Monday, 28 December 2020

Kaosun Kutsal Kitabı Ya Da Dünya Nasıl Düzelir? - Albert Caraco

 Kaosun Kutsal Kitabı Ya Da Dünya Nasıl Düzelir? 

İnsanlar üç takıma ayrılır: Uyurgezerler, aklıbaşında ve duyarlı olanlar ve ruhani insanlar. Uyurgezerler putperesttir, aklıbaşında ve duyarlı olanlar mümindir; iki kez doğmuş ruhaniler, uyurgezerlerin hayal edemedikleri, ötekilerin ise tahayyül bile edemediği şeye taparlar tinde, çünkü onlar kâmil insanlardır, dolayısıyla zaten elde etmiş oldukları şeyi ne aramaya kalkışırlar ne de ona taparlar, çünkü kendileri odur zaten. s. 12

Mimarların tek özlemi, bize hazırladıkları kaderden kaçıp kırda yaşamaya gitmektir. s. 13

Eserlerimiz bizi aştı geçti, insanın dönüştürdüğü dünya bir kez daha insan zekasın­dan kaçıyor, hiç olmadığı kadar ölümün gölgesinde inşa ediyoruz binalarımızı, ölüme bizim şatafatımız miras kalacak, çıplak olma vakti yaklaşıyor, geleneklerimiz giysiler gibi birbiri ardına üzerimizden düşe­rek bizi çıplak bırakacaklar, ancak o zaman yargıla­nacağız, dışımız çıplak içimiz boş, ayaklarımızın altında uçurum, başlarımızın üzerinde kaos. ss. 13-14

İnsanlar hem özgürdür hem bağlı, arzu ettiklerinden daha özgür, fark ettiklerinden daha bağlıdırlar, çünkü faniler kitlesi uyurgezerlerden ibarettir ve onların uykudan uyanması asla düzenin çıkarına değildir, yönetilemez olurlar çünkü o zaman. Düzen insanların dostu değildir, onları keyfince yönetmekle yetinir, ender olarak uygarlaştırmaya, daha da ender olarak insanileştirmeye çalışır. s. 14

İçinde yaşadığımız dünya cehennemdir, hiçliğin ılımlılaştırdığı bir cehennem. Bu cehennemde, kendini tanımayı reddeden insan kendini feda etmeyi tercih eder, o çok kalabalık hayvan türleri gibi, çekirge sürüleri, fare orduları gibi feda etmeyi tercih eder, içinde yaşadığı dünyayı yeniden düşünmektense yok olmanın daha yüce olduğunu, sayılamayacak kadar çok kereler yok olmanın yüceliğini hayal eder. s. 14

Yüzyıl ölümün yüzyılı, ölüm bizzat bize dönük, her bir insanın kırk kez öldürülmesine yetecek kadar imkana sahibiz, silahlarımızla ne yapacağımızı şim­diden bilemiyoruz, binalar artık bize yetmiyor, dağ­ları oymaya başladık bile, ölüm araçlarımız toprağın derinliklerine yığılıyor. Bizim dünyamız sanki askeri cephanelik, on milyonlarca insan savaş için çalışıyor, ahlak ile çıkarın ittifak yaptığı bu çözüm yolunu bozmayı artık hayal bile etmiyoruz. s. 15

İşlerimiz ve günlerimiz artık ölümün gölgesinde birbirini izliyor. s. 16

İçimizde taşıdığımız cehennem, şehirlerimizin cehenneme karşılık geliyor, şehirlerimiz zihniyetlerimizin ölçüsü.

İçinde tükendiğimiz Cehennemi sistemli biçimde örgütlüyorlar, düşünme­mizi engellemek için bize aptalca gösteriler sunuyorlar, duyarlılığımızı barbarlaştıran ve idrak gücümüzün sonunda yok olup gideceği gösteriler; hiçbir şatafattan kaçınmadan ve kendi manyaklıklarına yön vererek bu oyunları kutsayacaklar. ss. 17, 20

Asıl tanrılarımızın kimler olduğu öğrenilmek isteniyorsa, bizi asla ilkelerimize göre değil eserlerimize göre değerlendirmek gerekir. s. 17

Fikirler insanlardan daha canlı olduğundan, fikirlerle yaşar insanlar ve onlar için ölürler gıklarını çı­karmadan. s. 18

Günün birinde kutupların suyunu içeceğiz, buzullar ihtiyaçlarımızı karşılayacak; günün birinde elimizi attığımız her şey leziz yiyeceklere dönüşecek; günün birinde atıklar, okyanusların dibindeki kırık çizgilerine yığıldıktan sonra toprağın derinlerine gömülecekler; günün birinde yaşamak için çalışmak zorunda kalmayacağız ve vaktimizi eğlenerek geçireceğiz; günün birinde gezegenleri birbiri ardına kolonileştireceğiz...

Ayakta uyutan bu masalları, insan türünün dörtte üçü köpeklerimizden ve kedilerimizden bile daha berbat koşul­larda yaşarken yayımlıyorlar; hem de sınırsız bolluk vaat edilen en kötü durumdaki dörtte birlik nüfusun kendi aşağılık durumlarından çıkma umudu yokken ve bu mucizelerin geçerliliğinden kuşku duyacak gerekçesi varken yapıyorlar bunu. s. 21

Adil olma ve adaletsizlik fikri, görgü kuralları gereği bağlı kaldığımız bir sayıklamadan başka bir şey olmadı hiç. Aslında, dinsel ve ahlaki fikirlerin kaynağı insandadır, bunu insanın dışında aramak anlamsızlıktır, insan metafizik bir hayvandır ve evrenin yalnızca kendi için varolmasını ister, ama evren insanı bilmez, farkında değildir ve insan bu tanımazdan gelmeye teselli bulmak için uzamı tanrı­larla, kendi imgesinden yarattığı tanrılarla doldurur. s. 22

Bütün sorunlar nesnellik, ölçü ve tutarlılıkla çözümlenir, ama çoğu insan bunu yapamadığından bütün sorunlar çözümsüz kalıyor; salaklıkları ve delilikleri nedeniyle hak ettikleri felaket alçakların eğitileceği tek okuldur. Uyurgezerleri kahin yapamayacağımız gibi bu doğuştan körlere de ışığı sevdiremeyiz. s. 22

Duaların ve büyülerin vakti geçti; başımıza ne gelirse gelsin ibadet vakti geçti. Dinlerimiz artık hiç işimize yaramıyor, müminlerin de varlık nedeni kalmadı, çünkü dinler bize gerçekliğimizi yitirtiyor, müminlerse dünyayı tekrar düşünmeyecekler.
Artık kendimizi yargılama imkanlarımız var, vahyedilmiş sistemlerimiz bunlara baskın çıkamaz.
Yeni bir Vahye ihtiyacımız var, bu arada, öncekiler hükümsüz kaldı, hatta daha kötüsü, kargaşanın kaynağı bunlar. Bütün ahlaki otoritelerin desteğiyle ölüme gidiyoruz. Tüm dinsel otoritelerin onayı ve cezalandırmasıyla evrensel ölüme doğru gidiyoruz, hiçbir şey bunu engelleyemez, geleneklerimiz bizim ölüme yönelmemizi tamamen onaylıyorlar, çıkarlarımızla denk olan değerlerimiz de bizi aynı yöne itiyor, bundan daha uyumlu bir onay asla görülmedi. Yeryüzü, kurban edilen insanların sunağı oldu; başı dönen, serseme dönmüş insanlık kendini feda etmek için bu sunağa çıkarken, düzenbazlığı duyuran bir avuç insanı ayakları altında çiğniyorlar.
Yarın hayatta kalan insanları Yeni Vahiy kendini feda etmenin saçmalığı üzerine aydınlatacak.
İman artık insanları kurtaramaz, ne kurtarması! Onları ölüme sürükler, iman oburluktan ve zinadan başka bir şey değildir, ama oburluk ve zina bize düşünmeyi öğretemez.
Artık dünyayı yeniden düşünme zamanı, gerçekliğimizi arşınlamamız, ölçüp biçmemiz ve yeni temeller atmamız gerek, bu görevler diğerlerinin önüne geçiyor. Oysa, bu görevler çoğu insanın uzağında kalır, dolayısıyla insanların çoğunluğu, bunları yerine getiremediğinden suçlu olacaktır, suçlu ve cezalı. ss. 23-25

Entelektüellerimizin tek bildiği oyun oynamak, ruhanilerimizin tek bildiği de yalan söylemek, hiçbiri dünyayı yeniden düşünmek üzerine kafa yormuyor, hiçbiri bize gerçekliği ölçüp biçme imkanı vermiyor, hepsi de kariyer peşinde; görgü kurallarını asla çiğnemeden birbirlerinin gözlerini oyma sanatın­daki ustalıkları hayranlık verici!
Bizim devrimlerimiz yalnızca laftadır, şeyleri yeniden şe­killendirdiğimiz yanılsamasını edinmemiz için sözcükleri değiştirmemiz yeter, her şeyden ve kendimizden korkuyoruz, cesaretin ötesine geçerek cesaretin içini boşaltmanın yolunu buluruz, hiçbir şeye karşı çıkmıyoruz ve her şeyin düşük yapmasına, başarısız kalmasına yol açıyoruz, güçsüzlüğe bağlı ölçüsüzlüğün zaferi bu.
Geleneklerimiz bize bu durumu vahyettiğinde tutarlıdırlar, bizse onları gülünç hale getirdiğimizde kötü niyetliyizdir, geleneklerin haber verdiği şeye hiçbir güvence baskın çıkamaz ve hiçbir olasılık bulacakları önleyemez.
Geleneklerimiz yalan söylememişti, çünkü onlar insaniydi ve bu dünya hakkındaki cehaletlerine rağmen insanı biliyorlardı; bizler, bu dünyayı iyi bilen bizler, hatta giderek daha fazla kötüye kullanacak kadar iyi bilen bizler ise insanı bilmemeye başlıyoruz.
Kaynağa geri dönüş temel görevdir, insanın işi budur. Bu yüzden, ender kimseler, bir metafizik oluşturmak amacıyla ontoloji ve etimolojiyle ilgilenirken modadan kopmamayı dert edinmiş kıt zekalılar, aşağı bir ayrıntı olan toplumsalı seyrede seyrede yok olup gidiyorlar. ss. 29-31

Felaket şart, felaket Tanrı’nın lütfu. Dünya daha ucuza yenilenmez ve eğer dünya yenilenmezse, kendisine mikrop bulaştı­ran insanlarla birlikte yok olmak zorunda kalacak. İnsanlar evrene cüzam gibi yayıldılar ve çoğaldıkça evrenin doğasını bozuyorlar, çoğalarak tanrılarına hizmet ettiklerini sanıyorlar, tüccarları ve papazları onların doğurganlığını onaylıyor, tüccarlar bu sayede zenginleştikleri için, papazlar ise kendi saygınlıkları artıyor diye onaylıyorlar. Bilginler bize tehlikeyi belirtiyor ama onların sesi neredeyse her zaman boğu­luyor, ahlakın ve ticaretin çıkarları bozulmaz bir ittifak oluşturuyor, para ve ruhanilik hareketin durması­na tahammül edemezler, tacirler tüketici ister, papazlar aile ister; savaş onları nüfusun azalmasından daha az korkutuyor: Ölüm düzeninin en sağlam destekleri tacirler ve papazlar. İnsanlık bu komployu hatırlamak zorundadır. s. 32

Tacirler ve papazlar zenginleşmek ve tahakküm kurmak isterler, maddi kâr ve manevi itibar isterler, bunları bizim salaklığımız sayesinde elde ediyorlar, çünkü bizim gözümüzün açılması onların sefaleti olacaktır. Geleneklerimizin zamanı geçti ve onları savunanların, hırsız uğursuz takımının, bize itaat vaaz edenlerin niyeti, bizi öldürmek pahasına da olsa kendi kurumlarını ebedileştirmektir. Onların büyük saygı gösterdikleri şeye hakaret etmek görevdir, çünkü onların kutsallarına hakaret etmeden değişim kök salamaz, değişmekte ne kadar gecikirsek kötülükleri ve ıstırapları o kadar fazla hissederiz. ss. 32-33

Çevremde, delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor, hepsi de aynı erdemlere dayanıyor, çünkü işin trajik yanı, dünyanın erdemden geçilmediğidir, bence hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. Bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz, bunca erdem bizi evrensel ölümden kurtaramı­yor; nesnelliğin ölçütü olan tutarlılık ile bizim aramızda erdemin bir fazlalık olup olmadığını sonunda kendime sorar hale geldim. Erdemler bizi düzenden kurtaramıyor ve düzen bizim yok oluşumuz için erdemlerden yararlanıyor, bizler artık bir sistemin kurbanlarıyız, çıkarlarımız konusunda bizi aldatı­yor ve bizi kendi çıkarlarına kurban ederken onların bizim de çıkarımız olduğu konusunda ikna ediyor bizi. Böylece hepimiz iyi bir şey yaptığımızı sanı­yoruz ve birbirimizle yarışırcasına kanıyoruz, ödülümüz delilik, içinde yaşadığımız atmosfer aptallık, bu atmosferde birinci görevimiz cahillik sanki, böylelikle yalan ile hesabın eli kolu serbest kalacak. s. 36

Asla geri dönülemeyecek kabustan bizi dişilik kurtaracak, çünkü erkek ölümün eşidir ve ölüm erkeğin yoluna yordamını öncülük ede. Savaş erkeğin iklimindi, erkek savaşa hazırlanır, savaş onun varlık nedenidir ve tıpkı tarihten önce, kadının hem efendi hem rahibe olduğu o zamanlarda olduğu gibi daimi barışa kavuşmuş olsaydık, dünyevi iktidar ile manevi iktidar erkeğin elinden düşmüş olurdu ve elli yüz yıl önce olduğu gibi hiçliğe gömülürdü.
Erkek felaketi örgütleyerek kendi üstünlüğünü meşrulaştırmak zorunda, kendini ancak bu bedelle vazgeçilmez kılıyor, ama bu bedeli biz daha ne kadar süre ödeyebiliriz?
Aslında erkeğin derinliği, gönlü yoktur, onun merhameti bir temrinden başka bir şey olamaz, şiddetkâr olmamak için kendisinin şiddet olması şarttır, erkeğin inşa ettiği düzenin temellerinde cinayet vardır. Kadim halklar, bizim geleneklerimizi ve buyruklarımızı borçlu olduğumuz hakllardan daha sade ve daha yumuşaktılar, kadınlar tarafından yönetiliyorlardı.
Erkek şimdi yolun sonuna gelmiş görünüyor. ss. 37-38

Tanrı-yiyiciydik insan-yiyici olacağız, böylece dinlerimizin içindeki barbarlığı o zaman açık seçik göreceğiz. s. 46

Aslında tam da kendi gücümüze çok güvenirken can çekişir halde bulduk kendimizi. s. 47

Çünkü biz eserlerimizle/yarattıklarımızla birlikte ve eserlerimiz aracılığıyla öleceğiz. s. 48

İnsan üretmek ve tüketmek için bu dünyada değildir, üretmek ve tüketmek daima yalnızca tali olabilir, var olmak ve var olduğunu hissetmektir önemli olan, gerisi bizi karıncalar, termitler ve arılar düzeyine indirir. Nasibimize sosyal böcek olmanın düşmesini reddediyoruz, moda ideolojiler bizi buna yöneltiyor; ideolojilerimiz de şaşmaz bir biçimde ölüme ve kaosa doğru yürüyorlar; o ideolojiler yeryüzü cennetini inşa etmekle övünüyorlar. s. 52

Tek bildiğimiz şey eğitmek iddiasında olduklarımızı barbarlaştırmak, onları hayata hazırlar gibi yaparak hayat karşısında silahsız bırakmak. s. 58

İdeal, neredeyse her zaman, muğlaklıklardan ibaret bir dokudur ve eğer karşıt-anlamın kökünü kazırsak, çoğu insanı anlamsızlığa mahkum ederiz.
Düzensizliğe tahammül edemeyen insan ruhu parçalanır. s. 62

Herkes haklı olduğunda her şeyi yitirilmiştir, her şey mübah ve mümkün olur, bu en trajik andır, bizim ânımız budur. s. 62

Arasıra dünyada bir “kurtarıcı/peygamber” belirir, ama bu kurtarıcının mesajı daima anlaşılmazdır ve “düzen” mesajı kendi keyfine uydurmakta tereddüt etmez. Okuduklarını anlayan ender kişilerin karşısına söze sığmaz bu lafların ortasında yeniden “düzen” çıkar, çünkü “düzen” “peygamberlerin” konuşmasına izin verir ve onlar konuşmalarını bitirdiklerinde son sözü “düzen” söyler, hem umuda hem imana damgasını “düzen” basacaktır. Metinler bu koşullarda kabul edilir ve onların esinleri/vahiyleri yanılmaz olarak değerlendirilir, bu yöntem binlerce yıl geçmişe uzanır ve çağlar tükenene dek de asla değişmeyecektir. “Kurtarıcılar” kuşakların dengi geçinirler ve “düzen” kalır, onlara teslim olmuş gibidir ve onların eserleriyle silahlanmayı amaçlar; tarih, bize her “kurtarıcıdan” sonra “düzenin” daha da güçlendiğini öğretir, öyle ki bütün “kurtarıcıların” inanılır ve güvenilir görünmek için hizmet ettikleri umut ve imandan daha güçlü hale gelir. s. 69

Milliyetçilik evrensel bir hastalıktır, bu kadar zararlı düşüncenin iyice daraldığı bir dünyada varlığımızı sürdüremeyiz, yok olacağız. Bu hastalık hiçbir ulusu esirgemez, bütün ülkeler birbirlerinin karşısına çıkmalarına ve boğaz boğaza gelmelerine yol açan o öfke türüne varana dek birbirine benzemektedirler.
Milliyetçilik yalnızca bir sürü olan kitleyi teselli etme ve ona Narkissos‘un aynasını sunma sanatıdır. Geleceğimiz bu aynayı parçalayacaktır. ss. 73-74

Bizim sözde dini ve ahlaki yetkililerimiz, kendi gerçekliğimiz karşısında bizi silahsızlandırmaktan başka bir işe yaramıyorlar, bizim imkanlarımızın ruhu onları hükümsüz kılacağından bu ruha karşı duruyorlar, bizim yetişkin olmamızı istemiyorlar, onlara saygınlık sağlayan hataları sürdürmekten başka bir şey düşünmüyorlar, bize itaat ve kafa karışıklığı vaaz ediyorlar, onların eseri olan her şey bu dünyanın felaketine gelip ekleniyor. Eğer biz utanç içinde öleceksek bu onların hatası, çünkü soluk alır gibi ihanet ediyorlar bize, onlar bizim ayakbağımız, bizse onları bize destek olan temel zannediyoruz, onların yok edilmesi bizi özgür kılardı ancak uygun zamanda onlardan kopmayı göze alamadık. Bu yüzden sadakatimiz bizi lanetliyor ve itaatimiz bizi mahkum ediyor, artık çok geç ve hiçbir şeyi telafi edemeyeceğiz. s. 78

Pagan olmuş, pagan kalmış bir dünya doğayı ihlal etmezdi, Pagan görüşler doğayı kutsal kabul ediyordu, genellikle ağaçlara ve su kaynaklarına tapıyorlardı; vahyedilmiş olduğu varsayılan dinlerin dogmalarının merkezine yerleştirdikleri zaman yerine, Pagan görüşlerin konusu uzamdı, ve, istisnalar hariç, ölçüyü aşkınlığa, uyumu da her şeye tercih ediyorlardı. Kendilerinin vahyedilmiş olduğunu söyleyen dinler bizim üzerimizde fanatizmi yerleştirdiler ve bu fanatizmi sonuna dek vardıran Hıristiyanlık deliliği tanrısallaştırdı, tutarsızlığı yüceltti ve daha büyük bir iyilik adına kargaşayı meşrulaştırdı. s. 81

Tanrı­sal tecessüm (Tanrı’nın insan bedeninde bedenlenmesi) fikri, en canavarca fikirdir ve bizim çözümsüz paradokslarımızın en önemli nedeni gelecekte burada aranacaktır; bu fikrin vardığı yerlerden biri doğaya tecavüzdür, aşkınlık bizi buna hazırla­maktadır ve bu dünyadan duyulan nefret bu tecavüzü meşrulaştırmaktadır: Şunu asla unutmamalı, Dünya, Ten ve Şeytan Hıristiyanların gözünde bir karşı-Üçlü (Teslis) oluşturmaktadır. s. 81

Bizim dinsel ve ahlaki yetkililerimiz, problem metnimizi karmakarışık ederek saçmalamaktan ve zaman kazanmaya çalışmaktan başka bir şey bilmiyorlar: Onların bu suçları asla bağışlan­mayacak, çünkü onlar gelecek karşısında suçlu olacaklar, onlar insan türünün mutluluğundansa kendi yerleşik kurumlarını tercih ettiler; ulusları kandıra­bildiklerinde ve onlara bizim araçlarımızın ruhunu iletebildiklerinde, ulusların yolunu şaşırtmak ve onları içler acısı bir şekilde silahsızlandırmak için bunları öyle kullandılar ki, bundan böyle hiçbir şey bizim güçsüzlüğümüzün dengi olamaz.

