Thursday, 21 October 2021

Mitoloji Üzerine Seçmeler

Mitoloji Üzerine Seçmeler 

Mitoslar, kurgusal ve doğaüstü varlıkları ve olayları içeren geleneksel öykülerdir; bir "mecazı ya da temsili anlam" çağrıştıran konularıyla alegorik ve simgesel anlatılardır. Doğal ve toplumsal olaylar, yaşamın çeşitli olguları hakkında toplumda oluşan popüler görüşler, mitoslarda dile getirilmiştir. s. 11

Jung, Eliade ve Gaster gibi mitoloji konusunda yetkin araştırmacıların ve özellikle Joseph Campbell'ın çalışmaları, bu alanda yol gösterici olmuştur, olacaktır. s. 11

Kültürel mirası mitoslar biçiminde aktarmak artık Şaman'ın ya da kabile ihtiyarlarının görevi değildir. Film yönetmenleri yeni mitos yaratıcıları ve öykü anlatıcıları olmuşlardır. s. 12

Mitosların insanı değiştirici, dönüştürücü bir etkisi vardır. s. 12

Simgesel anlatılar olan mitoslar, efsane ya da destan niteliği taşıyan, inançsal bağlantılar da içeren, olağanüstü durum ve olaylara karışan tanrılara ya da insanüstü varlıklara dair öykülerdir. Bu öyküler, belirsiz bir zamanda ancak kesinlikle insanın zaman kavrayışından farklı bir zaman boyutunda yer alırlar. Belirli bir inancı, düşünceyi ya da ideali aktarma amacını taşıyan mitos, bir alegori niteliğine de sahip olduğu için geniş simgesel anlamların üretilmesini sağlar. Yansıttığı simgesel anlamlarla birlikte bir mitosun gerçekliği, bağlı olduğu toplumun inançları ve geleneksel benimseyişleriyle doğrulanır. s. 13

Mitos, insan olmanın ve toplumsal yaşamın doğal bir sonucudur. İnsanın var olduğu her zaman ve yerde mitoslar da var olduğuna göre, insan mitos üreten bir varlık olarak nitelenebilir. Hiç kuşkusuz mitosta, içkin olarak sosyolojik, psikolojik, tarihsel, kültürel ve dinsel boyutlar bulmak mümkündür. Tüm bu boyutların varlığı, mitosun tek bir öznel bakış açısından kavranamayacağını kanıtlar. Sayısız düşünüre göre mitos, kültürler üstü bir olgu ve evrensel bir üründür. Tarihin her çağında var olmuş, tüm insan topluluklarında görülmüştür.

Mitsel anlatılar, mitosu üreten toplumun öz değerlerine sıkıca bağlıdırlar. Bu bakımdan mitos, bir topluluğun ayırt edici dünya görüşünü ortaya koyar; aktardığı öyküyle, topluluğun üyelerinin; kendi yaşamlarında karşılaştıkları gerilimleri tanımlamalarına, onlara göğüs germelerine, belki de bu gerilimleri çözümleyerek gidermelerine yardımcı olur. Mitos, Walter Burkert tarafından pek yerinde olarak, "ortaklaşa önemi olan bir olguya, tikel göndermelerde bulunan geleneksel öykü" olarak tanımlanmıştır. s. 14

Kaynak: Ömer Tecimer, Sinema: Modern Mitoloji, Plan B İletişim, Tasarım, Tanıtım, Yayıncılık ve Yapımcılık San. ve Tic. Ltd. Şti., İkinci Basım, Temmuz 2006.

Soyutun her ifadesinde bir simge vardır ve her  simge de bir kelime oyunu içermektedir. Böylece insanlık, doğa evreninin yanındaki hayal edilmiş ikinci evren olan varoluş ifadesini hep yeniden yaratmaktadır.

