Din ve Doğa Bilimleri - Max Planck
Eski günlerde bir doğa bilimcisi, faaliyet alanına dahil bir konuyu meslek dışı kişilerden oluşan bir topluluk önünde anlatırken, dinleyicilerinin zihninde ilgi uyandırmak için söylemlerini teknoloji, meteoroloji ya da biyoloji gibi alanlardaki somut tecrübelerle ve gündelik hayattan manzaralarla ilişkilendirildi. Böylece kişiye özgü ve somut problemlerden, evrensel yasalara doğru ilerlemek için bir başlangıç noktası inşa edilirdi. Günümüzde işler böyle ilerlemiyor. Doğa bilimlerinde uygulanan kesin yöntemlerin olağanüstü bir üretkenlik sağladığı ve az önce bahsi geçen alanların dışında kalan daha muğlak sorunlara cesurca yaklaşılmasına olanak tanıdığı, yüzyıllar içinde kanıtlanmıştır. Ayrıca psikoloji, epistemoloji ve hattâ hayata karşı takınılan genel tavırla alakalı problemlerin bile ele alınabilmesine ve dolayısıyla kendi penceresinden çözüme ulaştırılmasına imkan sağlamıştır. Bugünlerde, medeniyetimizin ortaya atabileceği herhangi bir problemin, ne kadar soyut olursa olsun, doğa bilimlerinin yöntemleriyle o veya bu şekilde ele alınmış bir sorunla ilişkisiz olmasının mümkün olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu yüzden, doğanın bir öğrencisi olarak dini problemleri tartışırken fazla cüretkar görünmeyeceğim. Önemi medeniyetimiz için giderek daha belirgin hale gelen bu konunun, önümüzdeki kader probleminde belirleyici bir tesire sahip olduğu su götürmez bir gerçektir.
I
"Söyle bakalım, dine nasıl katlanıyorsun?" Goethe'nin Faust'unda geçen tek bir cümle, en kültürlü dinleyiciyi bile avucunun içine alıp içinde gizliden gizliye bir gerilim yaratacaksa; o cümle, masum bir genç kızın yeni bulduğu mutluluğu kaybetmek korkusuyla kendisinden daha üstün gördü sevgilisine sorduğu bu soru olmalıdır. Zamanın kendisi kadar eski olan bu soru, aynı anda hem huzur hem de bilgi peşinde koşan sayısız insanın zihnini meşgul etmiş ve onları derinden etkilemiştir.
Fakat açık yüreklilikle dile getirilen bu soru karşısında Faust biraz sıkılmış fazla düşünmeden, biraz da savunmacı tabiattaki şu cevabı vermiştir: "Kimseyi hislerinden ve kilisesinden mahrum etmek istemem."
Konumuza giriş yapmak için daha iyi bir cümle seçemezdim. Kendi vicdanınıyla barışıp hayattaki en büyük gereksinimlerden birini dayanak edinenlerin ayaklarının altındaki temelli gevşetmek konusunda hiç bir istek duymuyorum. Bunu yapmak, hem dini inanç şemsiyesi altında kendini güvende hisseden ve doğa bilimleriyle alakalı herhangi bir bilginin bunu etkilemesine izin vermek istemeyenlere hem de herhangi bir dini aktiviteye ihtiyaç duymadan tamamen sezgisel etik yoluna odaklanmış kişilere haksızlık eden, adaletsiz bir teşebbüs olur. Fakat ikinci gruba dahil kişilerin küçük bir azınlığı oluşturması da kuvvetle muhtemeldir. Zira asırlar boyunca yaşamış pek çok ırkın tarihini incelediğimizde, hiçbir şeyin önüne geçemediği içten gelen inanç -yani dinin, yaşantısında faal olan müritlerine öğrettiği türden bir inanç- en büyük yaratıcı atılımların kaynağıdır. Üstelik bu durum bilim ve sanat için ne kadar geçerliyse, politika içinde o denli geçerlidir.
Şu konuda kendimizi kandırmayalım: Mevzubahis olan içten gelen inanç günümüzün en büyük cemaatlerinde bile bulunmamakta. Üstelik geçmiş ölçüp tartarak geri getirebilecek gibi de değil getirilebilecek gibi de değil. ''İnanmak'' kelimesi ''doğru kabul etmek'' anlamına gelir. Şüpheye mahal bırakmayan gerçekler sayesinde doğaya dair bilgilerimiz sürekli artarken, doğa bilimleri konusunda eğitim almış kişilerin, dini öğretilerinin halen beslendiği ve kabul ettiği -geçmişte tartışılmasına ya da eleştirilmesine dahi müsaade edilmeyen- mucizelere inanması, doğa yasalarıyla açık bir şekilde çelişeceği için imkansız hale gelmiştir.
Dolayısıyla inancı konusunda samimi olan ve bilimsel öğretilerle çelişmesine katlanamayanlar, kendi vicdanlarıyla hesaplaştıktan sonra, öğretileri arasında mucizelerin de bulunduğu bir cemaate mensup olup olamayacaklarını dürüstçe karar vermeliler.
Bazıları yalnızca birkaç müstesna mucizeyi kabul ederek orta yol bulmak konusunda kendilerini geçici olarak rahatlatabilirler. Fakat böylesi bir davranışı uzun vadede savunamazlar. Mucizelere inanmak, bilimin istikrarlı ve emin ilerleyişini adım adım sekteye uğratacak ve zaman içinde mutlak şekilde mağlup edilmesine sebep olacaktır. Gelenekçi bakış açısına karşı daima keskin bir eleştirel tavır takınan çağımızın genç kuşağı, artık doğa yasalarıyla çelişen öğretilere içten bir bağlılık hissetmiyor. Özellikle kaderinde kendi ulusuna liderlik etmek olan itikadı yüksek gençler, bu uyumsuzluk yüzünden acı verici darbeler almış durumdalar. Dini ve bilimsel inançları arasında samimi bir orta yol bulmaya çalışırlarsa, en büyük azabı çekecek kişiler de yine onlar olacaktır.