Bize, itaat ettiklerimizin hükümsüzlüğünü ilan edecek yeni bir Vahiy gerekiyor. ss. 86-87

Bu yüzyılda akıllı olmak yetmez ya da değiştirmek için olacakları hissetmek yetmez, düzenin yerine düzensizlik değil düzen koymak gerekir, ahlakın yerine de ahlaksızlığı değil ahlakı koymak gerekir, tıpkı inancın yerine de yalnızca bir boşluğu değil inancı koymak gerektiği gibi, ölen tanrıların yerine de doğan tanrılar koymak gerekir. Bizim ajitatörlere ihtiyacımız yok, peygamberlere ihtiyacımız var, bu zamana denk peygamberlere, eserlerimize denk dinsel dehalara ihtiyacımız var, çünkü anısına saygı ve hürmet gösterdiğimiz her şey -hem de hiç istisnasız- aşıldı, bunların hepsi aşıldı, kim ki hala onlara başvuruyor, onlara ihanet ediyor demektir. Hiçbir gelenek bizi geleceğe karşı korumuyor, çünkü geleceğin öncesi yok ve evrenin sığınacağı bir yer yok. s. 88

Hakikatin yeryüzünde savunucusu yok artık, tahminde bulunmak çok güç, giderek daha az sayıda insan hakikate erecek. Yüzyıl, gayet açık seçik fikirlerin ölümünü gördü, hiçbir şey üzerinde anlaşamıyoruz, imalar, görgü kuralları ve çıkarlar hariç, başka her yerde muğlaklıkla­ra serbestlik tanınmış. Hiçbir şey üzerinde anlaşamı­yoruz, hatta hiçbir şeye inanamıyoruz, günümüzde bir şeylere inanmak için sanrılı biri olmak gerekiyor, bizim en yetkin zekalarımızın hali içler acısı, bu durum onların hiç inancı olmadığını kanıtlıyor. Yüzlerce yerde sistemler parçalanıyor, ardından da mezhepler karınca gibi çoğalıyor. s. 91

Bizim sözde ruhbanlarımızın yavan laflarının suratımızda şakladığını işittiğimde ve insandan çok geviş getiren bir yığının bu budalalıklara kulak verdiğini gördüğümde, serseme çevrildiğimizi ve bize ayrıl­mış yazgıyı hak ettiğimizi hissediyorum. Bütün bu geviş getirenlerin kendi hayvanlık görevlerini yaptık­larını, sabanı çektiklerini, aştıklarını, boynuzladıkla­rını ve buzağıladıklarını biliyorum; sütlerini ve kimi zaman da etlerini devlete verdiklerini biliyorum; ama sonunda insanlaşmak gerektiğinin farkına varmaları­nı ve kendilerine öğretilen ya da vaaz edilen şeyin beş para etmediğini anlamalarını isterdim. Ayakta uyutan bu masal yığınlarına, alışkanlık gereği bile olsa nasıl inanabiliyorlar? Burada olmaktan utanmıyor­lar mı, onurlarını yitirdiklerini ve bu konulara nezaket göstermenin başarısızlıklarının itirafından başka bir şey olmadığını hissetmiyorlar mı?

Bu kadar mı düştük: Meşruluk sıkıntısı çeken devlet başkanları sürüye karışıyor, otlamaya götürdükleri geviş getirenlerle birlikte komedi oynuyorlar? s. 92

Hiçbir ruhanilik biyolojiye ve ekolojiye baskın çı­kamaz, tüm ruhani şahsiyetler aşıldı, büyücülerle rahipler arasında hiç fark yok, birilerine gidip danış­mamız da ötekilerine saygı göstermemiz de bizi aşa­ğılık kılar. Doğanın yasaları cin kovmalarla olduğu kadar vaazlarla da alay eder; büyücüleri tanımayı daha iyi öğrendiğimiz günümüzde, onları engelleyerek suç işliyoruz, hele ki rahiplere olan sevgiden dolayı yapıyorsak bunu suçumuz iki kat artıyor. Tanrılara kurban vermeyi ve rahipleri onurlandırmayı reddetmek aslında kimseyi öldürmez, ama ekoloji konusunda cahil olmak ve biyolojiyi horgörmek, tüm insan türü için en trajik geleceği hazırlamaktadır. Bizim dinlerimiz vebadır ve onları destekleyen iktidarlar, zehirleyici fesat çeteleridir. s. 95

İdeolojiler ve fikirler sersemleşmiş insanlarla oynuyor, insanlar seçtiklerini sanıyorlar ama seçtikleri şey onlara önceden bildirilmişti, halklar kendi fikirlerinin oyuncağından ve imkanlarının nesnesinden başka bir şey değil, hiç bu kadar köle olmamışlardı, asla daha cinli ya da daha deli olmamışlardı, onları peşlerinden sürükleyen deruni kinikler geviş getiren tebalarından daha az aptal değildir. Kimse açık seçik bir şey görmüyor, çünkü açık seçik fikir yok, felakete gidiyoruz. s. 100

Başımıza gelen her şey uzun süredir öngörülmüş­tü ve Geleneğin yabancısı olmayanlar bu dünyanın mahkum olduğunu zaten biliyorlardı, ama kendilerini işitecek kulak bulamıyorlardı. İnsanın kalbi değiş­medi, insanın kalbi derin ve karanlık denize benzer, değişimler yalnızca duyarlılığımızın ışığı yansıttığı yüzeyde oluyor, ama biz derine indiğimizde olmuş olanı ve olacak olanı görürüz: Felsefe buraya pek nüfuz etmez ve yalnızca teoloji uçurumun zarlarını elinde tutar. Bizim teolojimiz sapmaların en yetkini oldu, biz onun suçlarının ve günahlarının kefaretini ödüyoruz: O doğayı kustu ve doğa intikamını aldı, bizler fizik-karşıtıyız ve sözde vahyedilmiş dinlerimiz insan türünün mezarını inşa etmekten başka bir şey yapamadılar. s. 101

Kendilerine saygı göstermeye bizi mecbur eden ve bize akıldışına çıkmayı öğreten ruhbanlar utansın! Onlar hiç olmasaydı daha az sefil ve daha az gülünç olurduk, bu hayal vaizleri ve beş para etmez teselliciler artık hiçbir işi­mize yaramıyorlar; yalnızca bizi kendimize dair, onlara dair ve gerçekliğimize dair aldatmaya yaradılar. Kalpazanlar cezalandırılıyor ama yanlış fikirlere itibar kazandırarak yaşayanlar esirgeniyor, öyle mi? s. 103

Kaynak: Albert Cacaro, Kaosun Kutsal Kitabı, Çev. Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, 1. Baskı, 2016 İstanbul

Monday, 7 December 2020

İnsanlığın Günümüzdeki Durumu – Erich Fromm

İnsanlığın Günümüzdeki Durumu – Erich Fromm

Ortaçağ dünyası tahrip edildiği zaman Batılı insan en güzel rüya ve hayallerinin nihai olarak tatmin edilebileceği bir yere doğru yol alıyormuş gibi görünüyordu. O artık totaliter bir kilisenin otoritesinden, geleneksel düşüncenin ağırlığından, henüz yarısı keşfedilmiş olan dünyanın coğrafi sınırlamalarından kendini kurtarmıştı. Oluşturduğu yeni bilim sayesinde daha önce hiç duyulmamış olan üretici güçler ortaya çıkmış, maddi dünya tamamen değişmiştir. Yaratmış olduğu siyasal sistemlerin bireyin özgür ve üretici gelişimini garanti ettiği görülmektedir. Batılı insan çalışma saatlerini atalarının hayal bile edemeyeceği ölçüde kısaltmış, diğer faaliyetlere ayrılan saatlerini artırmıştır. 

Buna rağmen bugün neredeyiz acaba?

İnsan oğlunun durumu, 16. 17. ve 18. yüzyıllardaki beklentilerini gerçekleştirme noktasından çok uzaktır. 

İnsanoğlunun kişiliği kendi elleriyle yaratmış olduğu dünyanın talepleri tarafından şekillendirilmiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda orta sınıfın toplumsal karakteri son derece güçlü sömürücü ve istifçi özellikler sergilemekteydi. Bu kişilik yapısı başkalarını sömürme ve onlardan daha fazla kâr elde etmek için kazançlarını çoğaltma isteğinden kaynaklanmaktaydı. 20. yüzyıldaysa insanın kişiliği giderek pasifleşmeye ve piyasanın değerleriyle örtüşmeye başladı. Çağdaş insan boş vakitlerinin büyük bir kısmını pasif bir şekilde geçirmektedir. O artık ebedi bir müşteridir; yiyecek, içecek, sigara, ders, seyahat, kitap, film “satın almakta”; tüm bunları tüketmekte, yiyip yutmaktadır. Dünya onun iştahını tatmin etmek için büyük bir nesne, büyük bir şişe, büyük bir elma, büyük bir memedir. İnsanoğlu süt çocuğu haline gelmiştir; sürekli olarak beklenti içindedir ve sürekli olarak hayal kırıklığına uğramaktadır.

Piyasada artık sadece metalar arz edilip satılmamaktadır, emek de bir meta haline dönüşmüş olup aynı serbest rekabet koşulları çerçevesinde işgücü piyasasında satılmaktadır. Ancak piyasa sistemi metalar ve emeğin ekonomik alanının ötesine geçmiştir. İnsanoğlu kendisini bir meta haline dönüştürmüş, kendi hayatını kârlılığa yatırım yapılacak bir şey olarak yaşamaktadır. Eğer bu konuda “başarılı” olursa hayatı anlam kazanır, aksi taktirde “başarısız” olacaktır. Onun “değerini” satılabilir olmak belirlemektedir, sevgi ve mantıkla ilgili insani özellikleri hiçbir anlam taşımamaktadı. Bu nedenle kendi değeri dışsal faktörlere, başarısına ve diğerlerinin kendisi hakkında vereceği hükümlere bağlıdır. Diğer kişilere bağımlıdır, kendi güvenliği topluma uyum göstermesine, sürüden iki adımdan fazla ula uzaklaşmamasına bağlıdır.

Toplumumuz işleyişini düzgün bir şekilde sürdürebilmek için ne türden insanlara gereksinim duymaktadır acaba?  

Daha fazla tüketme arzusu taşıyan, tercihleri kolaylıkla etki etki altına alınabilen ve önceden tahmin edilebilecek insanlara gereksinim duyulmaktadır. Kendini herhangi bir otorite, prensip ya da inanca bağlı görmeyen, özgür ve bağımsız olduğunu hisseden ancak yine de kumanda altına alınmaya istekli, kendisinden bekleneni yapmaya hazır, toplumsal makineyle sürtüşme yaşamadan ona uyum sağlayabilecek insanlara gereksinim duyulmaktadır. Bunlar güç kullanmaksızın, bir lidere gereksinim duymaksızın yönlendirilebilecek; hareket etmek, bir işe yaramak, ileri gitmek dışında hiçbir amaç için harekete geçmesi mümkün olmayan insanlardır. Modern sanayicilik anlayışı bu tür bir insanı yaratma konusunda başarılı sağlamıştır, o insan artık yabancılaşmış bir robottur. Kendi eylem ve güçlerinin kendisinden yabancılaşmış olması anlamında yabancılaşmıştır, bunlar artık onun üzerinde ve onun karşısında durmaktadır, onun tarafından yönetilmekten çok bunlar insanı yönetmektedir. Kendine ait olan yaşamsal güçler şeylere ve kurumlara dönüşmüş, putlaştırılmıştır. İnsanoğlunun kendi çabalarının sonucu olarak değil, ondan farklı bir şeymiş gibi yaşanmakta, insanoğlu bunlara tapınmakta ve boyun eğmektedir. Yabancılaşmış insan kendi elleriyle yaratmış olduğu şeylerin önünde diz çökmektedir. Kendi yaratmış olduğu putlar, yabancılaşmış bir şekilde kendi yaşamsal güçlerini temsil etmektedir. Kendini kendi güç ve zenginliklerinin taşıyıcısı olarak değil kendi yaşamsal özünü yansıtmış olduğu kendi dışındaki şeylere bağımlı, fakirleşmiş bir “şey” olarak gerçekleştirmektedir.

İnsanın toplumsal duyguları devlete yansıtılmaktadır, o bir yurttaş olarak arkadaşları için canını bile vermeye isteklidir, özel bir birey olarak ise kişisel egoist kaygılar tarafından yönetilmektedir. Devleti kendine ait toplumsal duyguların somutlaşmış bir ifadesi haline getirilmiş olduğu için devlete ve onun sembollerine tapınmaktadır. İktidar, bilgelik ve cesaret anlayışını liderlerine yansıtmakta ve bu liderlere kendi putları gibi tapınmaktadır.

Bir işçi memur ya da yönetici olarak modern insan işinden yabancılaşmıştır. Modern insanın amacı başkaları tarafından yatırılan sermaye kârlılık sağlamaktır, meta onun için somut bir varlık olarak önem taşımamaktadır. Yönetici insani ilişkilerden tamamen soyutlanmış olan en gayri insani ilişkiler içinde olan robotlar arasındaki ilişkilerle uğraşmasına rağmen onların insanları kullanmaları insani ilişkiler ve duyarlılık göstermek olarak algılanmaktadır.

Tüketimimiz de benzer şekilde yabancılaşmıştır; gerçek ihtiyaçlarımız damak zevkimiz, gözlerimiz ya da kulaklarımız yerine reklam sloganları tarafından yönetilmektedir.

Çalışmanın anlamsızlığı ve yabancılaşması tamamen tembelliğe özlem duymasına yol açmaktadır. Çalışma insanın kendisini bir mahkûm, bir sahtekâr gibi algılanmasına yol açtığı için insan çalışmaktan nefret etmekte, mutlak tembellik onun ideali haline dönüşmektedir. Buna göre onun herhangi bir şekilde hareket etmesine gerek bulunmamaktadır. Her şey o ünlü Kodak sloganına göre ilerlemektedir: “Siz yalnızca düğmeye basın, gerisini bize bırakın!’’ Bir prensip haline dönüşen bu eğilim, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı kitabında son derece özlü olarak ifade edilmiştir.

Yahudi Hıristiyan geleneğinin amaçlarını takip ettiğimizi, Tanrı’yı ve komşumuzu sevdiğimizi iddia ediyoruz. Hatta ümit vadeden dini bir rönesansa yol açacak bir dönemden geçmekte olduğumuz söyleniyor. Gerçeklerden bu kadar uzak olan başka bir şey olamaz. Gerçek bir dinin geleneğe ait olan sembolleri kullanıyor ve bunları yabancılaşmış olan insanın emellerine hizmet edecek formüller haline dönüştürüyoruz. Din içi boşaltılmış bir kabuk haline gelmiş ve insanı başarıya götürecek olan güçlerin artırılmasına yönelik bir yardım mekanizmasına dönüşmüştür. Tanrı ise bir iş ortağı haline gelmiştir. 

İnsan sevgisi de nadiren rastlanan bir durumdur. Robotlar robotlar sevemez, yabancılaşmış insanın da hiçbir şey umurunda değildir. Aşk uzmanları ve evlilik danışmanları tarafından tavsiye edilen şey iki insan arasında takım oyunu oluşturulmasıdır. Böylece insanlar birbirlerini geçerli tekniklerle yönlendirmektedir, bu insanların sevgisi aslında onları baş edilmesi zor olan bir yalnızlıktan kurtaracak iki kişilik bir egoizmdir. 

Bu durumda gelecekten ne beklenebilir ki? 

Teknik zeka ile mantık arasındaki uyumsuzluk bir nükleer savaşa yol açacaktır. Nükleer bir savaş sonucunda sanayi uygarlığı muhtemelen ortadan kalkacak, dünya ilkel bir tarımsal düzene geri dönecektir. Bu durum ancak şiddete dayanan merkezi bir devlet içinde gerçekleşebilecek, bu devletin merkezinin Moskova'ya da Washington'da olması çok büyük bir fark yaratmayacaktır.

