Yersel Ekmek mi, Göksel Ekmek mi? Ya da Ekmek mi, Özgürlük mü?
İsa da Muhammed de, (tüm peygamberler) insanlığa Göksel Ekmek olan, -onsuz yaşanması mümkün olmayanı- Özgürlük'ü getirmiştir.
Hz. Muhammed'in öyküsünü bilirsiniz: Sağ elime güneşi, sol elime de ay'ı verseniz, ben bu davadan (özgürlük davasından) vazgeçmeyeceğim, vazgeçmem. Konuyla ilgili hadiseleri İbn İshak'tan dinleyelim:
Bir gün, güneş battıktan sonra, Kabe'nin arkasında, Rabia'nın oğulları Utbe ve Şeybe, Ebu Süfyan b. Harb, , Abdu'd-dar oğullarının erkek kardeşi en-Nadr b. elHaris, Esed oğullarının erkek kardeşi Ebu'l-Buhteri, el-Esved b. el-Muğire, Ebu Cehil b. Hişam, Abdu'llah b. Ebi Ümeyye, Ümeyye b. Halef, el-As b. Vail, el-Hacac'ın oğulları Nebih es-Sehmi ve Münebbih es-Sehmi - ya da bunların bir kısmı- toplanıp birbirlerine: "Muhammed'e adam gönderin, onunla konuşun, çokca tartışın, münazara edin." dediler. Rasulullah'a: "Kavminin önde gelen adamları, seninle konuşmak için toplandılar, gel." diye haber gönderdiler. Hz. Peygamber, çabucak geldi. Rasulullah, onlarda bir değişiklik olduğunu, İslamiyet'i kabul ettiklerini zannediyordu. Onların doğruyu bulmalarını çok istiyordu. Bu düşüncelerle geldi, yanlarına oturdu. Ona: "Ey Muhammed! Biz sana kusurlarını hatırlatalım diye adam gönderip çağırttık. Biz senin gibi kavmine fitne sokmuş başka hiç bir Arap bilmiyoruz. Atalarımıza sövdün, dinimizi ayıpladın, bizi cahillikle itham ettin, tanrılarımıza küfrettin; birlik ve beraberliğimizi bozdun, dağıttın. Ortada kötü bir şey varsa, aramıza onu sen soktun. Eğer bu davayı, mal elde etmek kaygısıyla ortaya attınsa, sana mal verelim, en zenginimiz ol. Şeref ve mevki istiyorsan, seni başımıza başkan yapalım. Kral olmak istiyorsan, kral yapalım. Sana gelen bu şeyi bir cin getiriyorsa ve onun sana galip geldiğine inanıyorsan -ki çoğu kere böyle olur- seni iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tedavi ettirmek için bütün malımızı sarf ederiz, gayret ederiz." dediler. Bunun üzerine Rasulullah: "Ne diyorsunuz bilmiyorum? Ben size getirdiğim şeyi, sizden mal almak, mevki ve makam kazanmak, size kral olmak için getirmedim. Allah beni size peygamber gönderdi. Bana bir kitab indirdi. Bana, size uyarıcı, müjdeleyici olmamı emretti. Rabbimin elçilik görevini size tebliğ ettim, nasihat ettim. Şayet getirdiklerimi kabul ederseniz, dünya ve ahiret saadetine kavuşursunuz. Eğer reddedederseniz, ben Allah'ın emrine sabrederim, aramızda Allah hükmeder." buyurdu.
Onlar: "Ey Muhammed! Eğer sana teklif ettiğimiz şeyleri kabul etmezsen, biliyorsun, bizim kadar ülkeleri dar, suyu az, sıkıntı içinde yaşayan millet yok. Seni gönderen Rabbinden bizim için iste de, ülkemizi daraltan şu dağları gidersin, ülkemizi bize genişletsin, Şam ve Irak nehirleri gibi bize nehirler akıtsın, geçmiş atalarımızı diriltsin de -ki dirilttiği kimseler arasında Kusayy b. Kilab da bulunsun, çünkü o sözüne güvenilir bir kimsedir- onlara, senin söylediklerin doğru mudur, yanlış mıdır soralım. Bize, senden istediklerimizi yaparsan ve onlar seni tasdik ederlerse, biz de seni tasdik eder, Allah katındaki dereceni öğrenir, dediğin gibi seni peygamber gönderdiğini anlarız." dediler. Rasulullah da onlara: "Ben bununla gönderilmedim. Size, Allah'tan gönderildiğim şeyi getirdim. Elçi gönderildiğim şeyleri tebliğ ettim. Eğer onlan kabul ederseniz, dünya ve ahirette mesut olursunuz. Şayet reddederseniz, Allah'ın emrine sabrederim. Aramızda O hüküm verir." dedi.
