Saturday, 27 August 2022

Bilinçli Zihnin Temel Psikolojik İşlevleri

 Jung'un Dört Farklı Temel Psikolojik İşlevi 

Jung'a göre, bilinçli zihnin temel psikolojik işlevleri veya bilincin yönelimleri şunlardır: Duyu, düşünce, his ve sezgi. Bunu açabilmek için bir örnek verelim: 

Şu an karşımda duran nesnenin ışıltılı, yuvarlak, şu veya bu şekilde olduğunu söyleyen görsel bir izlenime sahibim. Bunlar duyusal verilerdir, şekildir, renktir, konumdur ve bu duysal veriler Jung'un anlayışına göre, duyumlar aracılığıyla algılanır. Duygularım, dolayısıyla, bana karşında kesin bir şey bulunduğunu ve bu şeyin şu şu niteliklere sahip olduğunu söylemektedir. Ancak bunlar hiçbir açıdan yeterli değildir. Bizler bu şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmalıyız ve bu anlayışı bize veren -Jung'un deyimiyle- düşüncedir. Bu nedenle düşünce, algıladığın bu şeyin bir bardak olduğunu ve bu bardağın içindekinin de görünüşe bakılırsa su olduğunu söylememi sağlamaktadır. Eğer içindeki sıvı kırmızı renkte olsaydı, o zaman muhtemelen şarap olduğunu söyleyecektim. O nedenle, duyumun sunduğu algıyı tanımak dışında yaptığım bu ikinci şey, nesneyi, önceden var olan bilgiyi sistemim açısından, genellikle ''değerlendirme'' olarak adlandırılan bir süreç içinde teşhis etmektir. Artık gördüğüm şeyin ne olduğunu biliyorum. Orada bir şey (nesne) olduğunu duyularımla, oradaki şeyin NE olduğunu ise düşüncelerim sayesinde biliyorum. Fakat yine de tatmin edici olmayabilir, zira muhtemelen nesne hakkında söylenebilecek başka şeyler de vardır. Örneğin ,bu şarap kadehinin benimle alakalı olup olmadığını bilmek gibi. Diyelim ki bir yeşilaycı olsaydım; bu durumda ''Ah, ne korkunç bir zehir!'' diyecek ve nesneyi reddedecektim. Başka bir deyişle onu değersizleştirecek ve değeri hakkında olumsuz bir yargıya varacaktım. Fakat eğer bir şarapsever olsaydım o zaman da şöyle diyecektim ''Ne harika, umarım tadı iyidir.'' Bir nesnenin böylesi şekilde değerlendirme süreci, Jung'a göre his olarak adlandırılır ve algılanan nesnenin, kişinin sevdiği veya sevmediği bir şey olduğunu veya onun için hiçbir şey ifade etmediğini bildirir. Jung'un ifadesine göre his, değerler faktörüyle tanımlanır. 

Sonrasında Jung daha da ileri gider ve nesne hakkında bilinebilecek yahut bilinmesi istenecek şeylerin bununla sınırlı olmadığını söyler. Belki bu kişi daha önce daha çok bilmeyi istiyordur. Yine de daha fazla bilgi edinebildiğim başka bir kanal yok gibi görünür. En azından bilinçli bir kanal. Ancak, bilinçdışının daha farklı yollarla biçimlendirdiği başkaca bilgiler olabilir ve Jung bu şekilde elde ettiğimiz bilgiye sezgi adını verir. Örneğimize geri dönersek: Şarap kadehine baktığımda sezgilerim, bunun arkadaşıma ellinci doğum gününde hediye ettiğim meşhur Pommard şarabı gibi göründüğünü ve bunda muhtemelen haklı olduğumu söylüyor. Fakat bunu bilebilmek ne mümkün! Jung, bu tür bir bilginin ve böylesi bir bilgi edinme yolunun tartışmalı olduğunu söyler. Çünkü yanlış olduğu kadar doğru da olabilir; doğru olduğu zaman ise hayret vericidir. Ancak Jung, sezginin yaşamda önemli bir rol oynadığını, çünkü insanların genellikle belirli bilgilere ihtiyaç duyduklarını, ancak yeterli bilgi sahibi olmadıkları durumlarla karşı karşıya kaldıklarını savunur. Bu gibi durumlarda sezgi hayati öneme sahip olabilir.

Jung, bilinçli zihnin dört temel psikolojik işlevini ayrıştırarak, zaman içinde, dördünden ikisinin daima bir çift oluşturacak şekilde zıt ikilikler oluşturduklarını fark etmiştir. Örneğin, düşünce ve his birbirleriyle çelişirler. Her ikisi de rasyonel işlemlerdir ve bir yargı oluşturabilirler, ancak insan düşünürken hislerini bu süreçten ayrı tutmalıdır veya tam aksini yapmalıdır. Öte yandan, duyu ve sezgi, mantık dışı olan işlevlerdir, çünkü insan böyle bir duyuma veya böyle bir sezgiye neden sahip olduğunu ve rasyonel yollardan açıklayamaz. Her iki işlev de algısaldır, ancak aynı zamanda karşılıklı çatışma halindedir. Çünkü eğer kişi, karşısındaki nesnenin belirli niteliklerini duyularına dayanarak inceliyorsa, duyuların algılayamacağı birtakım yeni bilgiler verecek olan sezgiyi almaktadır. Ve bunun tam tersi de aynı şekilde geçerlidir.

Kaynak: Carl Alfred Meier - Arketipler, Rüyalar ve Din, Çev. ve Yayına Hazırlayan: Süha Zaimoğlu, Lejand Yayınevi, İstanbul 2022, ss. 27-29

Thursday, 25 August 2022

Kibir, Gurur: -[DAHA.., EN… yani] Tanrı Olmak İstemektir

 Kibir, Gurur: [DAHA.., EN… yani] Tanrı Olmak İstemektir

Şimdi, dünyada her insanda bulunan herkesin bir başkasında gördüğünde tiksindiği, fakat bir çok kimsenin böyle bir şeyden ötürü kendisini suçlu görmediği bir günahtan söz edeceğim.

Bizi en çok sevimsiz yapan ama en az farkında olduğumuz günahtır bu. Gurur ya da Kibir’den söz ediyorum. Bunun tam karşıtı olan erdem alçakgönüllülüktür. En temel ve en büyük kötülük kibirdir/gururdur. İffetsizlik, öfke, açgözlülük, sarhoşluk ve tüm diğer günahlar gururla karşılaştırıldığında devede kulak kalır. Şeytan gurur/kibir yüzünden şeytan olmuştur. Tüm diğer kötülüklerin anasıdır gurur/kibir ve aklın Tanrı’ya tümüyle karşıt olması durumudur. 

Aslında ne kadar gururlu olduğumuzu öğrenmenin en kolay yolu kendimize şöyle sormaktır: “Başkaları tarafından küçümsendiğimde, gözardı edildiğimde, kontrol edildiğimde ya da gösterişe maruz kaldığımda bundan ne kadar hoşlanıyorum?” Herkesin gururu başkalarının gururuyla yarış içindedir. Bir mecliste konuşan ve dikkat çeken kişi ben isem, benden daha çok ilgi çeken birisinden rahatsız olurum. Huyları birbirine benzer olan insanlar anlaşmakta güçlük çeker. Çünkü gurur temelde rekabetçidir. Gururun doğası böyledir, özü rekabetçidir. Gururu tatmin eden sadece bir şeye sahip olmak değil, o şeye başkalarından DAHA fazla sahip olmaktır. İnsanların zengin, zeki, çekici ya da yakışıklı oldukları için gururlu olduklarını söyleriz. Oysa gururlu olmalarının nedeni bu değildir. Başkalarından DAHA zengin, DAHA zeki, DAHA çekici ya da DAHA yakışıklı olmakla gurur duyarlar. Eğer bu nitelikler herkeste eşit derecede bulunsaydı, ortada gurur duyulacak hiçbir şey kalmazdı. Bizi gururlu yapan aradaki kıyaslamadır ve üstün olduğumuzu bilmenin keyfidir. Rekabete neden olan şeyi ortadan kaldırırsanız, gurur da son bulur. Bu anlamda gurur, temelde diğer günahların olmadığı kadar yarışmacı/rekabetçi bir niteliğe sahiptir.

Eğer arzu duyulan şeylerden az sayıda varsa, açgözlülük yüzünden insanlar rekabete düşebilir. Ancak gururlu bir insanın elinde ihtiyaç fazlası bile olsa, sadece gücünü kanıtlamak için DAHA da fazlasını ister. İhtiras/hırs ya da bencillikten ötürü tasarlanan kötülüklerin hemen hepsi gerçekte gururun/kibrin bir sonucudur. 

Örneğin para konusuna bakalım. Hırs yüzünden insanlar daha iyi bir evde yaşamak, daha iyi şeyler yiyip içmek ve daha iyi bir yerde tatil yapmak için daha çok para ister. Ama sadece bir noktaya kadar. Elinde halihazırda iyi bir yaşam sürecek kadar parası olan bir kişinin, bunun iki katını kazanmak istemesinin nedeni daha çok zevk ve eğlence arayışı değildir. Başkalarından DAHA zengin ve dolayısıyla DAHA güçlü olma tutkusudur. Gururun en çok hazzettiği şey güçtür. Kişiye başkalarından DAHA üstün olduğunu hissettiren, oyuncak askerlerle oynarcasına onlarla oynamaktır. Güzel bir kız, bulunduğu bir yerde neden çevresine hayranlar toplayıp onlara acı vermek ister? Cinsel bir dürtü değildir bu. Gururdur bunun nedeni. Bir siyasetçi ya da bir ulus neden daha fazlasını ister? Nedeni yine gururdur. Doğasından ötürü rekabetçidir gurur, had hudud tanımaz. Gurura teslim olmuş bir kişiysem, dünyada benden DAHA güçlü,  DAHA zengin ya da DAHA zeki bir kişi olduğu sürece o benim rakibimdir ve düşmanımdır. 

Dünyanın başlangıcından beri, her ulusun ve her ailenin en büyük acı ve keder kaynağı gurur/kibir olmuştur. Bazı kötülükler insanları bazen birbirine yakınlaştırır ama gurur daima düşmanlık demektir. Üstelik yalnızca insanla insan arasında kalmaz, Tanrı’ya karşı da düşmanlıktır gurur. 

Tanrı’da gördüğümüz her şey, hepimizden ölçülemeyecek kadar üstündür. (İslam’ın şiarı “Allahu Ekber/En büyük Allah’tır” bu anlama gelir). Tanrı’yı böyle görmedikçe ve Tanrı’ya kıyasla birer hiç olduğumuzu bilmedikçe Tanrı’yı tanıyamayız. Gururlu/kibirli bir insan başkalarına daima tepeden bakar. Tabii ki her şeye tepeden baktığınızda kendi tepenizdeki hiçbir şeyi göremezsiniz. 

Bariz bir şekilde gurura/kibre teslim olmuş bazı insanlar nasıl Tanrı’ya inandıklarını söyleyip dindar görünebilir? Bir yandan Tanrı’nın önünde kendilerinin bir hiç olduğunu söylüyor, diğer yandan Tanrı’nın onlardan hoşnut olduğunu, başkalarından DAHA iyi olduklarını düşünüyorlar. Tanrı’ya sahte bir alçakgönüllülükle yaklaşırken insanlara karşı korkunç derecede kibirli davranıyorlar. 

Ruhsal yaşamımız başkalarından DAHA iyi ve ÜSTÜN hissetmemize neden oluyorsa, bu duyguların Tanrı’dan değil şeytandan geldiğini bilebiliriz. En büyük günahın/kötülüğün bir yolunu bulup da ruhsal yaşamamızın tam merkezine sızabilmesi korkunç bir şey! Ama nedenini anlayabiliriz. Daha küçük olan diğer kötülükler, şeytanın bizdeki etkinliğidir. Ancak gurur doğrudan doğruya cehennemin dibinden gelir. Ruhsal olan bu niteliğinden ötürü sinsidir ve ölümcüldür. Şeytan yüreğinizde gururdan, kibirden bir taht kurduğu sürece sizin iffetli, cesur ve özdenetimli birine dönüşmenize aldırış etmez. Sizin kansere yenik düşeceğinizi bilse, gribinizin tedavi edilmesine aldırmaz. Ruhsal bir kanserdir gurur. Sevgi, doygunluk ve sağduyu olanaklarının kökünü kurutup bitirir. 

Övülmekten zevk almak gurur değildir. Övgü sözlerinden zevk, sizin kimliğinizden kaynaklanan bir zevk değil, bir başkasını hoşnut etmiş olmanın verdiği zevktir. Ancak “ne güzel onu hoşnut edebilmişim” düşüncesi, “böyle bir şeyi becerdiğime göre harika biri olmalıyım!” düşüncesine dönüştüğünde sorun çıkar. Övgüden hoşnut olmak yerine kendinizden hoşnut olmaya başladınızsa, durumunuz kötüleşiyor demektir. 

Göze en çok çarpan gurur türleri, böbürlenme ve gösteriş düşkünlüğüdür. Böbürlenen gösterişli biri, daima övgü, alkış ve hayranlık peşindedir. 

Gururun asıl şeytani ve kapkara olan türü, insanların sizin hakkınızda ne düşündüklerini hiç aldırış etmeyecek kadar küçümsediğinizde etkindir. Gurur size kendinizi beğenmişliğinizi hissettirir ve bunu geliştirmeniz için çağrıda bulunur. 

Bir kişi ünlü olan babasıyla ya da aldığı eğitimle hava atıyor olabilir. Elbette bir kusurdur bu ama yine de yalnızca kendimizle böbürlenmemizden daha iyidir. Tanrı’dan daha büyük bir sevgi ve hayranlık duyduğumuz herhangi bir şey, bizi mahva götürür.

Tanrı’nın gururu kendisi öyle olduğu ve gücendiği için yasakladığı, alçakgönüllü ise kendi yüksekliğinden ötürü talep ettiğini düşünmemeliyiz. Tanrı’nın kendi saygınlığı ile ilgili en ufak bir takıntısı yoktur. Tanrı daha çok sizin kendinizi tanımanızı amaçlar, Tanrı ile herhangi bir ilişkiye girdiğinizde, alçakgönüllülük sizi o denli hoşnut edecek ki kendi saygınlığınızla ilgili gülünç saplantıdan kurtulduğunuz için sonsuz bir rahatlık ve esenlik duyacaksınız. İşte bunun gerçekleşmesi için Tanrı bizden alçakgönüllülük bekliyor. Küçük aptallar gibi sarılıp caka sattığımız abartılı, çirkin ve süslü giysileri üzerimizden çıkartmaya çalışıyor. Eğer ben şimdikinden daha alçakgönüllü biri olmayı başarabilseydim, o edalardan, o pozlardan, o süslü giysilerden ve şişme kişilikten soyunmanın esenliğinden ve huzurundan daha çok söz edebilirdim. Böyle bir duruma bir an bile yaklaşmak çölde dili damağı kurumuşken bir içim soğuk suya kavuşmaya benzer. 

Gerçekten alçakgönüllü olan bir insanla karşılaşırsanız, birçoklarının kafasındaki alçakgönüllülük imajına uymadığını görüp de şaşırmayın. Elbette böylesi size daima bir hiç olduğunu söyleyecek ve asla yaltaklanmayacaktır. Ama karşınızda söylediklerinize yürekten kulak veren neşeli ve zeki bir insan bulacaksınız. Ondan hoşlanmasanız, bunun nedeni yaşamdan bu denli kolay zevk alabilen birini kıskanmış olmanızdır. Böyle bir insanın sırrı alçakgönüllülüğü mümkün olduğu kadar çok düşünmesi değil, kendisini hiç düşünmemesidir. 

Alçakgönüllülük yolunda yürümek isteyen birisine ilk adımın, gururumuzun farkına varmak olduğunu söylemek mümkündür. Epeyce büyük bir adımdır bu. Çünkü kendinizde gurur olmadığını iddia ederseniz, bu aslında bir hayli gururlu olduğunuz anlamına gelir. 

Kaynak: C. S. Lewis, Mere Christianity, Çev. Levent Kınran, Haberci Yayıncılık, 3. Basım Şubat 2019, İstanbul,  ss. 112-119.

Friday, 19 August 2022

İffet ve Cinsellik - C. S. Lewis

 İffet ve Cinsellik

Eğer insanlar, kendi zamanlarında ve toplumlarında kendilerinde  ya da başkalarında şehvet uyandırmak için edep kurallarını çiğniyorlarsa, o zaman iffeti de çiğniyorlar demektir. 

**

Yemek yemenin biyolojik amacı bedeni onarmaktır. Şimdi, canımız istediği kadar yersek, çoğumuz aşırıya kaçarız ama çok da abartmayız. Yani bir kişi iki kişilik yemek yiyebilir ama on kişilik yemek yiyemez. İştah, biyolojik amacını aşırıya kaçmadan biraz aşar. Ancak sağlıklı genç bir adam, her kabardığında cinsel iştahını gidermeye kalkışsa küçük bir köy doldurabilir. Bu, işlevini çok aşan gülünç ve budalaca bir iştah olur.