Ancak ne yazıkki savaşın engellenmesi bile parlak bir gelecek vaat etmemektedir.

İnsan giderek insan gibi hareket eden makineler ve makine gibi hareket eden insanlar yaratan robotlara dönüşmektedir. Bunların zekaları gelişirken mantıkları zayıflamaktadır, bu da insanları çok büyük bir maddi güçle donatırken bu gücü kullanacak erdemden yoksun kalmaları gibi tehlikeli bir duruma yol açmaktadır.

İnsanoğlu giderek artan üretim ve refah seviyesine rağmen kişilik duygusunu her geçen gün kaybetmekte, böyle bir düşünce büyük ölçüde bilinçaltında olmasına rağmen hayatın anlamsız olduğunu hissetmektedir. 19. yüzyılda sorun Tanrı’nın ölmüş olmasıyken, 20. yüzyılda insanoğlunun ölmüş olmasıdır. 19. yüzyılda insanlık dışı olan zulüm iken 20. yüzyılda bunun yerini şizoid yabancılaşma almıştır. Geçmişteki tehlike insanların köleleştirilmesiydi, gelecekteki tehlike ise insanların robotlaşma ihtimalidir. Hiç kuşkusuz robotlar isyan etmezler, ancak insan oğlunun doğası itibarıyla robotların yaşamlarını sürdürürlerken akıl sağlıklarını korumaları mümkün değildir. Efsanelerdeki ruhu olmayan topraktan oluşmuş yaratıklara, “Golem”lere dönüşürler, anlamsız bir hayat sürdürmenin sıkıntısına dayanamayacakları için dünyalarını ve kendilerini tahrip edeceklerdir.

Savaş ve robotçuluğun alternatifi nedir acaba? 

Belki de temel olarak bunun cevabı Emerson’un “Şeyler semerde oturmakta ve insanoğlunu yönetmektedir” deyişinin tersyüz edilmesinde yatmaktadır. “İnsanoğlunu semere oturtunki şeyleri o yönetimi altına alsın”. Bu, insanoğlunu putlara iktidarsız ve mantıksız bir şekilde tapınır hale getiren yabancılaşmadan kurtulması gerektiğini söylemenin başka bir yoludur. Psikolojik alanda da insanoğlunun kendini piyasaya yönelik pasif tavırlara mahkum eden bugünkü güçleri yenerek daha olgun ve üretici bir yolu tercih etmesi gerektiği anlamına gelmektedir. İnsanoğlu kişilik duygusunu yeniden kazanarak sevme kapasitesine sahip olmalı ve çalışmayı anlamlı ve anlaşılır bir hale getirmelidir. Materyalist eğilimlerden kurtularak sevgi, gerçeklik ve adalet gibi ruhsal değerlerin onun için gerçekten önem taşıyan unsurlar olduğu bir seviyeye yükselmesi gerekmektedir.

Sadece bir alanda yaşanan gelişme diğer alanlardaki tüm gelişmeler üzerinde tahripkar bir etki yaratmaktadır. Sadece ruhsal kurtuluşla ilgili olan Yeni Ahit, Roma Katolik Kilisesi’nin kuruluşuna yol açmıştır. Sadece siyasi reformla ilgilenen Fransız Devrimi Robespierre ve Napolyon’un ortaya çıkmasına, sadece ekonomik değişimle ilgili olan sosyalizm, Stalinizm’in ortaya çıkmasına yol açmıştır. Eşzamanlı değişimi hayatın tüm alanlarına uygularken psikolojik yabancılaşma gerçeğini bertaraf edebilmek için gereken ekonomik ve siyasi değişikliklerin neler olduğunu düşünmemiz gerekmektedir. Büyük ölçekteki makine üretimi ile otomasyonun teknolojik alanda kaydettiği gelişmelere sahip çıkarken çalışma hayatını ve devleti insani ölçeklere uyarlamak için ademi merkeziyetçi bir hale getirmemiz gerekmektedir. Ekonomik alanda da sanayi demokrasisine ihtiyacımız bulunmaktadır. Etkin demokrasinin sağlanabilmesi için birbirleriyle yüze iletişim kurabilecek binlerce küçük grubun oluşması gerekmektedir. Bu gruplar bilgi sahibi olmalı, ciddi tartışmalara katılabilmeli, bunların vereceği kararlar yeniden oluşturulacak olan halkın temsil ettiği “parlementonun alt kanadının” vereceği kararlarla birleştirilmelidir. Bir kültürel Rönesans ortamı oluşturularak bu ortamda gençlerin iş eğitimi, yetişkin eğitimi ve yeni bir popüler sanat ve seküler ritüel sistemi tüm ulus çapında birlikte yürütülmelidir.

İlkel insanın doğal güçler karşısında çaresiz kalmış olması gibi, modern insan da kendi elleriyle yaratmış olduğu toplumsal ve ekonomik güçler karşısında çaresizdir. Kendi elleriyle yarattığı objelere tapınmakta, yeni putlar karşısında yerlere eğilmekte ancak ona tüm putları yok etmesini emretmiş olan Tanrı üzerine yemin etmektedir. İnsanoğlu kendi deliliğinin sonuçlarından ancak kendi varoluş koşullarından kaynaklanan insani ihtiyaçlara cevap veren sağlıklı bir toplum yaratarak kurtulabilir. Böyle bir toplumda insanlar birbirlerine sevgi bağı ile bağlıdır, toprak bağlarından çok kardeşlik ve dayanışma bağları daha büyük bir önem taşımaktadır. Bu toplum insanoğluna tahripkâr güç yerine yaratıcı güç vererek doğayı aşma imkanı sunmakta, bu toplumda insanlar kişilik bilincini toplum kurallarına körü körüne uyumu göstererek değil kendi güçlerinin öznesi olarak yaşamak suretiyle kazanmaktadır. Böyle bir toplumda bir yönlendirme ve özveri sistemi kişinin gerçekleri çarpıtma ve putlara tapınmasına neden olmaksızın varlığını sürdürmektedir.

“Günlerin sonu”,  insanların karşısına hiçbir çatışma ya da problemin çıkmayacağı mükemmel bir harmoni anlamına gelmemektedir. Tam tersine insanoğlunun kaderi, varlığının hiçbir zaman çözemeyeceği ancak uğraşmak istediği çelişkilerle kuşatılmış olmasıdır. İnsanların Aztekler tarafından dini ayinler sırasında ya da savaşlarda seküler  bir şekilde kurban edilmeleri gibi ilkel uygulamalardan kurtulmaları, doğa ile olan ilişkilerini körü körüne değil, mantıklı bir şekilde yürütmeleri gerekmektedir. Bunların gerçekleşmesi ve nesnelerin insanların putu olmaktan çıkıp hizmetkârı haline dönüşmesinden sonra insanoğlu gerçekten insani özellikler taşıyan çelişkiler ve sorunlarla uğraşmaya başlayacaklardır. İşte o zaman insanların maceraperest, cesur, yaratıcı, acı çekebilecek ve hayattan zevk alabilecek bir kapasiteye sahip olması gerekecektir. O zaman insanların güçleri ölümün değil, yaşamın hizmetinde olacaktır. Eğer insanlık tarihinin bu yeni aşaması gerçekleşecek olursa bu bir son değil, bir sonuç değil yeni bir başlangıç olacaktır.

Kaynak: Erich Fromm, İsa Dogması ve Din, Psikoloji, Kültür Yazıları, Çev. Bozkurt Leblebicioğlu, Say Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2017, ss. 93- 102


Thursday, 3 December 2020

Gerçek Oruç

 Gerçek Oruç

Avaz avaz bağırın, çekinmeyin, sesinizi boru sesi gibi yükseltin! Bana her gün danışıyor, yollarımı öğrenmekten zevk duyuyorlarmış! Doğru davranan, Tanrısı'nın buyruğundan ayrılmayan bir ulusmuş gibi... Benden adil yargılar diliyor, bana yaklaşmaktan zevk alıyorlarmış!

Diyorlar ki: ''Oruç tuttuğumuzu neden görmüyor, benliğimizi yendiğimizi neden farketmiyorsun?'' Bakın, oruç tuttuğunuz gün keyfinize bakıyor, işçilerinizi eziyorsunuz. Orucunuz kavgayla, çekişmeyle, şiddetli yumruklaşmayla bitiyor.

Bu tarz oruç tutmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz? İnsanın nefsini yenmesi gereken gün böyle mi olmalı? Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı? Siz buna mı oruç, Rabbi hoşnut eden gün diyorsunuz?

Benim istediğim oruç, haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları özgür kılmak, tutsakları salıvermek, her türlü boyunduruğu kırmak değil mi? Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? Barınaksız yoksulları evinize alır, çıplak gördüğünüzü giydirir, yakınlarınızdan yardımınızı esirgemezseniz, ışığınız tan gibi ağaracak, çabucak şifa bulacaksınız.

Doğruluğunuz önünüzden gidecek, Rabbin yüceliği ardınızdan sizi takip edecek. O zaman yardım çağrılarınıza Rab yanıt verecek, feryat ettiğinizde, ''İşte buradayım'' diyecek. Eğer boyunduruğa, başkalarını suçlamaya, kötücül konuşmalara son verirseniz, açlar uğruna kendinizi feda eder, yoksulların gereksinimini karşılarsanız, ışığınız karanlıkta parlayacak, karanlığınız gün ortası gibi ışıyacak.

Kaynak: Kitabı Mukaddes, Yeşaya 58: 1-10 

===============================

Siz ise sonradan yola gelip gözümde doğru olanı yaptınız: Hepiniz kardeşlerinizin özgürlüğünü ilan ettiniz. Önümde, bu doğrultuda bir antlaşma yapmıştınız. Ama düşüncenizi değiştirerek adıma saygısızlık ettiniz. Kendi isteğinizle özgür bıraktığınız kadın, erkek kölelerinizi geri alıp zorla köleleştirdiniz. Bu nedenle Rab diyor ki: ''Köle kardeşlerinizi, yurttaşlarınızı özgür bırakmayarak beni dinlemediniz. Şimdi ben size, ''özgürlük'' -kılıç, kıtlık ve salgın hastalıkla yok olmanız için ''özgürlük''- ilan edeceğim'', diyor Rab. Sizi dünyadaki bütün milletlere dehşet verici bir örnek yapacağım.

Antlaşmamı bozan, önümde yaptıkları antlaşmanın koşullarını yerine getirmeyen bu adamları, saray görevlilerini, kâhinleri ve bütün ülke halkını can düşmanlarının eline teslim edeceğim. Cesetleri kuşlara, yabanıl hayvanlara yem olacak. 

Kaynak: Kitabı Mukaddes, Yeremya 34: 15-17 


Tuesday, 1 December 2020

Put Nedir? Puta Tapmak Nedir? - Erich Fromm

Put Nedir? Puta Tapmak Nedir? - Erich Fromm

Demirci aletini alır, kömür ateşinde çalışır. Çekiçle demire biçim verir. Güçlü koluyla onu işler. Acıkır, güçsüz kalır, su içmeyince tükenir.

Marangoz iple ölçü alır, tahtayı tebeşirle çizer. Raspayla tahtayı biçimlendirir, pergelle işaretler, adam biçimi verir. İnsan güzelliğinde, insan yapısında evde duracak bir put yapar.

İnsan kendisi için sedir ağaçları keser, palamut, meşe ağaçları alır. Ormanda kendine bir ağaç seçer. Bir çam diker, ama ağacı büyüten yağmurdur.

Sonra ağaç odun olarak kullanılır. İnsan aldığı odunla hem ısınır, hem tutuşturup ekmek pişirir hem de bir ilah yapıp tapınır. Yaptığı putun önünde yere kapanır.

Odunun bir kısmını yakar, ateşinde et kızartıp karnını doyurur. Isınınca bir oh çeker, "Isındım, ateşin sıcaklığını duyuyorum" der.

Arta kalan odundan kendine bir ilah, bir oyma put yapar; önünde yere kapanıp ona tapınır, "Beni kurtar, çünkü ilahım sensin" diye yakarır.

Böyleleri anlamaz, bilmez. Çünkü gözleri de zihinleri de öylesine kapalı ki, görmez, anlamazlar.

Durup düşünmez, bilmez, anlamazlar ki şöyle desinler: "Odunun bir kısmını yakıp ateşinde ekmek pişirdim, et kızartıp yedim. Arta kalanından iğrenç bir şey mi yapayım? Bir odun parçasının önünde yere mi kapanayım?" Kitab-ı Mukaddes, Yeşaya 44: 12-19


Kimisi bol keseden harcadığı altından, terazide tarttığı gümüşten ücret karşılığında kuyumcuya ilah yaptırır; önünde yere kapanıp tapınır.

Onu omuzlayıp taşır, yerine koyar. Öylece durur put, yerinden kımıldamaz. Kendisine yakarana yanıt veremez, Onu sıkıntısından kurtaramaz. Kitab-ı Mukaddes, Yeşaya 46: 6-7

===================

Putperestlik nedir? Put nedir? Acaba Eski Ahid, hangi nedenle putperestliğe ilişkin tüm izlerin ortadan kaldırılması konusunda bu kadar ısrarcı bir tutum sergilemektedir? Tanrı'yla putlar arasındaki farklılıklar nelerdir? 

Aslında farklılık tek bir Tanrı ve çok sayıda put olması değildir. Gerçekten insanoğlu çok sayıdaki değil de tek bir puta tapınıyor olsaydı, tapındığı şey yine de Tanrı değil put olacaktı. Hatta hangi sıklıkla Tanrı'ya ibadet edilmesi tek bir puta, Eski Ahid'in Tanrı'sı kılığına girmiş olan bir puta tapınılmasından başka bir şey olamamıştır acaba? 

Bir putun ne olduğu konusundaki yaklaşım Tanrı'nın ne olmadığını anlamakla başlamaktadır. En yüce değer ve amaç olan Tanrı, insan, devlet, bir kurum, doğa, iktidar, mülkiyet, cinsel kudret ya da insanoğlu tarafından yapılan bir zanaat işi değildir. ''Tanrı'yı seviyorum'', ''Tanrı'yı takip ediyorum'', ''Tanrı gibi olmak istiyorum'' gibi olumlu ifadeler her şeyden önce, ''putları sevmiyor, takip ve taklit etmiyorum'' anlamına gelmektedir. 

Bir put insanoğlunun temel bir tutkusunu, toprak ana'ya geri dönmek, mal, mülk, iktidar, şöhret vb. şeylere karşı duyulan arzuyu temsil etmektedir. Bir put tarafından temsil edilen tutku aynı zamanda insanoğlunun değerler sistemi içindeki en yüce değerdir. En ilkel çamur ve tahtadan yapılan putlardan günümüzdeki devlet, lider üretim ve tüketim gibi putlaştırılmış bir Tanrı tarafından kutsanan putlara kadar devam eden insanlık tarihi esas olarak putlara tapınmanın tarihidir.

İnsanoğlu kendi tutku ve özelliklerini puta transfer eder. İnsanoğlu kendi kendini fakirleştirdikçe puta daha çok gelişir ve güçlenir. Put insanoğlunun kendi deneyiminin yabancılaşmış şeklidir. Puta tapan insanoğlu kendine tapmaktadır. Ancak bu kişilik insanoğlunun zekâsının, fiziki kuvvetinin, gücünün, namının vs. kısmî ve sınırlı bir özelliğini yansıtmaktadır. Kendini kendisinin sınırlı bir yönüyle özdeşleştirince insanoğlu kendini bu özelliklerle sınırlandırır. Bir insan olarak bütünselliğini kaybeder, gelişimi duraksar. Ancak puta boyun eğerek kendi özünü olmasa da gölgesini bulduğu için insanoğlu puta bağımlı hale gelir. 

Put bir şeydir ve canlı değildir. Tanrı ise tam tersine yaşayan/canlı bir Tanrı'dır. ''Ama gerçek Tanrı Rab'dır. O yaşayan Tanrı'dır'' (Yeremya 10: 10) ya da ''Canım Tanrı'ya, yaşayan Tanrı'ya susadı'' (Mezmur 42: 2). Tanrı'ya benzemek isteyen insanoğlu, açık bir sistemdir, kendini Tanrı'ya yaklaştırmaktadır. Putlara boyun eğen bir insan ise kapalı bir sistemdir, kendini şey haline dönüştürür. Put cansız, Tanrı'ysa canlıdır. Putperestlikle Tanrı'yı kabul etmek arasındaki fark en son tahlilde ölümü sevmekle yaşamı sevmek arasındaki farklılıktır. 

Putun insan tarafından yapılmış bir şey olduğu, kendi eliyle yaptığı şeye taptığı, onun önünde diz çöktüğü düşüncesi bir çok kez ifade edilmektedir. Yeşaya ''Kimisi bol keseden harcadığı altından, terazide tarttığı gümüşten ücret karşılığında kuyumcuya ilah yaptırır, önünde yere kapanıp tapınır. Omuzlayıp taşır, yerine koyar. Öylece durur put, yerinden kımıldamaz. Kendisine yakarana yanıt veremez, onu sıkıntısından kurtaramaz'' der. (Yeşaya 46: 6-7) Kuyumcular öyle bir tanrı yaparlar ki, o tanrı hareket edemez, cevap veremez, karşılık veremez. O ölü bir tanrıdır, insan ona boyun eğebilir ancak onunla irtibat kuramaz. Yeşaya putu son derece ironik ve farklı bir şekilde tanımlamaktadır:

Demirci aletini alır, kömür ateşinde çalışır. Çekiçle demire biçim verir. Güçlü koluyla onu işler. Acıkır, güçsüz kalır, su içmeyince tükenir. Marangoz iple ölçü alır, tahtayı tebeşirle çizer. Raspayla tahtayı biçimlendirir, pergelle işaretler, adam biçimi verir. İnsan güzelliğinde, insan yapısında evde duracak bir put yapar. İnsan kendisi için sedir ağaçları keser, palamut, meşe ağaçları alır. Ormanda kendine bir ağaç seçer. Bir çam diker, ama ağacı büyüten yağmurdur. Sonra ağaç odun olarak kullanılır. İnsan aldığı odunla hem ısınır, hem tutuşturup ekmek pişirir hem de bir ilah yapıp tapınır. Yaptığı putun önünde yere kapanır. Odunun bir kısmını yakar, ateşinde et kızartıp karnını doyurur. Isınınca bir oh çeker, "Isındım, ateşin sıcaklığını duyuyorum" der. Arta kalan odundan kendine bir ilah, bir oyma put yapar; önünde yere kapanıp ona tapınır, "Beni kurtar, çünkü ilahım sensin" diye yakarır. Böyleleri anlamaz, bilmez. Çünkü gözleri de zihinleri de öylesine kapalı ki, görmez, anlamazlar. Durup düşünmez, bilmez, anlamazlar ki şöyle desinler: "Odunun bir kısmını yakıp ateşinde ekmek pişirdim, et kızartıp yedim. Arta kalanından iğrenç bir şey mi yapayım? Bir odun parçasının önünde yere mi kapanayım?" Kitab-ı Mukaddes, Yeşaya 44: 12-19

Gerçekten de putperestliğin özelliği bundan daha sert bir üslupla ortaya konamazdı. İnsanoğlu göremediği putlara tapar ve görememek için gözlerini kapatır. 

