Friday, 19 August 2022

Ahlak'ın Olmazsa Olmaz Üç Unsuru - C. S. Lewis

Ahlak'ın Olmazsa Olmaz Üç Unsuru - C. S. Lewis

Gerçekte, ahlak kuralları insan makinesine yön veren levhalardır. Her ahlak kuralı, makinenin bozulmasını, aksamasınI ya da zorlanmasını önlemek için vardır. Bu kuralların başlangıçta bize sürekli müdahale eder gibi görünmelerinin nedeni budur. Bir makineyi kullanmayı öğrenirken, eğitmen sık sık ''Hayır, öyle yapma!'' der.

İnsan makinesinin bozulmasının iki yolu vardır. Bunlardan birincisi, insanların birbirlerinden uzaklaşmaları ya da birbirleriyle çakışmaları, hile ya da kavgaya bulaşarak birbirlerine zarar vermeleridir. İkincisi ise kişinin iç varlığındaki bozulmadır - varlığın çeşitli kısımları birbirinden uzaklaşır ya da birbiriyle çakışır. Eğer insanları, belli bir nizam doğrultusunda yüzen gemilerin oluşturduğu bir donanma gibi hayal ederseniz bu düşünce daha netleşecektir. Öncelikle gemiler çarpışmazsa birbirinin önüne geçmezse, ikinci olarak her gemi doğru yönde ilerler, makinelerinde hiçbir arıza olmazsa yolculuk başlangıçta başarılı olur. Aslında, bu iki şeyi birbirinden ayıramazsınız. Eğer gemiler birbirine çarparsa yola fazla devam edemezsiniz. Öte yandan eğer dümenleri doğru işlemezse yine çarpışmanın önünü alamazsınız. İyi bir sonuç alabilmek için iki şey geçerlidir: Hem her müzik aleti akortlu olmalı hem de diğerleriyle tam bir uyum içinde çalmalıdır.

Ancak henüz hesaba katmadığımız bir şey daha var. Donanmanın nereye gitmeye çalıştığını sormadık. New York'a niyetle yola çıkan donanma Kalküta'ya varırsa, yolculuk bir hayli başarısız geçmiş demektir.

O  halde ahlak üç unsurla ilgilidir. Bunların ilki, bireylerin arasındaki uyum ve adil oyundur. İkincisi, her bireyin iç varlığının düzenli ve uyumlu olmasıdır. Üçüncüsü, insan yaşamının genel amacıyla, insanın ne için yaratıldığıyla ilgilidir. Donanma hangi yönde ilerleyecektir.

Çağdaş insanların genellikle ilk unsuru düşündüklerini, diğer ikisini unuttuklarını farketmişsinizdir. İnsanlar gazetelerde mensup oldukları dinin ahlakî standartlarına göre yaşamaya çalıştıklarını söylediklerinde, genellikle uluslar, sınıflar ve bireyler arasında iyi niyeti ve adil oyunu göz ettiklerini, yani ilk unsura dikkat ettiklerini kastederler. Bir kişi yapmak istediği bir şeyden söz ederken, ''yanlış olamaz, çünkü kimseye zarar vermiyor'' dediğinde yine sadece bir unsura değinmektedir. Başka bir gemiye çarpmadığı sürece kendi gemisinin iç kısmıyla ilgilenmediğini söylemektedir. Ahlakın ilk önce sosyal ilişkilerle başladığını düşünürsek bu çok doğaldır. Kötü bir ahlak o alanda çok belirgindir ve baskısını her gün üzerimizde hissettirir: savaş, yoksulluk, yolsuzluk, yalanlar ve yarım yamalak işler. Ayrıca, birinci unsura ne kadar sıkı sarılırsanız ahlak üzerinde o kadar az fikir ayrılığı görürsünüz. İnsanların tümü bireylerin birbirlerine karşı iyi yürekli, dürüst ve yardımcı olmaları gerektiği konusunda, en azından teoride, aynı fikirdedir. Ancak ahlakımız ve düşünüşümüz orada kalıyorsa, hiçbir şey düşünmemiş oluruz. İkinci unsur, yani insanın iç varlığını düzene sokmadıkça, yalnızca kendimizi aldatmakla kalırız.