Mitosları da ele alabiliriz; bunlarda gerçeğin dönüştürülmesi veya "hayal edilmesidir" ama buradaki süreç gündelik dilden daha karmaşıktır. İlkel insan mitosun yardımıyla dünyevi olguları açıklamaya çalışmakta ve insani şeylerin temelini tanrısal da aramaktadır. Mitosun gerçek görüntüsü verdiği değişken fantezilerin her birinde, ciddiyetle şakacılığın sınırlarında yer alan yaratıcı bir zihin vardır. 

Kaynak: Johan Huizinga, Homo Ludens, Oyunun Kültürel İşlevi Üzerine Bir İnceleme, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınevi, 2. Basım, İstanbul 2006, s. 21

Kurgulanmış mitlere biraz da olsa sırtınızı yaslamadan insan kitlelerini etkin bir şekilde organize etmek mümkün değildir. Katışıksız gerçekliğe sadık kalarak içine hiçbir kurgu karıştırmazsanız çok az insan peşinizden gelecektir. 

Kaynak: Yuval Noah Harari, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi, Çev. Poyzan Nur Taneli, Kolektif Kitap, 1. Baskı, Aralık 2016, İstanbul, s. 180

***

İnsanlar masalları severler. Çünkü hayal güçlerinin sınırları içinde bir şeyler anlatan şifreli dili severler.

Peter Lauster - Sevgi ve Özgürlük, 149

***

Günümüzde dünyanın psikolojik durumu şöyle: Bazıları Hıristiyanız diyorlar ve isterlerse kötülük denen şeyi ayaklarının altında ezebileceklerini düşlüyorlar, bazıları da kötülüğe kendilerini öylesine kaptırmışlar ki artık iyiyi göremiyorlar. Kötülük artık bir süper güç oldu. İnsanlığın yarısı, insan zihninin ürettiği bir doktrinle beslenip güçlenirken, öbür yarısı duruma uygun düşebilecek bir mitin yokluğundan nefret ediyor. Hıristiyan ülkeler acınası bir duruma geldiler. Hıristiyanlık uykuya yattı ve yüzyıllardır mitini geliştirmeyi ihmal etti. Mitsel düşüncelerin karanlık kıpırdanmalarını ifadeye kalkışanlara da kimse kulak asmadı.

Bir mit yaşamıyorsa ve gelişmiyorsa ölmüş demektir. Bunun farkında değiller. Mitimiz ölüm sessizliğine büründü ve artık bize yanıt vermiyor. Kutsal Yazılar' da dendiği gibi suç onda değil, tümüyle bizde. Biz onu geliştireceğimiz yerde geliştirmeye yönelik çabaları bastırmayı yeğledik. Mitin aslı birçok çıkış noktası ve olasılık gösterir. Örneğin, "Öyleyse, yılan kadar kurnaz ve güvercin kadar zararsız ol," sözlerini İsa'nın söylediği varsayılmıştır. İnsan neden yılan kadar kurnaz olsun? Ve, o kurnazlıkla güvercinin saflığı arasındaki bağlantı nedir? "Küçük çocuklar gibi olmadıkça" çocukların gerçekten nasıl olduklarına kim kafa yorar? Tanrı'nın, Kudüs'e zaferle girmek için O'na gerekli olan eşeğin alınmasını haklı bulması hangi ahlaka uyar? Kısa bir süre sonra da, kızıp çocuk gibi davranarak incir ağacını lanetleme gereğini neden duymuştur? Adil olmayan kahya öyküsünden çıkan ders nedir? Tanrı'ya aitmiş gibi gösterilen, "İnsanoğlu, ne yaptığını biliyorsan kutsanırsın; bilmiyorsan, lanetlenirsin ve yasayı çiğnersin," sözlerinden durumumuzu aydınlatabilecek nasıl bir derin iç görüş ve geniş kapsamlı bir anlam çıkartabiliriz? Son olarak da, Aziz Paulus'un çıkıp, "Yapmayacağım kötülüğü yapıyorum," diyerek itirafta bulunması ne anlama geliyor? Kıyamet'te açıkça belirtilen kehanetler kimsenin hoşuna gitmediği için onlara en iyisi hiç değinmeyeyim.

