Thursday, 16 September 2021

Sevgi ve Evlilik - Alfred Adler

 Sevgi ve Evlilik


Sevgi ve evlilik nedir sorusu tarafıma yöneltilse, bu soruyu eksiksiz olduğu söylenemeyecek şekilde şöyle yanıtlardım: Sevgi ve evlilik, eşlerden birinin karşı tarafa bedensel cazibenin, arkadaşlık ve çocuk sahibi olma isteminin dürtüsüyle kendini açığa vuran canı gönülden teslimiyetidir.

Sevgi ve evliliğin yalnızca iki tarafın değil tüm insanlığın mutluluğu için bir iş birliği oluşturduğunu görmek zor değildir. Evliliğin tüm insanlığın mutluluğu için yapılan bir iş birliği olması, sorunun tüm yönlerini açıklığa kavuşturur. İnsandaki dürtülerin en önemlisi sayılan bedensel cazibe de insanlık için son derece önemlidir. İnsan yaşamının sürdürülmesi için en önemli yol üreyip çoğalmak, insanlıktaki doğurganlığın ve hiç gücünü yitirmeyen bedensel cazibenin nedeni de bunu sağlamaktır.

Kanımca sevgi ve evliliği birbirinden tümüyle bağımsız sorunlar gibi ele alıp değerlendiremeyiz. Bir insan bu bakımdan asla tümüyle özgür sayılamaz; kendi sorunlarının çözümünü asla yalnızca kendi kişisel düşüncelerinin doğrultusunda ele geçiremez. Her insan birtakım kesin bağımlılıklar içinde yaşar, gelişimi belirli bir çerçeve içinde gerçekleşir, vereceği kararları bu çerçeve içine yerleştirmek zorundadır. evrenin belirli bir yerinde yaşamamız, koşulların öngördüğü sınırlama ve olanakların izin verdiği ölçüde gelişebilmemiz, kendilerine uyum sağlamamız gereken insanlar arasında yaşamımızı sürdürmemiz, kadın ve erkek diye ikiye ayrılmamız ve soyumuzun sürüp gitmesinin bu iki cinsiyetin mensupları arasındaki ilişkiye bağlı olması, üç temel bağımlılığı oluşturur.

Bu ikili çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için, iki kişiden her birinin kendisinden daha çok karşıdakini düşünmesi gerekir. Sevgi ve evlilik yapısının, üzerinde başarıyla yükseleceği biricik temel budur.

Taraflardan her birinin kendisinden çok karşısındakini düşünebilmesi için iki taraf arasında bir eşitliğin varlığı gerekir. Böyle içten bir özverinin gerçekten söz konusu olması durumunda taraflardan hiçbiri kendini baskı altında ya da ikinci plana itilmiş hissetmeyecektir. Eşitlik, ancak her iki tarafın böyle bir tutuma sahip olmasıyla sağlanabilir. Taraflardan her biri ötekinin yaşamını kolaylaştırmaya ve zenginleştirmeye çaba harcayacaktır. Ancak bu şekilde her iki taraf kendini güven içinde görür, taraflardan her biri öteki tarafından istendiği, ötekince önem taşıyıp işe yaradığı duygusuna sahip olacaktır. Sağlıklı bir evliliğin temel güvencesini, evlilik ilişkisinde mutlu olabilmenin kesin koşulunu karşı taraf için bir önem taşındığı, yerinin bir başkasıyla doldurulamayacağı, karşı tarafça gereksinildiği, ona bir insan ve gerçek bir dost gözüyle bakıldığı duygusu oluşturur.

İki kişilik bir toplulukta iki taraftan hiçbiri ötekine hizmet eder konumda bulunamaz. Birinin hükmetmek ve ötekini itaate zorlamak istemesi durumunda, iki insanın verimli bir birliktelik kurabileceği düşünülemez. günümüz koşullarında pek çok erkek hatta kadın ailede hükmedip emredecek, önder rolü oynayacak, sözünü geçirecek kişinin erkek olması gerektiği inancındadır. Pek çok mutsuz evlilikle karşılaşmamızın nedeni de işte budur.

Hiç kimse öfke ve nefret duygusuna kapılmadan bir başkasının kendisi üzerindeki tahakkümüne katlanamaz. Hayat arkadaşlığı yapacak kişilerin eşit haklara sahip olması gerekir; ancak o zaman önlerine çıkacak güçlükleri yenebilecek güce kavuşurlar.

sevginin bin bir türü vardır; evlilik ödevlerinin üstesinden gelebilmenin en iyi yolu bir mesleğe, paylaşma duygusuna ve toplumsal bilince sahip olmaktır.

İyi bir evlilik bizden sonraki kuşağı doğru dürüst yetiştirmede en iyi yoldur. Evli çiftlerin bunu asla akıllarından çıkarmaması gerekir.

Kaynak: Alfred Adler - Ne İçin Yaşıyoruz?, ss. 259-260

İnsanların Ontolojik ve Onursal Eşitliği Üzerine - Nissalı Gregor

 İnsanların Ontolojik ve Onursal Eşitliği Üzerine

Köleler ve cariyeler satın aldım, diyorsun. [Kitabı Mukaddes, Vaiz 2:7] Peki, hangi fiyata? Tek bir insan tüm insanlıkken, tüm insanoğluna değecek ne buldun, söyle bana, var olanlar arasında? Ussallığa ne fiyat biçtin? Tanrı’nın benzerinde yaratılanın ederi için kaç dirhem saydın? Tanrı tarafından özenle biçim verilmiş varlığı satarken kaç gümüş elde ettin? Eğer insan Tanrı’nın suretinde yaratıldıysa ve tüm yeryüzüne hükmediyorsa ve yeryüzündeki her şeyin üzerinde bahşedilmiş yetkisi varsa, öyleyse kimdir satan ve kimdir satın alan? Yalnız Tanrı’ya ait olabilir bu ayrıcalık. Hem neden Tanrı onu köleleştirsin, insan ırkını özgürlüğe çağıran bizzat Kendisiyken? Ama Tanrı bile özgür olan insanı köleleştirmezken, Tanrı’nın gücünün üstüne kendisininkini koyan kimdir?