Yiyecek iştahıyla ilgili sapkınlıklar son derece nadirdir. Oysa cinsellik güdüsünün sapkınları sayısızdır, tedavisi zordur ve korkutucudur. Bu ayrıntılara girdiğim için üzgünüm ama mecburum. Çünkü son yetmiş-seksen yıldır bize cinsellikle ilgili anlatılanların çoğu yalan dolandır. Cinselliğimizin tüm diğer doğal arzularımız gibi olduğu, bunu eski usule göre bastırmaya çalışmak yerine serbest bırakırsak her şeyin gül bahçesine döneceği boyuna anlatılıp duruyor. Propagandayı bırakıp da gerçeklere baktığımızda bunun böyle olmadığını görürüz. 

Bastırılan cinselliğin bozulduğunu söylerler. Ama geçtiğimiz yetmiş-seksen yıl boyunca cinsellik bastırılmadı. Hatta bütün gün cinsellikten konuşulduğunu işitiyoruz. Ne var ki cinsellik hâlâ berbat durumda. Eğer sorun bastırmadaysa, serbest bırakmakla çözülmeliydi! Ama çözülmedi. Oysa tam tersi geçerli. Bilakis insanlık cinselliği bastırdı, çünkü berbat durumdaydı. Çağdaş insanlar durmadan cinselliğin utanılacak bir şey olmadığını söylüyor. Bu sözlerle iki şeyi kast etmeleri mümkündür. “ İnsanlığın belli bir şekilde üreyip çoğalmasında ve bundan zevk almakta utanılacak bir şey yoktur.” Eğer kastettikleri buysa, haklıdırlar. Sorun ne cinselliktedir ne de zevkinde! Kafası karışık bazılarının sanki cinsellik, beden ve zevk kendi içlerinde kötüymüş gibi konuştuklarını biliyorum. Yanılıyorlar. Bedenler mutluluğumuz için temel bir parçadır; güzelliğimiz, mutluluğumuz ve enerjimizdir. “Cinsellik utanılacak bir şey değildir” diyenler, bunu söylediklerinde cinsel içgüdünün şu anda içine düştüğü durumu kastediyor olabilirler. 

Kastettikleri buysa yanılıyorlar. Oysa epeyce utanılması gerekir. Yemekten zevk almanın utanılacak yanı yoktur. Ama dünyanın yarısı yemeyi hayatlarının saplantısı haline getirmişlerse, yemek resimlerine bakarak kafa yoruyor, ağızlarının suyu akarak yemek fantezileri kuruyorlarsa, gerçekten de utanmalılar. Şu anki durumun sorumluluğu bizlerde demek istemiyorum. Atalarımızdan çarpık organizmalar aldık ve iffetsizliği öven propagandalarla büyüdük. Cinsel arzularımızı kabartarak para kazanmak isteyen insanlar var. Saplantılı bir kişi, böyle bir pazarlamaya karşı koyamaz. Tanrı durumumuzu bilir. Bizi yargılarken karşılaştığımız zorlukları dikkate alacaktır. Önemli olan. Bunları kararlılıkla alt etmeyi istemektir.

Tedavi edilmeden önce tedaviyi istemeliyiz. Gerçekten yardım isteyenler yardım bulurlar. Ne var ki çağdaş insanlar için bunu istemek bile büyük bir zorluktur. Gerçekten istekli olmadığımız bir konuda istekli olduğumuzu zannetmek kolaydır. Ünlü biri, gençliğinde iffet konusunda dua ediyormuş. Yıllar sonra dudaklarından “Ya Rab, beni iffeti kıl” duası dökülürken yüreğinin “ama bunu şimdi yapma” dediğini fark etmiş. Başka erdemler için ettiğimiz dualarda da aynı şey geçerli olabilir. İffetli olmayı istemenin zorluğu bazı nedenlere dayanır. 

Bunlardan birincisi, çarpık doğamız ve şehvet uyandıran çağdaş propagandadır. Bunlar cinsel arzuların çok doğal, sağlıklı ve mantıklı, bunlara karşı koymanın ise anormal ve sapkınca olduğuna dair bizi ikna etmeye çalışır. Posterlerde, filmlerde, romanlarda cinselliğe düşkünlük sağlık, normallik, gençlik, keyif ve açık sözlülükle bağdaştırılır. Ama elbette bu bir yalandır. Bütün güçlü yalanlar gerçekleri temel alır. Gerçekte, saplantılı haline getirilmediği müddetçe normaldir ve sağlıklıdır cinsellik. Bunun yalana dönüşen biçimi ise, kabaran her cinsel arzuyu eyleme dökmenin sağlıklı ve normal olduğu düşüncesidir. Bu düşünce insanlara saçma gelmelidir. Bütün arzularımıza boyun eğmenin bizi hastalıklara, güçsüzlüğe, kıskançlıklara, yalanlara ve gizliliğe yani sağlığın, keyfin ve açık sözlülüğün tam tersi yöne götürdüğü çok açıktır. Mutluluğun herhangi bir türüne ulaşmak isteyen insan, çoğu kez doğal arzularında da ölçülü olmalıdır. Şiddetli olan arzuların sağlıklı ve makul olduğunu düşünmek yanlıştır. Aklı başında her uygar insan arzularına ket vurmalı ve ilkeli davranmalıdır. Neticede kendi hayatını mahvetmek istemeyen her insan, öyle ya da böyle doğasını kontrol edecektir. 

Kaynak: C. S. Lewis, Mere Christianity, Çev. Levent Kınran, Haberci Yayıncılık, 3. Basım Şubat 2019, İstanbul,  ss. 88-93


Ahlak'ın Olmazsa Olmaz Üç Unsuru - C. S. Lewis

Ahlak'ın Olmazsa Olmaz Üç Unsuru - C. S. Lewis

Gerçekte, ahlak kuralları insan makinesine yön veren levhalardır. Her ahlak kuralı, makinenin bozulmasını, aksamasınI ya da zorlanmasını önlemek için vardır. Bu kuralların başlangıçta bize sürekli müdahale eder gibi görünmelerinin nedeni budur. Bir makineyi kullanmayı öğrenirken, eğitmen sık sık ''Hayır, öyle yapma!'' der.

İnsan makinesinin bozulmasının iki yolu vardır. Bunlardan birincisi, insanların birbirlerinden uzaklaşmaları ya da birbirleriyle çakışmaları, hile ya da kavgaya bulaşarak birbirlerine zarar vermeleridir. İkincisi ise kişinin iç varlığındaki bozulmadır - varlığın çeşitli kısımları birbirinden uzaklaşır ya da birbiriyle çakışır. Eğer insanları, belli bir nizam doğrultusunda yüzen gemilerin oluşturduğu bir donanma gibi hayal ederseniz bu düşünce daha netleşecektir. Öncelikle gemiler çarpışmazsa birbirinin önüne geçmezse, ikinci olarak her gemi doğru yönde ilerler, makinelerinde hiçbir arıza olmazsa yolculuk başlangıçta başarılı olur. Aslında, bu iki şeyi birbirinden ayıramazsınız. Eğer gemiler birbirine çarparsa yola fazla devam edemezsiniz. Öte yandan eğer dümenleri doğru işlemezse yine çarpışmanın önünü alamazsınız. İyi bir sonuç alabilmek için iki şey geçerlidir: Hem her müzik aleti akortlu olmalı hem de diğerleriyle tam bir uyum içinde çalmalıdır.

Ancak henüz hesaba katmadığımız bir şey daha var. Donanmanın nereye gitmeye çalıştığını sormadık. New York'a niyetle yola çıkan donanma Kalküta'ya varırsa, yolculuk bir hayli başarısız geçmiş demektir.

O  halde ahlak üç unsurla ilgilidir. Bunların ilki, bireylerin arasındaki uyum ve adil oyundur. İkincisi, her bireyin iç varlığının düzenli ve uyumlu olmasıdır. Üçüncüsü, insan yaşamının genel amacıyla, insanın ne için yaratıldığıyla ilgilidir. Donanma hangi yönde ilerleyecektir.

Çağdaş insanların genellikle ilk unsuru düşündüklerini, diğer ikisini unuttuklarını farketmişsinizdir. İnsanlar gazetelerde mensup oldukları dinin ahlakî standartlarına göre yaşamaya çalıştıklarını söylediklerinde, genellikle uluslar, sınıflar ve bireyler arasında iyi niyeti ve adil oyunu göz ettiklerini, yani ilk unsura dikkat ettiklerini kastederler. Bir kişi yapmak istediği bir şeyden söz ederken, ''yanlış olamaz, çünkü kimseye zarar vermiyor'' dediğinde yine sadece bir unsura değinmektedir. Başka bir gemiye çarpmadığı sürece kendi gemisinin iç kısmıyla ilgilenmediğini söylemektedir. Ahlakın ilk önce sosyal ilişkilerle başladığını düşünürsek bu çok doğaldır. Kötü bir ahlak o alanda çok belirgindir ve baskısını her gün üzerimizde hissettirir: savaş, yoksulluk, yolsuzluk, yalanlar ve yarım yamalak işler. Ayrıca, birinci unsura ne kadar sıkı sarılırsanız ahlak üzerinde o kadar az fikir ayrılığı görürsünüz. İnsanların tümü bireylerin birbirlerine karşı iyi yürekli, dürüst ve yardımcı olmaları gerektiği konusunda, en azından teoride, aynı fikirdedir. Ancak ahlakımız ve düşünüşümüz orada kalıyorsa, hiçbir şey düşünmemiş oluruz. İkinci unsur, yani insanın iç varlığını düzene sokmadıkça, yalnızca kendimizi aldatmakla kalırız.

Gemilerimiz çarpık dümenli, salaş ve külüstür tekneler ise, öteki gemilerle çarpışmamaya dikkat etmemiz gerektiğini söylemenin ne anlamı var? Kağıt üzerinde sosyal davranışlar için kurallar belirlemenin ne faydası var? Eğer iç varlığımızdaki açgözlülük, korkaklık, öfke ve kibir yüzünden bunlara uyuyamayacaksak ne işe yararlar? Sosyal ve ekonomik sistemlerimizi geliştirmeyelim demiyorum. Eğer bu sistemlerin düzgün işlemesini sağlayacak olan etkenin bireylerin cesareti ve özverisi olduğunu göremiyorsak bu çaba bir ucuz cila gibi duracaktır. Şu anki sistemin altını oyan yolsuzlukları, zorbalıkları ortadan kaldırmak kolay olsa gerek. Ama bireyler yolsuz ve zorba oldukları sürece eski oyunu yeni sistemde de devam ettirmenin bir yolunu bulacaklardır. Yasalarla iyi insanlar yaratamazsınız. İyi insanlar olmadan iyi bir toplum da yaratamazsınız. Bu nedenle ikinci unsuru, bireylerin iç varlığındaki ahlakı düşünmeye başlamamız gerek.

Ancak orada da durmamız gerektiğini sanmıyorum. Dünyadaki farklı inançların farklı davranışlar ürettiği bir noktaya varıyoruz. İlk bakışta, oraya varmadan durup bütün insanların fikirbirliğinde olduğu ahlak anlayışıyla devam etmemiz gerektiğini düşünürüz. Ama devam edebilir miyiz? Unutmayın din, gerçeklerle ilgili çeşitli açıklamalar içerir; bunlar ya doğrudur ya da yanlış. Eğer doğrularsa, donanmanın doğru ilerlemesiyle belli bazı sonuçlar alınacaktır; yanlışlarsa farklı sonuçlar doğacaktır. Örneğin, kimseye zararı dokunmayan bir şey yapmadığı için eylemini haklı çıkaran kişiye dönelim. Konvoydaki diğer gemilere zarar vermemesi gerektiğini biliyor, ama kendi gemim sadece beni ilgilendirir diyor. Peki, gemisinin kendi malı olup olmaması büyük bir fark yaratmaz mı? Aklım ve bedenim üzerinde mal sahibi miyim, yoksa gerçek mal sahibine karşı sorumlu olan bir kiracı mıyım? İkisi arasında bir fark yok mu? Eğer beni bir başkası kendi amaçları için yarattıysa, o zaman sadece kendime aitmiş gibi davranıp bir sürü sorumluluğu görmezden gelemem.

Bireyin inandığı din, her bireyin sonsuza dek yaşayacağını söyler. Bu ya doğrudur ya da yanlış. Sadece yetmiş yıl yaşayacak olsaydım, birçok şeye aldırış etmezdim. Ama eğer sonsuza dek yaşayacaksam, o zaman ciddiyetle düşünmem gereken çok şey var. Belki öfkem ve kıskançlığım giderek artıyor ve yetmiş yıl içerisinde bu artış fazla dikkat çekmiyor. İnandığım din doğruysa, milyonlarca yıl sonra bu artış tam bir kabusa dönüşecektir. Aslında neler olacağını en iyi şekilde ortaya koyacak olan teknik terim cehennemdir. Ölümsüzlük, totaliterlikle demokrasi arasındaki farklılıklar bağlantılı olan başka bir farkı gözler önüne serer. Eğer bireyler yalnız yetmiş yıl yaşasalardı, o zaman bin yıl yaşayacak bir devlet, ulus ya da uygarlık bireyin kendisinden daha önemlidir. Ancak inandığınız din doğruysa, o zaman birey çok daha fazla önemli demektir, çünkü sonsuzdur. Devletin ya da uygarlığın ömrü bireye kıyasla kısacık bir an gibidir.

Bu durumda, ahlaktan söz ederken işte bu üç unsuru dikkate almalıyız. 1-) İnsanların arasındaki ilişkiler, 2-) Bireyin iç varlığı, 3-) İnsan ile kendisini yaratan güç arasındaki ilişkiler. İlk unsur üzerinde hepimiz işbirliği yapabiliriz. İkinci unsurda fikir ayrılıkları baş gösterir ve üç unsurda bunlar ciddiye biner. 

Kaynak: C. S. Lewis, Mere Christianity, Çev. Levent Kınran, Haberci Yayıncılık, 3. Basım Şubat 2019, İstanbul,  ss. 65, 67-70

Neden Ateizm'den Döndüm? - C. S. Lewis

 Neden Ateizm'den Döndüm? - C. S. Lewis

İnsan Doğasının ya da Doğru ile Yanlışın yasası, insan davranışıyla ilgili gerçeklerin üzerindedir. Bu tür gerçeklerin ötesinde, bizim keşfettiğimiz ama uyumamız gerektiğini bildiğimiz hakiki bir yasa vardır. 

İnsanlar ilk düşünmeye başladıkları andan itibaren evrenin gerçekte ne olduğunu ve nasıl var olduğunu merak etmiştir. Bu konuda iki temel görüş vardır. Birincisi maddeci görüştür. Bu görüşe sahip insanlar, madde ve uzayın daima var olduğuna inanır ama kimse nedenini bilmez. Belirli sabit hareketleri olan madde öylesine varolmuş ve bizim gibi düşünebilen canlıları var etmiştir. Binde bir olasılıkla güneşimize bir şey çarpmış ve bundan gezegenler oluşmuş, binde bir olasılıkla yaşam için gerekli olan kimyasallar türemiş ve bu gezegenlerden birinde doğru ısının meydana gelmesiyle dünyada yaşam başlamıştır. Yine uzun bir olasılıklar zincirinden sonra bizim gibi canlılar ortaya çıkıvermiştir. 

Diğer görüş ise dinsel görüştür. Bu görüşe sahip olanlar, evrenin ardında bildiğimiz hiçbir şeye benzemeyen bir aklın bulunduğunu öne sürerler. Bu akıl bilinçlidir, amaçları ve tercihleri vardır. Dinsel görüşe göre, bu akıl evreni yaratmış, bunu kısmen bizim bilmediğimiz amaçlarla kısmen de kendisine benzeyen akıllar yaratmak için yapmıştır. Bu görüşlerden birinin uzun süre önce revaçta olduğunu, ama artık yerini diğerine bıraktığını sanmayın lütfen. Nerede düşünen insanlar varsa orada iki görüş de var olmuştur. Şunu da dikkate alın. Hangi görüşün doğru olduğunu bilimle bulamazsınız. Bilim deneylerle iş görür, varlıkların davranışlarını inceler. Bir kişi ne kadar bilimsel ise, bilimin işlevi konusunda bana o kadar katılacaktır. Bu işlevin ne kadar yararlı ve gerekli olduğuna da hiç kuşku yoktur. Ancak evrenin neden var olduğu ve bilimin gözlemlediği şeylerin ardında -,başka bir şeyin olup olmadığı- bilimsel bir soru değildir. Neticede bu bir sağduyu sorunudur. Bilimin evrendeki her şeyi çözmüş ve yetkinliğe ermiş olduğu söylenemez. Neden evren var? Neden varlığı devam ediyor? Ne anlamı var? gibi soruların yanıtlanmamış olduğu açık değil mi? 

Evrenin tümünde dışsal gözleme bağlı kalmadan hakkında daha fazla şey öğrenebileceğimiz tek bir şey var. Bu da insandır. Biz sadece insanları gözlemlemekle kalmıyoruz, bizler insanız! Bu açıdan bakıldığında ilk elden edinilen bilgiye sahibiz. Aynen nedenle, insanlar tarafından yapılmamış, uyulması gerektiğini bildikleri ve unutamadıkları ahlaksal bir yasanın denetimi altında olduklarını biliyoruz. 

