Saturday, 30 October 2021

Reel Atatürkçülük - Fikret Başkaya

Reel Atatürkçülük, Amerikancılıktır, Amerikan üsleridir, NATO'culuktur, Kore'ye, Somali'ye, Afganistan'a, vb. asker göndermektir, Bağnaz milliyetçiliktir, devleti kutsayıp fetişleştirmektir, IMFciliktir, ülkenin geleceğini çokulusulu denilen şirketlerin [emperyalizmin] insafına terketmektir, cuntacılıktır, militarizmdir, yurt dışındaki imamların maaşını Suudi Rabıta örgütüne ödetmektir, aydınlanmanın, demokratikleşmenin, sosyalizmin önünü kesmek üzere devlet desteği ve olanaklarıyla dinci gericiliği besleyip, sonra da irtica ile mücadele adı altında "postmodern darbe" yapmaktır, sosyalizm düşmanlığıdır, özgürlük ve demokrasi fobisidir, iç ve düşmansız yaşayamamaktır, farklı düşünenin hain, muhalifin düşman sayılmasıdır, toplumun spekülatörler ve rantiyeler tarafından rehin alınmasıdır, ülkenin varını yoğunu özelleştirme adı altında yağmalamaktır. Türkiye'de 1921 tarihli Teşkilâtı Esasaye Kanunu 'undan başlayarak, tüm anayasaların başlangıç bölümünde "hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir" maddesi yer alıyor. Aradan geçen 85 yılda, bırakın halkın egemenliğin sahibi olmasını, egemenliğin yakınına bile yaklaşamadı, yaklaştırılmadı. Anayasalarda öyle yazıyor diye öyle olması gerekmiyordu. Bu dönem zarfında bu maddenin arkasında hep halktan başkaları vardı.

Bu ifadenin bir anlam taşıyabilmesi için, söz konusu anayasaların halkın eseri olması, arkasında halkın iradesinin bulunması, oradaki sözün "halkın sözü" olması gerekirdi.

Genel bir çerçevede 1924, 1961, 1982 anayasaları cunta anayasalarıydı ve asıl amaç kitleleri 'oyunun dışında' tutmaktı.

1982 tarihli cunta Anayasasının 2.inci maddesinde: "Türkiye Cumhuriyeti... demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir" deniyor. Oysa, gerçek dünyada bunların "reel" bir karşılığı yok. Nasıl gerçek dünyadaki 'reel kapitalizm' burjuva iktisat kitaplarında yazılandan farklıysa, nasıl 'reel sosyalizm" de, yaygın sosyalizm anlayışından farklı idiyse, aynı şey Atatürkçülük denilen için de geçerlidir.

Bu yazı, "Atatürkçülük" olarak sunulan hakim söylemi sorgulamayı, "reel Atatürkçülüğün" neden tevatür edilenden farklı olduğunu tartışmayı amaçlayan mütevazı bir denemedir.

Atatürkçülük nedir? sorusuna verilen cevapları üç başlık altında toplamak mümkündür:

1. Atatürkçülük'ün 'tam bağımsızlıkçı, anti-emperyalist dolayısıyla mazlum halklara kurtuluş ilham eden bir öğreti olduğu;

2. İkincisi, Atatürkçülük'ün bir modernite ve aydınlanma devrimi olduğu [Cumhuriyet aydınlanması safsatası], nihayet;

3. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1931 kongresinde kabul edilip 1937'de de anayasaya hükmü haline getirilen ünlü altı ok [Cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, devletçilik, halkçılık, inkılapçılık].

Atatürkçülükten söz ederken herkes bu üç gruptan birine veya diğerine daha çok vurgu yapsa da, hepsinin bu üçünü kapsadığını, söylemek mümkündür. Daha baştan söylemek gerekir ki, ortada iç tutarlılığı ve bütünlüğü olan, bilinen anlamda bir "Atatürkizm" yok. Daha çok uygulamaları sonradan "teorileştirme", "adlandırma" zorlaması söz konusu.

Zaten Mustafa Kemal'in Söylev ve demeçleri dışında ideolojik-teorik bir bütünlük oluşturacak, iç tutarlılığı olan teorik değerlendirmeleri mevcut değil. Bu yüzden Atatürkçülükten çok Atatürkçülerden söz etmek daha uygundur.

Gerçek dünya'da reel karşılığı olan bir Atatürkçülük yok ama her zaman kendilerine Atatürkçü diyenler var. Mustafa Kemal'in en önemli eseri olan "Büyük Nutuk" da esas itibariyle politik bir metindir. 1919-1927 arasında olup bitenlerin kendi açısından bir değerlendirilmesidir. Bir siyasetçinin bir dönemi nasıl gördüğü, görmek istediğiyle ilgilidir.

Rahatsız edici olan, bu metnin tarih yazıcıları tarafından hiçbir eleştiriye tâbi tutulmadan 'mutlak hakikât' sayılması, dönemin tarihinin bu metni esas alan bir anlayışın ürünü olması, maalesef geçerli resmi tarihe de kaynaklık etmesidir.

Oysa Mustafa Kemal bu metni 1927 Ekim ayında başkanı olduğu CHP'nin Kurultayında okumuştur ve doğrudan siyasi amaçlar taşıyan [taşımak zorunda olan] bir söylevdir.

Mustafa Kemal'in böyle bir çaba içine girmesinin başlıca üç nedeni vardı: Birincisi "Milli Mücadele"nin tüm başarı ve kazanımlarını kendine mâl etmek; ikincisi, bu amaçla o süreçte etkili olmuş karizmatik komutanların ve şahsiyetlerin rolünü küçümsemek; üçüncüsü, muhalefetin her türlüsünü neden ezdiğini "gerekçelendirmek"...

Bir dönemin tarihini bir tek şahsiyetin anlattıklarına dayandırmak, bilimsel-entellektüel tutarlılıkla bağdaşır değildir. Elbette söylediğimizi sayısız örneklerle desteklemek mümkündür ama sorun daha Nutuk'un ilk cümlesinde başlıyor: Mustafa Kemal'in ilk cümlesi şöyle: "1335 [1919] senesi Mayıs'ının 19'unda Samsun'a çıktım."

Mustafa Kemal'in söylediği tarihte Samsun'a çıktığı doğru ama gerçeğin tamamını yansıtmıyor. Cümleyi şöyle kurmak da mümkündü: " 1335 [1919] senesi Mayıs'ının 19'unda bana çok geniş yetkiler veren bir Padişah buyruğuyla [Hatt-ı Hümayun] ve önemli miktarda ödenekle [100 bin Osmanlı Lirası] Anadolu'ya geçmek üzere Samsun'a ulaştım."

Bu iki ifade arasındaki fark önemsiz değildir. Mustafa Kemal sadece Nutuk'ta değil hiçbir yerde bu fermandan söz etmiyor. Mustafa Kemal, aynı cümlede Anadolu'daki direniş Hareketinin kendisi tarafından o tarihten itibaren başlatıldığını da imâ ediyor. Oysa, İttihatçılar direnişi 19 Mayıs'tan aylarca önce başlatmış bulunuyorlardı.

Mustafa Kemal 1934 de çıkarılan soyadı kanunuyla Atatürk soyadını almadan önce, Kemalizm ve Kemalistler kavramı kullanılıyordu. Atatürkçülük'ün kullanılması o tarihten sonradır ama ikisi arasında fark yoktur, zira ikisi de aynı kişinin adıdır.

Bu kısa girişten sonra "reel Atatürkçülük"ü yukarda sözü edilen argümanlardan birincisi olan "Atütürkçülük tam bağımsızlıktır, anti emperyalisttir, mazlum halklara kurtuluş ilham etmiştir"le tartışmayı sürdürebiliriz.

Her düzeyde kavramlardan ne anlaşıldığı, anlaşılması gerektiği önemlidir. Eğer bağımsızlık için bir bayrak, bir milli marş, uluslararası hukuk tarafından tanınmış belli sınırlar, bir devlet başkanı, vb. yeterli sayılırsa, böyle bir anlayış bağımsızlığı biçimsel bir "siyasal bağımsızlığa" indirgemek olur ki, bu kadarı gerçek anlamda bağımsızlık için yeterli değildir. Zira, bir ülkenin bağımlılığı veya bağımsızlığı, sadece siyasi kerteyi angaje eden birşey değildir.

Bağımlılık, siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel-ideolojik-entellektüel, etik veçheleri kapsayan bir "bütünlüktür". Şimdilerde bu gerçekliği yok saymak için "karşılıklı bağımlılıktan" çok söz ediliyor ve bilinçli olarak "bağımlılık durumunun" tartışılması ve anlaşılması engellenmek isteniyor. Eşitsiz ilişki, hakimiyet ve sömürü ilişkisi geçerliyse, "karşılıklı bağımlılık" bir mistifikasyondur. Kapitalistle işçi arasındaki ilişki bir hakimiyet ve sömürü ilişkisidir, zira oradaki asıl bağımlılık "karşılıklı bağımlılık" değil, işçinin doğrudan kapitalist patrona bağımlılığıdır.

Türkiye ile ABD arasındaki ilişki "karşılıklı bağımlılık" ilişkisi değil, tâbiyet ilişkisidir. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için bağımsızlıktan içe kapanma, dünya ile bağı kesme, kendi kendine yetme anlamındaki "otarşi" anlaşılmamalıdır. Buradaki kriter şu olabilir. Eğer bir devletin dış ilişkileri [ekonomik, sosyal, politik, vb.] içerinin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirilmişse, orada gerçekten "karşılıklı bağımlılıktan" söz etmek mümkündür. Bunun tersi geçerli olduğu durumdaysa, birinin diğerine bağımlılığından, eşitsiz ilişkiden söz edilecektir.

Soruna yukarıda ifade ettiğimiz çerçeve içinde bakıldığında, Türkiye'de 'tam bağımsızlık' söyleminin gerçek dünya'da "reel" bir karşılığı olmadığı görülecektir.

Lozan Barış Antlaşmasıyla Türkiye, Osmanlı döneminin borçlarını ödemeyi kabullendi ve 1951'e kadar da ödedi. Yıkıldığı söylenen "Eski Rejimin" borçlarının "yepyeni" olduğu söylenen bir rejim tarafından üstlenilmesi, sadece bağımlılığın devam ettiğinin değil, "Eski Rejim"den gerçek anlamda bir kopuş olmadığının, "yeninin" "eskinin" devamı olduğunun da bir göstergesidir.

İkincisi, söz konusu antlaşmaya göre Türkiye Cumhuriyeti'nin 1928 yılına kadar gümrük vergilerine dokunması engellendi. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti donanmasının boğazlara girmesi yasaklanmıştı ve bu durum 1936 yılına kadar devam etti.

İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında ABD ile yapılan ikili anlaşmalarla [1947, 1948] Türkiye bir Amerikan uydusu olma yoluna girdi, Amerika'ya üsler verildi... Başkomutanı Amerikalı bir general olan bir emperyalist askerî pakt olan NATO'ya girdi, emperyalist çıkarlar için Kore'ye asker gönderdi. Şimdilerde emperyalist hakimiyetin hizmetindeki 'uluslararası barış gücü' denilen emperyalist misyonlarda yer almaya devam etmektedir.

Artık ekonominin yönetimi bütünüyle emperyalist kuruluşlara [IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, vb.] bırakılmış durumdadır. "Faiz dışı fazla" uygulamasıyla bir tür Duyun-u Umumiye'nin "modern versiyonu" söz konusu, yabancı yatırımcıdan [spekülatörler demek daha uygun] alınan verginin sıfırlanması da kapitülasyonların geri gelmesi gibi birşeydir.

Dış borçlar Osmanlı İmparatorluğunun son dönemindeki gibi rejimi rehin almış durumdadır... Ülkenin dış siyaseti de genel olarak ABD'nin başını çektiği 'kollektif emperyalizm'le uyumlandırılmış bulunuyor.