Tüm yeryüzünün ve içindekilerin halifesi nasıl satışa çıkarılabilir? Çünkü bir kişi satılıyorsa, mülkiyeti de onunla beraber satılmak zorundadır. Öyleyse, tek bir insan tüm insanlık ve yeryüzünün sahibi tüm insanlıkken, nasıl bir fiyat yeterli olur bütün bu dünya için. Paha biçilemez, diyeceksin, öyleyse, söyle bana, ondan bile değerli olan insanın ederi nedir?

Ne zaman ki bir insan satışa çıkarılır, aslında satış yerine götürülen tüm yeryüzünün sahibinden başkası değildir. Öyle ki satılıktır ona ait olan tüm mülkler de; karalar, adalar, deniz ve üstlerinde olan her şey. Söz konusu mülkiyetin büyüklüğünü göz önünde bulundurunca, o vakit ne ödeyecektir alıcı ve ne kabul edecektir satıcı?

Sahiplik? Söyler misin, ne güç katıyor bu unvan sana? Uzun ömür mü, güzellik mi, sağlık mı, fazilet mi? Hiç biri. Çünkü aynı atalardan geliyorsunuz ve tek bir hayatı yaşıyorsunuz; acıları ve hazları, neşeyi ve sıkıntıyı, hüzünleri ve sevinçleri, öfkeyi ve korkuyu. Ruhun ve bedenin ıstırapları hüküm sürüyor, benzerce, malikte ve memluk olanda.

Mademki her şekilde eşitsiniz, öyleyse, söyle bana, hangi itibarla bir fazlalığın var da, bir insanken kendini diğer insanların efendisi sanıyorsun?

Kaynak: Nissalı Gregor'un Kitabı Mukaddes, Vaiz 2:7 üzerine tefsiri

Monday, 13 September 2021

Öğrenilmiş Toplumsal Davranışlar - Humberto R. Maturana / Francisco G. Varela

Öğrenilmiş Toplumsal Davranışlar

Öğrenilmiş toplumsal davranışların kuşaklar arası kalıcılığının en bilinen örneklerinden biri, alt tropikal Japon adalarında yaşayan yabani makak maymun kolonisi üzerine yapılan bir dizi zoolojik çalışma esnasında gerçekleşmiştir. Makaklarla çalışmalarının bir parçası olarak araştırmacılar sahile patates ve mısır bırakmıştır. Böylece normalde sahil yanındaki ormanda yaşayan maymunlar, daha rahat izlenebilecekleri sahile gitmişler. Bir süre sonra kum, kayalar ve denize daha çok alışmışlar. Bu dönüşümler esnasında yapılan bir gözleme göre, imo adındaki akıllı dişi bir gün patatesleri suda yıkayarak, yiyeceğin tadını bozan kumlardan kurtulabileceğini keşfetmiş. Birkaç gün içinde diğer makaklar da -özellikle genç olanlar- imo'yu taklit etmiş ve patateslerini yıkamaya başlamış. Dahası birkaç ay içinde bu yeni davranış yakındaki kolonilere yayılmış. Birkaç ay sonra, patates yıkamayı keşfetmesinin ardından, imo bir davranış daha geliştirmiş. Kumla karışmış -ve dolayısıyla yemesi zor- buğdayı alıp suya atmış, kum dibe çökünce yüzen buğdayları toplamış. Adadaki diğer koloniler bu ikinci icadı da yavaş yavaş benimsemiş. Yeni davranış biçimlerini kazanma konusunda en geride kalanların daima en yaşlı maymunlar olduğu gözlenmiş.

***

Yeni doğmuş bir kuzuyu birkaç saatliğine annesinden ayırır ve daha sonra annesinin yanına getirirsek kuzu görünüşte normal biçimde gelişir. büyür, yürür ve annesini takip eder; biz gözlemciler diğer kuzularla etkileşimini gözlemleyene kadar tuhaf bir şey görülmez. Bu hayvanlar koşup oynamayı, birbirlerine tos atmayı severler. Annesinden birkaç saatliğine ayırdığımız kuzu bunları yapmaz. Bunları nasıl yapacağını bilmez, nasıl oynayacağını öğrenmez. Tek başına durur. bu kuzuya ne olmuştur? Bu soruya verecek detaylı bir yanıtımız yok ama biliyoruz ki sinir sistemi durumlarının dinamikleri, sistemin yapısına bağlıdır. Bu hayvanın diğerlerinden farklı davranması, geçici anne mahrumiyetinden ötürü sinir sisteminin diğer hayvanlarınkinden farklı olduğunu gösterir. Bir kuzu doğduktan sonraki ilk saatlerde anne, devamlı olarak kuzunun bütün vücudunu yalar. Yeni doğmuş kuzuyu annesinden ayırarak bu etkileşime ve etkileşimin dokunma ve görmeye ilişkin uyarımlar bakımından içerdiği her şeye, ayrıca muhtemelen farklı kimyasal temaslara müdahale etmiş oluruz. Deney bu etkileşimlerin, sinir sisteminin yapısal dönüşümü için belirleyici olduğunu ve bu dönüşümün basit yalama davranışının çok ötesinde sonuçlar doğurduğunu gösterir.