Agnostiklerin ortaya attığı, "Kötülük nereden kaynaklanır?" sorusuna Hıristiyan dünyası yanıt vermedi ve Origenes'in iddiasız bir biçimde değindiği, şeytanın kurtulmuş olabileceği düşüncesi dine küfür olarak kabul edilmiştir. Bugün bu soruya yanıt bulmak zorundayız ama ne yapacağımızı bilemeden şaşkın ve elimiz boş kalakaldık. Bir mite ivedilikle gereksinimimiz olmasına karşın, hiçbir mitin yardımımıza gelmeyeceğini bile düşünemiyoruz. Siyasal ortamın ve bilimin ürkünç, hatta şeytanımsı zaferlerinin sonucu olan gizli sarsıntıları ve karanlık belirtileri yaşıyoruz ama bir çıkış noktası bulamıyoruz. Çok az kişi bu durumdan, bu kez gerekli olanın çoktan beri unutulan insan ruhu olduğu sonucunu çıkartabiliyor.

Miti sürdürüp geliştirmeye Kutsal Ruh'un havarilere akmasıyla başlanabilir. Bu yolla, yalnız onlar Tanrı'nın oğlu olmakla kalmamış, onlar sayesinde yalnız başkaları değil, onlardan sonra gelenler de filiatio, yani Tanrı'nın oğlu düzeyine erişmişler ve böylece, yalnızca, yeryüzünden çıkan ve yeryüzünde kalmaya mahkum olan animalar olmadıkları kesinlik kazanmıştır. İki kez doğdukları için kökleri Tanrı'daydı. Görünen fiziksel yaşamları bu dünyadaydı ama içlerindeki görünmeyen insan, Hıristiyan kurtuluş mitine göre, bütünlüğün asıl imgesinden, yani sonsuz Ata' dan geliyordu ve gene oraya dönecekti.

Yaratan'ın bütünlüğü olduğuna göre, onun yarattığı oğlunun da bütünlüğü olması gerekir. Tanrısal bütünlükten hiçbir şey çıkartılamaz ama nedense bu bütünlük parçalanmış ve ışık alemi ve karanlıklar alemi diye ikiye bölünmüştür. Eyüb'ün ve başkalarının deneyimlerini ve Hıristiyanlık öncesinde çok yaygın olan Henoch'un kitabındakileri doğru varsayarsak, böyle bir bölünmenin varlığı, Hıristiyanlık'tan hemen önceki dönemde, henüz İsa ortaya çıkmadan önce de kabul edilmişti. Hıristiyanlık'ta da bu metafiziksel bölünme açıkça sürmüştür. Tevrat'ta Yehova'nın yakınlarından biri sayılan şeytan, artık sonsuza dek Tanrısal dünyanın tam karşıtına dönüşmüştür. Kökü kurutulamadığı için on birinci yüzyılda bile Tanrı'nın yerine şeytanın dünyayı yarattığı düşüncesinin oluşmasına şaşmamak gerekir. Böylece, Hıristiyanlığın ikinci dönemi için zemin hazırlanmış oldu. Zaten düşmüş melekler miti, o meleklerin insanlara, bilimin ve sanatın tehlikeli bilgilerini öğrettiklerini daha önceden açıklamış bulunuyordu. Acaba o eski öykücüler Hiroşima'ya ne der?

Jacob Boehme dahiyane düş gücüyle Tanrı imgesindeki çelişkiyi görmekle mitin daha da gelişmesine katkıda bulunmuştur. Boehme'nin çizdiği mandala simgesi bölünmüş bir Tanrı'yı gösterir çünkü içteki daire sırt sırta vermiş iki yarım daireye bölünmüştür.