Rasulullah'ın bu sözleri üzerine onlar: "Bunlan bize yapmazsan, kendin için al. Rabbinden, seninle beraber bir melek göndermesini iste de, söylediğin şeylerde seni tasdik etsin, bizi reddetsin. Ondan, sana bahçeler, hazineler ve seni, istediğin şeylere muhtaç etmeyecek altından, gümüşten saraylar versin. Artık çarşı pazara çıkmaz, bizim aradığımız gibi yiyecek aramaz, maişet derdine düşmezsin. İddia ettiğin gibi bir peygambersen Araplar senin Rabbin katındaki fazilet ve keremini, dereceni bu suretle anlar.." dediler.
Rasulullah: "Yapamam, bunları Allah'tan isteyemem. Ben size bununla gönderilmedim. Allah beni, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdi. Eğer size getirdiklerimi kabul ederseniz, bu, sizin dünya ve ahiret saadetiniz olacaktır, şayet reddederseniz, ben Allah'ın emrine sabrederim, Allah aramızda hükmeder.." buyurdu.
Kaynak: Muhammed İbn İshak, Siyer, Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Çev: Sezai Özel, Akabe Yayınları, Birinci Basım: Ekim 1988, İstanbul, ss. 257, 258, 259
Bir başka zaman, Kureyşliler, [bu sefer] Ebu Talib'e gelip onunla konuştular: "Ey Ebu Talib!" dediler, "Senin, aramızda yaşın, şerefin ve mevkiin itibarıyla bir yerin varsa da, yeğenini bu halde bırakmayacağız, yok edeceğiz. Ya da ilahlarımıza küfretmekten, atalarımıza saldırmaktan ve dinimizi eleştirmekten vazgeçsin. Dilersen bizimle savaş, dilersen onu terk et. Biz sana durumu arz ettik. Seninle savaşmak, seninle düşman olmak istemedik. İnancımız; tek çıkar yol budur. Durumunu düşün, taşın. Sonra kararını bize bildir."
Kureyş Ebu Talib'e bu sözleri söylediği zaman Ebu Talib, Rasulullah'a bir adam gönderip çağırdı. Ona: "Ey kardeşimin oğlu! Kavmimiz bana gelip bunları söyledi. Savaşa girişmeden önce bana mühlet tanıdılar. Bana ve kendine acı, benim ve senin kaldıramayacağın yükü bana yükleme. Kavminle bizim aramızı açan, şu beğenmedikleri sözlerden vazgeçerek, onları, bu davranışlarından döndür." dedi. Bu sözler üzerine Rasulullah, amcasının fikir değiştirdiğini, kendisini terk edeceğini ve düşmanlarına teslim edeceğini, yardımını ve himayesini azalacağını zannetti.
Rasulullah, Ebu Talib'e: "Ey amca! Şayet sağıma güneşi, soluma da ay'ı versen, davamdan yine de vazgeçmem. Ya Allah onun kadrini yükseltir, ya da o yolda ölürüm." cevabını verdi.
Sonra Rasulullah, gözyaşlarını tutamadı, ağladı. Ebu Talib, Rasulullah'ın durumunu görünce ona yaklaşıp: "Gel, kardeşimin oğlu. İşine git, istediğini yap .. Vallahi, seni asla teslim etmeyiz." diyerek himayesinin süreceğini belirtti.
