Monday, 28 December 2020

Kaosun Kutsal Kitabı Ya Da Dünya Nasıl Düzelir? - Albert Caraco

 Kaosun Kutsal Kitabı Ya Da Dünya Nasıl Düzelir? 

İnsanlar üç takıma ayrılır: Uyurgezerler, aklıbaşında ve duyarlı olanlar ve ruhani insanlar. Uyurgezerler putperesttir, aklıbaşında ve duyarlı olanlar mümindir; iki kez doğmuş ruhaniler, uyurgezerlerin hayal edemedikleri, ötekilerin ise tahayyül bile edemediği şeye taparlar tinde, çünkü onlar kâmil insanlardır, dolayısıyla zaten elde etmiş oldukları şeyi ne aramaya kalkışırlar ne de ona taparlar, çünkü kendileri odur zaten. s. 12

Mimarların tek özlemi, bize hazırladıkları kaderden kaçıp kırda yaşamaya gitmektir. s. 13

Eserlerimiz bizi aştı geçti, insanın dönüştürdüğü dünya bir kez daha insan zekasın­dan kaçıyor, hiç olmadığı kadar ölümün gölgesinde inşa ediyoruz binalarımızı, ölüme bizim şatafatımız miras kalacak, çıplak olma vakti yaklaşıyor, geleneklerimiz giysiler gibi birbiri ardına üzerimizden düşe­rek bizi çıplak bırakacaklar, ancak o zaman yargıla­nacağız, dışımız çıplak içimiz boş, ayaklarımızın altında uçurum, başlarımızın üzerinde kaos. ss. 13-14

İnsanlar hem özgürdür hem bağlı, arzu ettiklerinden daha özgür, fark ettiklerinden daha bağlıdırlar, çünkü faniler kitlesi uyurgezerlerden ibarettir ve onların uykudan uyanması asla düzenin çıkarına değildir, yönetilemez olurlar çünkü o zaman. Düzen insanların dostu değildir, onları keyfince yönetmekle yetinir, ender olarak uygarlaştırmaya, daha da ender olarak insanileştirmeye çalışır. s. 14

İçinde yaşadığımız dünya cehennemdir, hiçliğin ılımlılaştırdığı bir cehennem. Bu cehennemde, kendini tanımayı reddeden insan kendini feda etmeyi tercih eder, o çok kalabalık hayvan türleri gibi, çekirge sürüleri, fare orduları gibi feda etmeyi tercih eder, içinde yaşadığı dünyayı yeniden düşünmektense yok olmanın daha yüce olduğunu, sayılamayacak kadar çok kereler yok olmanın yüceliğini hayal eder. s. 14

Yüzyıl ölümün yüzyılı, ölüm bizzat bize dönük, her bir insanın kırk kez öldürülmesine yetecek kadar imkana sahibiz, silahlarımızla ne yapacağımızı şim­diden bilemiyoruz, binalar artık bize yetmiyor, dağ­ları oymaya başladık bile, ölüm araçlarımız toprağın derinliklerine yığılıyor. Bizim dünyamız sanki askeri cephanelik, on milyonlarca insan savaş için çalışıyor, ahlak ile çıkarın ittifak yaptığı bu çözüm yolunu bozmayı artık hayal bile etmiyoruz. s. 15

İşlerimiz ve günlerimiz artık ölümün gölgesinde birbirini izliyor. s. 16

İçimizde taşıdığımız cehennem, şehirlerimizin cehenneme karşılık geliyor, şehirlerimiz zihniyetlerimizin ölçüsü.

İçinde tükendiğimiz Cehennemi sistemli biçimde örgütlüyorlar, düşünme­mizi engellemek için bize aptalca gösteriler sunuyorlar, duyarlılığımızı barbarlaştıran ve idrak gücümüzün sonunda yok olup gideceği gösteriler; hiçbir şatafattan kaçınmadan ve kendi manyaklıklarına yön vererek bu oyunları kutsayacaklar. ss. 17, 20

Asıl tanrılarımızın kimler olduğu öğrenilmek isteniyorsa, bizi asla ilkelerimize göre değil eserlerimize göre değerlendirmek gerekir. s. 17

Fikirler insanlardan daha canlı olduğundan, fikirlerle yaşar insanlar ve onlar için ölürler gıklarını çı­karmadan. s. 18

Günün birinde kutupların suyunu içeceğiz, buzullar ihtiyaçlarımızı karşılayacak; günün birinde elimizi attığımız her şey leziz yiyeceklere dönüşecek; günün birinde atıklar, okyanusların dibindeki kırık çizgilerine yığıldıktan sonra toprağın derinlerine gömülecekler; günün birinde yaşamak için çalışmak zorunda kalmayacağız ve vaktimizi eğlenerek geçireceğiz; günün birinde gezegenleri birbiri ardına kolonileştireceğiz...

Ayakta uyutan bu masalları, insan türünün dörtte üçü köpeklerimizden ve kedilerimizden bile daha berbat koşul­larda yaşarken yayımlıyorlar; hem de sınırsız bolluk vaat edilen en kötü durumdaki dörtte birlik nüfusun kendi aşağılık durumlarından çıkma umudu yokken ve bu mucizelerin geçerliliğinden kuşku duyacak gerekçesi varken yapıyorlar bunu. s. 21

Adil olma ve adaletsizlik fikri, görgü kuralları gereği bağlı kaldığımız bir sayıklamadan başka bir şey olmadı hiç. Aslında, dinsel ve ahlaki fikirlerin kaynağı insandadır, bunu insanın dışında aramak anlamsızlıktır, insan metafizik bir hayvandır ve evrenin yalnızca kendi için varolmasını ister, ama evren insanı bilmez, farkında değildir ve insan bu tanımazdan gelmeye teselli bulmak için uzamı tanrı­larla, kendi imgesinden yarattığı tanrılarla doldurur. s. 22

Bütün sorunlar nesnellik, ölçü ve tutarlılıkla çözümlenir, ama çoğu insan bunu yapamadığından bütün sorunlar çözümsüz kalıyor; salaklıkları ve delilikleri nedeniyle hak ettikleri felaket alçakların eğitileceği tek okuldur. Uyurgezerleri kahin yapamayacağımız gibi bu doğuştan körlere de ışığı sevdiremeyiz. s. 22

Duaların ve büyülerin vakti geçti; başımıza ne gelirse gelsin ibadet vakti geçti. Dinlerimiz artık hiç işimize yaramıyor, müminlerin de varlık nedeni kalmadı, çünkü dinler bize gerçekliğimizi yitirtiyor, müminlerse dünyayı tekrar düşünmeyecekler.
Artık kendimizi yargılama imkanlarımız var, vahyedilmiş sistemlerimiz bunlara baskın çıkamaz.
Yeni bir Vahye ihtiyacımız var, bu arada, öncekiler hükümsüz kaldı, hatta daha kötüsü, kargaşanın kaynağı bunlar. Bütün ahlaki otoritelerin desteğiyle ölüme gidiyoruz. Tüm dinsel otoritelerin onayı ve cezalandırmasıyla evrensel ölüme doğru gidiyoruz, hiçbir şey bunu engelleyemez, geleneklerimiz bizim ölüme yönelmemizi tamamen onaylıyorlar, çıkarlarımızla denk olan değerlerimiz de bizi aynı yöne itiyor, bundan daha uyumlu bir onay asla görülmedi. Yeryüzü, kurban edilen insanların sunağı oldu; başı dönen, serseme dönmüş insanlık kendini feda etmek için bu sunağa çıkarken, düzenbazlığı duyuran bir avuç insanı ayakları altında çiğniyorlar.
Yarın hayatta kalan insanları Yeni Vahiy kendini feda etmenin saçmalığı üzerine aydınlatacak.
İman artık insanları kurtaramaz, ne kurtarması! Onları ölüme sürükler, iman oburluktan ve zinadan başka bir şey değildir, ama oburluk ve zina bize düşünmeyi öğretemez.
Artık dünyayı yeniden düşünme zamanı, gerçekliğimizi arşınlamamız, ölçüp biçmemiz ve yeni temeller atmamız gerek, bu görevler diğerlerinin önüne geçiyor. Oysa, bu görevler çoğu insanın uzağında kalır, dolayısıyla insanların çoğunluğu, bunları yerine getiremediğinden suçlu olacaktır, suçlu ve cezalı. ss. 23-25

Entelektüellerimizin tek bildiği oyun oynamak, ruhanilerimizin tek bildiği de yalan söylemek, hiçbiri dünyayı yeniden düşünmek üzerine kafa yormuyor, hiçbiri bize gerçekliği ölçüp biçme imkanı vermiyor, hepsi de kariyer peşinde; görgü kurallarını asla çiğnemeden birbirlerinin gözlerini oyma sanatın­daki ustalıkları hayranlık verici!
Bizim devrimlerimiz yalnızca laftadır, şeyleri yeniden şe­killendirdiğimiz yanılsamasını edinmemiz için sözcükleri değiştirmemiz yeter, her şeyden ve kendimizden korkuyoruz, cesaretin ötesine geçerek cesaretin içini boşaltmanın yolunu buluruz, hiçbir şeye karşı çıkmıyoruz ve her şeyin düşük yapmasına, başarısız kalmasına yol açıyoruz, güçsüzlüğe bağlı ölçüsüzlüğün zaferi bu.
Geleneklerimiz bize bu durumu vahyettiğinde tutarlıdırlar, bizse onları gülünç hale getirdiğimizde kötü niyetliyizdir, geleneklerin haber verdiği şeye hiçbir güvence baskın çıkamaz ve hiçbir olasılık bulacakları önleyemez.
Geleneklerimiz yalan söylememişti, çünkü onlar insaniydi ve bu dünya hakkındaki cehaletlerine rağmen insanı biliyorlardı; bizler, bu dünyayı iyi bilen bizler, hatta giderek daha fazla kötüye kullanacak kadar iyi bilen bizler ise insanı bilmemeye başlıyoruz.
Kaynağa geri dönüş temel görevdir, insanın işi budur. Bu yüzden, ender kimseler, bir metafizik oluşturmak amacıyla ontoloji ve etimolojiyle ilgilenirken modadan kopmamayı dert edinmiş kıt zekalılar, aşağı bir ayrıntı olan toplumsalı seyrede seyrede yok olup gidiyorlar. ss. 29-31

Felaket şart, felaket Tanrı’nın lütfu. Dünya daha ucuza yenilenmez ve eğer dünya yenilenmezse, kendisine mikrop bulaştı­ran insanlarla birlikte yok olmak zorunda kalacak. İnsanlar evrene cüzam gibi yayıldılar ve çoğaldıkça evrenin doğasını bozuyorlar, çoğalarak tanrılarına hizmet ettiklerini sanıyorlar, tüccarları ve papazları onların doğurganlığını onaylıyor, tüccarlar bu sayede zenginleştikleri için, papazlar ise kendi saygınlıkları artıyor diye onaylıyorlar. Bilginler bize tehlikeyi belirtiyor ama onların sesi neredeyse her zaman boğu­luyor, ahlakın ve ticaretin çıkarları bozulmaz bir ittifak oluşturuyor, para ve ruhanilik hareketin durması­na tahammül edemezler, tacirler tüketici ister, papazlar aile ister; savaş onları nüfusun azalmasından daha az korkutuyor: Ölüm düzeninin en sağlam destekleri tacirler ve papazlar. İnsanlık bu komployu hatırlamak zorundadır. s. 32

