Neden Ateizm'den Döndüm? - C. S. Lewis
İnsan Doğasının ya da Doğru ile Yanlışın yasası, insan davranışıyla ilgili gerçeklerin üzerindedir. Bu tür gerçeklerin ötesinde, bizim keşfettiğimiz ama uyumamız gerektiğini bildiğimiz hakiki bir yasa vardır.
İnsanlar ilk düşünmeye başladıkları andan itibaren evrenin gerçekte ne olduğunu ve nasıl var olduğunu merak etmiştir. Bu konuda iki temel görüş vardır. Birincisi maddeci görüştür. Bu görüşe sahip insanlar, madde ve uzayın daima var olduğuna inanır ama kimse nedenini bilmez. Belirli sabit hareketleri olan madde öylesine varolmuş ve bizim gibi düşünebilen canlıları var etmiştir. Binde bir olasılıkla güneşimize bir şey çarpmış ve bundan gezegenler oluşmuş, binde bir olasılıkla yaşam için gerekli olan kimyasallar türemiş ve bu gezegenlerden birinde doğru ısının meydana gelmesiyle dünyada yaşam başlamıştır. Yine uzun bir olasılıklar zincirinden sonra bizim gibi canlılar ortaya çıkıvermiştir.
Diğer görüş ise dinsel görüştür. Bu görüşe sahip olanlar, evrenin ardında bildiğimiz hiçbir şeye benzemeyen bir aklın bulunduğunu öne sürerler. Bu akıl bilinçlidir, amaçları ve tercihleri vardır. Dinsel görüşe göre, bu akıl evreni yaratmış, bunu kısmen bizim bilmediğimiz amaçlarla kısmen de kendisine benzeyen akıllar yaratmak için yapmıştır. Bu görüşlerden birinin uzun süre önce revaçta olduğunu, ama artık yerini diğerine bıraktığını sanmayın lütfen. Nerede düşünen insanlar varsa orada iki görüş de var olmuştur. Şunu da dikkate alın. Hangi görüşün doğru olduğunu bilimle bulamazsınız. Bilim deneylerle iş görür, varlıkların davranışlarını inceler. Bir kişi ne kadar bilimsel ise, bilimin işlevi konusunda bana o kadar katılacaktır. Bu işlevin ne kadar yararlı ve gerekli olduğuna da hiç kuşku yoktur. Ancak evrenin neden var olduğu ve bilimin gözlemlediği şeylerin ardında -,başka bir şeyin olup olmadığı- bilimsel bir soru değildir. Neticede bu bir sağduyu sorunudur. Bilimin evrendeki her şeyi çözmüş ve yetkinliğe ermiş olduğu söylenemez. Neden evren var? Neden varlığı devam ediyor? Ne anlamı var? gibi soruların yanıtlanmamış olduğu açık değil mi?
Evrenin tümünde dışsal gözleme bağlı kalmadan hakkında daha fazla şey öğrenebileceğimiz tek bir şey var. Bu da insandır. Biz sadece insanları gözlemlemekle kalmıyoruz, bizler insanız! Bu açıdan bakıldığında ilk elden edinilen bilgiye sahibiz. Aynen nedenle, insanlar tarafından yapılmamış, uyulması gerektiğini bildikleri ve unutamadıkları ahlaksal bir yasanın denetimi altında olduklarını biliyoruz.
Gözlemler/bilim yalnızca bizim neler yaptığımızı gösterir, oysa ahlaksal yasa “yapmamız gerekenlerle” ilgilidir. Aynı şekilde, taşlar ve havayla ilgili gözlemlediğimiz gerçeklerin ötesinde ya da üzerinde başka şeyler varsa, dışardan inceleyerek bunları asla keşfedemeyiz.
O halde soruyu şöyle konumlandıralım: Evren öylesine, nedensizce mi var olmuş yoksa ardında bir güç mü var? Böyle bir güç varsa, gözlemlenen gerçeklerden biri değil, onları var eden gerçeklik olacak, gözlem yoluyla da bulunamayacaktır. Ötede bir şey olup olmadığını bulabilmemizin tek bir yolu var, o da bizim durumumuzdur.
Başka bir açıdan bakalım. Evrenin ötesinde kontrol edici bir güç varsa, kendisini bize evrenin içindeki gerçeklerden biri olarak gösteremez. Bir evin mimarı, o evin duvarı, merdiveni ya da şöminesi olamaz. O’nun kendisini göstermesini umabileceğimiz tek yer, bizi belli bir şekilde davranmaya yönlendiren içsel bir etki ya da buyruktur.
