Saturday, 23 December 2023

Nasıralı İsa, İnsanlık İçin Asil Bir Derstir, Her Zaman ve Her Yerde - Atilla Fikri Ergun

Nasıralı İsa, İnsanlık İçin Asil Bir Derstir, Her Zaman ve Her Yerde

Gelişiyle birlikte hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı, takvimlere düşmesiyle birlikte tarihin kendisinden önce ve sonra olarak iki kısma ayrıldığı Nasıralı İsa’nın içe/öze/ruha bakan, tutum ve davranışlara yansıması (hayatı şekillendirmesi) gereken örnekliğine, özellikle “öteki” olarak görülen insanlara nasıl yaklaştığına, iç görü ve duyarlılığımızı nasıl zenginleştirdiğine, duvarları yıkarak önümüzde nasıl bir yol açtığına ve bu fani dünyada olan bitenleri anlamak için nasıl farklı bir yol önerdiğine odaklanmaya çalıştım. Bunlar, aynı zamanda bize bizi anlatan, herkesin kendisinden bir şeyler bulacağı anlatılardır.

Dikkat edilmesi gereken noktalar var. Öncelikle, İsa hiçbir öğreti kurmadı, ama (yapılması gerekenleri) aktif olarak gösterdi. Yani asıl soru, “İsa ne yaptı?” sorusudur. Dolayısıyla, bu, İsa’nın faaliyetlerinden hareketle yapılan manevi-ahlaki bir okumadır. 

İkincisi, diğer tüm dinler dolaylı konuşur; kurucusu bir yana çekilir ve bir başka konuşmacıyı takdim eder. Bu nedenle onlar, kendileri de dine aittir — yalnızca Hristiyanlık doğrudan hitaptır. İsa’da Tanrı’yı dolaylı değil, doğrudan dinleriz, bir diğer ifadeyle, O, İsa’da bize dolaylı olarak değil, doğrudan hitap eder, arada “vahiy ileten bir aracı” yoktur; İsa’nın kendisi Söz’dür — Bedenlenmiş Kelâm/Tenleşmiş Söz.

Üçüncüsü, İsa ile günümüzün seküler-liberal karakteri arasında uzaktan yakından hiçbir benzerlik yoktur. İsa’nın eşsiz merhameti, bariz günahkârlıktan asla etkilenmemiştir, bununla birlikte, İsa, günahı hiçbir zaman onaylamamıştır — günaha hayır, günahkâra evet. Tövbe gereklidir [Markos: 1: 14-15], herkese gelişigüzel dağıtılan, kolay elde edilen, deyim yerindeyse, ucuza kapatılan bir “kurtuluş” yoktur ve bu anlaşılmadıkça, İsa günahı onaylamış/onaylıyormuş gibi yanlış bir izlenime kapılma ihtimali oldukça yüksektir.

I–Vergi Memurları ve Günahkârlar

Bu bölümde ele alınan anlatı, aynı zamanda Matta’nın [namıdiğer Levi] öğrencilere katılmasının kısa hikâyesidir. Günümüz dünyasında dini ya da ulusal, siyasi, ideolojik duvarlar örmeye devam ediyoruz, dünya genelinde olduğu gibi, yaşadığımız coğrafyada da haklarında peşin hüküm verilen, çeşitli nedenlerle dışlanan, ötekileştirilmekten muztarip insanlar var, “bizden”, bize benzeyen ya da bizim gibi olanların dışındaki insanlar makbul değil. Hiçbir ayrım yapmaksızın “ötekilerin” sorunlarıyla ilgilenen birtakım dayanışma gruplarının hakkını teslim etmekle birlikte, bu insanların yaralarını onaracak, onları bütünleştirecek kuşatıcı bir çağrıya ise henüz rastlamadık.

İncil’in ilgili anlatısında, İsa, vergi toplama yerinde oturan birini görür, bu kişi Matta’dır, ona “Ardımdan gel!” der, Matta her şeyi bırakır, kalkıp İsa’nın ardından gider. Daha sonra Matta’nın evinde sofraya otururlar, birçok vergi memuru ve günahkâr da gelip İsa ve öğrencileriyle birlikte sofraya oturur. Dini kurallara sıkı sıkıya bağlı olan Ferisiler, İsa’nın öğrencilerine “Sizin öğretmeniniz neden vergi görevlileri ve günahkârlarla birlikte yemek yiyor?” diye sorarlar. İsa bunu duyunca, şunları söyler: “Sağlamların değil, hastaların hekime ihtiyacı var. Gidin de, ‘Ben kurban değil, merhamet isterim’ sözünün anlamını öğrenin. Çünkü ben doğru kişileri (Salihleri) değil, günahkârları çağırmaya geldim[Matta: 9: 9-13; Ayrıca bakılabilir: Markos: 2: 13-17, Luka: 5: 27-32, Matta ile Levi aynı kişidir, Yeni Ahit’te iki isimli birçok kişi vardır].

Bu anlatıda, dini-siyasi ve sosyal boyuta sahip açık bir ayrımcılıkla karşı karşıyayız. Ferisilerin ve genel olarak Yahudilerin gözünde olay son derece vahimdir. Bunu anlayabilmek için önce o ortamda vergi memurluğu yapmanın ne anlama geldiğini bilmek gerekir. Vergi memurları kesinlikle nefret edilen, kin güdülen insanlardı, çünkü onlar, Romalılar için çalışan Yahudilerdi. Romalılar onlara gerçek bir ücret ödemezlerdi, ekstra para almaları ve bir kısmını kendilerine ayırmaları gerekiyordu ve birçok vergi memuru, çok fazla vergi alarak bu sistemi kötüye kullandı. Dolayısıyla, vergi memurları, Romalılar adına Yahudileri, yani Tanrı’nın Seçilmiş Halkı’nı soyan, sömüren insanlardı ve bu da onları açıkça ahlaksız, alçak ve hain yapıyordu. Ancak havari olarak seçilen Matta, bir vergi memurudur. İsa, onu yargılamaz, aksine, böyle birine “Ardımdan gel/Beni takip et!” demektedir. Öğrencileriyle birlikte onun evinde sofraya oturur, üstelik birçok vergi memuru ve günahkâr da gelip onlara katılır. Yahudilerin bunu kabul etmeleri çok zordur, bu insanlarla oturup yemek yemek olacak şey değildir.

İsa, günahı onaylamamakla birlikte sofraya oturduğu bu insanlara ahlaksız suçlular, alçaklar, hainler olarak yaklaşmaz, onlarda dini, ulusal ya da toplumsal bir “öteki” görmez, onları insan olarak görür ve insanlar, hastalığa yakalanabilirler. İsa, kimin ne olduğunu iyi bildiği gibi, ne yaptığını da gayet iyi biliyordu. Hekimin işi hastaları iyileştirmektir, sağlam olanların hekime ihtiyaçları yoktur, onlar zaten sağlamdır. Bir sonraki cümlede, İsa, Eski Ahit: Hoşea: 6: 6 ve Yeşaya: 1: 11-17’ye –ki, Hoşea’dan daha öncedir- gönderme yapmaktadır: Gidin de, “Ben kurban değil, merhamet isterim” sözünün anlamını öğrenin.” İsa, aynı cümleyi Matta: 12: 7’de tekrarlar. Ahlak yasası, törensel yasaya, merhamet eylemleri, dışsal olarak yerine getirilen dini görevlerden üstündür. Biçimciliğe, birtakım dışsal eylemlere, katılığa, peşin hükme, kınamaya, yargılamaya, sevgisizliğe, nefrete, acımasızlığa, dışlamaya ya da ötekileştirmeye gerek yok, bunlar çözüm değil, merhamet gerekli ve merhamet, yargılamaya izin vermez. Merhamet gereği O’nun çağrısı günahkârlaradır (son cümle), onlarla oturur kalkar ve bu, bir merhamet eylemidir, çünkü İsa, yargılamaya değil, kurtarmaya gelmiştir, sözlerini işitip de onlara uymayanı dahi yargılamaz [Yuhanna: 12: 47: “Sözlerimi işitip de onlara uymayanı ben yargılamam. Çünkü ben dünyayı yargılamaya değil, dünyayı kurtarmaya geldim.”

II–Vergi Memurlarının Başı (Baş Tahsildar) Zakkay

İncil’in bir başka anlatısında, İsa, Celile’den Kudüs’e giderken Eriha’ya girer, kentin içinden geçerken, orada vergi memurlarının başı olan, Zakkay adında zengin bir adam, İsa’nın kim olduğunu görmek ister, ancak boyu kısa olduğu için kalabalıktan ötürü O’nu göremez. İsa’yı görebilmek için O’nun önünden koşarak, bir yabanıl incir ağacına tırmanır, çünkü İsa oradan geçecektir. İsa oraya varınca, yukarı bakar ve “Zakkay, çabuk aşağı in!” der, “Bugün senin evinde kalmam gerekiyor.” Bunun üzerine Zakkay hızla aşağı iner ve sevinç içinde İsa’yı evine buyur eder. Bunu gören herkes söylenmeye başlar: Gidip günahkâr birine konuk oldu! Zakkay ayağa kalkıp, İsa’ya malının yarısını yoksullara verdiğini, bir kimseden haksızlıkla bir şey almışsa, dört katını geri vereceğini söyler. Bunun üzerine İsa şöyle der: Bu ev bugün kurtuluşa kavuştu. Çünkü bu adam da İbrahim’in oğludur. Nitekim İnsanoğlu, kaybolanı arayıp kurtarmak için geldi. [Luka:19: 1-10]

Zakkay daha beter bir adamdır, çünkü o, sadece bir vergi memuru değildir, aynı zamanda vergi memurlarının başıdır, yani şebekenin başındaki adam — toplumsal günahkârlığın en üst örneklerinden biri. İsa, onun kim olduğunu gayet iyi biliyordu, ancak herkesin sadece aşağılık bir adam, bir hain gördüğü yerde, O, sadece bir insan görür ve toplumsal günahkârlığın en üst örneklerinden biri olan bu adama, onun evinde misafir olması gerektiğini söyler. Bir başkasının evinde misafir olmak, onunla yakın bir insani ilişki kurmak demektir.

Zakkay’ın tutum ve davranışlarında üzerinde durulması gereken noktalar var. Bu adam, İsa’ya ilgi duydu, O’nu görebilmek için önünden koşarak bir ağaca tırmandı — vergi memurlarının başı olan, tanınmış, zengin bir adam, İsa’yı görebilmek için bir çocuk gibi ağaca tırmanıyor. Zakkay, hiçbir bahane öne sürmez, yaptığı işin ne olduğunu, ne anlama geldiğini ve bedel ödemesi gerektiğini çok iyi bilmektedir. Malının yarısını yoksullara bağışlar ve kimden haksız yere bir şey aldıysa ona dört katını geri vereceğini ilan eder. Bu, kanunun öngördüğünden çok daha fazla bir geri ödemedir. Bunun üzerine, İsa, kurtuluşu ilan eder: Bu ev bugün kurtuluşa kavuştu! Çünkü Zakkay da İbrahim’in oğludur. Bir insan ve iman ailesinin bir üyesi. Son cümle İsa’nın misyonunu apaçık ortaya koyar: İnsanoğlu kaybolanı arayıp kurtarmak için geldi. [Ayrıca bakılabilir: Luka: 15: 11-31, kaybolan oğul/müsrif oğul kıssası].

III–Ferisi ile Vergi Memuru – Vergi Memurları ve Fahişeler

İsa, kendi doğruluklarına güvenip başkalarına tepeden bakan bazı kişiler için bir benzetme yapar. Biri Ferisi, öbürü vergi görevlisi iki kişi dua etmek üzere tapınağa çıkarlar. Ferisi ayakta kendi kendine şöyle dua eder: Tanrım, öbür insanlara –soygunculara, hak yiyenlere, zina edenlere- ya da şu vergi görevlisine benzemediğim için sana şükrederim. Haftada iki gün oruç tutuyor, bütün kazancımın ondalığını veriyorum. Vergi görevlisi ise uzakta durur, gözlerini göğe kaldırmak bile istemez, ancak göğsünü döverek, “Tanrım, ben günahkâra merhamet et” der. İsa, Ferisinin değil, vergi memurunun aklanmış olarak evine döndüğünü söyler, çünkü kendini yücelten herkes alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir. [Luka: 18: 9-14]

Tanrı bizi nasıl değerlendirir? Tanrı’nın insanda görmek istediği nedir? Kim aklanacak? İnsanlara hangi gözle bakmalı, onlara nasıl yaklaşmalıyız? İsa’nın benzetmesi bu soruların hepsini yanıtlar. Bu benzetmede biri dini kurallara sıkı sıkıya bağlı, diğeri ise deyim yerindeyse boğazına kadar günaha batmış olan iki adam var. İsa, Ferisi ile vergi memuru karakterlerini özellikle kullanıyor, çünkü bunlar –görünürde- dini bağlılığı ve günahkârlığı temsil ediyorlar. Tanrı’nın huzurunda kendisiyle gurur duyan Ferisi dua ettiğini sanıyor, günahkâr vergi memuru ise Tanrı’dan merhamet dileniyor — kibre karşı alçakgönüllülük. Olağan bir dini uygulama sırasında, Tanrı’nın karşısında kendini öven, kaçındığı günahları, tuttuğu orucu, verdiği ondalığı öne sürerek, kendini makbul göstermeye çalışan Ferisi kendinden ve dahi Tanrı’dan habersizdir. Buna karşın, yaptığı işin, işlediği günahların farkında olan, Tanrı’dan utandığı için başını önüne eğen ve göğsünü döverek merhamet dilenen vergi memuru, kendini, dolayısıyla Tanrı’yı bilmektedir. Günün sonunda Tanrı’nın hoşnut olduğu, akladığı, yücelttiği kişi vergi memurudur.

İncil’deki bir başka anlatıda, İsa, tapınakta baş kâhinler ve halkın ileri gelenleriyle tartışırken, onlara vergi memurları ve fahişelerin onlardan önce Göklerin Egemenliği’ne girdiklerini söyler [Matta: 21: 28-32: İsa da onlara, “Size doğrusunu söyleyeyim, vergi görevlileriyle fahişeler, Tanrı’nın Egemenliği’ne sizden önce giriyorlar” dedi. “Yahya size doğruluk yolunu göstermeye geldi, ona inanmadınız. Oysa vergi görevlileriyle fahişeler ona inandılar. Siz bunu gördükten sonra bile pişman olup ona inanmadınız.”]. Yahudi, Gentile, vergi memuru, fahişe, O, kimseyi dışlamaz, mahkûm etmez; affeder, onarır, bütünleştirir. İsa’nın örnekliğini takip eder, insanlara O’nun gözüyle bakarsak, kimseyi yargılayamayız, üstünlük iddiasında bulunarak, aşağılamaya, tahakküme kalkışamayız; aidiyetlerin ya da mensubiyetlerin yüceltilmesi, şekilci dindarlık, ikiyüzlü “ahlaklılık”, bunların hepsi yozlaşmadır, sürekli sorun yaratır.

IV–Kuyudaki Kadın

Tarihte çeşitli nedenlerle birbirine karşı iyi duygular beslemeyen insan toplulukları hep var olmuştur. Küçük-büyük insan toplulukları arasında meydana gelen anlaşmazlıklar duygusal ve pratik açıdan bir dizi yıkıcı sonuç doğurabilir, geçmişte ve günümüzde bunun sayısız örneği vardır. Günümüz dünyasında farklı coğrafyalarda yaşayan, tarihten miras aldıkları düşmanlıkları devam ettirmekte kararlı olan küçük-büyük insan toplulukları bulunmaktadır ve bunların önemli bir bölümü aynı sınırlar içerisinde yaşamaktadır.

Bu bölümde, İsa’nın, Yahudiler için kelimenin tam anlamıyla “öteki” olan bir insan topluluğuna yönelik yaklaşımını ele alacağım. Sözü edilen bu “öteki” Samiriyelilerdir. Samiriyelilerin kökenlerine ya da kim olduklarına ilişkin farklı görüşler vardır, ancak burada bu konuya girmeyeceğim. Konunun anlaşılması için şu kadarını söylemek gerekir ki, Yahudiler ile Samiriyeliler arasındaki sorunun kökleri oldukça derindi ve hor görme karşılıklıydı.

Samiriyelilerin dini sistemleri Ortodoks Yahudilik’ten büyük ölçüde farklıydı. Musa’nın dinini yalnızca kendilerinin koruduğuna inanıyorlardı. Sadece Musa’nın beş kitabından oluşan Tevrat’ın kendilerine özgü versiyonunu (Samaritan Pentateuch) kabul ettiler. Samiriyelilere göre, Tanrı’nın Tapınak için seçtiği yer Gerizim Dağı’dır, bu nedenle Gerizim Dağı’nı merkez kabul ederek, Kudüs’te (Sion Dağı’nda) tapınmayı reddettiler. Babil Sürgünü’nden geri dönen Yahudilerin Kudüs’ü ve tapınağı yeniden inşa etmelerine karşı çıktılar ve bu yeniden canlan(dır)ma girişimini engellemeye çalıştılar. Daha sonra, İ.Ö. 2. yüzyılda, Yahudiler, Gerizim Dağı’ndaki Samiriyeli tapınağını yıktı. İki topluluk arasındaki nefret sürekliydi, İ.S. 6’da bazı Samiriyeliler, Kudüs’te tapınağa girip, etrafa insan kemikleri saçarak saygısızlık yaptı.

Aralarındaki derin tarihi kökleri olan düşmanlık itibariyle İ.S. 1. yüzyılın Yahudi toplumu için Samiriyeliler kesinlikle temiz olmayan insanlardı; saf olmayan (kirli), sapkın, yarı putperest, düşman bir ırk. Samiriye, suçluları kabul ederdi, örneğin, bir Yahudi, murdar yiyecekler yemekle veya buna benzer bir günah işlemekle suçlandığında, kaçıp Samiriyelilere sığınırdı. Bu gibi olayların dışında Yahudilerin Samiriyelilerle hiçbir ilişkisi yoktu, bir Yahudi bir Samiriyeli ile asla konuşmazdı ve Yahudiler, Samiriyeli yerleşimlerinden geçmemek için yolculukları sırasında mümkün olabildiğince farklı yolları takip ederlerdi. Bir Yahudi’nin gözünde en kötü adlandırma “Samiriyeli” idi ve bu, “ibadeti sahte olan, dinimize saygısızlık eden, nefret edilen yabancı” anlamına geliyordu. Nitekim İncil, İsa’nın Yahudiler tarafından bir Samiriyeli olmakla suçlandığını anlatır [Yuhanna: 8: 48: Yahudiler O’na şu karşılığı verdiler: Sen, cin çarpmış bir Samiriyelisin’ demekte haklı değil miyiz?]. Bugün yaşadığımız coğrafyada insanlar benzer suçlamaları farklı bağlamlarda, farklı adlandırmalarla birbirine yöneltmektedir.

Her geçen gün popülaritesi artmakta olan, Ferisilerin yakından izledikleri İsa, Yahudiye’den ayrılıp Celile’ye gitmek üzere yola çıkar, ancak bunun için Samiriye’den geçmesi gerekmektedir. Samiriye’nin Sihar denilen kentine gelir. Burası Yakup’un Yusuf’a vermiş olduğu toprağın yakınındadır ve Yakup’un kuyusu da oradadır. Öğrencileri yiyecek satın almak için kente giderler. İsa, yolculuktan yorgun düştüğü için kuyunun yanına oturur, daha sonra Samiriyeli bir kadın kuyudan su çekmeye gelir. İsa ona, “Bana su ver, içeyim” der [Yuhanna: 4: 1-7]. Tuhaflık burada başlar, sahnedeki karşıtlıklar keskindir, Yahudi bir erkek ile Samiriyeli bir kadın; su istemek şöyle dursun, Yahudiler bu insanlarla, hele Samiriyeli bir kadınla asla konuşmazlar. Kaldı ki, katı rabbilerin, bir rabbinin bir kadını toplum içinde selamlamasını dahi yasakladıkları, o günün Yahudi toplumunda –geleneklere uygun olarak- bir rabbinin, duruma göre kendi karısıyla dahi olsa bir kadınla toplum içinde konuşmadığı bilinmektedir. Nitekim kadın, meraklı ve hafif alaycı bir tonda karşıtlıkları dile getirerek, “Sen Yahudi’sin, ben ise Samiriyeli bir kadınım, nasıl olur da benden su istersin?” der, çünkü Yahudilerin Samiriyelilerle ilişkileri yoktur [Yuhanna: 4: 9]. Ancak İsa için aşılmaz duvarlar ya da sınırlar yoktur, diyalogu sürdürür. Bu, Yuhanna’nın Müjde’sinde bir karakterin İsa ile en uzun diyalogudur.