Tacirler ve papazlar zenginleşmek ve tahakküm kurmak isterler, maddi kâr ve manevi itibar isterler, bunları bizim salaklığımız sayesinde elde ediyorlar, çünkü bizim gözümüzün açılması onların sefaleti olacaktır. Geleneklerimizin zamanı geçti ve onları savunanların, hırsız uğursuz takımının, bize itaat vaaz edenlerin niyeti, bizi öldürmek pahasına da olsa kendi kurumlarını ebedileştirmektir. Onların büyük saygı gösterdikleri şeye hakaret etmek görevdir, çünkü onların kutsallarına hakaret etmeden değişim kök salamaz, değişmekte ne kadar gecikirsek kötülükleri ve ıstırapları o kadar fazla hissederiz. ss. 32-33

Çevremde, delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor, hepsi de aynı erdemlere dayanıyor, çünkü işin trajik yanı, dünyanın erdemden geçilmediğidir, bence hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. Bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz, bunca erdem bizi evrensel ölümden kurtaramı­yor; nesnelliğin ölçütü olan tutarlılık ile bizim aramızda erdemin bir fazlalık olup olmadığını sonunda kendime sorar hale geldim. Erdemler bizi düzenden kurtaramıyor ve düzen bizim yok oluşumuz için erdemlerden yararlanıyor, bizler artık bir sistemin kurbanlarıyız, çıkarlarımız konusunda bizi aldatı­yor ve bizi kendi çıkarlarına kurban ederken onların bizim de çıkarımız olduğu konusunda ikna ediyor bizi. Böylece hepimiz iyi bir şey yaptığımızı sanı­yoruz ve birbirimizle yarışırcasına kanıyoruz, ödülümüz delilik, içinde yaşadığımız atmosfer aptallık, bu atmosferde birinci görevimiz cahillik sanki, böylelikle yalan ile hesabın eli kolu serbest kalacak. s. 36

Asla geri dönülemeyecek kabustan bizi dişilik kurtaracak, çünkü erkek ölümün eşidir ve ölüm erkeğin yoluna yordamını öncülük ede. Savaş erkeğin iklimindi, erkek savaşa hazırlanır, savaş onun varlık nedenidir ve tıpkı tarihten önce, kadının hem efendi hem rahibe olduğu o zamanlarda olduğu gibi daimi barışa kavuşmuş olsaydık, dünyevi iktidar ile manevi iktidar erkeğin elinden düşmüş olurdu ve elli yüz yıl önce olduğu gibi hiçliğe gömülürdü.
Erkek felaketi örgütleyerek kendi üstünlüğünü meşrulaştırmak zorunda, kendini ancak bu bedelle vazgeçilmez kılıyor, ama bu bedeli biz daha ne kadar süre ödeyebiliriz?
Aslında erkeğin derinliği, gönlü yoktur, onun merhameti bir temrinden başka bir şey olamaz, şiddetkâr olmamak için kendisinin şiddet olması şarttır, erkeğin inşa ettiği düzenin temellerinde cinayet vardır. Kadim halklar, bizim geleneklerimizi ve buyruklarımızı borçlu olduğumuz hakllardan daha sade ve daha yumuşaktılar, kadınlar tarafından yönetiliyorlardı.
Erkek şimdi yolun sonuna gelmiş görünüyor. ss. 37-38

Tanrı-yiyiciydik insan-yiyici olacağız, böylece dinlerimizin içindeki barbarlığı o zaman açık seçik göreceğiz. s. 46

Aslında tam da kendi gücümüze çok güvenirken can çekişir halde bulduk kendimizi. s. 47

Çünkü biz eserlerimizle/yarattıklarımızla birlikte ve eserlerimiz aracılığıyla öleceğiz. s. 48

İnsan üretmek ve tüketmek için bu dünyada değildir, üretmek ve tüketmek daima yalnızca tali olabilir, var olmak ve var olduğunu hissetmektir önemli olan, gerisi bizi karıncalar, termitler ve arılar düzeyine indirir. Nasibimize sosyal böcek olmanın düşmesini reddediyoruz, moda ideolojiler bizi buna yöneltiyor; ideolojilerimiz de şaşmaz bir biçimde ölüme ve kaosa doğru yürüyorlar; o ideolojiler yeryüzü cennetini inşa etmekle övünüyorlar. s. 52

Tek bildiğimiz şey eğitmek iddiasında olduklarımızı barbarlaştırmak, onları hayata hazırlar gibi yaparak hayat karşısında silahsız bırakmak. s. 58

İdeal, neredeyse her zaman, muğlaklıklardan ibaret bir dokudur ve eğer karşıt-anlamın kökünü kazırsak, çoğu insanı anlamsızlığa mahkum ederiz.
Düzensizliğe tahammül edemeyen insan ruhu parçalanır. s. 62

Herkes haklı olduğunda her şeyi yitirilmiştir, her şey mübah ve mümkün olur, bu en trajik andır, bizim ânımız budur. s. 62

Arasıra dünyada bir “kurtarıcı/peygamber” belirir, ama bu kurtarıcının mesajı daima anlaşılmazdır ve “düzen” mesajı kendi keyfine uydurmakta tereddüt etmez. Okuduklarını anlayan ender kişilerin karşısına söze sığmaz bu lafların ortasında yeniden “düzen” çıkar, çünkü “düzen” “peygamberlerin” konuşmasına izin verir ve onlar konuşmalarını bitirdiklerinde son sözü “düzen” söyler, hem umuda hem imana damgasını “düzen” basacaktır. Metinler bu koşullarda kabul edilir ve onların esinleri/vahiyleri yanılmaz olarak değerlendirilir, bu yöntem binlerce yıl geçmişe uzanır ve çağlar tükenene dek de asla değişmeyecektir. “Kurtarıcılar” kuşakların dengi geçinirler ve “düzen” kalır, onlara teslim olmuş gibidir ve onların eserleriyle silahlanmayı amaçlar; tarih, bize her “kurtarıcıdan” sonra “düzenin” daha da güçlendiğini öğretir, öyle ki bütün “kurtarıcıların” inanılır ve güvenilir görünmek için hizmet ettikleri umut ve imandan daha güçlü hale gelir. s. 69

Milliyetçilik evrensel bir hastalıktır, bu kadar zararlı düşüncenin iyice daraldığı bir dünyada varlığımızı sürdüremeyiz, yok olacağız. Bu hastalık hiçbir ulusu esirgemez, bütün ülkeler birbirlerinin karşısına çıkmalarına ve boğaz boğaza gelmelerine yol açan o öfke türüne varana dek birbirine benzemektedirler.
Milliyetçilik yalnızca bir sürü olan kitleyi teselli etme ve ona Narkissos‘un aynasını sunma sanatıdır. Geleceğimiz bu aynayı parçalayacaktır. ss. 73-74

Bizim sözde dini ve ahlaki yetkililerimiz, kendi gerçekliğimiz karşısında bizi silahsızlandırmaktan başka bir işe yaramıyorlar, bizim imkanlarımızın ruhu onları hükümsüz kılacağından bu ruha karşı duruyorlar, bizim yetişkin olmamızı istemiyorlar, onlara saygınlık sağlayan hataları sürdürmekten başka bir şey düşünmüyorlar, bize itaat ve kafa karışıklığı vaaz ediyorlar, onların eseri olan her şey bu dünyanın felaketine gelip ekleniyor. Eğer biz utanç içinde öleceksek bu onların hatası, çünkü soluk alır gibi ihanet ediyorlar bize, onlar bizim ayakbağımız, bizse onları bize destek olan temel zannediyoruz, onların yok edilmesi bizi özgür kılardı ancak uygun zamanda onlardan kopmayı göze alamadık. Bu yüzden sadakatimiz bizi lanetliyor ve itaatimiz bizi mahkum ediyor, artık çok geç ve hiçbir şeyi telafi edemeyeceğiz. s. 78

Pagan olmuş, pagan kalmış bir dünya doğayı ihlal etmezdi, Pagan görüşler doğayı kutsal kabul ediyordu, genellikle ağaçlara ve su kaynaklarına tapıyorlardı; vahyedilmiş olduğu varsayılan dinlerin dogmalarının merkezine yerleştirdikleri zaman yerine, Pagan görüşlerin konusu uzamdı, ve, istisnalar hariç, ölçüyü aşkınlığa, uyumu da her şeye tercih ediyorlardı. Kendilerinin vahyedilmiş olduğunu söyleyen dinler bizim üzerimizde fanatizmi yerleştirdiler ve bu fanatizmi sonuna dek vardıran Hıristiyanlık deliliği tanrısallaştırdı, tutarsızlığı yüceltti ve daha büyük bir iyilik adına kargaşayı meşrulaştırdı. s. 81

Tanrı­sal tecessüm (Tanrı’nın insan bedeninde bedenlenmesi) fikri, en canavarca fikirdir ve bizim çözümsüz paradokslarımızın en önemli nedeni gelecekte burada aranacaktır; bu fikrin vardığı yerlerden biri doğaya tecavüzdür, aşkınlık bizi buna hazırla­maktadır ve bu dünyadan duyulan nefret bu tecavüzü meşrulaştırmaktadır: Şunu asla unutmamalı, Dünya, Ten ve Şeytan Hıristiyanların gözünde bir karşı-Üçlü (Teslis) oluşturmaktadır. s. 81

Bizim dinsel ve ahlaki yetkililerimiz, problem metnimizi karmakarışık ederek saçmalamaktan ve zaman kazanmaya çalışmaktan başka bir şey bilmiyorlar: Onların bu suçları asla bağışlan­mayacak, çünkü onlar gelecek karşısında suçlu olacaklar, onlar insan türünün mutluluğundansa kendi yerleşik kurumlarını tercih ettiler; ulusları kandıra­bildiklerinde ve onlara bizim araçlarımızın ruhunu iletebildiklerinde, ulusların yolunu şaşırtmak ve onları içler acısı bir şekilde silahsızlandırmak için bunları öyle kullandılar ki, bundan böyle hiçbir şey bizim güçsüzlüğümüzün dengi olamaz.