Dogmaya göre, Tanrı, üçlüde ve dışarıya akan Kutsal Ruh' un her parçasında da olduğuna göre, her insan da Tanrı'nın bütününü ve oğulluğunu paylaşıyor demektir. Tanrı imgesinin zıt kutuplar içeren oluşumu insana bir bütün olarak değil, bir çelişki olarak geçti. İmgenin karanlık parçası, yaygın olan Tanrı'nın bir "ışık" olduğu varsayımına ters düşüyor. Günümüzde yaşanan çelişki bu. Oysa, bu işlerden anladıkları varsayılan ve görevleri insanlığa ders vermek olan resmi öğretmenlerin çok azı bu durumun farkındadır. Dünyanın önemli bir dönüm noktasına geldiğini birçok insan sezinliyor ama bu büyük değişikliği nükleer parçalanmaya ve roketlere bağlıyorlar ve bu arada insan ruhunda neler olup bittiği sorunsalı görmezlikten geliniyor.

Tanrı imgesinin, psikolojik bağlamda, ruhun özünün bir göstergesi olduğu ve bu imgede, dünya politikasında bile ciddi bir ikiye bölünmüşlük yaratan bir çatlağın bulunduğu artık insanoğlunun farkına vardığı bir gerçektir ve bu nedenle, yerine başka bir şey koyma gereksinimi ortaya çıkmış ve bu gereksinim kendini, ruhtaki karşıtların bir sentezi olarak bütünlüğü dairesel simgelerle göstermek olarak ortaya çıkmıştır. 1945 yılından beri ortada dolaşan UFO söylentilerini kastediyorum. Bu söylentiler ya hayal ürünü ya da gerçek. UFO'ların başka gezegenlerden ya da dördüncü bir boyuttan geldikleri savunuluyor.

***

Kendimi mitsel dilde ifade etmek istediğimde "Tanrı" ve "şeytan" terimlerini de kullanabileceğimi bilmeme karşın, ben "bilinçdışı" terimini kullanmayı yeğliyorum. Mitsel dili kullandığımda, "mana", "şeytan" ve "Tanrı" terimlerinin bilinçdışı için eşanlamlı olduklarının, yani her üç terimle ilgili bilgimizin, dördüncü terimden ne daha fazla ne de daha az olduğunun farkındayım.

"Tanrı" ve "şeytan" kavramlarının en büyük yararı "yüz yüze" gelmenin daha somutlaşması, yani bu kavramlara bir kişilik yüklenebilmesidir. Duygusal nitelikleri onlara canlılık ve etkenlik kazandırır. Nefret ve sevgi, korku ve saygı yüz yüze gelme sahnesinde rol alır ve olaya önem katarlar.

Simgelerin, yapıları gereği, karşıtların, birbirleriyle çatışmadan ya da sapmalara yol açmadan, birbirlerini karşılıklı tamamlayarak bir bütün oluşturmalarını sağladıkları ve böylece yaşama anlamlı bir biçim verdikleri doğrudur.

***

Anlamsızlığın, yaşamı dolu dolu yaşamayı engellediği için bir hastalıktan farkı yoktur. Birçok şeyi, hatta belki de her şeyi dayanılır bir hale dönüştüren anlamdır. Hiçbir zaman, herhangi bir bilim mitin yerini alamayacak ve bilimden hiçbir zaman bir mit oluşturulamayacak, çünkü "Tanrı" bir mit değil, insanın içindeki Tanrısallığın ortaya çıkmasıdır.