***

1922'de Hindistan'ın kuzeyinde birlikte yaşadıkları bir kurt ailesinden kurtarılan -ya da koparılan- iki hindu kız çocuğu, insan etkileşiminden bütünüyle soyutlanmış olarak büyütülmüşlerdi. Kızlardan biri 8, diğeri 5 yaşındaydı. Küçük olan bulunduktan kısa bir süre sonra öldü; diğeri bir grup yetimle birlikte yetiştirildiği kampta 10 yıl kadar hayatta kaldı. Bulunduklarında kızlar, iki ayak üzerinde yürümeyi bilmiyordu. Elleri ve ayakları üzerinde hızla hareket ediyorlardı. Elbette konuşmuyorlardı ve yüzlerinde de herhangi bir ifade yoktu. Sadece çiğ et istiyorlardı ve geceleri daha faaldiler. İnsanlarla irtibat kurmayı reddediyor, köpek ve kurtlarla bir arada olmayı tercih ediyorlardı. Bulunduklarında sağlık durumları sorunsuzdu ve görünürde zihinsel gerilik veya yetersiz beslenme belirtisi yoktu. Kurt ailesinden ayrılmaları derin bir depresyona yol açıp onları ölümün eşiğine getirmişti. 10 yıl hayatta kalan kız zaman içerisinde beslenme alışkanlıklarını ve faaliyet döngülerini değiştirdi. Acil durumların yarattığı stres altında dört ayağı üzerinde koşma davranışına dönüş yapsa da iki ayağı üzerinde yürümeyi öğrendi. Fakat birkaç kelime kullansa da hiçbir zaman doğru dürüst konuşmayı öğrenmedi. Ona bakan Anglikan misyonerle ailesine de, onunla yakınlaşan diğer insanlara da hiçbir zaman tam anlamıyla bir insan olduğu hissini vermedi.

Kaynak: Humberto R. Maturana / Francisco G. Varela, Bilgi Ağacı, İnsan Anlayışının Biyolojik Temelleri, Çev. Mahir Ünsal Eriş, Metis Yayınları, Birinci Basım: Ekim 2010, ss. 201, 202, 142-144

Wednesday, 8 September 2021

Tıbbı Nebevi mi, Mahalli Arap Tıbbı mı?

 Tıbbı Nebevi mi, Mahalli Arap Tıbbı mı?

“Cinlenme/cinnet/mecnûn (demonic possession) insanlık tarihinin en eski hastalığı olarak bilinir. İlkel insanlar hastalık etiyolojisi olarak cinleri (şeytanları/habis ruhları) görmüşlerdir. 

 Araplar cinleri okuyup-üflemekle ve sihir yapmakla yahut muska yazmakla çıkarmaya çalışırlardı. O çağın insanına göre hastalıklar ya Tanrı’nın cezalandırması ya da habis ruhların, cinlerin insan bedenine girmesiyle meydana geliyordu. Bunları tedavi edecek kimsenin de arraf, kâhin, sihirbaz, büyücü, muskacı, okuyup üfleyerek tedavi eden bir rukyeci gibi yukarı ile alakası olan bir şefaatçi ya da gaybî (ezoterik) işlerle uğraşan biri olması bekleniyordu. Hatta bazı müslümanlar bile peygamberi bir “şifacı” olarak görüyordu. Çünkü diğer kadîm medeniyet ve kavimlerde olduğu gibi Araplarda da tıp ile inanç iç içe geçmiş vaziyetteydi. İsa’nın vaazlarını dinlemeye gelenlerin çoğunluğu da onun yeni dininden çok dağıtacağı şifa ile ilgileniyor [Luka, 6:18]; şifa dağıtan İsa’ya dokunmak için çabalıyorlardı. [Luka, 6:19]  

Bazı âlimlere göre tebabet (tıp bilgisi) ancak vahiy ile elde edilebilir.  Hastalıkların gerçek doğasına ait bilgi ve bunları tedavi edecek ilaçlar ancak Allah’ın bildirmesiyle öğrenilebilir. Hekimler söz konusu bu bilgiyi peygamberlerden almıştır. İbn Kayyim’e göre tıbb-ı nebevînin kaynağı vahiydir. Diğer tıplar gibi olmayıp, kesin ve ilahîdir. 

Nesefî’ye göre ilaçların hassas ayarları, zehirler, tiryaklar ancak nübüvvet nuruyla, Allah’ın bildirmesiyle bilinebilir. Hipokrat ve onun ilim aldığı Askalinos ruhu ile göğe, miraca çıkmış ve tıp ilmini oradan almıştır . (Nesefî, Tabsıratü’l-edille, DİB Yay. c.2, s. 35-36.) Çünkü o çağda egemen olan paradigmaya göre bilginin kaynağı akıl veya tecrübe değildir. Bilginin kaynağı semavîdir. Bu bilgi de ancak peygamberler ya da kâhinlerle (melek veya cinler aracılığıyla) elde edilebilir . (Râzî’ye göre, kimyager ve tabiplere tedavi metotlarını, ilaç ve panzehir formüllerini öğreten meleklerdir. Mefâtihu'l-gayb),  c.2. s. 384.)

Oysa “Tıbb-ı Nebevî” denilen ilkel tıb bütünüyle mahalli Arap tıbbıdır. Başka bir ifadeyle Arap kocakarı tıbbıdır.  Hz. Muhammed çağının insanı olması hasebiyle bu tür tedavi yöntemlerine başvurmuştur. Örneğin rukye (bir tür okuma-üfleme) ile hasta tedavi etmiştir. (Peygamber; parmağını toprağa değdirip sonra kaldırır ve “Bismillah, beldemizin toprağı, bazılarımızın tükrüğü, Allah’ın izniyle hastamızın şifa bulması için” diye bazı hastalara dua ederdi. Buhârî, “Tıbb”, 38 (5745- 5746); Müslim, “Selam”, 56-60 (2195-8)

Rukye; hastalıktan korunmak veya kurtulmak için kişinin üzerinde taşınması gereken muska, nazarlık, ip vb. simgesel şeylere, sığınma dualarını okuyup üflemedir.

