Monday, 7 December 2020

İnsanlığın Günümüzdeki Durumu – Erich Fromm

İnsanlığın Günümüzdeki Durumu – Erich Fromm

Ortaçağ dünyası tahrip edildiği zaman Batılı insan en güzel rüya ve hayallerinin nihai olarak tatmin edilebileceği bir yere doğru yol alıyormuş gibi görünüyordu. O artık totaliter bir kilisenin otoritesinden, geleneksel düşüncenin ağırlığından, henüz yarısı keşfedilmiş olan dünyanın coğrafi sınırlamalarından kendini kurtarmıştı. Oluşturduğu yeni bilim sayesinde daha önce hiç duyulmamış olan üretici güçler ortaya çıkmış, maddi dünya tamamen değişmiştir. Yaratmış olduğu siyasal sistemlerin bireyin özgür ve üretici gelişimini garanti ettiği görülmektedir. Batılı insan çalışma saatlerini atalarının hayal bile edemeyeceği ölçüde kısaltmış, diğer faaliyetlere ayrılan saatlerini artırmıştır. 

Buna rağmen bugün neredeyiz acaba?

İnsan oğlunun durumu, 16. 17. ve 18. yüzyıllardaki beklentilerini gerçekleştirme noktasından çok uzaktır. 

İnsanoğlunun kişiliği kendi elleriyle yaratmış olduğu dünyanın talepleri tarafından şekillendirilmiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda orta sınıfın toplumsal karakteri son derece güçlü sömürücü ve istifçi özellikler sergilemekteydi. Bu kişilik yapısı başkalarını sömürme ve onlardan daha fazla kâr elde etmek için kazançlarını çoğaltma isteğinden kaynaklanmaktaydı. 20. yüzyıldaysa insanın kişiliği giderek pasifleşmeye ve piyasanın değerleriyle örtüşmeye başladı. Çağdaş insan boş vakitlerinin büyük bir kısmını pasif bir şekilde geçirmektedir. O artık ebedi bir müşteridir; yiyecek, içecek, sigara, ders, seyahat, kitap, film “satın almakta”; tüm bunları tüketmekte, yiyip yutmaktadır. Dünya onun iştahını tatmin etmek için büyük bir nesne, büyük bir şişe, büyük bir elma, büyük bir memedir. İnsanoğlu süt çocuğu haline gelmiştir; sürekli olarak beklenti içindedir ve sürekli olarak hayal kırıklığına uğramaktadır.

Piyasada artık sadece metalar arz edilip satılmamaktadır, emek de bir meta haline dönüşmüş olup aynı serbest rekabet koşulları çerçevesinde işgücü piyasasında satılmaktadır. Ancak piyasa sistemi metalar ve emeğin ekonomik alanının ötesine geçmiştir. İnsanoğlu kendisini bir meta haline dönüştürmüş, kendi hayatını kârlılığa yatırım yapılacak bir şey olarak yaşamaktadır. Eğer bu konuda “başarılı” olursa hayatı anlam kazanır, aksi taktirde “başarısız” olacaktır. Onun “değerini” satılabilir olmak belirlemektedir, sevgi ve mantıkla ilgili insani özellikleri hiçbir anlam taşımamaktadı. Bu nedenle kendi değeri dışsal faktörlere, başarısına ve diğerlerinin kendisi hakkında vereceği hükümlere bağlıdır. Diğer kişilere bağımlıdır, kendi güvenliği topluma uyum göstermesine, sürüden iki adımdan fazla ula uzaklaşmamasına bağlıdır.

Toplumumuz işleyişini düzgün bir şekilde sürdürebilmek için ne türden insanlara gereksinim duymaktadır acaba?  