Elimizde sadece evreni yönlendiren, bizi doğru davranmaya sevk eden, kendimizi sorumlu hissetmemizi sağlayan, yanlış yaptığımızda da rahat vermeyen bir yasa var. İşte bunun bildiğimiz hiçbir şeye benzemeyen bir akıl olduğunu varsaymamız gerekir, çünkü neticede bildiğimiz tek şey maddedir ve maddenin talimat vereceğini düşünemeyiz.
Dinsel görüşle ilgili şunları da ilave etmeliyim. Yaşam Gücü Felsefesi, Yaratıcı Evrim ya da Gelişen Evrim görüşlerinden de söz etmeliyim. Bu konulardaki en zekice açıklamalar Bernard Shaw’un ama en derin olanları Bergson’un eserlerinde bulunur. Bu görüşe sahip olanlar, bu gezegendeki yaşamın, en basit canlılardan insana kadar küçük değişikliklerle evrimleştiğini öne sürerler. Bunuda Yaşam Gücünün “gayretine” ve “amaçlılığına” bağlarlar. İnsanlar böyle bir görüşü öne sürdüklerinde onlara Yaşam Gücü’yle kastettikleri şeyin aklı olup olmadığını sormalıyız. Eğer aklı varsa, yaşamı var eden ve yetkinliğe erdiren gerçekten de Tanrı’dır ve görüşleri dinsel görüşe benzerdir. Eğer aklı yoksa, o zaman akılsız bir şeyin “gayret” ve “amaçlılık”gösterdiğini söylemenin ne anlamı olduğunu sorarız. Bu onların görüşleri için ölümcül bir darbedir. İnsanların Yaratıcı Evrimi bu denli çekici bulmalarının nedeni, onlara Tanrı’nın varlığına inanmanın hoş olmayan sonuçlarını düşünmeden duygusal rahatlığını tattırmasıdır. Güneşli bir günde kendinizi sağlıklı hissediyorsanız ve bütün evrenin atomların mekanik dansından oluştuğuna inanmak istemiyorsanız, bu gizemli Gücün yüzlerce yıl boyunca etkin olduğunu ve sizi doruğunda taşıdığını hayal edebilmek size iyi gelir. Öte yandan, tatsız bir işle uğraşıyorsanız, sadece kör bir kuvvet olan, ahlakı ya da aklı bulunmayan Yaşam Gücü, çocukken öğrendiğimiz sıkıntı verici Tanrı gibi işimize karışmayacaktır. Yaşam Gücü, ehlileştirilmiş bir Tanrı gibidir. İstediğinizde düğmesine basıp açarsanız sizi rahatsız etmez. Böylece dinin bütün tatlarına hiçbir bedel ödemeden sahip olursunuz. Yaşam Gücü hayalgücünü bu dünyada görülen en büyük başarısı mı?
Maddesel evrenin ötesinde birisinin ya da bir şeyin bizi Ahlak Yasası aracılığıyla etkilediği bir gerçektir. Bu noktaya vardığımda bazılarınız rahatsızlık duymuş olabilirsiniz. Yeni bir şey söylediğimi düşündüğünüz sürece beni dinlemeye hazırdınız. Ama altından sadece “din” çıkacaksa, dünya zaten bunu daha önce üzerinizde denemiş ve sizi zaman kaybına uğratmıştır. Eğer kendini böyle hisseden kimse varsa, ona üç şey söylemek isterim:
Birincisi, zaman kaybıyla ilgilidir. Zamanı geriye alabileceğinizi, aslında zaten saat yanlışsa, bunu yapmanın en anlamlı eylem olacağını söylesem, şaka yaptığımı mı düşünürsünüz? Hepimiz ilerleme isteriz. Ancak ilerleme, bulunmak istediğiniz yere yaklaşmaktır. Oysa eğer yanlış bir sapağa döndüyseniz, ileri gitmek sizi oraya yaklaştırmayacaktır. Eğer yanlış yoldaysanız, ilerleme dönüp doğru yola girmek demektir. Bu durumda en erken dönen de en ilerici kişidir. Matematikle uğraşırken hepimiz bunu görmüşüzdür. Yanlış bir toplama yaptığımda, bunu ne kadar kısa zamanda kabullenip dönersem o kadar hızlı bir şekilde yeniden başlayabilirim. Kalın kafalı olup da yanlışı kabullenmeyi reddetmenin hiçbir ilerici yanı yoktur. Dünyanın şu anki haline baktığımızda insanlığın büyük bir hata yaptığı açıktır: yanlış yoldayız. Eğer durum buysa geri dönmeliyiz.