İsa, kadına Tanrı’nın armağanından ve yaşam suyundan söz eder [Yuhanna: 4: 10: Eğer sen Tanrı’nın armağanını ve sana, “Bana su ver, içeyim” diyenin kim olduğunu bilseydin, sen O’ndan dilerdin, O da sana yaşam suyunu verirdi]. Kadının ilgisini, merakını kışkırtan bir cümle. Kadın, bağlı olduğu inanç geleneğine vakıftır ve bu yere saygı duymaktadır, diğer yandan daha büyük bir teklifte bulunan bu yabancının neden bahsettiğini merak etmektedir. Bağlı olduğu inanç geleneğini Yakup’a kadar takip ederek sorar: Efendim, su çekecek bir şeyin yok, kuyu da derin, yaşam suyunu nereden bulacaksın? 

Sen, bu kuyuyu bize vermiş, kendisi, oğulları ve davarları ondan içmiş olan atamız Yakup’tan daha mı büyüksün? [Yuhanna: 4: 11-12]. Bunun üzerine İsa, verdiği sudan içenlerin asla susamayacaklarını ve sonsuz yaşama sahip olacaklarını söyler. Kadın, O’ndan suyu kendisine vermesini ister, ancak ruhsal değildir, dünyevidir, her gün kuyuya gelip gitme zahmetinden kurtulmak ister gibidir, İsa’nın mecazen söylediklerini zahiri anlamlarıyla alır [Yuhanna: 4: 13-15].

Konu, kadının medeni durumuna gelir; başından beş evlilik geçmiş, şimdi birlikte yaşadığı adam kocası olmayan Samiriyeli bir kadın. İsa, onu yargılamaksızın kadının başından geçenleri kendisine haber verince, kadın, O’nun peygamber olduğu kanaatine varır, böylece din hakkında diğer insanlar kadar konuşabileceğini ortaya koyar, ardından diyalogu bir adım ileriye götürür ve konuyu tapınma yerlerindeki farklılığa ya da tapınma yerinin meşruiyetine getirir [Yuhanna: 4: 19-20: Kadın, “Efendim, anlıyorum, sen bir peygambersin” dedi. “Atalarımız bu dağda tapındılar, ama sizler tapılması gereken yerin Yeruşalim’de olduğunu söylüyorsunuz.”]. Bunun üzerine İsa, tapınmanın belli bir yere, ne Kudüs’e, ne Gerizim Dağı’na, ne de başka bir yere özgü kılınamayacağı bir zamanı işaret eder [Yuhanna: 4: 21: Kadın, bana inan, öyle bir saat geliyor ki, Baba’ya ne bu dağda, ne de Yeruşalim’de tapınacaksınız!]. Özel mekânlar, biçimler, dışsal eylemler, bunların hepsi yanılgıdır.

Bir sonraki cümlede İsa, gerçek bir Yahudi olarak konuşur ve onu sarsmak için kadının “siz-biz” vurgusuna aynı şekilde karşılık verir: Siz bilmediğinize tapıyorsunuz, biz bildiğimize tapıyoruz. Çünkü kurtuluş Yahudilerdendir. [Yuhanna: 4: 22]. Kurtuluş Yahudilerdendir, bunu vurgulamak gereklidir, çünkü Tanrı’nın tüm vaatlerinin O’nda onaylandığı, beklenen Mesih, dolayısıyla beklenen kurtuluş, Yahudiler aracılığıyla dünyaya vaat edilmiştir. İsa, bir kez daha saate işaret ettikten sonra, Tanrı’yı/Tanrı’nın doğasını ve ibadetin özünü/temelini açıklayarak, karşıtlığı tekrar ortadan kaldırır: Ama içtenlikle tapınanların Baba’ya ruhta ve gerçekte tapınacakları saat geliyor. İşte, o saat şimdidir. Baba da kendisine böyle tapınanları arıyor. Tanrı ruhtur, O’na tapınanlar da ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar. [Yuhanna: 4: 23-24]. Tanrı – Saf Ruh. Ruhta tapınma (ibadet), dünyevi olan her şeyin dışındadır, ritüeller ve dışsal eylemlerle hiçbir ilgisi olmadığı gibi, zaman ve mekânla da sınırlı değildir ve gerçekte tapınma, yaşamda her yönden Tanrı’nın iradesiyle uyum içinde olmaktır. Baba’nın aradığı gerçek tapınma, coğrafi, etnik, tüm dünyevi boyutları aşar.

Biraz önce İsa’nın peygamber olduğu kanaatine varan kadın, şimdi saatin gelişi temasıyla bağlantılı olarak Mesih’in gelişinden bahsediyor ve nihayet burada birinci çoğul şahıs olan “biz”i kapsayıcı anlamda kullanıyor. Yani “biz”, artık burada “Samiriyeliler” değildir, vahyin herkes için olduğunun dolaylı bir ifadesidir [Yuhanna: 4: 25: Kadın İsa’ya, “Mesih denilen Meshedilmiş’in geleceğini biliyorum” dedi, “O gelince bize her şeyi bildirecek.”]. Burada bir sorun var gibi görünüyor, çünkü Mesih, bir Yahudi unvanıdır, Samiriyeli değil. Ancak “Mesih” terimi, büyük olasılıkla hem Yahudiler hem de Samiriyeliler tarafından paylaşılan bir terimdi [bkz. Josephus, Antiquities of the Jews, 18.85-87]. Mesih inancının popüler bir inanç olduğunu ve her ne kadar aralarında nefret ve düşmanlık olsa da ortak noktaları bulunan bu iki topluluğun birbirlerinin inançlarını iyi bildiklerini de ayrıca belirtmek gerekir.

Terimi paylaşmalarına karşın iki anlayış arasında birtakım önemli farklılıklar bulunmaktadır. Samiriyeli gelenek, bir peygamber beklentisi içindedir. Kadının, İsa’nın peygamber olduğu kanaatine vardığına dikkat edelim. Samiriyelilerin peygamberlik anlayışı ile Yahudilerin peygamberlik anlayışı arasında da fark vardır. Samiriyeli gelenekte yalnızca Tanrı ile yüz yüze konuşmuş olan birine peygamber denilebilir [Çıkış: 33: 11, Çölde Sayım: 12: 6-8, Yasa’nın Tekrarı: 34: 10]. İlaveten, Yasa’nın Tekrarı: 18: 15-21’in Samiriyeli katı yorumuna dayanan anlayış, sadece iki gerçek peygamber kabul eder: Musa ve Son Günlerde ortaya çıkacak olan (Geri Dönen), ona eşit, her şeyi açıklayacak, Restoratör (Onarıcı, İyileştirici, Yenileyici) peygamber (Yeni Musa). Dolayısıyla Samiriyeli gelenekte, gelecekteki kurtuluşu sağlayacak olan –terimi kullanmalarına karşın- Yahudi anlayışındaki gibi Meshedilmiş biri değil, Musa’ya eşit bir peygamberdir (Taheb). Bu, birtakım önemli farklılıklar içermekle birlikte, Yahudi Mesih’in Samiriyeli eşdeğeridir.

Kadın inanılmaz bir yaklaşım sergiler, İsa’nın duvarları yıkmasına karşılık vererek, o da duvarları yıkar. O’nu önce peygamberlikle ilişkilendirir –ki, onun inanç geleneğinde peygamber, Tanrı’yla yüz yüze konuşan kişidir-, sonra “biz”i kapsayıcı anlamda kullanır, nihayet her şeyi bir yana koyar ve tıpkı bir Yahudi gibi konuşarak, Mesih denilen Meshedilmiş’in geleceğini bildiğini söyler. Kadın, burada Mesih’ten üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmektedir ve her ne kadar duvarları yıkmış olsa da büyük olasılıkla zihninde hâlâ Samiriyeli gelenekteki peygamberlik konseptine dayalı beklenti ağır basmaktadır. İki tarafın da birbirini meşru görmediği, “ötekine” herhangi bir alan açmaya hazır olmadığı bir çıkmazda, İsa, kendini bu Samiriyeli kadına ifşa eder: Seninle konuşan ben, O’yum. [Yuhanna: 4: 26]. Bu, diyalogun doruk noktasıdır.

Hikâye devam eder, İsa’nın öğrencileri gelirler ve O’nun bir kadınla konuşmasına şaşarlar, ancak hiçbiri, “Ne istiyorsun?” ya da “O kadınla neden konuşuyorsun?” demez [Yuhanna: 4: 27]. Bir sonraki sahnede, kadın bir müjdeciye dönüşür, su testisini bırakarak, kente gider ve halka olanları anlatır, “Gelin” der, “Yaptığım her şeyi bana söyleyen adamı görün. Acaba Mesih bu mudur?” [Yuhanna: 4: 28-29]. Bir değerlendirme ya da bir yorum önerisi: Mesih bu mudur? Ya da Mesih bu olabilir mi? Yahut “O, Mesih olamaz, değil mi?” Hepsi aynı kapıya çıkar, bir soru olmaktan çok, ihtiyatlı bir kabul beyanı olmaya yakındır. Kadın, tarafsız bir yargıda bulundu; baktı, dinledi ve inandı. Ancak halkının önüne kesin bir sonuç koymaz, onlara katı ya da keskin ifadelerle bir dogma dayatmaz, bir değerlendirme, bir yorum, bir seçim yapma imkânı sağlar, böylece bir karşılaşma arzusunu harekete geçirir ve halk, kentten çıkıp İsa’ya doğru gelmeye başlar [Yuhanna: 4: 30]. Birçok Samiriyeli, “Yaptığım her şeyi bana söyledi” diye tanıklık eden kadının sözü üzerine İsa’ya iman eder, O’na yanlarında kalması için ricada bulunurlar, O da orada iki gün kalır — olacak şey değil. O’nun sözü üzerine birçokları daha iman ederler [Yuhanna: 4: 39-41]. Böylece biri dünyevi, diğeri ruhsal bakımdan susuz iki insanın duvarları yıkan diyalogundan bir halkın inancı doğar. İncil anlatısı, Yuhanna: 4: 31-38’te İsa’nın öğrencileriyle diyaloguna ve anlattığı mesele yer verir, ancak burada üzerinde durmadım.

V–İyi Samiriyeli

İncil’deki bir başka anlatıda, bir Kutsal Yasa uzmanı (hukukçu), İsa’yı denemek için gelip, “Öğretmen, sonsuz yaşamı miras almak için ne yapmalıyım?” diye sorar. İsa, soruya soruyla karşılık verir: Kutsal Yasa’da ne yazılmıştır? Orada ne okuyorsun? Adam cevaplar: Tanrın Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün gücünle ve bütün aklınla seveceksin. Komşunu da kendin gibi seveceksin. İsa, “Doğru cevap verdin” der, “Bunu yap ve yaşayacaksın.” Ancak adam, kendini haklı çıkarmak amacıyla üsteler ve İsa’ya, “Peki, komşum kim?” diye sorar. Bunun üzerine İsa, adama kısa bir hikâye anlatır. Adamın biri Yeruşalim’den Eriha’ya inerken haydutların eline düşer, onu soyup dövdükten sonra yarı ölü halde bırakıp giderler. Bir rastlantı sonucu yoldan bir kâhin geçmektedir, adamı görünce, yolun öbür yanından geçip gider. Bir Levili de oraya varıp adamı görünce, aynı şekilde geçip gider. O yoldan geçen bir Samiriyeli, adamın bulunduğu yere gelip onu görünce, yüreği sızlar. Adamın yanına gider, yaralarının üzerine yağla şarap dökerek sarar. Sonra adamı kendi hayvanına bindirip hana götürür, onunla ilgilenir. Ertesi gün hancıya iki dinar verir ve “Ona iyi bak” der, “Bundan fazla ne harcarsan, dönüşümde sana öderim.” İsa, Kutsal Yasa uzmanına sorar: Sence bu üç kişiden hangisi haydutlar arasına düşen adama komşu gibi davrandı? Yasa uzmanı, “Ona acıyıp yardım eden” deyice, İsa, son noktayı koyar: Git, sen de öyle yap. [Luka: 10: 25-37]

Yahudiler ile Samiriyeliler arasındaki keskin karşıtlığa ve o günün ortamına yukarıda değindim. İsa, bu ortamda kendisini denemek için tuzak sorular soran bir Kutsal Yasa uzmanına kısa bir hikâye anlatıyor. Sahneyi nasıl kurduğuna bakalım. Haydutların saldırısına uğrayıp, soyulan, dövülen ve yarı ölü halde bırakılan bir kişi –ki, İsa, onu kimliklendirmez- ve yoldan geçerken onun yardıma muhtaç acınası halini gören biri kâhin, biri Levili –iki Yahudi- ve biri Samiriyeli üç adam var, hancı bu kıssada sadece bir figüran. Kâhin ve Levili din görevlileridir; kâhinlerin tapınakta Tanrı’ya kurban sunmak, tütsü yapmak, sabah ve akşam ayinleri yönetmek gibi görevleri vardı, Levililerin görevi ise tapınakta kâhinlere yardım etmekti. Bunların ikisi de saldırıya uğrayan adamla hiç ilgilenmeden yollarına devam ederler, Samiriyeli ise adama yardım eder, elinden geleni yapar, hem zamanını hem de parasını harcar.

İsa’nın anlattığı kısa hikâyeden çıkarılacak ders açıktır, insan insandır ve insan, insan içindir, bütün insanlar arasında karşılıklı bir ahlaki yükümlülük vardır. Davranışları itibariyle kâhinin kâhin, Levilinin Levili olarak varlığının hiçbir anlamı yoktur, bunlar, kutsallıkla merhametin bencilce ve fiilen birbirinden ayrılmasını temsil ederler ki, böyle bir kutsallık da hiçbir anlam ifade etmez, boştur. İsa, Yasa uzmanına soruyor: Sence bu üç kişiden hangisi haydutların eline düşen adamın komşusuydu? Komşu kim? Yasa uzmanının dili “Samiriyeli” demeye varmıyor, çünkü önyargısı buna izin vermiyor: Ona merhamet eden. İşte komşu bu! Burada, bu kısa hikâyede komşu, bir düşman, bir Samiriyeli, kendisiyle hiçbir şekilde ilişki kurulmayan, nefret edilen, hor görülen kişidir. İsa, kısa ve net bir cümle kurar: Git, sen de öyle yap. Yani ayrım gözetmeksizin merhametli ol. Yasa uzmanının sorduğu ilk sorunun, sonsuz yaşamın nasıl miras alınabileceğine ilişkin olduğunu hatırlamakta yarar var. Krallığı kim miras alacak? Varisler kim?

VI–On Cüzamlı – Şifa Bulan Samiriyeli

Bu bölümünde üzerinde duracağım İncil anlatısında, İsa, Yeruşalim’e giderken Samiriye ile Celile arasındaki sınır bölgesinden geçmektedir. Köyün birine girerken, O’nu cüzamlı on adam karşılar. Uzakta durarak, “İsa, Efendimiz, halimize acı!” diye seslenirler. İsa onları görünce, “Gidin, kâhinlere görünün” der, adamlar yolda giderken cüzamdan temizlenirler. İçlerinden biri, iyileştiğini görünce, yüksek sesle Tanrı’yı yücelterek geri döner ve yüzüstü İsa’nın ayaklarına kapanarak, O’na teşekkür eder. Bu adam, Samiriyelidir. İsa, “İyileşenler on kişi değil miydi?” diye sorar, “Öbür dokuzu nerede? Tanrı’yı yüceltmek için bu yabancıdan başka geri dönen olmadı mı?” Sonra Samiriyeli adama, “Ayağa kalk, git” der, “İmanın seni kurtardı.” [Luka: 17: 11-19]

Ani bir karşılaşma; bir köye girmek üzereyken, İsa’yı on cüzamlı karşılıyor. Bu insanlar da “ötekidir”, zira o günkü cüzamlılar toplumdan tamamen dışlanmış kişilerdi. Durumları bir hayli zordur, bunlar, “kirli” kişilerdir, Yasa’ya göre yırtık elbiseler giymek zorundadırlar, saçları dağınık olmalıdır, ağızlarını örtmelidirler, “Kirliyim! Kirliyim!” diye bağırmaları gerekir ve halktan uzak yaşamalıdırlar. Eski Ahit: Levililer: 13, bu konuda geniş düzenlemeler içerir. Deri hastalığına yakalanan kişi, kâhine götürülür, kâhin bakar, derideki yarayı inceledikten sonra kişinin hasta olduğu sonucuna varırsa, onu “kirli” ilan eder. Hasta iyileşirse, aynı şekilde gidip kâhine görünür ve iyileştiği sonucuna varılırsa, temiz ilan edilir. İlgili düzenlemeler için Levililer: 13: 1-46’ya bakılabilir.

On cüzamlıdan biri Samiriyelidir; Tanrı’nın halkından olmayan, ibadetleri geçersiz sayılan, nefret edilen, hor görülen, sapkın ve düşman bir topluluğun üyesi. Dolayısıyla, o, iki kere “ötekidir”, çünkü hem Samiriyeli hem de cüzamlıdır. İsa, cüzamlılara, “Gidin, kâhinlere görünün” diyor. Bu, ilk bakışta anlamsız ya da saçma gibi görünüyor, ancak değil. İsa, onları geri çevirmedi ve kendinden uzaklaştırmadı, onları kabul etti ve iyileştiklerini göstersinler diye kâhinlere görünmeleri için gönderdi. Peki, cüzamlıların bundan haberleri var mı? Çünkü bir şifa sözü duymadılar, İsa, onlara böyle bir şey söylemedi, dahası hemen oracıkta iyileşmediler. Dolayısıyla, İsa’nın sözüne uyup giderlerken ne düşündüklerini bilemiyoruz. İsa, onları kendisine duydukları güvenle gönderdi ve yolda iyileştiler. İçlerinden biri, iyileştiğini görünce, Tanrı’yı yüksek sesle överek, teşekkür etmek üzere geri döner ve kendini İsa’nın önüne atar. Bu, “öteki”, “dışarıdaki”, “uzaktaki” olarak görülen Samiriyelidir ve temizlenmiş/arınmış olarak İsa’ya tanıklık etmek üzere geri gelir. İsa sorar: On kişi temizlenmedi mi? Peki, diğer dokuzu nerede? Bu yabancıdan başka Tanrı’ya şan vermek için geri dönen kimse olmadı mı? İsa, kendisi için teşekkür beklemez, sorun şudur: Bedensel olarak iyileştiler, ama ruhsal olarak kurtarıldılar mı? İsa, Samiriyeli’ye “İmanın seni kurtardı” diyor, hem iyileşti hem de kurtarıldı. Diğerleri için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Onlar geri dönmedikleri için böyle bir şey duymadılar. Bu, “öteki” olarak görülenin kurtuluşuyla sonuçlanan bir hikâyedir; aidiyetlerin ya da mensubiyetlerin, dini-kültürel kurumların, mekânların, rütbelerin gerçekte hiçbir önemi olmadığının açık ifadesi. İsa, vehimden ibaret olan bu tür “kesinlikleri” yıkar.

İsa, Samiriyeliler hakkında asla dışlayıcı ve küçümseyici konuşmadı, onlarla yakın ilişkiler kurdu ve onlara başarıyla vaaz verdi. Matta: 10: 5-6’da öğrencilerini halkın arasına gönderirken, onlara diğer ulusların arasına girmemelerini ve Samiriyelilerin kentlerine uğramamalarını tembihler, çünkü böyle bir genişleme o aşamada hem yapılması gereken öncelikli işler bakımından hem de öğrenciler için uygun değildi, henüz elde ettiklerinden daha geniş düşünce ve umutlar gerektiren bir işe girmemeleri gerekiyordu. Luka: 9: 51-55’te ise İsa, göğe alınacağı gün yaklaşınca, kararlı bir biçimde Kudüs’e doğru yola çıkar ve kendi önünden haberciler gönderir. İsa için hazırlık yapmak üzere gidip Samiriyelilere ait bir köye girerler, ancak Samiriyeliler İsa’yı kabul etmezler, çünkü açıkça Kudüs’e gitmektedir. Havariler Yakup ve Yuhanna, bunu görünce, İsa’ya, “Ya Rab, gökten ateş inmesini ve onları yok etmesini emretsek mi?” derler. Ya da “Düşmanlarını yiyip bitirmesi için gökten ateş çağıran İlyas gibi yapmamızı ister misin?” Bunun üzerine İsa, onları (iki havariyi) azarlar.