Daha fazla tüketme arzusu taşıyan, tercihleri kolaylıkla etki etki altına alınabilen ve önceden tahmin edilebilecek insanlara gereksinim duyulmaktadır. Kendini herhangi bir otorite, prensip ya da inanca bağlı görmeyen, özgür ve bağımsız olduğunu hisseden ancak yine de kumanda altına alınmaya istekli, kendisinden bekleneni yapmaya hazır, toplumsal makineyle sürtüşme yaşamadan ona uyum sağlayabilecek insanlara gereksinim duyulmaktadır. Bunlar güç kullanmaksızın, bir lidere gereksinim duymaksızın yönlendirilebilecek; hareket etmek, bir işe yaramak, ileri gitmek dışında hiçbir amaç için harekete geçmesi mümkün olmayan insanlardır. Modern sanayicilik anlayışı bu tür bir insanı yaratma konusunda başarılı sağlamıştır, o insan artık yabancılaşmış bir robottur. Kendi eylem ve güçlerinin kendisinden yabancılaşmış olması anlamında yabancılaşmıştır, bunlar artık onun üzerinde ve onun karşısında durmaktadır, onun tarafından yönetilmekten çok bunlar insanı yönetmektedir. Kendine ait olan yaşamsal güçler şeylere ve kurumlara dönüşmüş, putlaştırılmıştır. İnsanoğlunun kendi çabalarının sonucu olarak değil, ondan farklı bir şeymiş gibi yaşanmakta, insanoğlu bunlara tapınmakta ve boyun eğmektedir. Yabancılaşmış insan kendi elleriyle yaratmış olduğu şeylerin önünde diz çökmektedir. Kendi yaratmış olduğu putlar, yabancılaşmış bir şekilde kendi yaşamsal güçlerini temsil etmektedir. Kendini kendi güç ve zenginliklerinin taşıyıcısı olarak değil kendi yaşamsal özünü yansıtmış olduğu kendi dışındaki şeylere bağımlı, fakirleşmiş bir “şey” olarak gerçekleştirmektedir.

İnsanın toplumsal duyguları devlete yansıtılmaktadır, o bir yurttaş olarak arkadaşları için canını bile vermeye isteklidir, özel bir birey olarak ise kişisel egoist kaygılar tarafından yönetilmektedir. Devleti kendine ait toplumsal duyguların somutlaşmış bir ifadesi haline getirilmiş olduğu için devlete ve onun sembollerine tapınmaktadır. İktidar, bilgelik ve cesaret anlayışını liderlerine yansıtmakta ve bu liderlere kendi putları gibi tapınmaktadır.

Bir işçi memur ya da yönetici olarak modern insan işinden yabancılaşmıştır. Modern insanın amacı başkaları tarafından yatırılan sermaye kârlılık sağlamaktır, meta onun için somut bir varlık olarak önem taşımamaktadır. Yönetici insani ilişkilerden tamamen soyutlanmış olan en gayri insani ilişkiler içinde olan robotlar arasındaki ilişkilerle uğraşmasına rağmen onların insanları kullanmaları insani ilişkiler ve duyarlılık göstermek olarak algılanmaktadır.

Tüketimimiz de benzer şekilde yabancılaşmıştır; gerçek ihtiyaçlarımız damak zevkimiz, gözlerimiz ya da kulaklarımız yerine reklam sloganları tarafından yönetilmektedir.

Çalışmanın anlamsızlığı ve yabancılaşması tamamen tembelliğe özlem duymasına yol açmaktadır. Çalışma insanın kendisini bir mahkûm, bir sahtekâr gibi algılanmasına yol açtığı için insan çalışmaktan nefret etmekte, mutlak tembellik onun ideali haline dönüşmektedir. Buna göre onun herhangi bir şekilde hareket etmesine gerek bulunmamaktadır. Her şey o ünlü Kodak sloganına göre ilerlemektedir: “Siz yalnızca düğmeye basın, gerisini bize bırakın!’’ Bir prensip haline dönüşen bu eğilim, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı kitabında son derece özlü olarak ifade edilmiştir.

Yahudi Hıristiyan geleneğinin amaçlarını takip ettiğimizi, Tanrı’yı ve komşumuzu sevdiğimizi iddia ediyoruz. Hatta ümit vadeden dini bir rönesansa yol açacak bir dönemden geçmekte olduğumuz söyleniyor. Gerçeklerden bu kadar uzak olan başka bir şey olamaz. Gerçek bir dinin geleneğe ait olan sembolleri kullanıyor ve bunları yabancılaşmış olan insanın emellerine hizmet edecek formüller haline dönüştürüyoruz. Din içi boşaltılmış bir kabuk haline gelmiş ve insanı başarıya götürecek olan güçlerin artırılmasına yönelik bir yardım mekanizmasına dönüşmüştür. Tanrı ise bir iş ortağı haline gelmiştir. 