Kureyş Ebu Talib'e gelerek yeğeninin meclislerinde, ibadethanelerinde kendilerine eziyet ettiğini, ona engel olmasını istediler. Bunun üzerine Ebu Talib, Ukayl'dan gidip Muhammed'i getirmesini istedi. Ukayl gitti, onu küçük bir evde buldu. Öğle vakti, güneşin tam şiddetli anında Ebu Talib'e gitmek üzere yola çıktılar. Aşırı sıcaktan dolayı, insan, yürürken gölge arıyordu. Amcasına gittiklerinde Ebu Talib, Rasulullah'a, amca oğullarının meclislerinde ve ibadethanelerinde, kendisinin onlara eziyet verdiği inancında olduklarını söyledi. Onlara eziyet etmekten sakınmasını istedi. Amcasının konuşmalarını dinleyen Rasulullah göğe bir göz attı ve: "Şu güneşi görüyor musunuz?" diye sordu. Oradakiler: "Evet." cevabını verdiler. Hz. Peygamber: "Siz, bir tutam ışık istiyorsunuz diye güneşi terk edemem... " buyurdu. Bunun üzerine Ebu Talib, oradakilere: "Vallahi, kardeşimin oğlu çok doğru söyledi. Dönün, gidin..." dedi.
Kureyşliler, Ebu Talib'in ve Rasulullah'ın kendilerinden ayrılma ve düşmanlık konusundaki kesin kararlılığını anlayınca, yanlarında İmara İbnü 'l-Velid b. el-Muğira olduğu halde Ebu Talib'e gidip: "Ey Ebu Talib, sana Kureyş'in güzel, yiğit ve cesur bir gencini, İmara b. el-Velid'i getirdik. O, senin olsun. Aklından, yardımından istifade et. Onu, çocuğun edin. Bu konuda tartışma. Bizimle şu senin dinini, babalarının dinini terk eden, kavminin birliğini parçalayan, onları akılsızlıkla itham eden yeğenini başbaşa bırak. Aramıza girme. O da bir insan, onu öldürelim. Çünkü onun ölümü, aşiretin derlenip toparlanması için yararlıdır." dediler.
Ebu Talib onlara: " Vallahi adaletli davranmıyorsunuz. Bana oğlunuzu vereceksiniz, onu sizin için besleyeceğim. Oysa ben, size yeğenimi vereceğim, siz onu öldüreceksiniz. Vallahi, bu asla olamaz. Bilmiyor musunuz, deve, yavrusunu kaybettiği zaman, ondan başkasını sevemez?" cevabını verdi.
El-Mut'ım b. Adiyy b. Nevfel b. Abdi Menaf: "Ey Ebu Talib, kavmin sana insaflı davrandı. Ama sen kabul etmek istemiyorsun." deyince Ebu Talib, el-Mut'ım b. Adiyy'e: "Vallahi, bana adil davranmadınız. Fakat sen, benim hor ve zelil bırakılmamı, kavmimin bana karşı yardımlaşmasını kesin karara bağlamışsın. Elinden geleni ardına koyma." diye hiddetlendi. Bundan başka sözler de söyledi. Böylece aradaki ipler koptu.
Kaynak: Muhammed İbn İshak, Siyer, Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Çev: Sezai Özel, Akabe Yayınları, Birinci Basım: Ekim 1988, İstanbul, ss. 209, 210, 211.
Hz. İsa'nınki ise Matta ve Luka tarafından şöyle anlatılır:
"Bundan sonra İsa, İblis tarafından denenmek üzere Ruh aracılığıyla çöle götürüldü. İsa kırk gün kırk gece oruç tuttuktan sonra acıktı. O zaman Ayartıcı yaklaşıp, "Tanrı’nın Oğluysan, söyle şu taşlar ekmek olsun" dedi."
İsa ona şu karşılığı verdi: "Kutsal Yazılarda, 'İnsan yalnız ekmekle değil, Tanrı'nın ağzından çıkan her sözle yaşar' diye yazılmıştır."
Sonra İblis O'nu kutsal kente götürdü. Tapınağın tepesine çıkarıp dedi ki, "Tanrı'nın Oğluysan, kendini buradan aşağı at. Çünkü şöyle yazılmıştır: `Tanrı, senin için meleklerine buyruk verecek. Ayağın bir taşa çarpmasın diye seni elleri üzerinde taşıyacaklar.'"
İsa İblis'e şu karşılığı verdi: "`Tanrın olan Rab'bi sınama' diye de yazılmıştır."
İblis aynı şekilde İsa'yı çok yüksek bir dağa çıkarıp O'na tüm görkemleriyle dünyanın bütün ülkelerini gösterdi. "Yere kapanıp bana taparsan, bütün bunları sana vereceğim" dedi.