İkinci olarak bunun ardından tam olarak din çıktığını söyleyemeyiz. Biz yalnızca Ahlak Yasasının ardındaki Bir Şeye ya da Bir Kişiye değindik. Bu Kişi hakkında kendi çapımızda öğrendiklerimiz oldukça şaşırtıcıdır. Şöyle ki, elimizde iki tür kanıt var. Birincisi O’nun var ettiği evrendir. Eğer elimizdeki tek ipucu bu olsaydı, O’nun büyük bir sanatçı olduğu sonucuna varırdık (evren çok güzel bir yerdir), ama aynı zamanda çok merhametsizdir ve insana düşmandır (evren çok tehlikeli ve korkutucu bir yerdir). İkinci kanıt, aklımıza yerleştirdiği Ahlak Yasasıdır. Bu kanıt ötekinden daha iyidir, çünkü birinci elden edindiğimiz bir bilgidir. Evrene kıyasla Ahlak Yasasına bakılarak Tanrı hakkında daha çok şey öğrenmek mümkündür. Tıpkı bir kişinin yaptığı eve bakmak yerine onun konuşmasını dinlemek gibidir bu. İkinci kanıta bakarak, evrenin ardındaki Varlığın doğru davranışlarla -adalet, özveri, cesaret, iyi niyet, dürüstlük ve doğruluk - çok fazla ilgili olduğunu görüyoruz. Bu anlamda dinlerin “Tanrı iyidir” açıklamasına katılıyoruz. Ahlak Yasasında, Tanrı’nın iyiliğini yumuşak, hoşgörülü ve sıcakkanlı anlamına getirecek şekilde yorumlamamız için herhangi bir neden yoktur. Ahlak Yasasında hoşgörü yoktur. Çelik gibi katıdır bu yasa. Doğru şeyi yapmamızı söyler ama bunun ne kadar acı verici, tehlikeli ya da zor olduğuna bakmaz. Eğer Tanrı Ahlak Yasasına benziyorsa yumuşak değildir. Bu noktada “iyi Tanrı’nın” bağışlayabilen bir Tanrı olduğunu söylememizin faydası olmaz. Yalnızca bir Kişi/Tanrı başkasını bağışlayabilir. Henüz kişisel Tanrı’ya gelmedik. Ahlak Yasasının ardındaki güçten, her şeyden çok bir tür Aklı andıran güçten söz ediyoruz şimdilik. Bu güç hiç de bir Kişiye benzemeyebilir. Eğer kişilikten yoksun, saf akılsa bu varlık, size hoşgörü göstermesini, affetmesini beklemek anlamsız olur. Hatta bir çarpım işlemini yanlış yaptığınızda, Çarpım Tablosunun sizi affetmesini beklemek kadar anlamsız olur bu. Sonuçta sizi yanlış bir yanıt beklemektedir. Böyle bir Tanrı -kişiliği olmayan mutlak iyilik- varsa O’ndan hoşlanmadığınızı veya kafayı O’na takmayacağınızı söylemek de faydasız olacaktır. İşin doğrusu şu ki, bir parçanız O’nun yanındadır; insan açgözlülüğünü, hilekarlığını ve sömürüsünü onaylamamaktadır. Sizin için bir istisna yapmasını, o yanlış davranışı bu kez görmezden gelmesini isteyebilirsiniz. ancak içinizde şunu bilirsiniz: Dünyanın ardındaki bu Güç, o yanlış davranıştan mutlak bir hoşnutsuzluk duymuyorsa, o zaman gerçekten iyi olamaz. mutlak iyilik diye bir şey varsa, O’nun yaptığımız bir çok yanlıştan nefret etmesi gerekir. İçinde bulunduğumuz korkunç ikilem işte böyle bir şeydir! Evren mutlak bir iyiliğin yönetimi altındaysa, bütün gayretimiz uzun vadede umutsuzdur. O zaman bu iyiliği her gün yeniden düşman ediniyoruz, yarınların daha iyi olacağını umut edemeyiz. Ama gel gör ki ne O’nunla yapabiliyoruz ne de O’nsuz! Tanrı hem tek çarenin hem de müthiş bir korkunun kaynağıdır. Hem en çok ihtiyaç duyduğumuz hem de en çok saklanmak istediğimiz kişidir. O bizim tek müttefikimizdir ama biz O’nun düşmanları haline gelmişiz. Bazı kişiler mutlak iyilikle gözgöze gelmenin çok zevkli olacağını hayal eder. Tekrar düşünseler, iyi ederler. Sadece dinle oyun oynuyorlar. İyilik ya büyük bir güvence ya da büyük bir tehlikedir. O’na nasıl bir karşılık verdiğimize bağlıdır her şey. Ve biz yanlış karşılığı verdik.