Başka türlü söylersek, ortada külliyen kompradorlaşmış bir rejim var. Kompradorlaşmış rejim demek, o rejimin orada yaşayan insanlardan çok, 'dışarının' ve dışarının ülkedeki uzantısı olan kompradorlaşmış yerli unsurların ihtiyaçlarına hizmet etmesi demektir.

Velhasıl Türkiye'de Atatürkçü olduğu söylenen rejim artık bu topraklar üzerinde yaşayan insanlara ve onların sorunlarına yabancılaşmış durumdadır. Egemen [Resmî] ideoloji bu durumu "ulusal çıkarların' bir gereği sayıyor. Elbette neyin "ulusal çıkar" olduğuna da kendileri karar vermek koşuluyla...

Atatürkçülük'ün 'anti- emperyalistliği' sonradan uydurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu Birinci emperyalistler arası savaşta [1914-1918] taraftı. İki emperyalist kamptan birinde yer almıştı. Savaşta yenik düştü ve İmparatorluk çöktü.

Savaşın bitiminden 1923'deki Lozan antlaşmasına kadarki dönem, esas itibariyle diplomatik bir süreç ve İngilizlerin teşvikiyle Batı Anadolu'ya çıkan Yunan ordusuna karşı sınırlı bir savaştı. Bu zaman zarfında hiçbir zaman ne anti-emperyalist bir ideolojik karşı duruş, ne de tutarlı bir anti-emperyalıst mücadele söz konusu olmadı. Zaten böyle bir şey teorik olarak da mümkün değildi.

Asıl amaçları imparatorluğu büyütmek, bu mümkün değilse [ki, artık değildi] bir kısımını kurtarmak olanlar için anti-emperyalizm diye bir şey söz konusu olamazdı. Zira, anti-kapitalist içeriği olmayan hiçbir hareketin gerçekten anti-emperyalist olması mümkün değildir.

Durum böyleydi ama imparatorluğun kalıntıları üzerinde güdük bir devlete razı olmuşluk durumu büyük bir başarı olarak sunuldu. Zira, asıl amaç, devletin sahipleri olan yönetici bürokrasinin ve Rum ve Ermenilerden boşalan komprador işlevi devralan "Türk-Müslüman" sermaye sınıfının, taşranın kadim egemenleri olan derebeylerin, büyük-küçük toprak ağalarının çıkarlarını gerçekleştirmekti.

Anadolu Rumlarının ve Anadolu Ermenilerin tasfiye edilmesi, onların işlevini de Müslüman-Türk unsurların devralmasından öte bir "yenilik" söz konusu değildi. Aktör değişebilir ama oynadığı rol aynı kaldıkça gerçek anlamda bir değişiklik söz konusu olamazdı.

Türkiye'de gerçekten anti-emperyalist bir duruşun geçerli olduğu dönem, 1960'lı yılların ikinci yarısından 1980'e kadarki dönemdir. Kaldı ki, bu dönemdeki anti-emperyalizm de güdük bir anti-emperyalizmdi, zira kapitalizmle emperyalizm ilişkisi yeterince bilince çıkarılabilmiş değildi. Oysa, kapitalizm emperyalizmdir. İşte 1971 ve 1980 Amerikancı askeri cuntaları o dönemdeki anti-emperyalist hareketi ezmek üzere peydahlanmıştı...

Bazıları emperyalizmin 1919 sonrasında kovulduğu ama 1950'den sonra geri geldiğini sanıyor. Geri gelmesi için kovulması gerekirdi ve öyle bir şey söz konusu olmadı. Böyle bir yanılsamaya yol açan bir şey de vardı elbette. 1914-1945 arası döneme iki faktör damgasını vurmuştu, bunlar: kapitalizmin 'yapısal krizi' ve emperyalistler arası çatışmaların derinleşmesi ve emperyalistler arası savaşlar.

Böyle dönemlerde, iç ekonomik-sosyal-politik nedenlerden ötürü, emperyalist sömürü ve şartlandırma ilişkileri 'gevşer', [zayıflar]. Aslında bu dönemde [1923-1945] olayların zoruyla Türkiye'deki rejimle emperyalizm arasındaki ilişkisi zayıflamıştı. Kapitalist dünya sisteminin krizi atlatıp, yeniden genişleme döneme girmesiyle [1945 sanrası] taşlar yerli yerine oturacaktı ve oturdu...

Herhalde bu dünyada bir devlet ideolojisi olan Atatürkçülük'ün ezilen halklara kurtuluş yolunu gösterdiği, sömürge hakların kurtuluş davasına ilham kaynağı olduğu söyleminden daha büyük yalan yoktur.

Türkiye'deki rejim hiçbir zaman "büyük devlet" kompleksinden kurtulamadı. Hiçbir dönemde sömürgeci-emperyalist devletlere karşı sömürge halklarının özgürlük mücadelesini desteklemedi. Ama, bunun tersini yaptığına dair çok sayıda örnek var. Türkiye Cumhuriyeti 1945'e kadar emperyalistlerle bu yönde bir çatışmaya girmedi. Zaten 1950 sonrasında da emperyalizmin [ABD] bir uydusu durumuna geldi. Hem dönemin hegemonik gücü ABD başta olmak üzere 'kollektif emperyalizmin' bir uydusu olup, hem de açıkça ezilen halkların davasını desteklemek mümkün değildir.

Türkiye 1948 yılında emperyalizmin bölgedeki uzantısı olan Siyonist İsrail'i ilk tanıyan ülkeydi ve 58 yıldır da siyonist sömürgeciliğin ve yayılmanın, Filistin halkına yönelik katliamların suç ortağıdır ve halen Siyonist rejimin en yakın müttefikidir.

Türkiye 1955'de yeni bağımsızlığa kavuşan ve o dönemde bağımsızlıkları için savaşan Üçüncü Dünya halklarının tarih sahnesine çıkışının simgesi olan Bandung Konferansı 'nı sabote etmek için büyük çaba harcadı. Konferansta emperyalizmin sözcülüğünü üstlendi.

1956'da Mısır'ın karizmatik lideri Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesiyle çıkan çatışmada açıkça İngilizlerin ve Fransızların safında yer aldı. 1962'de BM'de Cezayir'in bağımsızlığının oylandığı oturumda Fransa lehine oy kullandı. Körfez Savaşında Irak'a karşı koalisyonda yer aldı, v.b.

Söylenmiş bazı sözlerle gerçek dünyada varolan "reel durum" arasındaki uyumsuzluğun bilincinde olmak önemlidir... Dolayısıyla, reel Atatürkçülük'ün, Tam bağımsızlıkçılık, anti-emperyalistlik ve mazlum halklara kurtuluş ilham ettiği, onların bu yöndeki mücadelesinin destekçisi olduğuna dair söylem, kavramın gerçek anlamında bir "söylemdir", "aldatmaya memur edilmiş" aldatılmışların bir kuruntusudur...

"Cumhuriyet aydınlanması" söylemi de bir yakıştırmadır. Birincisi, tevatür edildiğinin aksine, Türkiye'de "gelenekten kopuş" anlamında bir modernite devrimi hiçbir zaman yaşanmadı.

Tanzimat döneminden Cumhuriyete varan süreçte yapılan 'yeniliklerin', 'reformaların', 'ınkılapların' amacı, "Eski Rejimi" tasfiye etmek değil, onu yaşatmak, ihya etmekti. Bütün bu dönemde herkesin sorduğu birtek soru vardı: Bu devlet nasıl kurtulur.

Muhalif çevrelerin [Genç Osmanlılar, Jön Türkler] amacı da rejimi dönüştürmek, yeni bir rejim kurmak, farklı bir şey yapmak değil, "eskiyi yaşatmaktı". Velhasıl, yapılan 'yenilikler' ve 'inkılaplar', yeninin değil, Eski'nin hizmetindeydi. Avrupa'da gelişen kapitalizmin baskısıyla temelleri aşınan İmparatorluğu eski haşmetli günlerine yeniden kavuşturmayı amaçlayan "tanzimatların" veya "yeniliklerin" modernite sayılması mümkün değildir. İmparatorluğun adamlarının 'kaynağa dönme' 'başlardaki gücü ve ihtişamı ihya etme' girişimi demek olan yeniliklikçilik ve reformculuğun, "Eski Rejimle" hesaplaşma perspektifi yoktu.

Oysa, gerçek anlamda modernite, eski rejiminin kalıpları dışına çıkmayı, geleneksel ideolojiden kopmayı, siyasetin önünü açmayı gerektirir. Böyle bir kopuşun imparatorluğun egemen bürokrasisi tarafından gerçekleştirilmesi mümkün değildi. Osmanlı imparatorluğunda moderniteyi dayatacak yeni sınıf [güçlü bir burjuvazi] oluşamadı.

1908 Jön Türk [İttihatçı] darbesinden başlayarak burjuvazi devlet tarafından yaratılmaya çalışıldı ama artık vakit geçti ve yarattıkları burjuva sınıfı ancak komprador bir sınıf olabilirdi. Modernite, 'bu rejim nasıl yıkılır'sorusuyla ilgilidir, oysa Osmanlı muhalefetinin [ki, her zaman rejim içi muhalefetti] yegane sorusu hep 'bu devlet nasıl kurtulurla' ilgiliydi.

Eski Rejimi ihya etmek dışında hiçbir perspektife sahip olmayanların bir modernite devrimi gerçekleştirmeleri mümkün değildi ama modernitenin ve aydınlanmanın önünü kapatmaları mümkündü ve öyle oldu. 1923 de bir anayasal monarşi olan rejimin bir darbeyle ortadan kaldırılması ve devletin adının da cumhuriyet olarak değiştirilmesi sanıldığından çok daha az önemliydi.

Zira, hiçbir temel sorunla ilgili bir 'yenilik' söz konusu değildi. 1923'le başlayan süreç yönetici kliğin iktidarını pekiştirme işlevi görecekti, dolayısıyla taşlar yerinden oynamış değildi. Yönetenler yine aynıydı ve toprak sahiplerinin konumu Cumhuriyetle birlikte daha da pekişti... Geleneksel güçler sadece oldukları yerde durmuyor, cumhuriyetle birlikte pozisyonları daha da güçleniyordu.

Hükmedenlerin durumunu takviye etmek amacıyla yapılan ınkilapların 'eşi görülmemiş' reformlar sayılması, ideolojik bir zorlamadan ibaretti. Reel olarak söz konusu olan, her türlü muhalefeti yasaklayan, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün kırıntısına bile izin vermeyen, vicdan özgürlüğü sorununu önemsemeyen, toplumun temeline dokunmayan, dokunamayan bir otokrasi, bağnaz bir Bonapartist diktatörlüktü. Eğer bir moderleşmeden söz edilecekse bu, toplumun değil otokrasinin, [diktatörlüğün] modernleşmesiydi.

Yaptıklarının ne anlama geldiğine kendileri karar verdikleri sürece, yapılan inkilapların önemini abartmaları kolaylaşmıştı. Dolayısıyla, diktatörlüğün 'modernleşmesi' [baskı aygıtının güçlenmesi densin] bir modernite devrimi ve aydınlanma olarak sunuldu...

Elbette bu alanda kafa karışıklığı yaratan bir şey de vardı, modern kapitalist teknolojinin ürünlerine sahip olmak, Avrupa'dan yasa, kurum, kural, giyim-kuşam ithal etmek, modernite sayılıyordu. Oysa, bu tür bir ithalat, sistemin temelini angaje etmez, gerçek durumu gizleyen bir tür 'yama' veya 'örtü' işlevi görürdü.

Eğer Türkiye toplumu gerçek bir modernite devrimi yaşamış, bir aydınlanma sürecinden geçmiş olsaydı, Mustafa Kemal'in kişiliği etrafında bir kişi kültü yaratılmaz, putlaştırılmaz, Mustafa Kemal Atatürk ebedi şef, İsmet İnönü de milli şef ilan edilmezdi... Zira, 'insanlar tarihlerini yapar', insanlar tarihlerinden sorumludur' anlamındaki modernite, kişi kültünü, kişiye tapınmayı dışlamak durumundadır.