İsa ona şöyle karşılık verdi: "Çekil git, Şeytan! `Tanrın olan Rab'be tap, yalnız O'na kulluk et' diye yazılmıştır."
Bunun üzerine İblis İsa'yı bırakıp gitti.
Kutsal Ruh'la dolu olarak Şeria nehrinden dönen İsa, Ruh'un yönlendirmesiyle çölde dolaştırılarak kırk gün süreyle İblis tarafından sınandı. O günlerde hiçbir şey yemedi. Dolayısıyla bu sürenin sonunda acıktı. Bunun üzerine İblis O'na, "Tanrı'nın Oğluysan, şu taşa söyle de ekmek olsun" dedi.
İsa ona şöyle karşılık verdi: "`İnsan yalnız ekmekle yaşamaz' diye yazılmıştır."
Sonra İblis İsa'yı yükseklere çıkararak bir anda O'na dünyanın bütün ülkelerini gösterdi. O'na, "Tüm egemenlik ve görkemleriyle bunları sana vereceğim" dedi. "Bunlar bana teslim edildi, ben de dilediğim kişiye veririm. Bana taparsan, hepsi senin olacak."
İsa ona şu karşılığı verdi: "`Tanrın olan Rab'be tap, yalnız O'na kulluk et' diye yazılmıştır."
İblis O'nu Kudüs'e götürüp tapınağın tepesine çıkardı. "Tanrı'nın Oğluysan, kendini buradan aşağı at" dedi. "Çünkü şöyle yazılmıştır: `Tanrı, seni korumaları için meleklerine buyruk verecek. Ayağın bir taşa çarpmasın diye seni elleri üzerinde taşıyacaklar.'"
İsa ona şöyle karşılık verdi: "`Tanrın olan Rab'bi sınama!' diye buyrulmuştur."
İblis, İsa'yı her bakımdan sınadıktan sonra bir süre için onun yanından ayrıldı.
İşte Dostoyevski bize bu öyküyü Karamazov Kardeşler'de şöyle update eder ve çağın idrakine söyletir:
- O zamanlar sık sık insanlara, 'Sizi özgür varlıklar haline getirmek istiyorum,'* diyen sen değil miydin? İşte şimdi o "özgür" insanları gördün! 'Evet, bu iş bize pahalıya mal oldu. Ama biz bu işi senin adına sona erdirdik. On beş asır o özgürlükle çile çekip durduk. Ama şimdi artık bu iş bitti, hem de sağlam bitti. Sen tabii bunun artık kesin olarak sona erdiğine inanmıyorsun değil mi? Bana sevgiyle bakıyor, hatta bana öfkelenmek alçakgönüllülüğünü bile göstermiyorsun, değil mi? Ama şunu bil ki şimdi, hem de özellikle şimdi o gördüğün insanlar her zamankinden daha özgür olduklarına inanıyor. Oysa kendileri özgürlüklerini getirip bize teslim etti, boyunlarını eğerek onu ayaklarımızın dibine bıraktı. Bunu biz sağladık. Oysa 'senin' istediğin bu muydu? Sen öyle bir özgürlük mü istiyordun?"
- Yine anlamıyorum! İhtiyar alay ediyor, onunla eğleniyor, değil mi?
- Hiç de değil. Gerçekten özgürlüğü sonunda yenmiş, ona üstün gelmiş olmalarını ve bunu insanları mutluluğa kavuşturmak için yapmış olmalarını bir başarı olarak gösteriyor. Diyor ki, "Çünkü şimdi artık ilk kez olarak insanların mutluluğundan söz etmek mümkün oldu. İnsan isyancı olarak yaratılmıştır, isyan edenler mutlu olabilir mi? Sana da bu önceden bildirilmişti! Uyarılardan, öğütlerden yoksun değildin. Ama sen o verilen haberleri dinlemedin. İnsanları mutluluğa kavuşturabilecek olan tek yolu reddettin. Ama çok şükür ki, aramızdan çekilirken işi bize bıraktın. Sen bize vadettin. Bize kesin olarak söz verdin. Bize bağlamak ve çözmek hakkını bağışladın [Matta 16:19]; şimdi de artık bu hakkı elimizden almayı aklından bile geçiremezsin tabii. O halde neden gelip bize engel olmak istiyorsun?"