***

Bir mit, Delfi kehaneti ya da bir düş gibi iki anlamlıdır ya da iki anlamlı olabilir. Mantığı göz ardı edemeyiz ve etmemeliyiz ama içgüdülerimizin bizim yardımımıza koşacağı umudunu da yitirmememiz gerekir. Bunu yaptığımızda, Eyüb'ün uzun bir süre önce anladığı gibi, Tanrı bizi Tanrı'ya karşı destekler. "Öbür iradenin" ifade edildiği her şey, bir insanın düşünmesi, sözleri, imgeleri ve yetersizliği bile, o insanın içinde oluşan şeylerdir. İnsan her şeyi üstüne alma eğilimindedir ve basmakalıp psikolojik terimlerle düşünmeye başlarsa, her şeyin kendi isteklerinden ve kendisinden kaynaklandığı sonucuna varır. Çocukça bir saflıkla, ulaşabileceklerini ve "kendinin" ne olduğunu bildiğini sanır. Oysa bu süreçte, bilincinin zayıflığı ve onunla eş orandaki bilinçdışı korkusundan kaynaklanan ölümcül bir zayıflık içindedir. Bu nedenle, özenle kurduğu mantıkla, ona doğru başka bir kaynaktan ansızın akanı birbirinden ayırmayı kesinlikle başaramaz. Kendisine karşı nesnel olamadığı gibi, kendisinin iyi de olsa kötü de olsa, varlığı olan bir olguyla aynı şey olduğunu göremez. Başlangıçta her şey üstüne yığılır, her şey onun başına gelir ve ancak çok büyük bir çaba harcayarak kendine görece bir özgür alan kazanmayı ve onu elinde tutmayı başarır.

Ancak bunu gerçekleştirdikten sonra, baştan beri ona verilmiş olan ve ne kadar isterse istesin yok edemediği içgüdüsel köküyle yüz yüze kaldığının bilincine varır. Bu gerçekler bireye içten ve dıştan büyük bir güçle saldırırlar. Bu güçleri insanoğlu, Tanrı unsuru diye özetlemiş, etkilerini mitlerin yardımıyla betimlemiş ve bu mitleri, "Tanrı'nın Söz"ü, yani "öbür taraf"taki numenin esinleri ve açıklamaları olarak yorumlamıştır.

Kaynak: Carl Gustav Jung - Anılar, Düşler, Düşünceler, Can Yayınları, ss. 264 vd.

***

Mythos halindeki düşünce, insanın kendi ruhunu, hayatını eşyaya, tabiata aksettirmesinden, başka deyimle özneyi nesnede görmesinden ibaret olan bir düşünce tarzıdır.

Hilmi Ziya Ülken - Felsefeye Giriş I

***

Tüm masallarda, insanın içinde yaşadığı kültürün ya da kendi içsel hayatının hastalıklarını ya da sağlıklı yönlerini bir ayna gibi yansıtan malzemeler bulunur.

Clarissa P. Estes - Kurtlarla Koşan Kadınlar, Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler, 157

***

Felsefe'de metafor'un amacı, bir yandan uslup güzelliği ve diğer taraftan da, belirsiz veya anlaşılması zor olan meseleleri kolay anlaşılan duruma getirmek içindir.

Çok kimselerin kanaatına göre felsefe, zor anlaşılan bir ilimdir. Filozoflar da bunun farkında olduğu için, böyle bir usule baş vurmak gereğini duymuştur.

Metafor (metaphore) kelimesi, iki parçadan meydana gelmiştir: Meta sözü, sonra (yahut) öte gibi manalara; fora (phora) sözü de aktarmak (nakletmek) anlamına gelmektedir. Böylece, bir meseleyi başka bir şekilde ifade etmek sanatına metafor deniliyor; yani tabii olan bir mânâ ve mesele, mecazi olarak dile getiriliyor.

Allegori (allegorie) deyimi de misal (örnek), mesel (benzer), temsil (örnek vermek), remz (sembol) ve kinaye (bir şeyi söyleyip başka bir şeyi kast etmek) gibi anlamlar taşımaktadır.

Analoji (analogie) deyimine gelince, bu da ana-loji (ana-logie) şeklinde iki parçadan meydana gelmektedir; ana kelimesi göre manasında ve loji sözü de akıl manasındadır. Yani bir şeyin, başka  bir şeye kısmen benzemesi demektir. Mesela Latince ile İtalyanca arasında analoji vardır denildiğinde, İtalyanca'nın Latince'ye kısmen benzediği kast edilmektedir. Yeter ki bu benzerlik, akıl'a uygun olsun.