Dinin, güce aç rahipler tarafından icat edilmiş hayali bir heyecan hezeyan olduğunu savunan ve insanın kendisinden üstün olan yüce bir güce inanmasıyla alay eden ateist hareketin, bilimsel ilerlemelere iştahla sarılması bu şartlar altında şaşırtıcı değildir. Doğa bilimleriyle kurdukları sözde ittifakla bu hareketin yıkıcı etkisi, tüm uluslar ve sınıflar üzerinde, sürekli artan bir hızda yayılmaya devam etmektedir. Burada daha detaylı bir tartışmaya girmek istemesemde ateizmin zaferinin, sadece medeniyetimizin en değerli hazinelerini yok etmekle kalmayacağını, aynı zamanda -belki de çok daha beteri- daha iyi bir gelecek konusundaki umutlarımızı yerle yeksan edeceğini söyleyebilirim.
Bu yüzden Marguerite'in aşık olduğu ve güvendiği adama sordu bu soru, doğa bilimlerindeki ilerlemenin, hakiki idin üzerinde yıkıcı bir etkiye yol açıp açmadığından endişe edenler için en önemli soru haline gelir.
Faust'un şefkatle ve özenle verdiği kısacık cevabı incelediğimizde, iki sebepten ötürü bu cevabı veremeyeceğimizi anlarız: Öncelikle, bu cevabın şekil ve içerik olarak eğitimsiz ve saf bir kızın kavrama kabiliyetine göre tasarlandığını, dolayısıyla da yüksek zekaya sahip kişileri, duyguları ya da hayal gücünü etkileme amacı gütmediğini bilmemiz gerekir. Fakat daha belirleyici olan şu düşünceyi de unutmamak gerekir; bu kelimeler Faust'un ağzından, Mephistopheles'in suç ortaklığı ettiği şehvani arzuların etkisinde çıkmıştır. İkinci perdenin sonlarında tanıştığımız günahlarından arınmış Faust'un Marguerite'ın bu sorusuna farklı ve bir cevap vereceğinden eminim. Ancak şairin kendisine saklamayı tercih ettiği sırlar hakkında tahmin yürütecek halim yok. Burada yalnızca, müspet bilimler eğitimi almış bir araştırmacının bakış açısından, hakiki dini inancın takındığı tavrın doğa bilimleri yoluyla öğrenilen gerçeklerle bağdaşı bağdaşmadığını ya da ne derece bağdaştıklarına ışık tutmaya çalışıyorum. Daha kısa ifade etmek gerekirse, doğa bilimleri konusunda eğitimli birinin aynı zamanda gerçek bir dindar olup olamayacağını değerlendirmeye çabalıyorum.
Bu amaç doğrultusunda öncelikle, birbirinden oldukça farklı iki sorunun cevabını arayalım. Birinci soru şu: Bir dinin müritlerinden talep ettikleri ve inancında samimi olan tavrın karakteristik özellikleri nelerdir? İkinci soru: Doğa bilimlerine dair yasaların tabiatı bize ne öğretir ve hangi gerçekleri mutlak olarak kabul eder?
Bu soruları cevapladığınız vakit, dinin talep ettiği şeylerin doğa bilimleriyle örtüşüp örtüşmediğine ya da ne derece örtüştüğüne karar verebileceğiz? Dolayısıyla doğa bilimleri ve dinin birbirleriyle çatışmadan, yan yana var olup olamayacağı açıklık kazanacak.
II
Din, insanın Tanrı'yla arasındaki bağlantıdır. Tüm insanlığın tabi olduğu, hüznümüzü ve neşemizi kontrol eden doğaüstü bir güçle, hürmetkâr bir tevazu temelinde kurulan bir bağdır. Bu güçle ahenk içinde olmak ve lütuflarından faydalanabilmek için fasılasız bir çaba ve üstün bir dindarlık gerekir. İnsanlar, fani hayatlarını ancak bu şekilde öngörülen ya da öngörülemeyen tehlikelere karşı emniyette hissederek geçirebilirler; mutlulukların en safına, ruhen ve bedenen iç huzura ancak Tanrı'ya sıkı sıkıya bağlı kalıp O'nun her şeye kadir ve ihsan dolu olduğuna inanmaya devam ederek ulaşabilirler. Bu bağlamda din, kişinin bilincine kök salmıştır.
Fakat bu iş bireyleri aşar. Din, herkesin kendine ait farklı bir inancı olması yerine, daha büyük topluluklar için -bir ulus, bir ırkın ve en nihayetinde tüm insanlık için- meşru ve anlamlı olmak ister. Tanrı, dünya üzerindeki her ülkenin hükümdarıdır ve dünyadaki tüm vahşet ve mutluluk O'nun buyruğu altındadır. Ne doğa aleminde ne de zihinsel alemde, O'nun bulunmadığı hiçbir yer yoktur.
Dolayısıyla din özünde, evrensel bir ittifakta birleştirdiği müritlerine, inançları etrafında birbirleriyle tanış olmaları görevini yükler ve her biri için aynı tezahürü sunar. Ama tüm bunların başarıya ulaşabilmesi için dinin özünün, karşılıklı anlayış için gereken sezgisel berraklığı sağlayacak bir dış görünüş altında birleştirilmesi gerekir. Dünya üzerindeki ırkların çeşitliliği ve onca farklı yaşam biçimi göz önüne alındığında, bu dış görünüşün dünyanın farklı yerlerinde büyük değişkenlik göstermesi kadar doğal bir şey olamaz. Bu yüzden çağlar boyunca birbirinden farklı birçok din hasıl olmuştur. Hepsinin ortak özelliğiyse, ilahların teşbih -veya antropomorfizm- aracılığıyla insana benzer tasvirlerinin kabul edilmesidir. Böylelikle Tanrı'nın çok çeşitli sıfatları için yoruma yer bırakılmıştır. Her dinin kendine ait ayrı bir mitolojisi ve ritüeli vardır. En gelişmiş dinlerdeyse bunlar en ince noktasına kadar detaylandırılmıştır. Tüm bunlar cemaatlerin hayal gücüne tesir eden, dini meselelere ilgilerini arttıran ve İlahları kavramlarına yardımcı olan bir takım sembollerin kaynağıdır.
Sonuç olarak, mitolojik geleneklerin sistematik biçimde birleştirilmesi ve dini ayinlerden oluşan adetlere sıkı sıkıya bağlı kalınması gibi somut sembolik adımlar, Tanrı'ya daha fazla tapınılmasına hizmet eder. Bu tür dini sembollerin fasılasız biçimde yerine getirilmesi ve sonraki nesillere sistemli bir şekilde öğretilmesi, bu sembollerin önemini daha da arttırmıştır. İnsan aklının kavramaya yetmeyeceği İlahlar, bu tür sembollerin kutsiyeti aracılığıyla anlaşılır kılınır. Bu semboller aynı zamanda sanat içinde büyük esin kaynağı olmuştur. Öyle ki dini hizmet eden eserler, aynı zamanda sanata en çok fayda sağlayan eserler olmuştur.