Kur’ân’da da doktor üfürükçü (Râk) olarak zikredilir. Ölmek üzere olan kişinin can boğazına geldiğinde, yakınlarının “Onu tedavi edecek bir üfürükçü yok mu?” [75/27] diye telaşları tasvir edilirken “Râk” (tükürüklü veya tükürüksüz) okuyup üfleyen rukyeci/doktor anlamında kullanılmıştır . Câhiliye devrinde yapılan rukyeyi peygamber içinde şirk barındırmadıkça uygulanmasında sakınca görmemiş ; nazar, haşerat sokması ve çıban, sivilce için rukyeye izin vermiştir . (Ebû Davûd, “Tıb”, 18; Müslim, “Selam”, 22; Tirmizî, “Tıb”, 15 (2056-2057)  “Rukye sadece nefes (kem göz), hume (haşerât zehiri) ve ledğa (akrep, yılan sokması) için yapılır .” (Ebû Dâvud, “Tıb”, 18, (3888).

“Nahşe” de yılan ısırmasına karşı nebinin tavsiye ettiği bir rukye çeşididir. İbn Mâce, “Tıb”, 35 (3519) 

Sihir yapılmış kişinin sihrini çözmek için yapılan rukye ve efsuna ise “nüşre” denilir. Resûlullah biraz su alıp, ağzında gargara yapmış ve "Bu suyu al, hasta çocuğa içir, üzerine serp" demiştir. Çocuk da iyileşmiştir. İbn Mâce, “Tıb”, 40 (3532)

Resûlullah rukye yaparken nefes ederdi. (İbn Mâce, “Tıb”, 38 (3528). “Nefes/النفث” okurken veya okuduktan sonra hastaya tükürmeksizin üflemektir. Resûlullah hastalandığında muavvizeteyni okur ve üzerine üflerdi. Ağrısı şiddetlendiğinde Âişe ona okurdu. Buhârî, “Tıb”, 32, (5735) Hz. Muhammed insanların nazarından başka cinlerin nazarından da ta‘viz (korunma duası) da yapardı. (İbn Mâce, “Tıb”, 33 (3511) 

Bedevîlerin nazar inancı onların ruh/cin inancıyla iç içedir. Nazar’ın cinsel iktidarsızlık, kısırlık, aybaşı rahatsızlıkları, hamilelik ve doğum problemleri, anne sütü yetersizliği, çocuğun annesinin sütünü kabul etmemesi gibi birçok şeyle alakası vardı. En savunmasız kimseler körpe çocuklarla, zengin ve güzel kimselerdi . Ne zaman gözden bir takdir ve beğeni bakışı çıksa ona hemen bir cin katılır; o imrenilen şeye kadar nazarla beraber giderdi . Araplara göre cin nazarı insan nazarından daha etkilidir. İbn Kayyim nazarın cinlerden olduğunda ısrar eder. (İbn Kayyim el-Cevziyye, Tıbbu’n-nebevî, Dâru’l-Hilâl, Beyrut/ts., s. 122.) Süleyman İncili’nde Phthenoth adlı şeytanın işinin gücünün de insanlara nazar değdirmek olduğu belirtilir. (Bk. Solomon Testament, www. esotericarchives.com; Biçimsiz bir köpek, ya da kuş, eşek veya öküz başlı bir insan suretindedir. Bu cinin nazarından (evil eye) korunmak için tılsım takmak gerekir.)

 Câhiliye Araplarına göre bir kimse hasetlikle ve düşmanlıkla birine baksa, o kişi bu bakış sebebiyle hasta olurdu. Onlar bunun için “Falana nazar değdi” derlerdi . Nazar değmesi, câhiliye Araplarının çok yakından ilgilendikleri ve tesirinden korktukları, öldürücü ve çarpıcı bir güçtür. Onlar nazarın etkisinden korunmak için “temîme” denilen nazarlıklar takarlardı . (Bu nazarlık takma âdeti aslında kadîm bir Samî geleneğidir. İbrânîler hane halkını musibetlerden korumak için Tanrı’nın gücünün simgeleyen “terafim (aile putları)” denilen insan şeklinde bir takım timsaller bulundururlardı. Bu putlar fal bakmak, Tanrı’nın kararını öğrenmek için de kullanılırlardı . Peygamber bundan dolayı “temîme, ved‘a ve tivele”yi yasaklamış olmalıdır. (“Temîme (tamamlayıcı)’yi takanın isteğini Allah tamamlamaz, ved‘a (belayı savuşturan) takana ise huzur ve sükûnet vermez” Hâkim, Müstedrek, c.4, s. 240. (7501). “Kim ved‘a takınırsa Allah onu korumaz, kim de temîme takınırsa Allah onun işini tamama erdirmez” buyurmuştur. Kâdıhân, Kenzu’l- Ummâl, c.10, s. 73-74. (28418) 

Temîme: Nazara karşı çocuklara takılan alaca ve benekli göz boncuğudur. Ved‘a; nazar değmesin diye çocukların boynuna asılan deniz hayvanı kabuğuna verilen isimdir. Tivele de; sihir, büyü, tılsım, sihir boncuğu anlamlarına gelir. Bu uygulama kadının kocasına sevimli gösterilmesi için yapılırdı. Sevgi büyüsünün en eski örneği sayılabilir.

Câhiliye’nin nazar değmesi inancı İslâmî dönemde olduğu gibi yaşamaya devam etmiştir. Nazarla alakalı olarak Peygamber’den naklen birçok hadis rivayet edilmiştir. “Ayn (nazar, göz değmesi) gerçektir . Kaderi geçecek bir şey olsaydı o nazar olurdu . (Nazarınız değdiyse) Yıkanmanız talep edildiğinde yıkanın (nazar abdesti alın). Nazar süvariyi atından düşürür. Nazar kişiyi kabre, deveyi tencereye sokar. Nazardan Allah’a sığınınız .” Yüzünde sarılık bulunan bir cariyeye: “Bu kızcağıza okuyup üfleyin. Buna nazar değmiştir (cinin bakışından nazarlanmıştır)” demiştir . (Müslim, “Selâm”, 31 (39) Tirmizî, “Tıb”, 17 (2059); Müslim, “Selam”, 42 (2188); İbn Kesîr, Tefsîr, c.4, s. 400; İbn Kesîr, Tefsîr, c.8, s. 206-207; İbni Mâce, “Tıb”, 32; Buhârî, “Tıb”, 34 (5739)

Görüldüğü üzere her bir rahatsızlık cinlerin eseri olarak görülmektedir. Çünkü Arapların şeâmet, uğursuzluk itikadı daima cinlerin varlığıyla bağlantılıdır. 