Bize, itaat ettiklerimizin hükümsüzlüğünü ilan edecek yeni bir Vahiy gerekiyor. ss. 86-87

Bu yüzyılda akıllı olmak yetmez ya da değiştirmek için olacakları hissetmek yetmez, düzenin yerine düzensizlik değil düzen koymak gerekir, ahlakın yerine de ahlaksızlığı değil ahlakı koymak gerekir, tıpkı inancın yerine de yalnızca bir boşluğu değil inancı koymak gerektiği gibi, ölen tanrıların yerine de doğan tanrılar koymak gerekir. Bizim ajitatörlere ihtiyacımız yok, peygamberlere ihtiyacımız var, bu zamana denk peygamberlere, eserlerimize denk dinsel dehalara ihtiyacımız var, çünkü anısına saygı ve hürmet gösterdiğimiz her şey -hem de hiç istisnasız- aşıldı, bunların hepsi aşıldı, kim ki hala onlara başvuruyor, onlara ihanet ediyor demektir. Hiçbir gelenek bizi geleceğe karşı korumuyor, çünkü geleceğin öncesi yok ve evrenin sığınacağı bir yer yok. s. 88

Hakikatin yeryüzünde savunucusu yok artık, tahminde bulunmak çok güç, giderek daha az sayıda insan hakikate erecek. Yüzyıl, gayet açık seçik fikirlerin ölümünü gördü, hiçbir şey üzerinde anlaşamıyoruz, imalar, görgü kuralları ve çıkarlar hariç, başka her yerde muğlaklıkla­ra serbestlik tanınmış. Hiçbir şey üzerinde anlaşamı­yoruz, hatta hiçbir şeye inanamıyoruz, günümüzde bir şeylere inanmak için sanrılı biri olmak gerekiyor, bizim en yetkin zekalarımızın hali içler acısı, bu durum onların hiç inancı olmadığını kanıtlıyor. Yüzlerce yerde sistemler parçalanıyor, ardından da mezhepler karınca gibi çoğalıyor. s. 91

Bizim sözde ruhbanlarımızın yavan laflarının suratımızda şakladığını işittiğimde ve insandan çok geviş getiren bir yığının bu budalalıklara kulak verdiğini gördüğümde, serseme çevrildiğimizi ve bize ayrıl­mış yazgıyı hak ettiğimizi hissediyorum. Bütün bu geviş getirenlerin kendi hayvanlık görevlerini yaptık­larını, sabanı çektiklerini, aştıklarını, boynuzladıkla­rını ve buzağıladıklarını biliyorum; sütlerini ve kimi zaman da etlerini devlete verdiklerini biliyorum; ama sonunda insanlaşmak gerektiğinin farkına varmaları­nı ve kendilerine öğretilen ya da vaaz edilen şeyin beş para etmediğini anlamalarını isterdim. Ayakta uyutan bu masal yığınlarına, alışkanlık gereği bile olsa nasıl inanabiliyorlar? Burada olmaktan utanmıyor­lar mı, onurlarını yitirdiklerini ve bu konulara nezaket göstermenin başarısızlıklarının itirafından başka bir şey olmadığını hissetmiyorlar mı?

Bu kadar mı düştük: Meşruluk sıkıntısı çeken devlet başkanları sürüye karışıyor, otlamaya götürdükleri geviş getirenlerle birlikte komedi oynuyorlar? s. 92

Hiçbir ruhanilik biyolojiye ve ekolojiye baskın çı­kamaz, tüm ruhani şahsiyetler aşıldı, büyücülerle rahipler arasında hiç fark yok, birilerine gidip danış­mamız da ötekilerine saygı göstermemiz de bizi aşa­ğılık kılar. Doğanın yasaları cin kovmalarla olduğu kadar vaazlarla da alay eder; büyücüleri tanımayı daha iyi öğrendiğimiz günümüzde, onları engelleyerek suç işliyoruz, hele ki rahiplere olan sevgiden dolayı yapıyorsak bunu suçumuz iki kat artıyor. Tanrılara kurban vermeyi ve rahipleri onurlandırmayı reddetmek aslında kimseyi öldürmez, ama ekoloji konusunda cahil olmak ve biyolojiyi horgörmek, tüm insan türü için en trajik geleceği hazırlamaktadır. Bizim dinlerimiz vebadır ve onları destekleyen iktidarlar, zehirleyici fesat çeteleridir. s. 95

İdeolojiler ve fikirler sersemleşmiş insanlarla oynuyor, insanlar seçtiklerini sanıyorlar ama seçtikleri şey onlara önceden bildirilmişti, halklar kendi fikirlerinin oyuncağından ve imkanlarının nesnesinden başka bir şey değil, hiç bu kadar köle olmamışlardı, asla daha cinli ya da daha deli olmamışlardı, onları peşlerinden sürükleyen deruni kinikler geviş getiren tebalarından daha az aptal değildir. Kimse açık seçik bir şey görmüyor, çünkü açık seçik fikir yok, felakete gidiyoruz. s. 100

Başımıza gelen her şey uzun süredir öngörülmüş­tü ve Geleneğin yabancısı olmayanlar bu dünyanın mahkum olduğunu zaten biliyorlardı, ama kendilerini işitecek kulak bulamıyorlardı. İnsanın kalbi değiş­medi, insanın kalbi derin ve karanlık denize benzer, değişimler yalnızca duyarlılığımızın ışığı yansıttığı yüzeyde oluyor, ama biz derine indiğimizde olmuş olanı ve olacak olanı görürüz: Felsefe buraya pek nüfuz etmez ve yalnızca teoloji uçurumun zarlarını elinde tutar. Bizim teolojimiz sapmaların en yetkini oldu, biz onun suçlarının ve günahlarının kefaretini ödüyoruz: O doğayı kustu ve doğa intikamını aldı, bizler fizik-karşıtıyız ve sözde vahyedilmiş dinlerimiz insan türünün mezarını inşa etmekten başka bir şey yapamadılar. s. 101

Kendilerine saygı göstermeye bizi mecbur eden ve bize akıldışına çıkmayı öğreten ruhbanlar utansın! Onlar hiç olmasaydı daha az sefil ve daha az gülünç olurduk, bu hayal vaizleri ve beş para etmez teselliciler artık hiçbir işi­mize yaramıyorlar; yalnızca bizi kendimize dair, onlara dair ve gerçekliğimize dair aldatmaya yaradılar. Kalpazanlar cezalandırılıyor ama yanlış fikirlere itibar kazandırarak yaşayanlar esirgeniyor, öyle mi? s. 103

Kaynak: Albert Cacaro, Kaosun Kutsal Kitabı, Çev. Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, 1. Baskı, 2016 İstanbul

Monday, 7 December 2020

İnsanlığın Günümüzdeki Durumu – Erich Fromm

İnsanlığın Günümüzdeki Durumu – Erich Fromm

Ortaçağ dünyası tahrip edildiği zaman Batılı insan en güzel rüya ve hayallerinin nihai olarak tatmin edilebileceği bir yere doğru yol alıyormuş gibi görünüyordu. O artık totaliter bir kilisenin otoritesinden, geleneksel düşüncenin ağırlığından, henüz yarısı keşfedilmiş olan dünyanın coğrafi sınırlamalarından kendini kurtarmıştı. Oluşturduğu yeni bilim sayesinde daha önce hiç duyulmamış olan üretici güçler ortaya çıkmış, maddi dünya tamamen değişmiştir. Yaratmış olduğu siyasal sistemlerin bireyin özgür ve üretici gelişimini garanti ettiği görülmektedir. Batılı insan çalışma saatlerini atalarının hayal bile edemeyeceği ölçüde kısaltmış, diğer faaliyetlere ayrılan saatlerini artırmıştır. 

Buna rağmen bugün neredeyiz acaba?

İnsan oğlunun durumu, 16. 17. ve 18. yüzyıllardaki beklentilerini gerçekleştirme noktasından çok uzaktır. 

İnsanoğlunun kişiliği kendi elleriyle yaratmış olduğu dünyanın talepleri tarafından şekillendirilmiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda orta sınıfın toplumsal karakteri son derece güçlü sömürücü ve istifçi özellikler sergilemekteydi. Bu kişilik yapısı başkalarını sömürme ve onlardan daha fazla kâr elde etmek için kazançlarını çoğaltma isteğinden kaynaklanmaktaydı. 20. yüzyıldaysa insanın kişiliği giderek pasifleşmeye ve piyasanın değerleriyle örtüşmeye başladı. Çağdaş insan boş vakitlerinin büyük bir kısmını pasif bir şekilde geçirmektedir. O artık ebedi bir müşteridir; yiyecek, içecek, sigara, ders, seyahat, kitap, film “satın almakta”; tüm bunları tüketmekte, yiyip yutmaktadır. Dünya onun iştahını tatmin etmek için büyük bir nesne, büyük bir şişe, büyük bir elma, büyük bir memedir. İnsanoğlu süt çocuğu haline gelmiştir; sürekli olarak beklenti içindedir ve sürekli olarak hayal kırıklığına uğramaktadır.

Piyasada artık sadece metalar arz edilip satılmamaktadır, emek de bir meta haline dönüşmüş olup aynı serbest rekabet koşulları çerçevesinde işgücü piyasasında satılmaktadır. Ancak piyasa sistemi metalar ve emeğin ekonomik alanının ötesine geçmiştir. İnsanoğlu kendisini bir meta haline dönüştürmüş, kendi hayatını kârlılığa yatırım yapılacak bir şey olarak yaşamaktadır. Eğer bu konuda “başarılı” olursa hayatı anlam kazanır, aksi taktirde “başarısız” olacaktır. Onun “değerini” satılabilir olmak belirlemektedir, sevgi ve mantıkla ilgili insani özellikleri hiçbir anlam taşımamaktadı. Bu nedenle kendi değeri dışsal faktörlere, başarısına ve diğerlerinin kendisi hakkında vereceği hükümlere bağlıdır. Diğer kişilere bağımlıdır, kendi güvenliği topluma uyum göstermesine, sürüden iki adımdan fazla ula uzaklaşmamasına bağlıdır.

Toplumumuz işleyişini düzgün bir şekilde sürdürebilmek için ne türden insanlara gereksinim duymaktadır acaba?  

Daha fazla tüketme arzusu taşıyan, tercihleri kolaylıkla etki etki altına alınabilen ve önceden tahmin edilebilecek insanlara gereksinim duyulmaktadır. Kendini herhangi bir otorite, prensip ya da inanca bağlı görmeyen, özgür ve bağımsız olduğunu hisseden ancak yine de kumanda altına alınmaya istekli, kendisinden bekleneni yapmaya hazır, toplumsal makineyle sürtüşme yaşamadan ona uyum sağlayabilecek insanlara gereksinim duyulmaktadır. Bunlar güç kullanmaksızın, bir lidere gereksinim duymaksızın yönlendirilebilecek; hareket etmek, bir işe yaramak, ileri gitmek dışında hiçbir amaç için harekete geçmesi mümkün olmayan insanlardır. Modern sanayicilik anlayışı bu tür bir insanı yaratma konusunda başarılı sağlamıştır, o insan artık yabancılaşmış bir robottur. Kendi eylem ve güçlerinin kendisinden yabancılaşmış olması anlamında yabancılaşmıştır, bunlar artık onun üzerinde ve onun karşısında durmaktadır, onun tarafından yönetilmekten çok bunlar insanı yönetmektedir. Kendine ait olan yaşamsal güçler şeylere ve kurumlara dönüşmüş, putlaştırılmıştır. İnsanoğlunun kendi çabalarının sonucu olarak değil, ondan farklı bir şeymiş gibi yaşanmakta, insanoğlu bunlara tapınmakta ve boyun eğmektedir. Yabancılaşmış insan kendi elleriyle yaratmış olduğu şeylerin önünde diz çökmektedir. Kendi yaratmış olduğu putlar, yabancılaşmış bir şekilde kendi yaşamsal güçlerini temsil etmektedir. Kendini kendi güç ve zenginliklerinin taşıyıcısı olarak değil kendi yaşamsal özünü yansıtmış olduğu kendi dışındaki şeylere bağımlı, fakirleşmiş bir “şey” olarak gerçekleştirmektedir.

İnsanın toplumsal duyguları devlete yansıtılmaktadır, o bir yurttaş olarak arkadaşları için canını bile vermeye isteklidir, özel bir birey olarak ise kişisel egoist kaygılar tarafından yönetilmektedir. Devleti kendine ait toplumsal duyguların somutlaşmış bir ifadesi haline getirilmiş olduğu için devlete ve onun sembollerine tapınmaktadır. İktidar, bilgelik ve cesaret anlayışını liderlerine yansıtmakta ve bu liderlere kendi putları gibi tapınmaktadır.