Atatürkçülük'ün üçüncü grup dayanaklarını 'altı ok' veya 'Atatürk ınkılapları' denilenler oluşturuyor. CHP'nin ilkeleri olan bu okların sayısı 1927'de dörtü. [cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik, halkçılık]. 1931'de devletçilik ve inkilapçılık eklenerek ilke sayısı altıya çıkarıldı. 1937'de de bu 'ilkeler' anayasa hükmü haline getirilerek CHP'nin ilkeleri devletin ilkeleri sayıldı.

Aslında söz konusu olan ilkelerden çok yapılanları ilke ilan etmekti. Bir tür "yaptım oldu" anlayışı geçerliydi. Bu durumda birşeyin ilke sayılması için uygulayıcıların [iktidar sahiplerinin densin] ona karar vermesi yeterliydi. Dolayısıyla, teoriyle pratik arasındaki ilişki ters-yüz edilmişti. Teorinin pratiğe önceliği olması gerekirken, pratikte yapılanlar teori [ilke] sayılıyordu.

Söz konusu "ilke ve inkilapları" kısaca ele almadan önce, önemli gördüğümüz bir hatırlatma uygun olur. 1923'de Cumhuriyetin ilanından sonra yapılan ve ilke ve inkilaplar denilen şeylerin hemen hepsi, 1908 Jön Türk [İttihatçı] darbesinden sonraki on yılda dillendirilen, yapılan veya yapılmak istenen şeylerdi.

Birincisi bunlar ileri sürüldüğü gibi Cumhuriyet döneminin özgün düzenlemeleri, yepyeni şeyler değildi; ikincisi, yapılan bu düzenlemeler veya değişiklikler [inkilaplar] toplumdan çok devleti angaje eden şeylerdi. Devleti tahkim etmek, iktidarı sağlam temellere dayandırmak, başta Osmanlı İmparatorluğu kalıntısı asker-sivil yönetici bürokratik elit olmak üzere, toprak ağaları ve komprador burjuvaziden oluşan egmen sınıf ittifakının sömürü ve yağma olanaklarını güvence altına almaktı.

Elbette gerçek niyet öyle olsa da söylem farklıydı. İnkilaplardan çok söz ediliyordu ama toprak ağalarının toprağı temellük etme durumunu inkilaba uğratmak asla akla gelmiyordu. Dolayısıyla, yapılanlar esas itibariyle toplumun temelini angaje eden şeyler değildi. Gerektiğinde değişiklikler yapmak [inkilap= değişme, bir halden başka bir hale dönme] eşyanın tabiati gereğidir ve bunu bir ilke saymak abestir.

Dolayısıyla ilkelerden biri olan "inkilapçılık" bütün devletler ve iktidarlar için her zaman ve her yerde az-çok geçerlidir. Bunlar, iddia edildiği gibi Atatürkçülük'e özgü bir şey, onun bir 'orijinalliği' değildir.

Aslında uygulamanın teorileştirilmesi ve ilke mertebesine yükseltilmesi, Molière'in ünlü oyunu Kibarlık Budalası 'daki Monsieur Jourdain'in durumunu hatırlatıyor.

Monsieur Jourdain'in söylediklerinin nesir olduğunun farkına varması gibi, yönetici klik de sanki 1920'li ve 1930'lu yıllarda yaptıklarının inkilap olduğunu fark etmişti...

Bu durum, şeyleri adlandırma konusunda kendilerini ne kadar 'özgür' hissettiklerinin de bir göstergesidir. Devletçilik ilkesini ele alalım. 1931'e kadar böyle bir ilke yoktu. Devletçilik henüz oklardan biri değildi. Eğer böyle bir ilke söz konusu olsaydı, daha baştan ilan edilmiş olması gerekirdi.

Başlarda [1923-1930] özel teşebbüsçülük esastı, 1929 dünya ekonomik krizinin ekonomide yarattığı büyük sarsıntı, başka birçok yerde de olduğu gibi, devlet müdahalesinin dozunu artırmayı gerektiriyordu. Eğer devlet ekonomiye kapsamlı bir müdahalede bulunmazsa, egemen sınıf iktifakı tehlikeye girebilirdi. Devletçilik denilen uygulama aslında olayların zoruyla gündeme gelmişti.

Dolayısıyla, devletçiliği bir ilke saymak, zorunluluğu erdeme dönüştürmektir. Özel bir durum karşısında alınan bir önlemin ilke sayılması, yönetici bürokratik kliğin bir buluşuydu. Oysa, söz konusu olan belirli bir konjonktürde alınan önlemler, uygulanan ekonomik politikalardı. Nitekim, kapitalist dünya sisteminin 'yapısal krizi' atlatıp, yeniden genişleme dönemine girmesiyle, artık bir ilke olarak devletçiliğin esâmesi okunmuyordu.

Şimdilerde Atatürkçü olduğunu söyleyenler ülkenin varını yoğunu özelleştirme adı altında emperyalist sermeyeye ve yerli uzantılarına peşkeş çekmeye devam ederken, hâla devletçilikten söz etmek, devletçiliği altı oktan biri saymaya devam etmek ne anlama geliyor?

Elbette devletçilikten ne anlaşıldığı da önemlidir. Hiçbir zaman iç tutarlılığı olan bir 'devletçilik' tanımı ve uygulaması olmadı ama devlet eliyle özel şahısları zengin etme uygulamasının sürekliliği söz konusuydu. Eğer bir kapitalist zarar ederse, devlet zarar eden işletmeyi yüksek fiyattan satın alır, işletme kârlı hale gelince de özelleştirilir.

Üstelik bu durum, 'ekonominin' 'iktisat biliminin' ve 'ülke çıkarlarının' bir gereği sayılır... Reel durum ortadayken devletçilik ilkesinin şöyle ifade edilmesi daha uygun olurdu: Devlet eliyle özel şahısları zengin etme ilkesi... Devleti kullanarak hazineyi ve bütçeyi yağmalama ilkesi...

Kafa karışıklığı yaratan ilkelerden biri de laikliktir. Modernite devrimi yaşamamış bir toplumun gerçek anlamda [radikal] laik olması mümkün değildir. Zira, laiklik modernitenin sadece bir gereği değil, olmazsa olmazıdır. Radikal bir laiklik söz konusu olmasa da, Cumhuriyet dönemi laikliği de Jön Türkler'in, onlardan önce de Tanzimat sürecinin mirasıdır.

Nitekim, Jön Türklerin [İttihatçıların] programında hukuk, eğitim ve adalet alanlarında önemli dönüşümler amaçlanmaktaydı. İttihatçılar Şer'i mahkelelerin Adliye Nezareti'ne, evkaf mekteplerinin de Maarif Nezaretine devrini gündeme getirerek laiklik alanında önemli bir hamle yapmışlardı. Cumhuriyet dönemi laikliği gerçek anlamda bir laiklikten çok, iktidarın ihtiyacı doğrultusunda dini araçlaştırmaktan ibaretti.

Nitekim bir kurum olarak din, aynı Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi, devlet aygıtının bir bileşeni olmaya devam etti. Dolayısıyla dinle siyaset hiçbir zaman birbirinden ayrılmadı. Zaten rejimin niteliği ortadayken ayrılması mümkün de değildi. Zira, bir darbeyle Cumhuriyet ilan eden bürokratik klik, kitlelerin bilincine nüfuz edip, yanılsama yaratma gücüne sahip rasyonalist bir egemen ideoloji üretmekten acizdi.

Böyle bir şey mümkün değildi çünkü 'yeni rejim' emekçi kitlelere kayda değer bir şey teklif etmiyordu. Dolayısıyla, sadece kendi resmi ideolojisine dayanarak hükmedemezdi, gerektiğinde geleneksel ideoloji olan dini yardıma çağırmak, kullanmak, manipüle etmek durumundaydı...

Nitekim öyle de oldu. Netice itibariyle ve retoriğe rağmen, din-devlet ilişkisi bakımından Cumhuriyet dönemindeki durum, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğundaki sistemin bir devamıydı. Şeyh'ül İslamlığın fetva verme, meşrulaştırma-kabullendirme işlevi, Cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından devralındı. Şimdilerde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 80 binden fazla personeli, altı bakanlıktan daha büyük bütçesi var... Böyle bir rejimin hâla laik olduğuna inananların varlığı rahatsız edici değil mi? Velhasıl, reel durum tevatür edildiği gibi değil...

Halkçılık da İttihatçıların dillendirdiği birşeydi, Atatürkçü rejimin bir buluşu değildi. Fakat, asıl önemli olan Attatürkçü halkçılığın halktan çok devleti, egemenler katını angaje eden bir söylem oluşudur. [Halkçılıkla ilgili bir eleştiri için Paradigmanın İflası adlı kitabımın onuncu bölümüne bakılabilir].

Atatürkçü halkçılık, sınıfların varlığını inkâr eden bir 'halkçılık' anlayışıydı. Söylem kabaca şöyleydi: " bizde bugüne kadar Batı'da olduğu gibi sınıflar teşekkül etmemiştir, halkçılık uygulamasıyla bundan sonra da oluşmasına izin verilmemelidir...

Söylem böyleydi ama yapılanlar hızla mevcut sınıfsal ayrışmayı derinleştirecek istikamette yol alıyordu. Osmanlı kalıntısı egemen bürokratik klik bir burjuva sınıfı yaratmak üzere yoğun bir çaba içine girmişti ve bal tutan parmağını yalıyordu... Aslında 1930'lu yıllarda rejimle halk yığınları arasındaki uçurum daha da derinleşmişti. Atütürkçü halkçılık söylemi, rejime halk katından 'yandaşlar' edinme girişimiydi. Velhasıl yönetici kliğin bir kuruntusuydu, gerçek dünya'da karşılığı olan bir şey söz konusu değildi.

Zira, emekçi halkla rejim arasındaki ilişkinin yönü, halktan rejime doğru değil, rejimden halka doğruydu. Tam bir ilişki tersliği söz konusuydu, "hükümet halk için değil, halk hükümet içindi... " Böyle bir rejimin 'halkçılık söyleminin' bir kıymet-i harbiyesi olabilir miydi?

Eğer, Mustafa Kemal'in şahsiyeti, etrafında yaratılan efsane ve onun yaptıklarının kutsanması bir yana bırakılırsa, gerçek dünyadaki durum, reel durum ne idi?Yukarda da söylediğimiz gibi, 1923 sonrasında ülkenin kaderini elinde tutan yönetici klik, Mustafa Kemal'i putlaştırmadan, yapılanları [inkilapları] yüceltip-kutsamadan ve olup bitenlerin tartışılmasını yasaklayıp-engellemeden iktidar olamayacağını biliyordu.

Eski şarabı yeni şişeye koyarak servis yapmak, nasıl şarabın neteliğini değiştirmezse, yapılan inkilapların kitlelerin yaşamında bir inkilap yaratması da mümkün değildi. Bu yüzden bağnaz bir resmi ideoloji üretmeye mahkûmdular ama o kadarı dahî yetmeyecekti. Rejimin [resmi] ideolojisi olan Atatürtkçülüğü bir tür devlet dini, rejimin 'laik' dini haline de getirmek zorundaydılar ve getirdiler. Bu yüzden 'modernliğin timsali sayılan Cumhuriyet iki dinli bir Cumhuriyettir.

Hem rejimin adını Cumhuriyet koyup hem de cumhuru [halkı] dışlayan, onu işe karıştırmayan bir rejimin ideolojik akrobasiye baş vurması kaçınılmazdı. Sömürü ve yağmanın meşrulaştırılıp-dayatılabilmesi, Mustafa Kemal'in putlaştırılmasından ve yaptıklarının kutsanmasından geçiyordu. Eğer bir şahsiyet yedi düveli yeniyorsa, bir halkı kurtarıyorsa, o halka bir vatan bağışlıyorsa, ona bir Cumhuriyet hediye ediyorsa, ortalığı inkilaplarla donatıyorsa... o sıradan bir fânî olabilir miydi?...

