Günah Keçisi Yaratma Psikolojisi - Charlie Campbell
"Hiçbir şey zekayı günah keçisi arayışi kadar felç etmemiştir."
Theodore Zeldin, İnsanlığın Mahrem Tarihi
Neden suçlama dürtüsüne sahip olduğumuzla ilgili pek çok teori vardır fakat bu konuda emin olabildiğimiz tek şey bunun varlığımızın ayrılmaz bir parçası olduğudur. Eskiden günah keçisini ilahi bir cezalandırma korkusunu bertaraf etmek için kullanıyorduk, bugünse büyük ölçūde kendimize katlanabilmek için yaratıyoruz. Bireyler olarak, yaşamımıza anlam katacak ve kendimize dair kavrayışımızla örtüşecek hikâyeler kurguluyoruz. Genellikle hatıralarımızı da buna göre şekillendiriyoruz. Tabii ki bazılarını saklıyor, uyuşmayanları, psikologların doğrulama önyargısı dedikleri şeyi kanıtlayarak görmezden geliyoruz. Beynimiz, duygularımızın bize yapmamızı söylediği şeylere birtakım açıklamalar ve bahaneler üretiyor. Bu sayede kendimizi hâlâ akılcı varlıklar olarak görebiliyoruz. Fakat bizler, düşünürlerin ve deneylerin de gösterdiği üzere pek de rasyonel varlıklar değiliz.
Bizler kendimizi özel hissettiren bencil önyargılara sahibiz. Bu sayede yenilgilerimizin hesabını verebiliyor ve değerli olduğumuz duygusunu koruyabiliyoruz. Zekâdan dürüstlüğe kadar melekelerimize her sekilde gereğinden fazla değer veriyoruz. Araştırmalar göstermiştir ki herkes kendini diğerlerinden daha iyi bir şoför olarak görmekte. Aynı şekilde, hepimiz diğerlerinden daha hassas, daha sadık olduğumuzu ve daha gelişmiş bir mizah anlayışımız olduğunu düşünmeye yatkınız. (Psikolog Adrian Furnham'a göre bu durum Özellikle kendi zekâ düzeyini olduğundan 5 puan daha fazla gören erkekler arasında çok yaygındır. Avustralyalılar da aynı özgüven patlamasından muzdaripler. % 86'sı iş performanslarını ortalamanın üstünde olarak tanımlar.) Hepimiz muhteşem şoförler olsak hiç kaza olmaması gerekirdi. Hepimiz, Garrison Keillor'un yarattığı Lake Wobegon'da yaşayanlar gibi ortalamanın üstünde olamayız. Matematik ve doğa kuralları bazılarımızın da ortalamanın altında olmasını gerektirir. Ama hepimiz özel olduğumuza, bir şekilde başkalarından farklı olduğumuza inanmaya eğilimliyizdir. Bana bir şey olmaz inancı bizi risk almaya iter.
Kendini kandırma kapasitemiz göz önüne alındığında, sürekli suçlayacak birilerini aramamız çok da şaşırtıcı olmamalı. Yükleme Teorisi bizlerin herhangi bir olay karşısında acil olarak bir neden bulmaya ihtiyaç duyduğumuzu söyler. Bu da bizi bir an önce sonuca ulaşmaya ve başkalarını mesul tutmaya itmektedir. Kısacası içinde bulunduğumuz kötü durum bizim suçumuz olamaz. Başkaları yüzünden başarısızlığa uğrarız, ortalamanın altında olanlar bizi yerimizden ederler. Başarılı olduğumuz takdirdeyse bu tamamen kendi kabiliyetlerimiz sayesindedir. (Başkalarının başanlarını da sıklıkla şans olarak değerlendiririz.)
Suçlama kabiliyetimizi çok küçük yaşlarda ediniriz. Küçük çocuklar mutsuzluklarını hıçkıra hıçkıra ağlayarak gösterir. Bu şekilde yetişkinlere bir şeylerin yanlış olduğunu hızlıca anlatmış olurlar. Böylelikle, kendi hareketleri sonucunda yetişkinlerin yaptırımlarıyla karşılaşma ihtimaliyle de yüzleşirler ve ivedilikle sorumluluğu bir başkasına paslarlar, dili bu doğrultuda kullanmayı da çabucak öğrenirler. “Önce o başlattı” hayatın en tanıdık nakaratlarındandır. Yetişkinliğe doğru yol aldıkça bu mekanizmadan kurtulmamız gerekirken, onu daha da çok kullanmaya başlarız.