Aynı düşünce çok güzel bir şekilde 115. Mezmur'da da ifade edilir. ''Elleri var, hissetmezler, ayakları var, yürümezler, boğazlarından ses çıkmaz. Onları yapan onlar gibi olacak.'' Bu kelimelerle Mezmur'u kaleme alan kişi putperestliğin özünü ifade etmiştir. Hem put hem de onu yapan ölüdür. Muhtemelen güçlü bir hayat sevgisi anlayışına sahip olan, Mezmur'u yazan kişinin birkaç kıta sonra şu mısraları kaleme almış olması herhalde bir rastlantı değildir. ''Ölürler, sessizlik diyarına inerler, Rabbe övgüler sunmaz.''

Şayet put insanoğlunun kendi güçlerinin yabancılaşmış bir tezahürüyse ve bu güçlerle irtibat halinde olman yolu puta boyun eğerek ona bağlanmaksa, bundan putperestliğin özgürlük ve bağımsızlıkla bağdaşmasının mümkün olamayacağı sonucu çıkmaktadır. Peygamberler putperestliği sürekli olarak kendi kendini cezalandırma ve aşağılama, Tanrı'ya ibadet edilmesini ise kendi kendini ve kendini diğerlerinden özgürleştirmek olarak nitelendirirler. s. 44

Teoloji için bir yer bulunmasa bile, kanımca ''put bilimi'' için bir yer ve ihtiyaç bulunmaktadır. ''Putlar bilimi'' putların ve putperestliğin özelliğini gözler önüne sermelidir. Günümüz de dahil olmak üzere, insanoğlunun tarihi boyunca tapınılan çeşitli putlar tespit edilmelidir. Eskiden hayvanlar, ağaçlar, yıldızlar, erkekler ve kadın şekilleri putlaştırılırdı. Onlara Baal ya da Astarte adı veriliyor, bunların yanı sıra binlerce değişik isimlerle anılıyorlardı. Günümüzde ise putlara şeref, bayrak, devlet, aile, şöhret, üretim, tüketim ve birçok değişik isim verilmektedir. Ancak resmi ibadet objesi Tanrı olduğu için günümüzün putları oldukları şey, yani insanoğlunun tapındığı gerçek objeler olarak algılanmamaktadırlar. Bu nedenle belli bir dönemde yürürlükte olan putlarını inceleyecek olan bir ''put bilimine'' ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu çerçevede putlara sunulan ibadet biçimlerinin, bunların Tanrı'ya yapılan ibadetlerle ne şekilde uzaklaştırıldığı ve Tanrı'nın kendisini nasıl olup da putlardan biri, hatta genellikle diğer putları kutsayan en üstün put haline getirildiğinin incelenmesi gerekmektedir. Azteklerin tanrıları için insanları kurban etmesiyle modern dünyadaki savaşlarda insanların ulusalcılığın ve egemen güçlerin putlarına kurban edilmesi arasında düşündüğümüz kadar büyük bir fark bulunmakta mıdır acaba? ss. 45-46


''Put bilimi'' yabancılaşmış insanın bir putperest olduğunu kanıtlayabilir. Zira insan kendi yaşayan güçlerini kendi dışındaki şeylere transfer ederek kendini fakirleştirmiştir, kendi kişiliğinin bir kısmını koruyabilmek, en son tahlilde kendi kimliğini koruyabilmek amacıyla putlara tapınmak zorundadır. ss. 46-47 

Eski Ahid ve daha sonraki Yahudi geleneği putperestliğin yasaklanmasına, Tanrı'ya ibadet edilmesi kadar, belki de daha yüksek derecede önem vermiştir. Bu gelenekte Tanrı'ya ibadet edilebilmesi için putperestliğe ait bütün izlerin kökünün kazınması gerektiği açık ve kesin bir dille ifade edilmiştir. Buna göre görülebilen ve bilinen putların yanı sıra, putperestlik davranışının, onlara itaat edilmesinin ve yabancılaşmanın ortadan kaldırılması gerekmektedir. s. 47

Gerçekten de putların teşhis edilerek putperestliğe karşı mücadele edilmesi bütün dinden ve dini bulunmayan insanları birleştirebilir. Tanrı hakkındaki tartışmalar insanları böyle bileceği gibi, insan deneyiminin gerçekliğiyle ilgili kelimelerin yerini alacak ve yeni türden putperestliklerin gelişimine yol açacaktır. Bu dindar kişilerin kendi inançlarını, Tanrı'ya inanç olarak ifade etmemeleri gerektiği anlamına gelmemektedir. Ancak inançlarının tüm putperest unsurlardan arındırılmış olması gerekmektedir. İnsanoğlu putların reddedilmesinde ve böylece yabancılaşmamış olan ortak bir inanç ile manevi açıdan bir araya gelebilir. s. 47

''Siz benim için bir din adamları krallığı ve kutsal bir ulus olacaksınız.'' (Mısır'dan Çıkış 19: 6) Eğer tüm ulus bir din adamları ulusuysa din adamlarına ihtiyaç kalmayacaktır, zira din adamlığı kavram olarak ulusun üzerinde yapılanmış ayrı bir sosyal kasta dayanmaktadır. Bu ''din adamları ulusu'' kavramı esas olarak din adamlığını reddetmektedir. Daha sonra İkinci Tapınağın Romalılar tarafından imha edilmesine kadar Yahudilerde tabii ki bir din adamlığı kurumu oluşmuş, bu kurum zaman içinde giderek güçlenmiştir. İkinci Tapınağın imha edilmesinden sonraya dinleri din adamlığı kurumundan özgürleşmiştir, çölde duyurulan fikir daha sonra yeni bir anlam kazanmıştır. Bir din adamları ulusu din adamlarının olmadığı kutsal bir ulus haline dönüşmüşlerdir. s. 101

Onların gözleriyle görebildikleri tek liderleri olan Musa dağa çıktıktan sonra halk Harun'un çevresinde toplanarak şunları söyler: ''Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap. Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Musa'ya ne oldu bilmiyoruz.'' (Mısır'dan Çıkış 32: 1) Özgürlük lideri Musa bir anda ''şu adam'' haline getirilmiştir. Mucizeler yaratan, korktukları güçlü liderleri yanlarında olduğu müddetçe halk kendini göreceli olarak güvence altında hissediyordu. Ancak birkaç gün için bile olsa ortadan kaybolunca özgürlükten korkma hastalığına yakalanırlar. Kendilerini rahatlatacak başka bir sembol arayışı içine girerler. Din adamı olan Harun'dan kendileri için bir tanrı yaratmasını isterler. Yaşamayan böyle bir tanrının ortalıktan kaybolması mümkün değildir, görülebilir olacağı için inanca gerek kalmayacaktır. Özgürlüklerine güçlü bir liderin çabalarıyla kavuşan, birçok mucize, yiyecek içecekle inançları güçlendirilen bu köleler güruhu, boyun eğecekleri görülebilen bir sembol olmadan yaşamlarını sürdürememektedirler. s. 102

Harun bu konuyu geciktirmek için onlardan altınlarını kendisine vermelerini ister. Ancak onlar güvence karşılığında altınlarını bağışlama konusunda son derece isteklidirler. Harun üzüntülü bir kalple de olsa Musa'ya olan inanç ve sadakatine kesinlikle ihanet eder. Ondan sonra birçok din adamı ve politikacının yapacağı gibi düşünceyi onu imha ederek ''kurtaracağını'' ümit etmiştir. Belki de aynı zamanda halkın birliğini sağlamak amacıyla birliğe tek başına anlam kazandıran gerçeği kurban eder. Harun onlar için altından bir buzağı put yapınca Yahudiler: ''Ey İsrailliler, sizi Mısır'dan çıkaran Tanrınız budur!'' dediler. (Mısır'dan Çıkış 32: 4) İbraniler onları Mısır'dan çıkarmış olan ''yaşayan Tanrı'' yerine altından imal edilmiş olan, cansız olduğu için onların önünden arkasından yürüyemeyen bir puta tapınmaya başlamışlardır. ss. 102-103

Musa ellerinde Tanrı'nın yazısı bulunan iki tabletle dağdan indiğinde buzağıyı ve halkın onun etrafında dans etmekte olduğunu gördü, ''çok öfkelendi, elindeki taş tabletleri fırlatıp dağın eteğinde parçaladı'' (Mısır'dan Çıkış 32: 19). O anda Musa çok kızgındır, Tanrı'nın kendi elleriyle yazmış olduğu tabletler gibi son derece kötü olan bir şeyi bile imha etmekten korkmamaktadır. Altın buzağıyı imha eder, kendi aşiretinden olan Levi'ye buzağıya tapınanları öldürmesi talimatını verir. Daha sonra Tanrı'dan halkı affetmesini ister, bunun üzerine Tanrı onları vaat edilen ülkeye götürme sözünü yeniler. s. 103

Tanrı Musa'yla yeni bir ahit yaparak ona İbranilerin götürüleceği ülkede yaşamakta olan putperest kabilelerin ülkenin dışına sürüleceği sözünü verir. Onlarla herhangi bir ahit yapılmasını yasaklayarak şu talimatı verir; onların sunaklarını yıkacak, dikili taşlarını parçalayacak, Aşera putlarını keseceksiniz, başka ilahlara tapmayacaksınız (Mısır'dan Çıkış 34: 13-14 

Bundan sonra İbraniler yıllar boyunca çölde dolaşmaya devam edecek, onlara birçok yasa ve emir tebliğ edilecektir. En sonunda devrimin son perdesinin tamamlanacağı zaman artık gelmiştir, artık Musa'nın ölmesi gerekmektedir, Ürdün'ü geçerek vaat edilen ülkeye ulaşamaz. Aslında Musa'nın kendisi de putperestlik ve köleliğin hüküm sürdüğü bir dönemde büyümüş olan bir kuşağın mensubudur. Tanrı'nın elçisi olarak yeni bir hayatın vizyonunu taşımasına rağmen, geçmişinin önüne koyduğu sınırlamalar tarafından engellenmekte ve geleceğe katılamamaktadır. Musa'nın ölümü devrimin olasılığı meselesine Eski Ahit'in verdiği yanıtı tamamlamaktadır. Devrim ancak zaman içinde aşamalar halinde gerçekleşebilecektir. Çekilen acılar isyana, isyan da kölelikten özgürleşmeye yol açar. Bir şeyden özgürleşmek en sonunda putperestliğin olmadığı yeni bir hayata ve özgürlüğe yol açabilir. Kalbin mucizevi bir şekilde değişmesi mümkün olmadığı için her kuşak ileriye doğru ancak tek bir adım atabilir. Acı çekenler devrimi başlattığında bu devrim onların geçmişlerinin taşıdığı sınırlamaların ötesine geçemez. Ancak kölelik döneminde doğmamış olan bir kuşak vadedilen ülkeyi ele geçirmeyi başarabilecektir. s. 104

Musa'nın ölümüyle birlikte kölelik ve putperestliğe karşı yapılmakta olan devrim yenilgiye uğramıştır. İnsanoğlunun kesinlik arayışı ve putlara tapınma arzusu, tanınması mümkün olmayan Tanrı'ya ve onun özgürlük arzusuna olan inançtan daha baskın çıkmıştır. Ancak bu yenilgi hangi nedenle kaçınılmaz olmuştu acaba? Tanrı insanoğlunu bağışlayıp insanoğlunun kalbini değiştirmek suretiyle onu kurtaramaz mıydı? Bu soru Eski Ahit öncesi ve sonrasındaki tarih kavramının en önemli prensibini ele almaktadır. s. 106

Gönderme yapmakta olduğum prensip insanoğlunun kendi tarihini kendisinin yaptığı ve Tanrı'nın bağışlayarak ya da baskı yaparak bu sürece müdahale müdahale etmediğidir, O insanoğlunun karakterini ya da kalbini değiştirmemektedir. ss. 106-107

Eğer Tanrı öyle arzu etmiş olsaydı Adem ve Havva'nın inançlarını değiştirebilir ve onların ''düşmesini'' engelleyebilirdi. Eğer arzu etseydi Firavun'un kalbinin katılaşmasına izin vermek yerine onun kalbini değiştirebilirdi. Altın buzağıya tapınmamaları ve vaat edilen toprakların fethinden sonra putperestliğe geri dönmemeleri için Yahudilerin kalbini değiştirebilirdi. Tanrı hangi nedenlerle bunları yapmamıştır acaba? Buna gücü yetmez miydi? Hikayenin bu şekilde gelişmiş olmasının tek bir sebebi bulunmaktadır. İnsan kendi seçimini yapmakta özgürdür ancak yaptığı seçimin sonuçlarına katlanmak zorundadır

Tanrı'nın Mısır'da yaratmış olduğu mucizelerin bu prensiple bağdaşmadığı da akla gelebilir. Ancak bu mucizeler çok da önemli değildir. Bunlar hem Mısırlıları hem de İbranileri etkilemeye yönelik taktik araçlardır. Bunlar insanları kurtaran, onun kalbini değiştiren, özünü dönüştüren şeyler değildir. Sadece güçlü bir savaş ağasının zayıf olan müttefiklerine sağladığı bir tür yardımdır. Yarattıklarına ihsan ettiği bir lütuf değildir. s. 107

Eğer Tanrı'nın insanoğlunu kendi tarihini yapması için özgür bıraktığı doğruysa, bu onun insanoğlunun kaderinin pasif bir izleyicisi olduğu, kendini tarihte vahiy etmeyen Tanrı olduğu anlamına mı gelmektedir? Bu sorunun cevabı Musa'nın ilk olduğu peygamberlerin rolü ve fonksiyonunda yatmaktadır. Tanrı'nın tarihteki rolü, elçileri olan peygamberleri göndermektir, onların dört fonksiyonu bulunmaktadır.

1- Peygamberler insanoğluna Tanrı'nın var olduğunu, O'nun tek olduğunu ve insanoğluna kendini vahiy ettiğini, insanoğlunun amacının tamamen insanlaşmak olduğunu bildirirler, bu Tanrı gibi olmak anlamına gelmektedir. 

2- İnsanoğluna seçebileceği alternatifleri ve bu alternatiflerin sonuçlarını bildirirler. Bu alternatifleri sık sık Tanrı'nın vereceği cezalar ve ödüller açısından ifade ederler. Ancak insanoğlu her zaman için kendi tavrını ortaya koyacak ve kendi seçimini yapacaktır. 

3- İnsanoğlu doğru yoldan saptığında buna karşı çıkarak bu durumu protesto ederler. Ancak yine de insanoğlunu yalnız bırakmazlar. İnsanoğlunun vicdanı olurlar, herkes susarken onlar konuşurlar. 

4- Sadece bireysel kurtuluş açısından düşünce üretmezler, bireyin kurtuluşunun toplumun kurtuluşuna bağlı olduğunu düşünürler. Onların amacı sevgi, adalet ve hakikate dayalı bir toplum yönetimi kurmaktır. Politikanın moral değerlere göre yürütülmesi ve politik hayatın bu değerlere göre gerçekleşmesi gerektiğini savunurlar. ss. 108-109

Peygamber kavramı tipik bir Kutsal Kitap kavramıdır. Peygamberler hakikati vahiy eder, Lao-Tse ve Budda da böyle yapmıştı. Ancak peygamber aynı zamanda siyasal bir liderdir, siyasal eylem ve sosyal adaletle çok yakından ilgilenmektedir. Sadece ruhani âlemle değil, her zaman için bu dünya ile de ilgilenmektedir. Başka bir deyişle, onun ruhaniyetinin her zaman için siyasal ve toplumsal boyutları da bulunmaktadır. Tanrı tarihte vahiy edildiği için peygamber siyasal bir lider olmak zorundadır. İnsanoğlu siyasal eylemlerinde doğru yoldan ayrılmayı sürdürdüğü müddetçe peygamber bir muhalif ve devrimci olmak zorundadır

Peygamber hakikati görür ve gördüğü şeyi konuşur. O ruhani güçle tarihsel kader arasındaki birbirinden ayrılması mümkün olmayan bağlantıyı görür. Toplumsal ve siyasal hakikatin altında yatan ve onunla neticelenecek olan sonuçları yani ahlaki hakikati görür. Değişim olasılıklarını ve insanların seçmesi gereken yolu görerek, gördüğünü tebliğ eder. Amos'un dediği gibi: ''Aslan kükrer de kim korkmaz? Egemen Rab söyler de kim peygamberlik etmez.'' (Amos 3: 8) s. 109

Çok eski zamanlarda bir peygambere ''geleceği gören'' anlamına gelen roeh adı verilirdi. Ancak muhtemelen İlyas'ın zamanından bu yana gören ''konuşmacı'' ya da ''sözcü'' anlamına gelen kelime kullanılmaya başlanmıştır. Gerçekten de peygamber gelecek hakkında bir şeyler söylemektedir. Ancak geleceğe ait sözleri gelecekte mutlaka olması gereken bir olayla, ona Tanrı tarafından vahiy edilmiş ve daha önceden belirlenmiş bir olay ya da astral burçlara ait bilgilerle ilgili değildir. Peygamber şu anda gelişmekte olan süreçler ve değişiklik göstermedikleri takdirde bu süreçlerin sonuçlarını daha önceden görebildiği için geleceği de görebilmektedir. Ancak peygamber hiçbir zaman için bir Kassandra değildir, kehanetleri alternatifli olarak ifade edilmektedir. ss. 109-110 

Peygamberler özgür irade ve karara pay bırakırlar. Yunus bir günahlar şehri olan Ninova'ya gönderildiği zaman kendisine verilen elçilik görevini beğenmez, o bir merhamet adamı değil, bir adalet adamıdır. Duyurusunun sonucunda bir inanç değişikliği olabileceğinden, bu nedenle de en sonunda felaket kehanetinin gerçekleşmeyeceğinden korkmaktadır. Elçilik görevinden kurtulmayı denese de bunu başaramaz. Bütün peygamberler gibi peygamber olmayı istememektedir ancak peygamber olmaktan kaçınamaz. Mesajını Ninova'ya tebliğ ettiği zaman istenmeyen sonuçlar gerçekleşir. Ninova'da yaşamakta olan insanlar inançlarını değiştirir ve Tanrı tarafından günahları affedilir. 'Yunus buna çok gücenip öfkelendi. Rab'be şöyle dua etti: ''Ah Ya Rab, ben daha ülkemdeyken böyle olacağını söylemedim mi? Bu yüzden Tarşiş'e kaçmaya kalkıştım. Biliyordum, Sen lütfeden, acıyan, tez öfkelenmeyen, sevgisi engin, cezalandırmaktan vazgeçen bir Tanrı'sın. Ya Rab, lütfen şimdi canımı al. Çünkü benim için ölmek yaşamaktan iyidir'' (Yunus 4: 1-4) Yunus merhamet ve sorumluluk duygularıyla hareket etmediği için diğer tüm peygamberlerden farklıdır. 