- Peki, 'uyarılardan ve öğütlerden yoksun değildin' ne demek?
- Bu, ihtiyarın asıl söylemek istediği şeydir. Kendisi sözlerine devam ederek ona diyor ki, 'Kitaplardan bizlere gelen bilgiye göre, çölde seninle korkunç ve zeki bir ruh, varlığın kendini yok etmesini, yokluğu temsil eden bir ruh, yüce bir ruh konuşmuş. Söylediğine göre o ruh gönlünü çelerek seni 'kötü yola itmek' istemiş. [Matta 4: 1-11, Luka 4: 1-13] Gerçekten öyle mi oldu? Ama sana şunu söylemek isterim, o ruhun sana sorduğu o üç sorudan daha gerçeğe uygun bir şey söylemek mümkün müdür? Senin reddettiğin ve kitaplarda 'ayartma' olarak gösterilen o üç sorudan daha gerçek bir şey var mı? Şunu da söyleyeyim ki, eğer dünyada gerçekten insanlığı yıldırımla çarpmışa döndüren bir mucize varsa, işte o gün, sana sunulan o üç sorunun sorulduğu gün gerçekleşmiştir. Mucize, bu üç sorunun sorulmasıdır.
Eğer o korkunç ruhun sorduğu bu üç sorunun kitaplardan hiç iz bırakmadan yok olduğunu düşünmek mümkün olsaydı, hatta bir örnek, bir deneme olsun diye böyle bir şeyi aklımızdan geçirmek mümkün olsaydı, o soruları yeniden icat edip yazmak ve tekrar o kitaplara geçirmek gerekseydi, bu iş için de dünyadaki bütün akıllı insanlar, devlet adamları, din bilginleri, bilim adamları, filozoflar, şairler bir araya getirilip onlara, 'Bize üç soru bulun, ama bunlar öyle sorular olsun ki, oluşumun bütünlüğünü olduğu gibi kavramaktan başka ayrıca üç sözle, üç cümleyle insanlığın ve dünyanın geleceğini özetlesin,' denilseydi, sanıyor musun ki, dünyanın bir araya getirilen bütün bu bilimi, derinlik ve etki bakımından, gerçekten o güçlü ve zeki ruhun sana çölde sorduğu o soruların derinliğine ve gücüne eşit olacak üç soru bulabilir?..
Yalnız o sorulardan bile, onların sana sorulması mucizesinden bile, senin o sırada ölümlü, geçici bir insan aklıyla değil, ölümsüz ve mutlak bir akılla karşılaşmış olduğun bellidir. Çünkü bu üç soruda sanki insanlığın bundan sonraki tüm tarihi bir bütün içinde özetlenmiş gibidir ve bütün dünyada insanlık tarihinde görülen bütün çözülmesi imkansız zıtlıkların birleştiği üç suret ortaya çıkarılmıştır. O zamanlar bunun böyle olduğu, daha o kadar iyi görülemezdi. Çünkü henüz gelecek, bilinmeyen bir şeydi. Ama bugün aradan on beş yüzyıl geçtikten sonra görüyoruz ki, bu sorularda her şey çok iyi tahmin edilmiş ve önceden haber verilmiştir; aynı zamanda her şey öylesine harfi harfine gerçekleşmiştir ki, artık o sorulardan ne bir şey çıkarmaya imkan vardır, ne de onlara herhangi bir şey katmaya!
Kendin karar ver; hanginiz haklıydınız? Sen mi, yoksa o mu? Birinci soruyu hatırla; harfi harfine hatırlamasan bile, o sorunun anlamı şuydu: Sen dünyaya, insanların arasına ellerin çıplak olarak, basit varlıklar oldukları ve doğuştan onursuz oldukları için kavrayamadıkları, korktukları, hatta içlerinde dehşet uyandıran bir özgürlük vaadiyle inmek istiyorsun. Bu özgürlük onları korkutur, çünkü insan için, insanlardan meydana gelen bir toplum için özgürlükten daha ağır bir yük yoktur! Oysa bu çıplak ve güneşten kasıp kavrulan taşları görüyor musun? Onları ekmek haline getir! O zaman tüm insanlık daima içi titrediği halde, sana karşı şükran duyan uslu bir sürü gibi arkandan koşar. Elini çektin mi, verdiğin o ekmek hemen yok olsun.