Rejimi ve Mustafa Kemal'i kutsamaya memur edilmiş devlet şairlerinden biri olan Hakkı Sunat 'ın aşağıdaki şiiri, putlaştırma hakkında fikir veriyor:

"Bir zamanlar başımızda/ Bir duygusuz sultan vardı/ Memlekete hiç bakmazdı/ Ne fabrika ne yolumuz/Ne de böyle okulumuz/Yurtta bir şeyimiz yoktu/ Bu yüzden derdimiz çoktu/ Yetişti imdada Ata/ Şükür kavuştuk hayata/ Önce düşmanları boğdu/ Sonra sultanları kovdu/ Verdi bize hürriyeti/ Bu güzel cumhuriyeti..."

Mustafa Kemal'i kutsayıp, tabulaştırmak, onun kişiliği etrafında bir kült yaratmak, sömürü ve yağmanın sürdürülmesi, kitlelerin oyunun dışında tutulması, bu amaçla tartışmanın yasaklanması için gerekli olsa da, çelişik durumlar ve tutarsızlıklar da kaçınılmazdı.

Ölümünden sonra [1951] Atatürk'ü koruma kanununun [ünlü 5816 sayılı kanun] çıkarılması, kutsamanın, yüceltmenin, tabulaştırmanın bir başına yeterli olmadığının itirafıdır. İnsan üstü, kutsal bir gücün fânî insanların korumasına ihtiyacı olur muydu?

Öyleyse reel Atatürkçülük nedir? Kim güçlüyse, aracın direksiyonunda kim varsa Atatürkçü odur ve onun yorumu "gerçek Atatürkçülüktür".

Reel Atatürkçülük, Amerikancılıktır, Amerikan üsleridir, NATO'culuktur, Kore'ye, Somali'ye, Afganistana'a, vb. asker göndermektir, Bağnaz milliyetçiliktir, devleti kutsayıp fetişleştirmektir, IMFciliktir, ülkenin geleceğini çokulusulu denilen şirketlerin [emperyalizmin] insafına terketmektir, cuntacılıktır, militarizmdir, yurt dışındaki imamların maaşını Suudi Rabıta örgütüne ödetmektir, aydınlanmanın, demokratikleşmenin, sosyalizmin önünü kesmek üzere devlet desteği ve olanaklarıyla dinci gericiliği besleyip, sonra da irtica ile mücadele adı altında "postmodern darbe" yapmaktır, sosyalizm düşmanlığıdır, özgürlük ve demokrasi fobisidir, iç ve düşmansız yaşayamamaktır, farklı düşünenin hain, muhalifin düşman sayılmasıdır, toplumun spekülatörler ve rantiyeler tarafından rehin alınmasıdır, ülkenin varını yoğunu özelleştirme adı altında yağmalamaktır.

***

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 'Geberen Kapitalizm' adlı eserinde  şunları yazıyor: "1929 Türkiye 'sinde 25 milli kapitalle sanayi ve maden  şirketi vardı. Bunların idarelerinde 20 kadar mebus  alakadardı. Mevcut Milli 38 bankada 31 tane mebus  bulunuyordu. Yani, hemen hemen her büyük yerli şirketin  mecliste bir mebusu var! Her şirkette bulunan çok eski tem­yiz azalarını, büyük askeriye ve mülkiye erkanını da hesaba  katmalıdır. Sonra bütün büyük endüstriye 7 banka egemendi  demiştik Bunlardan üçü devlet bankasıdır; fakat yalnız  birinde (15-20 müesseseyi güden İş Bankası 'nda) 13 mebus  vardır. İş Bankası'nın sabık müdürü Celal sıfatı ile  Türkiye 'nin ekonomi politik müdürü olmuştur. "  Ne var ki, Kıvılcımlı'mn yazdıklarını nüanse etmek gerekir.  Bir kere meclisin niteliği hakkında açıklık olmalıdır. Meclis,  gerçek ve özgür bir seçimle oluşan bir meclis değildi. Bir  "memurin" meclisiydi. Dolayısıyla söz konusu olan, ser­mayenin meclisteki temsilcilerinden çok, bürokratların sanayi  ve ticaretin kilit noktalarına çöreklenmesi ve sermayenin dene­timinde söz sahibi olmalarıdır. "İlk aforizm (çıkarcı özel iş)  fesadı; Ankara' da iş takibine gelenleri haraca kesmekle  başlamıştır ... Bugün Milli Savunma'nın bir eksiltmesine katılan  iki rakip firmadan ikisinin de temsilcisinin aynı milletvekili  olduğu görülmüştür. İş Bankası'nın bir nevi politikacılar  bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek  acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur." Ancak  yukarıdaki ifadeden tek yönlü bir ilişki olduğunu varsaymak  yanıltıcı olur. Nitekim bir yandan bürokratlar "burjuvalaşırken",  diğer yandan mülk sahibi sınıflar da bürokrasiye entegre oluyorlardı. "Sürekli olarak mebusluğa tayin edilenlerden biri Emin  Sazak'tır. Emin Sazak, 1920-1950 arasında, yani otuz yıl müd­detle, devamlı olarak mebusluk yapmıştır. 1920'li yıllarda dere­ beyliğine dayanarak mebus seçilmiştir ... 1927, 1931, 1935  dönemlerinde. bizzat Ebedi Şef, Gazi Mustafa Kemal, 1939, 1943 dönemlerinde de, Milli Şef İsmet İnönü tarafından mebus­luğa tayin edilmiştir. "Emin Sazak, Eskişehir yöresinin en  büyük toprak ağalarından biridir. Topraklarının 70 bin dönümü  bulduğu ileri sürülürdü." Emin Bey'in arazisinin içinde dört  tane tren istasyonu vardır. Beylikahır, Yalınlı, Yunus Emre ve  Sazak istasyonları. Ayrıca Sazak, Beylikahır, Nazlı, Saray, Üç  Başlı, Ahırüzü, Ahırköy, Yaylaköy, Karaçam, Yunus Emre,  Kızılören gibi 15 köy bu toprakların içinde yer alıyor. Üzerinden  Porsuk çayının aktığı bu verimli topraklarda Emin Sazak 7 tane  çiftlik kuruyor. Her çiftlikte bir saray var. Sazak Köyü 'nde ise  üç tane konağı bulunuyor. Ayrıca Samsun' da da mülkü ve araz­leri var." Resmi ideoloji üreticisi yazar ve bilim adamları  Emin Sazak'ın toprak ağası olduğu için toprak reformu yasasını  engellediğini yazmayı adet edinmişlerdir. Emin Sazak'ı  kanunun çıkması gereken meclise kimin getirdiğinden hiç söz  etmiyorlar. Bu ünlü toprak ağasını otuz yıl süreyle aralıksız  meclise ''tayin edenler" kimlerdir? Mustafa Kemal ve İsmet  İnönü'nün toprak reformu için "yanıp tutuştuklarını," ama  mecliste ağaların buna engel olduğunu yazmak ne demek olur?  Eğer bunu yazarlarsa, o zaman Edebi Şef ve Milli Şefın devrim­ciliğine, "halkçılığına" gölge düşürmüş olurlar..."

***

Mustafa Kemal ve onun ‘inkılâpları’yla ilgili olarak yaratılan efsane, yedi yüzyıllık Hilafet ve Saltanat devrinde yaratılmamıştır. İlginç olan bir şey de, bu efsane üreticilerinin, sözde efsaneleri yıkmak, hurafeleri yok etmek amacıyla yola çıkmış olanlarıdır! Topluma rasyonel düşünceyi egemen kılmak amacıyla yola çıkanlar, hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde hurafe üretmişlerdir. Putları yıkmak için yola çıkanlar, hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde put ürettiler. Cumhuriyet aydını, put üreticiliği ve bekçiliğine koşulmuştu!

***

Türkiye’de 1946′ “çok partili sisteme” geçildi. 1923’den beri iktidarın tek partisi olan CHP ikiye bölündü. İçinden Demokrat Parti çıkarıldı. DP bir muvazaa partisiydi. Aslında söz konusu olan “çok parti sistemi” değil, birden çok devlet partisine izin verilmesiydi. Her isteyen, işte, işçiler, köylüler siyasi parti kuramazdı. Öyle bir şey ülkenin ‘birlik ve bütünlüğünü’ riske atardı.

KaynakFikret Başkaya - Paradigmanın İflası 

Monday, 25 October 2021

Neden kötünün dediği olur?

Neden kötünün dediği olur?

İyi nedir? Aşağıdakileri iyinin nitelikleri olarak sayıyorum: Sevgi vermek ve nazik olmak ister, karşılıklı anlayış arar, hoşgörü arar. Söylenen ve yapılan her şeyde kendi dışı­mızdakilerle aynı duyguları paylaşmak önemlidir. Yapıcı olarak eleştiri getirilir yıkıcı olarak değil. Kurallara kuru kuru­ ya uyulmaz tam tersine her ayrı duruma özgü esnek davra­nışlar gösterilir. Duyarlılık ve coşku göz önünde tutulur.

Çevredeki insanların düşünceleri ve gereksinimleri de saygıy­la karşılanır. Değişik ırklardan ve değişik sosyal sınıflardan da olsa tüm insanlara aynı değer verilir. Çoğunluktan ayrı düşünme özgürlüğüne saygı gösterilir. Tüm insanlara ve tüm canlılara büyük değer verilir ve saygı gösterilir. Sevginin yeri hep yukarıda tutulur. Ve tüm davranışlar yaşamın doğrudan kendisine ve sağlıklı bir yaşama duyulan sevgiyle doludur. İnsancılık eylemlerin odağındadır. Bağlantı ve iletişim büyük bir duyarlılık içinde gerçekleşir. Başkalarının duygularına iliş­ kin ilgi hep vardır. Başkalarının iç dünyası, hassasiyeti dikkatlice korunur. Başkalarının ruhunun hakları ve gelişmesi hoşgörüyle karşılanır. Başkalarının başkalığına saygı göste­rilir. Sabırlı olarak iletişim kurabilmek için, saldırganlıklar bilinçli biçimde yumuşatılır. Duygu ve düşünce özgürlüğüne değer verilir ama yargılanmaz.

Kötü nedir? Kötü genel olarak, iyi diye nitelenen her şeyi reddeder. Kötü, iyi olan her şeyi kıskanır ve her türlü yola başvurarak onu yoketmeye çalışır. İyiye açıkça karşı çıkamadığı için, "örtülü" olarak dolaplar çevrilir. Kötü için tüm iyiler can sıkıcı şeylerdir. Ve bu nedenle de kötü iyiyi yoket­meye çalışır, ondan tiksinir ve ona çamur atar. Kötü, dışa karşı gerçek yüzünü göstermek istemez ve iyinin görünüşüne bürünür. Kötü hiçbir zaman, siyah ırkın "aptal, tembel ve kültürsüz" olduğunu açıkça söylemez ama bir zencinin her başarısızlığına içten içe çok sevinir. Kötü, zencilerin Alman üniversitelerinde okumasına karşıdır ve yakın çevresine, sığınmacıların ilk uçakla hemen ülkelerine geri gönde­rilmeleri gerektiğini söyleyecektir. "Politik kovuşturmalar" kavramı onu hiç mi hiç ilgilendirmez ama yasadışı yollarla ülkeye gelmiş bir sığınmacıyı kendi firmasının inşaatında gizlice çalıştırmaktan geri kalmaz. Çünkü bu tür emek sömü­rüsü çok işine gelir. Kötü yabancı işçilere -uluorta ama ortam uygunsa tabii - söver sayar ama yabancı bir kadın işçiyle büyük bir keyifle ve zevkle yatağa girmekten de kaçınmaz.