Bir işçi memur ya da yönetici olarak modern insan işinden yabancılaşmıştır. Modern insanın amacı başkaları tarafından yatırılan sermaye kârlılık sağlamaktır, meta onun için somut bir varlık olarak önem taşımamaktadır. Yönetici insani ilişkilerden tamamen soyutlanmış olan en gayri insani ilişkiler içinde olan robotlar arasındaki ilişkilerle uğraşmasına rağmen onların insanları kullanmaları insani ilişkiler ve duyarlılık göstermek olarak algılanmaktadır.

Tüketimimiz de benzer şekilde yabancılaşmıştır; gerçek ihtiyaçlarımız damak zevkimiz, gözlerimiz ya da kulaklarımız yerine reklam sloganları tarafından yönetilmektedir.

Çalışmanın anlamsızlığı ve yabancılaşması tamamen tembelliğe özlem duymasına yol açmaktadır. Çalışma insanın kendisini bir mahkûm, bir sahtekâr gibi algılanmasına yol açtığı için insan çalışmaktan nefret etmekte, mutlak tembellik onun ideali haline dönüşmektedir. Buna göre onun herhangi bir şekilde hareket etmesine gerek bulunmamaktadır. Her şey o ünlü Kodak sloganına göre ilerlemektedir: “Siz yalnızca düğmeye basın, gerisini bize bırakın!’’ Bir prensip haline dönüşen bu eğilim, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı kitabında son derece özlü olarak ifade edilmiştir.

Yahudi Hıristiyan geleneğinin amaçlarını takip ettiğimizi, Tanrı’yı ve komşumuzu sevdiğimizi iddia ediyoruz. Hatta ümit vadeden dini bir rönesansa yol açacak bir dönemden geçmekte olduğumuz söyleniyor. Gerçeklerden bu kadar uzak olan başka bir şey olamaz. Gerçek bir dinin geleneğe ait olan sembolleri kullanıyor ve bunları yabancılaşmış olan insanın emellerine hizmet edecek formüller haline dönüştürüyoruz. Din içi boşaltılmış bir kabuk haline gelmiş ve insanı başarıya götürecek olan güçlerin artırılmasına yönelik bir yardım mekanizmasına dönüşmüştür. Tanrı ise bir iş ortağı haline gelmiştir. 

İnsan sevgisi de nadiren rastlanan bir durumdur. Robotlar robotlar sevemez, yabancılaşmış insanın da hiçbir şey umurunda değildir. Aşk uzmanları ve evlilik danışmanları tarafından tavsiye edilen şey iki insan arasında takım oyunu oluşturulmasıdır. Böylece insanlar birbirlerini geçerli tekniklerle yönlendirmektedir, bu insanların sevgisi aslında onları baş edilmesi zor olan bir yalnızlıktan kurtaracak iki kişilik bir egoizmdir. 

Bu durumda gelecekten ne beklenebilir ki? 

Teknik zeka ile mantık arasındaki uyumsuzluk bir nükleer savaşa yol açacaktır. Nükleer bir savaş sonucunda sanayi uygarlığı muhtemelen ortadan kalkacak, dünya ilkel bir tarımsal düzene geri dönecektir. Bu durum ancak şiddete dayanan merkezi bir devlet içinde gerçekleşebilecek, bu devletin merkezinin Moskova'ya da Washington'da olması çok büyük bir fark yaratmayacaktır.

Ancak ne yazıkki savaşın engellenmesi bile parlak bir gelecek vaat etmemektedir.

İnsan giderek insan gibi hareket eden makineler ve makine gibi hareket eden insanlar yaratan robotlara dönüşmektedir. Bunların zekaları gelişirken mantıkları zayıflamaktadır, bu da insanları çok büyük bir maddi güçle donatırken bu gücü kullanacak erdemden yoksun kalmaları gibi tehlikeli bir duruma yol açmaktadır.

İnsanoğlu giderek artan üretim ve refah seviyesine rağmen kişilik duygusunu her geçen gün kaybetmekte, böyle bir düşünce büyük ölçüde bilinçaltında olmasına rağmen hayatın anlamsız olduğunu hissetmektedir. 19. yüzyılda sorun Tanrı’nın ölmüş olmasıyken, 20. yüzyılda insanoğlunun ölmüş olmasıdır. 19. yüzyılda insanlık dışı olan zulüm iken 20. yüzyılda bunun yerini şizoid yabancılaşma almıştır. Geçmişteki tehlike insanların köleleştirilmesiydi, gelecekteki tehlike ise insanların robotlaşma ihtimalidir. Hiç kuşkusuz robotlar isyan etmezler, ancak insan oğlunun doğası itibarıyla robotların yaşamlarını sürdürürlerken akıl sağlıklarını korumaları mümkün değildir. Efsanelerdeki ruhu olmayan topraktan oluşmuş yaratıklara, “Golem”lere dönüşürler, anlamsız bir hayat sürdürmenin sıkıntısına dayanamayacakları için dünyalarını ve kendilerini tahrip edeceklerdir.

Savaş ve robotçuluğun alternatifi nedir acaba? 

Belki de temel olarak bunun cevabı Emerson’un “Şeyler semerde oturmakta ve insanoğlunu yönetmektedir” deyişinin tersyüz edilmesinde yatmaktadır. “İnsanoğlunu semere oturtunki şeyleri o yönetimi altına alsın”. Bu, insanoğlunu putlara iktidarsız ve mantıksız bir şekilde tapınır hale getiren yabancılaşmadan kurtulması gerektiğini söylemenin başka bir yoludur. Psikolojik alanda da insanoğlunun kendini piyasaya yönelik pasif tavırlara mahkum eden bugünkü güçleri yenerek daha olgun ve üretici bir yolu tercih etmesi gerektiği anlamına gelmektedir. İnsanoğlu kişilik duygusunu yeniden kazanarak sevme kapasitesine sahip olmalı ve çalışmayı anlamlı ve anlaşılır bir hale getirmelidir. Materyalist eğilimlerden kurtularak sevgi, gerçeklik ve adalet gibi ruhsal değerlerin onun için gerçekten önem taşıyan unsurlar olduğu bir seviyeye yükselmesi gerekmektedir.

Sadece bir alanda yaşanan gelişme diğer alanlardaki tüm gelişmeler üzerinde tahripkar bir etki yaratmaktadır. Sadece ruhsal kurtuluşla ilgili olan Yeni Ahit, Roma Katolik Kilisesi’nin kuruluşuna yol açmıştır. Sadece siyasi reformla ilgilenen Fransız Devrimi Robespierre ve Napolyon’un ortaya çıkmasına, sadece ekonomik değişimle ilgili olan sosyalizm, Stalinizm’in ortaya çıkmasına yol açmıştır. Eşzamanlı değişimi hayatın tüm alanlarına uygularken psikolojik yabancılaşma gerçeğini bertaraf edebilmek için gereken ekonomik ve siyasi değişikliklerin neler olduğunu düşünmemiz gerekmektedir. Büyük ölçekteki makine üretimi ile otomasyonun teknolojik alanda kaydettiği gelişmelere sahip çıkarken çalışma hayatını ve devleti insani ölçeklere uyarlamak için ademi merkeziyetçi bir hale getirmemiz gerekmektedir. Ekonomik alanda da sanayi demokrasisine ihtiyacımız bulunmaktadır. Etkin demokrasinin sağlanabilmesi için birbirleriyle yüze iletişim kurabilecek binlerce küçük grubun oluşması gerekmektedir. Bu gruplar bilgi sahibi olmalı, ciddi tartışmalara katılabilmeli, bunların vereceği kararlar yeniden oluşturulacak olan halkın temsil ettiği “parlementonun alt kanadının” vereceği kararlarla birleştirilmelidir. Bir kültürel Rönesans ortamı oluşturularak bu ortamda gençlerin iş eğitimi, yetişkin eğitimi ve yeni bir popüler sanat ve seküler ritüel sistemi tüm ulus çapında birlikte yürütülmelidir.

İlkel insanın doğal güçler karşısında çaresiz kalmış olması gibi, modern insan da kendi elleriyle yaratmış olduğu toplumsal ve ekonomik güçler karşısında çaresizdir. Kendi elleriyle yarattığı objelere tapınmakta, yeni putlar karşısında yerlere eğilmekte ancak ona tüm putları yok etmesini emretmiş olan Tanrı üzerine yemin etmektedir. İnsanoğlu kendi deliliğinin sonuçlarından ancak kendi varoluş koşullarından kaynaklanan insani ihtiyaçlara cevap veren sağlıklı bir toplum yaratarak kurtulabilir. Böyle bir toplumda insanlar birbirlerine sevgi bağı ile bağlıdır, toprak bağlarından çok kardeşlik ve dayanışma bağları daha büyük bir önem taşımaktadır. Bu toplum insanoğluna tahripkâr güç yerine yaratıcı güç vererek doğayı aşma imkanı sunmakta, bu toplumda insanlar kişilik bilincini toplum kurallarına körü körüne uyumu göstererek değil kendi güçlerinin öznesi olarak yaşamak suretiyle kazanmaktadır. Böyle bir toplumda bir yönlendirme ve özveri sistemi kişinin gerçekleri çarpıtma ve putlara tapınmasına neden olmaksızın varlığını sürdürmektedir.

“Günlerin sonu”,  insanların karşısına hiçbir çatışma ya da problemin çıkmayacağı mükemmel bir harmoni anlamına gelmemektedir. Tam tersine insanoğlunun kaderi, varlığının hiçbir zaman çözemeyeceği ancak uğraşmak istediği çelişkilerle kuşatılmış olmasıdır. İnsanların Aztekler tarafından dini ayinler sırasında ya da savaşlarda seküler  bir şekilde kurban edilmeleri gibi ilkel uygulamalardan kurtulmaları, doğa ile olan ilişkilerini körü körüne değil, mantıklı bir şekilde yürütmeleri gerekmektedir. Bunların gerçekleşmesi ve nesnelerin insanların putu olmaktan çıkıp hizmetkârı haline dönüşmesinden sonra insanoğlu gerçekten insani özellikler taşıyan çelişkiler ve sorunlarla uğraşmaya başlayacaklardır. İşte o zaman insanların maceraperest, cesur, yaratıcı, acı çekebilecek ve hayattan zevk alabilecek bir kapasiteye sahip olması gerekecektir. O zaman insanların güçleri ölümün değil, yaşamın hizmetinde olacaktır. Eğer insanlık tarihinin bu yeni aşaması gerçekleşecek olursa bu bir son değil, bir sonuç değil yeni bir başlangıç olacaktır.

Kaynak: Erich Fromm, İsa Dogması ve Din, Psikoloji, Kültür Yazıları, Çev. Bozkurt Leblebicioğlu, Say Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2017, ss. 93- 102


Thursday, 3 December 2020

Gerçek Oruç

 Gerçek Oruç

Avaz avaz bağırın, çekinmeyin, sesinizi boru sesi gibi yükseltin! Bana her gün danışıyor, yollarımı öğrenmekten zevk duyuyorlarmış! Doğru davranan, Tanrısı'nın buyruğundan ayrılmayan bir ulusmuş gibi... Benden adil yargılar diliyor, bana yaklaşmaktan zevk alıyorlarmış!

Diyorlar ki: ''Oruç tuttuğumuzu neden görmüyor, benliğimizi yendiğimizi neden farketmiyorsun?'' Bakın, oruç tuttuğunuz gün keyfinize bakıyor, işçilerinizi eziyorsunuz. Orucunuz kavgayla, çekişmeyle, şiddetli yumruklaşmayla bitiyor.