Yine de din ve sanat arasındaki ayrımı itinayla yapmak gerekir. Sanat eserinin değeri, kendi özünde yatar. Genel kaideye göre sanat eserinin oluşumunu tetikleyen dış koşullardır ve eser tamamlandığında, düşünecek pek çok yeni konu ortaya çıkartır. Ancak tüm bunlara rağmen, sanat eseri hâlâ kendi içinde bir bütünlük arz eder ve beğenilmek için illa belirli bir şekilde yorumlanmaya ihtiyaç duymaz. Bu durum, tüm sanatlardan en soyutu sayılabilecek müzik alanında özellikle öne çıkar.
Bunun aksine, dini semboller her zaman kendinden fazlasını temsil eder. Bu semboller sahip oldukları özellikler dolayısıyla asla değer kaybetmeyeceği gibi, ortaya çıktıkları dönem ve dini geleneklerin işleyiş biçimi dolayısıyla büyük hürmetlere layık görülürler. Buna vurgu yapmak önemlidir, çünkü bazı dini sembollere duyulan saygı, yüzyıllar içinde kaçınılmaz olarak değişime uğramıştır. Gerçekten dindar olan kişiler için ise dini sembollerin daha üstün olduğu -veya dini sembollerden daha üstün olan- kavramlar bu tür değişimlerden etkilenmez.
Çok sayıdaki örneklerden yalnızca birini vereyim: Kanatlı bir melek, çok eski zamanlardan beri Tanrı'nın kulları ve elçileri arasında en güzeli olarak kabul edilir. Fakat anatomi eğitim almış kişiler arasında, bilimsel gerçeklerle koşullanmış hayal gücü yüzünden, -tüm iyi niyetlerine karşın- böylesi bir fizyolojik imkansızlıktan keyif alamayan insanlar olacaktır. Bu durum, itikatlarını bir nebze bile etkilemek zorunda değildir, ancak kanatlı bir meleğin görüntüsünde teselli ve aydınlanma bulanların dini düşüncelerini zedelememek -ya da yok etmemek- boyunlarının borcudur.
Fakat dini sembollerin önemini abartmak, ateist hareketin çok daha tehlikeli saldırıları için yeni fırsatlar yaratır. Her çeşit dini duyguyu yok etmek amacındaki ateist hareketin kullanmayı en sevdiği tekniklerden biri de çok eskiden beri süregelen dini törenlere ve geleneklere saldırmak, bunlarla dalga geçip çağdışılıkla suçlamaktır. Sembollere bu şekilde saldırarak dini yaralamayı hedeflerler. Bu görüşler ve gelenekler ne kadar garip ve çarpıcıysa, ateistlerin saldırılarında başarılı olma şansları da o kadar yüksektir. Pek çok inançlı insan, bu taktiklere yenik düşmüştür.
Bu tehlike karşısında izlenecek en iyi yol; ne kadar kutsal kabul edilirse edilsin, dini sembollerin duyularımızla doğrudan kavrayamayacağımız daha büyük güçleri, mükemmellikten uzak bir şekilde temsil ettiğini açık ve net bir şekilde kabul etmek olacaktır.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, dinler tarihinin, din kavramının soyut düşünmeyi gerektirdiğine vurgu yapılması adına bu sembollerin sıklıkla kısıtlanmasıyla -hatta yasaklanmasıyla- dolu oluşu daha net anlaşılabilir. Ancak çok kısa bir düşünce silsilesinin sonunda bile bu fikrin ne kadar yersiz olduğunu görebiliriz. Semboller olmadan, insanlar birbirleriyle iletişime dahi geçemez. Bu durum sadece dini iletişimde değil, günlük dünyevi işlerimizde de geçerlidir. Sonuçta dil de kendisinden daha üstün bir kavram olan düşünceyi temsil etmek için vardır. Bazı kelimelerin tek başına belirli duygular uyandırdığını inkar edemeyiz, ancak yakından inceleyince bu kelimelerin aslında yan yana gelmiş harflerden ibaret olduğunu ve gerçek anlamın, ifade ettiği düşüncede yattığını anlayabiliriz. İfade edilmek istenen düşüncenin hangi dilde hangi kelimeyle yazıya döküldüğü ise ikincil öneme sahiptir. Bu kelime farklı bir dile tercüme edildiğinde bile, taşıdığı anlam değişmeden aynı kalacaktır.
Verebileceğiniz bir diğer örnek de şudur: Sancaklar, bir alayın onurunu ve şanını temsil eden sembollerdir. Sancak ne kadar eskiyse, değeri o kadar yüksek olacaktır. Bir sancaktarın en yüce görevi, savaşın en kızgın anında bile gerekirse kendi bedenini siper edip canını vererek bu şerefli sembole sahip çıkmaktır. Halbuki sancak, üzeri renkli boyalarla işlenmiş bir kumaş parçasından ibaret bir semboldür. Bu sembol düşman tarafından ele geçirilebilir, kirletilebilir ya da parçalanabilir ama temsil ettiği daha yüksek anlam asla yok edilemez. Alay şerefini muhafaza edecektir; kendine yeni bir sancak edinecek, belki de sancağının uğradığı bu hakarete eşdeğer bir misillemede bulunacaktır.
Tıp ordu örneğinde -ya da genel olarak, büyük görevlerin altından kalkmak üzere bir arada hareket eden tüm insan topluluklarında- olduğu gibi, semboller ve ritüeller dinler için de zaruridir. Bunlar, yüzünü Tanrı'ya dönmüş insanların hayal gücünün ortaya koyduğu en ulu ve saygın eserlerdir. Fakat en kutsal sembollerin bile insan elinden çıktığını asla unutmamak gerekir.