Şimdi üçüncü noktaya gelelim. Tanrı/din insanlara tövbe etmelerini söyler ve bağışlanacakları vaadinde bulunur. Dolayısıyla tövbe ve bağışlanmayı gerektirecek hiçbir yanlışları olmadığını düşünen insanlarla ilgili olarak söyleyecek bir şeyi yoktur. Yalnızca gerçek bir Ahlak Yasası olduğunu, bu yasanın ardından bir Güç bulunduğunu, yasayı çiğnediğinizi ve kendinizi o Gücün karşısına aldığınızı fark ettiğinizde, işte tam o noktada Tanrı/din konuşmaya başlar. Hasta olduğunuzu bildiğinizde doktoru dinlersiniz. Durumunuzun çaresiz olduğunu gördüğünüzde, Tanrı’nın neden söz ettiğini anlamaya başlarsınız. Nasıl olup da iyiliği hem sevip hem de ondan nefret ettiğimizi açıklar bize. Bunlar çok korkutucu gerçeklerdir. Keşke daha hoş şeyler söylemek mümkün olsaydı. Ama doğru olduğunu düşündüğüm şeyleri söylemeliyim. Elbette dinin uzun vadede müthiş bir çare olduğuna katılıyorum. Ancak çare ile başlamıyor bu yol, tarifini yaptığım umutsuzlukla başlıyor. O umutsuzluğu tatmadan çareye geçilemez. İnanç söz konusu olduğunda, savaşta ve başka şeylerde olduğu gibi çarenin peşine düşmek gerekir. Eğer gerçeği arıyorsanız, sonunda çareyi bulursunuz. Ama çareyi arıyorsanız, ne çareyi ne de gerçeği bulursunuz. O zaman elinizde sadece boş iyi niyet, sadece köpük ve çaresizlik kalır.
***
Ateist olduğum dönemde, insanlığın en önemli sorusu konusunda insanların yanıldıklarını dair kendimi daima ikna etmeye çalışırdım. Hıristiyanlığı benimsedikten sonra daha liberal bir görüş sahibi olabildim.
İnsanlığın ilk büyük ayrımı Tanrı’ya ya da ilahlara inanan çoğunlukla inanmayan azınlık arasındadır. Bu noktada Hristiyanlık çoğunlukla beraberdir. Yani Batılı materyalistlerin değil eski Greklerin ve Romalıların, çağımızdaki vahşi oymakların, Stoacıların, Platocuların, Hinduların ve Müslümanların yanındadır.
Şimdi de en sonraki ayrıma bakalım. Tanrı’ya inanan insanların tümü, inandıkları Tanrı türüne göre çeşitli sınıflara ayrılır. Bu konuda iki farklı düşünce vardır. Birincisi, Tanrı’nın iyiliğin ve kötülüğün ötesinde olduğu düşünülür. Bu kişiler, bilgeliğe ne kadar erişirsek, bir şeyi iyi ya da kötü olarak niteleme eyleminin o kadar azaldığını öne sürerler. Üstelik bilgelik geliştikçe, bir şeyin kötü yönleri de iyi yönleri de daha net görülebilmekte, aslında hiçbir şeyin farklı olmadığı anlaşılmaktadır. Sonuç olarak bu kişiler, ilahi bakış açısına yaklaştıkça, iyi kötü ayrımının tümüyle ortadan kalktığını düşünmektedirler.
Bu görüş karşısında Tanrı’nın iyi ve doğru olduğu görüşü vardır. Yani Tanrı taraf tutmakta, sevgiyi sevmekte, nefretten nefret etmekte, belli bir davranışı tercih edip diğerinden kaçınmamızı istemektedir. Bu iki görüşten ilki - Tanrı’yı iyiliğin ve kötülüğün ötesinde gören görüş - Panteizmdir. Prusyalı düşünür Hegel’in ve Hinduların görüşüdür bu. Yahudiler, Müslümanlar ve Hristiyanlar ise ikinci görüştedir.