Gözlemler/bilim yalnızca bizim neler yaptığımızı gösterir, oysa ahlaksal yasa “yapmamız gerekenlerle” ilgilidir. Aynı şekilde, taşlar ve havayla ilgili gözlemlediğimiz gerçeklerin ötesinde ya da üzerinde başka şeyler varsa, dışardan inceleyerek bunları asla keşfedemeyiz.

O halde soruyu şöyle konumlandıralım: Evren öylesine, nedensizce mi var olmuş yoksa ardında bir güç mü var? Böyle bir güç varsa, gözlemlenen gerçeklerden biri değil, onları var eden gerçeklik olacak, gözlem yoluyla da bulunamayacaktır. Ötede bir şey olup olmadığını bulabilmemizin tek bir yolu var, o da bizim durumumuzdur. 

Başka bir açıdan bakalım. Evrenin ötesinde kontrol edici bir güç varsa, kendisini bize evrenin içindeki gerçeklerden biri olarak gösteremez. Bir evin mimarı, o evin duvarı, merdiveni ya da şöminesi olamaz. O’nun kendisini göstermesini umabileceğimiz tek yer, bizi belli bir şekilde davranmaya yönlendiren içsel bir etki ya da buyruktur. 

Elimizde sadece evreni yönlendiren, bizi doğru davranmaya sevk eden, kendimizi sorumlu hissetmemizi sağlayan, yanlış yaptığımızda da rahat vermeyen bir yasa var. İşte bunun bildiğimiz hiçbir şeye benzemeyen bir akıl olduğunu varsaymamız gerekir, çünkü neticede bildiğimiz tek şey maddedir ve maddenin talimat vereceğini düşünemeyiz. 

Dinsel görüşle ilgili şunları da ilave etmeliyim. Yaşam Gücü Felsefesi, Yaratıcı Evrim ya da Gelişen Evrim görüşlerinden de söz etmeliyim. Bu konulardaki en zekice açıklamalar Bernard Shaw’un ama en derin olanları Bergson’un eserlerinde bulunur. Bu görüşe sahip olanlar, bu gezegendeki yaşamın, en basit canlılardan insana kadar küçük değişikliklerle evrimleştiğini öne sürerler. Bunuda Yaşam Gücünün “gayretine” ve “amaçlılığına” bağlarlar. İnsanlar böyle bir görüşü öne sürdüklerinde onlara Yaşam Gücü’yle kastettikleri şeyin aklı olup olmadığını sormalıyız. Eğer aklı varsa, yaşamı var eden ve yetkinliğe erdiren gerçekten de Tanrı’dır ve görüşleri dinsel görüşe benzerdir. Eğer aklı yoksa, o zaman akılsız bir şeyin “gayret” ve “amaçlılık”gösterdiğini söylemenin ne anlamı olduğunu sorarız. Bu onların görüşleri için ölümcül bir darbedir. İnsanların Yaratıcı Evrimi bu denli çekici bulmalarının nedeni, onlara Tanrı’nın varlığına inanmanın hoş olmayan sonuçlarını düşünmeden duygusal rahatlığını tattırmasıdır. Güneşli bir günde kendinizi sağlıklı hissediyorsanız ve bütün evrenin atomların mekanik dansından oluştuğuna inanmak istemiyorsanız, bu gizemli Gücün yüzlerce yıl boyunca etkin olduğunu ve sizi doruğunda taşıdığını hayal edebilmek size iyi gelir. Öte yandan, tatsız bir işle uğraşıyorsanız, sadece kör bir kuvvet olan, ahlakı ya da aklı bulunmayan Yaşam Gücü, çocukken öğrendiğimiz sıkıntı verici Tanrı gibi işimize karışmayacaktır. Yaşam Gücü, ehlileştirilmiş bir Tanrı gibidir. İstediğinizde düğmesine basıp açarsanız sizi rahatsız etmez. Böylece dinin bütün tatlarına hiçbir bedel ödemeden sahip olursunuz. Yaşam Gücü hayalgücünü bu dünyada görülen en büyük başarısı mı? 

Maddesel evrenin ötesinde birisinin ya da bir şeyin bizi Ahlak Yasası aracılığıyla etkilediği bir gerçektir. Bu noktaya vardığımda bazılarınız rahatsızlık duymuş olabilirsiniz. Yeni bir şey söylediğimi düşündüğünüz sürece beni dinlemeye hazırdınız. Ama altından sadece “din” çıkacaksa, dünya zaten bunu daha önce üzerinizde denemiş ve sizi zaman kaybına uğratmıştır. Eğer kendini böyle hisseden kimse varsa, ona üç şey söylemek isterim:

Birincisi, zaman kaybıyla ilgilidir. Zamanı geriye alabileceğinizi, aslında zaten saat yanlışsa, bunu yapmanın en anlamlı eylem olacağını söylesem, şaka yaptığımı mı düşünürsünüz? Hepimiz ilerleme isteriz. Ancak ilerleme, bulunmak istediğiniz yere yaklaşmaktır. Oysa eğer yanlış bir sapağa döndüyseniz, ileri gitmek sizi oraya yaklaştırmayacaktır. Eğer yanlış yoldaysanız, ilerleme dönüp doğru yola girmek demektir. Bu durumda en erken dönen de en ilerici kişidir. Matematikle uğraşırken hepimiz bunu görmüşüzdür. Yanlış bir toplama yaptığımda, bunu ne kadar kısa zamanda kabullenip dönersem o kadar hızlı bir şekilde yeniden başlayabilirim. Kalın kafalı olup da yanlışı kabullenmeyi reddetmenin hiçbir ilerici yanı yoktur. Dünyanın şu anki haline baktığımızda insanlığın büyük bir hata yaptığı açıktır: yanlış yoldayız. Eğer durum buysa geri dönmeliyiz. 

İkinci olarak bunun ardından tam olarak din çıktığını söyleyemeyiz. Biz yalnızca Ahlak Yasasının ardındaki Bir Şeye ya da Bir Kişiye değindik. Bu Kişi hakkında kendi çapımızda öğrendiklerimiz oldukça şaşırtıcıdır. Şöyle ki, elimizde iki tür kanıt var. Birincisi O’nun var ettiği evrendir. Eğer elimizdeki tek ipucu bu olsaydı, O’nun büyük bir sanatçı olduğu sonucuna varırdık (evren çok güzel bir yerdir), ama aynı zamanda çok merhametsizdir ve insana düşmandır (evren çok tehlikeli ve korkutucu bir yerdir). İkinci kanıt, aklımıza yerleştirdiği Ahlak Yasasıdır. Bu kanıt ötekinden daha iyidir, çünkü birinci elden edindiğimiz bir bilgidir. Evrene kıyasla Ahlak Yasasına bakılarak Tanrı hakkında daha çok şey öğrenmek mümkündür. Tıpkı bir kişinin yaptığı eve bakmak yerine onun konuşmasını dinlemek gibidir bu. İkinci kanıta bakarak, evrenin ardındaki Varlığın doğru davranışlarla -adalet, özveri, cesaret, iyi niyet, dürüstlük ve doğruluk - çok fazla ilgili olduğunu görüyoruz. Bu anlamda dinlerin “Tanrı iyidir” açıklamasına katılıyoruz. Ahlak Yasasında, Tanrı’nın iyiliğini yumuşak, hoşgörülü ve sıcakkanlı anlamına getirecek şekilde yorumlamamız için herhangi bir neden yoktur. Ahlak Yasasında hoşgörü yoktur. Çelik gibi katıdır bu yasa. Doğru şeyi yapmamızı söyler ama bunun ne kadar acı verici, tehlikeli ya da zor olduğuna bakmaz. Eğer Tanrı Ahlak Yasasına benziyorsa yumuşak değildir. Bu noktada “iyi Tanrı’nın” bağışlayabilen bir Tanrı olduğunu söylememizin faydası olmaz. Yalnızca bir Kişi/Tanrı başkasını bağışlayabilir. Henüz kişisel Tanrı’ya gelmedik. Ahlak Yasasının ardındaki güçten, her şeyden çok bir tür Aklı andıran güçten söz ediyoruz şimdilik. Bu güç hiç de bir Kişiye benzemeyebilir. Eğer kişilikten yoksun, saf akılsa bu varlık, size hoşgörü göstermesini, affetmesini beklemek anlamsız olur. Hatta bir çarpım işlemini yanlış yaptığınızda, Çarpım Tablosunun sizi affetmesini beklemek kadar anlamsız olur bu. Sonuçta sizi yanlış bir yanıt beklemektedir. Böyle bir Tanrı -kişiliği olmayan mutlak iyilik- varsa O’ndan hoşlanmadığınızı veya kafayı O’na takmayacağınızı söylemek de faydasız olacaktır. İşin doğrusu şu ki, bir parçanız O’nun yanındadır; insan açgözlülüğünü, hilekarlığını ve sömürüsünü onaylamamaktadır. Sizin için bir istisna yapmasını, o yanlış davranışı bu kez görmezden gelmesini isteyebilirsiniz. ancak içinizde şunu bilirsiniz: Dünyanın ardındaki bu Güç, o yanlış davranıştan mutlak bir hoşnutsuzluk duymuyorsa, o zaman gerçekten iyi olamaz. mutlak iyilik diye bir şey varsa, O’nun yaptığımız bir çok yanlıştan nefret etmesi gerekir. İçinde bulunduğumuz korkunç ikilem işte böyle bir şeydir! Evren mutlak bir iyiliğin yönetimi altındaysa, bütün gayretimiz uzun vadede umutsuzdur. O zaman bu iyiliği her gün yeniden düşman ediniyoruz, yarınların daha iyi olacağını umut edemeyiz. Ama gel gör ki ne O’nunla yapabiliyoruz ne de O’nsuz! Tanrı hem tek çarenin hem de müthiş bir korkunun kaynağıdır. Hem en çok ihtiyaç duyduğumuz hem de en çok saklanmak istediğimiz kişidir. O bizim tek müttefikimizdir ama biz O’nun düşmanları haline gelmişiz. Bazı kişiler mutlak iyilikle gözgöze gelmenin çok zevkli olacağını hayal eder. Tekrar düşünseler, iyi ederler. Sadece dinle oyun oynuyorlar. İyilik ya büyük bir güvence ya da büyük bir tehlikedir. O’na nasıl bir karşılık verdiğimize bağlıdır her şey. Ve biz yanlış karşılığı verdik. 

Şimdi üçüncü noktaya gelelim. Tanrı/din insanlara tövbe etmelerini söyler ve bağışlanacakları vaadinde bulunur. Dolayısıyla tövbe ve bağışlanmayı gerektirecek hiçbir yanlışları olmadığını düşünen insanlarla ilgili olarak söyleyecek bir şeyi yoktur. Yalnızca gerçek bir Ahlak Yasası olduğunu, bu yasanın ardından bir Güç bulunduğunu, yasayı çiğnediğinizi ve kendinizi o Gücün karşısına aldığınızı fark ettiğinizde, işte tam o noktada Tanrı/din konuşmaya başlar. Hasta olduğunuzu bildiğinizde doktoru dinlersiniz. Durumunuzun çaresiz olduğunu gördüğünüzde, Tanrı’nın neden söz ettiğini anlamaya başlarsınız. Nasıl olup da iyiliği hem sevip hem de ondan nefret ettiğimizi açıklar bize. Bunlar çok korkutucu gerçeklerdir. Keşke daha hoş şeyler söylemek mümkün olsaydı. Ama doğru olduğunu düşündüğüm şeyleri söylemeliyim. Elbette dinin uzun vadede müthiş bir çare olduğuna katılıyorum. Ancak çare ile başlamıyor bu yol, tarifini yaptığım umutsuzlukla başlıyor. O umutsuzluğu tatmadan çareye geçilemez. İnanç söz konusu olduğunda, savaşta ve başka şeylerde olduğu gibi çarenin peşine düşmek gerekir. Eğer gerçeği arıyorsanız, sonunda çareyi bulursunuz. Ama çareyi arıyorsanız, ne çareyi ne de gerçeği bulursunuz. O zaman elinizde sadece boş iyi niyet, sadece köpük ve çaresizlik kalır. 

***

Ateist olduğum dönemde, insanlığın en önemli sorusu konusunda insanların yanıldıklarını dair kendimi daima ikna etmeye çalışırdım. Hıristiyanlığı benimsedikten sonra daha liberal bir görüş sahibi olabildim. 

İnsanlığın ilk büyük ayrımı Tanrı’ya ya da ilahlara inanan çoğunlukla inanmayan azınlık arasındadır. Bu noktada Hristiyanlık çoğunlukla beraberdir. Yani Batılı materyalistlerin değil eski Greklerin ve Romalıların, çağımızdaki vahşi oymakların, Stoacıların, Platocuların, Hinduların ve Müslümanların yanındadır. 

Şimdi de en sonraki ayrıma bakalım. Tanrı’ya inanan insanların tümü, inandıkları Tanrı türüne göre çeşitli sınıflara ayrılır. Bu konuda iki farklı düşünce vardır. Birincisi, Tanrı’nın iyiliğin ve kötülüğün ötesinde olduğu düşünülür. Bu kişiler, bilgeliğe ne kadar erişirsek, bir şeyi iyi ya da kötü olarak niteleme eyleminin o kadar azaldığını öne sürerler. Üstelik bilgelik geliştikçe, bir şeyin kötü yönleri de iyi yönleri de daha net görülebilmekte, aslında hiçbir şeyin farklı olmadığı anlaşılmaktadır. Sonuç olarak bu kişiler, ilahi bakış açısına yaklaştıkça, iyi kötü ayrımının tümüyle ortadan kalktığını düşünmektedirler. 

Bu görüş karşısında Tanrı’nın iyi ve doğru olduğu görüşü vardır. Yani Tanrı taraf tutmakta, sevgiyi sevmekte, nefretten nefret etmekte, belli bir davranışı tercih edip diğerinden kaçınmamızı istemektedir. Bu iki görüşten ilki - Tanrı’yı iyiliğin ve kötülüğün ötesinde gören görüş - Panteizmdir. Prusyalı düşünür Hegel’in ve Hinduların görüşüdür bu. Yahudiler, Müslümanlar ve Hristiyanlar ise ikinci görüştedir.

Panteistlere göre Tanrı’nın evreni hareket ettirmesi, sizin bedeninizi hareket ettirmenize benzer. Evren Tanrı’dır; evren var olmasaydı Tanrı da var olamazdı. Evrende gördüğünüz her şey Tanrı’nın bir parçasıdır. Yahudilik, Müslümanlık ve Hristiyanlığın düşüncesi ise bundan oldukça farklıdır. Tanrı’nın evreni tasarladığını ve yarattığını -tıpkı bir kişinin resim yapması ya da müzik eseri bestelemesi- düşünürler. Ressam resmin kendisi değildir ve resim parçalansa da ressam yaşamaya devam eder. Ama “ressam resme kendisinden çok şey katıyor” diyebilirsiniz. Aslında kastettiğiniz, resmin güzelliğinin ve canlılığının ressamın kafasından çıkmış olmasıdır. Resim ressamın kafasında ve hatta ellerindedir ama kendisi o resmin bir parçası değildir. 

İyi ile kötü arasındaki farkı ciddiye almazsanız, bu dünyada gördüğünüz her şeyin Tanrı’nın bir parçası olduğunu söylemekten çekinmezsiniz. Ama elbette bazı şeylerin gerçekten kötü, Tanrı’nın ise gerçekten iyi olduğunu düşünüyorsanız, öyle konuşamazsınız. Tanrı’nın dünyadan ayrı ve dünyada gördüğümüz bazı şeylerin onun isteğine karşıt olduğuna inanmanız gerekir. Kanserle ya da sefalet de karşılaşan bir panteist, “keşke bunu ilahi bakış açısından görebilseydin, o zaman bunun da Tanrı olduğunu anlardın” der. Biz ise buna “akılsızca konuşma” diye cevap veririz. Tanrı’nın dünyayı, yeri ve zamanı, soğu sıcağı, bütün renkleri ve tatları, bütün hayvanları ve bitkileri yarattığına ve bunu kendi aklında tasarladığına inanırız. Ama aynı zamanda Tanrı’nın yarattığı dünyada bir çok şeyin yanlış gittiğine ve Tanrı’nın bunları düzeltmemiz için yüksek sesle ısrarda bulunduğuna da inanırız. 

Elbette şöyle büyük bir soru da var: İyilikle dolu olan Tanrı dünyayı yarattıysa, neden bir şeyler yanlış gitti?” Ben yıllar boyunca bu soruya ve Hıristiyanlığın verdiği yanıtları görmezden geldim, çünkü hep şöyle hissediyordum: Ne derseniz deyin, savlarınız ne denli akıllıca olursa olsun, dünyanın zeki bir güç tarafından yaratılmadığını söylemek daha kolay değil mi? Ancak bu yaklaşım beni başka bir zorlukla karşı karşıya bıraktı.