İnsanlık bu gerçeği her daim dikkate almış olsaydı çok büyük kederlerden ve cefadan sakınabilirdik. Korkunç din savaşları, farklı inançlara uygulanan müthiş zulümler ve bunların trajik sonuçları, son tahlilde tüm bunların sebebi şudur: Taraflar -her şeye kadir bir Tanrı inancı gibi- soyut bir fikrin temel savları üzerinde mutabık kalmalarına rağmen, çeşitli dini ritüeller gibi bu fikri ifade ediş biçimlerindeki şekilsel farklılıklardan dolayı çatışmalar yaşarlar. Tüm enerjisini bu savaşa adayacak kadar, hatta bu uğurda canını verecek kadar dürüst bir coşku hisseden ve davasının doğruluğundan emin iki tarafın kavgasını izlemek kadar üzücü bir durum olamaz. Birbirini imha etmek için harcanan bunca çaba, birlik olmak için harcansaydı dini konularda ne kadar fazla yol alınabilirdi bir düşünün.
Değer verdiği kutsal sembollere saygısını göstererek Tanrı'ya inancını ifade eden dindar kişi, bu sembollere körü körüne inanmaz. Bir düşünce nasıl ki farklı dillerde farklı kelimelerle ifade edildiğinde özü aynı kalıyorsa, kendisi gibi başkalarının da birtakım sembollere saygı duyup kutsiyet atfedebileceğini bilir.
Fakat bunu kavramak bile içten gelen dini inancın ortak özelliklerinin tabiatını açıklamaya yetmez. Bunu yapmak için asli öneme sahip bir başka sorunun cevaplanması gerekir. Dini sembollerin temsil ettiği -ve bu sembollerin bu kadar değerli olmasına sebebiyet veren- yüce anlam, yalnızca bunlara değer atfeden insanın zihninde mi yer alır? Ve bu zihnin varlığı sonlandığında, sembollerin ifade ettiği değer de ortadan kalkmış mı olur, yoksa hâlâ bir şeyleri temsil etmeye devam mı eder? Diğer bir deyişle: Tanrı sadece kendisine inananların maneviyatında mı yaşar, yoksa kendisine inanılıp inanılmamasından bağımsız olarak dünya üzerindeki hükmünü sürdürmeye devam mı eder? Bu soru, fikirlerin kökten ve kesin bir biçimde birbirinden ayrıldığı noktadır. Bu sorunun, olgulara dayanan mantıksal çıkarımlarla cevaplanması asla mümkün değildir. Cevap sadece ve sadece inanç -ya da başka bir deyişle dini inanç- meselesidir.
Dindar bir kişinin vereceği cevap şu olacaktır: Tanrı, insanlar dünyaya gelmeden önce de vardı, tüm dünyayı -inananları ve inanmayanları- ebediyetin başından beri her şeye kadir ellerinin arasında tutuyordu ve dünya yok olup üzerindeki tüm insanlıkla beraber toza dönüştüğünde bile insan zihninin asla kavrayamayacağı mevkiinde hükmünü sürdürmeye devam edecektir. Bu inancı ileri süren içi alçakgönüllülük, sualsiz güven ve adanmışlıkla dolu kişiler, Tanrı'nın hayatta karşılaşılacak tüm tehlikelere karşı kendini güvende tutacağına inanırlar. Yalnızca bu kişilerin gerçekten inanç sahibi olanlar olduğunu söyleyebiliriz.
Dini öğretilerin, müritlerinden beklediği itikat işte budur. Şimdi de bu beklentilerin bilimle, özellikle de doğa bilimleriyle ne kadar bağdaşabileceğine bakalım.
III
Bilim yasalarının bize neler öğrettiğini ve hangi hakikatlerin çiğnemez olduğunu anlamaya çalışırken, doğa bilimleri arasında en kesin dal olan fiziğe bağlı kalarak hem işimizi kolaylaştırmış hem de amacımıza layığıyla ulaşmış olacağız. Çünkü bu bilim dalı, her türlü mantığın dinin gereksinimleriyle en çok çelişmesini beklediği daldır. Bu yüzden fizik biliminin günümüze kadar nasıl keşifler yaptığını kime dini inanç için ne tür sınırlar çektiğini soruşturacağız.
Tarihsel ve bütünsel olarak bakıldığında, fizik araştırmalarında elde edilen bulguların ve bu bulgulardan yapılan çıkarımların herhangi bir amaçtan yoksun olmadığına -bilakis bugüne kadar bazen yavaş bazen hızlı, fakat her zaman düzenli bir şekilde- tam bir hassasiyet ve bütünlük içinde ilerlediğine vurgu yapmaya hiç ihtiyaç duymuyorum. Fizik bilimi tarafından bugüne kadar ortaya konan bilgilerin kalıcı olması da bu yüzdendir.
Peki, bu bulguların önemi nedir? Öncelikle fizik hakkında bildiğimiz her şeyin ölçümler üzerine olduğu, yapılan her ölçümün uzay-zamanda yapıldığını ve mertebe büyüklüğünün astronomik boyutlardan sonsuz küçüklüklere kadar uzandığını belirtmemiz gerekir. Dünya ile Ay arasındaki mesafeyi birkaç saniyede kateden ışığın hızını kullanarak, ışığının bize ulaşması milyonlarca yıl alan kozmik bölgelerin gezegenimize olan uzaklığını yaklaşık olarak hesapla ya biliyoruz. Resmin diğer yüzüne bakacak olursak uzay-zamansal büyüklükleri kullanan fizik bilimi, dünyamızla kıyaslanınca toplu iğne ucuna denk gelecek kadar küçük boyuttakileri de hesaplayabilmelidir.
Yapılan çeşitli ölçümler, istisnasız tüm fiziksel olayların elektron, pozitron, proton ve nötron gibi temel parçacıkların hareketiyle oluşan mekanik ya da elektriksel süreçlere indirgenebileceği sonucuna varmıştır. Bu parçacıkların kütleleri ve yükleri oldukça büyük olmasına rağmen sıfırdan farklı ve tanımlı büyüklükleri vardır. Bu büyüklüğün doğruluk derecesi, ölçüm aletlerinin hassasiyetinin geliştirilmesiyle daha da artar. Aynı zamanda evrensel sabitler denilen bu çok küçük değerler, teorik fizik adını verdiğimiz görkemli yapının değişmez yapıtaşları olarak kabul edilebilirler.
O halde şu soruyu sormamız gerekir: Tüm bu sabitler aslında neyi ifade ediyor? Bunlar aslında sorgulayan zihnin buluşları olmaktan mı ibarettir, yoksa insan zihninden bağımsız olarak da bir anlamları var mıdır?