En umumi deyim olarak kullanılan mecaz kelimesiyle birlikte istiare, teşbih, temsil gibi deyimler arasında, (-maksatları bakımından-) bazı farklar vardır. Fakat hepsi için müşterek olan özellik, benzetme'den ibarettir. Avrupa dillerindeki metafor, allegorri ve analoji deyimleri de, sembol (remz ), istiare, teşbih vs. gibi anlamlara gelmektedir. Dolayısıyla bu terimlerin Arapça manalarınıa inmek suretiyle, mahiyetleri daha iyi anlaşılabilecektir.

Nihat Keklik - Felsefede Metafor, 1,2, 7

***

Rabiatül Adeviyye: ''Beğendikleri meyveler ve hoşlanacakları kuş etleriyle etraflarında dönerler, (Vâkı'a, 21. Ayet) ayetini okuduğu zaman, o halde: Bizler, o meyveler ve kuş etlerine kavuşuncaya kadar henüz küçük çocuklar gibiyiz, demişti. 

Kaynak: Abbas Mahmut El-Akkad, Kur'an Felsefesi, s. 89

***

Din, en yüksek ahlaksal ülkülerimizin simgesel anlatımıdır.

Kaynak: Ernst Cassirer - İnsan Üstüne Bir Deneme, s. 93

***

Bana öyle geliyor ki, aklın yarattığı her şey metafizikseldir. Bütün bilimlerin en doğrusu ve en inandırıcısı olan matematik bile tamamen metafizikseldir. Bilimsel bir akıl yürütmenin her bir düşüncesi metafiziktir. 

Kaynak: José Saramago – Körlük

***

Düşünüyorum da, şeytan yoksa, o zaman onu insan icat etmiştir; hem de kendi benzeri olarak icat etmiştir.

Kaynak: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler, 317

***

İsa-Mesih'i, mitleşleştirilmeden önce [tahrif edilmeden] önceki sözünden ve nefesinden hemen hiçbir eser kalmamıştır. İnsan İsa, resimden çıkarılmıştır. Onun yerine, kahinlerin haber verdiği ve pagan kültlerin kutsadığı ve kutladığı Tanrı İsa figürü yerleştirilmiştir. Karl Marx, bir zamanlar, kendisi için "ben Marksist değilim" demişti. İsa-Mesih için de, "o bir Hıristiyan değildi" denebilir.''

Kaynak: Lewis Mumford - İnsanın Durumu

***

‘Anlatılamaz’ olanın analitik, soyut, düzlemsel, akılcı, kesin vb. sözcüklerle iletilemez olduğunu biliyoruz. Şiirsel ve mecazi dil, fizyonomik ve sinestetik (duyumsal ikilik içeren) dil, düşlerde, hayallerde, faztazilerde bulunan davranışlar, ses tonu, konuşma biçimi, yüz ifadeleri, beden duruşunu içeren ve birincil dilsel yöntem olarak karşımıza çıkan tüm anlatım biçimleri anlatılamaz olanın belirli yönlerinin iletilmesinde çok daha verimli olmaktadırlar. 

Kaynak: Abraham H. Maslow, Dinler, Değerler, Doruk Deneyimler, s. 100

***

Mitsel düşünce, ideolojik saraylarını eski toplumsal bir söylemin molozları ile kurar. 

Kaynak: Claude Lévi-Strauss, Yaban Düşünce, s. 32.

***

Hristiyanlıkta olduğu gibi İslam’da da “ortodoks” teolojik düşüncenin ve seçkinler rasyonalizmin olağanüstüyü halk inançlarında ve edebiyatında yani çocuklara, büyükannelere, geri kalmış halklara özgü bir iç zihinsel faaliyet düzeyinde tutmayı başardığını kaydetmek ilginç olacaktır.