Kötü, gerçek duygularını gizler, duruma göre bazen öyle bazen böyle konuşur ama hiçbir zaman gerçeği söylemez. Duygularını açıklayan ve gerçek düşüncesini ortaya koyan iyi, ona göre, aptalın biridir. Kötü kendini zeki olarak görür. Zeka onun için araştırıcılıkla ilgili bir kavram değil, başkalarına karşı kendi çıkarını koruyup kollama ile doğrudan bağlantılı bir kavramdır. Zeki kişi, başkalarını aldatan, dolandıran ve yalanlarla kandıran ama bunları yaparken karşısındakine hiçbir şey farkettirmeyen kişidir. Farkedecek olanlar da içinde bulunulan güç ilişkileri nedeniyle susmak ve çenelerini tutmak zorunda kalırlar.

Kötü sevgiye fazlaca önem vermez, onun için öncelikle önemli olan cinselliktir yani cinsel isteklerinin karşı­lanmasıdır. Kötü, evlidir doğal olarak ve medeni kanuna uyulmasına büyük değer verir; belli ki dışa karşı. Ama bu para­vanın arkasında yapabileceği her şeyi elde etmek ve satın almak için elinden geleni ardına koymaz. Kötü, neyin gerçek olduğu ve gerçeğin ne olduğu konusu ile hiç ilgilenmez. O, duvarın dışıyla ilgilidir yalnızca. Çünkü herkes dış tarafı görür. O ise duvarın arkasında, bencilce ilgilendiği şeyleri gerçekleştirmek ister. İnsancılık ve duygudaşlık ona vızgelir. Gerçeği aşağılar ve yalanın büyüsüne kapılmıştır.

Zeki ve akıllı kötüler kusursuz yalanlar uydurabilirler. Tabii onlar kendilerini de kandırırlar ama onları ilgilendirmez. Onlar, başkalarını aldatmaktan, kandırmaktan ve parmağında oynatmaktan büyük bir zevk duyar. İyi gerçeklerle birlikte mutludur, kendine özgü yaşam biçimiyle mutludur. Kötü ise bunu aptalca bulur, zayıflık olarak görür. Söylediği bir yalanla bir sonuç aldığında sevinir, düğüm düğüm ördüğü yalanlara yeni yalanlar ekleyebildiği ya da bunları daha geliş­tirebildiği zaman kendini daha zeki daha kurnaz ve daha soğukkanlı olarak görür.

Kötü, alaycı ve küçümseyicidir. Alayla oynamayı sever, başkalarıyla alay eder, alay ettiği kişiyi ağına düşürmek ister.

Kötünün çevirdiği dolap ortaya çıkarıldığında o yine hazır­lıklıdır. O bir oyuncudur; ama ne yazık ki bir filmde değil gerçek yaşamda bir oyuncu.

Hayatın gerçek, tiyatronun ise bir oyun olduğuna inanmak büyük bir safsatadır. İyi için ne yaşadığı ve nasıl yaşadığı gerçekliktir. Ne var ki kötü bunu gülünç bulur, onun için hiçbir şey gerçek değildir, onun için her şey zekice oynanan bir oyundur. O, gereksinme duyduğunda işin içine duyguyu hatta gözyaşını da sokar. Ama bunların hepsi bir taktiktir. Kötü için tüm yaşam ve yaşamla bağlantılı her şey, kendini yükseltmek ve başkalarını alçaltmak için bir taktikten başka birşey değildir. O hep kendi maddi ya da cinsel çıkarlarının peşindedir. Kötü şöyle düşünür: Bu ne işime yarar? Bu bana ne getirir, ne götürür? Sonuçta eline ne geçecek? Kötü, kendi dışındaki herkese düşmandır. Onun işine yaramayan her şey yararsızdır yani ilginç değildir, karşı çıkılması gereken bir şeydir. Bundan dola­yı, kötü esnektir, adeta bir bukalemun gibidir. Her yeni duruma kendini uydurabilir. Ama her durumda elindeki gücü korumayı bilir, o gücün hakkını verir. Naziler mi iktidarda, hiç ilgisi, eğilimi olmasa da o bir nazidir. Yok, komünistler mi iktidarda elbette ki o da komü­nisttir. Hiçbiri değil de liberaller mi iktidarda, o da liberaldir. Kötü gerçekte ne katoliktir ne nazi ne komünist ne de liberal. Sorulacak olsa kendisine herhalde, realist olduğunu söyleyecektir.

İyi için realistlik, kötü için olduğundan tamamen bambaşka şeyler ifade eder. İyi, gerçeğe kendi duygularını da katar. Kötü, gerçekten yalnızca şunu anlar: Kendine çıkar sağlamak için gerçeği nasıl kullanabilirim, öteki insanlara ve hayvanlara nasıl zarar verebilirim? Başkalarının uğrayacağı zarar zerrece ilgilendirmez. Çünkü başkalarına zarar vermek yalnızca kendi­ne yarar sağlamak, işte bu ona çok akıllıca görünür. Bu zekiliğe ve akıllılığa ölçüsüz sevinir. Kötü, özellikle hayatta her şeyin çevresinde dönüp dolaştığı şeyden yana iken kendini iyiden daha fazla güvencede ve daha canlı hisseder. Kötü kendini güçlü olarak görür ve iyiyi de zayıf diyerek aşağılar.

Kaynak: Paul Lauster, Sevgi ve Özgürlük, Çev. Nurettin Yıldıran, Doruk Yayımcılık, İkinci Baskı, Nisan 2000 Ankara, ss. 106-110

Thursday, 21 October 2021

Mitoloji Üzerine Seçmeler

Mitoloji Üzerine Seçmeler 

Mitoslar, kurgusal ve doğaüstü varlıkları ve olayları içeren geleneksel öykülerdir; bir "mecazı ya da temsili anlam" çağrıştıran konularıyla alegorik ve simgesel anlatılardır. Doğal ve toplumsal olaylar, yaşamın çeşitli olguları hakkında toplumda oluşan popüler görüşler, mitoslarda dile getirilmiştir. s. 11

Jung, Eliade ve Gaster gibi mitoloji konusunda yetkin araştırmacıların ve özellikle Joseph Campbell'ın çalışmaları, bu alanda yol gösterici olmuştur, olacaktır. s. 11

Kültürel mirası mitoslar biçiminde aktarmak artık Şaman'ın ya da kabile ihtiyarlarının görevi değildir. Film yönetmenleri yeni mitos yaratıcıları ve öykü anlatıcıları olmuşlardır. s. 12

Mitosların insanı değiştirici, dönüştürücü bir etkisi vardır. s. 12

Simgesel anlatılar olan mitoslar, efsane ya da destan niteliği taşıyan, inançsal bağlantılar da içeren, olağanüstü durum ve olaylara karışan tanrılara ya da insanüstü varlıklara dair öykülerdir. Bu öyküler, belirsiz bir zamanda ancak kesinlikle insanın zaman kavrayışından farklı bir zaman boyutunda yer alırlar. Belirli bir inancı, düşünceyi ya da ideali aktarma amacını taşıyan mitos, bir alegori niteliğine de sahip olduğu için geniş simgesel anlamların üretilmesini sağlar. Yansıttığı simgesel anlamlarla birlikte bir mitosun gerçekliği, bağlı olduğu toplumun inançları ve geleneksel benimseyişleriyle doğrulanır. s. 13

Mitos, insan olmanın ve toplumsal yaşamın doğal bir sonucudur. İnsanın var olduğu her zaman ve yerde mitoslar da var olduğuna göre, insan mitos üreten bir varlık olarak nitelenebilir. Hiç kuşkusuz mitosta, içkin olarak sosyolojik, psikolojik, tarihsel, kültürel ve dinsel boyutlar bulmak mümkündür. Tüm bu boyutların varlığı, mitosun tek bir öznel bakış açısından kavranamayacağını kanıtlar. Sayısız düşünüre göre mitos, kültürler üstü bir olgu ve evrensel bir üründür. Tarihin her çağında var olmuş, tüm insan topluluklarında görülmüştür.

Mitsel anlatılar, mitosu üreten toplumun öz değerlerine sıkıca bağlıdırlar. Bu bakımdan mitos, bir topluluğun ayırt edici dünya görüşünü ortaya koyar; aktardığı öyküyle, topluluğun üyelerinin; kendi yaşamlarında karşılaştıkları gerilimleri tanımlamalarına, onlara göğüs germelerine, belki de bu gerilimleri çözümleyerek gidermelerine yardımcı olur. Mitos, Walter Burkert tarafından pek yerinde olarak, "ortaklaşa önemi olan bir olguya, tikel göndermelerde bulunan geleneksel öykü" olarak tanımlanmıştır. s. 14

Kaynak: Ömer Tecimer, Sinema: Modern Mitoloji, Plan B İletişim, Tasarım, Tanıtım, Yayıncılık ve Yapımcılık San. ve Tic. Ltd. Şti., İkinci Basım, Temmuz 2006.

Soyutun her ifadesinde bir simge vardır ve her  simge de bir kelime oyunu içermektedir. Böylece insanlık, doğa evreninin yanındaki hayal edilmiş ikinci evren olan varoluş ifadesini hep yeniden yaratmaktadır.

Mitosları da ele alabiliriz; bunlarda gerçeğin dönüştürülmesi veya "hayal edilmesidir" ama buradaki süreç gündelik dilden daha karmaşıktır. İlkel insan mitosun yardımıyla dünyevi olguları açıklamaya çalışmakta ve insani şeylerin temelini tanrısal da aramaktadır. Mitosun gerçek görüntüsü verdiği değişken fantezilerin her birinde, ciddiyetle şakacılığın sınırlarında yer alan yaratıcı bir zihin vardır. 

Kaynak: Johan Huizinga, Homo Ludens, Oyunun Kültürel İşlevi Üzerine Bir İnceleme, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınevi, 2. Basım, İstanbul 2006, s. 21

Kurgulanmış mitlere biraz da olsa sırtınızı yaslamadan insan kitlelerini etkin bir şekilde organize etmek mümkün değildir. Katışıksız gerçekliğe sadık kalarak içine hiçbir kurgu karıştırmazsanız çok az insan peşinizden gelecektir. 

Kaynak: Yuval Noah Harari, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi, Çev. Poyzan Nur Taneli, Kolektif Kitap, 1. Baskı, Aralık 2016, İstanbul, s. 180

***

İnsanlar masalları severler. Çünkü hayal güçlerinin sınırları içinde bir şeyler anlatan şifreli dili severler.

Peter Lauster - Sevgi ve Özgürlük, 149

***

Günümüzde dünyanın psikolojik durumu şöyle: Bazıları Hıristiyanız diyorlar ve isterlerse kötülük denen şeyi ayaklarının altında ezebileceklerini düşlüyorlar, bazıları da kötülüğe kendilerini öylesine kaptırmışlar ki artık iyiyi göremiyorlar. Kötülük artık bir süper güç oldu. İnsanlığın yarısı, insan zihninin ürettiği bir doktrinle beslenip güçlenirken, öbür yarısı duruma uygun düşebilecek bir mitin yokluğundan nefret ediyor. Hıristiyan ülkeler acınası bir duruma geldiler. Hıristiyanlık uykuya yattı ve yüzyıllardır mitini geliştirmeyi ihmal etti. Mitsel düşüncelerin karanlık kıpırdanmalarını ifadeye kalkışanlara da kimse kulak asmadı.