Beyaz tenli ve güzel görünüşlü bir cilde sahip Sehl b. Huneyf açık arazide yıkanırken, Âmir b. Rabîa ona  bakmış ve “bugüne kadar güneş görmemiş bâkire kız cildi gibi olan birini hiç görmedim” diyerek ona nazar değdirmişti. Sehl daha oracıkta hummaya yakalandı ve yere yıkıldı. Bunun üzerine Sehl, Nebi’nin yanına getirildi ve olanlar ona anlatıldı. Nebi, “Kimi suçluyorsunuz?” deyince, Sehl, Âmir’in söylediklerini haber verdi. Resûlullah Âmir’e: “Sizden biri niye kardeşini öldürmek ister? Niye bir bârekellah demedin? Onun için nazar abdesti al” dedi. Âmir yüzünü, ellerini, kollarını, dizlerini ve ayaklarının etrafını ve izarının içini (avret mahallini) bir kaba yıkadı. Sonra Sehl bu suyla yıkandı ve o an iyileşti ve onda sıkıntıdan eser kalmadı . (Muvatta, “Kitabu’l-ayn”, 1-2 (938-939)

 “Göz değmesi haktır” sözünü istinasız bütün âlimler nazarı inkâr edilmesi mümkün olmayan bir hakikat olarak anlamışlardır. İbn Hacer’e göre, bazı hayızlı kadınlar ellerini süt kabına soksalar süt bozulur, bahçeye girseler bahçe solar. Nazarı bir tek tabiatçılar (dinsiz filozoflar) inkâr eder. Hatta nazar beş duyudan başkasını kabul etmeyen bu filozofların iddialarını bile çürütmüştür. (Canan, Kütüb-i Sitte, c.11, s. 369.)

Nazar değmesinden korunmak için bazı sûreler ve dualar okunmalıdır. Cebrâil’in Resûlullah’a öğrettiği göz rukyesi bunlardandır. Parlak çocukların yüzüne kara çalıp, insan içine öyle çıkarılmalıdır. Nazarı değen kimsenin insanlar içine çıkması engellenmelidir. Kurtubî, âin (nazarı geçen) sebep olduğu zararı öder, ölüme sebep olursa kısas ve diyet gerekir der. İbn Hacer’e göre, Âin’e verilebilecek en uygun ceza sihirbaza verilen ölüm cezasıdır. Zira ikisi arasında fark yoktur. (Canan, a.g.e, c.11, s. 373.)

 Gözü değenin, nazar geçiren kimsenin (âin) abdest alması emredilir, göz değmesine uğrayan (maîn) kimsenin de onun abdest suyuyla yıkanması gerekir. (Ebû Davûd, “Tıbb”, 15 (3880).

Âin; bir leğen içinde nazar abdesti alması istendiğinde bundan kaçınamaz. Zira bu abdesti alması onun üzerine vâciptir. Çünkü başkalarına zarar vermiştir. Aksi takdirde cinayet işlemiş olur. Nazar abdesti şöyle alınır; bir leğen içine ellerini, dirseklerini, dizlerini ve izarının iç kısmını (avret mahallini) yıkar, buralardan akan sular leğende toplanır ve bu su ile maîn vücudunu yıkar.)

Âin’in maîn (nazar değen)’e yardımcı olması gerekir. Bunun için de nazar abdesti alıp, bu suyu maîn’e yıkanması için vermesi vâciptir. İbnu’l-Kayyim şöyle der: “Nazar abdesti konusunu alay mevzuu yapan, aslı var mı diye şekke düşen, inanarak değil de, tecrübe etmek için yapan ondan istifade edemez. Dolayısıyla mü’min buna can-u gönülden inanmalıdır. Allah ve Resûlü hepimizden daha iyi bilir. Ona göre, nazarı değenin apış arasından akan suyla abdest almayı inkâr eden cahiller bu suyla maîn’in tedavisi arasında akl-ı selimin inkâr edemeyeceği bir bağı inkâr etmektedirler. Nitekim yılan sokmasının tedavisi de onun zehirinden yapılan panzehirdir. Öfkeli birini sakinleştirmek için yapılacak iş de, onun bedenine elini koymaktır. Tıpkı bunun gibi âin de maîn’in bedenine ateş gibi olan nazarını düşürmüştür. Bu ateş de ancak nazar abdesti ile söndürülebilir. Çok etkili biçimde nüfuz eden bu habis tesir (nazar) bedenin en hassas yerlerinde zuhur ettiğinden, bedenin bu büklümlerinin yıkanması ile o habis keyfiyetin tesiri yok edilmiş olur. Hele kişinin avret mahalli habis ruhların hususi mekânı olduğu göz önünde bulundurulursa (yapılan işlemin ne kadar yerinde olduğu daha iyi anlaşılmış olur). ” (Canan, a.g.e, c.11, s. 374.) 

Tıbb-ı nebevî, câhiliye Araplarının da sık sık yaptıkları hacamat olmak (Buhârî, “Tıb”, 20 (5678);  ölüm hariç her derde deva olan çörek otuyla ( Buhârî, “Tıb”, 9 (5687);  acve hurmasıyla  (Sabahleyin kuru yedi acve hurması yerse o gün ona zehir ve sihir zarar vermez. Buhârî, Tıb, 52 (5769);  deve sütü ve idrarıyla tedavi olmaktır. (Buhârî, “Tıb”, 8 (5686) Ya da göz sağlığı için “ismid” taşıyla gözlere sürme çekmek gibi mahalli/folklorik uygulamalardır.