Tanrı'nın müdahale etmeme prensibi ve peygamberlerin rolüyle ilgili en açık örnek İbraniler Samuel'den kendilerine bir kral vermelerini istediği zaman Tanrı'nın tavrıyla ilgili kayıtlar da bulunmaktadır.

''Bu yüzden İsrail'in bütün ileri gelenleri toplanıp Rama'ya, Samuel'in yanına vardılar. Ona, "Bak, sen yaşlandın" dediler, "Oğulların da senin yolunda yürümüyor. Şimdi, öbür uluslarda olduğu gibi, bizi yönetecek bir kral ata." Ne var ki, "Bizi yönetecek bir kral ata" demeleri Samuel'in hoşuna gitmedi. Samuel Rab'be yakardı. Rab, Samuel'e şu karşılığı verdi: "Halkın sana bütün söylediklerini dinle. Çünkü reddettikleri sen değilsin; kralları olarak beni reddettiler. Onları Mısır'dan çıkardığım günden bu yana bütün yaptıklarının aynısını sana da yapıyorlar: Beni bırakıp başka ilahlara kulluk ettiler. Şimdi onları dinle. Ancak onları açıkça uyar ve kendilerine krallık yapacak kişinin nasıl yöneteceğini söyle." Samuel kendisinden kral isteyen halka Rab'bin bütün söylediklerini bildirdi. (1. Samuel 8: 4-10)

O da kralın kendilerini nasıl istismar edeceğini, erkekleri asker, kadınları hizmetkâr olarak kullanacağını, tüm mülklerinin onda birine el koyacağını, o zaman halkın nasıl feryat edeceğini anlatır. ''Bunlar gerçekleştiğinde seçtiğiniz kral yüzünden feryat edeceksiniz. Ama Rab o gün size karşılık vermeyecek.'' (1. Samuel 8: 18) 

Ne var ki, halk Samuel'in sözünü dinlemek istemedi. "Hayır, bizi yönetecek bir kral olsun" dediler. "Böylece biz de bütün uluslar gibi olacağız. Kralımız bizi yönetecek, önümüzden gidip savaşlarımızı sürdürecek." Halkın bütün söylediklerini dinleyen Samuel, bunları Rab'be aktardı. Rab, Samuel'e, "Onların sözünü dinle ve başlarına bir kral ata" diye buyurdu. Bunun üzerine Samuel İsrailliler'e, "Herkes kendi kentine dönsün" dedi. (1. Samuel 8: 19-22)

Onları protesto ettikten ve eylemlerinin sonuçlarını neler olacağına dikkat çektikten sonra artık Samuel'in yapabileceği tek şey ''onları dinlemektir.'' Buna rağmen halk krallığı tercih edecek olursa, bu onların kararlıdır ve verdikleri karardan kendileri sorumlu olacaklardır. Başka bir deyişle, tarihin kendi yasaları vardır, Tanrı bunlara müdahale etmez, bunlar aynı zamanda Tanrı'nın yasalarıdır. İnsanoğlu tarihin yasalarını anlamaya çalışırken Tanrı'yı da anlamaktadır. Siyasal eylem dini bir eylemdir, ruhani lider de aynı zamanda siyasi bir liderdir. s. 111

Yahudi geleneğinde Tanrı'nın eylemlerini taklit etmek, Tanrı'nın özü hakkında bilgi sahibi olmanın yerini almaktadır. Buna Tanrı'nın tarihteki eylemleriyle tarihte kendini vahiy etmiş olması da ilave edilmelidir. Bu düşünce iki sonuca yol açmaktadır. Bunlardan birincisi Tanrı'ya olan inancın tarihe karşı bir ilgi anlamına gelmesi, kelimenin en geniş anlamında da siyasete karşı bir ilgi anlamına gelmesidir. Bu siyasi ilgi en açık olarak peygamberlerde gözlemlenmektedir. Uzakdoğulu üstadların tam tersine peygamberler tarihsel ve siyasal kavramlarla düşünmektedirler. Burada ''siyasi'' demek, onların sadece İsrail'i etkileyen olaylarla değil de, dünyadaki bütün ulusları etkileyen olaylarla ilgileniyor olmaları anlamına, buna ilaveten tarihsel olayları yorumlarken kullandıkları kriterlerin ruhani ve dinî kriterler, adalet ve sevgi olması anlamına gelmektedir. s. 50

Kaynak: Erich Fromm, Tanrılar Gibi Olacaksınız, Eski Ahid Üzerine Radikal Bir Yorum, Çev. Bozkurt Leblebicioğlu, Say Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2019, ss. 46-

===================

Put/lar: Allah’tan Başka Tapınılan Şeyler 

Onlar, Allah’ı bırakıp da birtakım dişi (ismi verilen putlara) dua ederler. (Gerçekte) onların dua ettiği inatçı şeytandan başkası değildir. 4/Nîsa 117  “Putlara tapınmayı emreden ve süslü gösteren şeytandır. Hâliyle onun emrine itaat ederek, aslında ona ibadet etmiş olurlar.” 

De ki: “Allah’ı bırakıp, size zarar vermeye de fayda vermeye de malik olmayan varlıklara mı ibadet ediyorsunuz? Allah, O İşiten (ve dualara icabet eden) ve Her Şeyi Bilendir.” 5/Mâide 76

De ki: “Allah bizi hidayet ettikten sonra, Allah’ı bırakıpta bize hiçbir faydası ve zararı olmayan şeylere mi dua edelim? 6/En'âm 71

Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve: “Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O, onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. 10/Yûnus 18

De ki: “Sizin ortak koştuklarınız içinde ilk defa yaratacak sonra da yaratmayı tekrar edecek var mı?” De ki: “İlk defa yaratan da sonra yaratmayı tekrar edecek olan da Allah’tır.” Nasıl olur da çevrilirsiniz? 10/Yûnus 34

De ki: “Sizin ortak koştuklarınız içinde hakka iletebilecek var mı?” De ki: “Allah’tır hakka ileten.” Hakka ileten mi uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa kendisine yol gösterilmedikçe doğruyu bulamayan mı? Ne oluyor size, nasıl hüküm veriyorsunuz? 10/Yûnus 35

Dikkat edin! Göklerde ve yerde her kim varsa Allah’a aittir. Allah’ı bırakıp da O’nun dışında varlıklara dua edenler (gerçekte) ortak koştuklarına uymazlar. Onlar sadece zanna uymakta ve tahminle hareket etmektelerdir. 10/Yûnus 66

Biz, onlara zulmetmemiştik; fakat onlar, kendilerine zulmetmekteydiler. Rabbinin emri geldiğinde, Allah’ı bırakıp da dua ettikleri ilahlarının onlara hiçbir faydası olmamıştı. Bunun onlara yıkım ve hasardan başka bir katkıları olmamıştı. 11/Hûd 101

Hak olan dua Allah’adır. Onun dışında dua ettikleriyse, onların duasına hiçbir şekilde karşılık veremezler. Onların durumu, ağzına su ulaşsın diye iki avucunu suya doğru uzatmakla (yetinenin) durumu gibidir. (Oysa) o (su) asla ona ulaşmaz. Kâfirlerin (Allah’ın dışındaki varlıklara) duaları, kaybolup gidecek sapıklıktan başka bir şey değildir. (13/Ra'd 14)

De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “Allah’ı bırakıp kendilerine faydaları olmayan veya kendinden zararı defedemeyen varlıkları mı veliler edindiniz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa, Allah’a tayin ettikleri ortaklar yarattı da, yaratması birbirine mi benzedi?” De ki: “Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, tek olan, her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyendir.” 13/Ra'd 16

Hiç yaratan, yaratmayan gibi olur mu? Öğüt almaz mısınız? 16/Nahl 17

Allah’ın dışında dua ettikleri, hiçbir şey yaratamazlar. Onlar kendileri yaratılmışlardır. 16/Nahl 20

Ölüdürler, diri değil. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 16/Nahl 21

Allah’ı bırakıp da kendileri için göklerden ve yerden hiçbir rızka sahip olmayan, (olmaya da) güç yetiremeyecek şeylere ibadet ederler. 16/Nahl 73

De ki: “O'nunla beraber [tanrısal güçlere sahip olduğunu] zannettiğiniz [varlıkları] çağırın bakalım; sizden bir darlığı gidermeye ya da onu [başka bir yere] yansıtmaya güçlerinin olmadığını [göreceksiniz”]. 17/İsrâ 56

Aslında, onların bu yalvarıp yakardıkları [ve böylece azizleştirdikleri, tanrılaştırdıkları şahsiyetlerin] kendileri -içlerinden O'na en yakın olanları [bile] Rablerinin yakınlığını kazanmaya çalışırlar(dı); hem de, O'-nun rahmetini umup azabından korkarak: çünkü onun azabı gerçekten sakınılması gereken bir şeydir! 17/İsrâ 57

Hani (İbrahim) babasına demişti: “Babacığım! Niçin duymayan, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayacak şeylere ibadet ediyorsun?” 19/Meryem 42

Onlara buzağı suretinde böğüren bir heykel çıkarmış ve: “İşte sizin de Musa’nın da ilahı budur. Fakat (Musa) unuttu.” demişlerdi. 20/Tâhâ 88

Ona (bir şey dediklerinde) kendilerine cevap vermediğini, onlar için bir fayda sağlamadığını ve zararı da defedemediğini görmüyorlar mı? 20/Tâhâ 89

Yoksa onları bize karşı koruyan ilahları mı var? Onlar, kendilerine yardıma bile güç yetiremezler. Onlar bizden himaye de bulamazlar. 21/Enbiya 43

“Sen mi ilahlarımıza bunu yaptın ey İbrahim?” demişlerdi. 21/Enbiya 62

Bilakis, onların büyüğü bunu o yapmıştır. Şayet konuşabiliyorlarsa (putlara) sorun (bakalım).” 21/Enbiya 63

Demişti ki: “Yoksa Allah’ı bırakıp da size hiçbir faydası olmayan ve zararı defedemeyen şeylere mi ibadet/kulluk ediyorsunuz?” 21/Enbiya 66

Allah’ı bırakıp, kendisine hiçbir fayda ve zarar veremeyecek şeye dua eder. Bu, uzak sapıklığın ta kendisidir. 22/Hac 12

Zararı, yararından daha yakın olana dua eder. O, ne kötü bir dost ve ne kötü bir arkadaştır. 22/Hac 13

Ey insanlar! Bir örnek verildi, (dikkatle) dinleyin. Şüphesiz ki Allah’ı bırakıp da dua ettikleriniz, bir araya toplansalar bir sinek dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey çekip alacak olsa, onu kurtaramazlar. İsteyen de zayıf kaldı, istenen de... 22/Hac 73

O’nu bırakıp hiçbir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendilerine bile fayda ve zarar veremeyen, ölüm, yaşam ve yeniden diriltmeye malik olmayan ilahlar edindiler. 25/Furkân 3

Onlara: “Nerede ibadet ettikleriniz?” denir. 26/Şuarâ 92

“Allah’ın dışında... Size yardım edebilirler mi? Ya da kendilerine yardımları olur mu?” 26/Şuarâ 93

Denilir ki: “Çağırın ortaklarınızı.” Çağırırlar, fakat kendilerine cevap veremezler. Azabı da görürler. Hidayet bulmuş olsalardı (ne kaybederlerdi)? 28/Kasas 64

“Siz, ancak Allah’ı bırakıp birtakım putlara ibadet ediyor ve aslı astarı olmayan yalanlar uyduruyorsunuz. Şüphesiz ki Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, size rızık verme gücüne sahip değiller. Rızkı Allah’ın yanında arayın. O’na ibadet edin ve O’na şükredin. (Çünkü sonunda) O’na döndürüleceksiniz.” 29/Ankebût 17

Bu, Allah’ın yarattığıdır. Gösterin (bakalım) O’nun dışında neler yaratmış? Bilakis zalimler, apaçık bir sapıklık içerisindelerdir. 31/Lokmân 11

Onlara dua etseniz, duanızı işitmezler. İşitseler bile, size cevap veremezler. Kıyamet Günü şirkinizi reddederler. (Her şeyden haberdar olan) Habîr gibi kimse sana haber veremez. 35/Fâtır 14

De ki: “Allah’ın dışında dua ettiğiniz ortaklarınız hakkında görüşünüz nedir? Gösterin bana yeryüzünde ne yaratmışlar?” Yoksa onların, göklerde ortaklığı mı vardır? Ya da onlara bir kitap vermişiz de onlar apaçık bir belge üzere midirler? (Hayır, öyle değil!) Bilakis zalimler, birbirlerine aldatmaktan başka bir şey vadetmiyorlar. (35/Fâtır 40)

 “O’nu bırakıp da başka ilahlar mı edineyim? Rahmân, benim için bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati hiçbir fayda vermez, hem beni kurtaramazlar da.” 36/Yâsîn 23

Kendilerine yardım olunur umuduyla, Allah’ın dışında ilahlar edindiler. 36/Yâsîn 74

(İlah edindikleri) onlara yardıma güç yetiremez. Onlarsa ilah edindikleri için hazır edilmiş askerlerdir. 36/Yâsîn 75

(Kimseler kalmayınca) onların ilahlarına yöneldi ve: “(Şu yemeklerden) yemez misiniz?” dedi. 37/Saffât 91

 “Ne oluyor size? Konuşmuyorsunuz.” 37/Saffât 92

(Derken) onlara yöneldi ve sağ eli ile bir darbe indirdi. 37/Saffât 93

(İnsanlar) acele ile ona yöneldiler. 37/Saffât 94

Dedi ki: “Ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi ibadet ediyorsunuz?” 37/Saffât 95

“Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” 37/Saffât 96

Şüphesiz ki İlyas, gönderilmiş resûllerdendir. 37/Saffât 123

Hani kavmine: “(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti. 37/Saffât 124

“Siz Ba’l'e dua edip, yaratanların en güzeli olan (Allah’ı) terk mi ediyorsunuz?” 37/Saffât 125

Onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan hiç kuşkusuz: “Allah.” derler. De ki: “Gördünüz mü Allah’ın dışında dua ettiklerinizi? Şayet Allah benim için bir zarar dileyecek olsa, onlar mı O’nun zararını giderecek? Ya da benim için rahmet dilediğinde, onlar mı O’nun rahmetine engel olacak?” De ki: “Allah bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül etsinler.”  39/Zümer 38

Allah, hak ile hükmeder. Allah’ın dışında dua ettikleriyse hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz ki Allah, işiten ve dualara icabet eden, her şeyi görendir. 40/Mü’min 20

Sonra onlara denir: “Hani, nerede ortak koştuklarınız?” 40/Mü’min 73

“Allah’ın dışında...” Derler ki: “Kaybolup gittiler. (Hakikatte) biz hiçbir şeye dua etmiyormuşuz.” İşte Allah, kâfirleri böyle saptırır. 40/Mü’min 74

De ki: “Gördünüz mü, Allah’ın dışında dua ettiklerinizi? Gösterin bana yerde ne yaratmışlar, yoksa onların göklerde ortaklığı mı var? Şayet doğru sözlülerden iseniz, önceki bir kitap ya da ilimden geriye kalan bir eser getirin bana.” 46/Ahkâf 4

Allah’ı bırakıp da (kendilerini Allah’a) yaklaştırsın diye ilah edindikleri varlıkların, onlara yardım etmesi gerekmez miydi? Bilakis, kaybolup gittiler. Bu (ilahların yardım ettiği iddiası), onların yalanları ve uydurdukları iftiralarıdır. 46/Ahkâf 28

Thursday, 26 November 2020

Yaratılış Kıssası - Muhammed Abduh

Yaratılış Kıssası - Muhammed Abduh


Hatırla ki Rabb'in meleklere: Ben yeryüzüne bir halife tayin ediyorum, dedi. Onlar: Bizler hamdinle Seni tesbih ve takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaran, orada kan döken insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde Ben bilirim, dedi. Bakara 30

Yaratılış Kıssasına Giriş

Yaratmanın (tekvin) nasıl gerçekleştiği konusu kavranması zor olan ilahî meselelerdendir. Yüce Allah bu âyetlerde bize insanlığın yoktan var olma haberini, bizden önce geçen Ehl-i Kitab’tan nakledilenleri tekrar gündeme getirerek hikâye etmektedir. Yüce Allah bize birtakım soyut manaları somut biçimlerde temsilî olarak vermekte ve anlatmaktadır. Böylece bizler için -insanlarla konuşurken ve hakkı beyan ederken izlemiş olduğu yola uygun olarak- münazara ve karşılıklı diyalog üslubu içinde birtakım hikmetleri ve sırları açığa çıkarmaktadır

Üstadımız Muhammed Abduh bu âyetlerin anlamlarının, zâhirlerine göre anlaşılması mümkün olmayan müteşâbih âyetlerden olduğu kanaatine varmıştır. Çünkü bu âyetler hitabet kuralına göre, ya istişare yani akıl danışmadır ki bu Yüce Allah açısından imkânsız bir olaydır ya da Allah Teâlâ’nın meleklere vermiş olduğu bir haber ve onların bu projeye itirazları, karşı delil ileri sürmeleri ve Allah'la tartışmalarıdır. Bu da hem Yüce Allah'a ve hem de O'nun meleklerine yakışmayan bir husustur. Ayrıca bu hareket dinimizin meleklerin “Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan” (Tahrim 66/6) şeklinde beyan etmiş olduğu yaklaşımı ile de uyuşmamaktadır. Hocamız bu kıssanın anlaşılabilmesi için bir ön giriş olarak mealen şöyle demiştir:

İslâm bilginleri Allah Teâlâ’nın yaratıklara benzemekten “münezzeh” olduğu noktasında görüş birliği içerisinde olmuşlardır. (Temel inanç ve esas Allah Teâlâ'nın cisim olmadığı ve cisimlere benzemediği yolundadır. Çünkü cisimli olmak, eksik olmak demektir.)  Aklî ve naklî delil bu yaklaşımı destekler mahiyettedir. Dolayısıyla bu inanç itikat noktasında sağlam bir temeli oluşturmaktadır ki, başka şeyler hep bu inanca havale edilir. Söz konusu inanç Yüce Allah'ın yaratıklarına benzemekten tenzih edilmesidir. Şu halde Kitab’da veya Sünnet’te zâhiren tenzih akidesi ile çelişen birtakım ifadeler geldiğinde Müslümanların bu konuda iki yaklaşımları olmuştur: s. 352

Müteşabih Ayetleri Selef ve Halef Bilginlerinin Değerlendirmesi

1) Selef'in Metodu:

Selef'in bu konudaki metodu, Yüce Allah'ı tenzih inancıdır ki bu konuda akıl nakli destekler. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de tenzih akidesi şu şekilde ifadesini bulmaktadır: “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ 42/11)  Bir başka âyet-i kerime ise şu şekildedir: “Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.” ( Saffat 37/180) Selef metodu tenzihin yanında âyette ifade edilen hususun gerçek yüzünü anlamada meseleyi Yüce Allah'a havale etmektir. Öte yandan Yüce Allah'ın bu ifadesiyle ahlakımız, amelimiz ve ahvalimiz açısından istifade edeceğimiz şeyleri bize bildirdiğini, soyut kavramları bizim akıllarımıza yaklaştırıcı, havsalamıza aldırıcı ifadeler kullandığını da bilmeliyiz. ss. 352-353

2) Halef’in (Sonradan Gelen Âlimlerin) Metodu:

Halef’in metodu te'vil etme metodudur. Halef âlimleri derler ki: İslâm dininin kuralları akıl temel alınarak konulmuştur. Şu halde bu kurallardan hiçbiri aklın dışına çıkamaz. Eğer akıl herhangi bir hususta kesin olarak şöyledir diyor, nakilde ise (Kur'ân'da ve hadiste ise) tam tersi yer alıyorsa, o zaman aklın kesin yargısı naklin zahirinin kastedilmediğine bir karine (delil) teşkil eder. Şu halde böyle bir naklin akla uygun olarak yorumlanan bir manasının olması şarttır ki, o mana te'vil aracılığı ile araştırılır.