Ama sen insanı özgürlükten yoksun bırakmak istemedin ve bu teklifi reddettin. Çünkü şöyle düşündün, 'Eğer insanların sana bağlılığı ekmeklerle satın alınacaksa, o zaman bu, özgürlük olur mu?' Bu teklife karşılık vererek insanın yalnız ekmekle yaşamadığını söyledin, ama biliyor musun ki, yine bu dünyanın ekmeği uğruna yeryüzündeki tüm insanların ruhu sana başkaldırıp, seninle savaşacak ve seni yenecektir. O zaman herkes onun arkasından gidecek ve 'Bu canavara eşit olan biri var mı? O bize gökyüzünün ateşini vermiştir!' [Vahiy, 13: 4 ve 13] diyecektir. Biliyor musun ki, yüzyıllar geçecek ve insanlık kendi düşüncelerinin derinliği, kendi bilimiyle vardığı yargıyı açıklayarak, dünyada suç diye bir şey olmadığını, böyle olunca da günahın da olamayacağını ve ortada yalnız aç insanların bulunduğunu bildirecektir?
'Karnımızı doyur, ondan sonra bizden erdem iste!' İşte sana diyecekleri ve senin mabedini yıkacak olan sancağa bunu yazacaklardır! Senin tapınağının yerine yeni bir yapı yükseltilecektir. Gerçi bu Babil Kulesi de eski gibi tamamlanamayacaktır. Ama sen bu yeni Babil Kulesi'nin yapılmasına engel olabilir ve insanların çilesini bin yıl kısaltabilirdin. Çünkü insanlar o yeni Babil Kuleleri'yle daha bin yıl dert çektikten sonra yine de bize gelecektir! Bizleri yine toprağın altında, katakomplarda** gizlendiğimiz yerlerde (çünkü bizler yine oradan oraya sürünecek ve işkencelere uğrayacağız) bulacak ve 'Karnımızı doyurun, çünkü öbürleri bize gökyüzünden bir ateş vereceğini vadetti, ama vermedi," diye bağıracaklar. İşte o zaman onların yaptıkları kuleyi bizler tamamlayacağız, çünkü yapıyı ancak karınlarını doyuracak olan tamamlayacaktır. Karınlarını doyuracak olan ise yalnız biziz. Hem de senin adına yapacağız bunu ve onları senin adına yaptığımızı söyleyerek aldatacağız.
Ah, onlar biz olmadan hiçbir zaman karınlarını doyuracak ekmeği bulamayacaktır! Hiçbir bilim onlara özgür kaldıkları sürece ekmek vermeyecektir, sonunda da özgürlüklerini ayaklarımıza getirecek ve bize 'Size köle olalım daha iyi olur, hiç olmazsa karnımızı doyurursunuz...' diyecekler. Böylece sonunda özgürlüğün ve toprağın verdiği ekmeğin, herkes için eşit miktarda olamayacağını anlayacaklardır. Çünkü onları aralarında hiçbir zaman, hiçbir zaman paylaşamayacaklardır! Aynı zamanda hiçbir zaman özgür de olamayacakları kanısına varacaklardır; çünkü kendileri güçleri yetmeyen, kusurlu, önemsiz ama isyancı varlıklardır.
Sen onlara gökyüzünden gelecek ekmeği vadettin. Oysa tekrar ediyorum, güçsüz, kusurlarından bir türlü kurtulamayan, daima nankörlük eden insan kavimlerinin gözünde, o ekmek yeryüzündeki ekmeğe eşit olabilir mi? Diyelim ki gökyüzünden gelecek ekmek uğruna senin peşinden binler, on binler geldi; yeryüzü ekmeğini isteyen milyonlarcası ne olacak? Senin için on binlerce güçlü ve yüce varlık önemli de, geriye kalan o sahildeki kum kadar kalabalık, güçsüz ama seni seven milyonlar ancak o üstün, o yüce, o güçlü varlıkları meydana getirecek olan bir hamur mudur?