Tanrı’ya karşı olan tezim, evrenin çok zalim ve adaletsiz bir yer olduğuna dayanıyordu. Ama bu “adaletli” ve “adaletsiz” fikri kafamda nasıl oluşmuştu? Düz çizginin neye benzediğini bilmeyen bir kişi, neye göre bir çizgiye eğri diyebilir? Ben evrene “adaletsiz” derken acaba neyle kıyaslıyordum. Eğer bütün şov A’dan Z’ye kötü ve anlamsızsa, şovun bir parçası olması gereken ben neden ona şiddetle karşı koyuyorum? Suya düşen bir kişi ıslanır, çünkü bir su canlısı değildir. Balık ise kendisini ıslanmış hissetmez. Elbette adaletle ilgili düşüncemin sadece kişisel bir fikir olduğunu öne sürüp kurtulmaya çalışabilirdim. Ama öyle yapmakla Tanrı’ya karşı olan tezimi çökertmiş olurdum. Çünkü tezim dünyanın sadece benim kafama uymadığını değil, gerçekten de adaletsiz olmasına dayalıydı. Böyle yapmakla, Tanrı’nın var olmadığını kanıtlamaya çalışırken, başka deyişle, gerçekliğin tümüyle anlamsız olduğunu iddia ederken, gerçekliğin bir kısmının, benim adalet düşüncemin son derece anlamlı olduğunu kabullenmem gerekiyordu. Sonuç olarak ateizm aslında son derece basittir. Evrende hiç ışık olmasaydı ve canlıların da gözleri olmasaydı asla “karanlık” diye bir şey olduğunu bilemezdik. O zaman “karanlık” anlamsız bir sözcük olurdu.

Kaynak: C. S. Lewis, Mere Christianity, Çev. Levent Kınran, Haberci Yayıncılık, 3. Basım Şubat 2019, İstanbul,  ss. 32-52

Thursday, 11 August 2022

Günah Keçisi Yaratma Psikolojisi - Charlie Campbell

Günah Keçisi Yaratma Psikolojisi - Charlie Campbell 

"Hiçbir şey zekayı günah keçisi arayışi kadar felç etmemiştir.

Theodore Zeldin, İnsanlığın Mahrem Tarihi

Neden suçlama dürtüsüne sahip olduğumuzla ilgili pek çok teori vardır fakat bu konuda emin olabildiğimiz tek şey bunun varlığımızın ayrılmaz bir parçası olduğudur. Eskiden günah keçisini ilahi bir cezalandırma korkusunu bertaraf etmek için kullanıyorduk, bugünse büyük ölçūde kendimize katlanabilmek için yaratıyoruz. Bireyler olarak, yaşamımıza anlam katacak ve kendimize dair kavrayışımızla örtüşecek hikâyeler kurguluyoruz. Genellikle hatıralarımızı da buna göre şekillendiriyoruz. Tabii ki bazılarını saklıyor, uyuşmayanları, psikologların doğrulama önyargısı dedikleri şeyi kanıtlayarak görmezden geliyoruz. Beynimiz, duygularımızın bize yapmamızı söylediği şeylere birtakım açıklamalar ve bahaneler üretiyor. Bu sayede kendimizi hâlâ akılcı varlıklar olarak görebiliyoruz. Fakat bizler, düşünürlerin ve deneylerin de gösterdiği üzere pek de rasyonel varlıklar değiliz. 

Bizler kendimizi özel hissettiren bencil önyargılara sahibiz. Bu sayede yenilgilerimizin hesabını verebiliyor ve değerli olduğumuz duygusunu koruyabiliyoruz. Zekâdan dürüstlüğe kadar melekelerimize her sekilde gereğinden fazla değer veriyoruz. Araştırmalar göstermiştir ki herkes kendini diğerlerinden daha iyi bir şoför olarak görmekte. Aynı şekilde, hepimiz diğerlerinden daha hassas, daha sadık olduğumuzu ve daha gelişmiş bir mizah anlayışımız olduğunu düşünmeye yatkınız. (Psikolog Adrian Furnham'a göre bu durum Özellikle kendi zekâ düzeyini olduğundan 5 puan daha fazla gören erkekler arasında çok yaygındır. Avustralyalılar da aynı özgüven patlamasından muzdaripler. % 86'sı iş performanslarını ortalamanın üstünde olarak tanımlar.) Hepimiz muhteşem şoförler olsak hiç kaza olmaması gerekirdi. Hepimiz, Garrison Keillor'un yarattığı Lake Wobegon'da yaşayanlar gibi ortalamanın üstünde olamayız. Matematik ve doğa kuralları bazılarımızın da ortalamanın altında olmasını gerektirir. Ama hepimiz özel olduğumuza, bir şekilde başkalarından farklı olduğumuza inanmaya eğilimliyizdir. Bana bir şey olmaz inancı bizi risk almaya iter.


Kendini kandırma kapasitemiz göz önüne alındığında, sürekli suçlayacak birilerini aramamız çok da şaşırtıcı olmamalı. Yükleme Teorisi bizlerin herhangi bir olay karşısında acil olarak bir neden bulmaya ihtiyaç duyduğumuzu söyler. Bu da bizi bir an önce sonuca ulaşmaya ve başkalarını mesul tutmaya itmektedir. Kısacası içinde bulunduğumuz kötü durum bizim suçumuz olamaz. Başkaları yüzünden başarısızlığa uğrarız, ortalamanın altında olanlar bizi yerimizden ederler. Başarılı olduğumuz takdirdeyse bu tamamen kendi kabiliyetlerimiz sayesindedir. (Başkalarının başanlarını da sıklıkla şans olarak değerlendiririz.)


Suçlama kabiliyetimizi çok küçük yaşlarda ediniriz. Küçük çocuklar mutsuzluklarını hıçkıra hıçkıra ağlayarak gösterir. Bu şekilde yetişkinlere bir şeylerin yanlış olduğunu hızlıca anlatmış olurlar. Böylelikle, kendi hareketleri sonucunda yetişkinlerin yaptırımlarıyla karşılaşma ihtimaliyle de yüzleşirler ve ivedilikle sorumluluğu bir başkasına paslarlar, dili bu doğrultuda kullanmayı da çabucak öğrenirler. “Önce o başlattı” hayatın en tanıdık nakaratlarındandır. Yetişkinliğe doğru yol aldıkça bu mekanizmadan kurtulmamız gerekirken, onu daha da çok kullanmaya başlarız.

Günlük hayatta, bilişsel uyumsuzluğu azaltmak için suçlarız. Bu, iki birbirine zıt fikri aynı anda savunduğumuzda ortaya çıkan gerilim halidir. (Platon'a göre, arzularımız mantıkla çeliştiğinde ruhta bir hastalık ortaya çıkar ki bilişsel uyumsuzluktan çok da farklı değildir bu.) Hepimizin iyi kalpli insanlar olduğumuza dair bir içgörüsü vardır ve bunun aksini gösteren en ufak bir delil canımızı acıtır ve bizi müthiş rahatsız eder. Biz de bu duyguyu çeşitli şekillerde azaltırız. Eğer kötü davrandığımızı fark etmişsek, kendimizi "içkidendir" diyerek avuturuz. "Kendimde değildim" de diyebiliriz. Ya da doğrudan başkalarını suçlayabiliriz. Sona ermekte olan bir ilişkide, eşler genellikle mutsuzlukları için birbirlerini suçlarlar. Bir aldatma olayında, aldatılan kişi genellikle partneriyle ilişkiye giren diğer kadın/adamı suçlar. Böylelikle ilişkilerini sürdürebilme olanağı tanır, en azından görünüşte. Acımızı kişileştirmeyi severiz. Acımızı temsil edecek bir kişi ararız. Böylelikle, bu kişiler hayatımızda olurlarsa (karşılıksız aşk durumlarında) veya olmazlarsa (günah keçisi olarak), her şeyin daha iyi olacağına inanabiliriz. Halbuki bu gerçekte çok daha karmaşıktır.


Eninde sonunda, acı çekmediklerine inandığımız kişilerden günah keçileri yaratırız, onları canavarlaştırırız ve nefret edilmelerini kolaylaştırırız. Bu insanların bizden daha aşağı oldukları fikrini benimseriz. Buradan da yapılanların onlara müstahak olduğu sonucu çıkar. Bize denk düşünce, duygu ve değer kapasitesine sahip olmadıklarına inanırız ve onlara bu doğrultuda muamele ederiz. Bunu bilinçli de yapsak bilinçsiz de yapsak sonuç aynıdır.


Bu mekanizmayı nasıl doğuştan geliştirdiğimizi görmek için Jung'un kuramına başvurabiliriz. Jung bu günlerde pek rağbet görmüyor olabilir ama fikirleri oldukça ilginçtir ve günah keçisiyle bağlantılıdır. O, hepimizin bir gölge arketipini paylaştığımıza inanıyordu: Kendimizle ilgili kabul etmediğimiz her şeyin kişileştiği, doğuştan getirdiğimiz psişik bir yapı. Bu, düşmanın arketipidir ve doğuştan bizimledir. Çocukken annelerimizi neşeyle selamlarken, bir yabancıyla karşılaşınca korku ve endişeyle geri çekiliriz. Gölgenin varlığını reddederiz, Bunun yerine onun özelliklerini başkalarına yansıtarak kendi iyilik duygumuzu korumuş oluruz. Jung gölgenin çeşitli katmanları olduğuna inanırdı. En üstteki en kişiye özgü olanıydı, kişinin bastırdığı niteliklerdi. Fakat en altta kolektif bir katman vardı. İşte kitlesel günah keçisi yaratma durumlarında da başarıyla istismar edilen bu katmandır. Kendi gölgemizin farkına vardıkça, onu başkalarına yansıtma ihtimalimiz de düşecektir.


Sonuç


“Kişinin burnunun dibinde olanı görmesi sürekli bir mücadele gerektirir.”

George Orwell


Tüm bunlardan çıkarılabilecek tek gerçek sonuç günah keçisi yaratmanın işe yaramadığıdır. Her seferinde problemi çözmektense onun üstünů örtmekle sınırlı kalır; parçalanmakta olan sepete odaklanmaktansa içindeki çürük elmalara takılır ve sonuçta bir azınlık grup çok sert muameleye uğrar. En iyi ihtimalle problemi geçici olarak küçültebilir ama sorunun asıl kökleri dipte kalır.

Belki de bir tür arınma ritüeline, kendimizi affedebilmeye ve felaketten sonra hayatlarımıza devam edebilmeye ihtiyaç duymaktayız ama bunun yolu kesinlikle bu olamaz. Günah keçisi, kurtulmak istediğimiz ve toplumun çok korktuğu bir parçamızın sembolüdür. (Cadılar şehveti, Yahudiler açgözlülüğü, Katharlar da dini özgürlüğü temsil etti.) Fakat bir kişiyi ortadan kaldırmak, içimizdeki o kusuru ortadan kaldırmaz.


Ayrıca süreçte bariz bir uyuşmazlık söz konusu. Günah keçileri toplumları sarsacak kadar büyük bir güce sahip olsalardı ve her an bir felaket yaratabilselerdi, şüphesiz uzlaşılabilir olurlar hatta belki de onlara yaltaklanılırdı. Sonuçta, bir yöneticinin yapamadığı şeylere kâdirdirler. Hatta belki de yöneticilerimizi bu günah keçileri arasından seçmemiz gerekirdi, tabii özünde kötü olmadıkları müddetçe. Ironik bir şekilde günah keçilerine en çok benzeyen figürler kahramanlardır: Her ikisi de kendini çoğunluk için kurban eder. Kahraman, herhangi bir kişisel çıkarı olmadan çevresindekilerin yararı için risk alır ve kendini feda eder. Günah keçisi bunun sadece gönülsüz bir versiyonu değil midir? "Normal" toplumun, problemlerini çözmek için gerekli gördüğü ve aradığı bir figür.


Peki, günah keçilerini suçlamayacağız da kimi suçlayacağız? Tabii ki birçok şey için kendimizi. Ama her şey için değil. Gerçi mevcut Carlisle Piskoposu bunu tersinden yorumlamıştır: Britanya'da 2007 senesinde yaşanan yoğun sel baskınlarını, ahlaki bozulmaya ve hükümetin eşcinsellik yanlısı politikalarına bağlamıştır. Aynı eğilim, Amerika'da televizyon programlarıyla misyonerlik yapan Pat Robertson'un beyanlarına yansımıştır. Bu zat, 2010 yılındaki Haiti depreminin ardından, adalıları yüzyıllar önce Şeytan’la sözleşme yapmakla itham etmiştir. Elbette pek çok kişi onun sözlerine kulak asmamış ama bir kesim de inanmıştır. Bu durum, tamamen çılgın, aslında başka her koşulda görmezden gelinebilecek kişileri felaketlerden sonra dinlemeye gönüllü olduğumuzu ispatlamıştır.


Böylece aptallık mevzusuna geri dönüyoruz. Gerçek şudur ki, yeryüzünün en akıllı yaratıkları olmakla gururlanan bizler, ne kendimizi ne de çevremizdeki dünyayı tam olarak anlayabilecek ölçüde zekiyiz. Bu olgu en çok başkalarını suçladığımız zaman açığa çıkar.


Kapanışı özellikle talihsiz sayılabilecek bir günah keçisinin hikayesiyle yapmak istiyorum. 1666’da Büyük Londra Yangını bütün şehrin üzerinden geçmişti. 13.000'den fazla ev yanmış, St. Paul dahil olmak üzere seksen yedi kilise ve daha pek çok önemli yapı kül olmuştu. Anlatılanlara göre alevler ilk olarak 2 Eylül Pazar günü sabah erken saatlerde Thomas Farriner’in Pudding Sokağı'ndaki fırınından yükseldi. Belediye Başkanı Sir Thomas Bloodworth "Bir kadın işeyerek söndürebilir," yorumunda bulunup, evleri yıkmayı ve yangın emniyet şeritleri oluşturmayı reddetti. Şiddetli rüzgârla körüklenen alevler, kimin suçlanacağı dedikodularıyla beraber yayıldı. Şüpheler Katolikler üzerinde yoğunlaştı, şehrin başına daha başka felaketler getirmek üzere Fransa ordusunun ve Hollandalı göçmenlerin yürüyüşe geçtiğine dair söylentiler dolaşmaya başladı.

Yirmilerinin ortasında bir Fransız saatçi çırağı olan Robert Hubert, Romford'ta ülkeden kaçtığı şüphesiyle tutuklandı. Yangından sonra çok sert muamelelere maruz kalan çok sayıda yabancıdan biriydi. Fakat bir çırpıda kundakçı olduğunu itiraf etti. Önce, Kral'ın Westminster’daki sarayına yakın bir yere bir alev topu fırlattığını söyledi, ardından hikâyesini değiştirdi ve bir yığın günahını itiraf etti; Papa'nın ajanı olduğunu, Fransızlarla işbirliği yaptığını, alev topunu 5 sterlinden az bir paraya fırının penceresinden içeri attığını söyledi.

Hikâyesiyle ve akıl sağlığıyla ilgili birçok tutarsızlık ve şüphe olmasına rağmen Hubert suçlu bulundu ve ekim ayı ortasında Tyburn'da asıldı Bir Huguenot olarak doğmuş olmasına rağmen bir Katolik olarak öldü, son ayinler yapıldı. Lord Clarendon bu olayın ardından "Ne yargıçlar ne de davada bulunanlar onun suçlu olduğuna inanmıştı. O sadece hayattan usanmış, aklı yerinde olmayan zavallı bir adamdı ve bu yolu seçti," diye yazmıştı. Aslında, sonradan Hubert'in yangın çıktığı sırada Londra'da bile olmadığı ortaya çıkmış, İngiltere'ye 4 Eylül'de geldiği öğrenilmiştir. Geminin kaptanı onun masumiyetini kanıtlamıştır.

Pudding Sokağı yakınlarında, yangınla ilgili bir anit dikilmiş ve 1668’de anıta Şu sözler eklenmiştir:

Tanrı'nın izin vermesiyle, bu Protestan şehri cehenneme dönüştü... Şehrin en korkunç yangın başladı ve Katolik hiziplerin hainliği ve garezi yüzünden devam etti. Böylesi bir dehşet yaratan Katolik öfkesi henüz sönmedi..

Bu yazı l830'a kadar anıt üstünde kaldı. 

Kaynak: Charlie Campbell, Günah Keçisi, Başkalarını Suçlamanın Tarihi, Çev. Gizem Kastamonulu, İthaki Yayınları, 1. Baskı, Mart 2020 İstanbul, ss. 


Friday, 5 August 2022

PARAVATAN'ın Ortaya Çıkış Hikayesi ya da Offshore İcat Olmasaydı, PARAVATAN Diye Bir Yer de Olamazdı

PARAVATAN'ın Ortaya Çıkış Hikayesi ya da Offshore İcat Olmasaydı, PARAVATAN Diye Bir Yer de Olamazdı

Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda dünya teknolojik anlamda bugünkü kadar gelişmiş olmasa da, şimdikine benzer bir düzende işliyordu. Para, sahibinin isteği doğrultusunda ülkeler arasında akıyor; sahibine kar getirirken girdiği ülkelerin para birimlerinin ve ekonomilerinin dengesini altüst ediyordu. Bu arada koskoca ülke ekonomileri çökerken, zenginlerin çoğu daha da zenginleşti: Bu yüzden 1930'lu yıllar bize hem Sevecendir Gece'yi ve Gazap Üzümleri'ni, hem de Vile Bodies'i ve Wigan İskelesi Yolu'nu vermiştir. Yaşanan kargaşa Almanya'da ve başka yerlerde aşırıcı hükümetlerin seçilmesine neden olmuş, komşunu yoksullaştır tarifelerine, ticaret savaşlarına, diplomatik krizlere, sınır savaşlarına, çatışmalara ve nihayetinde on milyonlarca insanı öldüren İkinci Dünya Savaşı'na yol açmıştır. 