Üstadımız Muhammed Abduh der ki: Ben Yüce Allah'a, O'nun sıfatlarına ve gayb âlemine ilişkin konularda verilen haberleri olduğu gibi kabul etme ve işin gerçek yüzünü Cenab-ı Allah'a havale etme noktasında Selef'in metodu üzereyim ama bizler âyetleri anlamada her iki metot üzere yürüyoruz. Çünkü bir söz söylenmişse, bu sözün aklen yorumlanabilen bir faydası olması gerekir. Zira Allah Teâlâ manasından hiçbir şey anlamayacağımız şekilde bize hitap etmez.

Bu tefsirin kaleme alanı olarak benim görüşüme gelince: Ben -Allah'a hamdolsun- Selef âlimlerinin yolundayım ve onların gittikleri yoldan gitmekteyim. Bu yol üzere yaşayıp, inşaallah bu yol üzere öleceğim. Üstadımızdan başka âlimlerden ve bir de benim kendi açımdan bazı te'villeri zikretmemin nedeni şudur: İnsanları denemem sonucu ortaya çıktı ki filozofların, mütekaddimûn ve müteahhirûn bid'atçı mezheplerin nazariyelerinin ümmet içinde yayılması, Selef’in mezhebinin kabulü ve ona inanılması -genelde- bunların daha küçük yaşta doğru biçimde beyan edilmesine, ona aykırı olan görüşlerin hatalarının gösterilmesine ve bunlara uzun uzun cevap verilmesine bağlıdır. Biz Ehl-i Sünnet âlimlerinin kitaplarında nakil ile aklın bir arada cem edilmesi noktasında Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiye ile İbn Kayyim el-Cevziyye'nin kitaplarından oldukça yararlanıyoruz. Ben şahsen kendimden örnek vereyim: Benim kalbim ancak bu kitapları okuduktan sonra Selef'in mezhebi karşısında bütünsel bir tatmine kavuşmuştur. s. 353

Biz bazı âyetler ve hadisler üzerinde öyle şüpheler duyduk ki, bu şüphelerin izale edilmesi ve onları taşıyan kimselerin Yüce Allah'ın kelâmının ve Peygamberimizin (s) sözünün doğruluğuna ikna edilmeleri, te'vil yapılmadıkça ve kuşku duydukları konular kendilerine misal verilerek, akıllarına ve kavrayışlarına sığdırılmadıkça çok zor görünmektedir. Birçok kelâm bilginiyle müfessir, Selef'in mezhebini beyan ederken işi Allah'a havale etmenin anlamlarını ve te'vilin ne demek olduğunu açıklarken hata etmişlerdir. Bu söylediklerimizin ayrıntısını Âl-i İmran Suresi’nin baş taraflarında bulmak mümkündür. ss. 353-354

Öte yandan; “Aslolan aklî delildir. Sem'î (nakli) delili akla havale etmek gerekir ve bu delillerin akla mutlak olarak uygun düşmesi için te'vil edilmeleri şarttır.” diyenler -Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye'nin de (ö. 727/1327) işaret ettiği üzere- hata etmişlerdir. Gerek aklî, gerek naklî delilin kat'î olanı ve olmayanı vardır. Aklî ve sem'î delillerin kat'î olanına karşı durmak mümkün değildir ki, bunlardan birini diğerine tercih edebilelim. Aklî ve naklî delilden birisi kat'î (kesin) delil ile çatıştığında mutlak olarak kat'î delilin tercih edilmesi gerekir. Aklî delilin zannisi ile naklî delilin zannisi birbiriyle çatıştığında menkul (nakli) delil aklî delile tercih edilir. Çünkü Yüce Allah'ın ve peygamberinin kelâmından “zann-ı galib” ile idrak ettiğimiz şey, bizim aklî nazariyyelerimizden yine zann-ı galib ile kavradığımızdan daha evlâdır. Zira aklî nazariyyelerimizde hata çok fazla olur. Dolayısı ile -sözgelimi- Hz. Âdem’in yaratılmasını konu alan âyetlerin zahirleri, insanların buna aykırı nazariyyelerinden daha önceliklidir. Yaratmanın esrarı, yaratılışın neden aşama aşama gerçekleştiği ve yaratılış nizamı hakkında ileri sürülen nazariyeler, kesinlik derecesine ulaşmadığı ve zannî kaldığı sürece Kur'ân âyetlerinin zahirinden daha öncelikli olamaz.

Bundan dolayı bir mü'mine gerekli olan Selef'in mezhebini kalben ve gönül huzuruyla kabul etmek ve başka nazariyelerle ilgilenmemektir. Eğer mü'minin kalbi ancak Arap dilinin üslubunun kaldırabileceği bir te'vil ile yatışıyor ve mü'min bunları ancak bu durumda gönül huzuruyla kabul edebiliyorsa bunda da herhangi bir sıkıntı ve beis yoktur. Çünkü Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden daha fazlasını yüklemez. Selef âlimleri bazı âyetlerin zahirlerini te'vil etmişlerdir. Nitekim İmam Ahmed (ö. 241/855) ve başka âlimler “maiyyet âyetlerini” yani Allah'ın mü'minlerle birlikte olduğunu ifade eden âyetleri te'vil etmişlerdir. Başka âlimler de başka âyetleri aynı şekilde zahirlerinden alıp te'vil etmişlerdir. Her şeyden önce bir mü'mine düşen Yüce Allah'ın kelâmının bütününü hak olarak kabul etmek ve bunun gerçek olduğuna inanmaktır. Yoksa mü'min, te'vil ettiği âyetleri kötü niyetle te'vil etmiş olur. Aynı şekilde Hz. Peygamber’den (s) din adına “sahih” olarak bize nakledilen haberleri de bir mü'min hiç kuşku duymaksızın kabul etmeli ve buna inanmalıdır. Arap diline uygun biçimde yapılan tefsire “te'vil” denmez. Te'vil yapılırken Allah Teâlâ’nın tenzih edilmesi, gayb âleminin hiçbir biçimde bu dünyaya benzetilmemesi gerekir. s. 354

Meleklerin Durumu

Buraya kadar söylediklerimizden sonra, şimdi Üstadımız Muhammed Abduh'un (ö. 1323/1905) el-Ezher Üniversitesi’nde üzerinde durduğumuz âyetleri ne şekilde tefsir ettiğini ele alabiliriz. Üstadımız bu âyetler hakkında yaklaşık olarak şöyle diyordu:

Meleklere gelince, Selef âlimleri melekler hakkında onların varlıklarını ve bazı amellerini Yüce Allah'ın haber verdiği yaratıklar olduklarını söylerler. Şu halde bize gerekli olan, meleklere iman etmektir. Meleklere iman etmek onların gerçek durumlarını bilmeye bağlı değildir. Biz onların gerçek mahiyetlerinin bilgisini Yüce Allah'a havale ederiz. Eğer haberlerde meleklerin kanatları olduğundan söz ediliyorsa biz buna iman ederiz. Fakat biz deriz ki: Bu kanatlar kuşların kanatları gibi tüyden veya başka bir maddeden yapılmış kanatlar değildir. Çünkü eğer meleklerin kanatları böyle olsaydı, biz onları görebilirdik ve yine nakilde onların bitki ve denizler gibi maddî âlemlerdeki işleri çekip çevirmekle görevli oldukları yer aldığına göre biz bu ifadeden kâinatta şu gördüğümüz âlemden daha latîf başka bir âlem olduğu ve o âlemin nizamıyla ve ahkâmıyla bizim bu âlemimizle ilişkisi olduğu sonucunu çıkarırız. Akıl bu söylediğimizin imkânsızlığına hükmetmez. Tersine bunun bizatihi mümkün olduğuna ve bunu bize haber veren vahyin doğruluğuna hükmeder.

Üstadımız der ki: İnsanlar meleklerin özünün ne olduğunu araştırmışlar, melekleri öğrenmeye ve anlamaya çabalamışlardır. Fakat onların içinde Yüce Allah'ın bu sırrı verdiği ve kendilerini bu sırra muvaffak kıldığı kimseler azdır. Din ancak ve ancak bütün insanlar için bir yol kılınmıştır. O zaman doğru olan davranış; gayb âlemine gerçek yüzünü araştırmaksızın iman etmekle yetinmektir. Çünkü insanları bu araştırmayla mükellef kılmak ya da bunun bilgisiyle yükümlü tutmak, hemen hemen “güç yetmeyen bir şeyi yapmakla sorumlu tutmak” anlamına gelir. Yüce Allah'ın bu konuda fazladan özel ilim verdiği kimseye gelince bu Yüce Allah'ın bir ihsanıdır ve Allah onu dilediği kimseye verir. Mü'minlerin Emiri Hz. Ali’nin (ö. 40/661) bu sözünü ettiğimiz özel ledunnî ilme sahip olduğuna dair rivayetler vardır. Hz. Ali’ye sorarlar: “Hz. Peygamber (s) size özel bir ilim verdi mi?” O şöyle cevap verir: “Hayır. Toprağa atılan taneyi orada yaran ve bütün ruhları yoktan var eden Allah'ın adı üzerine yemin ederim ki, özel ilim ancak Yüce Allah'ın bir kuluna Kur'ân'ı anlama yeteneği bahşetmiş olmasıdır.” s. 355

Âyetlerde yer alan bu karşılıklı konuşmalara gelince; bu Yüce Allah'ın melekleriyle kendi arasındaki bir durumdur. Allah Teâlâ bu kıssada bize meleklerle arasında geçen diyalogu, söz söyleme, müracaat etme, soru sorma ve cevap verilme şeklinde tasvir ediyor. Biz bu sözün gerçek mahiyetini bilmiyoruz. Fakat biz biliyoruz ki; bu karşılıklı konuşma bizim yaptığımız gibi değildir ve burada seçilen ifadelerle belirtilmek istenilen manalar vardır. Bunlar, Âdem'in yaratılmasından önce Yüce Allah ile O'nun kâinatı Âdem'e hazırlaması ile ilgili hususlarla, insan türünün yaratılması konusunda melekleri ile ilgili ve bir diğeri de insanın kerametinin ve üstünlüğünün beyanı ile ilgilidir. ss. 355-356

Meleklerin gerçek nitelikleri onlarla Yüce Allah arasındaki konuşmanın ne şekilde cereyan ettiği yolundaki araştırmanın arkasından elde edilecek faydalara gelince bunları birkaç yönden ele almak mümkündür:

1- Allah Teâlâ, azameti ve celâliyle birlikte yaratıklarının yaptığı işte gözettiği hikmeti, yaratmada onların anlayamadıkları sırları sormalarından hoşnut olur. Özellikle de bu konuda kafa karışıklığı yaşıyorlarsa! Soru sormak sözle olabildiği gibi lisan-ı hâl ile ve kulun aradığı bilgiyi bol bol vermesi için bizzat O’na yönelmekle de olur. Allah Teâlâ'nın öteden beri izlemiş olduğu yol, ilmî araştırma, akıl yürütme ve ilham verme gibi yollarla kendi bilgi kaynaklarından kullarına bilgi vermek olmuştur. Belki de meleklerin Yüce Allah'ın ilminden istifade etmek için -bizim hiçbirimiz tarafından bilinmeyen- gittikleri başka bir yolları vardır. Dolayısıyla meleklerin sordukları soruyu bu şekilde yorumlamamız mümkündür.

2- Allah Teâlâ'nın meleklere gizli kalan, onların bilmediği sırları ve hikmetleri bulunduğuna göre, bizim bilmediğimiz sırlar ve hikmetler haydi haydi vardır. Şu halde insanoğlu yaratıkların esrarının tümünü bilmeye, hikmetlerini kavramaya heves etmemelidir. Çünkü insana ilim adına ancak çok azı verilmiştir.

3- Yüce Allah hayret içinde olan meleklere doğru yolu göstermiş, kendilerine boyun eğme ve O'nun hükmüne teslim olma tavsiyesini verdikten sonra delil ikame etmek için sorularına cevap vermiştir. Bunlar, Yüce Allah'ın onların bilmediğini kendisinin bildiğini, Hz. Âdem’e isimleri öğrettiğini haber vermesinin ardından olmuştur. Daha sonra Yüce Allah ileride açıklaması geleceği üzere o isimleri meleklere arz etmiştir. s. 356

4- Bu meleklerle olan diyalogun bir diğer hikmeti, insanların kendisini yalanlamasına, inkârlarına bir delilleri olmadığı halde Hz. Peygamber'in peygamberliği konusunda kendisi ile tartışmalarına karşı ona teselli verilmesidir. Mele-i A'la (yüce topluluk) Yüce Allah ile dava gören, bilmedikleri hususlarda açıklama ve burhan (delil) talep eden kimseler olarak temsil edildiklerine göre; insanlar haydi haydi mazurdurlar. Ve peygamberlerin onlara tıpkı Yüce Allah'ın mukarreb meleklere davrandığı gibi davranmaları haydi haydi gerekir. O halde ey Peygamber! Sana düşen seni yalanlayanlara karşı sabretmektir. Senden doğru yolu göstermeni isteyenlere yol göstermen ve davet ehlinin karşısına apaçık delillerle çıkmandır. İşte bu âyetlerle daha önceki âyetler arasında irtibatı sağlayan yön de bu noktadır. Bir diğer irtibat noktası ise ifadenin hâlâ Kitab ve onun üzerinde hiçbir kuşku bulunmadığı, Hz. Peygamber ve onun Allah'ın vahyini tebliğ edişi ve onunla Allah'ın kullarına doğru yolu göstermesi, insanların Kitab ve Hz. Peygamber hakkında farklı düşünmeleri noktaları üzerinde durmasıdır. Kur'ân-ı Kerîm'in özelliklerinden birisi de birbirine yakın veya farklı olmak üzere bir sorundan bir diğerine geçebilmesidir. Ancak ilginç olan yön, farklı meseleleri ele alan bütün bu âyetlerin bir tek siyâkta (ifade akışı içinde) olmasıdır. ss. 356-357

Halef âlimlerine gelince, bunların içinde meleklerin hakikatinin ne olduğu hakkında söz edenler ve melekler için tarif yapanlar olmuştur. Bunlardan bazıları ise meleklerin gerçek niteliklerinden ve tanımlarını yapmaktan kaçınmışlardır. Ancak Halef âlimleri meleklerin kavrayan ve bilen kimseler oldukları noktasında görüş birliği içindedirler. Üzerinde durduğumuz âyette yer alan kıssa -onların yaklaşımlarına göre- bir temsil babında gelmiştir. Amaç, Hz. Âdem’in yaratılması hali hakkında bilinmesi faydalı olan şeyleri ve bu yaratılışın mertebesi ile özelliklerine dair yararlı malumatı insanlara kavratmaktır.

Yüce Allah meleklere kendisinin yeryüzünde bir “halife” yaratacağını (atayacağını, görevlendireceğini)  haber vermektedir. Melekler bu haberden Allah'ın (c.c.) yeryüzünde halife kılacağını ve bu türün fıtratına mutlak irade sahibi ve yapacağı işte sınırsız bir ihtiyar sahibi olma özelliğini bahşettiğini anlamışlardır. Meleklerin anladığı bir diğer husus ise Allah Teâlâ'nın bir halife yaratacağı bu türün karşısına çıkan işlerden birbiriyle çelişik olanlar arasında yapacak olduğu tercihin kendi bilgisine göre olacağıdır. Ve bilgi, maslahat ve menfaatleri her yönüyle kuşatıcı değilse o zaman insan, iradesini maslahatın ve hikmetin aksi yönünde kullanacaktır. İşte bu da fesattır ve bu fesadın meydana gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü kuşatıcı ilim ancak Yüce Allah'ın ilmidir.