Hayır, bizim için güçleri olmayanlar da değerlidir. Belki kusurlu ve isyancı varlıklardır, ama sonunda sözümüzü asıl dinleyecek olan onlardır. Onlar bize hayranlıkla bakacak ve başlarına gelip, o korktukları özgürlük yükünü omuzlarımıza almaya razı olduğumuz için bizleri birer Tanrı sayacaktır. İşte sonunda özgür olmak onlara bu kadar ağır gelecektir! Ama biz onlara sana bağlı olduğumuzu ve onları senin adına idare ettiğimizi söyleyeceğiz. Onları yine aldatacağız, bu mümkün olacak, çünkü artık seni bir daha aramıza sokmayacağız. Bizim çilemiz işte bu aldatışta olacaktır, çünkü yalan söylemek zorunda kalacağız.
İşte çölde sana sorulan birinci sorunun anlamı buydu ve senin her şeyden üstün tuttuğun, özgürlük uğruna reddettiğin de budur. Bununla birlikte, o soruda bu dünyanın yüce sırlarından biri saklıydı. Eğer 'ekmek vermeyi' kabul etseydin, insanlığın yüzyıllar boyu hasret çektiği, tek tek olarak da tüm insanlık olarak da hep birlikte özlemini çektiği bir şeye karşılık vermiş olacaktın; bu da 'Kime tapacağız?' sorusunun karşılığıdır.
İnsan için özgür olur olmaz hemen tapacak, boyun eğecek birini bulmaktan daha sürekli, daha üzücü bir uğraşı yoktur. Ama insanın tapmak için aradığı varlık, artık tartışmasız kabul edilebilecek bir varlık olmalı, o kadar ki, herkes birden ona tapmaya razı olsun. Çünkü bu zavallı varlıkların derdi örneğin, benim ya da filanca kişinin tapacağı birini bulmak değildir. Onların istediği öyle birini bulmaktır ki, herkes ona inansın, ona boyun eğsin, üstelik ona hep birlikte tapsın. İşte tapmada birlik olmak ihtiyacı, ayrı ayrı her insanın ve dünya yaratıldığından beri tüm insanlığın uğrunda acı çektiği en önemli şeydir. İnsanlar böyle hep birlikte ortaklaşa bir şeye tapmak için birbirlerini kılıçla yok etmiştir. Kendilerine Tanrılar yaratmış ve birbirlerine 'Kendi Tanrılarınızı bırakın, gelin bizim Tanrılarımıza tapın, yoksa size de Tanrılarınıza da ölüm!' diye bağırmış, birbirlerini kendi dinlerine bağlanmaya zorlamıştır. Dünyanın sonuna dek de öyle olacaktır. Hatta dünyada Tanrılar yok olduğu zaman bile, yine de putların önünde secdeye varacaklardır.
Sen insan varlığının bu temel sırrını biliyordun, bilmemene imkan yoktu! Ama sana sunulan tek mutlak sancağı, yeryüzü ekmeğinin sancağını, herkesi, hiçbir itiraz ileri sürmeden kendine boyun eğmeye zorlamamak için ve özgürlükle insanlara gökyüzünden bağışlanacak ekmek uğruna reddettin. Daha neler yaptın... Hep özgürlük adına! Oysa sana söylüyorum; insana, o zavallı, o mutsuz varlığa dünyaya gelirken birlikte getirdiği özgürlük bağışını bir an önce devredebileceği birini bulmaktan daha çok çile çektiren bir dert yoktur.
Ama insanların özgürlüğüne, ancak vicdanlarını tatmin edebilen sahip olabilir. İnsanlara ekmeği vermen teklif edilirken, itirazsız olarak herkesçe kabul edilebilecek bir sancak sunulmuş oluyordu sana! Ekmeği verirsen, insan boyun eğer; çünkü ekmekten daha itirazsız olarak kabul edilebilecek bir şey yoktur. Ama sen insanlara ekmek sunduğun sırada, herhangi bir başkası sana rağmen insanın vicdanına sahip olursa, o zaman insan, senin sunacağın ekmeği fırlatıp atar ve vicdanını rahatlatmış olanın peşinden gider. Bu konuda sen haklıydın! Çünkü insan varlığının sırrı yalnız yaşamak değildir; bir şey için yaşamaktır. İnsan neden yaşadığını, ne için yaşadığını kesin olarak kavrayamazsa, yaşamaya razı olmaz, dünyada yaşamaya devam etmektense, kendi kendini yok eder, hatta etrafında hep ekmekler olsa bile.