İncil anlatısında yer alan Kuyudaki Kadın ve İyi Samiriyeli, birçok sanat eserine konu olmuştur. Ayrıca, İyi Samiriyeli hikâyesi, birçok ırkçılık ve kölelik karşıtı, sivil haklar savunucusu aktivist tarafından sıklıkla kullanılmıştır. Her iki anlatıdan da ek temalar çıkarılmıştır.

VII–Nicodemus

Bu bölümde, İsa’yla Ferisi önderlerinden Nicodemus (Nikodim) arasında geçen diyalogu ele alacağım. Temel kaygıları doktrin olan, bütünüyle Yasa’ya odaklanan ve Yasa’nın kendisi kadar saygı duydukları sözlü kanunu/geleneği titizlikle koruyan Ferisiler, yanlış yönlendirilmiş, katı, bağnaz, yüzeysel dindarlardı. Tutkuyla “saflık” zannettikleri şeyin peşinden gittiler, Tanrı’yı –iradesini yerine getirerek- hoşnut etmek adına teferruatta boğulurken, özü gözden kaçırdılar ve ikiyüzlü bir dindarlık geliştirdiler. Ancak şunu özellikle belirtmek gerekir ki, İsa’nın bağnaz muhalifleri olan Ferisilerin tüm hatalarına karşın resmin tamamı bu değildir.

İncil, Yuhanna: 3: 1-21’de İsa ile Ferisi önderlerinden Nikodim’in diyaloguna yer verir. Sadece Yuhanna’nın Müjde’sinde kendisinden üç yerde, dolayısıyla üç farklı durumda bahsedilen Nikodim, İsrail’in (Tanrı’nın Halkı’nın) dini eğitiminde özel sorumluluğu olan tanınmış bir öğretmen ve bir Sanhedrin üyesiydi; İsrail’in eğitimli sınıfından, saygın ve entelektüel bir kişilik. Ferisilerden olan bu adam, bir gece İsa’ya gelerek, “Rabbi/Haham, senin Tanrı’dan gelmiş bir öğretmen olduğunu biliyoruz. Çünkü Tanrı kendisiyle olmadıkça kimse senin yaptığın bu mucizeleri yapamaz” dedi [Yuhanna: 3: 1-2]. Onun, İsa ile görüşmek için gece vaktini seçmesi, muhtemelen itibarını korumak istemesi, İsa’yla birlikte görünmekten çekinmesi, dolayısıyla tanınmak istememesiyle ilgiliydi. Diğer yandan, daha özgür, daha sakin, daha az kesintiye uğrayacak bir ortamda görüşme arzusunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Sonuçta bunun özel, planlı bir görüşme olduğu açıktır. Nikodim’in İsa ile görüşmesi sırasında sergilediği yaklaşım –tasdik edici ilk iki cümle ve İsa’yı anlayamadığını gösteren, dürüstçe sorduğu iki soru- onun bilgiye doymuş, ancak manevi bilgeliğe aç olan, İsa’yı anlamak ve gerçeği öğrenmek isteyen bir insan olduğunu gösterir. Bölümün sonunda da görüleceği üzere daha sonra kendisinden bahsedilen iki yerde, iki farklı durumda ortaya koyduğu tutum ve davranışlar, onun İsa’ya iman ettiğini, ancak öğrenciliğini ilan etmeye cesaret edemediğini göstermektedir.

Bu noktadan itibaren diyalogu adım adım takip edeceğim. Nikodim, soru sorarak başlamaz, İsa’yı doğrulayarak başlar: Rabbi/Haham, senin Tanrı’dan gelmiş bir öğretmen olduğunu biliyoruz. Ardından gerekçesini ortaya koyar/kanıtını getirir: Çünkü Tanrı kendisiyle olmadıkça kimse senin yaptığın bu mucizeleri yapamaz. Bu –örneğin Matta: 22: 15-17’deki gibi- tuzak kurmak amacıyla sergilenen bir yaklaşım değildir, bir inanç beyanına benzer, ancak yeterli değildir. İsa, soru sorarak değil, doğrulayarak başlayan Nikodim’e şaşırtıcı bir karşılık verir: Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrı’nın Egemenliği’ni göremez. [Yuhanna: 3: 3]. Bu bölümdeki kilit kelime –ki, karşılıklı olarak yedi kez tekrarlanır- “doğmak” kelimesidir, yeniden ya da yukarıdan doğmak, sudan ve Ruh’tan doğmak. [Zımnen] hükümranlığı tüm yaratılışı kapsayan, yaşayan ve sevgi dolu Tanrı’nın Egemenliği’ni görmek/O’nun Egemenliği’ne girmek istiyor musun? O zaman yeniden doğmalısın! Tanrı’nın Krallığı’na katılmanın koşulu budur. Nikodim, sorar: Yaşlanmış bir adam nasıl doğabilir? Annesinin rahmine ikinci kez girip doğabilir mi? [Yuhanna: 3: 4]. Ferisi önder, anlama çabası içindedir, kendini ve gerçeği daha fazla keşfetme arzusu taşımaktadır, ancak İsa’nın sözlerini mecazi, teolojik veya ruhsal olarak değil, zahiri anlamıyla almış görünüyor, bu bariz bir yanlış anlama; İsa’yı şaşırtmak, onu konuşturarak “sapkınlığını” ortaya çıkarmak ya da O’nu “sapkınlıkla” damgalamak için kurulmuş bir tuzak, bir retorik hile değil. Alternatif bir bakış açısıyla, bu soruyu, yeniden doğmanın anlamını kavramaya çalışan Ferisi önderin, İsa’nın sözlerini anlamadığını ortaya koyan, dürüst bir bilgisizlik beyanı olarak okumak da mümkün.

İsa, daha geniş bir açıklama yapar: Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkça Tanrı’nın Egemenliği’ne giremez. Bedenden doğan bedendir, Ruh’tan doğan ruhtur. Sana, “Yeniden doğmalısınız” dediğime şaşma. Yel dilediği yerde eser; sesini işitirsin, ama nereden gelip nereye gittiğini bilemezsin. Ruh’tan doğan herkes böyledir. [Yuhanna: 3: 5-8]. Yeniden doğmak, sudan ve Ruh’tan doğmaktır. Birçok okuyucu ve yorumcu burada sözü edilen suyun etkinliğinden vaftizi anlar, ancak burada vaftizden söz edilmemektedir; açıklama ve sonuç bunu açıkça ortaya koyar. Su ve Ruh, ikincisi ilkini tefsir eder, yani ikisi de aynı şeyi ifade etmek için kullanılır. Yeşaya: 44: 3’teki gibi: Susamış toprağı sulayacak / Kurumuş toprakta dereler akıtacağım. / Çocuklarının üzerine Ruhumu dökecek, / Soyunu kutsayacağım.” Bir sonraki ayette Yeşaya, yeniden doğumu ya da ilahi doğumu örnekler: Akarsu kıyısında otlar arasında yükselen / Kavaklar gibi boy atacaklar [44: 4]. Aynı şekilde, Hezekiel: 36: 25-27’de de ifade edilmiştir: Üzerinize temiz su dökeceğim, arınacaksınız. Sizi bütün kirliliklerinizden ve putlarınızdan arındıracağım. Size yeni bir yürek verecek, içinize yeni bir ruh koyacağım. İçinizdeki taştan yüreği çıkaracak, size etten bir yürek vereceğim. Ruhumu içinize koyacağım; kurallarımı izlemenizi, buyruklarıma uyup onları uygulamanızı sağlayacağım.

İsa’nın sözlerinde suyun etkinliğiyle temsil edilen, açıkça Ruh’un arındırıcı, yenileyici, canlandırıcı etkinliği ve erdemidir, suyun mistik ifadesi karşılığını Ruh’ta bulur. İsa, peygamberlik yazılarını bilen Ferisi öndere aslında talimat vermektedir: Kendini Ruh’un etkinliğine, rehberliğine aç! Mesajı açıktır: İçsel/Ruhsal bir değişim ve yenilenme (yeniden doğum) olmadıkça hiç kimse Tanrı’nın Egemenliği’ne giremez. Böylece Yahudilerin odaklandığı tüm ritüeller ve yasacı uygulamalar anlamsızlaşır, çünkü aslolan, insanın yeniden ya da yukarıdan doğmasıdır, sonsuz yaşamı elde etmenin yegâne yolu budur. İlginçtir ki, Yuhanna’nın Tanrı’nın Krallığı’ndan bahsettiği tek bağlam budur, daha sonra bir kez İsa’nın sözünü ettiği Krallığa atıfta bulunulur [bkz. Yuhanna: 18: 36].

Bedenden doğan bedendir ya da etten doğan ettir, Ruh’tan doğan ruhtur; et, eti, Ruh da ruhu oluşturur. Et, insan doğasında kırılgan ve geçici olanı gösterir, Ruh’tan doğum ise bu kırılgan, geçici ve güvencesiz dünyadan Tanrı’nın dünyasına, sağlam ve kalıcı bir dünyaya geçişi ifade eder. İsa, Nikodim’e yeniden doğmak konusunda söylediklerine şaşırmaması gerektiğini belirttikten sonra, Ruh’u rüzgâra benzetir [3: 8]: Yel dilediği yerde eser; sesini işitirsin, ama nereden gelip nereye gittiğini bilemezsin. Ruh’tan doğan herkes böyledir. Ruh, dilediği yerde eser, yani dilediği yerde nefes alır, gücünün belirli bireyler, sınıflar ya da uluslarla bir sınırlaması yoktur. Gündelik yaşamda –örneğin yolda yürürken- rüzgârın sesini duyarız, ama nereden gelip nereye gittiğini göremeyiz, ancak etkileri açıktır, böylece Ruh da yeniden doğumda görünmeden hareket eder, çalışır. Ruh’tan doğan herkes böyledir, yani Ruh’tan doğan herkes bu şekilde doğmuştur ya da Ruh’tan doğan herkesin başına böyle gelir; etkilerini hisseder, görürüz, ancak kendisini göremeyiz. Dolayısıyla yeniden doğumla ilgili umutsuzluğa gerek yoktur. Böylece evrensellik bir kez daha vurgulanmış olur. İsa, ruhsal bir oluşun yolunu gösterir, dinamik bir süreç önerir ve Nikodim’i deneyime davet eder. Tanrı’nın Ruhu’nu kendi içimize çektiğimiz ölçüde özgür olacağız.

Bir Ferisi öğretmen için dünyaya ilişkin bu yeni vizyonu benimsemek, elbette zorlayıcı olacaktır. Bir kez daha sorar: Bunlar nasıl olabilir? [Yuhanna: 3: 9]. Şimdi Tanrı’dan gelen öğretmen, İsrail’in öğretmenine soruyor: Sen İsrail’in öğretmeni olduğun halde bunları anlamıyor musun? [Yuhanna: 3: 10]. Nikodim’in insan varoluşuyla ilgili bazı temel gerçeklerden habersiz olduğu açıktır, oysa bunlar, peygamberlik yazılarında bildirilmişti –ki, İsa, bunların ruhsal anlamını öğretti- ve o, hayatını Kutsal Yazılar’ı okuyup inceleyerek geçirmiş biriydi. Ayinler, gelenekler ve Yasa’nın formel işleyişiyle sürekli meşguliyet, asıl konunun, yani özün gözden kaçırılmasına neden olur, oysa insanı asıl ilgilendiren konu budur. İsa, onu sarsmak için üzerine gider: Sana doğrusunu söyleyeyim, biz bildiğimizi söylüyoruz, gördüğümüze tanıklık ediyoruz. Sizler ise bizim tanıklığımızı kabul etmiyorsunuz. Sizlere yeryüzüyle ilgili şeyleri söylediğim zaman inanmazsanız, gökle ilgili şeyleri söylediğimde nasıl inanacaksınız? [Yuhanna: 3: 11-12]. İsa, öncelikle hem peygamberler topluluğunu hem de O’na tanıklık edenleri kendisiyle birleştirir ve hatları belirginleştirerek, birbirinin tamamen zıttı olan iki anlayış arasında bir karşıtlık ortaya koyar ve bir şeyin en büyük kesinliğini ifade eden bilmek ve görmekten bahseder. Bunlar aynı zamanda hem rasyonel çıkarımdan hem de mantıklı ispattan kaynaklanan zihnin kesinliğini ifade eder ve burada öğretme görevinin ne olduğunu açıklar: Kesin bilgi sahibi olduğun şeyi söyle, gördüğüne tanıklık et! Çünkü Ferisiler, genellikle pratikte bilmedikleri, anlamadıkları şeyleri öğretiyorlardı ve yukarıda sözü edilen Ruh’un etkinliğine ilişkin deneyim ya da tanıklıktan yoksundular ve buna rağmen İsa’nın tanıklığını kabul etmiyorlardı. İsa, şunu söylemektedir: Sağlam bir dayanağınız olmadığı halde şüpheli şeylerle uğraşıyorsunuz, ama Tanrı’dan gelen bir öğretmen olduğumu bildiğiniz halde –ki, Nikodim bunu girişte açıkça ifade etmişti- benim kesin tanıklığımı kabul etmiyorsunuz. 

Ardından başka bir soru cümlesi gelir [3: 12]: Sizlere yeryüzüyle ilgili şeyleri söylediğim zaman inanmazsanız, gökle ilgili şeyleri söylediğimde nasıl inanacaksınız? Bu noktada İsa’nın açıklaması farklı bir çizgiye evrilir, ancak konuyla yakından bağlantılıdır. Bağlam, O’nun daha önceki tanıklığını içerir, çünkü yeniden ya da yukarıdan doğum, dünyeviliği aşmakla birlikte dünyevi şeylerden bütünüyle dışlanmaz, ruhsal bir doğum söz konusudur, ancak bu, aynı zamanda yeryüzündeki başka bir yaşama giriştir, Ruh’un rehberliğindeki yeni bir dünya yaşamına. Dolayısıyla İsa’nın sorusu şudur: Yeryüzündeki yaşamla ilgili söylediklerine inanmazsanız, ruhsallığın nihai, mükemmel biçimi olan göksel yaşamla ilgili söylediklerime nasıl inanacaksınız? Çünkü insan, ancak yeryüzündeki ruhsal yaşama ilişkin unsurları öğrendiğinde, kurtuluşa, nihai kutsanmaya ve göksel yaşama ilişkin konuları idrak etmeye uygun hale gelir. Yeniden doğum, bu dünyada yapılan bir değişikliktir ve Krallığı miras alacak olanlar yeniden ya da yukarıdan doğan, kendilerini Ruh’un yaşam veren gücüne açan insanlar olacaktır. Peki, bunu kim öğretecek? Ya da bunu kimden öğreneceğiz? Bir sonraki cümle bunun cevabıdır: Gökten inmiş olan İnsanoğlu’ndan başka hiç kimse göğe çıkmamıştır. [Yuhanna: 3: 13]. Yani İnsanoğlu (İsa Mesih) dışında hiç kimse onu öğrenmiş değil, dolayısıyla öğretebilecek durumda da değil; göksel gerçekleri, sonsuz yaşama giden yolu, dolaysız bilgi sahibi Mesih öğretebilir.

İsa, sözü kurtuluşa getirir: Musa çölde yılanı nasıl yukarı kaldırdıysa, İnsanoğlu’nun da öylece yukarı kaldırılması gerekir. Öyle ki, O’na iman eden herkes sonsuz yaşama kavuşsun. [Yuhanna: 3: 14-15]. Ruh’un Tanrı tarafından tüm insanlığın üzerine dökülmesi için, İnsanoğlu’nun kaldırılması gerekir; çarmıhta kaldırılacak, dirilecek ve sonra tüm görkemiyle yukarı alınacak. İsa, burada, Eski Ahit: Çölde Sayım: 21: 4-9’a gönderme yapmaktadır ve bu, Eski Ahit’in alegorik-tipolojik okumasıdır; bir başka örneği, Yunus’un hikâyesiyle bağlantılı olarak Matta: 12: 38-42’de bulunur. Çölde, Tanrı’dan ve Musa’dan yakınarak, “Çölde ölelim diye mi bizi Mısır’dan çıkardınız? Burada ne ekmek var, ne de su. Ayrıca bu iğrenç yiyecekten de tiksiniyoruz!” diyen İsrailoğulları, Rabbin gönderdiği zehirli yılanlar tarafından ısırılır ve birçok kişi ölür. Bunun üzerine halk, Musa’ya gelip, “Rabden ve senden yakınmakla günah işledik. Yalvar da, Rab aramızdan yılanları kaldırsın” der. Musa halk için Rabbe yalvarır ve Rab, Musa’ya, bir yılan yapıp, onu bir direğin üzerine koymasını, ona bakan herkesin yaşayacağını söyler. Musa, tunç bir yılan yaparak direğin üzerine koyar, yılan tarafından ısırılan kişiler tunç yılana bakınca yaşarlar. Yılan genel olarak olumsuz bir semboldür, Eski Ahit’in anlatısında Âdem ve Havva’nın cennetten kovulmasında rol oynar [bkz. Yaratılış: 3: 1-4]. Çölde yakınarak günah işleyen İsrailoğulları, zehirli yılanlar tarafından ısırılmakla cezalandırılır. İki anlatı arasındaki bağlantı açıktır. Ancak bakmasını ya da yararlanmasını bilenler için yılan aynı zamanda şifa kaynağıdır, nitekim sopa ya da asa üzerindeki yılan, tıbbın ve eczanelerin simgesidir, iyileştirmeye yönlendirilmiştir. Çarmıh da tek başına olumsuz bir semboldür, en rezil, en alçaltıcı cezayı temsil eder ve o da ifade ettiği olumsuzluğun aksine kurtarmaya yönlendirilmiştir. Tedavi ile kurtuluşun şekli benzerdir; İsrailoğulları, kaldırılan yılana bakıp şifa bulur, günahkârlar ise bakışlarını kaldırılan İnsanoğlu’na çevirerek (O’na yönelerek) kurtulurlar. Yılanın kaldırılmasındaki amaç hayat kurtarmak, İnsanoğlu’nun kaldırılmasındaki amaç ise ruhu kurtarmaktır; biri geçici, diğeri sonsuz ölümden kurtarır.

Son bölüm, tamamen İsa’nın açıklamalarından oluşur, Nikodim oradadır, ancak hiç görünmez, sessiz sedasız ortadan kaybolur. Bu, anlatıcı konuşmasına devam ederken, filmin sonunda ekranın karardığı sahneye benzer, bu noktadan sonra bize kalan tek şey, İsa’nın açıklamasının tamamlandığı son sözlerdir: Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. [Yuhanna: 3: 16]. Bu ayet, bir önceki ayetin [3: 15] doğrulayıcı bir tekrarı olmakla kalmaz, aynı zamanda 3: 13-15’i de bir araya toplar. İsa’nın bu açıklaması, Tanrı’nın yalnızca seçilmiş insanları sevdiğine inananların gururunu kırar. Havari aktarmaya devam eder: Tanrı, Oğlu’nu dünyayı yargılamak için göndermedi, dünya onun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi. [Yuhanna: 3: 17]. İşte Mesih’in misyonu budur, yargılamak değil, kurtarmak için gelmiştir. Bu, aynı şekilde, Mesih’in sadece kendileri yararına geleceğini vehmeden Yahudilerin kibrini paramparça eder. Müjdeci aktarımına devam eder: O’na iman eden yargılanmaz, iman etmeyen ise zaten yargılanmıştır. Çünkü Tanrı’nın biricik Oğlu’nun adına iman etmemiştir. [Yuhanna: 3: 18]. 

Kısacası, inanmayan zaten kaybetmiştir, O’nun karşılıksız hediyesini basitçe reddetmiş, kendini yargıya teslim etmiş, bir bakıma kendi kendini yargılamıştır. Açıklama tamamlanır: Yargı da şudur: Dünyaya ışık geldi, ama insanlar ışık yerine karanlığı sevdiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü. Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve yaptıkları açığa çıkmasın diye ışığa yaklaşmaz. Ama gerçeği uygulayan kişi, yaptıklarını Tanrı’ya dayanarak yaptığını göstermek için ışığa gelir. [Yuhanna: 3: 19-21]. Açık, izaha muhtaç olmayan bu son sözlerle diyalog sona erer.