Melekler bundan dolayı Allah Teâlâ'nın bu tür bir varlığı nasıl olup da yaratacağına hayret ettiler ve Allah Teâlâ'ya yönelerek -eğer konuşuyorlarsa- söz diliyle veya lisan-ı hâl ile bu konuda bilgi sahibi olmak ve bu türün yaratılmasının neden düşünüldüğünün beyanını ve hikmetini istemek için o soruları sordular. Allah Teâlâ bunu “dedi” kelimesiyle ifade buyuruyor. Çünkü Yüce Allah'ın kendilerini doğru yola iletmek için Kur'ân'ı indirmiş olduğu beşer nezdinde bilgi almak ve soru sormak için bilinen yöntem bu yöntemdir. Nitekim Allah Teâlâ gökler ve yeryüzü için de “dedi” ifadesini bu nedenle kullanmakta ve “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek gelin dedi. İkisi de 'isteyerek geldik! dediler. (Fussilet 41/11) diye haber vermektedir. s. 357

Yüce Allah'ın gerek ilham ve gerekse bildirme yollarından bir başka yolla meleklere verdiği ilk mesaj; boyun eğmelerinin ve her şeyi bilen Yaratıcıya teslim olmalarının gerekliliği idi. Çünkü herhangi bir meseleyi kavramada bir şahsın bilgisinin yetersiz kaldığı veya o meselenin nasıllığı hakkında şaşırıp kaldığı noktada ondan daha âlim olanın bilgisi bunu kavrayacaktır. İnsanoğlunun bir özelliği de karşılaştığı problemin çözümünü -kendi kanaatine göre ortaya çıkması ne kadar uzak bir ihtimal olursa olsun- kendisinden daha bilgin olduğuna inandığı kimseye havale etmektir. Abduh, bununla ilgili tasavvufta tarikat şeyhlerinin müritleriyle olan durumunu örnek vermiştir. ss. 357-358

Bu söylediğimize bir başka örnek ise çağımızda medeniyette ve sanayide ilerlemiş ülkelerin insanlarının birtakım işlerin ve işlemlerin artık mümkün olduğuna inanmalarıdır. Oysa bunlar -fen bilimlerinde ileri gitmiş bazı büyük bilginler bir yana- başka hiç kimsenin mümkün olacağını tasavvur etmediği şeylerdir. Bu insanlara bilginlerin şöyle bir işlemi yapmaya çaba harcadıkları söylendiğinde -bunu nasıl gerçekleştireceklerini- kavrayamasalar bile söylenen sözün doğruluğuna inanmaktadırlar. Çünkü elektrik akımı ile haberleri bir veya birkaç dakika içinde uzak yerlere nakletmek için kablo yapan bu kimseler, kendilerinin bu haberleri kablosuz da ileteceklerine inanmaktadırlar ve nitekim bu gerçekleşmiştir ve onlar sesin iletilmesi yanında konuşanın görüntüsünün de birlikte iletilmesini sağlayacak bir cihazı yapmanın mümkün olduğuna da inanmaktadırlar. Ve şu anda çabaları bu yöndedir. Bu sanat türünde çalışan kimseler bize bunun mümkün olduğunu söylüyorlarsa biz onların söylediklerine hiç tereddüt etmeden inanırız. Bizim bu inancımız söylendiği üzere kör bir taklit ve teslimiyet değildir. Aksine bu delile dayanan bir tasdiktir ki bunun püf noktası -araçların aynı olduğunun bilinmesi ardından- sonradan olacak şeyi önceden bilfiil olmuş olana kıyas etmekten ibarettir. 

Melekler, Yüce Allah'ın fiilleri hakkındaki şanını bizden daha iyi bilirler ve yine onlar bilirler ki Yüce Allah her şeyi bilen ve her şeyi yerli yerince yapan hikmet sahibidir. Melekler halife yaratılması haberi karşısında hayretten ne yapacaklarını şaşırmış iseler de en küçük bir uyarı hemen onları “yakîn” (kesin bilgi) noktasına getirmiştir. Bu nedenle Yüce Allah âyetin devamında; “Sizin bilemeyeceğinizi herhalde Ben bilirim.” (Bakara 2/30)  demiş ve O’nun bu cevabı melekler için son derece ikna edici cevap olmuştur. s. 358

Üstelik âlim ve kâdir olan Allah'a bu çeşitten bir teslimiyet belki o hayreti gidermeyebilir ve hayrete düşenin ruhunda meydana gelen huzursuzluğu ortadan kaldırmayabilir. İnsan nefsi sadece ve sadece varlık âleminde zuhur eden ve kendisini karşısından hayrete düştüğü o durumun iç yüzünü anlarsa ve onun esrarına ve hikmetlerine bilfiil vâkıf olursa sükûnet bulabilir. Bundan dolayı Yüce Allah meleklere, bu insan olan halifeyi yaratmadaki hikmetine, yaratılması esnasındaki sırrına dair onların ilmini tamamlayıcı bilgiler verdi ve Âdem'e bütün isimleri öğretti, sonra o isimleri -ileride geleceği üzere- meleklere arz etti. Melekler; bu halifenin fıtratında ve yeteneğinde onların bilmedikleri bir bilgi olduğunu öğrendiler ve onun hangi özelliği dolayısı ile yeryüzünde hilâfet makamına layık olduğunu anladılar. Bir de yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp kan dökeceği yolundaki tahminlerinin insanın halife kılınışın hikmetini, faydasını ve yüksek mertebesini gideremeyeceğini anladılar. Onların tahminlerinin ilim mertebesini, onun faydasını, âlemin sırrını ve hikmetini giderememesi sana yeter. ss. 358-359

Biz öğrendik ki; Selef ve Halef âlimleri, Yüce Allah'ı kendisine layık olmayan, yaratıklara dair özelliklerden tenzih etmekte ve meleklerin kendilerine layık olmayan itiraz veya inkârdan masum oldukları noktasında görüş birliği içindedirler. Bu netice ve sonuç açısından meseleyi Yüce Allah'a havale edip, O'na teslim olmakla âyetleri te'vil edip anlamaya yakın hale getirmek arasında hiçbir fark yoktur. Allah her şeyi bilendir. Şimdi üzerinde durduğumuz âyetlerin ayrıntılı olarak tefsirine geçebiliriz.

Daha önceki açıklamalarımızdan anlaşıldı ki; bu âyetler, “Kitab”ı, onu getiren “Peygamber”i ve o Peygamber’in davet ettiği “insanları” konu alan daha önceki âyetlerle birbirine irtibatlıdır. Bu âyetler Hz. Peygamber'in (s) delilini ve davetini ortaya çıkarıyor. Şöyle ki, melekler bilgiye muhtaç olduklarına ve o bilgiyi Yüce Allah'tan kendi hallerine uygun bir yöntemle aldıklarına göre, insanoğlu bu bilgiye haydi haydi muhtaçtır. Çünkü beşerin tabiatı her şeyi ve bu arada bilgiyi, çalışıp çabalayarak elde etme niteliği üzerine yaratılmıştır. Bu âyetler diğer yandan Hz. Peygamber'e teselli vermektedir. Çünkü insanoğlu bilmediği bir şeyi hakkında tam bilgi sahibi oluncaya kadar inkâr etmeye meleklerden daha yatkındır ve insanlar tevbe etme, hata ettikten ve günah işledikten sonra ondan dönme karakteri üzere yaratılmışlardır. Yeryüzünde fesat çıkarma, hakkı inkâr, hakka çağıran davetçiye karşı gelme, Hz. Peygamber’in (s) kavminin sonradan uydurduğu bir bid'at değildir. O ancak fikir ehlinin ve beşer tabiatının yaratılış mayasında mevcuttur. s. 359

‘Halife’ Kavramından Anlaşılan

Öte yandan müfessirleri “halife” kelimesinin anlamı açısından iki gruba ayrılmış görmekteyiz: Bazı müfessirler bu sözcüğün yeryüzünde “hayvan-ı nâtık” (konuşan canlı) türünde bir veya birden çok sınıf olduğuna ve bunların dünyadan yok olup gittiklerine işaret ettiği kanaatindedirler. Onlara göre Yüce Allah'ın yeryüzünde halife kılacağını haber verdiği bu sınıf, işte o yeryüzünden silinip giden önceki neslin yerini alacak ve onların yerine geçecek olan sınıftır. Nitekim Yüce Allah, o nesillerin helâkinin zikri ardından şöyle diyor: “Sonra da nasıl davranacağınızı görmemiz için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık. (Onların yerine sizi getirdik.)” (Yunus 10/14) Bu birinci gruptaki müfessirler derler ki; bu yeryüzünden silinip gitmiş olan sınıf ve tabaka yeryüzünde fesat çıkarmışlar ve kan dökmüşlerdi. İşte melekler sordukları soruyu bu duruma kıyas ederek çıkarmışlar ve sormuşlardı. Çünkü halifenin, yerini aldığı kimseye uygun olması ve -insanın aklına ilk anda geldiği üzere- o kabilden olması gerekir. Fakat sonraki gelecek olanın her yönden öncekiyle aynı olacağına dair elde bir delil mevcut olmadığından ve sonradan gelenin önceki gibi olacağı halifeliğin gereği bulunmadığından dolayı, Yüce Allah meleklere; “Kendisinin, onların bilmediği şeyleri bildiği” şeklinde cevap vermiştir. Onların, bu halifenin önceki halifeden hangi noktalarda üstün olduğunu ve Yüce Allah'ın bu konuda gözetmiş olduğu üstün hikmetleri bilmediklerini, bunu sadece kendisinin bildiğini vurgulamıştır. Üstadımız der ki: Eğer bu müfessirlerin sözü doğruysa o zaman Hz. Âdem yeryüzündeki canlılar arasında akleden türün ilki değildir. O ancak “hayvan-ı nâtık” (düşünen canlı) türünden yeni bir tâifedir. Bu yeni tâife yeryüzünden silinip giden önceki tâifeye veya tâifelere (zümrelere) zat ve yapı taşı itibariyle benzemekte, ahlâk ve huy açısından bazı yönlerde ise ayrılmaktadır. ss. 359-360

Bu ekolün görüşleri en güzel biçimde ancak böyle yansıtılabilir ve onların görüşlerine dair söylenebilecek en fazla söz bundan ibarettir. Onların bu görüşlerine Müslümanlar Farslıların (Acem) mitolojilerinde de rastlamışlardır. Bu mitolojilerden veya hurafelerden birisi de şudur: Rivayete göre Hz. Âdem’in yaratılmasından önce yeryüzünde “hınn” ve “binn” ya da “tımm” ve “rımm” dedikleri yaratıklar yaşamaktaydı. Çoğunluk Hz. Âdem’in yaratılmasından hemen önce yeryüzünde yaşayan yaratıklara “cinn” adını veriyor. Bunların içinde o tâifeye “hınn” ve “binn” adını verenler diyorlar ki, bunlar yeryüzünde cinlerden önce yaşıyorlardı ve yeryüzünde fesat çıkarınca Yüce Allah onları -daha önce geçtiği üzere- helak edip yok etti. Bu âlimler görüşlerine şöyle devam ediyorlar: Yüce Allah bu tâife üzerine İblis'in başkanlığında meleklerden bir ordu gönderdi. Bu ordu cinlerle savaştı ve onları yerle bir ederek adalara ve denizlere sürerek darmadağın etti. Ancak bu iddiayı savunan âlimlerin ellerinde anlattıkları bu kıssaların doğruluğuna dair İslâm'dan kendilerini destekleyecek herhangi bir delil yoktur. Ne var ki, bu konuda kavimlerin ağızdan ağza nakledegeldikleri ve geneli itibariyle üzerinde müttefik oldukları önemli bir konuyu haber veriyorlar. Üzerinde ittifak edilen nokta -daha önce dediğimiz üzere- Hz. Âdem’in yeryüzünde sakin olan akıllı canlıların ilki olmadığıdır. s. 360

Buraya kadar “halife” kelimesinin tefsiri hakkında birinci grubu oluşturan âlimlerin görüşlerini yansıtmış olduk. Buna karşılık karşı gruptaki bilginler âyetin manasının “Ben yeryüzünde kendime bir halife yaratacağım.” şeklinde olduğunu belirtiyorlar. Bundan dolayı insanoğlunun yeryüzünde “Allah'ın halifesi” olduğu görüşü yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık.” (Sad 38/26) Ağır basan ihtimal, halife kelimesinden asıl maksadın, -Yüce Allah daha iyi bilir- halifenin Hz. Âdem ve onun neslinden gelen insanlığın tamamı olduğudur. ss. 360-361

Şimdi hilâfetin ne anlama geldiği üzerinde duralım: Bu “halife kılmak”tan maksat, bazı insanların bazılarına halife kılınması mıdır? Yoksa bazılarının başkalarına halife kılınması mıdır

Yüce Allah'ın insanlar hakkında geçerli olan âdeti; ahkâmını aralarından seçtiği bazı insanların vasıtasıyla öğretmek ve onların aracılığı ile uygulamaktır. Yüce Allah’ın bundan amacı; bu sayede insanın kendisine tabi olmasıdır. İnsan, Yüce Allah ahkâmını ve vad'î kanunlarını (yani şer'î kanunlarını, çünkü şeriat ilahi bir vad'dır) nasıl ortaya koymuş ve açıklamışsa, aynı şekilde O'nun hikmetlerini, tabiî ve yaratılışa ait kanunlarını ortaya koymuştur. Bundan dolayı, hilâfetin manasının Yüce Allah'ın insan türünü diğer yaratıklardan ayrıcalıklı kıldığı her şeye şamil ve kapsayıcı olacak biçimde genel olması mümkündür. Vahyin dile getirdiği tecrübenin ve gözle müşahede etmenin delâlet ettiği bir nokta; Yüce Allah'ın âlemi farklı ve çeşit çeşit yaratmış olduğu ve insan türü dışında her bir türe belli, muayyen bir özellik verdiği ve her türün bu özelliğin dışına çıkamadığı gerçeğidir. Buna karşılık, -melekler gibi- ancak vahiy yoluyla bilebileceğimiz yaratıklara gelince; bunlar hakkında, vazifelerinin sınırlı olduğunu gösteren âyetler ve hadis-i şerifler mevcuttur: “Onlar, bıkıp usanmaksızın gece-gündüz tesbih ederler.” (Enbiya 20/21) “Şüphesiz biz orada sıra sıra dururuz ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz.” (Saffat 37/165, 166) “Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki ilahınız birdir.” (Saffat 37/1-4) “Söküp çıkaranlara, yavaşça çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara, iş düzenleyenlere andolsun.”(Naziat 79/1-5) Bu son âyeti orada sıralanan fiilleri yapanların melekler olduğu yaklaşımına göre örnek veriyoruz. Daha meleklerin, birçok tâifeden oluştuklarını ve her tâifenin belli bir vazifesinin olduğunu ifade eden birçok âyet-i kerîme göstermek mümkündür. Hadis-i şerif'lerde meleklerin içinde kıyamete kadar daima secde eden ve sürekli rükû halinde bulunan melekler olduğu ifade edilmiştir. [Bkz. Ebû Naîm, Hılyetu'l-Evliyâ, Aliyyu'l-Kârî, Şerhu'ş-Şifâ, I, 315.]

Buna karşılık düşünerek ve deney vasıtasıyla bilebildiğimiz şeylere gelince; bunlar madenlerin, cansızların durumu gibi durumlardır. Bunların bilgileri olmadığı gibi herhangi bir amelleri de yoktur. Bitkilerin durumuna gelince, onların hayatlarının etkisi bizzat kendilerinedir. Bitkinin ilmi ve iradesi olduğu var sayılsa bile bu bilgi ve iradenin bitkilerin hareketlerini, Yüce Allah'ın hükmünü ve yaratıklar üzerindeki âdetini beyan edici kılmakta herhangi bir etkisi yoktur. Bitkinin belli ve sınırlı bir yeteneği, yine sınırlı ilhama dayalı bilgisi ve mahdut bir hareketi vardır. Durum böyle olduğu için bitki, bilgisine, iradesine sınır olmayan hükümleri ve kanunları sayılıp bitmekle sonu gelmeyen, yaptığı amellerin ve tasarrufların nihayeti olmayan Yüce Allah için halife olmaya elverişli değildir. s. 361

İnsana gelince, Yüce Allah onu kitabında ifade buyurduğu üzere zayıf “Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa 4/28) ve cahil yaratmıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı.” (Nahl 16/78) Fakat insan zayıf ve cahil olmasına rağmen, ibret almayı bilen kimse için bir ibret numunesidir ve hayret uyandıracak bir varlıktır. Çünkü o zayıf olmasına rağmen güçlü olan varlıklar hakkında tasarrufta bulunur, kendi yaratılışını bilmediği halde bütün isimleri bilebilir. Bir hayvan ilham yoluyla kendisine faydalı ve zararlı olan şeyleri öğrenmiş olarak dünyaya gelir ve kısa zamanda gücü kemale erer. İnsan ise ilham adına, vıyak vıyak ağlamaktan başka herhangi bir şey öğretilmemiş olarak dünyaya gelir. Sonra kendi dışındaki diğer canlılara oranla peyderpey ve yavaş yavaş hissetmeye ve duymaya başlar. İnsana bir başka güç daha verilir. Bu güç; insanın şuuru ve duyularıyla birlikte öyle bir harekete geçer ki, insan onun sayesinde şu kâinata hâkim olup, üzerinde otorite kurar ve insan bu garip gücün elverdiği biçimde kâinatı emri altına alır ve kendine boyun eğdirir. ss. 361-362

O güç, adına “akıl” dedikleri ve fakat sırrını bilmedikleri, hakikatini ve iç yüzünü kavrayamadıkları garip bir güçtür. Bu akıl gücü öyle bir güçtür ki, diğer hayvanlara fıtraten bahşedilmiş olan ve kendilerini soğuktan, sıcaktan koruyan elbiseye, kürke insanı muhtaç olmaktan kurtarır. Diğer hayvanların gıdalarını elde ettikleri, kendilerini savundukları, düşmanlarına hücum ettikleri organlara muhtaç bırakmaz ve bunun dışında diğer hayvanlara kendi çabaları olmaksızın bahşedilen başka yeteneklere de muhtaç kılmaz. Hatta insan akıl gücüyle bu zamana kadar gerçekleşmiş hayret verici keşif ve icatları yaptığı gibi bundan sonra da tahmine ve takdire sığmaz keşifleri ve icatları yapacaktır.  s. 362

İnsanoğlu bu güç sayesinde yetenekleri sınırsız, istekleri hudutsuz, bilgisi ve fonksiyonları nihayetsiz bir hale gelir. İnsanoğlu fert fert zayıf olmakla birlikte toplamı itibariyle kâinatta Yüce Allah'ın izni ve fırsat vermesi sayesinde sınırsız tasarruflarda bulunur. Öte yandan Allah Teâlâ bu yetenekleri ve doğal kabiliyetleri insana yaratıklarının sırları ortaya çıksın, yeryüzündeki mülkü belli olsun ve yeryüzünün âlemleri insana boyun eğsin diye vermiştir. Allah Teâlâ insana öyle hükümler ve hukuki düzenlemeler (şeraî') vermiştir ki, bunlarla insanın yapacağı fiilleri ve ahlâkını sınırlamıştır. Bu sınır insan fertlerinin ve zümrelerinin diğer fertlere ve zümrelere zulmetmesinin ve azgınlıkta bulunmasının önüne geçer. Bu hükümler insanoğluna kendi kemaline erişmesi hususunda yardımcı olur. Çünkü bunlar insanoğlunun bütün bu meziyetlerine kaynaklık eden aklı için bir mürşit ve bir mürebbidir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Allah, insanı yeryüzünde halife olarak yaratmıştır. İnsan bu hilafet vazifesine yaratıklar içersinde en layık olandır. ss. 362-363

Bu sözünü ettiğimiz hilâfet açısından insanoğlunun eserleri yeryüzünde zuhur etmiştir. Biz insanlığın madenler ve bitkiler hakkında hayrete değer faaliyetlerini müşahede ettiğimiz gibi karada, denizde ve havadaki faaliyetlerini de görmekteyiz. İnsan her gün bir şey icat edip bir buluş yapmakta, bir fen meydana getirmektedir. İnsan her gün bir keşif ve buluş yapmakta, yeni bir yenilik getirmekte ve çalışmaktadır. Hatta insan yeryüzünün şeklini değiştirmiş, katı olan kısımları yumuşatmış, çamurlu olan toprağı verimli, harap olan toprakları imarlı hale getirmiştir. İnsanlık çölleri denizlere veya haliçlere çevirmiştir. İnsan aşılama yoluyla bitkilerden çifter çifter elde etmiştir. Sözgelimi “Yusuf Efendi” dedikleri mandalina ağacında olduğu gibi. Yüce Allah mandalinayı insan eliyle yaratmış ve insanın çabalaması sayesinde o ağacı var etmiştir. İnsanoğlu hayvan türleri içinde de birtakım işlemlerde bulunmuş, onlara dilediği eğitimi ve gıdayı vermiş, istediği şekilde doğum yaptırmıştır. Sonunda o hayvanın yaratılışında, davranışında ve türlerinde değişiklikler zuhur etmiştir. Böylece hayvan türleri içinde büyük ve küçük, ehlî ve vahşi türler meydana gelmiştir. İnsan bu türlerin her birinden yararlanmakta ve onları kendi hizmetinde kullanmaktadır. Tıpkı yaratılışı güçlü olanı ve diğer yaratıkları kendi emrinde kullandığı gibi.