1944 yılında Müttefik Devletler, bu yaşananların bir daha tekrarlanmaması için New Hampshire'daki Bretton Woods'ta bir konferans düzenlediler. Amaç, paranın kontrolsüzce akmasını önleyecek yeni bir finans sistemi oluşturmaktı. Bu öyle bir yapı olmalıydı ki komşu devletlerin birbirlerine karşı bir kaba kuvvet aracı olarak ticareti kullanmalarının ve bankerlerin demokrasinin altını oyan spekülasyonlarla kar etmelerinin önüne geçmeliydi.istikrarı pekiştireceğini düşündükleri bu yeni finans sistemi sayesinde, savaşlar başlamadan önlenmiş olacak ve dünyaya barış ve refah hakim olacaktı. Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki yıllara bakınca, ticaretin serbestçe yapılabildiğini ve küresel çapta -en azından zengin Batılı ülkelerde- bir istikrarın sağlanmış olduğunu görüyorlardı. O zamanlar geçerli olan sistem altına dayalıydı. Bir ülkenin para biriminin değerini belirleyen şey, ülkenin sahip olduğu altın rezerviydi; bu da ülkenin dış ticaretinin artması veya azalmasına bağlı olarak büyüyüp küçüldüğü için, hem para arzı hem de fiyatlar üzerinde otomatik bir kontrol mekanizması oluşturuyor, her şeyi dengede tutuyordu.

Ne var ki eski Altın Standardını yeniden uygulamaya koyamazlardı zira 1944'te dünyadaki altının neredeyse tamamı ABD'nin kasasındaydı. Konferansa katılan ülke delegelerinin başka bir çare düşünmeleri gerekiyordu. Konferansa Britanya adına katılan John Maynard Keynes, uluslararası tek bir para birimi yaratılmasını ve bütün ülkelerin para birimlerinin buna göre değerlenmesini öneriyordu. ABD delegesi Harry Doxter White ise bu öneriye hiç sıcak bakmıyordu; o sırada dünyanın en baskın parasal gücü olan ABD dolarının büyük badireler atlatarak elde ettiği bu pozisyonu yitirmesine göz yumamazdı. Konferansa katılan ülkeler arasında parasına karşılık gösterecek altına sahip tek ülke ABD olduğu için, sonunda White'ın istediği oldu ve tüm para birimlerinin değerlerinin dolara göre belirlenmesine karar verildi. Doların değeri de altınla belirlendi; 35 dolar, bir ons altın ediyordu.

Sistemin temeli buydu. ABD Hazinesi, kendisine 35 dolar veren her yabancı devlete karşılığında bir ons altın vereceğini garanti ediyordu. Ayrıca herkese yetecek kadar doları piyasaya sürerek uluslararası ticaretin sorunsuz işlemesini sağlayacak ve piyasadaki dolarların değer kaybetmemesi için de yeterli miktarda altın rezervi bulunduracaktı. Artık dolar altın değerinde olduğuna göre, altına ihtiyacınız yoktu.

Sisteme dahil olan diğer ülkeler de bazı vaatlerde bulundular. Bi r ülke, para biriminin değerinde önemli bir değişiklik yapmak istiyorsa, bunun için öncel ikle Uluslararası Para Fonu (lnternational Monetary Fund - IMF) adında yeni oluşturulan bir kurumun onayını alacaktı. Böylece diktatörlerin komşu ülkeleri güçten düşürmek ve çatışmaları alevlendirmek için para birimlerini manipüle etmelerinin önüne geçilmiş olacaktı. Spekülatörlerin bu sabit kur sistemine saldırmalarını önlemek amacıyla, sınırlar arası para ak ışına çok sert kısıtlamalar getirildi. Para, denizaşırı ülkelere ancak uzun vadeli yatırımlar biçiminde gidebilirdi; o ülkelerin para birimleri veya tahvilleri üzerinde kısa vadeli spekülasyonlara izin verilmeyecekti.

Bu sistemin nasıl işlediğini anlamak için, zihninizde bir petrol tankeri, yani petrol taşıyan bir gemi canlandırın. Bu tankerin sadece bir tane çok büyük deposu olursa, gemi dalgalı sulardayken sağa sola sarsıldıkça depodaki petrol de bir o yana bir bu yana çal kalanacak, sonunda geminin de dengesi bozulacak ve bir yana yatarak batacaktır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki sistem buydu; spekülasyon peşinde hareket eden paranın yarattığı dalgalar, demokrasileri alabora etmişti. Bretton Woods'taki delegelerin tasarladığı gemideyse bir tek büyük petrol deposu yerine, her bir ülkeye ait küçük depolar vardı. Geminin taşıdığı petrol miktarı aynıydı fakat taşıma biçimi farklıydı. Küçük depolardaki petrol ne kadar çalkalanı rsa çalkalansın, koca gemiyi yan yatıracak güçte bir sarsıntıya yol açamazdı. Depolardan birinde bir sızıntı olsa bile, bütün geminin taşıdığı petrolün akıp gitmesi tehlikesi olmayacaktı. Bir depodan diğerine petrol aktarmak mümkündü, fakat (bu gemi benzetmesini saçmalık derecesinde uzatmak pahasına devam edersek) bunun için geminin kaptanından izin almak gerekiyordu ve aktarılacak petrolün parasının da geminin resmi tesisatından geçmesi gerekiyordu.

Dünyanın 1980'li yıllardan önceki halini bilmeyen biri için bu sistemi hayal etmek güç olabilir. O zamandan bu yana çok şey değişti. Bugün artık para Çin'deki, Brezilya'daki, Rusya'daki veya başka bir yerdeki yatırım fırsatlarının kokusunu aldığı anda dünyanın neresinde olursa olsun hiçbir engelle karşılaşmadan o tarafa doğru akıyor. Bir para birimi haddinden fazla değer kazandığında, yatırımcılar tıpkı hasta bir balinanın etrafını çevreleyen köpekbalıkları gibi etrafını kuşatıyorlar. Küresel kriz dönemlerinde para, altının veya ABD devlet tahvillerinin güvenli sularına sığınıyor. Ekonominin canlandığı dönemlerdeyse, bitmez tükenmez bir açlıkla saldırdığı başka yerlerdeki hisse senedi fiyatlarını yükseltiyor. Bu likit sermayenin yarattığı dalgalar öylesine büyük ki çok güçlü olanlar dışında hiçbir devlet bunlara karşı su üstünde kalamıyor. İşte bu dalgaları önlemek amacıyla oluşturulan Bretton Woods sistemi bugün hala geçerli olsaydı, son birkaç on yılda küresel ekonominin başlıca özelliği haline gelen spekülatif saldırılar, örneğin euroya, rubleye veya sterline yapılan uzun süreli saldırılar, asla yapılamazdı.

Tuhaf bir biçimde, artık tarihin tozlu sayfaları arasında kalan bu ekonomik sistemi en iyi özetleyen şeylerden biri de, Ian Fleming'in 1959 tarihli Altınparmak adlı James Bond romanıdır. Romandan uyarlanarak çekilen aynı adlı filmin konusu biraz farklı olsa da, ikisinde de Batı'nın altın rezervlerini ele geçirerek finans sistemini çökertmeye çalışan bir Sovyet ajanı vardır. Romanda "M" -yani İngiliz gizli istihbarat servisinin patronu- Bond'u Albay Smithers adında biriyle görüşmesi için İngiltere Merkez Bankası'na gönderir. (Kitapta "Albay Smithers, tam anlamıyla Albay Smithers kılıklı biriydi" diye anlatılan) Smithers'ın görevi, altının Britanya dışına kaçırılmasına engel olmaktır.

"Uluslararası itibarımızın temelinde altın ve sırtını altına yaslamış olan para birimleri vardır," diye açıklar Smithers, 007'ye. "Bizim ve diğer ülkelerin sterlinin gerçek değerini bilebilmemiz için, paramızın tam olarak neye karşılık geldiğini bilmemiz gerekir." Ne var ki ortada büyük bir sorun vardır. İngiltere Merkez Bankası, bir külçe altın karşılığında bin sterlin ödemeye hazırdır; bu da Amerika'da bir ons altına karşılık ödenen 35 dolara denk gelmektedir. Öte yandan aynı miktardaki altın, altın takılara büyük rağbet olan Hindistan'da yüzde yetmiş daha değerlidir. Hal böyle olunca da, altını ülke dışına kaçırıp satmak son derece kârlı bir iştir.

Romandaki kötü adam olan Aurie Goldfinger'ın hain planı şudur: Önce Britanya'daki bütün rehine dükkanlarını de geçirip, nakit paraya ihtiyaç duyan İngilizlerin eski altın takılarını ve altın içeren eşyalarını satın alır. Sonra hepsini eriterek altın levhalara dönüştürür. Bu altın levhaları da Rolls-Royce'unun gövdesine monte ederek gizler ve bu sayede yakalanmadan kilolarca altını İngiltere'den çıkarıp İsviçre'ye götürür. Burada yeniden işlemden geçen altın levhalar, Hindistan'a gönderilir. Goldfinger böyle yaparak sadece İngiliz para birimini ve ekonomisini zayıflatmakla kalmaz; elde ettiği karla komünistleri ve başka kötü güçleri finanse etmektedir. Smithers, 007'ye İngiltere Merkez Bankası'nın 3 bin çalışanının altıda birinin sadece bu hain planı engellemek için çalıştığını, ancak Goldfinger'ın hepsini atlatacak kadar kurnaz olduğunu söyler. Goldfinger, gizlice Britanya'nın en zengin adamı olmuştur ve bu yolla sahip olduğu 5 milyon sterlin değerindeki altın, Bahamalar'daki bir bankanın kasasında yatmaktadır.

"O altın, en azından çoğu, İngiltere'ye ait," der Albay Smithers. "İngiltere Merkez Bankası'nın eli kolu bağlı, Bay Bond. Sizden Bay Goldfinger'ı adalete teslim etmenizi ve altınları geri getirmenizi istiyoruz. Yaşadığımız para krizinden ve artan faizlerden haberiniz var herhalde? Elbette. Anlayacağınız, İngiltere'nin o altınlara fena halde ihtiyacı var, ne kadar çabuk olursa o kadar iyi."

Bu aksiyon fakiri fakat öğretici giriş bölümünde (kitabı okumayı ya da filmi izlemeyi düşünenler bu parantez içini okumasın: Bond sonunda Goldfinger'ı yener ama bunu başarana kadar Şikago mafyasıyla başı belaya girer, Fort Knox'a· düzenlenen çılgınca bir baskını engeller ve "daha önce hiç gerçek bir erkekle karşılaşmamış" bir lezbiyeni baştan çıkarır) Albay Smithers, Bretton Woods sisteminin kalbinde yatan felsefi soruya da parmak basmış olur. Günümüz standartlarına göre Goldfinger'ın yaptıklarının yanlış bir tarafı yoktur, belki tek kusur u biraz vergi kaçırmasıdır. Altını satan insanlardan onların razı oldukları bir fiyata almakta, sonra başka bir pazarda daha fazla ödemeye razı olan insanlara satmaktadır. Para onun parasıdır. Altın onun altınıdır. Peki o zaman sorun nerededir? Eylemleriyle ticaret çarkının daha rahat dönmesini sağlamakta, sermayeyi en iyi değerlendirileceği yere aktarmaktadır, öyle değil mi?

Öyle değil. Çünkü Bretton Woods bu şekilde işlemiyordu. Albay Smithers, söz konusu altını sadece Goldfinger'ın değil, Büyük Britanya'nın da malı olarak görüyordu. Sisteme göre paranın üzerinde tek söz hakkı olan, paranın sahibi olan kişi değildi. Kılı kırk yararak belirlenmiş kurallar, paranın değerini yaratan ve güvence altına alan uluslara da o para üstünde hak tanıyordu. Para sahiplerinin hakları, başka herkesin çıkarını da gözetecek şekilde kısıtlanıyordu. Bretton Woods'taki müttefikler iki savaş arasındaki ekonomik bunalımın ve İkinci Dünya Savaşı'nın dehşetini bir daha yaşamamak için, söz konusu uluslararası ticaret olduğunda, toplumun haklarının para sahiplerinin haklarına üstün gelmesi gerektiğine karar vermişlerdi.

Bretton Woods, 1930'1u ve 1940'lı yıllarda herkes için istihdam yaratmak, topluma daha iyi hizmet vermek ve bu yolla istikrarı ve refahı korumak için alınmış bir dizi tedbirden sadece biriydi. ABD'de Yeni Düzen yasaları bankaların spekülasyon yapma hakkını ciddi şekilde kısıtlarken, Büyük Britanya'da Refah Devleti herkese sağlık hizmeti ve ücretsiz eğitim hakkı veriyordu. Bu yenilikler önemli ölçüde başarılı oldular: 1950'li ve 1960'1ı yıllarda Batılı ülkelerin çoğunda hemen hemen kesintisiz bir ekonomik büyümeyle birlikte halk sağlığında ve altyapıda muazzam iyileşmeler sağlandı. Elbette bütün bunların bir bedeli vardı ve o bedel de yükselen vergilerle ödeniyordu: Beatles severler, George Harrison'ın Taxman şarkısında kazandığı her sterlinin 19 şilinini hükümetin almasından yakındığını hatırlayacaklardır; gerçekten de kazancının bu kadarlık bir oranı vergi olarak hazineye gidiyordu. Bu bölümün başında bahsettiğimiz küçük ve ayrı depolarda petrol taşıyan gemi modeli sayesinde, zenginler paralarını vergi müfettişlerinden kaçırmakta epey güçlük çekiyorlardı. Kendiniz de bizzat fiziksel olarak ülke değiştirmediğiniz sürece (örneğin Rolling Stones, Exile on Main Street albümünü kaydederken Fransa'ya taşınmıştı), vergilerden kaçış yoktu. 

Petrol gemisinin depolarındaki bu yeniliğe dair düşünceleriniz, vergi veren kesimde mi, yoksa yaşam koşullarında o güne dek görülmemiş bir iyileşme yaşayan kesimde mi olduğunuza göre değişiyordu. Beatles'ın ve Rolling Stones'un bu durumdan nefret ettikleri ortadaydı; Barings bankaları hanedanının varisi, Üçüncü Cromer Kontu ve 1961 - 1966 yılları arası İngiltere Merkez Bankası müdürü olan Rowland Baring de onlarla aynı saftaydı. 1963 yılında İngiliz hükümetine yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: "Döviz kontrolü, yurttaşlık haklarını ihlal eden bir düzenlemedir. Bu nedenle de etik olarak yanlış buluyorum." Ona göre, para sahibi bir adam (bu sahip de nedense hep erkek oluyordu) parasıyla istediğini yapabilmeliydi ve devletlerin, paranın denizaşırı ülkelere ak ışını engelleyerek para sahiplerinin fırsatlarını kısıtlamalarına izin verilmemeliydi. Baring'e göre bu yeni petrol gemisi modeli kusurluydu. Petrolün sahipleri onu ne tarafa doğru çalkalamak istiyorlarsa, petrol de o tarafa doğru çalkalanmalıydı ve sonuçta gemi nasıl bir hasar alacak ol ursa olsun, kaptanın müdahale hakkı olmamalıydı.

Gülünç bir şekilde, "M" de aynı fikirdeydi. Albay Smithers'ın bahsettiği işten pek de bir şey anlamadığını söylüyordu: "Bana sorarsanız, sterlinin gücü ne kadar altınımız olduğuna değil; ne kadar çok çalıştığımıza bağlı olmalı," diyordu, kendi fikrinin en doğrusu olduğundan emin kişilere özgü bir dobralıkla. "Böylesi, politikacıların hoşuna gitmeyecek kadar kolay bir çözüm olabilir tabii - ya da fazla zor geliyordur." Bankerlerin çoğunlukta olduğu City of London'da yaygın görüş, tüm ticari varlıkların değerinin piyasa tarafından belirlenmesi gerektiği ve politik bir müdahaleye yer olmadığıydı.

Muhtemelen o yıllarda Londralı bankerlerin böyle düşünmelerinin başlıca nedeni, yeni Bretton Woods sisteminin bankerlerin kazançlarını büyük ölçüde sekteye uğratmış olmasıydı. Birinci Dünya Savaşı 'ndan önce Britanya'nın sterlini dünyanın en önemli para birimiyken, City of London'daki bankerler dünyanın ticaretini finanse ederek büyük paralar kazanmışlardı. Çok çalışanlar, çok iş kapanlar ve doğru yerlerde doğru kişileri tanıyanlar muazzam servetler edinmişti. Gelgelelim Britanya üst üste iki dünya savaşından hayli yoksullaşmış bir halde çıkmış ve dünyanın en güçlü para birimi artı k Amerikan doları olmuştu. Bankerlerin dünyasında işler kesattı. 