Bu tarz oruç tutmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz? İnsanın nefsini yenmesi gereken gün böyle mi olmalı? Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı? Siz buna mı oruç, Rabbi hoşnut eden gün diyorsunuz?

Benim istediğim oruç, haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları özgür kılmak, tutsakları salıvermek, her türlü boyunduruğu kırmak değil mi? Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? Barınaksız yoksulları evinize alır, çıplak gördüğünüzü giydirir, yakınlarınızdan yardımınızı esirgemezseniz, ışığınız tan gibi ağaracak, çabucak şifa bulacaksınız.

Doğruluğunuz önünüzden gidecek, Rabbin yüceliği ardınızdan sizi takip edecek. O zaman yardım çağrılarınıza Rab yanıt verecek, feryat ettiğinizde, ''İşte buradayım'' diyecek. Eğer boyunduruğa, başkalarını suçlamaya, kötücül konuşmalara son verirseniz, açlar uğruna kendinizi feda eder, yoksulların gereksinimini karşılarsanız, ışığınız karanlıkta parlayacak, karanlığınız gün ortası gibi ışıyacak.

Kaynak: Kitabı Mukaddes, Yeşaya 58: 1-10 

===============================

Siz ise sonradan yola gelip gözümde doğru olanı yaptınız: Hepiniz kardeşlerinizin özgürlüğünü ilan ettiniz. Önümde, bu doğrultuda bir antlaşma yapmıştınız. Ama düşüncenizi değiştirerek adıma saygısızlık ettiniz. Kendi isteğinizle özgür bıraktığınız kadın, erkek kölelerinizi geri alıp zorla köleleştirdiniz. Bu nedenle Rab diyor ki: ''Köle kardeşlerinizi, yurttaşlarınızı özgür bırakmayarak beni dinlemediniz. Şimdi ben size, ''özgürlük'' -kılıç, kıtlık ve salgın hastalıkla yok olmanız için ''özgürlük''- ilan edeceğim'', diyor Rab. Sizi dünyadaki bütün milletlere dehşet verici bir örnek yapacağım.

Antlaşmamı bozan, önümde yaptıkları antlaşmanın koşullarını yerine getirmeyen bu adamları, saray görevlilerini, kâhinleri ve bütün ülke halkını can düşmanlarının eline teslim edeceğim. Cesetleri kuşlara, yabanıl hayvanlara yem olacak. 

Kaynak: Kitabı Mukaddes, Yeremya 34: 15-17 


Tuesday, 1 December 2020

Put Nedir? Puta Tapmak Nedir? - Erich Fromm

Put Nedir? Puta Tapmak Nedir? - Erich Fromm

Demirci aletini alır, kömür ateşinde çalışır. Çekiçle demire biçim verir. Güçlü koluyla onu işler. Acıkır, güçsüz kalır, su içmeyince tükenir.

Marangoz iple ölçü alır, tahtayı tebeşirle çizer. Raspayla tahtayı biçimlendirir, pergelle işaretler, adam biçimi verir. İnsan güzelliğinde, insan yapısında evde duracak bir put yapar.

İnsan kendisi için sedir ağaçları keser, palamut, meşe ağaçları alır. Ormanda kendine bir ağaç seçer. Bir çam diker, ama ağacı büyüten yağmurdur.

Sonra ağaç odun olarak kullanılır. İnsan aldığı odunla hem ısınır, hem tutuşturup ekmek pişirir hem de bir ilah yapıp tapınır. Yaptığı putun önünde yere kapanır.

Odunun bir kısmını yakar, ateşinde et kızartıp karnını doyurur. Isınınca bir oh çeker, "Isındım, ateşin sıcaklığını duyuyorum" der.

Arta kalan odundan kendine bir ilah, bir oyma put yapar; önünde yere kapanıp ona tapınır, "Beni kurtar, çünkü ilahım sensin" diye yakarır.

Böyleleri anlamaz, bilmez. Çünkü gözleri de zihinleri de öylesine kapalı ki, görmez, anlamazlar.

Durup düşünmez, bilmez, anlamazlar ki şöyle desinler: "Odunun bir kısmını yakıp ateşinde ekmek pişirdim, et kızartıp yedim. Arta kalanından iğrenç bir şey mi yapayım? Bir odun parçasının önünde yere mi kapanayım?" Kitab-ı Mukaddes, Yeşaya 44: 12-19


Kimisi bol keseden harcadığı altından, terazide tarttığı gümüşten ücret karşılığında kuyumcuya ilah yaptırır; önünde yere kapanıp tapınır.

Onu omuzlayıp taşır, yerine koyar. Öylece durur put, yerinden kımıldamaz. Kendisine yakarana yanıt veremez, Onu sıkıntısından kurtaramaz. Kitab-ı Mukaddes, Yeşaya 46: 6-7

===================

Putperestlik nedir? Put nedir? Acaba Eski Ahid, hangi nedenle putperestliğe ilişkin tüm izlerin ortadan kaldırılması konusunda bu kadar ısrarcı bir tutum sergilemektedir? Tanrı'yla putlar arasındaki farklılıklar nelerdir? 

Aslında farklılık tek bir Tanrı ve çok sayıda put olması değildir. Gerçekten insanoğlu çok sayıdaki değil de tek bir puta tapınıyor olsaydı, tapındığı şey yine de Tanrı değil put olacaktı. Hatta hangi sıklıkla Tanrı'ya ibadet edilmesi tek bir puta, Eski Ahid'in Tanrı'sı kılığına girmiş olan bir puta tapınılmasından başka bir şey olamamıştır acaba? 

Bir putun ne olduğu konusundaki yaklaşım Tanrı'nın ne olmadığını anlamakla başlamaktadır. En yüce değer ve amaç olan Tanrı, insan, devlet, bir kurum, doğa, iktidar, mülkiyet, cinsel kudret ya da insanoğlu tarafından yapılan bir zanaat işi değildir. ''Tanrı'yı seviyorum'', ''Tanrı'yı takip ediyorum'', ''Tanrı gibi olmak istiyorum'' gibi olumlu ifadeler her şeyden önce, ''putları sevmiyor, takip ve taklit etmiyorum'' anlamına gelmektedir. 

Bir put insanoğlunun temel bir tutkusunu, toprak ana'ya geri dönmek, mal, mülk, iktidar, şöhret vb. şeylere karşı duyulan arzuyu temsil etmektedir. Bir put tarafından temsil edilen tutku aynı zamanda insanoğlunun değerler sistemi içindeki en yüce değerdir. En ilkel çamur ve tahtadan yapılan putlardan günümüzdeki devlet, lider üretim ve tüketim gibi putlaştırılmış bir Tanrı tarafından kutsanan putlara kadar devam eden insanlık tarihi esas olarak putlara tapınmanın tarihidir.

İnsanoğlu kendi tutku ve özelliklerini puta transfer eder. İnsanoğlu kendi kendini fakirleştirdikçe puta daha çok gelişir ve güçlenir. Put insanoğlunun kendi deneyiminin yabancılaşmış şeklidir. Puta tapan insanoğlu kendine tapmaktadır. Ancak bu kişilik insanoğlunun zekâsının, fiziki kuvvetinin, gücünün, namının vs. kısmî ve sınırlı bir özelliğini yansıtmaktadır. Kendini kendisinin sınırlı bir yönüyle özdeşleştirince insanoğlu kendini bu özelliklerle sınırlandırır. Bir insan olarak bütünselliğini kaybeder, gelişimi duraksar. Ancak puta boyun eğerek kendi özünü olmasa da gölgesini bulduğu için insanoğlu puta bağımlı hale gelir. 

Put bir şeydir ve canlı değildir. Tanrı ise tam tersine yaşayan/canlı bir Tanrı'dır. ''Ama gerçek Tanrı Rab'dır. O yaşayan Tanrı'dır'' (Yeremya 10: 10) ya da ''Canım Tanrı'ya, yaşayan Tanrı'ya susadı'' (Mezmur 42: 2). Tanrı'ya benzemek isteyen insanoğlu, açık bir sistemdir, kendini Tanrı'ya yaklaştırmaktadır. Putlara boyun eğen bir insan ise kapalı bir sistemdir, kendini şey haline dönüştürür. Put cansız, Tanrı'ysa canlıdır. Putperestlikle Tanrı'yı kabul etmek arasındaki fark en son tahlilde ölümü sevmekle yaşamı sevmek arasındaki farklılıktır. 

Putun insan tarafından yapılmış bir şey olduğu, kendi eliyle yaptığı şeye taptığı, onun önünde diz çöktüğü düşüncesi bir çok kez ifade edilmektedir. Yeşaya ''Kimisi bol keseden harcadığı altından, terazide tarttığı gümüşten ücret karşılığında kuyumcuya ilah yaptırır, önünde yere kapanıp tapınır. Omuzlayıp taşır, yerine koyar. Öylece durur put, yerinden kımıldamaz. Kendisine yakarana yanıt veremez, onu sıkıntısından kurtaramaz'' der. (Yeşaya 46: 6-7) Kuyumcular öyle bir tanrı yaparlar ki, o tanrı hareket edemez, cevap veremez, karşılık veremez. O ölü bir tanrıdır, insan ona boyun eğebilir ancak onunla irtibat kuramaz. Yeşaya putu son derece ironik ve farklı bir şekilde tanımlamaktadır:

Demirci aletini alır, kömür ateşinde çalışır. Çekiçle demire biçim verir. Güçlü koluyla onu işler. Acıkır, güçsüz kalır, su içmeyince tükenir. Marangoz iple ölçü alır, tahtayı tebeşirle çizer. Raspayla tahtayı biçimlendirir, pergelle işaretler, adam biçimi verir. İnsan güzelliğinde, insan yapısında evde duracak bir put yapar. İnsan kendisi için sedir ağaçları keser, palamut, meşe ağaçları alır. Ormanda kendine bir ağaç seçer. Bir çam diker, ama ağacı büyüten yağmurdur. Sonra ağaç odun olarak kullanılır. İnsan aldığı odunla hem ısınır, hem tutuşturup ekmek pişirir hem de bir ilah yapıp tapınır. Yaptığı putun önünde yere kapanır. Odunun bir kısmını yakar, ateşinde et kızartıp karnını doyurur. Isınınca bir oh çeker, "Isındım, ateşin sıcaklığını duyuyorum" der. Arta kalan odundan kendine bir ilah, bir oyma put yapar; önünde yere kapanıp ona tapınır, "Beni kurtar, çünkü ilahım sensin" diye yakarır. Böyleleri anlamaz, bilmez. Çünkü gözleri de zihinleri de öylesine kapalı ki, görmez, anlamazlar. Durup düşünmez, bilmez, anlamazlar ki şöyle desinler: "Odunun bir kısmını yakıp ateşinde ekmek pişirdim, et kızartıp yedim. Arta kalanından iğrenç bir şey mi yapayım? Bir odun parçasının önünde yere mi kapanayım?" Kitab-ı Mukaddes, Yeşaya 44: 12-19

Gerçekten de putperestliğin özelliği bundan daha sert bir üslupla ortaya konamazdı. İnsanoğlu göremediği putlara tapar ve görememek için gözlerini kapatır. 