Yüce Allah'ın insanı bu yeteneklerle birlikte yeryüzünde halife kılması, onun her şeye hilkatini veren sonra da doğru yolu gösteren hikmetinden değil midir? İnsanoğlu bu halifeliği yaparken Yüce Allah'ın sünnetini uygulamakta, O'nun yaratmada hayret uyandıran noktalarını, yaratıkları üzerindeki esrarını, hikmetlerinin parlak örneklerini, ahkâmının faydalarını ortaya koymaktadır. Şimdi sormak gerekir, Yüce Allah'ın kemaline ve ilminin alabildiğine genişliğine en güzel biçimde yarattığı şu insandan daha açık bir delil acaba var mıdır? İnsanoğlu bu anlamda yeryüzünde halife olduğuna göre melekler ondan nasıl olup da hayrete düşüyorlar? s. 363

“Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife atayacağım.’ dedi.” Bunun üzerine melekler hemen soruyu sormaya ve bu projeyi tuhaf bulduklarını ifade eden soru yöneltmeye kalktılar ve “Yeryüzünde fesat çıkan, orada kan döken insanı mı halife kılıyorsun? dediler.” Yeryüzünde fesat çıkarıp, kan döküp, böylece seni tesbih ve takdis etmekten gafil olacak insanı mı halife kılıyorsun? “Bizler” hiç gaflete düşmeksizin ve hiç gevşeklik göstermeden “Hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis ediyoruz.” dediler. Hiç kuşkusuz meleklerin Yüce Allah'a yöneltmiş oldukları bu soru “halife” kelimesinden maksadın ne olduğunun anlaşılmasından kaynaklanmaktaydı. Bu sorunun yöneltilmesinin diğer nedenleri ise sınırsız bilgi ve serbest irade konusunda halifelik iradesine sunulan ilmin ancak peyderpey elde edileceği, fesada ve -daha önce geçtiği üzere- kan dökmeye yol açan çekişmeye sebep olacağı gerçeğinden kaynaklanmaktaydı. ss. 363-364

Öte yandan bu geniş bilgi insan fertlerinden hiçbir ferde ve insan türünün tamamına bir anda verilmez, ta ki insanların bilgisi Yüce Allah'ın bilgisine benzememiş olsun. İnsana ilimden her pay verildiğinde daha önce bilmediği bir şeyin cahili olduğunu anlar. İnsana edep ve akıldan her pay verildiğinde kendi aklının zayıflığını kavrar. Allah İmam Şafiî’nin iyiliğini versin. Bu gerçeği şu dizelerde ne güzel ifade ediyor: 

Ettikçe zaman terbiye beni,
Gösterdi bana aklımın eksikliğini.

Arttıkça ilmim zaman içinde,
Anladım cahilliğimin derecesini. 

İlmin genişliğine rağmen insana ilahî ilimden ancak çok az bir miktar verilmiştir. Bununla birlikte o, ilahî ilmin tecelli ettiği en geniş aynadır. Bundan dolayı Allah Teâlâ meleklere “kendisinin her şeyi bildiği” yolunda cevap vererek şöyle demiştir: “Sizin bilemeyeceğinizi herhalde Ben bilirim.” Allah Teâlâ böylece bu “hilâfet” görevinin hikmetinin bilgisini kendi zatına izafe etmiş, sonra meleklere insanoğlunun bilgiyle ve bilgiyi izleyen diğer özelliklerle halife olacağını ortaya koymuştur. s. 364

31- Allah Âdem’e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: ‘Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin.’ dedi.

32- Melekler: ‘Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz âlim ve hâkim olan ancak Sen'sin.’ dediler.

33- Ey Âdem! Onların (eşyanın) isimlerini onlara (meleklere) anlat dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: ‘Ben size, muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri bilirim. Bundan da öte gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?’ dedi. s. 365
 
İnsanın İsimleri Öğrenmesi

“Halifelik” kavramının manası beyan edilirken meleklerin ilimlerinin ve amellerinin sınırlı olduğu, insanın ilminin ve amelinin ise böyle olmadığı ifade edilmişti. Yüce Allah'ın insanı yaratmış olduğu bu özelliği sayesinde insan halifeliğe meleklerden daha layık olmuştur. İşte bu Yüce Allah'ın meleklere karşı takdim etmiş olduğu kesin delilidir. Yüce Allah bu delili meleklere, onların bilmediği şeyleri kuşatan ilmine dikkatlerini çektikten sonra sunmuş ve “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti.” buyurmuştur. Yani Allah, Âdem’in nefsinde bütün eşyanın bilgisini herhangi bir sınırlamaya ve ayrıma gitmeksizin koymuştur. s. 365

Âyette geçen ve isimler anlamına gelen “esmâ” kelimesinden maksat isimlerin verildiği eşyadır. Böylece Yüce Allah, -kavramla (mana) o kavramın ifade edilmesi için getirilen sözcük arasındaki şiddetli ve sıkı ilişki ve birisinden diğerine hızlı intikal nedeniyle- “medlûl”ü (delilin gösterdiği kavramı) “delil” ile ifade etmiştir. Gerçek ilim, ancak bilinenlerin bizatihi kendilerini kavramaktır. O malumata (bilinenlere) delâlet eden lâfızlar, terimin ve ıstılahın kullanıldığı dillerin birisinden diğerine farklılık gösterir. Bu lâfızlar bir dilden diğerine değişebilir ve farklılık gösterebilir, ama mana (kavram) için hiçbir değişiklik ve farklılık söz konusu değildir. ss. 365-366

Üstadımız Muhammed Abduh der ki: “İsim” kelimesi, insanın zihnine ulaşan “malum”a isim olarak verilebilir ve bu yanlış olmaz. “Malum”dan maksat; o “bilinen” nesnenin zihindeki izdüşümüdür. Bir başka ifadeyle anlatalım: İsim, âlimin nezdinde herhangi bir şeyin kendisiyle bilindiği semboldür. Mesela “Allah” ismini ele alalım: Bu isim sayesinde “Bizler Allah'ın varlığına iman ederiz, sıfatlarını kendisine isnat ederiz.” denilecek şekilde O’nu zihnimizde tanımış oluruz. Şu halde isimler kendileriyle eşyayı bildiğimiz sembollerdir. Bunlar hakikate uygun olan ilimlerdir.

“İsim, verildiği nesnenin aynısı mıdır, yoksa gayrisi midir?” şeklinde meydana gelen ihtilaf işte ismin bu kullanımı üzerinedir. Eski Yunanlılar, zihinde var olan bilgiye “isim” derlerdi. İhtilaf, zihinde var olan gerçeklerin bizzat o gerçeğin kendisi mi yoksa sureti mi olduğu kabulünden kaynaklanmaktadır. Tıpkı “ilim”in, “malum”un aynısı mı yoksa gayrisi mi olduğu noktasında çıkan ihtilaf gibi. Lâfız olan ismin müsemma'nın (isimlendirilen nesne) aynısı veya gayrisi olduğu yolundaki ihtilaf noktasında tartışma yapanlar, isimlendirmeler (terimlendirmeler) arasında çok hassas davranmadıklarından hata etmişlerdir. Çünkü bir “lâfz”ın, -zorunlu olarak- ifade ettiği anlamdan başka bir şey olduğu gayet açıktır. Zikrettiğimiz bu anlamda “isim”; takdis edilen ve mübarek kılınandır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Yaratıp düzene koyan (...) Yüce Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.”(A'la 87/1-2)  “Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir.” (Rahman 55/78) Şu halde Yüce Allah'ın adı öyle bir isimdir ki, biz O'nun sıfatlarından bildiklerimizi ve öğrendiklerimizi isminden de alabiliriz ve O'nun ismi öyle bir isimdir ki; celâli ve cemali adına bizim içselliğimizde doğan bir duygudur. Bizim isimden bu manayı anlamamıza herhangi bir engel yoktur ve bu anlamıyla “İsimden maksat isimlendirilen eşyadır.” biçiminde söylenilen görüşle aramızda herhangi bir fark yoktur. Fakat bizim dediğimiz daha açık ve daha nettir. s. 366

Burada bir küçük not da biz ekleyelim: Fatiha Suresi’nin baş kısmında Allah Teâlâ'nın isminin tesbih ve ta'zim edildiğini ifade etmiştik. Tesbihin gerek söz ve gerek yazıyla O'na isnat edilmesi bu kavrama dâhildir. Allah Teâlâ'nın ismi zikredilmeksizin, O'nun tesbih ve ta'zim edilmesi kalbe ait bir özelliktir. Her kim kasten Yüce Allah'ın adını aşağılarsa kâfir olur, tıpkı Allah'ın Kitabı’nı kasten aşağılayan kimsenin kâfir olması gibi. ss. 366

Öte yandan “ta'lim” yani öğretme kipinden insanın zihnine ilk gelen bu öğretme fiilinin peyderpey ve yavaş yavaş olmasıdır. Nitekim Yüce Allah bir âyet-i kerimede bunu şu şekilde dile getiriyor: “Bilmediklerinizi size öğreten...” (Bakara 2/151) İşte bu ancak tedricen, azar azar ve peyderpey olur. Nitekim bu söylediğimiz özellik “ta'lim” kelimesinin geçtiği bütün âyetlerin zahirinden anlaşılan bir husustur. “Allah sana bilmediğini öğretmiştir.” (Nisa 4/113) “Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğretecek.” (Âl-i İmran 3/ 48) Daha birçok âyet-i kerimeyi bu konuya örnek olarak verebiliriz. Fakat Âdem’e isimlerin öğretilmesi tabirinden insanın zihnine ilk gelen -“Âdem” kelimesi ile bilfiil onun şahsı veya bilkuvve Âdemoğlu özelliği kastediliyorsa- bunun bir anda gerçekleşmiş olduğudur. ss. 366-367

“Melekler: Ya Rab, Seni tesbih ederiz” yani Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz “dediler.” “Subhâne” lâfzı mastar olup tek başına nadiren kullanılır. Bu lâfız çoğunlukla “maazallah” teriminde olduğu üzere isim tamlaması şeklinde kullanılır. Kelime Arap dilbilgisi kurallarına göre takdir edilen gizli bir fiilin mef'ûlüdür (tümlecidir). Manası ise seni kutsarız, ilminin eksik olmasından ve buna bağlı olarak bir halifeyi boşuna yaratmaktan seni tenzih ederiz. Ya da ilminin eksik olmasından ve buna bağlı olarak, bize bir şey sorup öğrenmekten seni tenzih ederiz. Oysa biliyorsun ki; biz sorduğun o şeyi bilmiyoruz ve sana o konuda bilgi verecek güçte değiliz. “Subhâneke” kelimesi bunu gösteriyor. Sanki “subhaneke” kelimesi bir başına bir cümle gibi duruyor. İşte bu, öyle bir mükemmel belâgattir ki, binası kurulmuş, bahçesi meyveli ve hakikatleri apaçık ve nettir. Buna bir de bu kıssanın temsil (örnek verme) yerinde geldiğini ekleyelim. Allah Teâlâ hakkı ve gerçeği söyler. O, yolu gösterir. Yüce Allah'ın tenzihinden sonra melekler kendi bilgilerinden soyutlanıp Allah'ın bilgisine ve hikmetine başvurarak şöyle diyorlar: “Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur.” ve bu bilgi sınırlıdır, bütün her şeyi kuşatamaz ve eşyanın tamamını çevreleyemez. “Şüphesiz” yarattıkların hususunda “âlim/bilen” ve yaptığın her işte “hâkim olan ancak Sensin, dediler.” ss. 367-368

Üstadımız Abduh der ki: Âyette yer alan bu te'kidler [Tenzihte manevi bir te'kid (pekiştirme) vardır. Bunun gibi ilmin meleklerin nefislerinde bizzat olmadığı ve onun sadece Yüce Allah'ın verdiği nefislerde olduğu da aynı şekilde te'kid ifade eder. Sonra bunları lâfzî bir te'kid izliyor, o da “enne” isim cümlesi ve zamiri fasıl olan “ente”dir. Manevi te'kid ise ilim ve hikmet ifade edilirken seçilen mübalağa (abartı) sigasıdır.] işaret ediyor ki, ilk “istiğrâb” (tuhaf karşılama) sorusundan bir şeyler sızıyordu. “Bana bildirin!” emrine meleklerin “Bizim bilgimiz yoktur.” şeklinde verdikleri cevaptan da bazı şeyler sızmaktadır. Bundan dolayı melekler cevaplarını her şeyden teberri (uzak olduklarını ifade) ile ve Yüce Allah'ın sabit olan zât-ı âli'si ile vacip olan ilmini ve bundan ayrılmayan sonsuz hikmetini övgü ile bitiriyorlar. Daha önce Fatiha Suresi’nin tefsirinde “faîl”,  “alîm” kalıbının, ruha kök salmış ve insanın şahsiyetinden ayrılmayan sıfatları gösterdiğini belirtmiştik. Meleklerin bu kipi kullanarak cevap vermeleri gösteriyor ki, onlar kendileri gibi olan yaratıkların asla gafil olmamaları gereken bir tavrın içine giriyorlar. Bu tavır, Yüce Allah'ın geniş ilmine ve hikmetine sonuna kadar teslim olmaktır.

“Ey Âdem! Onların (eşyanın) isimlerini onlara (meleklere) anlat dedi.” Yüce Allah'ın istediği şekildeki “inbâ” (haber verme) ve bunun zikri, bunun üzerine hüküm bina etmek içindir. Bu hüküm Yüce Allah’ın “Âdem onların isimlerini onlara anlatınca” şeklindeki ifadesinde canlanmaktadır. Bundan sonra Yüce Allah meleklere dönerek “Ben size muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri bilirim...” Yani durumu bu olan bir yaratıcı hiçbir şeyi boşu boşuna yaratmaz ve yeryüzünde halifeyi boş yere yoktan var etmez. “Bundan da öte ‘gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim dememiş miydim?’ dedi.” Meleklerin açığa vurdukları ve açıktan yaptıkları, eserin kendi nefislerinde ortaya çıkmasıdır. Gizli yaptıkları ise onların içgüdülerinde bulunan ve doğalarında var olan şeylerdir. s. 368

Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldı ki; Selef âlimleri bütün bu konuşmaları, karşılıklı soru sorup cevap almaları ve tartışmaları ve bunların içyüzünün bilgisini Yüce Allah'a havale ediyorlar ve sadece bunların faydalarının ve hikmetlerinin bilgisi ile yetiniyorlar. Nitekim bu söylediklerimiz daha önce geçmişti. Buna karşılık Halef âlimlerine gelince onlar bu konuda te'vile başvuruyorlar. Yaptıkları te'viller arasında -burası için- en güzeli, bu ifadenin bir “temsil” olduğu yolundaki izahlarıdır. Yüce Allah'ın Kitabı’nda yer alan âdeti; soyut kavramları lâfız ve ifade kalıpları içinde bize belirtmek ve aklın kavrama alanına giren bilgileri daha kolay anlayalım ve daha kolayca ifade edilsin amacıyla somut şekil ve kalıplar içinde ortaya koymaktır. İşte bu faydalardan birisi de kıssadan öğrenmiş olduğumuz şeylerdir. ss. 368-369 

Bu kıssadan biz insan olarak değerimizi, bizi diğer yaratıklardan ayıran fıtratımıza Yüce Allah'ın yerleştirmiş olduğu değerleri öğrenmiş olduk. Şu halde bize düşen -melekleri ve diğer yaratıkları değil- bizi öğrenmeye yetenekli kıldığı ilimlerle buluşmak ve amel etmek çabasıdır, ta ki Yüce Allah'ın bağışladığı hikmeti bizde ortaya çıksın. Belki biz, Yüce Allah'ın meleklere bizim üstünlüğümüzü bildirmesinin ne anlama geldiğini, onların bizim aslımıza secde etmelerinin ne demek olduğunu böylece anlamış oluruz: “Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.” (İbrahim 14/25) s. 369


Kaynak: Menâr Tefsiri, Tefsiri'l Kur'âni'l Hakîm, Tefsîru'l Menâr, 1. Cilt, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Çev. Mehmet Erdoğan, Ali Rıza Temel, Harun Ünal, Niyazi Beki, Nusret Bolelli,  Ekin Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2011, ss. 352-369 

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...