Nikodim, Yuhanna’nın Müjde’sinde ikinci kez, Yahudi liderlerin İsa’yı ele geçirmek istedikleri zaman karşımıza çıkar. O, Sanhedrin’in bir üyesi olarak, Mesih’i savunmak için ayağa kalkar ve Ferisilerin görmezden geldikleri/çiğnedikleri, Yasa’nın temel ilkesine –örneğin “Yargılarken haksızlık yapmayacaksın” diye başlayan Levililer: 19: 15’e- dikkat çeker: Yasamıza göre, bir adamı dinlemeden, ne yaptığını öğrenmeden onu yargılamak doğru mu? [Yuhanna: 7: 50-51, daha geniş anlatım için 7: 45-52]. “Uysal” ya da “zayıf” bir savunma gibi görünse de, bu, umutsuz –ki, bunun faydasız olduğunu biliyor olmalıydı- ancak cesur bir adımdır. Nikodim, susarak tüm risklerden kaçınmak yerine, yapılan yanlışa dikkat çekmiştir. Tanrı’nın Yasası, hiç kimseye bir başkasını bu şekilde mahkûm etme hakkını vermez. Ancak bir yandan “Kutsal Yasa’yı bilmeyen bu halk lanetlidir” derken [Yuhanna: 7: 49], diğer yandan Yasa’yı çiğneyen bu bağnaz dindarlar, Nikodim’e şu karşılığı verirler: Yoksa sen de mi Celile’densin? Araştır, bak, Celile’den peygamber çıkmaz. [Yuhanna: 7: 52]. Bu, basitçe bir safsatadır. Daha sonra ve son kez Nikodim’i İsa’nın defninde görürüz. Korktuğu için İsa’nın öğrencisi olduğunu gizleyen Sanhedrin’in bir başka üyesi Aramatyalı Yusuf ile birlikte Golgota’ya yürüyen, Yahudi ve Romalı yetkililerin gözü önünde İsa’yı defnetmek için otuz litre kadar karışık mür ve sarısabır özü (aloe) getiren Nikodim’dir [Yuhanna: 19: 38-42]. Bu, İsa’nın krallığına olan inancı ifade eder, çünkü mür ve aloe, kralların definlerinde kullanılırdı. Bu iki adam, bugün Aziz olarak anılmaktadır (Aziz Nicodemus ve Aziz Aramatyalı Yusuf). Tarihin cilvesi: Nasıralı İsa’yı defnedenler, Sanhedrin üyeleridir.

Ruhu Kurtarıcı’ya bağlayan inançtır, ancak diğer yandan Mesih’e yüklenen değeri anlamak kolay değildir. İncil’in bu anlatısından çıkarılacak genel sonuçlar ya da dersler var. Nasıralı İsa, muhalifleriyle sert tartışmalara girdi, karşıtlıkları net bir biçimde ortaya koydu, ancak onları nihai olarak dışlamadı, çünkü kurtuluş herkes için mümkündür ve O, yargılamak için değil, kurtarmak için geldi. Nitekim bir başka İncil anlatısında, İsa, dikkatli ve ölçülü cevaplar veren bir din bilginine “Sen Tanrı’nın Egemenliği’nden uzak değilsin” demektedir [Markos: 12: 28-34]. Mesih’in amacı mahkûm etmek değil, kurtarmaktı. Derin manevi-ahlaki kriz içindeki günümüz dünyasının şifası Nasıralı İsa’dadır.

VIII–Centurion (Yüzbaşı)

“Ötekine” nasıl bir anlam yüklenecek? “Öteki” ile nasıl ilişki kurulacak ya da “ötekine” nasıl davranılacak? Bu, kadim insani sorunlarımızdan biridir ve bu konuda pek parlak bir sicile sahip değiliz. Bu bölümde, yine konuya ilişkin örneklerden biri üzerinde duracak, İsa ile Yahudi olmayan bir Yüzbaşı (Centurion) arasında geçen diyaloga odaklanarak, İsa’nın yaklaşım tarzına, ortaya koyduğu örnekliğe bakacağım.

İncil karakterleri oldukça renklidir, İncil anlatısı, bizi toplumun her kesiminden, her meslekten insanla tanıştırır, sıradan halk tabakası, vergi memurları, askerler, din adamları, yöneticiler... İncil karakterleriyle ilişki kurduğumuzda, her bir hikâyenin sadece sözü edilen karakterle ilgili olmadığını, aynı zamanda bizimle de ilgili olduğunu görürüz. İncil anlatısında yer alan karakterlerin hikâyelerini deneyimlemek, hikâyenin arkasındaki asıl hikâyeyi tam olarak kavramamızı sağlar.

İncil, Matta: 8: 5-13 ve Luka: 7: 1-10’da İsa ile Centurion’un hikâyesine yer verir. Matta ve Luka’nın aktarımlarında bazı farklılıklar vardır. Öncelikle dikkat edilmesi gereken nokta şu ki, Dört Müjde’nin [Matta, Markos, Luka, Yuhanna] dördü de aynı olayları, aynı sıra ve aynı ayrıntılarla aktarsaydı, Dört Müjde’ye sahip olmazdık. Farklılıklar, yazarların amaçları, odaklandıkları noktalar ve anlatım tarzlarıyla ilgilidir. İncil yazarları (Müjdeciler), olayların farklı yönlerini, farklı detaylarını aktararak, bakış açımızı zenginleştirirler. Matta, Müjde’sini Yahudiler için, Luka ise Gentileler (Yahudi olmayanlar) için yazdı, dolayısıyla, Matta ve Luka, olayları kendi yöntemleriyle ve kendi amaçlarına uygun şekilde aktarırlar ve Matta, olayları aktarırken sık sık kısaltma yoluna gider. İlgili anlatının Matta’daki versiyonu daha kısadır, ancak her iki versiyon da aynı kelimelerin kullanıldığı ifadelerin çoğuna sahiptir, aynı olay sırasını korurlar ve her ikisi de aynı sonucu verirler.

Öncelikle göze çarpan farklılık şudur: Matta’nın anlatısında Yüzbaşı bizzat gelir ve İsa’dan yardım talebinde bulunur, Luka’da ise yardım talebini iletmek için başkalarını gönderir. Matta sadece Yüzbaşı’nın İsa’ya ilettiği mesajın özünü verirken, Luka olayı daha ayrıntılı olarak aktarır. Yaygın olan aracılık ya da vekâlet geleneğinde, bir aracı ya da vekil tam olarak onu gönderenin adına –onun gönderenin kendisi olarak- konuşur ve bir insanın vekili/vekilleri aracılığıyla söylediği ya da yaptığı şeyler, kendisi söylüyormuş ya da kendisi yapmış gibi aktarılır. Bir kişiye onun verdiği yetkiyle yapılan bir konuşmayı ya da eylemi atfetmek, olağan bir anlatım tarzıdır ve Matta, bu anlatım tarzını benimser. Luka’nın kaydında da “Bu sözleri duyan İsa, Yüzbaşı’ya hayran kaldı” cümlesi, sanki Yüzbaşı oradaymış gibi okunur, oysa Luka’nın anlatısında Yüzbaşı orada değildir, İsa, kendisine aktarılan sözlerin, doğal olarak doğrudan Yüzbaşı’dan geldiğini kabul etmektedir. Diğer yandan, Yüzbaşı daha sonra İsa’nın yanına gitmiş olabilir, zira evden uzakta değildi [Luka: 7: 6]. İnsan motivasyonları ve karar verme süreçleri karmaşıktır ve çoğu zaman bir miktar tereddüt veya fikir değişikliği içerir. İkinci farklılık, İsa’nın, Matta’daki anlatının sonunda yer alan “fazladan” sözlerinde görülür. Aşağıda da görüleceği üzere, Matta, Mesih’in Yahudilere yönelik kasvetli uyarısına odaklanırken, Luka, İsrail’e yapılan uyarıya yer vermeyerek, Gentileleri, ihtiyaç duydukları ilahi yardımdan mahrum kalmamaları için teşvik eder.

İsa, Dağdaki Vaaz’dan sonra Kefernahum’a gider. Orada İsa’yla ilgili haberleri duyan bir yüzbaşı, çok değer verdiği, ölüm döşeğindeki kölesini iyileştirmesini rica etmek üzere O’na Yahudilerin bazı ileri gelenlerini gönderir. Bunlar İsa’nın yanına gelince, içten bir yalvarışla O’na “Bu adam senin yardımına layıktır, çünkü ulusumuzu seviyor, havramızı yaptıran da kendisidir” derler. İsa, onlarla birlikte yola çıkar. Eve yaklaştığı sırada, Yüzbaşı bazı dostlarını yollayıp O’na haber gönderir: Ya Rab, zahmet etme, evime girmene layık değilim. Bu yüzden yanına gelmeye de kendimi layık görmedim. Sen yeter ki bir söz söyle, uşağım iyileşir. Ben de buyruk altında bir görevliyim, benim de buyruğumda askerlerim var. Birine, ‘Git’ derim, gider, ötekine, ‘Gel’ derim, gelir, köleme, ‘Şunu yap’ derim, yapar. Bu sözleri duyan İsa, Yüzbaşı’ya hayran kalır ve ardından gelen kalabalığa dönerek, “Size şunu söyleyeyim” der, “İsrail’de bile böyle iman görmedim.” Gönderilenler eve döndüklerinde köleyi iyileşmiş bulurlar [Luka: 7: 1-10].

Öncelikle, tarihsel arka plan ve Yüzbaşı’nın kim olduğu üzerinde durmamız gerekiyor. Yeni Ahit’te Romalı Centurionlardan bahsedilir [örn. Markos: 15: 39; Elçilerin İşleri: 27: 42-44] ve bu anlatıda sözü edilen Centurion da çoğunlukla “Romalı” olarak bilinir. Ancak İ.S. 1. yüzyılın başlarında, olayın geçtiği Celile’de –ki, Kefernahum, Celile Denizi’nin kuzeybatı kıyısındadır- bir Roma garnizonu yoktu, İ.S. 2. yüzyıla kadar da olmayacaktı. Burada bahsedilen Centurion –diğerlerinin aksine- Roma ordusunun değil, Herod Antipas’ın Roma tarzında organize edilmiş Kraliyet birliklerinin bir parçasıydı. Herod Antipas örneğinde olduğu gibi, Roma tarafından atanan, bir dereceye kadar özerkliğe sahip bağımlı hükümdarların bir ordu bulundurmaları ve gerektiğinde Roma’ya askeri destek sağlamaları gerekiyordu. Ordunun gerçek profesyonelleri, bir diğer ifadeyle belkemiği olan yüzbaşılar –ki, yüz değil, seksen adamdan sorumluydular- belli bir statüye sahiptiler ve ücretleri oldukça iyiydi, sıradan askerlerden çok daha yüksek ücret aldıkları gibi, ganimetten de daha fazla pay alıyorlardı. Çoğunlukla statülerini aile bağlarına değil, askeri yeteneklerine borçluydular ve savaş alanındaki görevlerinin yanı sıra genel polislik gibi başka görevler de üstlendiler. Bunlar, genellikle şedit, gaddar ve halk tarafından sevilmeyen insanlardı. Anlatıda sözü edilen yüzbaşının milliyetini bilmiyoruz, “Ulusumuzu seviyor” ifadesinden de anlaşılacağı üzere, doğuştan veya din değiştirme yoluyla Yahudi olmadığı açıktır; bir Gentile, ancak Romalı değil. Yahudiler zorunlu askerlikten muaftı ve Herod Antipas, tıpkı babası I. Hirodes (Büyük Herod) gibi çoğunlukla Yahudi olmayan askerler kullandı. Luka’nın kaydı, Centurion’un, Yahudi inancına karşı sempati beslediğini ve Kefernahum’daki Yahudi cemaatine karşı hayırseverce davrandığını gösteriyor.

Sağlıklı insani ilişkilerin temelinde nezaket ve alçakgönüllülük yatar, statüsü ve mensubu olduğu mesleki grubun –en azından o gün için- genel karakteri göz önüne alındığında, Yüzbaşı’nın sergilediği yaklaşım olağanüstüdür. İsa’nın önünde kendisini “Evime girmene layık değilim, yanına gelmeye de kendimi layık görmedim” deme noktasına kadar alçaltır [Matta: 8: 8, Luka: 7: 6-7] ve tam bir teslimiyetle O’nu yüceltir. Yorumcular, Centurion’un –hem kendisinin hem de İsa’nın konumu itibariyle- O’nunla birlikte görünmek konusunda ihtiyatlı davranmak istemesi veya Yahudi olmadığı için, Mesih’le doğrudan ilişki kurmaktan çekinmesi yahut bir Yahudi öğretmen olan İsa’nın, Yahudi olmayan birinin evinde kalması zahmetli olacağı için, O’nu müşkül durumda bırakmak istememesi gibi birtakım nedenlerden söz ederler. Örneğin, Elçilerin İşleri: 11: 1-3’te, Petrus’un, sünnetsiz kişilerin evine gidip yemek yediği için kınandığı anlatılır. Dolayısıyla, Yüzbaşı’nın evine girmesi, İsa’yı müşkül durumda bırakırdı. Ancak O’nun, bu tür şeylere aldırış etmediğini, duvarları yıkıp geçtiğini biliyoruz. Yüzbaşı’nın davranışının, bu tür kaygılardan çok, doğuştan veya sonradan (din değiştirme yoluyla) Yahudi olmamasına karşın, İsa’ya duyduğu inançtan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Yüzbaşı’nın, İsa’nın sadece gereken sözü söyleyerek hizmetkârını uzaktan iyileştirebileceğine olan inancı ya da güveni son derece çarpıcıdır, inancını ifade ederken, İsa’yı dahi hayran bırakan bir yaklaşım sergiler. Yüzbaşı, doğal olarak bu âleme bir askerin gözüyle baktı, ona göre bu dünya, en önemli şeyin otorite olduğu, canlı güçlerin kampıydı; askeri yasalara ve üstlerinin emirlerine itaat konusunda eğitilmişti ve astlarının da onun emrine kayıtsız şartsız itaat etmeleri gerekirdi. Antik dünyada otoriteye karşı gelişmiş olağanüstü saygıyı da ayrıca göz önünde bulundurmak gerekir. Centurion şunları söyler: Sen yeter ki bir söz söyle, uşağım iyileşir. Ben de buyruk altında bir görevliyim, benim de buyruğumda askerlerim var. Birine, “Git” derim, gider, ötekine, “Gel” derim, gelir, köleme, “Şunu yap” derim, yapar [Matta: 8: 8-9, Luka: 7: 7-8]. Böylece, Yüzbaşı, Mesih’te tezahür eden ilahi karakter ve güce ilişkin yüksek bir kavrayış ortaya koyar. Ordu içindeki kendi konumu üzerinden bir benzetme yapmaktadır. İsa, Tanrı’dan bir yetkiye sahiptir ve sadece tek bir sözüyle emri yürürlüğe koyabilir. Yüzbaşı, ilahi otoriteyi kavramıştır ve bu, zorbaların hükmettiği türden insan icadı bir otorite değildir. Mesih’in otoritesi, ruhsallıkla/içsellikle, sevgi, saygı, insani ilişkilerde adalet, aydınlatma, bağışlama (af), iyileştirme (şifa) ve bütünleştirme yoluyla gerçekleşti; zorbalık, korkutma, sindirme, aşağılama, mahkûm etme vb. yollarla değil.

İsa, yüksek bir kavrayışın ifadesi olan bu sözlere hayran kalır ve Yüzbaşı’nın imanının tartışmasız büyüklüğünü ilan eder: Ben İsrail’de böyle imanı olan birini görmedim/ İsrail’de bile böyle iman görmedim. [Matta: 8: 10, Luka: 7: 9]. Kutsal Yazılar, İsa’nın iki kez hayrete düştüğünü söyler: Markos: 6: 6’da kendi halkının inançsızlığı ve burada Centurion’un büyük inancı karşısında. İsa, burada açıkça Yahudi olmayan birinin imanını İsrail’in imanının üzerine çıkarmaktadır. Yahudileri sevmesine ve havra yaptırmasına karşın, Centurion hâlâ bir Gentile/bir Yahudi olmayandır. Bu, İsa’nın İsrail’de bulamadığı veya İsrail’de gördüklerini aşan bir imandır; en beklenmedik yerde büyük bir inanç bulunabilir ve Tanrı, bize gerçek imanı göstermek ya da öğretmek için “ötekileri” ya da “yabancıları” kullanabilir. İnancın büyüklüğü, insanların çizdikleri doktrinel sınırlara, dini kurumlara, birtakım aidiyet ya da mensubiyetlere bağlı değildir; Tanrı, neredeyse her zaman kendisini “ötekiler”, “yabancılar” aracılığıyla gösterir.

Gönderilenler eve döndüklerinde köleyi iyileşmiş bulurlar [Luka: 7: 10] ve Luka’nın ilgili kaydı burada sona erer. Luka, İsa’nın, “İsrail’de bile böyle iman görmedim” dedikten sonra söylediği sözlere yer vermez, doğrudan sonuca, kölenin iyileşme faslına geçer ve aktarımına son verir, çünkü bir Grek olan Luka, diğer uluslar (Gentileler) için yazmaktadır ve bu nedenle İsrail’e yapılan uyarıyı aktarmaz. Matta ise kaydında, İsa’nın, “Ben İsrail’de böyle imanı olan birini görmedim” dedikten sonra söylediği sözleri aktarmaya devam eder, çünkü kendisi de bir Yahudi olan Matta, Yahudiler için yazmaktadır ve bu noktadan itibaren uyarı Yahudileredir, onları ciddi bir biçimde alçakgönüllülüğe davet eder ve kibirlerini kırmayı amaçlar: Size şunu söyleyeyim, doğudan ve batıdan birçok insan gelecek, Göklerin Egemenliği’nde İbrahim’le, İshak’la ve Yakup’la birlikte sofraya oturacaklar. Ama bu egemenliğin asıl mirasçıları dışarıdaki karanlığa atılacak. Orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacak. [Matta: 8: 11-12].

Burada öncelikle İsa’nın evrenselliğini ve inancın tüm dünyaya yayılacağının açık ifadesini görüyoruz. Tanrı, sadece Yahudilerin Tanrı’sı değildir, herkesin Tanrı’sıdır; insanlar sadece komşu ülkelerden değil, aynı zamanda en uzak sınırlardan gelecekler, doğudan ve batıdan, her ulustan insanlar, Göklerin Egemenliği’nde şölene katılacak, İbrahim, İshak ve Yakup’la birlikte sofraya oturacaklar, “öteki” ya da “yabancı” olarak görülenler, Tanrı’nın Krallığı’nın vatandaşları ve mirasçıları olacaklar. Dolayısıyla, kişisel sorumluluklar ihmal edilmemeli, inanç ve umut sadece Tanrı’ya bağlanmalıdır; aidiyetler/mensubiyetler, sivil ve dini kurumlar imanı garanti altına alamaz ve insanları kurtaramaz. Böylece Yahudiler ile Gentileler arasındaki duvar yıkılmış olur. Nasıralı İsa’nın görevi, ırk, sınıf, cinsiyet, hatta –hiçbir zaman onaylamamakla birlikte- bariz günahkârlıktan etkilenmez, tüm ayrım ve “ayrıcalıkları” aşar, herkes içindir.

İsa, daha da ileri giderek, asıl mirasçıların dışarıdaki –Göklerin Egemenliği’nin dışında kalan- karanlığa atılacaklarını söylüyor: Ama bu egemenliğin asıl mirasçıları dışarıdaki karanlığa atılacak. Orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacak [Matta: 8: 12]. Ağlayış ve diş gıcırtısı, insani ıztırabın en yoğun biçimini ifade eder. İbrahim’in çocukları ve Tanrı’nın Seçilmiş Halkı olmakla övünen, kendilerini biricik mirasçılar olarak gören Yahudiler, bekledikleri Mesih’i gördüler, ancak çoğunlukla O’na inanmadılar, çünkü bekledikleri Mesih’in dünyevi bir krallık, dünyevi bir güç ve ihtişam getireceğini düşünüyorlardı, kendi ulusları büyüyecek, krallıklarının zaferleri yayılacaktı. İsa, Matta: 21: 43’te Tanrı’nın Egemenliği’nin İsrail’den alınacağını tekrar eder: Bu nedenle size şunu söyleyeyim, Tanrı’nın Egemenliği sizden alınacak ve bunun ürünlerini yetiştiren bir ulusa verilecek [daha geniş olarak Matta: 21: 33-45]. Burada belirli bir ulustan söz edilmez; bedenin değil, Ruh’un ürünlerini yetiştirecek, Yahudi-Grek, köle-özgür, erkek-dişi ayrımının söz konusu olmadığı [Galatyalılar: 3: 28-29], Matta: 8: 11’de sözü edilen, en uzak sınırlardan gelerek, Göklerin Egemenliği’nde İbrahim, İshak ve Yakup’la sofraya oturacak olan Tanrı’nın yeni ve evrensel halkından söz edilmektedir, Tanrı’nın Ulus’u, bütün uluslardan oluşur. Yahudiler de bu ulusun bir parçası olmuşlardır. Sonra İsa, Yüzbaşı’ya, “Git, inandığın gibi olsun” der ve uşak iyileşir [Matta: 8: 13], böylece Matta’nın ilgili kaydı sona erer.