Aynı düşünce çok güzel bir şekilde 115. Mezmur'da da ifade edilir. ''Elleri var, hissetmezler, ayakları var, yürümezler, boğazlarından ses çıkmaz. Onları yapan onlar gibi olacak.'' Bu kelimelerle Mezmur'u kaleme alan kişi putperestliğin özünü ifade etmiştir. Hem put hem de onu yapan ölüdür. Muhtemelen güçlü bir hayat sevgisi anlayışına sahip olan, Mezmur'u yazan kişinin birkaç kıta sonra şu mısraları kaleme almış olması herhalde bir rastlantı değildir. ''Ölürler, sessizlik diyarına inerler, Rabbe övgüler sunmaz.''

Şayet put insanoğlunun kendi güçlerinin yabancılaşmış bir tezahürüyse ve bu güçlerle irtibat halinde olman yolu puta boyun eğerek ona bağlanmaksa, bundan putperestliğin özgürlük ve bağımsızlıkla bağdaşmasının mümkün olamayacağı sonucu çıkmaktadır. Peygamberler putperestliği sürekli olarak kendi kendini cezalandırma ve aşağılama, Tanrı'ya ibadet edilmesini ise kendi kendini ve kendini diğerlerinden özgürleştirmek olarak nitelendirirler. s. 44

Teoloji için bir yer bulunmasa bile, kanımca ''put bilimi'' için bir yer ve ihtiyaç bulunmaktadır. ''Putlar bilimi'' putların ve putperestliğin özelliğini gözler önüne sermelidir. Günümüz de dahil olmak üzere, insanoğlunun tarihi boyunca tapınılan çeşitli putlar tespit edilmelidir. Eskiden hayvanlar, ağaçlar, yıldızlar, erkekler ve kadın şekilleri putlaştırılırdı. Onlara Baal ya da Astarte adı veriliyor, bunların yanı sıra binlerce değişik isimlerle anılıyorlardı. Günümüzde ise putlara şeref, bayrak, devlet, aile, şöhret, üretim, tüketim ve birçok değişik isim verilmektedir. Ancak resmi ibadet objesi Tanrı olduğu için günümüzün putları oldukları şey, yani insanoğlunun tapındığı gerçek objeler olarak algılanmamaktadırlar. Bu nedenle belli bir dönemde yürürlükte olan putlarını inceleyecek olan bir ''put bilimine'' ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu çerçevede putlara sunulan ibadet biçimlerinin, bunların Tanrı'ya yapılan ibadetlerle ne şekilde uzaklaştırıldığı ve Tanrı'nın kendisini nasıl olup da putlardan biri, hatta genellikle diğer putları kutsayan en üstün put haline getirildiğinin incelenmesi gerekmektedir. Azteklerin tanrıları için insanları kurban etmesiyle modern dünyadaki savaşlarda insanların ulusalcılığın ve egemen güçlerin putlarına kurban edilmesi arasında düşündüğümüz kadar büyük bir fark bulunmakta mıdır acaba? ss. 45-46


''Put bilimi'' yabancılaşmış insanın bir putperest olduğunu kanıtlayabilir. Zira insan kendi yaşayan güçlerini kendi dışındaki şeylere transfer ederek kendini fakirleştirmiştir, kendi kişiliğinin bir kısmını koruyabilmek, en son tahlilde kendi kimliğini koruyabilmek amacıyla putlara tapınmak zorundadır. ss. 46-47 

Eski Ahid ve daha sonraki Yahudi geleneği putperestliğin yasaklanmasına, Tanrı'ya ibadet edilmesi kadar, belki de daha yüksek derecede önem vermiştir. Bu gelenekte Tanrı'ya ibadet edilebilmesi için putperestliğe ait bütün izlerin kökünün kazınması gerektiği açık ve kesin bir dille ifade edilmiştir. Buna göre görülebilen ve bilinen putların yanı sıra, putperestlik davranışının, onlara itaat edilmesinin ve yabancılaşmanın ortadan kaldırılması gerekmektedir. s. 47

Gerçekten de putların teşhis edilerek putperestliğe karşı mücadele edilmesi bütün dinden ve dini bulunmayan insanları birleştirebilir. Tanrı hakkındaki tartışmalar insanları böyle bileceği gibi, insan deneyiminin gerçekliğiyle ilgili kelimelerin yerini alacak ve yeni türden putperestliklerin gelişimine yol açacaktır. Bu dindar kişilerin kendi inançlarını, Tanrı'ya inanç olarak ifade etmemeleri gerektiği anlamına gelmemektedir. Ancak inançlarının tüm putperest unsurlardan arındırılmış olması gerekmektedir. İnsanoğlu putların reddedilmesinde ve böylece yabancılaşmamış olan ortak bir inanç ile manevi açıdan bir araya gelebilir. s. 47

''Siz benim için bir din adamları krallığı ve kutsal bir ulus olacaksınız.'' (Mısır'dan Çıkış 19: 6) Eğer tüm ulus bir din adamları ulusuysa din adamlarına ihtiyaç kalmayacaktır, zira din adamlığı kavram olarak ulusun üzerinde yapılanmış ayrı bir sosyal kasta dayanmaktadır. Bu ''din adamları ulusu'' kavramı esas olarak din adamlığını reddetmektedir. Daha sonra İkinci Tapınağın Romalılar tarafından imha edilmesine kadar Yahudilerde tabii ki bir din adamlığı kurumu oluşmuş, bu kurum zaman içinde giderek güçlenmiştir. İkinci Tapınağın imha edilmesinden sonraya dinleri din adamlığı kurumundan özgürleşmiştir, çölde duyurulan fikir daha sonra yeni bir anlam kazanmıştır. Bir din adamları ulusu din adamlarının olmadığı kutsal bir ulus haline dönüşmüşlerdir. s. 101

Onların gözleriyle görebildikleri tek liderleri olan Musa dağa çıktıktan sonra halk Harun'un çevresinde toplanarak şunları söyler: ''Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap. Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Musa'ya ne oldu bilmiyoruz.'' (Mısır'dan Çıkış 32: 1) Özgürlük lideri Musa bir anda ''şu adam'' haline getirilmiştir. Mucizeler yaratan, korktukları güçlü liderleri yanlarında olduğu müddetçe halk kendini göreceli olarak güvence altında hissediyordu. Ancak birkaç gün için bile olsa ortadan kaybolunca özgürlükten korkma hastalığına yakalanırlar. Kendilerini rahatlatacak başka bir sembol arayışı içine girerler. Din adamı olan Harun'dan kendileri için bir tanrı yaratmasını isterler. Yaşamayan böyle bir tanrının ortalıktan kaybolması mümkün değildir, görülebilir olacağı için inanca gerek kalmayacaktır. Özgürlüklerine güçlü bir liderin çabalarıyla kavuşan, birçok mucize, yiyecek içecekle inançları güçlendirilen bu köleler güruhu, boyun eğecekleri görülebilen bir sembol olmadan yaşamlarını sürdürememektedirler. s. 102

Harun bu konuyu geciktirmek için onlardan altınlarını kendisine vermelerini ister. Ancak onlar güvence karşılığında altınlarını bağışlama konusunda son derece isteklidirler. Harun üzüntülü bir kalple de olsa Musa'ya olan inanç ve sadakatine kesinlikle ihanet eder. Ondan sonra birçok din adamı ve politikacının yapacağı gibi düşünceyi onu imha ederek ''kurtaracağını'' ümit etmiştir. Belki de aynı zamanda halkın birliğini sağlamak amacıyla birliğe tek başına anlam kazandıran gerçeği kurban eder. Harun onlar için altından bir buzağı put yapınca Yahudiler: ''Ey İsrailliler, sizi Mısır'dan çıkaran Tanrınız budur!'' dediler. (Mısır'dan Çıkış 32: 4) İbraniler onları Mısır'dan çıkarmış olan ''yaşayan Tanrı'' yerine altından imal edilmiş olan, cansız olduğu için onların önünden arkasından yürüyemeyen bir puta tapınmaya başlamışlardır. ss. 102-103

Musa ellerinde Tanrı'nın yazısı bulunan iki tabletle dağdan indiğinde buzağıyı ve halkın onun etrafında dans etmekte olduğunu gördü, ''çok öfkelendi, elindeki taş tabletleri fırlatıp dağın eteğinde parçaladı'' (Mısır'dan Çıkış 32: 19). O anda Musa çok kızgındır, Tanrı'nın kendi elleriyle yazmış olduğu tabletler gibi son derece kötü olan bir şeyi bile imha etmekten korkmamaktadır. Altın buzağıyı imha eder, kendi aşiretinden olan Levi'ye buzağıya tapınanları öldürmesi talimatını verir. Daha sonra Tanrı'dan halkı affetmesini ister, bunun üzerine Tanrı onları vaat edilen ülkeye götürme sözünü yeniler. s. 103

Tanrı Musa'yla yeni bir ahit yaparak ona İbranilerin götürüleceği ülkede yaşamakta olan putperest kabilelerin ülkenin dışına sürüleceği sözünü verir. Onlarla herhangi bir ahit yapılmasını yasaklayarak şu talimatı verir; onların sunaklarını yıkacak, dikili taşlarını parçalayacak, Aşera putlarını keseceksiniz, başka ilahlara tapmayacaksınız (Mısır'dan Çıkış 34: 13-14 

Bundan sonra İbraniler yıllar boyunca çölde dolaşmaya devam edecek, onlara birçok yasa ve emir tebliğ edilecektir. En sonunda devrimin son perdesinin tamamlanacağı zaman artık gelmiştir, artık Musa'nın ölmesi gerekmektedir, Ürdün'ü geçerek vaat edilen ülkeye ulaşamaz. Aslında Musa'nın kendisi de putperestlik ve köleliğin hüküm sürdüğü bir dönemde büyümüş olan bir kuşağın mensubudur. Tanrı'nın elçisi olarak yeni bir hayatın vizyonunu taşımasına rağmen, geçmişinin önüne koyduğu sınırlamalar tarafından engellenmekte ve geleceğe katılamamaktadır. Musa'nın ölümü devrimin olasılığı meselesine Eski Ahit'in verdiği yanıtı tamamlamaktadır. Devrim ancak zaman içinde aşamalar halinde gerçekleşebilecektir. Çekilen acılar isyana, isyan da kölelikten özgürleşmeye yol açar. Bir şeyden özgürleşmek en sonunda putperestliğin olmadığı yeni bir hayata ve özgürlüğe yol açabilir. Kalbin mucizevi bir şekilde değişmesi mümkün olmadığı için her kuşak ileriye doğru ancak tek bir adım atabilir. Acı çekenler devrimi başlattığında bu devrim onların geçmişlerinin taşıdığı sınırlamaların ötesine geçemez. Ancak kölelik döneminde doğmamış olan bir kuşak vadedilen ülkeyi ele geçirmeyi başarabilecektir. s. 104

Musa'nın ölümüyle birlikte kölelik ve putperestliğe karşı yapılmakta olan devrim yenilgiye uğramıştır. İnsanoğlunun kesinlik arayışı ve putlara tapınma arzusu, tanınması mümkün olmayan Tanrı'ya ve onun özgürlük arzusuna olan inançtan daha baskın çıkmıştır. Ancak bu yenilgi hangi nedenle kaçınılmaz olmuştu acaba? Tanrı insanoğlunu bağışlayıp insanoğlunun kalbini değiştirmek suretiyle onu kurtaramaz mıydı? Bu soru Eski Ahit öncesi ve sonrasındaki tarih kavramının en önemli prensibini ele almaktadır. s. 106