İnsan sevgisi de nadiren rastlanan bir durumdur. Robotlar robotlar sevemez, yabancılaşmış insanın da hiçbir şey umurunda değildir. Aşk uzmanları ve evlilik danışmanları tarafından tavsiye edilen şey iki insan arasında takım oyunu oluşturulmasıdır. Böylece insanlar birbirlerini geçerli tekniklerle yönlendirmektedir, bu insanların sevgisi aslında onları baş edilmesi zor olan bir yalnızlıktan kurtaracak iki kişilik bir egoizmdir. 

Bu durumda gelecekten ne beklenebilir ki? 

Teknik zeka ile mantık arasındaki uyumsuzluk bir nükleer savaşa yol açacaktır. Nükleer bir savaş sonucunda sanayi uygarlığı muhtemelen ortadan kalkacak, dünya ilkel bir tarımsal düzene geri dönecektir. Bu durum ancak şiddete dayanan merkezi bir devlet içinde gerçekleşebilecek, bu devletin merkezinin Moskova'ya da Washington'da olması çok büyük bir fark yaratmayacaktır.

Ancak ne yazıkki savaşın engellenmesi bile parlak bir gelecek vaat etmemektedir.

İnsan giderek insan gibi hareket eden makineler ve makine gibi hareket eden insanlar yaratan robotlara dönüşmektedir. Bunların zekaları gelişirken mantıkları zayıflamaktadır, bu da insanları çok büyük bir maddi güçle donatırken bu gücü kullanacak erdemden yoksun kalmaları gibi tehlikeli bir duruma yol açmaktadır.

İnsanoğlu giderek artan üretim ve refah seviyesine rağmen kişilik duygusunu her geçen gün kaybetmekte, böyle bir düşünce büyük ölçüde bilinçaltında olmasına rağmen hayatın anlamsız olduğunu hissetmektedir. 19. yüzyılda sorun Tanrı’nın ölmüş olmasıyken, 20. yüzyılda insanoğlunun ölmüş olmasıdır. 19. yüzyılda insanlık dışı olan zulüm iken 20. yüzyılda bunun yerini şizoid yabancılaşma almıştır. Geçmişteki tehlike insanların köleleştirilmesiydi, gelecekteki tehlike ise insanların robotlaşma ihtimalidir. Hiç kuşkusuz robotlar isyan etmezler, ancak insan oğlunun doğası itibarıyla robotların yaşamlarını sürdürürlerken akıl sağlıklarını korumaları mümkün değildir. Efsanelerdeki ruhu olmayan topraktan oluşmuş yaratıklara, “Golem”lere dönüşürler, anlamsız bir hayat sürdürmenin sıkıntısına dayanamayacakları için dünyalarını ve kendilerini tahrip edeceklerdir.

Savaş ve robotçuluğun alternatifi nedir acaba? 

Belki de temel olarak bunun cevabı Emerson’un “Şeyler semerde oturmakta ve insanoğlunu yönetmektedir” deyişinin tersyüz edilmesinde yatmaktadır. “İnsanoğlunu semere oturtunki şeyleri o yönetimi altına alsın”. Bu, insanoğlunu putlara iktidarsız ve mantıksız bir şekilde tapınır hale getiren yabancılaşmadan kurtulması gerektiğini söylemenin başka bir yoludur. Psikolojik alanda da insanoğlunun kendini piyasaya yönelik pasif tavırlara mahkum eden bugünkü güçleri yenerek daha olgun ve üretici bir yolu tercih etmesi gerektiği anlamına gelmektedir. İnsanoğlu kişilik duygusunu yeniden kazanarak sevme kapasitesine sahip olmalı ve çalışmayı anlamlı ve anlaşılır bir hale getirmelidir. Materyalist eğilimlerden kurtularak sevgi, gerçeklik ve adalet gibi ruhsal değerlerin onun için gerçekten önem taşıyan unsurlar olduğu bir seviyeye yükselmesi gerekmektedir.