Bu, kimlik, ilahi otorite ve imana ilişkin bir İncil anlatısıdır. Gerçek inanç, görünür bir işaret ya da belirtiye ihtiyaç duymaz, ruhsallıkla/içsellikle, her hal ve şartta Tanrı’ya duyulan sonsuz güvenle ilgilidir. Yüzbaşı, İsa’nın kim olduğunu anladı, O’na inandı, güvendi ve İsa, onu geri çevirmedi. Nasıralı İsa’nın, “ötekinin” inancını arayan ve ortaya çıkaran adam olduğuna şüphe yoktur.

IX–Günahkâr Kadın

İncil’de, üzerinde duracağım son anlatıyla önemli benzerlikler içeren hikâyeler vardır [Matta: 26: 6-13, Markos: 14: 3-9, Yuhanna: 12:1–8]. Ancak Luka’nın kaydı [Luka: 7: 36-50] diğerlerinden farklı bir olayı hikâye eder. Diğer üç hikâye, Beytanya’da geçer, Luka’nınki ise muhtemelen Celile’de. Zamanlama farklıdır, Luka’nın hikâyesi, İsa’nın hizmetinin erken dönemlerinde geçerken, diğer üç hikâye, İsa’nın çarmıha gerilmesinden önceki hafta geçer. Yine Luka’nın hikâyesinden farklı olarak, diğer üç hikâyenin ikisinde (Matta ve Markos’ta) sözü edilen isimsiz kadın, bir “günahkâr” olarak tanımlanmaz, üçüncüsünde (Yuhanna’da) ise kesinlikle sözü edilen türden bir günahkâr değildir (Yuhanna’da Beytanyalı Meryem). Her üç hikâyede de açık itiraz konusu israftır, Luka’da ise bir günahkârla temas edilmesine ilişkin dile getirilmeyen, ancak açığa çıkarılan düşünceler söz konusudur. İsim benzerliğine gelince, İ.S. 1. yüzyılda Simun çok yaygın bir Yahudi ismidir, Yeni Ahit’te dokuz tane vardır; diğer üç hikâyenin ikisinde (Matta ve Markos’ta) Cüzamlı Simun’dan –muhtemelen İsa’nın iyileştirdiği kişilerden biri-, birinde (Yuhanna’da) İsa’nın ölümden dirilttiği Lazar’dan söz edilirken, Luka, Ferisi Simun’dan söz eder. Kısacası, Luka, farklı bir olayı hikâye etmektedir.

Ferisi önderlerden biri olan Simun, İsa’yı yemeğe çağırır ve O da Simun’un evine gidip sofraya oturur. Sahnede bir kadın belirir; davetsiz, adı verilmeyen, sadece “günahkâr” olarak tanımlanan bir kadın. Özel yemeklerde kapı açık bırakılır, böylece davetsiz misafirler içeri girebilir, bir kenarda oturabilir, konuşulanları duyabilir. Kadın, İsa’nın, Ferisinin evinde yemek yediğini öğrenince, kaymaktaşından bir kap içinde güzel kokulu yağ getirir, hiç konuşmaz, İsa’nın arkasında, ayaklarının dibinde durup ağlayarak, gözyaşlarıyla O’nun ayaklarını ıslatmaya başlar, saçlarıyla ayaklarını siler, öper ve üzerlerine yağ sürer (mesheder) [Luka: 7: 36-38]. Bir misafirin ayaklarını yıkamak, meshetmek, bir misafirperverlik ve nezaket göstergesidir. Ayakların öpülmesi ise sevgi ve şefkatin simgesidir. Böylece, kadın, Mesih’e olan sevgisini, bağlılığını (sadakatini) ve günahlarından ötürü duyduğu pişmanlığı ifade etmektedir. İsa, kadınla konuşmaz, ona soru sormaz, ondan hiçbir şey istemez, ancak kadından rahatsız değildir, bu kötü şöhretli günahkâr kadının kendisine dokunmasına izin verir. Bu tutum, günahkârlarla temastan kaçınan Ferisilerin anlayışına tamamen terstir. Nitekim bir Ferisi olan Simun, bu kadından rahatsızdır, çünkü kadın, yıkıcı eylemlerde bulunan bir günahkârdır ve bu insanlarla temas edilmemelidir. Ferisi, bir seçimle karşı karşıyadır, bu, İsa’nın kimliğiyle ilgili iki karşıt görüş arasında bir karar anıdır: İsa ya peygamberdir ya da değildir. Kendi kendine düşünür: Bu adam peygamber olsaydı, kendisine dokunan bu kadının kim ve ne tür bir kadın olduğunu, günahkâr biri olduğunu anlardı.” [Luka: 7: 39]. İnsanın kendi kendine söyledikleri bilgeliğini ya da aptallığını gösterir; Kutsal Kitap geleneğinde ikincisini. Örneğin, aptal, yüreğinde “Tanrı yoktur” der [Mezmurlar: 14: 1], kimse kendi kendini kutsamalı ve “Kendi isteklerim uyarınca yaşasam da güvenlikte olurum” diye düşünmemelidir [Tesniye: 29: 19].  

Simun’un dile getirilmemiş itirazı, İsa’dan gizli değildir, “Simun” der, “Sana bir söyleyeceğim var” ve Simun, “Buyur, öğretmenim” diye karşılık verir. İsa, bir benzetme yaparak sorar: Bir alacaklının iki borçlusu vardı. Biri beş yüz, öbürü de elli dinar borçluydu. Borçlarını ödeyecek güçte olmadıklarından, alacaklı her ikisinin de borcunu bağışladı. Buna göre, hangisi onu daha çok sever? [Luka: 7: 31-42]. Borçlular, günahkârlardır, kendini bilen ya da kendisiyle ilgili iç görüsü olan herkes, günah işlediğini/günahkâr olduğunu bilir; hepimiz günahkârız ve hiçbirimiz günahlarımızın karşılığını ödeyecek güçte değiliz. Simun, yanıtlar [7: 43]: Sanırım, kendisine daha çok bağışlanan. İsa, “Doğru söyledin” der ve Ferisinin dile getirilmemiş itirazını ele almaya devam eder, tam olarak Simun’un sorguladığı şeyi açığa çıkarmakta, ona ve orada bulunanlara öğretmekte/ders vermektedir. Kadına bakarak sorar [7: 44]: Bu kadını görüyor musun? Ona bak, ne görüyorsun? Tanrı’nın kendi suretinde yarattığı bir insan mı görüyorsun? Yoksa sadece bu kadının kötü şöhretini mi görüyorsun? Ya da sadece utanç verici bir yaratık mı görüyorsun? Soru aynı zamanda bize sorulmaktadır. Hikâyede günahkâr kadın karakteriyle örneklendirilen insanlara baktığımızda ne görüyoruz? İsa, devam eder ve günahlarının bilincinde olan kadının davranışları ile Ferisinin kadim misafirperverlik erdemine ters düşen tutum ve davranışları arasındaki karşıtlığı ortaya koyar [7: 44-46]: Ben senin evine geldim, ayaklarım için bana su vermedin. Bu kadın ise ayaklarımı gözyaşlarıyla ıslatıp saçlarıyla sildi. Sen beni öpmedin, ama bu kadın eve girdiğimden beri ayaklarımı öpüp duruyor. Sen başıma yağ sürmedin, ama bu kadın ayaklarıma güzel kokulu yağ sürdü. Muhtemelen, Ferisi, İsa’yı evine davet etmiş olmanın yeterli olduğunu düşünüyordu — yeter de artar bile!

Yasa’ya sıkı sıkıya bağlı olan Ferisi, temas edilmemesi gereken büyük bir günahkâr görürken, dışlanmışlarla birlikte acı çeken, onlara şefkat gösteren Mesih, günahkârlar arasında ortaya çıkan ilahi sevginin bir tezahürü olarak orada bulunmaktadır. “Bu nedenle sana şunu söyleyeyim” der, “Kendisinin çok olan günahları bağışlanmıştır, çünkü çok sevdi. Oysa kendisine az bağışlanan, az sever.” [Luka: 7: 44-47] ve sonra, bunu, kadını muhatap alarak söyler [7: 48]: Günahların bağışlandı. Bunun üzerine, sofrada oturanlar, kendi aralarında, “Kim bu adam? Günahları bile bağışlıyor!” şeklinde konuşmaya başlarlar [7: 49].

Kadının bağışlanmaya ihtiyacı vardır, bunun bilincindedir ve sevgisi nedeniyle bağışlanır; kendini Yasa’ya adayan Ferisi, karşıt bir portre çizer. Ferisinin günahlarının az olduğu ima edilmez; günahlarını az bulduğu, aynı ölçüde bağışlanmaya fazla ihtiyaç duymadığı ve –bu nedenle- sevgisinin de az olduğu ima edilir. Simun, Tanrı’nın sevgisinin ve kabulünün doğasını anlamamaktadır; O, alçakgönüllülüğü onurlandırır. Ana fikir şudur: Günahlarının farkında olan, bağışlanmaya ihtiyaç duyan insanlar alçakgönüllüdürler ve elde ettikleri bağışlanmanın büyüklüğünü takdir ederler; kendileriyle ilgili iç görüden yoksun olanlar ise bağışlanmaya muhtaç olduklarının farkında dahi değildirler ve bu yüzden bağışlanmanın büyüklüğünü takdir edemezler. Kısacası, burada, kendini yeterli görme, dolayısıyla kibir söz konusudur. Pasajı bütüncül okumak gerekir, çünkü Kutsal Yazılar, bazen bir etkiyi tek bir nedene bağlar, ancak başka nedenler de vardır. Bu pasajda, bağışlanma önce sevgiyle açıklanır, son ayet ise imana vurgu yapar ve böylece, gerçek bir dönüşümde iman, umut, sevgi, günah için pişmanlık vb. iyi eğilimler birleşir. İsa’nın son sözü şudur [7: 50]: İmanın seni kurtardı, esenlikle git. Böylece, anlatı sona erer.

Nasıralı İsa, insanlık için en asil derstir, her zaman ve her yerde.

SON SÖZ

İnanç, bir hakikat meselesidir, basittir, kolayca tanımlanabilir, öncelikle özeldir, dönüştürücü, tamamlayıcı etkileri ve ciddi sonuçları vardır. Manevi-ahlaki disiplinimiz yazılı yasa ya da kurallarla değil, O’nun içimizdeki yasasına, ruhumuzdaki sesine itaatle sıkılaşır. Tanrı’yla ruhsal ve gerçek bir karşılaşma, O’nunla birlik içinde olmak için yol, Nasıralı İsa’dır. Ruhaniyet kâmilen Nasıralı İsa’da bulunur ve O, kâmilen bize dünyada olmanın yolunu gösterir. Kurtuluş kişisel bir karardır — kişinin Nasıralı İsa’yı takip etme kararı ya da seçimi.  Bu, sürekli bir dikkat ve aralıksız bir çaba gerektirir — bu fani dünyadan özgürleşmek, yeniden doğmak, dünyaya karşı ölü olmak, kendi çarmıhımızı yüklenmek için sürekli bir dikkat ve aralıksız bir çaba.

İ.S. 1. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan Romalı bir soylu, İsa hakkında bir şey bilmezdi, O’nu tanımazdı, hakkında bir şeyler duymuş olanlar ise O’nu krallık iddiasında bulunan, ancak çarmıhta can vermiş “aciz bir serseri” olarak nitelendirir, reddederdi. Sonunda pagan Roma tarih oldu; İsa hüküm sürüyor. O, iktidarı ele geçirmek, dünyevi bir krallık kurmak, tahakküm etmek, ötekileştirmek, yargılamak, karşıtlarını yok etmek için değil, insan ruhunu enkaz altından kurtarmak için geldi, yeryüzünde nimet, şifa ve nur saçtı, kaybolanları buldu, reddedilenleri kabul etti, gerçeğe kör olanların gözlerini açtı, ölü kalpleri hayata döndürdü, Göklerin Krallığı’na girmeleri için sözlerini işitip uygulayanlara çocuk saflığı verdi. Nasıralı İsa, zincire vurulurken, dövülürken, yüzüne tükürülürken, kırbaçlanırken, alay edilirken, hakarete uğrarken ve çarmıha gerilirken bütün özgür insanların kralıydı. O, taştan tapınak inşa etmedi; tüm dünya ve tüm kalpler Mesih İsa’nın tapınağı ve sunağıdır. İsa’da yaşayan, O’nun sözlerine uyan herkes, yeryüzünde Göklerin Egemenliği altında yürüyen bir insan olur.

Kaynak: Atilla Fikri Ergun – kolaydenemeler.substack.com

Ebedi, ölümsüz, görünmez Kral’a, tek bilge Tanrı’ya sonsuza dek onur ve yücelik olsun. [1. Timoteos: 1: 17]

Tuesday, 5 December 2023

LANET ÇEMBERİ - Bir Kavmin Psikanalizi (İsrailoğulları)

LANET ÇEMBERİ - Çocuk ve Peygamber Katili Bir Kavmin Psikanalizi (İsrailoğulları) 

“(Çocuğun) hangi günahı sebebiyle katledildiği sorulduğu zaman… herkes kendine (aslında) neyi hazırladığını bilecektir.”  [Tekvir Suresi, 9-14]


Lanet Çemberi başlıklı bu yazı, dört bölümden oluşmaktadır:  I. Genel, II. İsrail, III. Hamas ve IV. Sonuç şeklinde. Ziyadesiyle uzun kalmaması için, bu yazıda sadece I. Genel ve II. İsrail kısmını yayınlıyoruz. Sonraki yayında III. Hamas ve IV. Sonuç kısımları okurların dikkatine sunulacaktır.


I. Genel


Geçtiğimiz günlerde başgösteren olayların ardından Ortadoğu adı verilen bölgenin son yüzyıllardaki karışıklığına bir yenisi daha eklenmiştir. Çocukların, kadınların, yaşlıların, hayvanların, bitkilerin ve cümle savunmasız varlıkların akla havsalaya sığmaz derecede acı çektiği ve yıkıma uğratıldığı bu karışıklık, bu hercümerc ortamında yapılması gereken ilk ve en acil şey, söz konusu yıkım hareketlerinden bu varlıkları uzak tutmak ve onları kurtarmaktır. Bilhassa çocuklar için bu husus tartışmasız şekilde önceliklidir. Hiçbir çocuk, yetişkin adı verilen ayrıkların kendi aralarında yıllar içinde ördükleri yıkım çemberlerinin aslî bir ferdi değildir. Her doğan çocuk, bu ve benzeri çemberlerin kaydı haricinden doğan birer masumdur; hem de her türlü dünya koşulundan azade olan bir “yeni’dir”. Ayrıkların yıkım çemberlerinin tamamı ise istisnası olmaksızın “eski’dir”. Ayrıca, söz konusu yıkım çemberleri kendi iç davalarının cezasını masumlara ödetmek yoluyla, ilk elde ve evvela sadece ve sadece “masumiyet’e” saldırmışlardır. Oysa masumiyete yönelik herhangi bir saldırının hiçbir geçerli dayanağı mevcut olamaz. Hiçbir ideoloji, hiçbir siyasi gereklilik, hiçbir inanç, hiçbir bilim kılıklı kanaat böyle bir cürm için bir haklılık dayanağı teşkil etmez. Çember dairesinde bulunan bir davanın bir masumla aslen teması, sadece ve sadece masumun kaynaklandığı yerle olan asli irtibatının mevcut olmasına bağlıdır. Aksi halde söz konusu çember ve de davası, doğan masum çocukla aslen bağı bulunmayan sonradan ihdas edilmiş bir yapıdan ibarettir ve doğan çocuğa, ve dolayısıyla masumiyete saldırmak hakkı bulunamaz. Böyle bir hakkı bulunmadığı gibi, onu kendi davasının asli bir ferdi olarak da addedemez. Bu bakımdan masumiyete yönelik saldırı ve masumiyetin yıkımı ve de “kullanımı”, katışıksız bir ihanettir ve doğuş açısından evrensel mahiyette katışıksız bir suçtur. Üstelik her doğan çocuğun, sonradan dahil oldukları bu kültür ortamlarını, meşru bir şekilde bizzat değiştirebilmenin ve ıslah edebilmenin hakiki dayanakları olmaları bakımından söz konusu bu suç ve ihanet, aynı zamanda halkların kendi kurtarıcılarına yönelik işlediği bir katliamdır. Kendi kurtarıcılarını yok etmek bakımından da söz konusu suç ve ihanet, aynı zamanda katışıksız bir hamâkattir (ahmaklık). Katışıksız ihanet, katışıksız suç ve katışıksız ahmaklık aynı anda sadece bir tek yerde zuhur eder: 


Lanetlenmişlerin bir araya geldikleri yerde.


Lanet Çemberi başlıklı bu yazıda, söz konusu lanet çemberinin oluşum koşullarını, esasları itibariyle, doğan bir çocuğun hakkı merkezinden incelemeye çalışıyoruz. Böylece masumiyete yönelik gerçekleşen bu lanetli zulmü berrak bir şekilde kısaca gözler önüne getirmek istiyoruz. Bu yazıda bu esasları daha çok sonuç önermeleri suretinde vermekle yetineceğiz. Kapsamlı bir şekilde temellendirilmiş ayrıntıya gitmek ve zımnen içerilen bağıntıları ve gidimli hükümleri bulmak, okuyucuya aittir. Bunun yazara ait olabilmesi için çok daha uzun ve hacimli bir yazının kaleme alınması gerekir.


Öncelikle şu hususu belirtmek gerekir: Yeryüzüne ve yeryüzündeki kültüre doğan her çocuk, yeryüzünün ve yeryüzündeki kültürün harici olan bir yerden gelmiştir. Dolayısıyla çocuklar ve diğer doğuş esasında hayat süren varlıklar, aslen yeryüzüne ve yeryüzündeki kültürlere aid değillerdir. Aksini söylemek, “doğuş” ve “doğuş” esaslı olan “varlık” kavramına aykırıdır. Doğuş esaslı varlık kavramının; “değişimin”, “varoluşun” ve bu anlamdaki “evren’in” varolabilmesinin dayanağı olduğu anlaşılırsa, bu dikkati en başta dile getirmenin ehemmiyeti hemen görülebilir. Çünkü evren ve evrene dair olan hiçbir şey, “doğuş esaslı varlık”ın kaydı altından çıkartılamaz ve dolayısıyla “doğuş esaslı varlık” göz ardı edilerek “evrensel mahiyette” bir mevcudiyetten ve de bir haklılık dayanağından da bahsedilemez.


Var olmadan neyin haklılığı teşkil edilebilsin? Önce varlık teşkil etmek, esastır. Varlık ise önce doğuş esasında, sonra oluşum esasında teşkil edilir. Doğuş, oluşuma evveldir. Doğuş’la gelen varlığa örnek ise, doğan çocuklardır.


Evrenin ve evrendeki kültürün varlığı, aslen doğuş’a ve doğuş esaslı varlığa bağlıdır.  Bu bakımdan evrenin ve evrendeki kültürün nihai anlamda varolabilmesi, evvela doğuş’un ve doğuş esaslı varlığın teşkil edilmesine bağlıdır. Evren ve evrendeki kültür, mesela Ortadoğu ve Ortadoğudaki siyasi çekişmeler, bu kendi aslına sonradan olan, yani doğuş esaslı varlığa sonradan olacak şekilde meydana gelen bir varlık dairesidir. Dolayısıyla bizatihi evreni ve evrendeki kültürü, genel manada varlığın, ve hele ki “doğan varlığın” dayanağı olarak almak imkansızdır.  Bu nedenle kimsenin varlıklar üzerinde düşünürken veya eyleme geçerken, “doğuş” ve “doğuş esaslı varlık” kavramına aykırı gelecek bir şey öne sürmek veya bunu göz ardı eden bir şekilde eksik düşüncelere dayanmak hakkı yoktur. Bu ontik çerçeve anlaşılmadan, hukuktan, siyasetten, inançtan, düşünceden bahis açmanın bir anlamı da yoktur. Doğuş, yeryüzüne doğan varlıkların asli dayanağıdır. Yeryüzüne “doğan” her çocuk (veya her varlık), “asli doğuş’un” kaydı altındadır. Oysa yeryüzü ve yeryüzündeki her türlü kültür, mesela Ortadoğu ve Ortadoğu’daki çekişmeler, mevcudiyeti açısından asl’i doğuş’a esasen borçlu olmakla birlikte, sonradan bir “oluşum” dairesine girerek varlığa gelirler. Asli doğuş, bu “oluşum” dairesinin haricindedir. Yani sözün kısası, evren ve kültür, “oluşum” dairesindedir, her doğan çocuk ise aslen doğuş dairesindedir. Aslen doğuş dairesi, oluşum dairesinin haricindedir, oluşum dairesi ise, var olmak için doğuş dairesine muhtaçtır. Doğuş ve Oluş ayrımı yapılmadan sözü edilen bu hususları anlamak olanaksızdır. Doğuş ve Oluş ayrımından, ve buna bağlı olarak “kainat ve evren” ayrımından “Cahiliyye’nin Zevâli -II” başlıklı yazıda bahsettik. Oradan da bu meseledeki yaklaşımımızın ne olduğu anlaşılabilir.


