sadece tek ve benzersiz bir duruma bağlı olmakla beraber, bunun ötesinde anlam-evrensellikleri vardır ki, yalnız insanlık durumuna bağlıdır ve bu geniş anlam imkanlarını “değerler” olarak adlandırırız. Tarih boyunca insan toplumlarında ortaya çıkan genel geçer değerler ve ahlaki ve etik prensiplerin insanların sağladığı rahatlığı kişi çatışmayla karşı karşıya kalarak öder. Bu vicdani bir çatışma değildir; gerçek hayatta öyle çatışmalar yoktur, çünkü vicdanın kişiye söylediği şey açık ve nettir. Çatışma karakteri genelde değerlerin kendisini özgüdür, öyle ki, her durumun tek ve benzersiz somut bir anlamı olmasına karşın değerler, tanımları gereği, soyut anlam evrensellikleridir. Bu halleriyle sadece tekrar edilemez durumlarda olan kendine özgü/değiştirilemez kişiler için geçerli değildirler; geçerlilikleri tekrar edilen ve tipik durumları içeren geniş alanlara yayılır ve bu alanlar kesişebilir. Öyle durumlar vardır ki, insan ders seçimi ile karşı karşıya kalır, birbirinin zıttı prensipler arasında bir seçim yapmak zorunda olur. Eğer seçim keyfi olarak yapılmayacaksa, kişi vicdanıyla başbaşa kalır, o vicdan ise, onun özgür ama keyfi olmayan, sorumlu bir karar vermesini sağlayan şeydir. Tabii ki vicdan karşısında kişi özgürdür; bu özgürlüğü yalnız iki ihtimal arasında yapacağı seçim için geçerlidir: Ya vicdanının sesini dinleyecek ya da bu sesi duymazlıktan gelecektir. Vicdan sistematik bir şekilde bastırılır ve susturulursa, toplum tarafından abartılmış bir şekilde genelleştirilen “değerler”in bir kişiye sunuluyor mu yoksa dayatılıyor mu sorusuna bağlı olarak ya Batı’nın konformizmine ya da Doğu’nun totalitarizmine varırız.
Yaşadığımız çağ, anlamsızlık duygusu çağıdır. Bu öağa eğitim sadece bilgi aktarmakla kalmamalı, aynı zamanda vicdanı da geliştirmelidir ki, insanın kulağı o denli duyarlı olsun ve her özgül durumu ait talepleri duyabilirsin. On Emir’in insanların çoğu için etkisini kaybetti bu çağda, insanlar hayatlarında karşılarına çıkabilecek on binlerce duruma özgü on binlerce emri, buyruğu algılıyabilme yetisine sahip olmalıdır. Ancak o zaman hayat kendisine sadece anlamlı gelmekle kalmayacak, (anlamlı demek görevlerle dolu demektir), kişi konformizme ve totalitarizme bağışıklık kazanmış olacaktır; çünkü yalnız uyanık bir vicdan onu “dayanıklı” kılacak, ne konformizme uyacak ne de totalitarizme boyun eğecektir.
Öyle veya böyle eğitim sorumluluk alma eğitimidir; bugün bu herzamankinden daha fazla geçerlidir. Bolluk toplumunda yaşıyoruz ve bu bolluk yalnızca maddi varlıkların bolluğu değil, aynı zamanda bir bilgi yüklemesi, bilgi patlamasıdır. Çalışma masalarımızın üzerinde giderek artan sayıda kitap ve dergi birikiyor. Sadece cinsel anlamda değil, çok farklı uyaranlarla karşılaşıyoruz. Kitle iletişim araçlarının uyarı yüklemesi karşısında ayakta kalmak için insan, neyin önemli neyin önemsiz olduğunu, neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu, kısacası, neyin anlamlı ve neyin anlamsız olduğunu bilmek zorundadır.
Kaynak: Victor E. Frankl - Psikoterapi ve Din, Bilinçdışındaki Tanrı, 48-51, 53, 57, 60, 85-88.
Saturday, 8 October 2022
Ruh mu dediniz?
Ruh mu dediniz?
Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî
Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar — Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...
-
Liberalizmde İslam - Joseph A. Massad, Kitap Analizi ÖNSÖZ Massad’ın önsözü, klasik bir teşekkür metninin ötesinde, kitabın bütün teorik yö...
-
Türk Amerikancılığının Kökenlerine Dair – 1: Dünya Savaşları ve Amerika’nın Aldığı Ders Bilinenin aksine ilk dünya savaşı 1. Dünya Savaşı d...
-
Irk Kavramını Kim İcat Etti? Felsefi Düşüncede Irk ve Irkçılık — Robert Bernasconi Evrensellik Maskesi ve Irkçılığın Felsefi Bilinçdışı Irkç...