Nihayet hadisçilerin tıbb-ı nebevî ile ilgili hadisleri tasnif ettikleri Kitâbu’t-Tıb bölümlerine bakılsa söz konusu tıbbın o çağın tıp algısını yansıttığı ilk bakışta fark edilebilir . İmam Mâlik’in Muvatta’ında tıbba dair hadislerin yarıya yakını rukye, nazar ve uğursuzluktur. (Veli Atmaca, “Tıbb-ı Nebevî Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi”  Hikmet Yurdu, c.6, Sy: 11, 2013, s. 50.)

Buhârî’nin Kitabu’t-tıbb’ında 58 konu başlığı altında 118 hadis mevcuttur. 32. babdan 52. baba kadar olan ikinci kısmı; rukye, nazar, uğursuzluk, fal ve sihir gibi konulara ayrılmıştır. Ayhan Tekineş, “Alternatif İslâmi Tıp, Tıbb-ı Nebevi” Dîvân: İlmî Araştırmalar, 3: 4, 1998, s. 60.)

Tıb kelimesinin etimolojisinde bile sihir vardır. Matbûb; meshûr (sihirlenmiş) demektir. İbn Haldûn (ö. 808/1406) tıpla ilgili hadislerin çöl Araplarının tecrübesine dayanan bilgiler olduğunu, Peygamber’in bu bilgileri yalnızca naklettiğini söyler . Peygamber’in tıb bilgisi –çağının insanı olması hasebiyle- câhiliye tıbbıdır. Arapların o dönemde bildikleri ilimler nücûm (astroloji), envâ’, ıyâfe, kehanet, fal gibi ilimler, kendi ümmî tecrübeleriyle oluşan tıp, belâgat ve fesahat, darb-ı meseller gibi basit ilimlerdir . (Şâtıbî, el-Muvâfakât, (Çev. M. Erdoğan), c.2, s. 67-75.) İlmü’ş-şâmât ve’l-hayalân, İlmu’l-Keff veya İlmu’l-Esârîr, İlmu’l-ektaf, İlmu’l-ihtilac, İlmu’l-ihtidâ bi’l-berarî ve’l-akfar, İlmu’l-istinbati’l-maâdin,  İlmü’r-riyâfe, İlmü nüzûli’l-gays, İlm-i zecr, tıyere /tayre, İlmü’l-ekyâd, Tark/ turuk, İlm-i hutut gibi ilimlerdir. 

İslam sonrasında da çok yaygın olan ilm-i firâset; insanların rengi ve organları gibi fiziksel ve harici özelliklerine bakarak yapılan falcılıktır. 

İlm-i kıyâfe; iz sürme ve insanların fiziki yapısına (fizyonomisine) bakarak onun nesebi veya karakteri hakkında tahminde bulunmaya denir. Bu işle meşgul olana da “kâif” denir. Kehanetin bir kolu olan bu ilim cinayet, hırsızlık, kayıp olan eşyaları bulmakta kullanılmaktaydı. Nebi’nin, Medine’ye hicret ederken böyle bir kâifin rehberliğinden faydalandığı bilinmektedir. Ayrıca Rasulullah diğer bir kâifin Üsâme’nin Zeyd’in oğlu olduğunu tespit etmesinden memnun olmuştur. (Buhârî, “Ferâiz”, 31; Müslim, “Radâ”, 40.)

Bunlara ilmü’l-irâfe (arraflık), ilm-i firâset  (ilm-i kıyâfe , ilm-i sîma) ilm-i cifr, ebced (numeroloji), rüya yorumculuğu gibi sözde ilimleri de ilave edebiliriz. 

İslâm, câhiliye devrinden farklı bir tıp, biyoloji, ziraat, astronomi vb. koymadığı gibi cin, şeytan, peri, gûl ve si‘lât vb. konularda da yeni bir şey koymamış; her şey câhiliye inancında olduğu gibi devam etmiştir. Orta Çağ’da durum Avrupa’da da farklı değildir. Nasıl câhiliye Arabı kabile reisinin kanının kuduz hastalığına iyi geldiğine inanıyorsa, Antikçağ’ın Avrupa’sında da ölmek üzere olan bir gladyatörün kanının epilepsi hastasına iyi geleceğine inanılıyordu . 

Câhız ve Zemahşerî’ye göre Araplar tâûn (veba) hastalığını şeytanların yaralaması ya da kesici bir aletle delmesi olarak görüyorlardı ve bu yüzden tâûn’u cinin mızrağı (rumâhu’l-cin) diye isimlendiriyorlardı .  (Zemahşerî, Rabî’ul-ebrâr, c.1, s. 318; Câhız, a.g.e, c.6, s. 429.) 

Yahudilere göre de vebaya “Dever” adlı cin sebep olmaktaydı. Bu inanç aynı şekilde hadislere de yansımıştır . (“Ümmetimin mahvı, ta‘n ve tâûnladır”. Ey Allah’ın Resûlü! Ta‘n’ı (mızrakla yaralamayı) biliyoruz; fakat tâûn nedir? dediler. “Cinlerden olan düşmanlarınızın (iğne gibi sivri bir şeyle)  dürtmesidir.” buyurdu. İbn Hanbel, Müs-ned, c.32, s. 293. (19528) 

Tâûnun İsrâiloğullarına ya da öncekilere gönderilen murdarlıktan veya azaptan kalan şeyler olduğu; tâûndan ölenin şehit olacağı bildirilir . (Müslim, “Selâm”, 92 (2218); Buhârî, “Cihad”, 30.)

Câhiliye döneminde de Araplar tâûnu şeytanın yaralaması olarak görüyor ve onu “cinin mızrağı” olarak isimlendiriyorlardı . Hatta Harruk (difteri) tâûn (veba), rîhu asfar (kolera, sarı nefes) gibi isimlerin bir zamanlar cin isimleri olduğuna dair görüşler de vardır . 