Doğuş dairesi, oluşum dairesinin haricindedir. Aslen doğan, “oluşum” dairesindeki evrenin ve kültürün haricinden gelir. Bu nedenle doğan her çocuk, yeryüzündeki kültürün haricindeki bir yerden gelmiştir ve aslî aidiyeti bu hariçteki yere bağlıdır. Bu durum doğuşla gelen her kimlik için geçerlidir. Mesela Peygamberler gibi. Peygamberler, bu bakımdan doğan çocuklara benzerler.


Bunun anlamı şudur: Doğan çocuklar, yeryüzüne ve yeryüzündeki kültürlere, onların davalarına, çıkarlarına, çekişmelerine ve diğer oyunlarına aid değildir. Aksine, doğan çocuklar, yeryüzünü ve yeryüzündeki kültürleri kuşatan asli doğuş yerine aiddir; vatanları bu asli yerdir ve bu asli yer esasında teşkil edilen yeryüzündeki yerdir. Asli doğuşunu yitirmek suretiyle yeryüzündeki kültürlere dahil olarak kendi varlıklarını bunlara dayandıranlarsa, böyle bir vatana sahip değildir. Yani bunlar, aslen “vatansız’dır”. Mesela İsrail gibi.


Bu verdiğimiz hüküm, yani “vatansızlık hükmü”; siyaset, felsefe, teoloji, uluslararası ilişkiler ve hukuk fikriyatları veya Ortadoğu analizleri adı verilen dar yorumlar yoluyla anlaşılabilecek ve de tenkit edilebilecek ve aynı zamanda savunulabilecek bir hüküm değildir. Bu hükmün anlaşılması için, doğan çocuk’u farketmek ve onun gözünü göz edinmek gerekmektedir. Bu kadar söyleyelim.


İkinci olarak şu hususu belirtelim: Bir şeyin mevcudiyeti, “kimlik” kavramı esasa alınmadan anlaşılamaz. Bir şeyi anlamak, görmek, bilmek için, o şeyin “kimliğini” bulmak gerekir. Kimlik ise, ikiye ayrılır: a) aslî kimlik, b) aslî-olmayan kimlik.


Aslî kimlik teşkili, iç temelleri aslî vücuda ve bu manada doğuş’a bağlı olan kimliktir. Dolayısıyla aslî bir kimliğin gerçek bir “iç’i” vardır. Gerçek bir iç’i olmayan kimliğin de içi vardır, ancak bu iç, o kimliğin dışına bağlı olarak oluşur; bu bakımdan da sahte bir iç’tir. Kimlik meselelerinin esas sorunu, iç kavramıyla alakalıdır ve iç kavramında “sahte iç” ve “gerçek iç” ayrımının görülebilmesine bağlıdır. Sahte-iç’i olan bir kimlik, aslî kimlik değildir. Dolayısıyla “iç temelleri” de meşru ve evrensel değildir.


İsrail’in kimliği, meşru iç-temellerden yoksundur. Çünkü bu kimlik, iç temelleri bakımından teoloji esaslı din’e ve diğer Yahudi tarihinin örüntülerine dayalıdır. Bunlar ise, aslen iç değildir. Neticede İsrail’in aslî bir içi yoktur, yani aslî kimliği yoktur. Oysa İsrail, mevcudiyetinin iç temellerini, aslî kimlik sahibi olduğu iddiasına dayandırır. Bu hususlar, Hamas için de “aynen” geçerlidir. Orta yere çıkartılan mevcut İsrail ve Hamas çemberi, içsizlerin birbirlerine kenetlendiği ve çembere aldıkları “asli varlıkları” çözümsüz belalara düşürdüğü bir zulüm dairesidir. Ortadoğudaki diğer yapılar ve bölge üzerinde etkisi olan dıştaki yapılar da, söz konusu çemberin unsurlarındandır.


Şimdi kısaca İsrail’den ve Hamas’tan söz ederek çemberi açmayı deneyelim.


II. İsrail


Ortadoğu adı verilen bölgedeki mevcut lanet çemberinin asli unsurlarından biri İsrail adlı sözde-devlettir. Bu sözde-devletin varlığı birkaç noktadan temellenir. Bu noktalar;

  • Yahudilik adı verilen teoloji esaslı din,
  • Kronolojik açıdan Yahudi kimliğinin tarihsel-kültürel yazımı,
  • Siyonizm adı verilen yaklaşık iki yüzyıllık ekonomik-siyasi teşkilatlanmanın kazandırdığı imkanlar,
  • Satın alma ve büyük oranda işgal ve de uluslararası siyasi hileler yoluyla edinilmiş araziler,
  • Bu araziler üzerinde silahlı güç üstünlüğüyle neticelenen de facto mevcudiyete sözde-hukuki dayanak arayışları veya de facto mevcudiyetin dayatılması

şeklinde kısaca özetlenebilir. Bunların ayrıntılandırılmasını görmek için ilgili kaynaklara başvurmak yeterlidir. Ancak bu noktaları burada yaptığımız şekilde kuşatmak için söz konusu kaynaklara başvurmak yetersizdir. Mesela Yahudilik adı verilen teoloji esaslı dinin mahiyetini anlamak için, literatürde anlatılanları okumak yetersizdir. Bunun mahiyetini anlamak için, literatürün kaydının dışından bakabilmek gerekmektedir.


Yukarıda kısaca özetlenen bu noktalar, iç temellendirme ve dış temellendirme şeklinde ikiye ayrımlandırılmalıdır. Böylece iç’li olmakla alakalı meselenin açık yüzü biraz daha net bir şekilde görülebilir. İsrail’in mevcudiyetinin İç temellendirinin esası

  • Teoloji esaslı din,
  • Yahudi kimlik yazımının aldığı kültürel koşulları ve de bunların değişen dünya içindeki refleksleridir.

Dış temellerinde ise,

  • Siyasi-ekonomik yetenekler bağlamında Siyonizm adı verilen teşkilatlanmanın etkileri,
  • Nihayetinde Ortadoğu’da edinilen de facto mevcudiyetin siyasi-hukuki-askeri surette dayatılması bulunur.

Bölgedeki unsurlar (mesela Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Lübnan, İran, Filistin yönetimi ve diğerleri) ile sürdürülen her türlü ilişki ve bölge haricindeki unsurların (mesela ABD’nin, İngiltere’nin, Sovyet dönemi ve sonrası olarak Rusya’nın ve Birleşmiş Milletler’in) bölge üzerindeki etkisinden yararlanmak bu dış temel kısımdan sayılmalıdır.


Mevcut İsrail bu iki cihet itibariyle mevcuttur.


İsrail’in mevcudiyetinin sorgulanması yukarıda verilen hem iç hem de dış temeller üzerinden yürütülmelidir. İç temellerin sorgulanmasıyla beraber bu temellerin meşruiyetinin bulunmaması hâlinde, İsrail sadece salt ekonomik-siyasi-askeri bir yapıdan ibaret kalır; kendine teşkil ettiği iç de çıplak bir şekilde bu dışsal yapının sevki altına girer.  Dış temellerin sorgulanması ve de iç temelden yoksun bırakılmış şekilde sadece dışına göre bir içi olan dışsallaşmış İsrail’in sorgulanması hâlinde de, bu dış temellerin meşruiyetleri aranacaktır. Böyle bir meşruiyet bulunamazsa, bu durumda İsrail sadece ve sadece “de facto” mevcudiyeti olan ve bu mevcudiyetini sözde-hukuki veya güç üstünlüğü suretiyle zorba bir şekilde dayatan bir yapıdan ibaret olacaktır.


Tüm bu noktalar açık seçik şekilde belirginleştirilmeden İsrail meselesini anlamaya başlamaktan ve halletmek için temel bulmaktan söz edilemez.


Ayrıntılı temellendirme yapmadan kestirmeden söylersek, İsrail, dayatma ve zorbalık esasında mevcut olan iç’siz bir sözde-devlettir.


Doğuş esaslı varlık itibariyle söylemek gerekirse, hiç kimsenin dayatma ve zorbalık yoluyla mevcudiyet hakkı doğmaz. Aynı zamanda bu yollarla aslen varolmak da imkansızdır. Bu nedenle sadece dayatma ve güç üstünlüğü yoluyla varolmaya çalışan, koşulların değişmesiyle yok olmaya da zaten mahkum olur. Söz konusu koşullar ise, elbetteki değişkendir. İsrail’in söz konusu değişken koşullara karşı kendine iç temel teşkil etmek yoluyla sabit kalmaktan başka çaresi yoktur. Ancak yukarıda söyledik, iç temel olarak bulunan teoloji esaslı din ve Yahudi kimliği yazımı sorgulanmadan İsrail’in meşru bir içi olduğunu kabul etmek imkansızdır. Bunların sorgulanması neticesinde bu iç’in  aslen temelsiz olduğunun ortaya çıkartılması, İsrail’in kendine asli bir iç teşkil etmediğinin de ortaya çıkartılması demek olacaktır. Yani bu takdirde İsrail’in aslında içsiz olduğu anlaşılacaktır. İçsiz İsrail ise, sadece dış koşullara göre mevcut olacaktır. Dış koşullara göre mevcut olan bir içsizin ise, dış koşulların mahiyeti gereği, birgün yok olması kaçınılmazdır.


Unutulmamalıdır; tarihte kendine bir “iç” olarak “kavmî” ve “tek tanrılı din” esasında “kimlik (identity)” teşkil etmiş ilk toplumlardan biri Yahudi’lerdir. Mevcut İsrail sözde-devleti, iki asırlık Siyonizm’in bugün süper güç denilen devletlerin kirli tarihlerinin de katkılarıyla bu iç’e dayanarak bir dış yüz şeklinde İsrail’i teşkil etmiştir. Bu iç’in asli iç’le, yani doğuş esaslı iç’le bir alakasının olmadığının gösterilmesi, ilk iç’li suretiyle öne çıkan Yahudileri, öne sürdüğünün aksine, iç’siz bırakır. Bunun yapılabilmesi hâlinde, mesela aslen iç olan Peygamberlerin, Yahudi olmadıkları gösterilmiş olur. Yani Yahudilerin, Peygamberlerle bir alakasının olmadığı gösterilmiş olur. Geriye kalan sadece kronolojik ve diğer sosyal ve psikolojik yazımın teşkil edebildiği kadarıyla bir Yahudi kimliğidir. Bunların da “aslen iç”le bir alakası olmaması sebebiyle, Yahudi kimliği, şimdiye değin arzettiği suretin aksine, şimdi “iç’siz” olarak “yeniden” arzeder. Yani daha evvelindeki ‘iç’in, sahte olduğu anlaşılır. Böylece tarih boyunca süren sahtekarlardan birinin de kim olduğu açıkça görülür.


İç’i olmayan bir kimlik, varlığını sürdüremez. Yani varolmak için, kendine iç teşkil etmesi gerekir, yani asli kimlik teşkil etmesi gerekir. Böylece kendini meşru şekilde savunmak hakkını da bulabilir.


Aslında bu durum geneldir. Her türlü yapı, ancak ve ancak aslen bir iç’i olduğu takdirde aslen mevcudiyet bulur. Böylece asli mevcudiyetinde kendini savunabileceği ve değişen koşullarda varlığını ona dayanarak sürdürebileceği bir temel sahibi olur. Böyle bir iç temelden yoksun olan hiçbir toplum, varlığını aslen sürdüremez. Mevcut uluslararası ilişkilerde, siyaset teorileri ve pratiklerinde ve uluslararası hukuk parametlerinde böyle bir anlayış ne yazık ki mevcut değildir. Bu nedenle mevcut uluslararası ilişkilere, siyaset teorileri ve pratiklerine ve uluslararası hukuk parametrelerine dayanılarak “aslen toplum” teşkil etmek imkansızdır. Üstelik bu parametreler için, serdettiğimiz veya serdettiğimize benzer bir anlayış temele alınmadan, yeryüzü toplumlarının arasında bu parametrelerle geçerli ve sürdürülebilir bir nizamın tesis edilmesi de beklenemez. Yani uluslararası örgütler, mesela Birleşmiş Milletler, asgari olarak serdettiğimiz bu anlayışları temeline almadan, hem genel olarak hem de Ortadoğu özelinde, kalıcı bir çözüm üretmek kabiliyetine sahip değildir. Birleşmiş Milletlerin kendisinin dahi bir içi yoktur. I. ve II. Dünya harblerinin koşulları altında, sırf dışsal anlamda güçlü olan İngiliz, Amerika, Sovyet gibi içsiz yapıların güdümünde, ve esasen Almanlara karşı olmayı koşul almak gibi dar bir çerçeve içinde teşkil edilmiş Birleşmiş Milletler’in temelleri, evrensel manada ve iç’li milletleri kuşatamamak bakımından, sakattır. Yani Birleşmiş Milletler, sakat olarak doğmuştur. Sonraki revizyonların hiçbiri ise bu sakatlığı esasen tadil edebilecek bir özelliğe sahip değildir. Birleşmiş Milletler’in yaptırım güçlerinden biri olan Güvenlik Konseyi, bu sakatlık açısından mesela İsrail’den daha az tehlikeli değildir. Konuyu uzatmamak için daha fazlasını söylemeyelim. Bu söylediklerimiz de sadece siyaset tarihi ve milletler arası hukuk fikriyatı vasıtasıyla esasen anlaşılabilecek şeyler değildir.

İsrail’in kendine iç olarak aldığı temellerinin aslında sanıldığı anlamda bir temel olamayacağını göstermek, İsrail’in mevcut varlığını temelden yok eder. Geriye sadece değişen koşullara göre hareket eden bir dış kalır. Yani iç sanılan şeyi yok edersek, İsrail içerden yok edilir. İçerden yok edilen İsrail’in dışsal varlığı, dışsal koşulların hükmü altındadır.


İsrail’in içerden yok edilmesinin yolu, İsrail’deki “çocukları” uyandırmaya bağlıdır. Yani aslen doğanları uyandırarak, onların kendilerini bir iç olarak kullanan içsiz İsrail’e aslında bir iç olmadıklarını hatırlatmak,  İsrail’in içerden yıkılmasını da kaçınılmaz hâle getirir. Böyle bir yıkım ise, İsrail’in yıkıcılığıyla aynı mahiyette değildir. Çünkü İsrail’in yıkıcılığı sahte-içine ve değişken dışına dayanır. Oysa sözünü ettiğimiz manada yıkım, meşruiyetini, bizzat evrensel mahiyette olan “doğan çocuk’tan” alır. Bu çocuk, mesela İsrail’de doğan çocuktur. Yahud, mesela aslen doğan başka biridir. Mesela aslen doğmuş bir İnsan olan Hz. Musa’dır ve O’nun dayandığı Kelâm’dır. Daha ötesini söylemeyeceğiz.


İsrail, Yahudiliğini ve tarih içinde Yahudilerin yaşadıkları şeyleri, kendi varlığının içsel temeli olarak addetmektedir. Bu temeli, evrensel mahiyette bir iç olarak öne sürmektedir. Oysa İsrail’in iç’i, aslında bu değildir. İsrail’in iç’i, göstermeye çalıştığının aksine, evrensel mahiyette olan “aslen doğanları” katletmektir.

Bugün aslen doğan bir varlık olan “çocuğu” katleden İsrail, daha önce de aslen doğan bir başka varlık olan “Peygamberleri” katletmekteydi.


Neticede İsrail, katlettiklerinin yerine kendi asılsız kimliğini bir “iç” olarak koyan, yani asıl evrensel olanlara saldırarak onların yerine koyduğu nevrozlu içini, yani kendini,  “evrensel dayanaklara” sahipmiş gibi öne süren, ama aslında gayr-ı meşru, iç’siz, kimliksiz, sahte, zorba bir devlettir ve birgün katlettikleri tarafından yok edilmesi kaçınılmazdır.


Lanet Çemberi’nin İsrail bölümü şimdilik bu kadardır. 


Sonraki yazıda III. Hamas bölümüne ve IV. Sonuç bölümüne değineceğiz.


***

III. Hamas


Bu yazı ilk hazırlandığında Hamas’ın ortaya çıkış koşullarını daha genel surette betimlemek için, dinî, kültürel, askeri, siyasi, hukukî, jeopolitik bağlamları uzun uzadıya açmıştık. Ancak Lanet Çemberi’nin ilk yayınından itibaren yaşanan gelişmeler sebebiyle yazının içeriğini daha güncel bir çerçeveye getirmek ihtiyacı duyup, bu bağlamların anlaşılması için önem arzeden bir başka cihete ağırlık verdik.  Bugün önce ne olduğunu, nelerin yaşandığını, ve aslında düşmanlarımızın bizim için nasıl bir gelecek düşünüldüğünü özet bir şekilde vermekle yetinen bu metni hazırladık.


Hatırlarsanız, ilk planda Lanet Çemberi’ni iki kısım ve dört bölüm olacak şeklinde hazırlamıştık; ve ilk kısımda iki bölümü kaleme alıp dikkatinize sunmuştuk. Bu kısımda da kalan iki bölümü kaleme alacaktık. Bu bölümden biri III. Hamas başlığını taşımaktaydı. Bu minvalde bir yazıyla bu konudan sadece tesbit edebildiğimiz esaslar bakımından bahsedip şimdilik bu konuyu bu şekilde bağlayacaktık. Ancak bu fikri de değiştirdik. Lanet Çemberi başlığı altında bölgedeki gelişmeleri uzun bir süre tartışmaya ve incelemeye devam edeceğiz. Şimdi Hamas bağlamından girerek bu uzun süreli incelemenin yollarını açmaya başlıyoruz.


Tüm bu olaylar bir çok kişi için 07 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği eylemle başlamıştır. Ve gittikçe büyüyen bir felakete dönüşmüştür. Bu durumu bir çok kişinin duygularına tercüman olacak şekilde konuşsaydık, şöyle derdik.


Biz yaşanan bu olaylara maruz kalan yahud şahid olan, haklı olduğumuzu düşünen ama elinden hiçbir şey gelemeyen insanlarız. Gözümüzün önünde çoluk çocuk vahşice katlediliyor ancak biz dişe dokunur herhangi bir şey yapmak kabiliyetinden yoksun bulunuyoruz. Hatta birçoğumuzun ne olduğu konusunda dahi net bir fikri yok. Hamas kimdir, bu olay organik bir Filistin eylemi midir yoksa arkada başka bir şey mi dönüyor; hatta en temelden bakacak olsak, İsrail’in burada ne işi var, nasıl bu kadar umursamaz davranabiliyor? Yahudiler hakkında tutumumuz ne olmalı, bütün Yahudiler bu katliamdan sorumlu mudur yoksa duygularımızı dizginleyip bundan sadece İsrail politikasını belirleyen ve yürüten Yahudileri mi sorumlu tutmalıyız?  Peki tüm bunların olmasının asıl sebepleri ve koşulları nelerdir? Filistinlilerin haksızlığa uğradığı çok açık ama neden Filistinliler ve Filistin’i haklı bulanlar bu kadar çaresiz? Hamas gerçekten Filistinlilerin tek çaresi mi? Daha genel olarak bakarsak, olayları çözümlerken bile ne kadar analitik beceriler göstersek bile gene de kendimizden neden bir türlü emin olamıyoruz, daha düşünmeye başlarken neden çaresiz kalıyoruz? Yani orada bir olay oluyor, Hamas eylem yapıyor, ve biz acaba ne olacak, bunun arkasında ne var, bu gerçekten Filistin direnişinin bir parçası mı yoksa şu Ortadoğu hilelerinden bir yenisine daha mı tanık olmaktayız, diye bir duraksamak ihtiyacı duyuyoruz. Diğer yandan İsrail Hamas’a karşılık vermek bahanesiyle masum insanları bütün dünyanın gözleri önünde ve onca sözde-gelişmiş ülkenin desteğini de arkasına alarak, her türlü hukuku, hatta tehdidi de hiçe sayıp göstere göstere katlediyor, parçalanmış bebek cesetlerini etrafa saçıyor, çığlık çığlığa kadınları, yaşlıları perişan ediyor ve biz bir an tüm bu olanlara hiçbir anlam veremiyoruz. Bu nasıl olabilir? Tüm bu felaketler nereden çıktı? Nasıl her şey bu kadar basit bir şekilde çığırından çıkabiliyor?