Gönderme yapmakta olduğum prensip insanoğlunun kendi tarihini kendisinin yaptığı ve Tanrı'nın bağışlayarak ya da baskı yaparak bu sürece müdahale müdahale etmediğidir, O insanoğlunun karakterini ya da kalbini değiştirmemektedir. ss. 106-107

Eğer Tanrı öyle arzu etmiş olsaydı Adem ve Havva'nın inançlarını değiştirebilir ve onların ''düşmesini'' engelleyebilirdi. Eğer arzu etseydi Firavun'un kalbinin katılaşmasına izin vermek yerine onun kalbini değiştirebilirdi. Altın buzağıya tapınmamaları ve vaat edilen toprakların fethinden sonra putperestliğe geri dönmemeleri için Yahudilerin kalbini değiştirebilirdi. Tanrı hangi nedenlerle bunları yapmamıştır acaba? Buna gücü yetmez miydi? Hikayenin bu şekilde gelişmiş olmasının tek bir sebebi bulunmaktadır. İnsan kendi seçimini yapmakta özgürdür ancak yaptığı seçimin sonuçlarına katlanmak zorundadır

Tanrı'nın Mısır'da yaratmış olduğu mucizelerin bu prensiple bağdaşmadığı da akla gelebilir. Ancak bu mucizeler çok da önemli değildir. Bunlar hem Mısırlıları hem de İbranileri etkilemeye yönelik taktik araçlardır. Bunlar insanları kurtaran, onun kalbini değiştiren, özünü dönüştüren şeyler değildir. Sadece güçlü bir savaş ağasının zayıf olan müttefiklerine sağladığı bir tür yardımdır. Yarattıklarına ihsan ettiği bir lütuf değildir. s. 107

Eğer Tanrı'nın insanoğlunu kendi tarihini yapması için özgür bıraktığı doğruysa, bu onun insanoğlunun kaderinin pasif bir izleyicisi olduğu, kendini tarihte vahiy etmeyen Tanrı olduğu anlamına mı gelmektedir? Bu sorunun cevabı Musa'nın ilk olduğu peygamberlerin rolü ve fonksiyonunda yatmaktadır. Tanrı'nın tarihteki rolü, elçileri olan peygamberleri göndermektir, onların dört fonksiyonu bulunmaktadır.

1- Peygamberler insanoğluna Tanrı'nın var olduğunu, O'nun tek olduğunu ve insanoğluna kendini vahiy ettiğini, insanoğlunun amacının tamamen insanlaşmak olduğunu bildirirler, bu Tanrı gibi olmak anlamına gelmektedir. 

2- İnsanoğluna seçebileceği alternatifleri ve bu alternatiflerin sonuçlarını bildirirler. Bu alternatifleri sık sık Tanrı'nın vereceği cezalar ve ödüller açısından ifade ederler. Ancak insanoğlu her zaman için kendi tavrını ortaya koyacak ve kendi seçimini yapacaktır. 

3- İnsanoğlu doğru yoldan saptığında buna karşı çıkarak bu durumu protesto ederler. Ancak yine de insanoğlunu yalnız bırakmazlar. İnsanoğlunun vicdanı olurlar, herkes susarken onlar konuşurlar. 

4- Sadece bireysel kurtuluş açısından düşünce üretmezler, bireyin kurtuluşunun toplumun kurtuluşuna bağlı olduğunu düşünürler. Onların amacı sevgi, adalet ve hakikate dayalı bir toplum yönetimi kurmaktır. Politikanın moral değerlere göre yürütülmesi ve politik hayatın bu değerlere göre gerçekleşmesi gerektiğini savunurlar. ss. 108-109

Peygamber kavramı tipik bir Kutsal Kitap kavramıdır. Peygamberler hakikati vahiy eder, Lao-Tse ve Budda da böyle yapmıştı. Ancak peygamber aynı zamanda siyasal bir liderdir, siyasal eylem ve sosyal adaletle çok yakından ilgilenmektedir. Sadece ruhani âlemle değil, her zaman için bu dünya ile de ilgilenmektedir. Başka bir deyişle, onun ruhaniyetinin her zaman için siyasal ve toplumsal boyutları da bulunmaktadır. Tanrı tarihte vahiy edildiği için peygamber siyasal bir lider olmak zorundadır. İnsanoğlu siyasal eylemlerinde doğru yoldan ayrılmayı sürdürdüğü müddetçe peygamber bir muhalif ve devrimci olmak zorundadır

Peygamber hakikati görür ve gördüğü şeyi konuşur. O ruhani güçle tarihsel kader arasındaki birbirinden ayrılması mümkün olmayan bağlantıyı görür. Toplumsal ve siyasal hakikatin altında yatan ve onunla neticelenecek olan sonuçları yani ahlaki hakikati görür. Değişim olasılıklarını ve insanların seçmesi gereken yolu görerek, gördüğünü tebliğ eder. Amos'un dediği gibi: ''Aslan kükrer de kim korkmaz? Egemen Rab söyler de kim peygamberlik etmez.'' (Amos 3: 8) s. 109

Çok eski zamanlarda bir peygambere ''geleceği gören'' anlamına gelen roeh adı verilirdi. Ancak muhtemelen İlyas'ın zamanından bu yana gören ''konuşmacı'' ya da ''sözcü'' anlamına gelen kelime kullanılmaya başlanmıştır. Gerçekten de peygamber gelecek hakkında bir şeyler söylemektedir. Ancak geleceğe ait sözleri gelecekte mutlaka olması gereken bir olayla, ona Tanrı tarafından vahiy edilmiş ve daha önceden belirlenmiş bir olay ya da astral burçlara ait bilgilerle ilgili değildir. Peygamber şu anda gelişmekte olan süreçler ve değişiklik göstermedikleri takdirde bu süreçlerin sonuçlarını daha önceden görebildiği için geleceği de görebilmektedir. Ancak peygamber hiçbir zaman için bir Kassandra değildir, kehanetleri alternatifli olarak ifade edilmektedir. ss. 109-110 

Peygamberler özgür irade ve karara pay bırakırlar. Yunus bir günahlar şehri olan Ninova'ya gönderildiği zaman kendisine verilen elçilik görevini beğenmez, o bir merhamet adamı değil, bir adalet adamıdır. Duyurusunun sonucunda bir inanç değişikliği olabileceğinden, bu nedenle de en sonunda felaket kehanetinin gerçekleşmeyeceğinden korkmaktadır. Elçilik görevinden kurtulmayı denese de bunu başaramaz. Bütün peygamberler gibi peygamber olmayı istememektedir ancak peygamber olmaktan kaçınamaz. Mesajını Ninova'ya tebliğ ettiği zaman istenmeyen sonuçlar gerçekleşir. Ninova'da yaşamakta olan insanlar inançlarını değiştirir ve Tanrı tarafından günahları affedilir. 'Yunus buna çok gücenip öfkelendi. Rab'be şöyle dua etti: ''Ah Ya Rab, ben daha ülkemdeyken böyle olacağını söylemedim mi? Bu yüzden Tarşiş'e kaçmaya kalkıştım. Biliyordum, Sen lütfeden, acıyan, tez öfkelenmeyen, sevgisi engin, cezalandırmaktan vazgeçen bir Tanrı'sın. Ya Rab, lütfen şimdi canımı al. Çünkü benim için ölmek yaşamaktan iyidir'' (Yunus 4: 1-4) Yunus merhamet ve sorumluluk duygularıyla hareket etmediği için diğer tüm peygamberlerden farklıdır. 

Tanrı'nın müdahale etmeme prensibi ve peygamberlerin rolüyle ilgili en açık örnek İbraniler Samuel'den kendilerine bir kral vermelerini istediği zaman Tanrı'nın tavrıyla ilgili kayıtlar da bulunmaktadır.

''Bu yüzden İsrail'in bütün ileri gelenleri toplanıp Rama'ya, Samuel'in yanına vardılar. Ona, "Bak, sen yaşlandın" dediler, "Oğulların da senin yolunda yürümüyor. Şimdi, öbür uluslarda olduğu gibi, bizi yönetecek bir kral ata." Ne var ki, "Bizi yönetecek bir kral ata" demeleri Samuel'in hoşuna gitmedi. Samuel Rab'be yakardı. Rab, Samuel'e şu karşılığı verdi: "Halkın sana bütün söylediklerini dinle. Çünkü reddettikleri sen değilsin; kralları olarak beni reddettiler. Onları Mısır'dan çıkardığım günden bu yana bütün yaptıklarının aynısını sana da yapıyorlar: Beni bırakıp başka ilahlara kulluk ettiler. Şimdi onları dinle. Ancak onları açıkça uyar ve kendilerine krallık yapacak kişinin nasıl yöneteceğini söyle." Samuel kendisinden kral isteyen halka Rab'bin bütün söylediklerini bildirdi. (1. Samuel 8: 4-10)

O da kralın kendilerini nasıl istismar edeceğini, erkekleri asker, kadınları hizmetkâr olarak kullanacağını, tüm mülklerinin onda birine el koyacağını, o zaman halkın nasıl feryat edeceğini anlatır. ''Bunlar gerçekleştiğinde seçtiğiniz kral yüzünden feryat edeceksiniz. Ama Rab o gün size karşılık vermeyecek.'' (1. Samuel 8: 18) 

Ne var ki, halk Samuel'in sözünü dinlemek istemedi. "Hayır, bizi yönetecek bir kral olsun" dediler. "Böylece biz de bütün uluslar gibi olacağız. Kralımız bizi yönetecek, önümüzden gidip savaşlarımızı sürdürecek." Halkın bütün söylediklerini dinleyen Samuel, bunları Rab'be aktardı. Rab, Samuel'e, "Onların sözünü dinle ve başlarına bir kral ata" diye buyurdu. Bunun üzerine Samuel İsrailliler'e, "Herkes kendi kentine dönsün" dedi. (1. Samuel 8: 19-22)

Onları protesto ettikten ve eylemlerinin sonuçlarını neler olacağına dikkat çektikten sonra artık Samuel'in yapabileceği tek şey ''onları dinlemektir.'' Buna rağmen halk krallığı tercih edecek olursa, bu onların kararlıdır ve verdikleri karardan kendileri sorumlu olacaklardır. Başka bir deyişle, tarihin kendi yasaları vardır, Tanrı bunlara müdahale etmez, bunlar aynı zamanda Tanrı'nın yasalarıdır. İnsanoğlu tarihin yasalarını anlamaya çalışırken Tanrı'yı da anlamaktadır. Siyasal eylem dini bir eylemdir, ruhani lider de aynı zamanda siyasi bir liderdir. s. 111

Yahudi geleneğinde Tanrı'nın eylemlerini taklit etmek, Tanrı'nın özü hakkında bilgi sahibi olmanın yerini almaktadır. Buna Tanrı'nın tarihteki eylemleriyle tarihte kendini vahiy etmiş olması da ilave edilmelidir. Bu düşünce iki sonuca yol açmaktadır. Bunlardan birincisi Tanrı'ya olan inancın tarihe karşı bir ilgi anlamına gelmesi, kelimenin en geniş anlamında da siyasete karşı bir ilgi anlamına gelmesidir. Bu siyasi ilgi en açık olarak peygamberlerde gözlemlenmektedir. Uzakdoğulu üstadların tam tersine peygamberler tarihsel ve siyasal kavramlarla düşünmektedirler. Burada ''siyasi'' demek, onların sadece İsrail'i etkileyen olaylarla değil de, dünyadaki bütün ulusları etkileyen olaylarla ilgileniyor olmaları anlamına, buna ilaveten tarihsel olayları yorumlarken kullandıkları kriterlerin ruhani ve dinî kriterler, adalet ve sevgi olması anlamına gelmektedir. s. 50

Kaynak: Erich Fromm, Tanrılar Gibi Olacaksınız, Eski Ahid Üzerine Radikal Bir Yorum, Çev. Bozkurt Leblebicioğlu, Say Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2019, ss. 46-

===================

Put/lar: Allah’tan Başka Tapınılan Şeyler 

Onlar, Allah’ı bırakıp da birtakım dişi (ismi verilen putlara) dua ederler. (Gerçekte) onların dua ettiği inatçı şeytandan başkası değildir. 4/Nîsa 117  “Putlara tapınmayı emreden ve süslü gösteren şeytandır. Hâliyle onun emrine itaat ederek, aslında ona ibadet etmiş olurlar.” 