Bir mit yaşamıyorsa ve gelişmiyorsa ölmüş demektir. Bunun farkında değiller. Mitimiz ölüm sessizliğine büründü ve artık bize yanıt vermiyor. Kutsal Yazılar' da dendiği gibi suç onda değil, tümüyle bizde. Biz onu geliştireceğimiz yerde geliştirmeye yönelik çabaları bastırmayı yeğledik. Mitin aslı birçok çıkış noktası ve olasılık gösterir. Örneğin, "Öyleyse, yılan kadar kurnaz ve güvercin kadar zararsız ol," sözlerini İsa'nın söylediği varsayılmıştır. İnsan neden yılan kadar kurnaz olsun? Ve, o kurnazlıkla güvercinin saflığı arasındaki bağlantı nedir? "Küçük çocuklar gibi olmadıkça" çocukların gerçekten nasıl olduklarına kim kafa yorar? Tanrı'nın, Kudüs'e zaferle girmek için O'na gerekli olan eşeğin alınmasını haklı bulması hangi ahlaka uyar? Kısa bir süre sonra da, kızıp çocuk gibi davranarak incir ağacını lanetleme gereğini neden duymuştur? Adil olmayan kahya öyküsünden çıkan ders nedir? Tanrı'ya aitmiş gibi gösterilen, "İnsanoğlu, ne yaptığını biliyorsan kutsanırsın; bilmiyorsan, lanetlenirsin ve yasayı çiğnersin," sözlerinden durumumuzu aydınlatabilecek nasıl bir derin iç görüş ve geniş kapsamlı bir anlam çıkartabiliriz? Son olarak da, Aziz Paulus'un çıkıp, "Yapmayacağım kötülüğü yapıyorum," diyerek itirafta bulunması ne anlama geliyor? Kıyamet'te açıkça belirtilen kehanetler kimsenin hoşuna gitmediği için onlara en iyisi hiç değinmeyeyim.

Agnostiklerin ortaya attığı, "Kötülük nereden kaynaklanır?" sorusuna Hıristiyan dünyası yanıt vermedi ve Origenes'in iddiasız bir biçimde değindiği, şeytanın kurtulmuş olabileceği düşüncesi dine küfür olarak kabul edilmiştir. Bugün bu soruya yanıt bulmak zorundayız ama ne yapacağımızı bilemeden şaşkın ve elimiz boş kalakaldık. Bir mite ivedilikle gereksinimimiz olmasına karşın, hiçbir mitin yardımımıza gelmeyeceğini bile düşünemiyoruz. Siyasal ortamın ve bilimin ürkünç, hatta şeytanımsı zaferlerinin sonucu olan gizli sarsıntıları ve karanlık belirtileri yaşıyoruz ama bir çıkış noktası bulamıyoruz. Çok az kişi bu durumdan, bu kez gerekli olanın çoktan beri unutulan insan ruhu olduğu sonucunu çıkartabiliyor.

Miti sürdürüp geliştirmeye Kutsal Ruh'un havarilere akmasıyla başlanabilir. Bu yolla, yalnız onlar Tanrı'nın oğlu olmakla kalmamış, onlar sayesinde yalnız başkaları değil, onlardan sonra gelenler de filiatio, yani Tanrı'nın oğlu düzeyine erişmişler ve böylece, yalnızca, yeryüzünden çıkan ve yeryüzünde kalmaya mahkum olan animalar olmadıkları kesinlik kazanmıştır. İki kez doğdukları için kökleri Tanrı'daydı. Görünen fiziksel yaşamları bu dünyadaydı ama içlerindeki görünmeyen insan, Hıristiyan kurtuluş mitine göre, bütünlüğün asıl imgesinden, yani sonsuz Ata' dan geliyordu ve gene oraya dönecekti.

Yaratan'ın bütünlüğü olduğuna göre, onun yarattığı oğlunun da bütünlüğü olması gerekir. Tanrısal bütünlükten hiçbir şey çıkartılamaz ama nedense bu bütünlük parçalanmış ve ışık alemi ve karanlıklar alemi diye ikiye bölünmüştür. Eyüb'ün ve başkalarının deneyimlerini ve Hıristiyanlık öncesinde çok yaygın olan Henoch'un kitabındakileri doğru varsayarsak, böyle bir bölünmenin varlığı, Hıristiyanlık'tan hemen önceki dönemde, henüz İsa ortaya çıkmadan önce de kabul edilmişti. Hıristiyanlık'ta da bu metafiziksel bölünme açıkça sürmüştür. Tevrat'ta Yehova'nın yakınlarından biri sayılan şeytan, artık sonsuza dek Tanrısal dünyanın tam karşıtına dönüşmüştür. Kökü kurutulamadığı için on birinci yüzyılda bile Tanrı'nın yerine şeytanın dünyayı yarattığı düşüncesinin oluşmasına şaşmamak gerekir. Böylece, Hıristiyanlığın ikinci dönemi için zemin hazırlanmış oldu. Zaten düşmüş melekler miti, o meleklerin insanlara, bilimin ve sanatın tehlikeli bilgilerini öğrettiklerini daha önceden açıklamış bulunuyordu. Acaba o eski öykücüler Hiroşima'ya ne der?

Jacob Boehme dahiyane düş gücüyle Tanrı imgesindeki çelişkiyi görmekle mitin daha da gelişmesine katkıda bulunmuştur. Boehme'nin çizdiği mandala simgesi bölünmüş bir Tanrı'yı gösterir çünkü içteki daire sırt sırta vermiş iki yarım daireye bölünmüştür.

Dogmaya göre, Tanrı, üçlüde ve dışarıya akan Kutsal Ruh' un her parçasında da olduğuna göre, her insan da Tanrı'nın bütününü ve oğulluğunu paylaşıyor demektir. Tanrı imgesinin zıt kutuplar içeren oluşumu insana bir bütün olarak değil, bir çelişki olarak geçti. İmgenin karanlık parçası, yaygın olan Tanrı'nın bir "ışık" olduğu varsayımına ters düşüyor. Günümüzde yaşanan çelişki bu. Oysa, bu işlerden anladıkları varsayılan ve görevleri insanlığa ders vermek olan resmi öğretmenlerin çok azı bu durumun farkındadır. Dünyanın önemli bir dönüm noktasına geldiğini birçok insan sezinliyor ama bu büyük değişikliği nükleer parçalanmaya ve roketlere bağlıyorlar ve bu arada insan ruhunda neler olup bittiği sorunsalı görmezlikten geliniyor.

Tanrı imgesinin, psikolojik bağlamda, ruhun özünün bir göstergesi olduğu ve bu imgede, dünya politikasında bile ciddi bir ikiye bölünmüşlük yaratan bir çatlağın bulunduğu artık insanoğlunun farkına vardığı bir gerçektir ve bu nedenle, yerine başka bir şey koyma gereksinimi ortaya çıkmış ve bu gereksinim kendini, ruhtaki karşıtların bir sentezi olarak bütünlüğü dairesel simgelerle göstermek olarak ortaya çıkmıştır. 1945 yılından beri ortada dolaşan UFO söylentilerini kastediyorum. Bu söylentiler ya hayal ürünü ya da gerçek. UFO'ların başka gezegenlerden ya da dördüncü bir boyuttan geldikleri savunuluyor.

***

Kendimi mitsel dilde ifade etmek istediğimde "Tanrı" ve "şeytan" terimlerini de kullanabileceğimi bilmeme karşın, ben "bilinçdışı" terimini kullanmayı yeğliyorum. Mitsel dili kullandığımda, "mana", "şeytan" ve "Tanrı" terimlerinin bilinçdışı için eşanlamlı olduklarının, yani her üç terimle ilgili bilgimizin, dördüncü terimden ne daha fazla ne de daha az olduğunun farkındayım.

"Tanrı" ve "şeytan" kavramlarının en büyük yararı "yüz yüze" gelmenin daha somutlaşması, yani bu kavramlara bir kişilik yüklenebilmesidir. Duygusal nitelikleri onlara canlılık ve etkenlik kazandırır. Nefret ve sevgi, korku ve saygı yüz yüze gelme sahnesinde rol alır ve olaya önem katarlar.

Simgelerin, yapıları gereği, karşıtların, birbirleriyle çatışmadan ya da sapmalara yol açmadan, birbirlerini karşılıklı tamamlayarak bir bütün oluşturmalarını sağladıkları ve böylece yaşama anlamlı bir biçim verdikleri doğrudur.

***

Anlamsızlığın, yaşamı dolu dolu yaşamayı engellediği için bir hastalıktan farkı yoktur. Birçok şeyi, hatta belki de her şeyi dayanılır bir hale dönüştüren anlamdır. Hiçbir zaman, herhangi bir bilim mitin yerini alamayacak ve bilimden hiçbir zaman bir mit oluşturulamayacak, çünkü "Tanrı" bir mit değil, insanın içindeki Tanrısallığın ortaya çıkmasıdır.

***

Bir mit, Delfi kehaneti ya da bir düş gibi iki anlamlıdır ya da iki anlamlı olabilir. Mantığı göz ardı edemeyiz ve etmemeliyiz ama içgüdülerimizin bizim yardımımıza koşacağı umudunu da yitirmememiz gerekir. Bunu yaptığımızda, Eyüb'ün uzun bir süre önce anladığı gibi, Tanrı bizi Tanrı'ya karşı destekler. "Öbür iradenin" ifade edildiği her şey, bir insanın düşünmesi, sözleri, imgeleri ve yetersizliği bile, o insanın içinde oluşan şeylerdir. İnsan her şeyi üstüne alma eğilimindedir ve basmakalıp psikolojik terimlerle düşünmeye başlarsa, her şeyin kendi isteklerinden ve kendisinden kaynaklandığı sonucuna varır. Çocukça bir saflıkla, ulaşabileceklerini ve "kendinin" ne olduğunu bildiğini sanır. Oysa bu süreçte, bilincinin zayıflığı ve onunla eş orandaki bilinçdışı korkusundan kaynaklanan ölümcül bir zayıflık içindedir. Bu nedenle, özenle kurduğu mantıkla, ona doğru başka bir kaynaktan ansızın akanı birbirinden ayırmayı kesinlikle başaramaz. Kendisine karşı nesnel olamadığı gibi, kendisinin iyi de olsa kötü de olsa, varlığı olan bir olguyla aynı şey olduğunu göremez. Başlangıçta her şey üstüne yığılır, her şey onun başına gelir ve ancak çok büyük bir çaba harcayarak kendine görece bir özgür alan kazanmayı ve onu elinde tutmayı başarır.

Ancak bunu gerçekleştirdikten sonra, baştan beri ona verilmiş olan ve ne kadar isterse istesin yok edemediği içgüdüsel köküyle yüz yüze kaldığının bilincine varır. Bu gerçekler bireye içten ve dıştan büyük bir güçle saldırırlar. Bu güçleri insanoğlu, Tanrı unsuru diye özetlemiş, etkilerini mitlerin yardımıyla betimlemiş ve bu mitleri, "Tanrı'nın Söz"ü, yani "öbür taraf"taki numenin esinleri ve açıklamaları olarak yorumlamıştır.

Kaynak: Carl Gustav Jung - Anılar, Düşler, Düşünceler, Can Yayınları, ss. 264 vd.

***

Mythos halindeki düşünce, insanın kendi ruhunu, hayatını eşyaya, tabiata aksettirmesinden, başka deyimle özneyi nesnede görmesinden ibaret olan bir düşünce tarzıdır.

Hilmi Ziya Ülken - Felsefeye Giriş I

***

Tüm masallarda, insanın içinde yaşadığı kültürün ya da kendi içsel hayatının hastalıklarını ya da sağlıklı yönlerini bir ayna gibi yansıtan malzemeler bulunur.

Clarissa P. Estes - Kurtlarla Koşan Kadınlar, Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler, 157

***

Felsefe'de metafor'un amacı, bir yandan uslup güzelliği ve diğer taraftan da, belirsiz veya anlaşılması zor olan meseleleri kolay anlaşılan duruma getirmek içindir.

Çok kimselerin kanaatına göre felsefe, zor anlaşılan bir ilimdir. Filozoflar da bunun farkında olduğu için, böyle bir usule baş vurmak gereğini duymuştur.

Metafor (metaphore) kelimesi, iki parçadan meydana gelmiştir: Meta sözü, sonra (yahut) öte gibi manalara; fora (phora) sözü de aktarmak (nakletmek) anlamına gelmektedir. Böylece, bir meseleyi başka bir şekilde ifade etmek sanatına metafor deniliyor; yani tabii olan bir mânâ ve mesele, mecazi olarak dile getiriliyor.