Sadece bir alanda yaşanan gelişme diğer alanlardaki tüm gelişmeler üzerinde tahripkar bir etki yaratmaktadır. Sadece ruhsal kurtuluşla ilgili olan Yeni Ahit, Roma Katolik Kilisesi’nin kuruluşuna yol açmıştır. Sadece siyasi reformla ilgilenen Fransız Devrimi Robespierre ve Napolyon’un ortaya çıkmasına, sadece ekonomik değişimle ilgili olan sosyalizm, Stalinizm’in ortaya çıkmasına yol açmıştır. Eşzamanlı değişimi hayatın tüm alanlarına uygularken psikolojik yabancılaşma gerçeğini bertaraf edebilmek için gereken ekonomik ve siyasi değişikliklerin neler olduğunu düşünmemiz gerekmektedir. Büyük ölçekteki makine üretimi ile otomasyonun teknolojik alanda kaydettiği gelişmelere sahip çıkarken çalışma hayatını ve devleti insani ölçeklere uyarlamak için ademi merkeziyetçi bir hale getirmemiz gerekmektedir. Ekonomik alanda da sanayi demokrasisine ihtiyacımız bulunmaktadır. Etkin demokrasinin sağlanabilmesi için birbirleriyle yüze iletişim kurabilecek binlerce küçük grubun oluşması gerekmektedir. Bu gruplar bilgi sahibi olmalı, ciddi tartışmalara katılabilmeli, bunların vereceği kararlar yeniden oluşturulacak olan halkın temsil ettiği “parlementonun alt kanadının” vereceği kararlarla birleştirilmelidir. Bir kültürel Rönesans ortamı oluşturularak bu ortamda gençlerin iş eğitimi, yetişkin eğitimi ve yeni bir popüler sanat ve seküler ritüel sistemi tüm ulus çapında birlikte yürütülmelidir.

İlkel insanın doğal güçler karşısında çaresiz kalmış olması gibi, modern insan da kendi elleriyle yaratmış olduğu toplumsal ve ekonomik güçler karşısında çaresizdir. Kendi elleriyle yarattığı objelere tapınmakta, yeni putlar karşısında yerlere eğilmekte ancak ona tüm putları yok etmesini emretmiş olan Tanrı üzerine yemin etmektedir. İnsanoğlu kendi deliliğinin sonuçlarından ancak kendi varoluş koşullarından kaynaklanan insani ihtiyaçlara cevap veren sağlıklı bir toplum yaratarak kurtulabilir. Böyle bir toplumda insanlar birbirlerine sevgi bağı ile bağlıdır, toprak bağlarından çok kardeşlik ve dayanışma bağları daha büyük bir önem taşımaktadır. Bu toplum insanoğluna tahripkâr güç yerine yaratıcı güç vererek doğayı aşma imkanı sunmakta, bu toplumda insanlar kişilik bilincini toplum kurallarına körü körüne uyumu göstererek değil kendi güçlerinin öznesi olarak yaşamak suretiyle kazanmaktadır. Böyle bir toplumda bir yönlendirme ve özveri sistemi kişinin gerçekleri çarpıtma ve putlara tapınmasına neden olmaksızın varlığını sürdürmektedir.

“Günlerin sonu”,  insanların karşısına hiçbir çatışma ya da problemin çıkmayacağı mükemmel bir harmoni anlamına gelmemektedir. Tam tersine insanoğlunun kaderi, varlığının hiçbir zaman çözemeyeceği ancak uğraşmak istediği çelişkilerle kuşatılmış olmasıdır. İnsanların Aztekler tarafından dini ayinler sırasında ya da savaşlarda seküler  bir şekilde kurban edilmeleri gibi ilkel uygulamalardan kurtulmaları, doğa ile olan ilişkilerini körü körüne değil, mantıklı bir şekilde yürütmeleri gerekmektedir. Bunların gerçekleşmesi ve nesnelerin insanların putu olmaktan çıkıp hizmetkârı haline dönüşmesinden sonra insanoğlu gerçekten insani özellikler taşıyan çelişkiler ve sorunlarla uğraşmaya başlayacaklardır. İşte o zaman insanların maceraperest, cesur, yaratıcı, acı çekebilecek ve hayattan zevk alabilecek bir kapasiteye sahip olması gerekecektir. O zaman insanların güçleri ölümün değil, yaşamın hizmetinde olacaktır. Eğer insanlık tarihinin bu yeni aşaması gerçekleşecek olursa bu bir son değil, bir sonuç değil yeni bir başlangıç olacaktır.

Kaynak: Erich Fromm, İsa Dogması ve Din, Psikoloji, Kültür Yazıları, Çev. Bozkurt Leblebicioğlu, Say Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2017, ss. 93- 102


No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...