Önde gelen bir İngiliz bankasının müdürü, bu dönemi şöyle hatırlıyordu: " Motoru çok güçlü bir arabayı saatte 40 kilometre hızla sürmek gibiydi. Sanki bankalara anestezi yapılmıştı. Uykuda gibi yaşıyorduk." İnsanlar işe geç gidip erken çıkıyorlar ve aradaki zamanın çoğunu da uzun öğle yemeklerinde sarhoş olarak geçiriyorlardı. Bir banker, bütün öğle tatillerini nehirde dolaşarak geçirdiğini hatırlıyor. Öğlenleri Greenwich'e giden bir tekneye biniyor, yol boyu bira içip sandviç yedikten sonra tekneden hiç inmeden aynı yolu bu kez sadece bira içerek geri gelip işe dönüyordu. Hiçbir yere varmayan bu nehir yolculuğu yaklaşık iki saat sürmesine karşın, işe döndüğünde k imse bunca zamandır nerede olduğunu sormuyordu çünkü zaten yapacak iş yoktu. En azından temiz hava almış oluyordu. City'de çalışanların maaşları çok yüksek değildi; çok yoğun çalıştıkları da söylenemezdi. O zamanlar bankaların birbirlerinden müşteri çalması ayıp kabul edilirdi, zaten var olan müşterilerin de pek az banka işi vardı. 1960'l ı yılların ortalarında City'nin bazı yerlerinde hala yirmi yıl önceki savaşta Londra'ya atılan Alman bombalarının izleri görülüyordu. Bir zamanlar arı kovanı gibi işleyen ticarethanelerin olduğu binaların yıkıntılarında adam boyu yabani otları bitmiş, sokak çocukları için oyun alanı haline gelmişlerdi. İçinde yapılacak iş olmadıktan sonra binaları yeniden inşa etmek neye yarardı ki?

Londra'nın köklü tarihini biraz olsun bilenler için bu, yürek burkan bir manzaraydı. Ta Romalılardan önceki zamanlarda bile Thames Nehri'nin kuzey yakasındaki bu tepede bir ticaret merkezi vardı. Romalıların tek yaptığı burayı başkent ilan edip adını Londinium koyarak işi resmileştirmekti (eğer bu işlere yeterince meraklıysanız ve yağmurlu bir öğleden sonra vaktiniz varsa, Guildhall binasının zemin katındaki Roma amfitiyatrosunu görebilirsiniz). Romalıların neden başkent olarak burayı seçtiklerini anlamak güç değildi; Londra ticarete son derece elverişli bir yerdi. Sel baskınları yaşanmıyordu, savunması kolaydı ve Thames Nehri'nde ilerleyen bir geminin karaya sokulabileceği en içerlek nokta burasıydı. Ayrıca bu tepenin yüzü, nehre ve İngiltere'ye değil; okyanusa, yani dış dünyaya dönüktü. Gemiler dolusu yükünüzü burada boşaltıp iç bölgelerden gelenlere satabilir ya da mallarınızı Londra'da stoklayıp başka ülkelerden gelen tüccarlara pazarlayabilirdiniz. City, Britanya ile dünyanın geriye kalanı arasındaki geçiş noktasıydı. Thames Nehri ve okyanuslar Londra'yı zengin ediyordu, zaten Londra'nın varoluş amacı da zenginleşmekti. Aslına bakarsanız Londra, teknik olarak İngiltere'nin başkenti bile değildir; asıl başkent nehrin yukarısındaki bir başka şehir olan, Londra'yla fiziksel olarak iç içe geçmiş ama felsefi anlamda asla birleşmemiş olan Westminster'dır. Westminster İngiliz hayatının ufak tefek ayrıntılarına kafa yorarken, büyük finans kuruluşlarının sözünün geçtiği Londra kendi politikalarıyla meşguldür; Machynlleth veya Maidenhead'den ziyade Manhattan veya Mumbai'de neler olup bittiğiyle ilgilenir.

Nitekim Hindistan'ı, Afrika'yı ve Kuzey Amerika'yı fetheden İngiliz devleti değil, Londra şirketleriydi. Kıtaları birbirine bağlayan demiryollarını ve buharlı gemileri finanse eden, bu yollarda seyahat eden ticaret mallarını sigortalayan da bu şirketlerdi. Bretton Woods yüzünden City artık dünya ticaretini finanse edemeyecekse, istediği yerde iş kovalayıp rekabete girişemeyecekse -ki İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki durum buydu- bütün bunların ne anlamı kalmıştı?

İşin en can sıkıcı yanı, bu arada New York'un palazlanmasıydı. Bir zamanlar Londra'dan akan işler -ticaret finansmanı, tahvil satışları, Londra'nın doğuştan kendine hak gördüğü her türlü iş- şimdi Wall Street'teki ukala sonradan görmelerin elinden geçiyordu. Londra, sadece Britanya'nın ve risk almaktan hiç hoşlanmayan, ellerindeki her bir sterline sıkı sıkıya tutunan, üstelik giderek küçülen sömürgelerin, bir de eskiden sömürge olan yerlerin finans merkezi olmaya indirgenmişti. O eski parlak günlerden eser kalmamıştı.

Bugünkü Londra'nın pırıl pırıl cam ve çelikten oluşan kanyonlarına bakan veya hafta içi bir sabah şafak sökerken işe giden yüzlerce Londralı ile birlikte Londra Köprüsü'nü geçen birinin, bu şehrin son nefesini vermek üzere olan eski bir finans merkezi halini gözünde canlandırması güçtür. Halbuki 1950'li ve 1960'lı yıllarda uluslararası ticaret alanında City'nin esamesi okunmuyordu. Uzun uzadıya 1960'lı yıllardaki swing döneminin toplumsal yapısını irdeleyen tarihçiler, o esnada bu eski Roma ticaret merkezinde neler olup bittiğinden nedense hiç bahsetmezler. Halbuki tarihin gidişatını değiştirecek, dünyada Beatles'tan, Alan Sillitoe'dan veya David Hockney'den çok daha derin izler bırakacak bir şeyin temelleri burada atılıyordu. Bretton Woods sisteminin büyük umutlarla ve katı prensiplerle ortaya koyduğu kurallar yerle bir olmak üzereydi. Paravatan'a çıkan tünellerin ilki burada açılıyordu. Tünelin öbür ucuna ulaşanları nasıl devasa bir servetin beklediğini ilk keşfedenler de Londralılar olacaktı.

lan Fleming'in Altınparmak romanı basıldığında, dünya ekonomisinin dev petrol gemisinin sızdırmaz olduğu düşünülen depolarında ufak tefek çatlaklar oluşmaya başlamıştı. Sorun şuydu: ABD'nin doları tarafsız bir uluslararası para birimi olarak kullanacağına ilişkin sözlerini tutacağından şüphe duyanlar vardı. Üstelik bu şüphelerinde çok da haksız sayılmazlardı zira Washington herkese karşı aynı mesafede durmuyordu. Savaşın hemen ertesi yıllarında ABD hükümeti, komünist Yugoslavya'nın altın rezervlerine el koymuştu; aynı şeyin kendi başlarına gelmesinden endişelenen Doğu Bloku ülkeleri de dolarlarını New York yerine Avrupa'daki bankalara yatırmaya başlamışlardı. O zaman da bugünkü gibi merkezi Washington'da olan ve o zaman da bugünkü gibi en büyük hissedarının sözünü dinleyen IMF, komünist Polonya'nın yeniden yapılanma sürecine destek olmaktan kaçınmıştı. Benzer şekilde, İngiltere ve Fransa 1956 yılında Süveyş Kanalı'nın kontrolünü yeniden ele geçirmek istediklerinde, bu işten hiç hoşlanmayan Washington her iki ülkenin de dolarlara erişimini engelleyerek bu girişimi başarısızlığa mahkum etmişti. Bunlar, tarafsız bir aracının yapacağı işler değildi. 

O sıralarda İngiltere bir krizden diğerine savrulmakla meşguldü. 1957 yılında sterlini korumak amacıyla faizler birdenbire yükseltilerek sterlinin kullanımı k ısıtlandı (Albay Smithers'ın James Bond'a sözünü ettiği para krizi ve artan faizler olayı buydu). Sterline erişimleri kısıtlanan bankalar onun yerine doları kullanmaya başladılar ve kullandıkları dolarlar da Sovyetler Birliği'nin Amerikan baskısından kurtulmak için Londra ve Paris bankalarında tuttuğu dolarlardı. Kısa sürede bunun hayli kazançlı bir iş olduğu anlaşıldı. ABD'de bankaların dolar cinsinden verdikleri kredilere uygulayabilecekleri faiz oranları sınırlıydı; Londra'da ise böyle bi r sınırlama yoktu. Londra bankaları, Bretton Woods tankerinin depolarında bir delik keşfetmişlerdi; bu bankalar dolarları ABD sınırları d ışında k ullandıkları sürece Amerika tarafı onlara karışamıyor, Britanya ise umursamıyordu. Belki de Sovyet bankalarından birinin teleks ad resi olarak kullandığı "Euro" sözcüğü nedeniyle "eurodolar" olarak anılan bu devletsiz dolarlar, tıpkı eski günlerdeki gibi ülkeler arasında hiçbir engele takılmadan dolaşabiliyordu. Yasaların bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu.

ABD'li yetkililer bu duruma bir son vermek amacıyla harekete geçtiler ve (aynı zamanda federal bankacılı k sistemini de denetleyen) Para Birimi Kontrol Ofisi, Amerikan bankalarının Britanya'daki şubelerinin eylemlerini denetlemek üzere Londra'da bir ofis açtı. Ne var ki Atlantik'in bu yakasında Amerikalıların sözü geçmiyordu, Londralıların da onlara yardım etmeye niyetleri yoktu. İngiltere Merkez Bankası'nda bu bankaları denetlemekle görevli olarak çalışan Jim Keogh, "Londra'daki Citibank, Amerikan yasalarına uymuş uymamış beni ilgilendirmez" diyordu. "Bilmesem de olur. Eğer Kontrol Ofisi'nin adamları ABD yasalarının Londra'da da geçerli olması gerektiğini düşünüyorlarsa, onlara bol şans dilerim." Aynı yetkili, yarı şaka yarı ciddi bir tavırla yabancı bir bankere Londra'da istediği gibi iş yapabileceğini söylerken şöyle demişti: "Yeter ki uluorta yapma ve atları ürkütme." Söz konusu dolarların miktarı, New York'taki Amerikan bankalarının işlem yaptığı miktarlarla kıyaslandığında çok da büyük sayılmazdı ama her yıl üçte bir oranında artıyordu. Londralılar için nihayet yeni bir gelir kapısı açılmıştı.

Hemen hemen aynı sıralarda (ve o yıllarda bütün dünyada esen isyan rüzgarlarının etkisi olabileceği ihtimal ini saymazsak, tamamen bu olanlardan bağımsız bir şekilde) İngiliz radyo dinleyicilerinin erişebildiği radyo istasyonlarının sayısı arttı. O zamana dek Birleşik Krallık'ta yasal olarak radyo yayını yapabilen tek kanal BBC'ydi ve dinleyicilerine yeni pop müzik sanatçılarını tanıtmak konusunda hayli gönülsüzdü. İngiliz gençleri, Nero and the Gladiators veya B. Bumble and the Stingers gibi müzisyenleri de radyodan dinleyebilmek istiyorlardı ve BBC'nin bu konudaki isteksizliği onları öfkelendiriyordu. Tam bu noktada girişimci zekaya sahip gemi sahipleri devreye girdiler. Gemilerini radyo istasyonuna dönüştürerek Britanya'nın karasularının tam dışına demirlediler ve Birleşik Krallık'a pop müzik yayını yapmaya başladılar.

Bu deniz radyocularına çoğunlukla korsanlar deniyordu ama onlara takılan bir isim daha vardı: offshore. Korsanlar kadar eğlenceli bir tınısı olmasa da, duruma daha uygun bir tanımdı. Britanya karasularının hemen dışından yayın yaptıkları için Britanya yasalarını ihlal etmiş sayılmıyorlardı. Bu offshore radyo istasyonları, en az yasal radyo istasyonları kadar somut ve gerçektiler; radyonuzun kanalları arasında dolaşırken onları kolaylıkla bulabiliyordunuz ama yasal olarak var olmadıkları için onlarla başa çıkmak da çok zordu.

Yasal olarak yokken fiziksel olarak var olmayı tanımlayan "offshore" terimi, farklı bağlamlarda da kendine kullanım alanı buldu ve kısa sürede finans çevrelerinde de duyulmaya başladı. ABD'nin kontrolü dışındaki eurodolarlarla işlem yapan bankalar iki ayrı hesap tutuyorlardı. Birincisinde döviz kontrollerine ve diğer tüm kurallara uygun olarak yapılan her zamanki sıkıcı işlemler yer alıyordu. Bunlara "onshore" deniyordu. İkincisinde ise kabadayı korsanların kol gezdiği bu yeni eurodolar piyasasında yapılan işlemler vardı. Bretton Woods gemisinin depolarından Offshore eurodolar piyasası 1 950'li yılların sonunda City of London'a biraz can verdiyse de, İngiltere finans dünyasını eski parlak günlerine döndürmeye yetmemişti. Bütün büyük tahviller New York'tan dolaşıma giriyordu ve bu da İngilizlerin fena halde canını sıkıyordu. işin belki de en sinir bozucu tarafı şuydu: Borç alan şirketlerin çoğu Avrupalıydı, borç verenlerin çoğu da Avrupalıydı ama a radaki bağlantıyı sağlayan Amerikan bankaları olduğu için dolgun komisyonları cebe indirenler de onlardı. Savaşın verdiği hasarı onarmaya çalışan ve ekonomileri hızla büyümekte olan Avrupa devletleri, büyük miktarlarda borç arayışındaydılar. Bu durumdan Avrupalıların bir kazancının olmayışı Londralı bankerlere hiç adil gelmiyordu. Bu işe en çok kızanlardan biri de, Siegmund Warburg adında bir bankerdi.

Warburg, City of London dünyasının sıcak ve güvenli ortamına pek uyum sağlayamamış bir yabancıydı. Öncelikle, İngiliz değil Alman'dı. Dahası, bir bankerin nerede ve nasıl olursa olsun iş kovalaması gerektiği inancından asla vazgeçmemişti. Meydanı büyük City of London bankalarına bırakmaya niyeti yoktu, hayatını iş bağlamaya adamış bir bankerdi o. Sıkça anlatılan ilginç bir özelliği, bi r öğle yemeği o gün yapmak istediği tüm iş toplantılarına yetmediği için, farklı müşterilerle günde iki kez öğle yemeği yemesiydi. City of London çevrelerinde hiç hoş karşılanmamasına rağmen, Britanya'yı düşmanca devralma kavramıyla tanıştıran da oydu. Sürekli seyahat eder, hiç durmadan yeni müşteriler ve bağlantılar peşinde koşardı. 1962 yılında Dünya Bankası'nda çalışan bir arkadaşından ABD sınırları dışında dolaşımda olan dolarların miktarının yaklaşık 3 milyar olduğunu öğrenmişti. Bu, petrol gemisinin depolarından sızmış, kullanıma hazır bir halde oradan oraya çalkalanan bir servetti ve Warburg da bu servetten payına düşeni almaya kararlıydı. 1920'li yıllarda Almanya'da bankerlik yapmıştı, döviz kurları üzerinden tahvil satmışlığı vardı. Bugün onun adına çalışan bankerlerin de benzer bir şey yapmamaları için hiçbir sebep göremiyordu. 

Tahvil satışı, uzun vadeli bir finansal anlaşmadır. Bir kurum, baştan belirlenmiş miktarda parayı yine baştan belirlenmiş bir süreliğine borç alır; karşılığında söz konusu süre dolduğunda aldığı borcu geri öderken baştan belirlenmiş oranda bir faizi de ödemeyi taahhüt eder. Tahviller, şirketlerin ve ülkelerin finansmanında son derece önemli bir rol oynarlar. O yıllarda bir şirket dolar cinsinden borç almak istiyorsa bunu New York'tan almak zorundaydı. Warburg, ABD dışında gezen o 3 milyar doların hatırı sayılır bir kısmının İsviçre'de olduğunu biliyordu ve bundan faydalanmanın yollarını aramaya başlamıştı.

İsviçre'de para boldu. 1920'1i yıllarda Fransa vergilerin üst li­mitini yüzde yetmiş ikiye çıkardığından beri, malını ve parasını kendi ülkesinden kaçırmak isteyen yabancılar mal varlıklarını İs­viçre'de saklıyordu. O zamandan ikinci Dünya Savaşı'na kadarki dönemde İsviçre'de tutulan paranın miktarı on kat arttı ve sonun­ da kıta Avrupası'ndaki tüm hane halkı servetinin yüzde 2,5'ini oluşturur hale geldi - aynı dönemde Avrupa, ekonomik anlamda bir durgunluk yaşıyordu. İsviçre'nin müşterilerinin çoğu, vergi ödemek istemeyen Fransızlar ve İtalyanlardı. İkinci Dünya Sa­vaşı'ndan sonra da İsviçre'ye para akmaya devam etti; 1970'1i yıl­ların başında Avrupa'daki hane halkı servetinin yaklaşık yüzde 5’i buradaydı. Nakit paranız varsa arabaya yükleyip Zürih'e veya Cenevre'ye götürüyordunuz, burada banknotlarınızı ağzı sıkı bir veznedara teslim ediyordunuz ve kuşlar gibi hafiflemiş olarak ülkenize dönüyordunuz. Fransız iktisatçı Gabriel Zucman, 2015 tarihli Vergi Cennetleri adlı kitabında Paravatan'ın yaratılışında İsviçrelilerin oynadığı rolden şöyle bahsediyor: "Vergi ödemekten kurtulmak isteyen Avrupalılar için ortam, aynen 1920'1i yıllarda olduğu gibiydi: İsviçre bu dönemde müşteri sırrı güvencesi veren, çalışır vaziyetteki tek finansal merkezdi."