De ki: “Allah’ı bırakıp, size zarar vermeye de fayda vermeye de malik olmayan varlıklara mı ibadet ediyorsunuz? Allah, O İşiten (ve dualara icabet eden) ve Her Şeyi Bilendir.” 5/Mâide 76

De ki: “Allah bizi hidayet ettikten sonra, Allah’ı bırakıpta bize hiçbir faydası ve zararı olmayan şeylere mi dua edelim? 6/En'âm 71

Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve: “Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O, onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. 10/Yûnus 18

De ki: “Sizin ortak koştuklarınız içinde ilk defa yaratacak sonra da yaratmayı tekrar edecek var mı?” De ki: “İlk defa yaratan da sonra yaratmayı tekrar edecek olan da Allah’tır.” Nasıl olur da çevrilirsiniz? 10/Yûnus 34

De ki: “Sizin ortak koştuklarınız içinde hakka iletebilecek var mı?” De ki: “Allah’tır hakka ileten.” Hakka ileten mi uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa kendisine yol gösterilmedikçe doğruyu bulamayan mı? Ne oluyor size, nasıl hüküm veriyorsunuz? 10/Yûnus 35

Dikkat edin! Göklerde ve yerde her kim varsa Allah’a aittir. Allah’ı bırakıp da O’nun dışında varlıklara dua edenler (gerçekte) ortak koştuklarına uymazlar. Onlar sadece zanna uymakta ve tahminle hareket etmektelerdir. 10/Yûnus 66

Biz, onlara zulmetmemiştik; fakat onlar, kendilerine zulmetmekteydiler. Rabbinin emri geldiğinde, Allah’ı bırakıp da dua ettikleri ilahlarının onlara hiçbir faydası olmamıştı. Bunun onlara yıkım ve hasardan başka bir katkıları olmamıştı. 11/Hûd 101

Hak olan dua Allah’adır. Onun dışında dua ettikleriyse, onların duasına hiçbir şekilde karşılık veremezler. Onların durumu, ağzına su ulaşsın diye iki avucunu suya doğru uzatmakla (yetinenin) durumu gibidir. (Oysa) o (su) asla ona ulaşmaz. Kâfirlerin (Allah’ın dışındaki varlıklara) duaları, kaybolup gidecek sapıklıktan başka bir şey değildir. (13/Ra'd 14)

De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “Allah’ı bırakıp kendilerine faydaları olmayan veya kendinden zararı defedemeyen varlıkları mı veliler edindiniz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa, Allah’a tayin ettikleri ortaklar yarattı da, yaratması birbirine mi benzedi?” De ki: “Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, tek olan, her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyendir.” 13/Ra'd 16

Hiç yaratan, yaratmayan gibi olur mu? Öğüt almaz mısınız? 16/Nahl 17

Allah’ın dışında dua ettikleri, hiçbir şey yaratamazlar. Onlar kendileri yaratılmışlardır. 16/Nahl 20

Ölüdürler, diri değil. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 16/Nahl 21

Allah’ı bırakıp da kendileri için göklerden ve yerden hiçbir rızka sahip olmayan, (olmaya da) güç yetiremeyecek şeylere ibadet ederler. 16/Nahl 73

De ki: “O'nunla beraber [tanrısal güçlere sahip olduğunu] zannettiğiniz [varlıkları] çağırın bakalım; sizden bir darlığı gidermeye ya da onu [başka bir yere] yansıtmaya güçlerinin olmadığını [göreceksiniz”]. 17/İsrâ 56

Aslında, onların bu yalvarıp yakardıkları [ve böylece azizleştirdikleri, tanrılaştırdıkları şahsiyetlerin] kendileri -içlerinden O'na en yakın olanları [bile] Rablerinin yakınlığını kazanmaya çalışırlar(dı); hem de, O'-nun rahmetini umup azabından korkarak: çünkü onun azabı gerçekten sakınılması gereken bir şeydir! 17/İsrâ 57

Hani (İbrahim) babasına demişti: “Babacığım! Niçin duymayan, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayacak şeylere ibadet ediyorsun?” 19/Meryem 42

Onlara buzağı suretinde böğüren bir heykel çıkarmış ve: “İşte sizin de Musa’nın da ilahı budur. Fakat (Musa) unuttu.” demişlerdi. 20/Tâhâ 88

Ona (bir şey dediklerinde) kendilerine cevap vermediğini, onlar için bir fayda sağlamadığını ve zararı da defedemediğini görmüyorlar mı? 20/Tâhâ 89

Yoksa onları bize karşı koruyan ilahları mı var? Onlar, kendilerine yardıma bile güç yetiremezler. Onlar bizden himaye de bulamazlar. 21/Enbiya 43

“Sen mi ilahlarımıza bunu yaptın ey İbrahim?” demişlerdi. 21/Enbiya 62

Bilakis, onların büyüğü bunu o yapmıştır. Şayet konuşabiliyorlarsa (putlara) sorun (bakalım).” 21/Enbiya 63

Demişti ki: “Yoksa Allah’ı bırakıp da size hiçbir faydası olmayan ve zararı defedemeyen şeylere mi ibadet/kulluk ediyorsunuz?” 21/Enbiya 66

Allah’ı bırakıp, kendisine hiçbir fayda ve zarar veremeyecek şeye dua eder. Bu, uzak sapıklığın ta kendisidir. 22/Hac 12

Zararı, yararından daha yakın olana dua eder. O, ne kötü bir dost ve ne kötü bir arkadaştır. 22/Hac 13

Ey insanlar! Bir örnek verildi, (dikkatle) dinleyin. Şüphesiz ki Allah’ı bırakıp da dua ettikleriniz, bir araya toplansalar bir sinek dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey çekip alacak olsa, onu kurtaramazlar. İsteyen de zayıf kaldı, istenen de... 22/Hac 73

O’nu bırakıp hiçbir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendilerine bile fayda ve zarar veremeyen, ölüm, yaşam ve yeniden diriltmeye malik olmayan ilahlar edindiler. 25/Furkân 3

Onlara: “Nerede ibadet ettikleriniz?” denir. 26/Şuarâ 92

“Allah’ın dışında... Size yardım edebilirler mi? Ya da kendilerine yardımları olur mu?” 26/Şuarâ 93

Denilir ki: “Çağırın ortaklarınızı.” Çağırırlar, fakat kendilerine cevap veremezler. Azabı da görürler. Hidayet bulmuş olsalardı (ne kaybederlerdi)? 28/Kasas 64

“Siz, ancak Allah’ı bırakıp birtakım putlara ibadet ediyor ve aslı astarı olmayan yalanlar uyduruyorsunuz. Şüphesiz ki Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, size rızık verme gücüne sahip değiller. Rızkı Allah’ın yanında arayın. O’na ibadet edin ve O’na şükredin. (Çünkü sonunda) O’na döndürüleceksiniz.” 29/Ankebût 17

Bu, Allah’ın yarattığıdır. Gösterin (bakalım) O’nun dışında neler yaratmış? Bilakis zalimler, apaçık bir sapıklık içerisindelerdir. 31/Lokmân 11

Onlara dua etseniz, duanızı işitmezler. İşitseler bile, size cevap veremezler. Kıyamet Günü şirkinizi reddederler. (Her şeyden haberdar olan) Habîr gibi kimse sana haber veremez. 35/Fâtır 14

De ki: “Allah’ın dışında dua ettiğiniz ortaklarınız hakkında görüşünüz nedir? Gösterin bana yeryüzünde ne yaratmışlar?” Yoksa onların, göklerde ortaklığı mı vardır? Ya da onlara bir kitap vermişiz de onlar apaçık bir belge üzere midirler? (Hayır, öyle değil!) Bilakis zalimler, birbirlerine aldatmaktan başka bir şey vadetmiyorlar. (35/Fâtır 40)

 “O’nu bırakıp da başka ilahlar mı edineyim? Rahmân, benim için bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati hiçbir fayda vermez, hem beni kurtaramazlar da.” 36/Yâsîn 23

Kendilerine yardım olunur umuduyla, Allah’ın dışında ilahlar edindiler. 36/Yâsîn 74

(İlah edindikleri) onlara yardıma güç yetiremez. Onlarsa ilah edindikleri için hazır edilmiş askerlerdir. 36/Yâsîn 75

(Kimseler kalmayınca) onların ilahlarına yöneldi ve: “(Şu yemeklerden) yemez misiniz?” dedi. 37/Saffât 91

 “Ne oluyor size? Konuşmuyorsunuz.” 37/Saffât 92

(Derken) onlara yöneldi ve sağ eli ile bir darbe indirdi. 37/Saffât 93

(İnsanlar) acele ile ona yöneldiler. 37/Saffât 94

Dedi ki: “Ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 37/Saffât 95

“Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” 37/Saffât 96

Şüphesiz ki İlyas, gönderilmiş resûllerdendir. 37/Saffât 123

Hani kavmine: “(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 37/Saffât 124

“Siz Ba’l'e dua edip, yaratanların en güzeli olan (Allah’ı) terk mi ediyorsunuz?” 37/Saffât 125

Onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan hiç kuşkusuz: “Allah.” derler. De ki: “Gördünüz mü Allah’ın dışında dua ettiklerinizi? Şayet Allah benim için bir zarar dileyecek olsa, onlar mı O’nun zararını giderecek? Ya da benim için rahmet dilediğinde, onlar mı O’nun rahmetine engel olacak?” De ki: “Allah bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül etsinler.”  39/Zümer 38

Allah, hak ile hükmeder. Allah’ın dışında dua ettikleriyse hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz ki Allah, işiten ve dualara icabet eden, her şeyi görendir. 40/Mü’min 20

Sonra onlara denir: “Hani, nerede ortak koştuklarınız?” 40/Mü’min 73

“Allah’ın dışında...” Derler ki: “Kaybolup gittiler. (Hakikatte) biz hiçbir şeye dua etmiyormuşuz.” İşte Allah, kâfirleri böyle saptırır. 40/Mü’min 74

De ki: “Gördünüz mü, Allah’ın dışında dua ettiklerinizi? Gösterin bana yerde ne yaratmışlar, yoksa onların göklerde ortaklığı mı var? Şayet doğru sözlülerden iseniz, önceki bir kitap ya da ilimden geriye kalan bir eser getirin bana.” 46/Ahkâf 4

Allah’ı bırakıp da (kendilerini Allah’a) yaklaştırsın diye ilah edindikleri varlıkların, onlara yardım etmesi gerekmez miydi? Bilakis, kaybolup gittiler. Bu (ilahların yardım ettiği iddiası), onların yalanları ve uydurdukları iftiralarıdır. 46/Ahkâf 28

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...