Allegori (allegorie) deyimi de misal (örnek), mesel (benzer), temsil (örnek vermek), remz (sembol) ve kinaye (bir şeyi söyleyip başka bir şeyi kast etmek) gibi anlamlar taşımaktadır.

Analoji (analogie) deyimine gelince, bu da ana-loji (ana-logie) şeklinde iki parçadan meydana gelmektedir; ana kelimesi göre manasında ve loji sözü de akıl manasındadır. Yani bir şeyin, başka  bir şeye kısmen benzemesi demektir. Mesela Latince ile İtalyanca arasında analoji vardır denildiğinde, İtalyanca'nın Latince'ye kısmen benzediği kast edilmektedir. Yeter ki bu benzerlik, akıl'a uygun olsun.

En umumi deyim olarak kullanılan mecaz kelimesiyle birlikte istiare, teşbih, temsil gibi deyimler arasında, (-maksatları bakımından-) bazı farklar vardır. Fakat hepsi için müşterek olan özellik, benzetme'den ibarettir. Avrupa dillerindeki metafor, allegorri ve analoji deyimleri de, sembol (remz ), istiare, teşbih vs. gibi anlamlara gelmektedir. Dolayısıyla bu terimlerin Arapça manalarınıa inmek suretiyle, mahiyetleri daha iyi anlaşılabilecektir.

Nihat Keklik - Felsefede Metafor, 1,2, 7

***

Rabiatül Adeviyye: ''Beğendikleri meyveler ve hoşlanacakları kuş etleriyle etraflarında dönerler, (Vâkı'a, 21. Ayet) ayetini okuduğu zaman, o halde: Bizler, o meyveler ve kuş etlerine kavuşuncaya kadar henüz küçük çocuklar gibiyiz, demişti. 

Kaynak: Abbas Mahmut El-Akkad, Kur'an Felsefesi, s. 89

***

Din, en yüksek ahlaksal ülkülerimizin simgesel anlatımıdır.

Kaynak: Ernst Cassirer - İnsan Üstüne Bir Deneme, s. 93

***

Bana öyle geliyor ki, aklın yarattığı her şey metafizikseldir. Bütün bilimlerin en doğrusu ve en inandırıcısı olan matematik bile tamamen metafizikseldir. Bilimsel bir akıl yürütmenin her bir düşüncesi metafiziktir. 

Kaynak: José Saramago – Körlük

***

Düşünüyorum da, şeytan yoksa, o zaman onu insan icat etmiştir; hem de kendi benzeri olarak icat etmiştir.

Kaynak: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler, 317

***

İsa-Mesih'i, mitleşleştirilmeden önce [tahrif edilmeden] önceki sözünden ve nefesinden hemen hiçbir eser kalmamıştır. İnsan İsa, resimden çıkarılmıştır. Onun yerine, kahinlerin haber verdiği ve pagan kültlerin kutsadığı ve kutladığı Tanrı İsa figürü yerleştirilmiştir. Karl Marx, bir zamanlar, kendisi için "ben Marksist değilim" demişti. İsa-Mesih için de, "o bir Hıristiyan değildi" denebilir.''

Kaynak: Lewis Mumford - İnsanın Durumu

***

‘Anlatılamaz’ olanın analitik, soyut, düzlemsel, akılcı, kesin vb. sözcüklerle iletilemez olduğunu biliyoruz. Şiirsel ve mecazi dil, fizyonomik ve sinestetik (duyumsal ikilik içeren) dil, düşlerde, hayallerde, faztazilerde bulunan davranışlar, ses tonu, konuşma biçimi, yüz ifadeleri, beden duruşunu içeren ve birincil dilsel yöntem olarak karşımıza çıkan tüm anlatım biçimleri anlatılamaz olanın belirli yönlerinin iletilmesinde çok daha verimli olmaktadırlar. 

Kaynak: Abraham H. Maslow, Dinler, Değerler, Doruk Deneyimler, s. 100

***

Mitsel düşünce, ideolojik saraylarını eski toplumsal bir söylemin molozları ile kurar. 

Kaynak: Claude Lévi-Strauss, Yaban Düşünce, s. 32.

***

Hristiyanlıkta olduğu gibi İslam’da da “ortodoks” teolojik düşüncenin ve seçkinler rasyonalizmin olağanüstüyü halk inançlarında ve edebiyatında yani çocuklara, büyükannelere, geri kalmış halklara özgü bir iç zihinsel faaliyet düzeyinde tutmayı başardığını kaydetmek ilginç olacaktır.

Kaynak: Muhammed Arkoun-  Kur’an Okumaları, s. 195

***

Somuttan Soyuta

Tahsil görmemişler, soyut düşünmüyor. Soyut sınıflandırmalar yapmıyorlar. Kategoriler yok. Tümdengelim, tümevarım yok gibi. Bunun yerine köylülerin düşünme tarzlarını şu sıfatlarla tarif ediyorlar faydacı (utilitarian), duruma bağlı (situational), fonksiyonel, operasyonel. ss. 228-229

''Ha demek böyleymiş, hadi ben de artık soyut ve kategorik düşüneyim'' demekle olmuyor. Çocukluktan itibaren böyle düşünen bir çevrede yetişmek, böyle düşünmeyi bilenlerin eğitiminden geçmek gerekiyor. Çocuklukta ve ilk gençlikte kazanılabilen böyle özellikler, gözleyene bunların genetik olduğu izlenimini verecek kadar insanın yaşantısında ve davranışlarında etkili oluyor. Çünkü beynin belirli bölgelerinin gelişip gelişmemesine bu uzun eğitim sebep oluyor. s. 229

Aslında bilim ve teknolojinin talep ettiği düşünce şekli de bunlara dayanıyor. Soyutlamaya, kategorilere ayırmaya, ilişkilendirmeye. O yüzden Flynn, IQ'su düşük çıkan toplulukları ''Henüz bilim-teknik gözlüğünü takmamış'' diye tarif ediyor. s. 229 

Şu sözün kaynağında da bu soyut düşünme daha doğrusu düşünememe sıkıntımız yatıyor. ''Küçük zekalar insanları, orta zekalar olayları, büyük zekalar kavramları tartışır.'' 

Aslında kavramları tartışmak için belki de deha gerekmiyor ama Bernard Shaw'un dediği gibi, ''Aklıselim o kadar nadir ki, onun yeter miktarına sahip olana dahi diyorlar.'' 

Eğitimin kalitesi Flynn'in ''bilim ve teknik gözlüğü''nü çocuklara ne kadardır takabildiğimize bağlı. Türkiye'de bugün yapıldığı gibi ezberletmek, sonra o bilgileri sormak; bilgi doldurup bilgi boşaltmak bilim ve teknik gözlüğünün yerini tutmuyor. ss. 230-231

İnsan insan olurken düşünceleri somuttan soyuta doğru gelişmiş durumda. Modern insana verilen isim bile bu gelişmeye işaret ediyor: Homo sapiens sapiens. Homo sapiens, ''farkında insan'' demek. Sapiens kelimesi tekrarlanınca ''farkındalığının farkında insan'' oluyor. İkincisi muhakkak ki soyutu kavramaya birinciden daha yatkın bir yaratığı tarif ediyor. s. 232

İnsanın somut nesnelerle, şimdi ve burası ile yetinmeyip o anda yaşanılmayan zaman ve o anda içinde bulunulmayan mekan bilgisini de ileten lisanı kazanması genetik evrimin hikayesini aittir. İki 25 kuruşun 50 kuruş etmesinden iki 25'in 50 etmesine geçmek somuttan soyuta evrilmektir. Bu genetik değildir, eğitimle, sonradan kazanılmış soyut kavramlarla ilgilidir. s. 234

Demek ki ''somut-soyut'' iki değerden ibaret bir değişken değildir. Bir insanın soyutu, bir başkasının somutu olabilir. İnsan aklı eğitilip yükseldikçe, somut kabul ettiklerini aşağılarda bırakarak ilerler. Yeni soyutlar öğrenip onları somutmuş gibi kavradıkça yükselir. s. 234 

Bilim -biz ismini yanlış da koysak- bilgiden ziyade kavramların işlenmesine dayanır. Eğitimin de bilgiden ziyade kavram kullanmayı öğretmesi gerekir. Bu ikincisini becermek zordur. Her şeyden önce öğretenin bu kavramları hazmetmiş, soyutların onun zihninde somutlaşmış olması gerekir. Halbuki bilgileri ezberlemek daha kolaydır. s. 234

Ezberletmek de, ezberlemek de kavramları sindirmekten, soyutları zihinlerde somutlaştırmaktan kolaydır. Bilgileri ezberlemeye indirgenen eğitim kolaylaşır. Bilhassa eğiticiler için, eğitim bakanlıkları için kolaylaşır. Artık eğitimcilerin de bakanlıkların da fazla zekaya ihtiyaçları kalmaz. Daha doğrusu eğitim yok olur, yerini öğretime bırakır. Bilgi verirsiniz, sonra bilgi sorarsınız. Cevapların doğruluğunu anlamak için de çoktan seçmeli sınav yaparsınız. Değerlendirmesi kolaydır. Bu sistemi uzunca bir müddet devam ettirirseniz artık bu sistemden yetişmiş öğretmenlere, onların çalıştıkları ve yönettikleri okullara ''eğitim sistemimiz'' demeye başlarsınız. Bu kolay kolay kırıp dışına çıkılamayacak bir cehalet çemberidir, bir düşük IQ çemberidir! s. 235

Bebeklikten itibaren on yıllar boyu soyutla, kavramla haşır neşir olmuşlarla, somuttan ileri gidememişler arasında beyin gelişiminde fark bulunduğunu MR fonksiyonel görüntüleri söylüyor. ''Bir şey yok canım!'' doğru bir değerlendirme değil. Bir şey var. Hem de çok bir şey var. Durumumuz vahimdir ve bunu en iyi siz görebilirsiniz; bu kitabı buraya kadar okuyabilen sizler görebilirsiniz. 

Sizi gidi elitler! 

Ama sorumluluk da sizin gibi elitlerindir. Ülke IQ'sunu onlarca puan aşağı çekenlerden nitelikli bir eğitim inşasını bekleyemezsiniz değil mi? ss. 236-237

Kaynak: İskender Öksüz, Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler, Panama Yayınları, 5. Baskı, Kasım 2021 Ankara 

***

İsrailoğulları da dahil olmak üzere eski Yakındoğulular gibi henüz halis düşünceler geliştirmekten uzak olan, yalnızca hayal güçlerinden yola çıkanların başvuracakları tek bir kaynak vardır: Yine kendi hayal güçleri. Ama bu "ölçülüp tartılan" bir hayal gücü olmalıdır: Bir sorun yumağı oluşturan bir sürü durumu açıklamaya yönelik olarak, bu özgün yapıyı oluşturan olayları hayal etmek ve bunları bir araya getirmek tıpkı vermek istedikleri derse göre fabllarını kuran fabl yazarları gibi durumundadırlar. Bu yöntemle oluşturulan anlatılara biz mit diyoruz, bütün Yakındoğu edebiyatı bu tür mitlerle doludur ve ilk çiftin hikâyesi de bunlardan biridir. Bunun amacı bir hikâyeyi aktarmak değil, bir (duruma) açıklama getirmektir. s. 266

***

Mitler, oldukça naif bir üslupla dile getirseler de, derin bir felsefenin ve antik bir bilgeliğin izdüşümüdürler. s. 267

Burada gerçek bir insanlık tarihinin, yani insanlığın köklerini ve ilk zamanlarını sadakatle anlatan bir tutanağın değil, insanoğlunun doğasının, evrendeki yerinin ve işlevinin bir açıklamasının söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu bir tür vakayiname değildir; canlı ve betimleyici tarzına karşın, sonuçta kesin olgulara dair verileri aktarmayı değil gerçekten insan ve evrenle ilgili bütün bir düşünce sistemini, bakış açılarını ve bunlara ilişkin tanımlamaları sunan tanrıbilimsel bir sunumdur. Buna da mitolojik hikâye adı verilir. s. 219

KaynakJean Bottero, Eski Yakındoğu, Sümer'den Kutsal Kitab'a, Çev. Adnan Kâhiloğulları, Pınar Güzelyürek, Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi Yay., 1. Baskı, Haziran 2005, Ankara

Thursday, 14 October 2021

Şeytan/î - Stefan Zweig

Şeytan/î

Sözcük, antik dönemin mitsel-dinsel temel anlayışından yola çıkıp birçok anlam ve yorumdan geçerek günümüze kadar geldi; öyle ki artık onu kişisel bir yoruma tabi tutmak gerekli oldu.