Olayların 07 Ekim akabinde sökün ettiğini düşünen biri için, bu olaylar genel olarak aslında bu şekilde düşünülmektedir. Ancak yine aynı sıradan biri tarafından, bu noktaya kadar gelen serzenişin devamı getirilememektedir. Tam bu noktadan sonra söylenmesi gerekenler söylense, aslında soruların cevapları da gittikçe bulunabilecektir.


Tüm bu serzeniş, olayların 07 Ekim’de başladığını düşünen biri için aslında sadece “bir belirsizlikler” dosyası ifade etmektedir. İlk bakışta tüm bu olanlara tanık olan sıradan insanlar, sadece bir çuval belirsizlikle karşı karşıyadır. Bu belirsizlik sebebiyle yapılması gerekenlerin ne olduğunu kestiremiyor ve bu yüzden de ya bazen hiçbir şey yapmıyor yahud yaparsa hatalara düşebiliyoruz. Bu kayıtsızlık ve bu hatalar zinciri, elimizdeki yegâne bilançodur. Yani netice olarak bu konumdayken elimizde kalan en belirgin şeyin “belirsizlikler” olduğunu görüyoruz.


İşte bu noktada, ilk elde yapmamız gereken şeyin de ne olduğu kendini gösteriyor. Yapmamız gereken ilk şey, belirsizlikleri azaltmak, hatta mümkünse tamamen gidermektir. Belirsizlikler azaldıkça belki de nasıl bir duruş sergilememiz gerektiği ve neler yapabileceğimiz daha açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.


İşte bu kontekstleri açmak istememiz böyle bir ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır.


Şimdi öncelikle Hamas’ın yakın kronolojik kesit açısından kısaca oluşumundan ve son hadiselerdeki konumundan bahsederek bu belirsizlikleri elimizden geldiği ölçüde gidermeye çalışalım.


Hamas 20. yüzyılda Mezopotamya ve Kuzey Afrika içinde ortaya çıkan Müslüman Kardeşler (İhvân) adlı teşkilatın, Filistin’deki bir uzantısı olarak 1988 senesinde ortaya çıkmış, İsrail varlığına karşı silahlı mücadeleyi esasa alan siyasi-silahlı bir oluşumdur. 1988 senesinde “Misak” başlığı altında dört bâbdan oluşan bildirisinde kendi oluşumunu tarif etmiş ve amaçlarını anlatmıştır. 2017 senesinde 42 maddelik bir bildiriyle söz konusu Misak’ı revize etmiştir. Filistin direnişinin ilk oluşumlarından Filistin Kurtuluş Örgütü (kısaca FKÖ) adlı yapının yanı sıra mevcut Filistin’deki en önemli bir başka örgüt olarak kabul edilir. FKÖ uluslararası anlamda Filistin’in tek meşru temsilcisi olarak kabul edilirken, Hamas’ın Filistin’i temsil etmek yönündeki varlığı, bölgedeki bazı ülkeler tarafından tanınmakla sınırlı kalmıştır. Son yıllardaki ve bilhassa geçtiğimiz günlerdeki eylemleriyle tüm dünyada adını duyurabilmiştir. Filistin’in Gazze şehrinde etkilidir. Siyasi yönetim kadrosunun bağlantıları ve mevcudiyetleri Ürdün, Suriye, Katar ve İran adlı ülkelerin muhtelif zamanlardaki değişkenliklerine göre yer değiştirir. Son yıllarda İran’la yakınlığı bulunmakla beraber, bu yakınlıklarda da değişiklikler olabilmektedir. Silahlı uzantısı İzzeddin Kassam Tugayları’nın çeşitli türlerde silah ve silahlı mensub mevcudiyeti önemli seviyede kabul edilmektedir. 1990’lı yıllardan bugüne birçok silahlı veya silahsız eylem gerçekleştirmiş ve en başından beridir de işgalci İsrail ve işgal destekçisi olan ülkeler tarafından terör örgütü listesine alınmıştır. 2017 senesindeki revize edilmiş bildirgesinde daha olgun ve siyasi ağırlıklı bir porte çizmekle beraber, bu bildirgenin hemen sonrasında daha sert ve silahlı mücadeleye ağırlık veren savaşçı kökenli isimler yönetimde ağırlık kazanmıştır. En son gerçekleştirdiği eylem akabinde şu anda bütün dünyanın gündemindedir.


Bu eylem, İsrail’in Gazze’ye orantısız güç uygulamak suretiyle tarihin en korkunç katliamlarından birine başlaması için kendisine gerekçe olarak adlığı, birçok soru işareti barındıran ve bölgede ve de bölge haricinde uzun süreli çatışmalara sebebiyet vereceği açık bir şekilde görülen, irdelemesi güç bir olay olmuştur. İsrail, yapılan bu eylemi uluslararası kamuoyu tarafından “beklenmedik” şeklinde yorumlamasını isteyerek, aslında uzun yıllardır süren sistematik zulmünü daha ileri bir boyuta taşımaya çalışırken, Hamas yetkilileri bu eylemin geçmişten gelen nedensel bağıntıların bir “doğal” sonucu şeklinde yorumlanmasını ve bunun Filistin direnişinin bir parçası olarak görülmesini beklemektedir. Gerçekleşen bu eylem ve arkasından kopuk veren karanlık gelişmeler politik ve stratejik sonuçları açısından değerlendirilmeye çalışılırken, geniş bir coğrafyada basit seyirci konumunda olan insanlar tarafından daha çok masum insanların can ve mal kaybı hakkında endişeye sebep olmuştur. İsrail’in kirli tarihi göz önüne alınarak duyulan bu endişe doğal olarak haksız çıkmamış ve İsrail’in hiçbir şekilde meşru gerekçesi olmayan orantısız saldırılarıyla tarihin en tiksinç insanlık dramlarından biri tüm dünyanın gözleri önünde yaşanmaya başlamıştır. İşgalci İsrail’in destekçisi konumundaki sözde-gelişmiş ülkelerin ve uluslararası şirketlerin hemen hepsi İsrail’i haklı göstermeye çalışan tutumlar gösterirken, dünyanın gelmiş geçmiş en iri ve insan hakikati namına en cahil haydutlarından ABD, bölgeyi savaş sahnesine dönüştürmek isteyen hamlelere başvurmuştur. ABD’den daha “derin” ve daha “kıdemli” bir haydut olan İngiltere yönetimi de bundan geri kalmayan hamlelerle hemen ABD’yi izlemiştir (veya aslında tam tersi olmuştur). 


Rusya ve Çin, Hamas’a doğrudan destek vermemeye özen gösteren ama İsrail ve ABD’in hamlelerine “karşı” duran açıklamalar yapmıştır. Bölgedeki Arap devletleri tedirgin bir şekilde Gazze’deki vahşetin önlenmesini isteyen tedbirler aramak görüntüsü vermeye çalışırken, bölgedeki en önemli üç ülkeden biri olan Türkiye de “temkinli” bir şekilde çözüm üretmek konumunda arzetmiştir. Türkiye sivillere ve savunmasız insanlara yönelik her türlü saldırının karşısında durduğunu belirtmiş ve İsrail’in artan umarsızlığına karşın İsrail’e yönelik uyarıcı tavrını artırmaya başlamıştır. Bugünlerde Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde PKK’ya yönelik operasyonları, ABD tarafından “tehdit” olarak değerlendirilmişti. Türkiye de en üst mevkiden söz konusu değerlendirmeye aynı tonda karşılık vererek, ABD’nin bu değerlendirmelerinin Türkiye için bir “tehdit” olduğunu açıklamıştır. Ardarda gelişen bu olaylar akabinde ABD’nin en büyük uçak gemisini İsrail için Akdeniz’e gönderdiğini açıklamasının peşi sıra, geçtiğimiz günlerde Türk Deniz Kuvvetleri doğu Akdeniz’de “fiili atış tatbikatı” düzenlemeye başlamıştır. Bölgedeki diğer önemli ülkelerden Mısır, İhvân uzantısı olması sebebiyle Hamas’ı terör örgütü olarak saydığı için Hamas’ın etkili olduğu Gazze’ye açılan refah kapısını kapalı tutmaktaydı. Ancak yaşanan vahşetle beraber Türkiye’nin de hamleleriyle insani yardım amacıyla söz konusu kapıyı bir süreliğine açmak kararı almıştır. Bölgede bir diğer önemli ülke olan İran’ın son yıllarda Hamas’la yakın ilişkide olduğunu yukarıda söylemiştik. İran sadece Hamas üzerinde değil, güney Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de de oldukça etkili konumdadır.

Tüm bunlarla beraber İsrail cephe genişletmeye başlamış, ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Rusya, İran, Mısır, Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ve bölgedeki silahlı unsurların aldıkları tehlikeli pozisyonlarla savaş çanlarının sesleri yükselmeye başlamıştır. Bu durumu daha iyi anlayabilmek için çok kısa bir korelasyon ağını kronolojik açıdan verelim:


Önce şunu hatırlatalım, İsrail, 1948’te devlet olduğunu ilan ederek, de facto mevcudiyetini dayatmaya başlamıştır…  bu cümleyi okumadan aşağıdaki cümleleri okumak, kişiyi yanıltır. O yüzden şöyle başlıyoruz.


1948’te İsrail, Filistin topraklarını “devlet” suretinde işgal etmiştir. Birçok hadise, iç ve dış örüntü dahilinde 2023 senesinin Ekim ayında aşağıdaki olaylar başgöstermiştir.


07 Ekim’de Hamas eylemi gerçekleşti. Aynı gün; İsrail Hamas’la çatışmaya, Filistin’i bombalamaya ve Lübnan’a sevkiyat yapmaya başladı.


08 Ekim’de ABD, İsrail’e destek vereceğini açıkladı. Aynı gün; Hamas İsrailli esirleri Gazze’nin her yerine yerleştirdiklerini açıkladı, Hizbullah Suriye’deki ve Lübnan’daki birliklerini birleştirme kararı aldı, Mısır’lı polisler İsrailli turistlere ateş açtı, Hizbullah İsrail’e havan atışları gerçekleştirdi, Hamas İsrail’de bazı askeri yerleri ele geçirmeye ve ilerlemeye devam etti ve İsrail savaş ilan etti. Böylece Natenyahu adlı sözde başbakan, orduyu yönetme konumuna geçip, iç siyasi pozisyonunu askıya aldı. Yani İsrail tamamen askeri bir politika pozisyonu aldı. Seferberlik ilan etti, bazı şehirlerini kapattı, diplomatik aygıtlarını pasifleştirip askeri aygıtlarını öne çıkardı ve resmi söylemlerini sertleştirdi (mesela İsrail sözde-savunma bakanı, “Gazze’nin ödeyeceği bedel nesiller boyu anlatılacak çok ağır bir bedel olacak” gibi şeyler söyledi). Pentagon’un İsraile askeri yardım hazırlığına başlamasıyla beraber İran destekli unsurlar ABD ve İsrailin Ortadoğudaki bütün varlıklarını vurmakla tehdit etti. Bunun üzerine ABD’li bir senatör, Hizbullah’ın savaşa dahil olması hâlinde İran’a karşılık verilmesi gerektiğini açıkladı. Nihayetinde ABD askeri sevkiyatlarla İsrail’e yardım etmeye başladı. Dünyanın en büyük savaş gemisi USS Gerald R. Ford’un İsrail’e destek olmak bahanesiyle gönderildiği açıklandı. Ukrayna İsrail’e destek verdiğini açıkladı. Hamas yoğun roket atışlarını ve İsrail de ağır şekilde bombardımanlarını sürdürdü.


09 Ekim’de Natenyahu “ortadoğuyu tamamiyle değiştireceğiz.” dedi. İsrail Gazze’yi tam ablukaya alarak, elektrik, su ve gıda kaynaklarını engelleme kararı aldı. İran dolaylı kaynaklardan tehditlerine devam etti. İsrail, Lübnan Hizbullah’ını vurmaya başladı. Gazze’ye fosfor bombaları atmaya başladı. Hizbullah Suriye kanadına seferberlik emri verdi. İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya İsrail’e destek vereceklerini açıkladı.


10 Ekim’de İsrail Gazze’nin boşaltılmasını istedi. Hamas seferberlik ilan etti, Askalan’ın (Aşkelon) boşaltılmasını istedi. Daha sonra Askalan’a saldırı düzenledi. İsrail Gazze’ye ağır bombardıman düzenledi, fosfor bombaları kullandı, sivillere saldırdı. Hamas İsrail’i tufan füzesiyle tehdit etti. İsrail sözde savunma bakanı “bütün savaş kurallarını kaldırdık; askerlerimizi ne yaparlarsa yapsınlar yargılamayacağız” gibi açıklamalarla vahşet çağrıları yapmaya başladı. Gazze’de korkunç katliamlar gerçekleştirilmeye başlandı, sular kesildi, elektirikler kesildi.  


Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD ve İsrail’e yönelik eleştirilerinin tonunu artırdı. Yunanistan’da Yunan donanması yüksek hazırlık durumuna geçirildi.


11 Ekim’de İsrail Lübnan, Suriye ve Filistin’de aynı anda saldırılarına devam etti. Gazze’deki vahşet büyüdü. Fosfor bombalarıyla öldürülen çocuk, yaşlı, savunmasız insanların görüntüleri tüm dünyada görülmeye başlandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan “İsrail bir devlet gibi değil, bir örgüt gibi davranmayı sürdürürse, bir örgüt muamelesi görecektir.” diyerek uyarılarını artırdı. Yemendeki Husiler İsrail’i tehdit etti. Lübnan’la olan çatışmalar arttı. ABD Lübnan büyükelçiliğini geri çekti. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Lübnan’daki görev süresinin bir yıl daha uzatılması TBMM’de kabul edildi. Türkiye YPG’ye yönelik operasyonlarını arttırdı. Erdoğan, İsrailli rehinelerin serbest bırakılması için Hamas’la temasa geçildiğini bildirdi. Hamas bazı rehineleri serbest bıraktığı görüntüler yayınladı. İsrail Hamas’ı yok edeceklerini bildirdi ve Gazze’ye ağır saldırılar düzenlemeyi sürdürdü.


12 Ekim’de ABD dışişleri bakanı İsrail’e gitti. Bütün cephelerdeki çatışmalar artan şekilde devam etti. Gazze’deki felaket vaziyeti daha da arttı. İran Cumhurbaşkanı “Gazze’de insanlık suçu işlendiği”ni açıkladı. İsrail Şam Uluslararası Havaalanına saldırdı ve kullanılmaz hâle getirdi. Suriye ve İran’ı savaşa davet etti. İngiltere İsrail’e destek için donanma ve casus uçak gönderme kararı aldı. ABD sözde başkanı Biden, Türkiye’nin Suriye’de YPG’ye yönelik operasyonlarının İŞİD operasyonlarını zorlaştırdığını gerekçe göstererek, Türkiye’nin bu operasyonlarının ABD’nin ulusal güvenliği için olağanüstü bir tehdit olduğunu söyledi.


13 Ekim’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD’nin Türk Siha’sını düşürmesini de hatırlatarak ABD’nin, Suriye’deki PKK uzantısı unsurlara gerçekleştirdiğimiz operasyonlara yönelik politikalarının Türkiye için olağanüstü bir tehdit olduğunu bildirerek karşılık verdi. İsrail, Gazze’nin Kuzeyinde bulunan 1 milyon insanın Gazze’yi terk etmeleri için 24 saati olduğunu açıkladı. İran, Irak sınırlarına yoğun askeri sevkiyat başlattı. Lübnan Dışişleri Bakanı, “İsraillin Gazze’ye yönelik herhangi bir işgali, dünyayı benzeri görülmemiş bir felakete sürükleyecektir” dedi. İran Dışişleri Bakanı, “ABD bölgesel bir savaş istemiyorsa, İsrail’i durdursun.” dedi. Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin “AB ve Nato” ile “Rusya, İran ve Hamas” arasında bir seçim yapmasını istedi. İsrail’in Gazze’nin boşaltılmasını istemesinin ardından Ürdün ve Lübnan halkı İsrail sınırlarına yürüdü. İsrail sözde savunma bakanı, tüm yaşananlardan İran’ı sorumlu tuttu. Hamas, Pekin’de bir İsrailli diplomatı bıçakladı.


14 Ekim’de Bir Rus diplomat da İstanbul’da bir otelde ölü bulundu. ABD Azerbaycan’ın Ermenistan’ı işgal edeceğini açıklayarak Ermenistan’ı uyardı. Türk Silahlı Kuvvetleri Irak’ta PKK mevzilerini vurdu. Suudi Arabistan, İsrail’le normalleşme sürecini askıya aldığını açıkladı. Hakan Fidan Kahire’de Mısır Cumhurbaşkanıyla görüştü. İsrail vatandaşları silahlanarak Filistin köylerine saldırdı ve birçok savunmasız Filistinli şehit edildi; ve köyleri boşaltıldı. İsrail Gazzeli’lerin şehri terketmeleri için oluşturduğu “güvenli rota”ya savaş uçaklarıyla saldırarak bir kez daha tasarlayarak sivil katliamı yaptı. 


Hamas İsrail’in tamamına roket saldırısı başlattı. İsrail savunma sistemleri roketlere müdahale etmesine rağmen birçok yer isabet aldı. ABD Hizbullah’ı gerekçe göstererek yine tehditte bulundu. Suriye’den Golan tepelerine roket atışı başlatıldı. İsrail Suriye’de bombardıman düzenledi. İsrail sözde cumhurbaşkanı Herzog “Gazze’de, siviller dahil, hiç kimse masum değil” diye bir açıklama yaptı ve Gazze’deki vahşete yönelik eleştirilere kulak asmadıklarını gösterdi. İran ilk defa resmen Gazze’deki vahşetin sonlandırılmaması halinde İsrail’e müdahele edeceğini açıkladı.


15 Ekim’de İsrail Halep havaalanını kullanılmaz hâle getirdi. İran “fattah” isimli uzun menzilli hipersonik füzelerinin görsellerini “Tel Aviv’e 400 saniye” başlıklı posterlerle İran sokaklarına astı. İsrail Lübnan’a saldırmayı sürdürdü. Lübnan Hükümeti, resmen İsrail’e karşılık vereceklerini açıkladı. İran Dışişleri Bakanı Gazze’ye saldırı durdurulmazsa, savaş cephesinin genişletileceğini söyledi. Askalan’da Hamas ve İsrail arasında çatışmalar sürdü. İran Devrim Muhafızları Suriye’deki İsrail sınırlarına sevk edildi. Türk Silahlı Kuvvetlerdi el-Bab’da PKK terör örgütü mevzilerini vurdu. Türk Deniz Kuvvetleri, Akdeniz’de tatbikat yapmak üzere sulara açıldı. Hizbullah İsrail’in Metula kasabasına top atışları yaptı. İsrail savaş uçakları da Beyrut semalarında uçuş yaptı.


16 Ekim’de İsrail Gazze’deki sivil katliamını sürdürdü. Arama kurtarma ve itfaiye ekiplerine savaş uçaklarıyla saldırdı. Hamas İsrail’e tekrar roket atışları yaptı; bir İsrail askeri istihbarat ofisini de ele geçirdi. Almanya İran’ı, Hamas’ın ve Hizbullah’ı körüklememesi hususunda uyararak tehdit etti. İsrail parlamentosu kara harekâtına onay vermedi. Ancak Natenyahu bu kararı dikkate almadı. İran, Hamas’ın rehineleri serbest bırakmaya hazır olduklarını ancak bombardıman sebebiyle yapılamadığını açıkladı. İsrail yine de agresifliğini arttırdı. Gazze’nin her yerini bombardıman altında tuttu. Refah sınır kapısını dahi vurdu. Aynı zamanda Suriye ve Lübnan’da yoğun bombardımanlarını sürdürdü. Bunun üzerine Suriye hava savunma sistemlerini aktif hâle getirdi. Kuveyt İçişleri Bakanı, “Siyonistlerle savaş halindeyiz” dedi. Kassam Tugayları İsrailli rehinelerin 22 tanesinin İsrail bombardımanında hayatını kaybettiğini açıkladı.