Günlük hayatta, bilişsel uyumsuzluğu azaltmak için suçlarız. Bu, iki birbirine zıt fikri aynı anda savunduğumuzda ortaya çıkan gerilim halidir. (Platon'a göre, arzularımız mantıkla çeliştiğinde ruhta bir hastalık ortaya çıkar ki bilişsel uyumsuzluktan çok da farklı değildir bu.) Hepimizin iyi kalpli insanlar olduğumuza dair bir içgörüsü vardır ve bunun aksini gösteren en ufak bir delil canımızı acıtır ve bizi müthiş rahatsız eder. Biz de bu duyguyu çeşitli şekillerde azaltırız. Eğer kötü davrandığımızı fark etmişsek, kendimizi "içkidendir" diyerek avuturuz. "Kendimde değildim" de diyebiliriz. Ya da doğrudan başkalarını suçlayabiliriz. Sona ermekte olan bir ilişkide, eşler genellikle mutsuzlukları için birbirlerini suçlarlar. Bir aldatma olayında, aldatılan kişi genellikle partneriyle ilişkiye giren diğer kadın/adamı suçlar. Böylelikle ilişkilerini sürdürebilme olanağı tanır, en azından görünüşte. Acımızı kişileştirmeyi severiz. Acımızı temsil edecek bir kişi ararız. Böylelikle, bu kişiler hayatımızda olurlarsa (karşılıksız aşk durumlarında) veya olmazlarsa (günah keçisi olarak), her şeyin daha iyi olacağına inanabiliriz. Halbuki bu gerçekte çok daha karmaşıktır.
Eninde sonunda, acı çekmediklerine inandığımız kişilerden günah keçileri yaratırız, onları canavarlaştırırız ve nefret edilmelerini kolaylaştırırız. Bu insanların bizden daha aşağı oldukları fikrini benimseriz. Buradan da yapılanların onlara müstahak olduğu sonucu çıkar. Bize denk düşünce, duygu ve değer kapasitesine sahip olmadıklarına inanırız ve onlara bu doğrultuda muamele ederiz. Bunu bilinçli de yapsak bilinçsiz de yapsak sonuç aynıdır.
Bu mekanizmayı nasıl doğuştan geliştirdiğimizi görmek için Jung'un kuramına başvurabiliriz. Jung bu günlerde pek rağbet görmüyor olabilir ama fikirleri oldukça ilginçtir ve günah keçisiyle bağlantılıdır. O, hepimizin bir gölge arketipini paylaştığımıza inanıyordu: Kendimizle ilgili kabul etmediğimiz her şeyin kişileştiği, doğuştan getirdiğimiz psişik bir yapı. Bu, düşmanın arketipidir ve doğuştan bizimledir. Çocukken annelerimizi neşeyle selamlarken, bir yabancıyla karşılaşınca korku ve endişeyle geri çekiliriz. Gölgenin varlığını reddederiz, Bunun yerine onun özelliklerini başkalarına yansıtarak kendi iyilik duygumuzu korumuş oluruz. Jung gölgenin çeşitli katmanları olduğuna inanırdı. En üstteki en kişiye özgü olanıydı, kişinin bastırdığı niteliklerdi. Fakat en altta kolektif bir katman vardı. İşte kitlesel günah keçisi yaratma durumlarında da başarıyla istismar edilen bu katmandır. Kendi gölgemizin farkına vardıkça, onu başkalarına yansıtma ihtimalimiz de düşecektir.
Sonuç
“Kişinin burnunun dibinde olanı görmesi sürekli bir mücadele gerektirir.”
George Orwell
Tüm bunlardan çıkarılabilecek tek gerçek sonuç günah keçisi yaratmanın işe yaramadığıdır. Her seferinde problemi çözmektense onun üstünů örtmekle sınırlı kalır; parçalanmakta olan sepete odaklanmaktansa içindeki çürük elmalara takılır ve sonuçta bir azınlık grup çok sert muameleye uğrar. En iyi ihtimalle problemi geçici olarak küçültebilir ama sorunun asıl kökleri dipte kalır.
Belki de bir tür arınma ritüeline, kendimizi affedebilmeye ve felaketten sonra hayatlarımıza devam edebilmeye ihtiyaç duymaktayız ama bunun yolu kesinlikle bu olamaz. Günah keçisi, kurtulmak istediğimiz ve toplumun çok korktuğu bir parçamızın sembolüdür. (Cadılar şehveti, Yahudiler açgözlülüğü, Katharlar da dini özgürlüğü temsil etti.) Fakat bir kişiyi ortadan kaldırmak, içimizdeki o kusuru ortadan kaldırmaz.
Ayrıca süreçte bariz bir uyuşmazlık söz konusu. Günah keçileri toplumları sarsacak kadar büyük bir güce sahip olsalardı ve her an bir felaket yaratabilselerdi, şüphesiz uzlaşılabilir olurlar hatta belki de onlara yaltaklanılırdı. Sonuçta, bir yöneticinin yapamadığı şeylere kâdirdirler. Hatta belki de yöneticilerimizi bu günah keçileri arasından seçmemiz gerekirdi, tabii özünde kötü olmadıkları müddetçe. Ironik bir şekilde günah keçilerine en çok benzeyen figürler kahramanlardır: Her ikisi de kendini çoğunluk için kurban eder. Kahraman, herhangi bir kişisel çıkarı olmadan çevresindekilerin yararı için risk alır ve kendini feda eder. Günah keçisi bunun sadece gönülsüz bir versiyonu değil midir? "Normal" toplumun, problemlerini çözmek için gerekli gördüğü ve aradığı bir figür.