Herkesçe bilinen bir gerçekti bu. İlk kez l968 yılında basılan Sidney'e 714 Sefer Sayılı Uçuş adlı Tenten macerasındaki kötü adam Roberto Rastapopoulos, bir milyoneri rehin alır ve ondan İsviç­re'deki gizli hesabının bilgilerini öğrenmeye çalışır: "Bankanın adını biliyorum, hesabın hangi adla açıldığını da biliyorum: elim­de, kullandığınız sahte imzanın harika örnekleri var... Eksik olan tek şey hesap numarası. Onu da siz bana kibarca söyleyeceksiniz." Bunun üzerine gerçeği söyleten bir iksir, volkanik bir patlama, uzaylı yaratıklar ve telepatinin de yer aldığı, bütün Tenten kül­liyatının belki de en çılgın macerası başlar. İşin ilginç yanı şudur ki macera boyunca bin bir türlü acayiplik yaşansa da, milyonerin gizli hesap numarası açıklanmaz. Herhalde bu kadarı da fazla kaçacaktı; ne de olsa söz konusu hesap, 1934'ten beri bankacı­lık işlemlerinin gizliliğini yasal olarak güvence altına alan İsviç­re'deydi. İsviçre'deki banka hesapları öylesine iyi korunuyordu ki bunların kime ait olduğunu sadece üç kişi -iki bankacı ve hesa­bın sahibi olan kişi- biliyordu. Dönemin çocuk kitaplarında bile vergi kaçıran hırsızlar çuvallar dolusu parayı İsviçre'de saklar­ken, Londra'nın en hırslı bankerlerinin bundan habersiz olması düşünülemezdi.

Bu kitapta ileride daha çok sözünü edeceğimiz, eski bir İsviçreli bankacı olan Bradley Birkenfeld, "Zengini ve ünlüsü, kötüsü ve çirkini, istihbarat ajanı ve mafyası, eşlerinden ve iş ortakların­dan para saklamak için; şirket karlarını zimmetlerine geçirmek için; küçük savaşları ve uyuşturucu kartellerini finanse etmek için bu numaralı hesapları kullandılar," diye yazmıştı. "Böyle bir nu­maralı hesabınız varsa, size tanınan bu ayrıcalık karşılığında İsviçrelilere ufak bir sabit ücret ödemek ve hesaptaki paranız için tek kuruş faiz almamak hiç de zorunuza gitmezdi. İsviçre çeli­ğinden yapılma yatağınızın altına sakladığınız servetinize kimse­nin dokunamayacağını bilmek yeterliydi."

1960'lı yılların başında Londra'daki bankerler İsviçre'ye kaçı­rılan bu dolarlara yutkunarak bakıyordu: Yeniden tahvil satabilmek için ihtiyaçları olan para, hiçbir işe yaramadan orada öylece yatmaktaydı. Warburg bir şekilde bu paraya ulaşırsa, paketleyip borç vererek köşeyi dönebileceğini düşünüyordu. İsviçreli ban­kerlere sırf paralarına göz kulak olmaları için ücret ödemeye razı olan müşteriler, paralarını İsviçre'ye göndermek yerine Warburg'a vererek karşılığında tahvil almayı isterlerdi muhakkak. Hele de tahvillerden elde edecekleri gelir, vergiden muafsa. Hiç şüphesiz Avrupalı şirketler de New York'tan borç alırken ödedik­lerinden çok daha düşük bir ücret karşılığında Warburg'dan borç almayı tercih edeceklerdi. Tabii ki borç vereceği para da tahviller­den gelecekti.

Ne var ki iş o kadar basit değildi. Önünde bir engel vardı: Sa­vaş sonrası sistemde, petrol tankerinin depoları arasında serbest akışa yer yoktu; yani spekülatif para, Avrupa kıtasındaki ülkeler arasında istediği gibi dolaşamıyordu. Warburg bu parayı İsviç­re'den nasıl çıkaracak, borç isteyen müşterilerin olduğu ülkelere nasıl ulaştıracaktı? En iyi bankerlerinden ikisini görevlendirerek ne yapıp edip bu işi halletmelerini söyledi.

Warburg'un adamları 1962 yılının Ekim ayında görüşmeler yapmaya başladılar, aynı sıralarda Beatles da "Love Me Do" single'ını yayınlamıştı. Şarkı İngiltere listelerinde 17. sıraya yük­ seldi; ilk single için fena sayılmazdı ama muazzam bir başarı olduğu da söylenemezdi. Ertesi yıl 1 Temmuz'da Warburg'un bankerleri ilk anlaşmayı imzaladılar, aynı gün Beatles da tüm dünyayı saracak Beatles çılgınlığını ateşleyen "She Loves You" şarkısını kaydetti. Ekim 1962'den beri geçen dokuz ayda dünyada sadece pop müzikte değil; jeopolitik anlamda da devrimler ger­çekleşmişti. Küba füze krizinin yaşandığı ve Başkan John F. Ken­nedy'nin "leh bin ein Berliner" konuşmasını yaptığı bu dönemde küresel finans sisteminde yaşanan eşzamanlı devrimin pek fazla dikkat çekmemiş olması anlaşılabilir bir durum.

Warburg'un yeni tahvilleri -eurodolardan esinle bunlar da 'eurobond' adıyla anılır oldular- savaş kahramanlığından gazete­ciliğe, ardından da bankerliğe geçiş yapan iskoçyalı lan Fraser tara­ fından yönetiliyordu. Fraser, The High Road to England İngiltere'ye Giden En Doğru Yol adlı zekice yazılmış otobiyografisinde, patro­nunun rüyasını gerçekleştirmek için çok sayıda bürokratik engeli nasıl aştığını şaşırtıcı bir açık sözlülükle anlatır. Meslektaşı Peter Spira'yla birlikte, sıcak paranın sınırlar arasında akmasını engel­lemek amacıyla yürürlüğe konmuş vergileri ve denetimleri etkisiz bırakmanın yollarını bulmuşlar, farklı ülkelerdeki yasa ve yönet­meliklerin sadece kendi işlerine yarayan kısımlarına tabi olmalarını sağlayacak bir rota çizerek planlarını hayata geçirmişlerdir.

Söz konusu tahviller Britanya'da piyasaya sürülselerdi yüzde 4 vergiye tabi olacaklardı. Bu nedenle Fraser bunları Hollanda'daki Schipol Havaalanı'nda satışa çıkardı. Tahvillerin getireceği faiz de Britanya'da ödenmesi durumunda vergiye tabi olacağı için, faizle­rin de Lüksemburg'dan ödenmesi kararlaştırıldı. Tahvillere dair hiçbir işlem Britanya'da yapılmadığı halde, Fraser Londra Bor­sası'nı bunları listelemeye ikna etmişti. Fransa, Hollanda, İsveç, Danimarka ve İngiltere merkez bankaları, bu eurobondların kur kontrolü üzerinde nasıl bir etki yaratacağı konusunda haklı olarak endişeleniyorlardı. Fraser'ın şapkadan çıkardığı son numara da, gerçekte borçlanan İtalya'daki bir kamu holding kuruluşu olan IRI olduğu halde, kağıt üzerinde borçlanan olarak İtalya devlet karayollarının işletmecisi olan Autostrade'yi göstermesiydi. Borç­lanan IRI olsaydı, ödemeyi yapmadan önce üzerinden vergi öde­ mesi gerekecekti, Autostrade'ninse böyle bir zorunluluğu yoktu.

(City of London bankerleri farklı ülkelerin yasalarını birbiri­ne kırdırmakta öyle ustalaşmışlardı ki anlaşmadan iki yıl sonra Belçikalı vergi müfettişlerini de satış sözleşmelerine son imzayı atmanın bir formaliteden ibaret olduğuna ikna etmeyi başardılar. Böylelikle, imza atmak için ta Lüksemburg'a gitmelerine gerek kalmadan işlerini yürütüyorlar, kutlama yemeklerini de o yıllarda gastronomik açıdan hayli çorak olan Lüksemburg yerine lokan­taların daha kabul edilebilir düzeyde yemekler servis ettiği Brük­sel'de yiyorlardı.)

Yasalar arasında gidip gelerek oynanan bu oyun sayesinde Fra­ser, yüksek faiz getiren, her tür vergiden muaf, üstelik de istenen yerde nakde çevrilebilen cazip bir tahvil icat etmiş oluyordu. Bu, offshore teriminin tam anlamıyla hayata geçmiş haliydi. Otobi­yografisinde şöyle yazıyordu: "İşin sırrı… tahvillerin sahibinin kesinlikle ifşa edilmemesi, faizlerden vergi düşülmemesi ve tahvi­lin  vadesi dolduğunda sorgusuz sualsiz ödemenin yapılmasıydı." Bu tür tahvillere hamiline yazılı tahvil deniyordu; tahvil kimin elindeyse ona aitti, sahibinin kimliği hiçbir yerde kayıtlı değildi ve bu tahvile sahip olduğunuzu hiçbir yere bildirmek zorunda de­ğildiniz. Fraser'ın eurobondları bu açıdan adeta sihirli kağıtlardı. Eurobondlardan önce İsviçre'de saklanan servet pek bir işe yara­mıyordu; şimdiyse o servet her yere taşınabilen, her yerde bozdu­rulabilen ve sahibine vergisiz kazanç sağlayan bu sihirli kağıtları satın alabiliyordu. Hem vergiden kaçıp hem de kar eden bu kağıt­lar, faiz kazandıran 1000'er dolarlık seyahat çekleri gibiydiler.

Yaklaşık elli yıldır City of London'da böyle büyük hacimli bir işlem yapılmamıştı ve az kalsın incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten ötürü her şey suya düşecekti: Tahvillerin basılma­sı için gerekli olan matbaa kalıplarının nasıl oyulduğunu kimse hatırlamıyordu. Neyse ki sonunda işi bilen iki ihtiyar Çek usta bulundu. Geriye bir tek kağıtları banka müdürlerine imzalatmak kalmıştı. Yıllar sonra Spira, o günleri şöyle anlatıyordu: "Brük­sel'de üzerine tutturulan on iki dolmakalemle aynı anda on iki tahvil imzalayabilen bir imza makinesi vardı. Bunun dışında şir­ket, üç dört kişiyi sırf bu kağıtları imzalamaları için bir haftalı­ğına Lüksemburg'a gönderiyordu. Bürokrasinin ne kadar danga­lakça olduğunu sırfbu örnekten anlayabilirsiniz."

Peki Fraser'ın sihirli icadını kimler satın alıyordu? Bu soru­nun cevabını bilmek imkansızdı zira satışların çoğu İsviçreli ban­kerler tarafından yapılıyordu ve onlar da müşterileri konusunda ser verip sır vermiyorlardı. Yine de Fraser'ın bir tahmini vardı: "Bu tahvillerin başlıca alıcıları, çoğu Doğu Avrupa'da, bir kısmı da Latin Amerika'da yaşayan, gerektiğinde bulundukları yerden aceleyle ayrılırken servetlerinin bir kısmını da küçük bir çantada yanlarında taşıyabilmek isteyen kişilerdi. Orta Avrupa'da hayat­ta kalan Yahudi nüfusun önemli bir kısmı hâlâ İsrail'e ve Batı'ya doğru kitlesel bir göç halindeydi. Ayrıca Doğu'ya kaçan devrik Güney Amerika diktatörleri de vardı. Bütün bu insanların para­ları İsviçre'de saklanıyordu."

Daha sonraları tarihçiler, bu tahvillerin müşterileri arasında yolsuzluğa karışmış politikacıların -yani kitapta sözü geçen dev­rik Güney Amerika diktatörlerinin- pek az bir yer tuttuklarını, bu oranın en fazla beşte bir olduğunu söyleyerek Fraser'ın tah­minlerinin abartılı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Halbuki Fraser'ın tahmini, abartılı olmak bir yana, gerçeğin hayli hafifletilmiş halini yansıtmaktadır. Bu devrik diktatörler Güney Amerika'da bulun­muş olabilirler fakat hepsi de Güney Amerikalı liderler değildiler.

1960'lı yılların başında, ikinci Dünya Savaşı'nda Avrupa'yı yağ­malamış, servetlerini İsviçre'ye saklamış ve sonra tabanları yağla­yıp Arjantin'e sıvışmış pek çok kişi hâlâ hayattaydı. Hiç şüphesiz bunların arasında bulunan Nazi savaş suçluları için servetlerinin İsviçre'de öylece yatması ve hiçbir kazanç sağlamaması epey can sıkıcı bir durumdu. Neyse ki Ian Fraser'la adamları imdada yetişmişler, bu servetlerin risksiz ve vergisiz birer kazanç kapısına dönüşmelerini sağlamışlardı.

Tahvil müşterilerinin geriye kalan beşte dördünü ise, bankerlerin "Belçikalı dişçiler" dediği, yüksek gelirleri olan ve vergi kaçırmak isteyen alelade zenginler oluşturuyordu. Bunlar zaten kazançlarının bir kısmını Lüksemburg'daki veya Cenevre'deki bankalara yatırıyorlardı ve karşılarına çıkan bu tatlı yatırım fırsa­tını seve seve değerlendireceklerdi. Fraser için ortada şaşılacak bir şey yoktu. Anılarında "Eric Amca" diye bahsettiği, Warburg'un kıdemli bankerlerinden biri olan Eric Korner, ne zaman müş­terisi olan şirketlerden biri beklenenin üzerinde kar etse, derhal Zürihli bir simsarı arıyordu. Piyasanın geriye kalanı durumdan haberdar olmadan önce Korner bu simsar aracılığıyla şirketin hisselerini satın alıyor, bir yandan müşterisinin zararı pahasına vergisiz kazanç elde ederken, bir yandan da İsviçre'deki servetine servet katıyordu.

Böylelikle Paravatan'a giden tünelin ana hatları ortaya çıkmaya başlamıştı. Sistem şöyle işliyordu: Öncelikle elinize bir miktar para geçmesi gerekiyordu; bunu ister çalmış, ister vergiden kaçırmış, isterseniz de alın teriyle kazanmış olun. Sonra bu parayı saklıyor­dunuz; sonra da harcıyordunuz. O zamana kadar bu üç aşamanın sadece ikisini gerçekleştirmek mümkündü, üçü bir arada olamıyordu. Parayı elde edebilir ve sonra da harcayabilirdiniz ama bu harcamalar dikkatleri üzerinize çekeceği için riskliydi. Parayı elde ettikten sonra saklayabilirdiniz ama bu sefer de servetiniz İsviç­re'de biriktiğiyle kalıyordu, harcayıp tadını çıkaramıyordunuz. Paravatan'la birlikte servetin önündeki engeller kalkıyordu. Pa­ravatan paranızın nereden geldiğiyle ilgilenmiyordu, onunla ne yaptığınızla da ilgilenmiyordu, çalmakta, saklamakta veya harca­ makta özgürdünüz. Eurobondların altında yatan kirli sır buydu. Ve bütün bunlar, iletişim teknolojisindeki gelişmeler -önce telgraf, sonra telefon, ardından teleks ve son olarak da e-posta- sayesinde mümkün olmuştu. Küreselleşme dediğimiz, sınırları ortadan kal­dıran ve her şeyi kolaylaştıran devrimin karanlık yüzü buydu.

Mal varlığını saklama arzusunda haklı olanlar da vardı elbet­te. Fraser'ın da açıkça belirttiği gibi, eurobondların ilk müşterileri arasında Naziler'den kaçırdıklarını İsviçre'ye saklayan Yahudiler de bulunuyordu ve ancak eurobond sayesinde mal varlıkların­dan bir gelir elde edebilmeye başlamışlardı. Sorun, eurobondların sağladığı gizliliğin, taşınabilirliğin ve kolaylığın sadece soykırım­ dan kurtulup Tel Aviv'e kaçan Yahudileri değil; Antwerp'deki dişçileri, Londra borsasında içeriden bilgi sızdıran simsarları ve Buenos Aires'deki Nazileri de cezbetmesiydi. Korkup kaçmakta haklı olan parayla, vergiden kaçırılan para ve halkı soyarak elde edilen para İsviçre'de birbirine karışıyordu. Saklayacak parası olan herkes eurobond alabiliyordu ve kimse bu paranın kaynağını sorgulamıyordu.

Zengin insanların Paravatan'ın büyülü bahçesine açılan kapıyı araladığı an buydu: Londralı kurnaz bankerlerin, yeterince zen­gin olan herkesi kim olduğuna ve nasıl zengin olduğuna bakmak­sızın kabul eden, yasaların işlemediği sanal bir ülkeyi yarattıkları an. Sıradan Belçikalılar gelirleri üzerinden vergi öderken, İsviç­re'de hesap açtıracak kadar zengin olanlar vergi kaçırmakla kal­ mıyor, üzerine bir de kâr ediyorlardı. Doğu Avrupa halkları yerle bir olmuş ülkelerini yeniden inşa etmeye çalışırken, o toprakları yağmalayıp talan eden Naziler hem savaş suçu işleyerek edindik­leri serveti koruyorlar, hem de bundan kazanç sağlıyorlardı.