Kaynak: Muhammed Arkoun-  Kur’an Okumaları, s. 195

***

Somuttan Soyuta

Tahsil görmemişler, soyut düşünmüyor. Soyut sınıflandırmalar yapmıyorlar. Kategoriler yok. Tümdengelim, tümevarım yok gibi. Bunun yerine köylülerin düşünme tarzlarını şu sıfatlarla tarif ediyorlar faydacı (utilitarian), duruma bağlı (situational), fonksiyonel, operasyonel. ss. 228-229

''Ha demek böyleymiş, hadi ben de artık soyut ve kategorik düşüneyim'' demekle olmuyor. Çocukluktan itibaren böyle düşünen bir çevrede yetişmek, böyle düşünmeyi bilenlerin eğitiminden geçmek gerekiyor. Çocuklukta ve ilk gençlikte kazanılabilen böyle özellikler, gözleyene bunların genetik olduğu izlenimini verecek kadar insanın yaşantısında ve davranışlarında etkili oluyor. Çünkü beynin belirli bölgelerinin gelişip gelişmemesine bu uzun eğitim sebep oluyor. s. 229

Aslında bilim ve teknolojinin talep ettiği düşünce şekli de bunlara dayanıyor. Soyutlamaya, kategorilere ayırmaya, ilişkilendirmeye. O yüzden Flynn, IQ'su düşük çıkan toplulukları ''Henüz bilim-teknik gözlüğünü takmamış'' diye tarif ediyor. s. 229 

Şu sözün kaynağında da bu soyut düşünme daha doğrusu düşünememe sıkıntımız yatıyor. ''Küçük zekalar insanları, orta zekalar olayları, büyük zekalar kavramları tartışır.'' 

Aslında kavramları tartışmak için belki de deha gerekmiyor ama Bernard Shaw'un dediği gibi, ''Aklıselim o kadar nadir ki, onun yeter miktarına sahip olana dahi diyorlar.'' 

Eğitimin kalitesi Flynn'in ''bilim ve teknik gözlüğü''nü çocuklara ne kadardır takabildiğimize bağlı. Türkiye'de bugün yapıldığı gibi ezberletmek, sonra o bilgileri sormak; bilgi doldurup bilgi boşaltmak bilim ve teknik gözlüğünün yerini tutmuyor. ss. 230-231

İnsan insan olurken düşünceleri somuttan soyuta doğru gelişmiş durumda. Modern insana verilen isim bile bu gelişmeye işaret ediyor: Homo sapiens sapiens. Homo sapiens, ''farkında insan'' demek. Sapiens kelimesi tekrarlanınca ''farkındalığının farkında insan'' oluyor. İkincisi muhakkak ki soyutu kavramaya birinciden daha yatkın bir yaratığı tarif ediyor. s. 232

İnsanın somut nesnelerle, şimdi ve burası ile yetinmeyip o anda yaşanılmayan zaman ve o anda içinde bulunulmayan mekan bilgisini de ileten lisanı kazanması genetik evrimin hikayesini aittir. İki 25 kuruşun 50 kuruş etmesinden iki 25'in 50 etmesine geçmek somuttan soyuta evrilmektir. Bu genetik değildir, eğitimle, sonradan kazanılmış soyut kavramlarla ilgilidir. s. 234

Demek ki ''somut-soyut'' iki değerden ibaret bir değişken değildir. Bir insanın soyutu, bir başkasının somutu olabilir. İnsan aklı eğitilip yükseldikçe, somut kabul ettiklerini aşağılarda bırakarak ilerler. Yeni soyutlar öğrenip onları somutmuş gibi kavradıkça yükselir. s. 234 

Bilim -biz ismini yanlış da koysak- bilgiden ziyade kavramların işlenmesine dayanır. Eğitimin de bilgiden ziyade kavram kullanmayı öğretmesi gerekir. Bu ikincisini becermek zordur. Her şeyden önce öğretenin bu kavramları hazmetmiş, soyutların onun zihninde somutlaşmış olması gerekir. Halbuki bilgileri ezberlemek daha kolaydır. s. 234