Bu görüşlerden ilki, olgucu/pozitivist dünya görüşüne sahip kişiler tarafından -daha doğrusu, bu görüşün en azılı savunucuları tarafından- kabul görür. Bu kişilerin öne sürdüğü teoriye göre, fizik bilimin üzerine inşa edildiği temellere dayanan ölçümler haricinde, bu dalın başka bir dayanağı yoktur ve bu alanda ortaya atılan savlar, yalnızca ölçümlerle desteklenebildiği sürece anlam kazanır. Her ölçüm için bir gözlemci gerektiğini biliyoruz. Olgucu/pozitivist bakış açısına göre, fizik yasalarının değeri gözlemciden ayrı düşünülemez ve gözlemci, deneyin ardındaki gerçekliği görmek amacıyla -sadece düşünsel olarak bile- aradan çıkartıldığı anda tüm yasalar anlamını yitirir.
Bu bakış açısına salt mantıksal yaklaşımla karşı çıkılamaz. Ancak yeterince yakından incelediğimizde bu görüşün yetersiz ve verimsiz olduğu ortaya çıkacaktır, çünkü bilimsel bilginin ilerleyip gelişmesi için son derece gerekli bir noktayı hesaba katmadığı anlaşılacaktır. Olguculuk/pozitivizm her ne kadar önkoşullar olmadan ilerlediğini öne sürsede muğlak bir tekbenciliğe (solipsizm) düşmek istemiyorsa, en azından kabul ettiği temel bir ön koşulu olması gerekir. Bu koşul, deney sonuçlarının deney, yürüten insanın kişiliğine, ölçüm yapılan yere, zamana ya da başka herhangi bir duruma göre değişmediğini ortaya koyana kadar her fiziksel ölçümün tekrarlanabileceğidir. Buradan, ölçüm için belirleyici olan şeyin gözlemcinin ötesinde başka bir kavram olması gerektiği ve dolayısıyla, gözlemciden bağımsız bir şekilde işleyen nedensel bağlantılar olabileceği sonucu çıkar.
Elbette olgucu/pozitivist görüşün de faydalı olduğu noktalar vardır, zira fizik yasalarının önemini kavramsal olarak açıklığa kavuştururken, deneylerle kanıtlanmış bulguları diğerlerinden ayırırken ve yalnızca alışılagelmiş düşüncelerden beslenen duygusal önyargıları ortadan kaldırırken son derece kullanışlı bir bakış açısıdır. Daha sonraki bilimsel araştırmaların önü bu şekilde açılmış olur. Ancak olguculuk/pozitivizm bu konuda tam olarak bir itici güç sayılamaz; yolun üzerindeki engellerin kaldırılmasına yardım ettiği doğrudur, ama engellerinden arındırılmış bu yolu verimli bir şekilde kullanma becerisinden de yoksundur. Çünkü faaliyetleri ne kadar önemli olsa da bakış açısı geriye dönüktür. Oysa ilerlemek ve gelişmek için yalnızca mevcut ölçümlerin sonuçları üzerinden yeni fikirler ve sorular ortaya atmak yetmez, hâlihazırdaki sonuçların ötesine geçmek gerekir. Fakat olguculuk/pozitivizm bu tür yaklaşımlarla arasına mesafe koymayı tercih eder.
Bu yüzden yakın zamana kadar, her meşrepten olgucu/pozitivist, atomik varsayıma -ve dolayısıyla yukarıda bahsi geçen evrensel sabitlerin kabul edilmesine- ellerinden geldiğince sert bir şekilde karşı çıkmıştır. Bu sabitler, insanların yaptığı ölçümlerin dışında da doğada var olabilen bağımsız kavramların bulunduğunu destekleyen somut kanıtlardır, dolayısıyla olguların/pozitivistlerin bu olumsuz tavırlarını anlamak mümkündür.
Elbette kendi içinde tutarlı bir olgucu/pozitivist bugün bile evrensel sabitlerin, muhtelif ölçümlerin sonuçlarını kesin ve eksiksiz şekilde ortaya koymakta tuhaf bir biçimde kullanışlı olmuş araçlardan ibaret olduğunu savunabilir. Ancak gerçek fizikçiler arasında bu iddiaları ciddiye alanların sayısı oldukça azdır. Evrensel sabitler uygulama kolaylığı için icat edilmiş araçlar değildir, fiziğe dair muhtelif ölçümlerde tekrar tekrar karşımıza çıktıkları için nihai olarak kabul görmüşlerdir. Daha da önemlisi, ileride yapılacak ölçümlerin bu sabitleri birebir doğrulayacağını bugünden bilebiliriz.
Özetlemek gerekirse, fizik biliminin talebi, bizden bağımsız bir şekilde var olan ancak doğrudan algılayamadığımız, duyusal tecrübelerimiz -ve bunlarla yaptığımız ölçümler- aracılığıyla kavrayabileceğimiz bir dünyanın varlığını kabul etmemizdir.
Bu ilkeleri kabul ettiğimiz durumda, dünyaya bakış açımız da farklı bir doğrultuda ilerlemeye başlayacaktır. Gözlemlerin öznesi olarak benlik, düşüncenin odağı olmaktan çıkıp çok daha mütevazı bir konuma indirgenecektir. Kafamızı kaldırıp üzerinde yaşadığımız gezegenin aslında sonsuz küçüklükte bir toz zerresinden ibaret olduğunu düşününce, insanlar olarak ne kadar acınası ufaklıkta ve güçsüz olduğumuzu da anlayabiliriz. Öte yandan, ufacık bir gezegen üzerinde yaşayan ufacık canlılar olarak, büyük Kozmos'un temel yapı taşlarının -özünü değilse bile- varlığını ve boyutlarını bilmemiz de başlı başına olağanüstü bir durumdur.
Fakat olağan dışı durumlar bunlarla sınırlı değil. Fizik araştırmaları sayesinde evrenin temel yapı taşlarının birbirinden bağımsız şekilde var olmadığını, bilakis hepsinin düzenli bir plan dahilinde birbirine bağlandığını şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koyabiliyoruz. Diğer bir deyişle, doğada meydana gelen süreçlerin tamamının evrensel -ve kısmi bir kesinlikle bilinen- yasalara tabi olduğunu söyleyebiliyoruz.