17 Ekim’de İsrail Lübnan’da fosfor bombası kullandı. Lübnan’dan İsrail’e topçu atışları yapıldı. ABD Deniz Kuvvetlerine ait çıkarma gemilerinin İsrail’e destek için yola çıktığı açıklandı. İran’da İsrail’le savaşmak için gönüllü toplayan bir web sitesi açıldı. 2 milyon gönüllünün kayıt yaptırdığı haberi verildi.  İsrail Gazze’de el-Ahli hastanesini tahribat gücü yüksek olacak şekilde ve sinsi bir olay örgüsü dahilinde bombaladı. Bu olay bütün dünyada infiale sebep oldu. İsrail aleyhine dünyanın her yerinde ayaklanmalar gerçekleşti. İsrail çelişkili açıklamalarla ve karartmalarla hastane bu olayda sorumlu olduğunu inkâr etti. Bu olay, İsrail lehine sürdürülen yaygın medya operasyonlarına büyük darbe vurdu. Mısır, İsrail’e uluslararası müdahale talebinde bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan da benzer ifadelerde bulundu.


Sanıyorum birçok okuyucu bu olaydan sonra yaşananları daha yakından takip etmiştir. O yüzden sözü daha fazla uzatmadan kalan son birkaç gün içindeki önemli olayları naklederek bu faslı sonlandıralım. Al-Ahli hastanesinin vurulmasından sonra ABD sözde başkanı Biden, İsrail’i ziyaret etti ve desteklerini arttırdı. 


Bölgedeki silahlı örgütler tarafından bütün ABD üslerine saldırılar gerçekleşti. İsrail elçiliklerine dünyanın her yerinde saldırı ve protesto düzenlendi. İsrail birçok elçiliğini pasifize etti. Türkiye’deki diplomatlarını geri çağırdı. Yemendeki Husiler füze atışları gerçekleştirdi ve bunlar ABD savunma sistemleri tarafından engellendi. Sonra da ABD, Yemen tarafına savaş gemileri gönderme kararı aldı. İran, füzelerini Tahran’a konuşlandırdı. Putin, ABD’nin uçak ve savaş gemilerinin Karadeniz’deki hipersonik füzelerinin menzili içinde olduğunu söyleyerek ilk defa tehdit mesabesinde bir uyarıda bulundu. Son olarak Biden, 20 Ekim’de gerçekleştirdiği ulusa seslenişte, Ukrayna ve İsrail ile Putin ve Hamas denklemi kurarak uzun soluklu bir savaşın ilk çerçevesini çizdi. Bu çerçevede ABD, İsrail ve Ukrayna’nın yanında olmak ve Hamas ile Putin’in karşısında olmak şeklinde biri diğerini aynı anda dışlayan bir karşıt denklem tesis ettiğini resmi olarak beyan etmiş oldu.


Kurulan olay örgüsünün politik-askeri-hukuki cihetinde öne çıkan başlıklar kısaca bu şekildedir. Ekonomik cihet bu çerçevenin içindedir. Kısaca bu ciheti betimlemek için şu hususu belirtmek yeterlidir: Tüm bu olaylar bağlamında şu anda dünyada altına dönüş başlamıştır. Bunun anlamı da açıktır. Savaş ortamına uygun bir hazırlığa başlanmıştır. Konvansiyonel surette medya araçlarıyla gerçekleştirilen yoğun bir propaganda da tüm bu sürece eşlik etmektedir.


Şu anda bütün batı medyası istisnasız bir şekilde İsrail ve ABD lehine karartma ve manipülasyon faaliyeti gerçekleştirmektedir. İsrail’in Gazze’deki feci katliamı tam anlamıyla medya açısından meşru bir hâle getirilmiş durumdadır. Yani medya ve resmi beyanatlar yoluyla ve sözde uzman analizlerinin yönlendirmesiyle böyle bir meşruiyetin kamuoyunda yerleşmesi sağlanmak istenmektedir. Bu cihet önemlidir. Çünkü kamuoyuna yönelik bu özel propagandanın ilginç ve hatta korkunç bir iması bulunmaktadır. Kısaca değinerek, buradan devam edelim.


20. yüzyıl tarihi içinde tesis edilen birçok milletlerarası hukuk ve evrensel hukuk çerçeveleri hiçbir zaman aslen işlememiş, ancak tali yerlerde işlemesi ve geliştirilen görece atmosferler sayesinde bir evrensel nizamın olduğu düşüncesi yaygınlaştırılmıştır. Bu hayal mahsulü düşünce, insanların zihinlerini gerçek-dışı şekilde uyuştururken, hakikatte cari olan hep orman kanunu olmuştur. İşbu düalitenin fiilen ahenge kavuşması, kamuoyunun, evrensel nizam suretindeki postulatlara uymayan fiili orman kanununa uygun hâle getirilmesi yoluyla sağlanmak istenmiştir. Yani bir ideal olarak evrensel hukuki ve değer çerçevesi vardır hatta resmen cari tutulmaktadır (bunların maddeleri dahi yazılıdır) ve görece güç ve yetki sahibi olmayanlar için de birçok hadisede caridir; ama bu, hep bir kılıç gibi bütün dünyanın tepesinde hakk ve ödevleri düzenlemekteyken, esas güç sahipleri bilfiil bu nizamın haricinde hareket etmektedir. Görece güç sahibi olmayanlar için nizama uymamak, kesin bir şekilde dışlanma veya en azından yıpratılma sebebi sayılmaktadır. Ancak gel gör ki görece yetki ve güç sahibi olanların fiilen uyguladıkları şeylerin hemen hiçbiri bu çerçeveye asli kaynakları, amaçları ve yol açtıkları şeyler bakımından uyumlu değildir. Böyle olunca da bu uyuşmazlığın giderilmesi, kamuoyunun uyumlu hâle getirilmesini gerektirmiştir. Yani meşruiyetin kaynağı ikiye bölünmüştür:


  1. Güç sahiplerinin yapmak istedikleri ve yaptıkları şeyler
  2. kamuoyunun buna uyumlu hâle getirilmesi


Mevcut dünyadaki genel hukuk, fiilen bu iki esasa dayalıdır. Hukukun mahiyeti ve esaslarıyla hiçbir alakası olmayan bu fiili durum, 20. yüzyılın bir eseridir. 20. yüzyıl öncesinde bilfiil yaygınlaşan ve küreselleşen şekilde icra edilen böyle bir anlayış söz konusu değildir. 


Zamanımızın en berbat, en tehlikeli ve düzeltilmesi en güç sorunlarından biri olan bu durumun ayrıntılı analizine girmiyoruz. Ancak konumuzla alakalı yanının iyice görülmesi için bunun bazı önemli noktalarını açmamız gerekir.


Kamuoyunun uyumlu hâle getirilmesine yönelik ihtiyaç, meşruiyetin kaynağında kamuoyu tepkisinin de esasa alınması sebebiyledir. Kamuoyu tepkisi, söz konusu meşruiyetin esas dayanağı olmamakla birlikte, bu böyledir. Bu nedenle kamuoyunun manipüle edilmesi ve vaziyete uygun hâle getirilmesi, 20. yüzyılın meşruiyet zemini için, önem arz eder. Aslında bu durumu düşünsel cihetten analiz etmenin şu an hiçbir gereği yoktur. Şuan yaşananlara baksak, bunun ne demek olduğunu çok çıplak bir şekilde görebiliriz. Çünkü İsrail’in son 10 gündür Gazze’ye yaptıkları ve dünya tarafından etkin bir yaptırıma uğramaması, bu korkunç zeminin ne anlama geldiğini anlamak için en belirgin örnek konumundadır.


Şu anda İsrail, umursamadan ve korkmadan sivil katliamı, çocuk katliamı yapmakta, ekonomik, psikolojik, ekolojik, politik bir çok derin hasara ve derin yaraya sebep olacak adımlar atmakta, ama resmi olarak bütün dünyada bu hareketler “meşruiyet” çerçevesi içinde tutulabilmektedir. Kamuoyu tepkisi ise, enteresan şekilde buna uyumlu hâle getirilmek istenmektedir.


Şu anda mesela İsrail’e yönelik kamuoyu tepkisi, kısaca sıralarsak, şu yollarla kırıma getirilmektedir:


  • Manipülatif argümantasyon yoluyla (mesela Hamas başlattı, denerek)
  • Duygusal manipülasyon yoluyla (mesela Hamas tarafından bebekler öldürüldü, yaşlılar kaçırıldı, denerek)
  • Agresif direnç yoluyla (mesela terör taraftarı mısın, yoksa İŞİD zihniyetinde misin; çünkü Hamas eşittir İŞİD’dir, denerek)
  • Tanım dayatması yoluyla (İsrail meşru devlettir, Hamas terör organizasyonudur; kaçırılanlar “yerleşimci”dir vd.)


Bu yollarla, tesis edilmek istenen meşruiyetin yaygınlaşması arzulanmaktadır. Ancak bunun yaygınlaşması, yani neredeyse dünyanın her yerindeki insanların manipüle edilebilmesi, gerekli amaç için bir şart olarak da görülmemektedir. Yeteri kadar insanın manipüle edilmesi, gerekli sürenin kazanılması için yeterlidir. Çünkü yeteri kadar insan manipüle edilmişse, bunlar zaten henüz manipüle edilememiş veya karşıt bir manipülasyonun yahud argümanın etkisi altında olan insanlarla mücadele içine gireceklerdir. Bu mücadele de, manipülasyon içine yerleştirilmiş “amaçların” en azından “gayr-ı meşru” olmadığını göstermek için yeterli olmaktadır. Mesela şu düşünce elde edilebilmiş durumdadır: “yeterince insan yaptıkları hususunda İsrail’e güveniyorsa, İsrail belki de haksız değildir.”


Burada birçok temas edilmesi gereken hususa temas etmeden devam ediyoruz.


Kamuoyunun uygun hâle getirilmesi, kapsamlı bir çalışmanın ürünüdür ve her ne kadar göz önünde olabilse de, hangi çerçevede cereyan ettiğinin anlaşılması kolay değildir.


Kolaylık olsun diye bir örnek verelim.  Mesela İŞİD ve benzeri örgütlerle korkmuş bir dünyanın, İŞİD’den nefret etmemesi ve İŞİD’e müdahale talebi oluşturmaması olanaklı değildir. Kamuoyu İŞİD’den nefret ediyorsa ve İŞİD kamuoyuna temas imkânı içindeyse, güç sahibi olanların, mesela devletlerin, İŞİD’e müdahale etmesi, yok etmesi kamuoyu tarafından talep edilmiş demektir. Devletler bunu yaparak hatta, kahraman olurlar. Bu uğurda birtakım zaiyatların verilmesi, bazı kuralların esnetilmesi “kabul edilebilir”, hatta kuralların esnetilmesi gerektiği kamuoyu tarafından ateşli bir şekilde savunulabilir de. Devlet mekanizması da bu “görevi” yerine getirerek varlığının amacına uygun davranmış olur. İşin matematiği budur.  Ama bu, bu işin basit bir tarafıdır. İşin sinsi tarafı başkadır.


Gene aynı örnek üzerinden gidelim. İŞİD’in bertaraf edilmesi elbette kamuoyu tarafından talep edilmiştir. Peki ya ama İŞİD sürekli tekrar tekrar türeyen, tekrar tekrar meydana gelen bir sorunsa, o takdirde ne yapılacaktır? Elbetteki bu durumda kamuoyu talebi, İŞİD’e müdahe edilmesiyle beraber, İŞİD’i üreten kaynağa müdahele edilmesi yönünde oluşmaya başlayacaktır. Peki ama İŞİD’in kaynağı nedir? Cevap verelim, İŞİD’in kaynağı, kim neye inanırsa odur. Çünkü nedensel bağıntıları ve koşulları birbirine girmiş, çözümlenmesi karmaşıklaştırılmış acil müdahale edilmesi beklenen bir olgunun kaynağının ne olduğunu araştırmakla kimse ilgilenmez.


İşte burası, sinsiliğin başladığı noktadır. Çünkü kimsenin bir şeyin kaynağını çözümlemeye ilgi duymadığı yerde, o şeyin kaynağının ne olduğunu söyleyecek birileri işi devralacaktır. Bunlar büyük bir dikkatle bu şeye bir kaynak atayacaklar veya nedensel argümantasyon çerçeveleri hazırlayacaklar ve insanlara işte bunun kaynağı budur diyeceklerdir (bu şeyin kaynağı bizzat kendileri de olabilir, bu seçeneği şimdilik saf dışı ederek söylüyoruz). Kamuoyu bakacak, ‘evet İŞİD’in kaynağını gördük, şimdi bu kaynakla baş edilmesi gerekir, hadi harekete geçin’ diye güya yetki ve görev vermiş olacaktır. Bu aşama, “kaynağa müdahale talebi” oluşturacak kamuoyuna, “hedef” gösterme aşamasıdır. Bu hedef çok çeşitli katmanlara ayrılabilir ve sürekli güncellenebilir durumdaysa, İŞİD, her türlü saklı tutulmuş hedefin görünür bir “geçerli”, “gerekçesi” olacaktır.


Bunlar üzerine birçok farklı açıdan birçok şeyi düşünmek mümkün. Mesela bir şekilde İŞİD ve benzeri zararlı şeyleri üretenin zaten din-esaslı, gelenek-esaslı kimlikler olduğu zerkedilmişse, sadece İŞİD’e değil, açıktan söylenmese de yavaş yavaş İŞİD’le alakası olmadığı halde bizatihi İŞİD’e kaynak olarak “atanan” mesela diyelim ki Müslümanlığa da olumsuz bir bakış açısı tesis edilmeye başlanabilecektir. Nitekim tam olarak böyle de olmuştur. Dikkat ediniz, çok daha genel manada din esaslı ve gelenek esaslı kimliklerin genel olarak “antika” olduğu algısı altında yaşatılan bir kamuoyudur bu, ve konformist günlük yaşamın sağladığı hazza ve bu hazzı bahşedenin aslında batı dünyasının temel esasları olduğuna yönelik bir inanca sahiplerdir (öyle inandırılmışlardır). Bu hazzı veya tesis edilen asgari huzur çerçevesini (çalışma, gezme, seçme-seçilme gibi dar çerçeveleri) doğrudan tehdit edenin dolaylı yollardan din-esaslı, gelenek-esaslı kimlik olduğuna yönelik yaygınlaştırılmak istenen bir inanç, çok dolaylı yollardan “esas sorun” olarak koyulan “hedefin” de İŞİD veya benzeri bir terör örgütü değil, onu üreten koşullar dünyasının tamamı olduğu anlamına gelecektir. Yani kamuoyuna zerk edilecek “esas sorun” fikri, tesis edilmiş şekilde doğrudan huzur çerçevesini bozan unsurun, diyelim ki bir terör örgütünün kendisi değil, elbette onun için “tesis edilmiş” “doğal” kaynaktır, onun beslendiği yerdir.


Daha farklı hususların açılmasının gerektiği bu konuya daha fazla girmeden bağlama dönersek; şunu anımsayalım; yeteri kadar insanın belli bir açık hedefe veya dolaylı yoldan o hedefin kaynağı olan unsuruna kanalize edilebilmesi, dile getirilmemiş bir “taleb” veya “beklenti” ortamı hazırlar demiştik. Yani yeteri kadar insan, “bıktık bu İŞİD’den” dediğinde güç sahibi olan kişinin İŞİD’i yok etmeye yönelik eylemleri meşru olur (hatta takdir edilir). Eğer dikkatli bir şekilde mesela İŞİD ve benzeri şeylerin İslam ve Arap coğrafyasında sürekli kendiliğinden oluşabildiği bir ortam hazırlamışsanız veya bunu bu şekilde tasavvur etmeği sağlamışsanız, (hem de birçok yaşatılmış örnekle), bu kaynağa yönelik müdahaleler için meşruiyet getiren bir gizli talep ortamı da hazırlamışsınız demektir. Bu gizli talep, kamuoyunun gizli talebi veya beklentisidir; hiç olmazsa da rızasıdır. Bakın bunu çok daha basit bir şekilde şöyle düşünelim: Talep veya rıza oluşturuyor ve talebe ve rızaya uygun hedef ortamı oluşturuyorsanız, o hedef bölgesinde yapacaklarınız da gittikçe meşruiyet kazanacaktır. ABD, İngiltere ve İsrail’in başını çektiği işlerin keyfiyeti budur. Buraya kadar meseleyi anlayanlar için kestirmeden söyleyelim:


Şu anda dünyada, bilfiil şekilde hedef olarak doğrudan Hamas’ın gösterildiği, ama Hamas’ı üreten kaynak olarak da Filistinlilerin gösterildiği bir “meşruiyet” ortamı oluşturulmuştur. 07 Ekim, bu meşruiyet ortamının oluşturulmasında bir dayanak, bir gerekçe olarak, sadece bir parçadan ibarettir. Bu ortam çok uzun yıllar içinde oluşmuştur. Yani, bu uzun yıllar içinde Filistinlilerin, Hamas ürettiğine inanan bir kamuoyu yaratılmıştır. 07 Ekim eylemiyle de Hamas, İŞİD ile özdeşleştirilerek, bu kamuoyu çerçevesindeki acil talep algısı buna göre şekillenmiştir. Yani yukarıdaki cümleyi tekrar şöyle ifade edersek, “Bu uzun yıllar içinde Filistinlilerin İŞİD (Hamas) ürettiğine inanan, bir kamuoyu yaratılmıştır.” İşin kısaca anlamı budur.


Böylece Hamas’a müdahale etmek, Hamas’ı yok etmek meşrulaştırıldığı gibi, bu esnada Filistinlilerin kayıp vermesi ise, en azından bir rızaya bağlanmıştır. Ama gizli kamuoyu talebi açısından bu rıza, aslında bir rızadan da ibaret değildir. Bu çok ürkütücü durumu dikkatli bir şekilde daha açık ifade edelim.


Söz konusu bu rıza, onun sadece şimdiki yüzüdür. Bu rıza, aslında aynıyla bir taleptir. Yani kamuoyunda, Filistinli’lierin yok edilmesine yönelik bir görünür olmayan talep tesis edilmiştir. Kamuoyundaki bu gizli talep, sadece henüz yeterince açığa çıkmış değildir, o kadar.


Bir çocuğun parçalanmış bedenine, bombardımanla korkutulmuş gözlerine karşın gittikçe artan mevcut bu “kayıtsızlık” veya “yetersiz karşı duruş”, bu gizli talebin sayesindedir.


Yani resmi söylemde Hamas hedef gösterilerek, aslında belirlenmiş bir gizli hedef olarak Filistinlilere saldırılmasının batı kamuoyu nezdinde meşruiyet bulabilmesinin bütün ortamı hazır edilmiştir. Şu anda buna karşıt bir kamuoyunun bulunması, güç sahibi devletlerin müdahale ortamında sadece pürüz yaratmaktadır; ancak tam anlamıyla bir engel değildir. Çünkü yeteri kadar kamuoyu desteği, yapmak istediklerini gerçekleştirmek için onlara yetmektedir. Çünkü zaten gerek destek versin gerek vermesin, esas olan kamuoyu da değildir; esas olan güç sahiplerinin neyi istediğidir.


Onların bu isteğinin mahiyeti, onların kimliği (identity) ile alakalıdır. Bu nedenle onların kimliğini bilmeyen, esasta ne istediklerini de bilemez.


Çok kısa bir şekilde temellendirdiğimiz ve betimlediğimiz bu resmin, kronolojik olarak bölgedeki 10 gündür yaşananlara yüklediği birçok anlamı vardır. Bunların hepsine bu yazıda giremeyiz. Ama bunlardan en önemlisine değinerek bitirelim.


Medya ve resmi söylem yoluyla ve kayıtsızlığın getirdiği normalleştirme psikolojisiyle Filistin’de dünyanın gözü önünde, göstere göstere gerçekleştirilen katliam, ve çiğnenen her türlü hakk, aslında bir başka “gizli” talebin veya rızanın oluşması için, bir basamak konumundadır.


Sadece şunu söyleyelim: Tüm bu yaşananlarda bölgedeki halkların tamamına, yani bize, gönderilen çok etkili bir telkin bulunmaktadır:


“Sizin hepinizi, çocuğunuzu, yaşlınızı, hastanızı, şehrinizi bu hâle getirmemizi istemiyorsanız bize direnç göstermeyeceksiniz; eğer direnç gösterecekseniz, o halde Filistinlilere bakarak başınıza neler geleceğini seyredin.”


Şu anda dünya kamuoyu, bu saklı telkindeki açık hedefe hazır hâle getirilmek aşamasındadır.


Bunun anlamlarını çok daha belirgin şekilde açmaya devam edeceğiz.


Ahmet Turan Esin - 13 ve 20 EKİM 2023 

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...