Temel hastalık etiyolojisi olarak cin ve şeytanları görenler şöyle düşünürler: Cinler zehirli ateşten yaratılmış olduklarından asıllarına ihanet etmezler ve can yakmaya devam ederler. Onların insanlara hiç bitmeyen adaveti “Birbirinize düşman olarak inin oradan.” [2/36] âyetiyle sabittir. Kıyamete kadar ebedi düşmanları insanlara eziyet etmeye devam edeceklerdir. Bu zihniyete sahip kimseler Eyüp peygambere de hastalığın şeytandan (cinlerden) geldiğini “Bana şeytan dokundu” [38/41] âyetinden istidlalle ispat etmeye çalışırlar. Yine bunlar kadının istihaze kanını da cinlerden/şeytanlardan olduğuna dair hadis  bulabilirler. “Şüphesiz ki hayız kanı şeytanın seğirtmelerinden bir seğirtmedir.” Ebû Dâvud, “Tahare” 106. (287) İbn Hanbel, Müsmed, c.45, s. 467. (27474) Güya şeytan insanın damarlarında dolaşırken o damarı kımıldattığı zaman hayız kanı akmaya başlarmış. İşte büyücüler hayız kanının aktığı günlerde bu kan ile şeytanlardan yardım isteyerek onlar üzerinde tasarrufta bulunurlar. Hatta öyle etkili olurlar ki, onları helâk bile edebilirler. Sihirbazlar ona “kanama kapısı” derler. Büyücüler sadece o kanla yardım isteyebildiklerinden şeytanın o damarı dürtmesini ve kanı akıtmasını beklerler imiş . (Şiblî, a.g.e, s. 169.) 

İbn Kayyim’e göre ruhların hastalıklardaki etkisini ancak insanların en cahili inkâr edebilir. Allah bu ruhları insanın bedeninde tasarruf edeceği şekilde yaratmıştır. Bu şeytanî ruhları insan bedeninden uzaklaştıracak en güçlü silah “zikir, dua, yalvarış, sadaka ve Kur’ân tilaveti”dir. Kur’ân tilavetiyle melekî ruhlar inerek bu habis ruhları kahreder, onların şerrini boşa çıkarır ve onların tesirini uzaklaştırır.  Oysa Peygamber’in görevi doktorluk değil, ahlakî rehberliktir. Ne var ki bizim geleneksel anlayışımız tıbb-ı nebevî’yi hevasından konuşmayan; her konuştuğu vahiy olan Peygamber’in vahiy mahsulü beyanları olarak görmüştür. (İbn Kayyim, Tıbbu’n-Nebî, c.1, s. 32.)

İbn Haldûn’un da gayet yerinde tespit ettiği üzere tıbb-ı nebevî; Arapların o devirdeki tıbbî tecrübe ve uygulamalarından ibarettir. Nitekim hurma ağaçlarının aşılanması konusunda hata etmiş ve “dünya işlerini siz benden daha iyi bilirsiniz” demiştir . Zaten ilk tıbb-ı nebevî kitabını yazan İbn Habîb es-Sülemî’nin (ö. 238/852) Yunan tıbbı ile Peygamber’in hadislerini iç içe vermesinin nedeni İspanya’da Hıristiyan hanımlardan doğan müvelledlere ve yeni ihtida etmiş İspanyollara İslâm’ı öğretmek ve sevdirmektir.  (Tahsin Görgün, “İbn Habîb es-Sülemî”, DİA, c.19, s. 512.)

Özetle; İslâm öncesi Arap müşriklerine göre hastalıklara şeytanlar, cinler ve kötü ruhlar neden olmaktaydı. Bu batıl inançlar onlara Mezopotamya halklarından geçmiş olup, büyük ölçüde İslâmî dönemde de devam etmiştir.

* * *

Tıbb-ı nebevi denilen tıb ne kadar mahalli/yöresel ve tarihsel ise, İslam şeriatı/hukuku da bir o kadar mahalli ve tarihseldir. İslam şeriatının, câhiliye örfünün büyük ölçüde ma‘ruf (örfe uygun davranış) adıyla meşrulaştırılmasından ibaret olduğuna delil olarak yalnızca “kölelik” müessesesini örnek olarak vermek kâfidir. İslâm şeriatı büyük ölçüde örfi hukuku esas almıştır. Arap örfü ma'rûf /örfe uygun davranış olarak meşrulaştırılmıştır. Vahyin “ma’ruf” ile ifade ettiği hukuk budur. Örf bir toplumun yazılı olmayan hukukudur. Ortak paydaları, üzerinde konsensüs sağlanmış genel teamülleridir. Kısas cezasından bahseden, maktule örfe uygun bir diyet verilmesini emreden [2/178] gibi âyetlere bakmak kâfidir. Ya da ölmek üzere olanın geriye kalanlara [2/180] örfe uygun vasiyet etmesi, boşama ve boşanan kadınlarla ilgili uygulamalarda marufa uymak [2/228-9], boşanmış emzikli kadının nafakasını örfe uygun şekilde verin  [2/233] vs. gibi onlarca âyette marufa uymak emredilmektedir. Şâtıbî’nin de belirttiği gibi ümmi Arapların ahkâmı (şeriatı) İslâm tarafından da benimsenmiştir. 