Göreceğimiz gibi, hem Birinci Dünya'nın vergi hırsızlarına, hem de Üçüncü Dünya'nın kleptokratlarına hizmet ettiği için, Paravatan konusunda bir şey yapmak çok zor. Bu durumu da Ian Fraser'a ve Warburg'un meslektaşlarına borçluyuz.

Yapılan ilk eurobond satışının hacmi 15 milyon dolardı. Fakat nakit paranın ülke sınırları dışına çıkmasının önündeki engel­ler kalkınca, açılan yoldan çok daha fazla para akmaya başladı. l963'ün ikinci yarısında 35 milyon dolarlık eurobond satıldı. 1964'te eurobond pazarının değeri 5l0 milyon dolara ulaşmıştı. 1967'de bu miktar ilk kez bir milyar doları aştı ve bugün euro­ bond pazarı dünyanın en büyük pazarlarından biri durumun­ da. Amerikalı şirketler bile, katı kuralların geçerli olduğu New York'tan çıkıp eurobond satmaya başlamışlardı. Bu arada elbette devlet de bu sıcak para akışını kontrol edebilmek için birtakım tedbirler alıyor, hemen ardından bu tedbirlerin de etrafından dolaşan hamleler bulunuyordu. Neyse ki Hollanda ile ABD ara­sında yapılan bir vergi anlaşması sayesinde, Amerikan şirketleri vergisiz borç almanın yolunu bulmuşlardı: Hollanda Antilleri adı verilen küçük Karayip adalarında, sırf bu amaçla kullanılan özel teşvik fonları oluşturulmuştu.

Peki bu arada Bretton Woods'ta tasarlanan, depoları birbirinden ayrılmış o petrol gemisine ne olmuştu? Geminin depoları arasına özel bir boru hattı döşenmişti ve kaptanın bilgisi veya izni olmadan bu hattan petrol akıyordu. Paranın doğası gereği, gemi benzetmesini daha fazla kullanamayacağız. ABD hükümetinin dayattığı yasalardan ve vergilerden kaçıp yurtdışına saklanan dolarlar hâlâ dolar olma özelliklerini koruyorlardı; yani hala otuz beş tanesi bir ons altın ediyordu. Buradan sonra yaşanan sorunla­rın kaynağında da dolar ile petrol arasındaki önemli bir fark yatı­yordu: Petrolü kullanmazsanız petrol olarak olduğu yerde durur, ne artar ne de azalır. Dolar ise çoğalır. 

Bir doları bankaya koyduğunuzda, banka bu doları bir başka­sına verdiği borcun teminatı olarak kullanır - yani artık ortada birden fazla dolar vardır, sizin dolarınız ve bir başkasının borç aldığı dolar. O başkası da borç aldığı doları başka bir bankaya ya­tırırsa ve o banka da o doları bir başkasına borç verirse, artık or­tada ikiden fazla dolar vardır. Bu böyle sürüp gider. Bu dolarların her biri nominal olarak belli bir miktar altına denk geldiğinden, ABD'nin bu dolarlara karşılık talep edilebilecek altına sahip ol­mak için hiç durmadan altın satın alması gerekir. Ne var ki ABD bunu yapacak olursa, söz konusu altını satın almak için de dolar kullanacağından piyasadaki dolar miktarı artacak, o dolarlara karşılık daha da fazla altın satın almak gereği doğacak ve bu da daha fazla dolar anlamına gelecektir. Bu mantıksız döngünün sistemi çökerteceği aşikardır; kısacası offshore ile başa çıkmak imkansızdır. Offshore, petrol gemisindeki petrolün bir depodan diğerine gizlice akmakla kalmayıp, bunu her yapışında hacminin iki katına çıkması gibidir.

Bunun ne anlama geldiğini tahmin etmiş olabilirsiniz. Yaban­cı devletlerin her 35 dolar karşılığında bir ons altın satın alma hakları vardı, ne var ki altın miktarı aynı kalırken piyasadaki dolar miktarı hiç durmadan artıyordu. Arz ve talebin basit ku­ralları, bize böyle bir durumda karaborsanın ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu söyler. Ne zaman bir diktatörlük, doların kendi para birimi cinsinden karşılığını kontrol etmeye kalkışsa, hemen devletin belirlediği kur dışında kayıt dışı bir döviz alım satım trafiği başlar. Yabancı bir devlet, onsu 35 dolara ABD'den altın satın alıp, aynı altını serbest piyasada eurodolar karşılığında satabilirdi. Elde ettiği eurodolarlarla daha çok altın satın alıp, o altınları da eurodolar karşılığında satarak kâr edebilir, bunu son­suz kereler yapabilirdi. Goldfinger'ın icat ettiğine benzer, fakat ondan çok daha kurnazca ve kârlı bir hileydi bu. Üstelik Goldfin­ger gibi altınları eritip bir Rolls-Royce'un gövdesinde saklayarak yurtdışına kaçırmaya veya 007'yle golf sahalarında kapışmaya da gerek yoktu. Her şey, Washington'ın ne kadar para kaybetme­ye razı olduğuna bağlıydı. Bu hileyi engelleyebilecek tek şeyse, insanların arızalı olduğu çok açık olan bu sistemden kâr etmeyi reddetmeleriydi.

ABD hükümeti, dolar/altın paritesini korumaya çalıştıysa da, doların hareketi üzerine konan her kısıtlama insanları dolarlarını Londra'ya saklamaya daha da fazla teşvik ettiği için, gitgide daha fazla para yurtdışına kaçıyor ve bu da dolar/altın fiyatı üzerinde daha fazla baskı oluşturuyordu. Kaçan dolarlar nereye gidiyorsa bankerler de oraya akın ediyordu. Bugün Amerikan imalatçıları için Çin ne ise, o sıralarda Amerikan bankaları için de İngiltere oydu. City of London'da kurallar Wall Street'tekinden daha es­nek, politikacılar daha hoşgörülüydü; tam da bankaların istediği gibiydi. 1964'te City of London'da on bir ABD bankasının şubesi vardı. 1975'te bu sayı yetmiş sekize çıkmıştı. Bu arada Washing­ton olan bitene engel olamayacağını anlamış ve 35 dolara bir ons altın sözünü de geri almıştı. Bretton Woods'ta alınan tüm tedbir­lerin birer birer ortadan kaldırıldığı süreç böylece başlamış oldu.

Paranın asıl sahibinin kim olduğu sorusu -parayı kazanan kişiler mi, yoksa parayı yaratan ulus mu- cevabını bulmuştu. Londra'daki ve İsviçre'deki misafirperver bankerler sayesinde, eğer paranız varsa, onunla canınızın istediğini yapabiliyordunuz ve diğer devletlerin de size engel olmak için yapabilecekleri hiç­ bir şey yoktu. Engel olmak için yaptıkları her şey, tıpkı patlak bir lastiğin hava kaçırmasını önlemek için onu sıkıştırmak gibi, durumu daha da beter bir hale getiriyordu. Devletler önüne ne engel çıkarırsa çıkarsın, para offshore topraklara akıyordu. İngiltere'nin yaptığı gibi tek bir ülkenin offshore'a göz yumması, diğer bütün ülkelerin çabalarını etkisiz kılıyordu. (Keşke herkes Keynes'i dinleseydi de Bretton Woods'ta uluslararası bir para biri­ mi icat edilseydi; o zaman bütün bunlar olmayacaktı.)

Sınır tanımayan para ile sınırları olan devletler arasındaki ya­rış da böylece başlamış oldu. Eğer kanunlar bir ülkenin sınırla­rından öteye geçemezken para istediği yere akabiliyorsa, paranın sahipleri daima o kanunları koyanlardan bir adım önde olurlar. Boksörlerden birinin ringde kalmak zorunda olduğu; diğerininse istediği zaman ringden inip rakibinin öngöremediği bir taraftan geri çıkabildiği bir boks maçı düşünün. Aklı olanın parasını hangi boksöre koyacağı aşikardır.

Warburg'un başlattığı değişim eurobondlarla sınırlı kalmadı. Eurobondun temelindeki mantık başka her alana da uyarlanabi­ liyordu. Size ve müşterilerinize para kazandırabilecek bir iş tespit ettiğinizde, dünyada o işe ilişkin yasaların en gevşek olduğu yer neresiyse -Liechtenstein, Cook Adaları veya Jersey- orayı merkez üssünüz olarak kullanıyordunuz. Eğer dilediğiniz kadar gevşek yasaları olan hiçbir yer bulamadıysanız, o zaman da güzellikle ya da tehditle yasalarını sizin istediğiniz şekilde değiştirecek bir yer buluyordunuz. Bu şekilde iş yapmanın da babası Warburg'dur; İngiltere Merkez Bankası'na giderek yasaları daha rekabetçi hale getirip vergileri düşürmelerini, aksi takdirde bankasını başka bir yere, örneğin Lüksemburg'a taşıyacağını söylemişti. Sihirli bir değnek gibi etkili olan bu tehditle yasalar değişmiş, hamiline ya­ zılı tahvillerdeki damga vergisi kaldırılmıştı.

Dünyanın bu gelişmeler karşısındaki tepkisi de tahmin edile­ ceği gibi oldu. Zaman zaman ülkeler, offshore dünyasına kaçan işleri yurda dönmeye ikna etmek için girişimlerde bulundular (örneğin ABD, Londra'ya taşınan bankaların kaçmak istedikle­ri yasaları değiştirdi); böyle yaparak da kendilerini Warburg'un bankerlerinin yarattığı korsan offshore dünyaya gitgide daha çok benzettiler. Bir türlü yerinde durmayan parayı ülke sınırları için­ de tutabilmek için vergiler düşürüldü, yasalar gevşetildi, politika­cılar daha bir hoşgörülü oldu. Bunun sebebi çok basitti. Bir yerde istediğinizi yapmanıza izin verilirse, herkes işini oraya taşımaya başlar ve diğer yerler de hiç vakit kaybetmeden aynı şekilde de­ğişmek zorunda kalırlar. Paravatan, daima parası olanların lehine çalışır ve gittiği her yerde kuralları esnetir.

Paravatan'ın ordusu, bayrağı veya sınırları olmayabilir, bir dev­leti devlet yapan özelliklerin hiçbiri Paravatan'da yoktur, fa­kat bir dili vardır: örtmece. Paravatan'ın yasal muhafızları olan avukatlarla ve muhasebecilerle biraz vakit geçiren herkes, yapılan işin yasadışılığı ölçüsünde sırasıyla şu tabirleri duyacaktır: "vergi uyuşmazlığı'', "ikame planlaması", "vergi tarafsızlığı", "komis­yonlar" ve "kolaylaştırıcı ödemeler". Bir süre sonra siz de kendi­nizi bu tabirleri kullanırken bulabilirsiniz.

Peki bu dolambaçlı lafların arkasında yatan para ne kadardır? Bu sorunun cevabına ulaşmak zordur; para görünmezdir, görün­mez kalması için çuvalla para ödenen, hayal güçleri zengin ve son derece zeki bir sürü insan çalışmaktadır. Adeta karanlık madde gibi, sadece etrafındaki görülebilir şeyler üzerinde yarattığı etkiye bakarak incelenebilir.

İsviçre bankacılık sistemini inceleyen Fransız iktisatçı Gabriel Zucman, bir hesaplama yapmaya çalışmıştır. Bankacılıktaki üstü kapalı işlemlerin yarattığı istatistiksel anormallikleri analiz etti­ğinde, 2014 yılında bütün dünyadaki finansal varlıkların yüzde 8'inin vergi cennetlerinde tutulduğu sonucuna varmıştır, bu da 95,5 trilyon dolarda 7,6 trilyona denk gelmektedir. Bu 7,6 trilyon doların yaklaşık üçte biri İsviçre'de, geriye kalanı da Singapur, Hong Kong, Bahamalar, Jersey, Lüksemburg ve diğer vergi cen­netlerindedir. Üstelik bu miktar, offshore dünyasında tutulan sa­nat eserleri, yatlar, gayrimenkuller, mücevherler gibi para dışı mal varlıklarını içermemektedir. Zucman bunların da yaklaşık 2 tril­yon dolar değerinde olduğunu hesaplamıştır. (Bu arada söz konu­su mal varlıkları, İsviçre'de, Hong Kong'da, Bahamalar'da veya diğer yerlerde bulunmak zorunda değildir. Yasal olarak bu vergi cennetlerinde, fiziksel olaraksa başka yerlerde olabilirler. Zaten, şekerleme tutkunu değilseniz, Jersey'de para harcamak isteseniz de satın alabileceğiniz pek bir şey yoktur.)

Zucman, Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde kendisini ziyaret ettiğimde, incelediği anormalliklerin nereden kaynaklan­dığını şöyle açıklamıştı: Ülkeler, yabancı para kendi toprakları­na gelip yatırım yaptığında, örneğin Londra'da ev, New York'ta apartman dairesi veya Fransız Rivierası'nda villa satın aldığında, bunun kayıtlarını düzenli bir şekilde tutar ve bildirirken; ülkeyi terk eden paradan söz etmeyi pek sevmezler. Bu yüzden de bir ülkeye giren para ile o ülkeden çıkan para arasında bir tutarsızlık olduğu görülür. "Bu rakamlara bakacak olursak, gezegenimiz net borç içindedir. Finansal olarak eksidedir, ki küresel düzeyde böy­le bir şeyin olması mümkün değildir," diyor Zucman. Dünyadaki tüm ülkelere giren para ile çıkan parayı bir hesap tablosuna gir­diğinizde, iki taraftaki toplamların birbirini tutması gerekir zira bir ülkeye giren para, muhakkak ki başka bir ülkeden çıkan pa­radır. Gelgelelim hesap tutmaz. Sanki ülkelerin dış yatırımlarını yazdığınız listede bir satır eksiktir; iki sütunun birbirine eşitlen­mesi için listeye bir ülke daha eklemek gerekmektedir. Aradığı­mız ülke alfabetik sırada Paraguay ile Peru arasında bir yerlerde olabilir pekala.

Paravatan'ın haritasını çıkarmaya çalışan tek kişi Zucman de­ğil. Amerikalı bir iktisatçı olan James Henry'nin hesaplamalarına göre, Paravatan'ın gizlediği miktar çok daha yüksek: 2010 yılında 21 trilyon dolarla 32 trilyon dolar arasında olduğunu düşünüyor. Konuyla ilgili 2012 yılında kaleme aldığı bir çalışmada, bunun ne kadar çetrefilli bir hesaplama olduğunu tarif etmek için, astrono­mik benzetmeler kullanmış: "Ölçmeye çalıştığımız bu yeraltı sis­temi, astrofiziksel bir kara deliğe eşit. Tıpkı kara delikler gibi, bu sistemin de kelimenin tam anlamıyla görünmez olduğunu söyle­yebiliriz. İncelemek amacıyla ona biraz fazla yaklaşanları yutma tehlikesi var." Henry, Paravatanlıları da şöyle tarif etmiş: "Top­lumun en iyi korunan çıkar gruplarından biriyle karşı karşıyayız. Dünyanın en zengin ve güçlü insanlarından oluşan bir çıkar gru­bu, haliyle, dünyanın en zengin ve en güçlü çıkar grubudur."

Paravatan, farklı ulusları farklı biçimlerde etkiliyor. Offshore cennetindeki nakit paranın çoğu, Kuzey Amerika ve Avrupa'daki zengin ülkelerin varlıklı vatandaşlarına ait. Ancak bu miktar, söz konusu ülkelerin ulusal zenginliğinin görece küçük bir kısmını oluşturuyor. Zucman'ın tahminlerine göre, ABD'nin ulusal zenginliğinin yalnızca yüzde 4'ü offshore hesaplarda; Batı Avrupa içinse bu oran yaklaşık yüzde 10. Öte yandan Rusya'nın servetinin yüzde 52'si, devlet elinin uzanamadığı offshore cennetlerinde. Afrika'nın tamamı için bu oran yüzde 30 iken Körfez ülkeleri için yüzde 57 gibi inanılmaz bir rakam çıkıyor. Zucman bu durumu şöyle açıklıyor: "Gelişmekte olan ve demokratik olmayan ülkeler­ deki oligarklar için servetlerini gizlemek çok kolay. Çaldıklarını gizlemek bu kadar kolayken, eylemlerini denetleyen bir kurum da olmadığı için, ülkelerini soyup soğana çevirmelerinin önünde hiçbir engel kalmıyor.''

İşte Paravatan'ın ortaya çıkış hikayesi bu. Başını ezmek için alınan bütün tedbir!ere rağmen büyümeyi ve dünyanın dört bir yanını sarmayı başarmış durumda. 


Kaynak: Oliver Bullough, Paravatan/Moneyland, Neden Dünyayı Hırsızlar ve Dolandırıcılar Yönetiyor ve Onlardan Nasıl Geri Alırız? Çev. Ayşegül Çetin, Domingo Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2020, İstanbul, ss. 36-62

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...