Gemilerimiz çarpık dümenli, salaş ve külüstür tekneler ise, öteki gemilerle çarpışmamaya dikkat etmemiz gerektiğini söylemenin ne anlamı var? Kağıt üzerinde sosyal davranışlar için kurallar belirlemenin ne faydası var? Eğer iç varlığımızdaki açgözlülük, korkaklık, öfke ve kibir yüzünden bunlara uyuyamayacaksak ne işe yararlar? Sosyal ve ekonomik sistemlerimizi geliştirmeyelim demiyorum. Eğer bu sistemlerin düzgün işlemesini sağlayacak olan etkenin bireylerin cesareti ve özverisi olduğunu göremiyorsak bu çaba bir ucuz cila gibi duracaktır. Şu anki sistemin altını oyan yolsuzlukları, zorbalıkları ortadan kaldırmak kolay olsa gerek. Ama bireyler yolsuz ve zorba oldukları sürece eski oyunu yeni sistemde de devam ettirmenin bir yolunu bulacaklardır. Yasalarla iyi insanlar yaratamazsınız. İyi insanlar olmadan iyi bir toplum da yaratamazsınız. Bu nedenle ikinci unsuru, bireylerin iç varlığındaki ahlakı düşünmeye başlamamız gerek.

Ancak orada da durmamız gerektiğini sanmıyorum. Dünyadaki farklı inançların farklı davranışlar ürettiği bir noktaya varıyoruz. İlk bakışta, oraya varmadan durup bütün insanların fikirbirliğinde olduğu ahlak anlayışıyla devam etmemiz gerektiğini düşünürüz. Ama devam edebilir miyiz? Unutmayın din, gerçeklerle ilgili çeşitli açıklamalar içerir; bunlar ya doğrudur ya da yanlış. Eğer doğrularsa, donanmanın doğru ilerlemesiyle belli bazı sonuçlar alınacaktır; yanlışlarsa farklı sonuçlar doğacaktır. Örneğin, kimseye zararı dokunmayan bir şey yapmadığı için eylemini haklı çıkaran kişiye dönelim. Konvoydaki diğer gemilere zarar vermemesi gerektiğini biliyor, ama kendi gemim sadece beni ilgilendirir diyor. Peki, gemisinin kendi malı olup olmaması büyük bir fark yaratmaz mı? Aklım ve bedenim üzerinde mal sahibi miyim, yoksa gerçek mal sahibine karşı sorumlu olan bir kiracı mıyım? İkisi arasında bir fark yok mu? Eğer beni bir başkası kendi amaçları için yarattıysa, o zaman sadece kendime aitmiş gibi davranıp bir sürü sorumluluğu görmezden gelemem.

Bireyin inandığı din, her bireyin sonsuza dek yaşayacağını söyler. Bu ya doğrudur ya da yanlış. Sadece yetmiş yıl yaşayacak olsaydım, birçok şeye aldırış etmezdim. Ama eğer sonsuza dek yaşayacaksam, o zaman ciddiyetle düşünmem gereken çok şey var. Belki öfkem ve kıskançlığım giderek artıyor ve yetmiş yıl içerisinde bu artış fazla dikkat çekmiyor. İnandığım din doğruysa, milyonlarca yıl sonra bu artış tam bir kabusa dönüşecektir. Aslında neler olacağını en iyi şekilde ortaya koyacak olan teknik terim cehennemdir. Ölümsüzlük, totaliterlikle demokrasi arasındaki farklılıklar bağlantılı olan başka bir farkı gözler önüne serer. Eğer bireyler yalnız yetmiş yıl yaşasalardı, o zaman bin yıl yaşayacak bir devlet, ulus ya da uygarlık bireyin kendisinden daha önemlidir. Ancak inandığınız din doğruysa, o zaman birey çok daha fazla önemli demektir, çünkü sonsuzdur. Devletin ya da uygarlığın ömrü bireye kıyasla kısacık bir an gibidir.

Bu durumda, ahlaktan söz ederken işte bu üç unsuru dikkate almalıyız. 1-) İnsanların arasındaki ilişkiler, 2-) Bireyin iç varlığı, 3-) İnsan ile kendisini yaratan güç arasındaki ilişkiler. İlk unsur üzerinde hepimiz işbirliği yapabiliriz. İkinci unsurda fikir ayrılıkları baş gösterir ve üç unsurda bunlar ciddiye biner. 

Kaynak: C. S. Lewis, Mere Christianity, Çev. Levent Kınran, Haberci Yayıncılık, 3. Basım Şubat 2019, İstanbul,  ss. 65, 67-70

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...