Panteistlere göre Tanrı’nın evreni hareket ettirmesi, sizin bedeninizi hareket ettirmenize benzer. Evren Tanrı’dır; evren var olmasaydı Tanrı da var olamazdı. Evrende gördüğünüz her şey Tanrı’nın bir parçasıdır. Yahudilik, Müslümanlık ve Hristiyanlığın düşüncesi ise bundan oldukça farklıdır. Tanrı’nın evreni tasarladığını ve yarattığını -tıpkı bir kişinin resim yapması ya da müzik eseri bestelemesi- düşünürler. Ressam resmin kendisi değildir ve resim parçalansa da ressam yaşamaya devam eder. Ama “ressam resme kendisinden çok şey katıyor” diyebilirsiniz. Aslında kastettiğiniz, resmin güzelliğinin ve canlılığının ressamın kafasından çıkmış olmasıdır. Resim ressamın kafasında ve hatta ellerindedir ama kendisi o resmin bir parçası değildir.
İyi ile kötü arasındaki farkı ciddiye almazsanız, bu dünyada gördüğünüz her şeyin Tanrı’nın bir parçası olduğunu söylemekten çekinmezsiniz. Ama elbette bazı şeylerin gerçekten kötü, Tanrı’nın ise gerçekten iyi olduğunu düşünüyorsanız, öyle konuşamazsınız. Tanrı’nın dünyadan ayrı ve dünyada gördüğümüz bazı şeylerin onun isteğine karşıt olduğuna inanmanız gerekir. Kanserle ya da sefalet de karşılaşan bir panteist, “keşke bunu ilahi bakış açısından görebilseydin, o zaman bunun da Tanrı olduğunu anlardın” der. Biz ise buna “akılsızca konuşma” diye cevap veririz. Tanrı’nın dünyayı, yeri ve zamanı, soğu sıcağı, bütün renkleri ve tatları, bütün hayvanları ve bitkileri yarattığına ve bunu kendi aklında tasarladığına inanırız. Ama aynı zamanda Tanrı’nın yarattığı dünyada bir çok şeyin yanlış gittiğine ve Tanrı’nın bunları düzeltmemiz için yüksek sesle ısrarda bulunduğuna da inanırız.
Elbette şöyle büyük bir soru da var: İyilikle dolu olan Tanrı dünyayı yarattıysa, neden bir şeyler yanlış gitti?” Ben yıllar boyunca bu soruya ve Hıristiyanlığın verdiği yanıtları görmezden geldim, çünkü hep şöyle hissediyordum: Ne derseniz deyin, savlarınız ne denli akıllıca olursa olsun, dünyanın zeki bir güç tarafından yaratılmadığını söylemek daha kolay değil mi? Ancak bu yaklaşım beni başka bir zorlukla karşı karşıya bıraktı.
Tanrı’ya karşı olan tezim, evrenin çok zalim ve adaletsiz bir yer olduğuna dayanıyordu. Ama bu “adaletli” ve “adaletsiz” fikri kafamda nasıl oluşmuştu? Düz çizginin neye benzediğini bilmeyen bir kişi, neye göre bir çizgiye eğri diyebilir? Ben evrene “adaletsiz” derken acaba neyle kıyaslıyordum. Eğer bütün şov A’dan Z’ye kötü ve anlamsızsa, şovun bir parçası olması gereken ben neden ona şiddetle karşı koyuyorum? Suya düşen bir kişi ıslanır, çünkü bir su canlısı değildir. Balık ise kendisini ıslanmış hissetmez. Elbette adaletle ilgili düşüncemin sadece kişisel bir fikir olduğunu öne sürüp kurtulmaya çalışabilirdim. Ama öyle yapmakla Tanrı’ya karşı olan tezimi çökertmiş olurdum. Çünkü tezim dünyanın sadece benim kafama uymadığını değil, gerçekten de adaletsiz olmasına dayalıydı. Böyle yapmakla, Tanrı’nın var olmadığını kanıtlamaya çalışırken, başka deyişle, gerçekliğin tümüyle anlamsız olduğunu iddia ederken, gerçekliğin bir kısmının, benim adalet düşüncemin son derece anlamlı olduğunu kabullenmem gerekiyordu. Sonuç olarak ateizm aslında son derece basittir. Evrende hiç ışık olmasaydı ve canlıların da gözleri olmasaydı asla “karanlık” diye bir şey olduğunu bilemezdik. O zaman “karanlık” anlamsız bir sözcük olurdu.
Kaynak: C. S. Lewis, Mere Christianity, Çev. Levent Kınran, Haberci Yayıncılık, 3. Basım Şubat 2019, İstanbul, ss. 32-52
No comments:
Post a Comment