Bu noktada tek bir örneğin bahsini açmak istiyorum: Enerjinin korunumu yasası. Enerji doğada pek çok farklı şekilde bulunur: Kinetik enerji, yerçekimi enerjisi, ısı, elektrik ve manyetizma gibi.Bunlar bir araya geldiğinde dünyanın enerji kaynaklarını oluştururlar. Bu enerjinin miktarıysa sabittir, herhangi bir doğal süreçle arttırılıp azaltılamaz. Aslında doğada meydana gelen tüm değişimler, enerjinin şekil değiştirmesinden ibarettir. Örneğin sürtünme dolayısıyla azalan kinetik enerjinin eş değeri, termal enerji olarak ortaya çıkar.
Enerjinin korunumu yasası -hem klasik teori hem de kuantum mekaniğine göre- fiziğin her dalında geçerlidir. Bu yasanın geçerliliğine, tek bir atomda meydana gelen süreçleri öne sürerek karşı çıkmak ve atomik süreçler için bu yasanın basit bir istatistikten ibaret olduğunu öne sürmek gibi girişimler elbette sıkça yaşanmıştır. Fakat şimdiye dek bu alanda yürütülen deneyler, bu çabaların yetersiz olduğunu ve evrensel kabul görmüş enerjinin korunumu yasasının kesinliğinden şüphe etmeye gerek olmadığını göstermiştir.
Olgucu/pozitivist görüşe yakın kişiler, bu yasanın evrensel geçerliliği olmasının olağanüstü bir yanı olmadığı yönünde sıklıkla itirazlarda bulunmuşlardır. Onlara göre bu gizemin açıklaması, nihayetinde bu yasaları yazanların da insan olmasıdır. Hatta bu fikirlerini desteklemek amacıyla Immanuel Kant'tan bile alıntı yaparlar.
Fakat önceden de belirttiğim gibi, doğa yasalar insanları tarafından icat edilmedi; birtakım harici unsurlar sebebiyle bunları kabul etmek zorunda kaldık. Doğa yasalarına da -evrensel sabitler için yaptığımız gibi- a priori bir bakış açısıyla yaklaşırsak, bu yasaları gerçekte olduklarından çok daha farklı değerlendirebiliriz. Ancak olguculuk/pozitivizm konusunda Kant'tan alıntı yapmak, büyük bir yanlış anlaşılmanın sonucudur. Kant'ın aslında doğa yasalarını yazanın insanlar olduğuna dair bir öğretisi bulunmaz. Söylediği şudur: İnsanlar doğa yasalarını formüle dökerken, daima kendilerinden de bir şeyler katarlar. Aksi halde, ruhunu gittikçe artan bir hayranlık ve saygıyla dolduran yegane görüntünün üzerindeki yıldızlı gökyüzü olduğunu söylemesi, pek akla yatkın olmazdı. Nihayetinde insanın kendi yarattığı kurallara saygı ve hayranlıkla bakmasını bekleyemeyiz. Yani olgucu/pozitivist görüşü benimseyen zihin böyle hislere aşina değildir. Olgucu/pozitivist biri için yıldızlar, görme duygusuyla algılanan birtakım yapılar olmanın ötesine geçemez. Bu gerçeğin haricindeki her şeyi kullanışlı ama özünde gereksiz detaylar olarak algılarlar.
Şimdi Olguculuğu/Pozitivizmi bir kenara bırakıp kendi fikir silsilemizle devam edelim. Enerjinin korunumu yasası nihayetinde doğanın tek yasası değildir, birçok başka yasa da mevcuttur. Evrensel gerçekliği olsa da sonsuz sayıda başka ihtimallere açık kapı bıraktığından dolayı, enerjinin korunumu yasası doğal süreçleri tüm detaylarıyla öngörebilmek adına yeterli değildir.
Ama aslında doğal süreçlerin meydana geliş biçimlerine dair her türlü mantıklı soru için çok daha kesin ve dolaysız cevaplar veren, çok daha geniş kapsamlı bir yasa daha vardır. Bildiğimiz kadarıyla bu yasa da -tıpkı enerjinin korunumu yasası gibi- fiziğin en yeni dalları için dahi kesinlik teşkil eder. Fakat bizi en çok hayrete düşürmesi gereken, bu yasanın en uygun şekilde formüle döküldüğü halinin, önyargısı bulunmayan tüm zihinlerde aynı düşünceyi doğurmasıdır. Doğanın, bir amaç doğrultusunda ve mantık kurallarına uygun hareket eden bir güç tarafından yönetildiği.
Bunu belli bir örnekle açıklamam gerekiyor. Işık demetinin, su gibi saydam bir maddenin yüzeyine belli bir açıyla çarptığında doğrultusunu değiştirdiği, herkesçe bilinen bir gerçektir. Doğrultudaki bu sapmanın açıklaması, ışığın hava ortamında, sudaki ortama kıyasla daha hızlı ilerlemesidir. Bu tür bir doğrultu değişimi -diğer adıyla ''kırılma'' atmosferde de meydana gelir, çünkü ışık, atmosferin daha yoğun olan alt katmanlarında, üst katmanlardakine kıyasla daha yavaş ilerler.
O halde bir yıldızdan yayılan ışığın gözlemcinin gözüne ulaşana kadar izlediği yol -eğer yıldız gözlemcinin tam tepesinde (yani zenit açısında) değilse, çeşitli atmosfer tabakalarında uğradığı kırılmalar sonucunda -bir eğriyi andıracaktır. Bu eğriyi mutlak şekilde belirleyen yasal şudur: Işık, yıldız ve gözlemci arasındaki tüm olası yollardan en hızlı ilerleyebileceği yolu seçecektir. Bu yolda geçireceği süreyi belirleyen de atmosferin farklı tabakalarında sahip olduğu farklı hızlardır. Yani ışık huzmesini meydana getiren fotonların, akıllı varlıklar gibi davrandığını söyleyebiliriz. Tüm olası eğriler arasından, kendilerini hedeflerine en hızlı şekilde ulaştıracak olanı seçerler.