Peki, günah keçilerini suçlamayacağız da kimi suçlayacağız? Tabii ki birçok şey için kendimizi. Ama her şey için değil. Gerçi mevcut Carlisle Piskoposu bunu tersinden yorumlamıştır: Britanya'da 2007 senesinde yaşanan yoğun sel baskınlarını, ahlaki bozulmaya ve hükümetin eşcinsellik yanlısı politikalarına bağlamıştır. Aynı eğilim, Amerika'da televizyon programlarıyla misyonerlik yapan Pat Robertson'un beyanlarına yansımıştır. Bu zat, 2010 yılındaki Haiti depreminin ardından, adalıları yüzyıllar önce Şeytan’la sözleşme yapmakla itham etmiştir. Elbette pek çok kişi onun sözlerine kulak asmamış ama bir kesim de inanmıştır. Bu durum, tamamen çılgın, aslında başka her koşulda görmezden gelinebilecek kişileri felaketlerden sonra dinlemeye gönüllü olduğumuzu ispatlamıştır.
Böylece aptallık mevzusuna geri dönüyoruz. Gerçek şudur ki, yeryüzünün en akıllı yaratıkları olmakla gururlanan bizler, ne kendimizi ne de çevremizdeki dünyayı tam olarak anlayabilecek ölçüde zekiyiz. Bu olgu en çok başkalarını suçladığımız zaman açığa çıkar.
Kapanışı özellikle talihsiz sayılabilecek bir günah keçisinin hikayesiyle yapmak istiyorum. 1666’da Büyük Londra Yangını bütün şehrin üzerinden geçmişti. 13.000'den fazla ev yanmış, St. Paul dahil olmak üzere seksen yedi kilise ve daha pek çok önemli yapı kül olmuştu. Anlatılanlara göre alevler ilk olarak 2 Eylül Pazar günü sabah erken saatlerde Thomas Farriner’in Pudding Sokağı'ndaki fırınından yükseldi. Belediye Başkanı Sir Thomas Bloodworth "Bir kadın işeyerek söndürebilir," yorumunda bulunup, evleri yıkmayı ve yangın emniyet şeritleri oluşturmayı reddetti. Şiddetli rüzgârla körüklenen alevler, kimin suçlanacağı dedikodularıyla beraber yayıldı. Şüpheler Katolikler üzerinde yoğunlaştı, şehrin başına daha başka felaketler getirmek üzere Fransa ordusunun ve Hollandalı göçmenlerin yürüyüşe geçtiğine dair söylentiler dolaşmaya başladı.
Yirmilerinin ortasında bir Fransız saatçi çırağı olan Robert Hubert, Romford'ta ülkeden kaçtığı şüphesiyle tutuklandı. Yangından sonra çok sert muamelelere maruz kalan çok sayıda yabancıdan biriydi. Fakat bir çırpıda kundakçı olduğunu itiraf etti. Önce, Kral'ın Westminster’daki sarayına yakın bir yere bir alev topu fırlattığını söyledi, ardından hikâyesini değiştirdi ve bir yığın günahını itiraf etti; Papa'nın ajanı olduğunu, Fransızlarla işbirliği yaptığını, alev topunu 5 sterlinden az bir paraya fırının penceresinden içeri attığını söyledi.
Hikâyesiyle ve akıl sağlığıyla ilgili birçok tutarsızlık ve şüphe olmasına rağmen Hubert suçlu bulundu ve ekim ayı ortasında Tyburn'da asıldı Bir Huguenot olarak doğmuş olmasına rağmen bir Katolik olarak öldü, son ayinler yapıldı. Lord Clarendon bu olayın ardından "Ne yargıçlar ne de davada bulunanlar onun suçlu olduğuna inanmıştı. O sadece hayattan usanmış, aklı yerinde olmayan zavallı bir adamdı ve bu yolu seçti," diye yazmıştı. Aslında, sonradan Hubert'in yangın çıktığı sırada Londra'da bile olmadığı ortaya çıkmış, İngiltere'ye 4 Eylül'de geldiği öğrenilmiştir. Geminin kaptanı onun masumiyetini kanıtlamıştır.
Pudding Sokağı yakınlarında, yangınla ilgili bir anit dikilmiş ve 1668’de anıta Şu sözler eklenmiştir:
Tanrı'nın izin vermesiyle, bu Protestan şehri cehenneme dönüştü... Şehrin en korkunç yangın başladı ve Katolik hiziplerin hainliği ve garezi yüzünden devam etti. Böylesi bir dehşet yaratan Katolik öfkesi henüz sönmedi..
Bu yazı l830'a kadar anıt üstünde kaldı.
Kaynak: Charlie Campbell, Günah Keçisi, Başkalarını Suçlamanın Tarihi, Çev. Gizem Kastamonulu, İthaki Yayınları, 1. Baskı, Mart 2020 İstanbul, ss.
No comments:
Post a Comment