Şeytanî demekle kastettiğim şey, her insanın temelinde ve özünde yatan o doğuştan gelen huzursuzluktur ve bu huzursuzluk onu kendinden çıkarır; onu kendinden alıp sonsuza, asıl olana sürükler; sanki doğa her bir ruhta, o ilk kaosun dışa vurulmamış, tedirgin bir parçasını bırakmıştır; bu parça ise gerilim ve tutku yoluyla o insanüstü, algı ötesi temeline geri dönmek ister.

Şeytan içimizdeki mayayı vücuda getirir; kabaran, eziyet eden, sıkan bir mayadır bu; olağan koşullarda sakin duran varlığı tehlikeye, aşırılığa, esrimeye, kendinden vazgeçmeye, kendini yok etmeye zorlar. İnsanların çoğunda, ortalama insanlarda ruhun bu değerli tehlikeli parçası kısa sürede emilir ve tüketilir; yalnızca nadir anlarda, ergenlik krizlerinde, aşk ya da üreme dürtüsü yüzünden içsel evrenin kabarmaya başladığı zamanlarda bedenden çıkıp gitmek ister bu taşkın, uğursuz ve aynı zamanda orta halli, banal varoluş.

Ama ölçülü insanlar bu Faustvari dürtüyü kendi içlerinde boğarlar, ona ahlaki eter koklatıp işle bayıltırlar, düzen vasıtasıyla önüne set çekerler. Sıradan insan kaotik olanın daimi can düşmanıdır; sadece dış dünyada değil, kendi içinde de. Ama daha yüksek insanlarda, özellikle de üretken olanlarda, huzursuzluk yaratıcı bir şekilde serpilir, günün eserleriyle yetinmez, onlara "acı veren yüce bir kalp" (Dostoyevski), kendini aşıp evrene doğru bir özlemle uzanan ve soru soran bir zihin verir.

Bizi kendi özümüzün, kendi kişisel ilgilerimizin ötesine, sezgisel ve maceracı bir şekilde soru sormanın o tehlikeli bölgesine sürükleyen her şeyi, varlığımızın bu şeytani kısmına borçluyuz. Ama bu şeytan ancak onu alt ettiğimiz, gerginliğimizde ve yükselişimizde bize hizmet ettiği sürece dostça teşvik eden bir güçtür: Bu sağaltıcı gerilimin yüksek gerilime dönüştüğü yerde, ruhun insanı allak bullak eden o dürtüye, şeytani olanın volkanına düştüğü yerde tehlike başlar. Zira şeytan kendi vatanına, kendi elementine, yani sonsuzluğa, ancak ve ancak sonlu olanı, dünyevi olanı, yani ikamet ettiği bedeni yıkıma uğratmak suretiyle ulaşabilir: İnsanı genleşme yoluyla yüceltir; ama bir yandan da patlamaya zorlar. Bu yüzden, zamanında dizginlemeyi başaramayan insanları korkunç bir huzursuzlukla, şeytani bir doğayla doldurur, iradelerinin dizginini ellerinden çekip alır; öyle ki onlar, o istemsizce sürüklenenler artık fırtınaya kapılmışlardır ve alın yazılarının kayalıklarına doğru savrulmaktadırlar.

Yaşamsal huzursuzluk her zaman şeytani olanın ilk meteorolojik belirtisidir; kanın huzursuzluğu, sinirlerin huzursuzluğu, zihnin huzursuzluğu (ki bu yüzden etrafına huzursuzluk, talihsizlik, rahatsızlık yayan kadınlar şeytani olarak nitelenir). Şeytani olan her zaman hayatın tehlikeleri ve hayati tehlikelerle dolu fırtınalı bir gökyüzünde dolaşır, trajik atmosferlerde, kaderin nefesiyle.

Böylece her zihinsel donanımı güçlü, her yaratıcı insan içindeki şeytanla kaçınılmaz bir savaşa girer ve bu her zaman kahramanca bir savaştır, her zaman bir aşk savaşıdır. İnsanlığın en harika yanı da budur. Bazıları yakıcı dürtülerine kadının erkeğe teslim olduğu gibi teslim olurlar, üstün bir gücün zoruna boyun eğerler, kutsal bir şeyle dolduklarını ve doğurgan bir unsurun baskınına uğradıklarını hissederler. Bazıları onu dizginler ve onun o yakıcı, o titreyen varlığını kendi soğuk, kararlı, amaca kenetlenmiş erkeksi iradelerine boyun eğmeye zorlarlar: Bir ömür boyu, sık sık böyle düşmanca-yakıcı, sevgi dolu-boğuşan bir kucaklaşma sürer gider. Bu muazzam boğuşma sanatçıda ve eserinde adeta gözle görünür bir haldedir: yaratısının son hücresine kadar titrer o sıcak nefes, zihnin kuluçka gecesinde baş gösteren, o ebedi ayartıcısıyla birlikte duyduğu şehvetli sarsıntı.

Şeytan sadece yaratıcı olanda duyguların gölgesinden çıkıp dile ve ışığa ulaşabilir ve onun tutkulu çizgilerini en belirgin şekilde ona tümüyle teslim olanda, şeytan tarafından sürüklenen şair tipinde görürüz; burada alman dünyasının en anlamlıları olarak seçtiğim Hölderlin, Kleist ve Nietzsche'de ortaya çıkan şair tipinde. Zira şeytan bir şairin içine despotça yerleşmişse, alevler halinde sıçrayan bir yükseliş içinde sanatın da özel bir tipi ortaya çıkar: esrime sanatı, coşkulu, ateşli yaratı, ruhun kasılmalarla, sarsıntılarla yükselişi, katılaşma ve patlama, sarhoşluk ve kendinden geçme, Yunanların "mania" dedikleri, genellikle sadece peygamberlerde, kâhinlerde görülen kutsal bir kendini kaybetme hali. Ölçüsüzlük, en aşırıya vardırma, bu sanatın ilk ve şaşmaz belirtisidir; en son raddeye, şeytani olan, ilksel vatanı olarak ulaşmak istediği o sonsuzluğa varıncaya kadar ebedi bir kendini-aşma-isteği.

Hölderlin, Kleist ve Nietzsche, hayatın sınırlarını ateşli bir şekilde zorlayan, biçimlere zorbaca sızan ve aşırı bir esrime içinde kendini yok eden bu Prometheusvari varlığın pençesindedirler: Gözlerinde şeytanın yabancı, ateşli bakışı parlamaktadır ve şeytan onların dudakları arasından konuşur. Hatta dudaklar sustuğunda, zihinler söndüğünde bile onların yıkıma uğramış bedenlerinden konuşmayı sürdürür: bu korkunç misafir varlığını hiçbir yerde onların ruhlarında olduğu kadar hissettiremez, aşırı güçlü bir gerilimin ıstırabı içinde paramparça olmuşlardır ve şimdi bir yarıktan aşağı, şeytanın oturduğu o en derin uçurumun dibine bakar gibi bakarız onlara. Tam da zihinlerinin batışı sırasında, olağan koşullarda kan gibi gizli duran şeytani güç her üçünde birden görsel olarak kendini açığa vurur.

Şeytan tarafından boyun eğdirilen şairin o esrarengiz varlığını, bizzat şeytani olanı olabildiğince belirgin hale getirmek için, karşılaştırma yöntemime sadık kalarak, bu üç trajik kahramanın karşısına görünmez bir karşı oyuncu yerleştirdim. Ama şeytani olanın kanatlandırdığı şairin gerçek karşıtı hiçbir şekilde, örneğin şeytani-olmayan değildir; şeytaniliğin olmadığı büyük bir sanat yoktur; dünyanın ilksel müziğinin fısıldadığı söz olmadan sanat olmaz. Bunu hiç kimse bütün şeytaniliğin baş düşmanından daha iyi gösteremez; Kleist'ın ve Hölderlin'in, onlar hayattayken de karşılarında sert bir şekilde duran Goethe'den başka; çünkü o şeytani olan hakkında Eckermann'a şöyle söylemiştir: "En yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir."

İlhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinç dışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.

Coşkulu olanın, kendi taşkınlığı içinde sürüklenen şairin, o ilahi ölçüsüzün hakiki karşıtı olarak şu ölçülü efendiyi görüyorum: Kendisine verilen şeytani gücü dünyevi irade gücüyle dizginleyen ve bir hedefe yönelten şairi. Zira şeytani olan, ki bütün yaratıcılığın muazzam gücü ve ilksel anasıdır, tümüyle yönsüzdür; hedefi sadece sonsuzluktur, doğduğu kaosa geri dönmektir. Ve eğer bir sanatçı bu ilksel gücü insani olarak yönetebilirse, eğer ona dünyevi bir ölçü ve iradesi doğrultusunda bir yön verebilirse, eğer şiire Goethe'nin dediği anlamda "kumanda" edebilirse ve "kontrol edilemez olanı" şekillendirici bir zihne dönüştürebilirse ortaya yüksek, şeytani olanınkinden kesinlikle daha düşük olmayan bir sanat çıkar.

Kaynak: Stefan Zweig, Kendileriyle Savaşanlar, Hölderlin - Kleist - Nietzsche, Çev. Nafer Ermiş, İş Bankası Yayınları, 19. Basım Ocak, 2020, İstanbul, ss. 3-7

Thursday, 7 October 2021

Hypatia

Hypatia

İskenderiye kitaplığında çalışan son bilgin bir matematikçi, astronom, fizikçi ve neoplatonik felsefe okulu önderiydi. Herhangi bir çağda bir insanın gösterebileceği en olağanüstü başarıları kendinde toplamış olan bu kadının adı Hypatia'ydı. 370 yılında İskenderiye'de doğmuştu. Kadınların elinde çok az olanakların bulunduğu ve onlara eşya gözüyle bakıldığı bir dönemde, Hypatia serbestçe ve geleneksel kurallara aldırış etmeden erkek çevrelerinde dolaşırdı. Her bakımdan güzel bir kadınmış. Peşinden koşan epey erkek olmasına karşın evlenme önerilerini reddettiği biliniyor.

Hypatia döneminin İskenderiye'si artık epeydir Romalıların egemenliği altında kalmış bir kentti ve gerginlik içindeydi. Kölelik klasik uygarlığın canlılığını çürütmüştü. Hristiyan kilisesi yeni doğmuştu, gücünü kökleştirerek putperestliğin etkisini ve kültürünü silmeye çaba harcıyordu. Hypatia bu köklü sosyal güçlerin patlama noktası üzerindeki katalizör rolündeydi. İskenderiye başpiskoposu Cyril, Hypatia'nın Romalı valiyle olan yakın dostluğu, öğrenimin ve bilimin simgesi olması, bunun da kilise tarafından putperestlikle eş görülmesi nedeniyle ondan nefret ediyordu. Ama Hypatia hayatının tehlikede olduğunu bile bile öğretime ve öğretilerini yayınlamaya devam etti.

415 yılında bir gün işe giderken başpiskopos Cyril'in müritleri tarafından yolda kıstırıldı. Atlı arabadan indirildi, elbiseleri yırtıldı ve katiller ellerindeki deniz kabuklarıyla Hypatia'nın etlerini kemiklerinden kazıdılar. kalıntısı yakıldı, eserleri yok edildi ve adı unutuldu. Cyril'e ise azizlik payesi verildi.

Carl Sagan

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...