Bu ilke, daha geniş çaplı genellemeler yapmamıza olanak tanır. Fiziksel yapılarda meydana gelen süreçlere etki eden yasalardan öğrendiğimiz şudur: Belirli bir zaman aralığında bir fiziksel yapının durumunu değiştirebilecek olası süreçler arasından hangisinin gerçekleştiğini ve bu sürecin tüm detaylarını bilmek istiyorsak, Lagrange denklemi denen büyüklüğün bu zaman aralığında en küçük değeri verdiği integralin hangi sürece ait olduğunu bulmamız gerekir. Yani Lagrange denkleminin değerini bilirsek, meydana gelen süreçlerin izlediği yolu da tüm detaylarıyla ortaya koyabiliriz.
Sonrasında temel eylem kuantumuna ismini verecek olan en az eylem ilkesinin, bu ilkeyi keşfeden Leibniz'i -ve ardından kendisini takip eden Maupertuis'i- neden böylesine engin bir coşkuya sevk ettiğini anlamak pek güç olmayacaktır. Bu bilim insanları, bu ilkeler aracılığıyla tüm doğaya hükmeden ve aynı anda her yerde bulunabilen üstün bir zihnin somut kanıtlarını bulduklarına inanıyorlardı.
Aslında en az eylem ilkesi, nedensellik kavramına yepyeni bir anlam yükler: İçinde bulunduğumuz andan geleceğe uzanan bir etkisi olan causa efficiens (hareket ettirici neden), sonraki bir zamanda meydana gelen olayların, kendisinden önceki olaylarla belirlendiği izlenimi yaratır. Buna bir de tam tersi causa finalis, yani son ürüne varan süreçlerin başlangıç noktasına varmak için gelecekten yola çıkılabileceği fikri eklenir.
Yani kendimizi fiziğin gerçekliği ile sınırlandırdığımız sürece, bu alternatif bakış açıları, tek bir gerçeğin farklı matematiksel ifadeleri olmaktan ileri gidemez; dolayısıyla hangisinin gerçeğe daha yakın olduğunu sorgulamanın bir anlamı yoktur. Hangi yaklaşımın seçileceği yapılacak uygulamayla alakalıdır. En az eylem ilkesinin esas faydası, belirli bir referans sistemi gerektirmemesidir. Dolayısıyla bu ilke, koordinat dönüşümlerine mükemmel derecede uygundur.
Şimdi daha genel nitelikteki sorulara yönelebiliriz. Şu noktada, doğrudan teleolojik özellikler taşıyan fizikteki nedensellik ilkesinin, bugünkü haliyle ifade edilmesinin önünü açanın, teorik fizik alanında yapılan araştırmaların tarihsel gelişimi olduğunu söylemek yeterli olacaktır. Ancak nedensellik ilkesinin bugün ifade edildiği haliyle, ne doğa yasalarına yeni bir şey kattığını ne de bu yasalarla gelişecek bir sav geliştirdiğini söyleyemeyiz. Mesele, gerekçelendirilmiş ve eşit eşit derecede makul iki farklı yorumun olmasından ibarettir. Bizim fizikte incelediğimiz bu durum, biyoloji alanında da çok farklı olmasa gerek, ancak biyolojide iki bakış açısı arasındaki fark, daha keskin bir ayrımı işaret edecektir.
Sonuç olarak, müspet doğa bilimleri bize, evrende ancak bir toz zerresi kadar yer kaplayan dünyamız üzerindeki insanların çok ufak bir rol oynadığı doğa aleminde, insan zihninden bağımsız yasaların geçerli olduğunu öğretmiştir. Yalnızca duyularımızla kavrayabildiğimiz ölçüde ifade edebildiğimiz bu yasalar, hizmet edeceği amaca bağlı olarak farklı şekillerde gösterilebilir. Dolayısıyla doğa bilimleri, insanlığın ve doğanın tâbi olduğu mantıksal bir dünya düzenini gözler önüne serer. Ancak duyularımızla elde ettiğimiz kanıtlar haricinde (ki bunları asla yok sayamayız), elimizde bu dünya düzenine dair başka delil bulunmadığından, bu düzenin özünü hiçbir zaman tam olarak kavrayamayız. Yine de doğa bilimleri araştırmaların ortaya koyduğu çok sayıdaki sonuç şunu doğrulamaktadır: Ardı arkası kesilmeyen çabalarımız sayesinde, erişilemez hedefimize her geçen gün biraz daha yaklaşıyoruz. Üstelik bu çabalar, doğa kanunlarını belirleyen her şeye kadir Akıl'ın yöntemlerini kavramaya istikrarlı bir biçimde yaklaşabilme umutlarımızı da güçlendiriyor.
IV
Artık genel dünya görüşünün en yüce problemlerine karşı takınacağımız tavır hususunda dinin ve bilimin taleplerini öğrendiğimize göre, bu farklı talepler arasında nasıl ve ne ölçüde uzlaşı sağlayabileceğimizi inceleyebiliriz. Öncelikle bu incelemenin, sadece din ve doğa bilimlerinin çatışma yaşadığı alanları kapsadığının gayet açık olduğunu söyleme gereği bile duymuyorum. Birbirlerine hiç karışmadıkları devasa kümeler de mevcuttur. Dolayısıyla etikle alakalı tüm problemler doğa bilimlerinin alanının dışında kalır, evrensel sabitlerin boyutlarının da din konusu ile bir alakası yoktur.
Diğer yandan, dünyayı yöneten üstün bir gücün varlığı konusunda din ve doğa bilimlerinin bir temas noktası vardır ve her iki tarafın bu hususta verdiği cevapları, en azından mukayese edebiliriz. İlk olarak, insandan bağımsız akılcı bir dünya düzeninin varlığı konusunda çelişki değil, aksine fikir birliği olduğunu görmüştük. İkinci olarak, bu dünya düzeninin esas niteliklerinin doğrudan bilinemeyeceği ve sadece dolaylı yollardan kabul edilebileceği -veya varsayılabileceği- hususunda da taraflar hemfikirdir. Bu bağlamda din kendi karakteristik sembollerini kullanırken, doğa bilimleri duyularınızı kullanarak yaptığımız ölçümleri temel alır. Böylece dünyamızı bütünleştirmek içgüdüsel olarak verdiğimiz entellektüel mücadelenin de gerektirdiği gibi, her an her yerde iş başında olsa da gizemini koruyan şu iki gücü tanımlamak için önümüzde hiçbir engel kalmadı: Doğa bilimlerinin tanımladığı dünya düzeni ve dinin Tanrı'sı. Dindar kişinin İlahına yaklaşmak için kullandığı somut semboller ve bilim insanının duyular aracılığıyla elde ettiği veriler ışığında -bir dereceye kadar- aydınlattığı doğa yasalarına göre hareket eden güç, birbirleriyle özdeştir.