Ezberletmek de, ezberlemek de kavramları sindirmekten, soyutları zihinlerde somutlaştırmaktan kolaydır. Bilgileri ezberlemeye indirgenen eğitim kolaylaşır. Bilhassa eğiticiler için, eğitim bakanlıkları için kolaylaşır. Artık eğitimcilerin de bakanlıkların da fazla zekaya ihtiyaçları kalmaz. Daha doğrusu eğitim yok olur, yerini öğretime bırakır. Bilgi verirsiniz, sonra bilgi sorarsınız. Cevapların doğruluğunu anlamak için de çoktan seçmeli sınav yaparsınız. Değerlendirmesi kolaydır. Bu sistemi uzunca bir müddet devam ettirirseniz artık bu sistemden yetişmiş öğretmenlere, onların çalıştıkları ve yönettikleri okullara ''eğitim sistemimiz'' demeye başlarsınız. Bu kolay kolay kırıp dışına çıkılamayacak bir cehalet çemberidir, bir düşük IQ çemberidir! s. 235

Bebeklikten itibaren on yıllar boyu soyutla, kavramla haşır neşir olmuşlarla, somuttan ileri gidememişler arasında beyin gelişiminde fark bulunduğunu MR fonksiyonel görüntüleri söylüyor. ''Bir şey yok canım!'' doğru bir değerlendirme değil. Bir şey var. Hem de çok bir şey var. Durumumuz vahimdir ve bunu en iyi siz görebilirsiniz; bu kitabı buraya kadar okuyabilen sizler görebilirsiniz. 

Sizi gidi elitler! 

Ama sorumluluk da sizin gibi elitlerindir. Ülke IQ'sunu onlarca puan aşağı çekenlerden nitelikli bir eğitim inşasını bekleyemezsiniz değil mi? ss. 236-237

Kaynak: İskender Öksüz, Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler, Panama Yayınları, 5. Baskı, Kasım 2021 Ankara 

***

İsrailoğulları da dahil olmak üzere eski Yakındoğulular gibi henüz halis düşünceler geliştirmekten uzak olan, yalnızca hayal güçlerinden yola çıkanların başvuracakları tek bir kaynak vardır: Yine kendi hayal güçleri. Ama bu "ölçülüp tartılan" bir hayal gücü olmalıdır: Bir sorun yumağı oluşturan bir sürü durumu açıklamaya yönelik olarak, bu özgün yapıyı oluşturan olayları hayal etmek ve bunları bir araya getirmek tıpkı vermek istedikleri derse göre fabllarını kuran fabl yazarları gibi durumundadırlar. Bu yöntemle oluşturulan anlatılara biz mit diyoruz, bütün Yakındoğu edebiyatı bu tür mitlerle doludur ve ilk çiftin hikâyesi de bunlardan biridir. Bunun amacı bir hikâyeyi aktarmak değil, bir (duruma) açıklama getirmektir. s. 266

***

Mitler, oldukça naif bir üslupla dile getirseler de, derin bir felsefenin ve antik bir bilgeliğin izdüşümüdürler. s. 267

Burada gerçek bir insanlık tarihinin, yani insanlığın köklerini ve ilk zamanlarını sadakatle anlatan bir tutanağın değil, insanoğlunun doğasının, evrendeki yerinin ve işlevinin bir açıklamasının söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu bir tür vakayiname değildir; canlı ve betimleyici tarzına karşın, sonuçta kesin olgulara dair verileri aktarmayı değil gerçekten insan ve evrenle ilgili bütün bir düşünce sistemini, bakış açılarını ve bunlara ilişkin tanımlamaları sunan tanrıbilimsel bir sunumdur. Buna da mitolojik hikâye adı verilir. s. 219

KaynakJean Bottero, Eski Yakındoğu, Sümer'den Kutsal Kitab'a, Çev. Adnan Kâhiloğulları, Pınar Güzelyürek, Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi Yay., 1. Baskı, Haziran 2005, Ankara

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...