İslâm bir devrim yapmamış, ıslahata girişmiştir. Câhiliye inançlarını, ibadetlerini, hukukunu (muâmelât, ukûbât) evren tasavvurunu ve bildikleri kıssaları, Arap mütearifesini esas almış, yeni bir ontoloji ve epistemoloji vaz etmemiştir. İslâm, Arapların bilmediği ne yeni bir ibadet, ne de itikat vaz etmiştir.  Bu bağlamda İslâm, “cin ve şeytan inancını” halk ve icat etmemiştir. Kucağında hazır bulduğu bu kavramları tevhit ve adalet davasını tebliğ sürecinde bir araç olarak kullanmıştır. Câhiliye İslâm’ın içinde büyüdüğü ana kucağıdır. Kur’ân vahyi; hitap-muhatap diyalektiği gereği sosyo-kültürel olguyu, verili durumu me’haz alarak bu toplumu ıslah etmeye girişmiştir. Câhiliye örfünü bazı değişikliklerle “ma‘ruf” adıyla şeriat olarak vaz etmiştir. İslâm insanlığın ulaştığı “zirve noktası” değil, insanî-vicdanî hedeflere giden yolun start çizgisi/başlangıç noktasıdır. Bizim bu başlangıç noktasından alıp, ileriye doğru götürmemiz gerekirken biz onu daha da geriye götürmüş; Keldanîlerden, Hermetizm’den, Sâbiîlikten kalma, exorcist (cin-şeytan kovma) uygulamalarını, astrolojik kehanetleri, ilm-i simya gibi arkaik malumatı “ilm-i havas, azâim, tencîm” gibi çeşitli kılıflar altında binlerce sene yaşatmaya devam etmişizdir. Kur’ân’ı ezelî ve ebedî Allah kelamı gören ve onun her bir harfinde, kelimesinde bütün zamanların ve zeminlerin, tüm toplumların her bir sorununa çözüm üreten değişmez/evrensel hükümler içerdiğini düşünen geleneksel kabulün aksine o; mahallî ve tarihsel bir metindir. Arabî bir Kur’ân, Arabî bir lisan, Arabî bir hüküm/yasadır. Allah’ın insan aklıyla (7. yy. Arap aklı), insan diliyle (Arapça), bir insanın ağzından, insanla kurduğu diyalogdur. Kur’ân ne cin ve şeytanların, ne de meleklerin varlığını ispat etmeye çalışmıştır. Bilinenin aksine müşriklerin alt ilâhları olan bu varlıkları ma‘kul bir düzleme çekmiş, müşriklerin melek/cin inancını tashih etmiştir. Cinlerden korkan, onlara tabasbus eden, yaltaklanan Arapların söz konusu bu cinlerini mütemadiyen aşağılamış, rezil rüsvay etmiştir. Meleklere tapan, onlara Allah’ın niteliklerini dağıtan, onları Allah’ın astı veya ailesi olarak gören, melekleri şefaatçi edinen zihniyete fiilen savaş açmıştır. Zaten müşrikleri müşrik yapan onların sakîm/hastalıklı melek ve cin inancıydı.

Saadettin Merdin

Wednesday, 1 September 2021

Şöhret Sendromu - Paulo Coelho

 Şöhret Sendromu - Paulo Coelho

Ün ve onun getirdiği güç, sıradan bir insanoğlunu, her arzusu yerine getirilen yarı-tanrıya, füme camların ardında limuziniyle ya da pahalı spor arabasıyla geçerken kıskanç bakışlara hedef olan, yanına yaklaşılmaz bir ilaha, tırmanacak tepeleri ya da olanaksız fetihleri kalmamış birine dönüştüren sihirli sözcüktür.

Şöhret sendromu. Meslekleri, evlilikleri, dini değerleri mahvedebilir ve bilgilinin de cahilin de gözünü kamaştırabilir. Birkaç örnek: Büyük bilimciler, çok önemli bir ödüle layık görüldükten sonra, insanlığa büyük hizmeti dokunabilecek araştırmalarını bir yana bırakıp onun yerine konferanslar vererek hem egolarını hem de banka hesaplarını şişirmeyi tercih ediyorlar. Ünlü bir şarkıcının Amazon ormanlarından kapıp uygarlığa kavuşturduğu bir yerli, yoksulluğunun kötüye kullanıldığını iddia etmeye başlıyor. Hayatını bahtsız insanların haklarını aramaya adamış bir adalet savaşçısı, birden kamu görevlisi olmaya karar veriyor, seçimleri kazanıyor ve hemen ardından kendini yasalardan üstün görmeye başlıyor; ta ki bir motel odasında, parası vergi mükelleflerinin cebinden ödenen bir fahişeyle basılana dek.

Şöhret sendromu. İnsanın kim olduğunu unutup başkalarının kendi hakkında söylediği her şeye inanmaya başlaması. Süpersınıf, herkesin rüyası, gölgelerin ya da karanlıkların olmadığı, "evet"in her arzuya verilecek tek yanıt sayıldığı bir dünya.

İnsanlar en eski zamanlardan beri, erişilmez ve gizemli bir şeye yakın olmanın kendilerine uğurlu geleceğine inanırlar. O yüzden guruları ve kutsal yerleri ziyaret etmek için hac yolculuklarına çıkarlar. Her zaman ortalıkta görünmeyen bir ünlünün uzaktan da olsa bir bakışını yakalayabilecekleri her yer olabilir. O ünlünün şöyle bir el sallayışı, tapınan kalabalığa, tanrılar sofrasından atılmış bir lokma gibi gelir.

Her yerde aynıdır bu. Daha çok ayinleri andıran o kalabalık pop konserlerini ya da sırf süpersınıf üyelerinin kapalı gişe oynanan bir oyuna girişini ve çıkışını görebilmek için tiyatronun kapısında bekleşen insanları düşün. Bir topun peşinden koşan bir avuç adamı seyretmek için futbol statlarına koşan kalabalıkları düşün. şöhretlerin birer idol, birer ikon oldukları da söylenebilir; bir bakıma kiliselerde gördüğün resimlere benzerler ve gençlerin ya da ev kadınlarının yatak odalarına; hatta onca zenginliklerine rağmen onların şöhretine imrenen sanayi patronlarının ofislerine astıkları birer tapınma nesnesi haline gelebilirler.

Arada bir tek fark var: Bu durumda halk başyargıçtır; bugün alkışlayanlar, yarın bir dedikodu dergisinde idolleriyle ilgili bir rezaleti okuduklarında aynı ölçüde mutlu olabilirler. O zaman da şöyle diyeceklerdir: "Zavallıcık. Çok şükür onun yerinde değilim." Bugün idollerine tapınanlar, yarın onu taşa tutabilir, en küçük bir vicdan azabı duymadan çarmıha gerebilirler.

Kaynak: Paulo Coelho, Kazanan Yalnızdır,  Çev. Celal Üster, Can Yayınları, 1. Basım, Eylül 2009, İstanbul, s. 119, 179, 180

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...