Bu fikir birliğine rağmen, temeldeki bir ayrışma dikkatten kaçmamalıdır. Dindar kişiye göre Tanrı belirleyicidir ve sorgulanamaz. O ve O'nun mutlak iradesi, hem fani dünyada hem de ruhlar aleminde olan her şeyin ve tüm hayatın kaynağıdır. Varlığı akıl ile kavranamaz, yalnızca dini semboller aracılığıyla doğrudan görülebilir. Kutsal mesajı, sadece kendisini inançlı bir şekilde O'na emanet edenlerin ruhunda yeşerir. Ancak doğa bilimcileri hiçbir şeyi sorgusuz kabul etmez, duyularla edinilmiş deneyimlere ve bu duyuları temel alarak yapılan ölçümlere göre hareket ederler. Bu noktayı başlangıç olarak kabul ederek tümevarımsal bir araştırmaya başlarlar ve sonsuza kadar elde edemeyecekleri yüce bir arayışın içine girerler. Bu hedef Tanrı ve de O'nun dünya düzenidir. Dolayısıyla hem dinin hem de doğa bilimlerinin faaliyetleri için Tanrı inancı gerekir, ancak din Tanrı'yı başlangıç noktası olarak alırken, doğa bilimleri Tanrı'yı, her düşünce sürecinin varacağı bir hedef olarak görür. Din için Tanrı her şeyin temelidir, doğa bilimleri için ise genelleştirilmiş tüm dünya görüşlerinin erişebileceği en üst noktadır.
Bu farklılıklar dinin ve doğa bilimlerinin insan hayatında farklı roller almasına yol açmıştır. Doğa bilimleri insanın öğrenmesini ister, oysa din, harekete geçmesini arzular. Öğrenme konusundaki tek sağlam temel, duyularımızla algılayabildiklerimizdir. Burada düzgün bir dünya düzeni varsayımı, yalnızca verimli sorular sorabilmek adına kullanılmıştır; asla eyleme geçmek için izlenmesi gereken bir yol olduğu farz edilmemiştir. Çünkü insan, özgür iradesiyle kararlar almak için her şeyi tam mânâsıyla kavrayana ya da âlim olana kadar bekleyemez. Hayatın orta yerinde duruyoruz ve hayatın akışı kararlar almaya ya da hâletiruhiyemizi eyleme dökmeye zorluyor. Uzun ve yorucu düşünceler kararlarımızı şekillendirmemizi ve doğru biçimde davranmamızı sağlayamaz. Tanrı ile içimizde kurduğumuz bağlantı sayesinde aldığımız emirler işimizi kolaylaştırır. Sadece bu emirler bile hayatın en büyük nimetlerinden sayılabilecek iç huzuru ve metaneti armağan edebilir. Her şeyi bilmek ve her yerde olmak sıfatlarına ek olarak iyilik ve sevgiyi de katarsak, teselliye aç bir şekilde O'na başvuranların içindeki emniyet ve mutluluk hissini arttırdığını söyleyebiliriz. Doğa bilimlerinin bakış açısından bu fikre karşı en ufak bir itiraz gelemez. Önceden de belirttiğimiz gibi, etik ile alakalı sorular doğa bilimlerinin konusunun tamamen dışındadır.
Nereye, ne kadar uzağa bakarsak bakalım, din ile doğa bilimleri arasında bir çelişki göremeyiz. Tersine, belirleyici öneme sahip birçok noktada uyum görürüz. Birçok çağdaşımızın inandığı ya da korktuğu gibi din ve doğa bilimleri birbirlerini dışlamaz; karşılıklı olarak birbirini destekler ve koşullandırır. Din ve doğa bilimleri arasındaki bu uyumun en dolaysız kanıtı Kepler, Newton ve Leibniz gibi tüm zamanların en büyük doğa bilimcilerinin, en titiz eleştirel incelemeye tabi tutulduğunda bile, tarihsel olarak kabul görmüş dindarlıklarıdır. Medeniyetimizin yeniçağının şafağında, doğa bilimciler aynı zamanda dinin de koruyucularıdır. Tüm tatbiki doğa bilimlerinin ve tıbbın en eski halinin, Ortaçağ'da rahipler tarafından, çoğunlukla manastırlarda kullanıldığı bir gerçektir. Daha sonra ilerlemeye devam ederek dallanıp budaklanan medeniyetimizde görev ve arayış açısından farklı tabiattaki din ve doğa bilimlerinin yolları giderek ayrılmıştır.
Etik ile alakalı sorulara doğru bir biçimde yaklaşmak için özel bilgi ve yeteneğin yerini alan genel bir Weltanschauung (dünya görüşü), salt akılcı anlayışın bize sağlayabileceğinden çok daha fazlasını sunar. Fakat bu iki yol birbirinden ayrılmaz, birbirine paralel devam eder ve daima yenilenen bir ortak amaçta kesişir.
Kişinin bu konuyu düzgün bir şekilde kavraması için hem doğa ve doğa bilimleriyle alakalı problemler hususunda hem de dini inanç meselesinde giderek daha da sağlamlaştırdığı bir iç görüye sahip olmaktan başka şansı yoktur. Ancak o zaman, yöntemler farklı olsa da baskın olarak zekânın işlediği bilimin ve duygunun hakim olduğu dinin yaptıkları işin önemi ve ilerlemelerinin yönü açısından tıpatıp aynı olduğu, zihinlerde giderek berraklaşan bir gerçek halini alacaktır.
Din ve doğa bilimleri, şüphecilik ve batıl inançların karşısında, dogmatizme ve inançsızlığa karşı aynı cephede, dinmek bilmeyen, fasılasız bir kutsal savaş vermektedir. Bu savaşın şiarı, geçmişte olduğu ve her daim olacağı gibi şudur: ''Tanrı için!''
Kaynak: Max Planck, Bilimsel Otobiyografi, Çev. Ezgi Ünçe, Kanes Yayınları, 1. Basım, Şubat 2020, İstanbul, Din ve Doğa Bilimleri - Max Planck (Mayıs 1937 tarihli bir dersinden alıntıdır.), ss. 104-128.