Bu böyledir! Gelgelelim ne oldu? Sen insanların özgürlüğüne sahip olacak yerde, onlar için bu özgürlüğü daha da büyüttün! Yoksa insan için rahatın, hatta ölümün bile, iyiliği ve kötülüğü kavradıktan sonra ikisinin arasında özgür olarak bir seçim yapmaktan daha değerli olduğunu unuttun mu yoksa? İnsan için vicdan özgürlüğünden daha çekici ama aynı zamanda daha acı veren bir şey yoktur. Öyleyken sen insan vicdanını sonsuza kadar rahata kavuşturacak sağlam temeller ele almaktansa, ne kadar olağanüstü, ne kadar tahmine dayanan, ne kadar belirsiz şey varsa, insanların güçlerini aşan ne varsa onları ele aldın! Böylece insanları hiç sevmiyormuş gibi davranmış oldun. Bunu kim yaptı, sen! Dünyaya, kendi hayatını insanlar uğruna bağışlamaya gelen sen! Yani insanların özgürlüğünü ele geçirmektense onu arttırdın, onun verdiği acılarla insanın ruh dünyasını sonsuza dek sürecek bir yükün altında bıraktın.
Sen insanın özgür bir sevgi duymasını istedin, insanın senin peşinden özgür olarak, seni beğendiği, sana hayranlıkla bağlandığı için gelmesini istedin. Eski çağlardan kalma kesin kural yerine başka bir kural koydun. İnsan kötülüğün ne olduğuna, iyiliğin ne olduğuna hiçbir etki altında kalmadan, özgür bir yürekle karar vermeliydi. Bunun yaparken de yalnız seni örnek almalıydı! Ama bunu ortaya atarken hiç düşünmedin mi ki, insan özgürce seçim yapmak gibi ağır bir yükün altında ezilirse, sonunda örnek aldığı seni bile, hatta senin getirdiğin gerçeği bile tartışmaya başlayacak ve sonunda onu reddedecek? Zaten insanlar sonunda asıl gerçeğin sende olmadığını bağırarak, herkese bildireceklerdir; çünkü onları senin yaptığından daha büyük bir şaşkınlık ve acı içinde bırakmaya imkan yoktu. Sen ki onlara bunca dert, bunca çözülmemiş sorun bıraktın! Bunu yaparak dünyada kendi egemenliğinin temellerini sarstın. Bu yüzden kimseyi suçlama!
Oysa sana teklif edilen bu muydu? Bu, güçten yoksun isyancıların mutluluğu için, güçlü varlıklar haline gelebilmeleri için, vicdanlarını büyüleyecek, onlara sonsuza dek üstün gelebilecek üç güç vardır, yalnız üç çeşit güç! Bunlar da: mucize, sır ve otoritedir. Sen birincisini de, ikincisini de, üçüncüsünü de reddettin! Bu bakımdan örnek oldun. O korkunç, o her şeyi bilen ruh, seni tapınağın tepesine koyup da, 'Eğer Tanrının oğlu olup olmadığını öğrenmek istiyorsan, kendini buradan aşağıya at. Çünkü onu meleklerin yakalayıp götürecekleri bildirilmiştir ve o düşmeyecektir, parçalanmayacaktır. Eğer sen de atlarsan Tanrının oğlu olup olmadığını öğrenecek ve babana olan inancını ispat etmiş olacaksın,' *** dediği vakit, sen sözlerini sonuna kadar dinledikten sonra teklifini reddettin, ona kapılmadın ve kendini aşağıya atmadın!
Doğrusu gerçekten gurur verici ve çok güzel bir davranışta bulundun. Tanrıya yakışır bir davranıştı bu! Ama insanlar, o güçsüz ve yüreği isyan dolu kavimdeki varlıklar, onlar Tanrı mı? Ama tabii, sen bir tek adım atarsan, hatta sadece kendini aşağıya atacakmış gibi davranırsan bile, hemen Tanrıya ihanet olacağını, ona olan inancını yitireceğini ve insanlarını kurtarmaya geldiğin bu toprağa çarparak parçalanacağını, o zaman gönlünü çelerek seni bu kötü yola sürükleyen o zeki ruhun bundan ötürü sevinç duyacağını anlamıştın. Ama tekrar ediyorum. Senin gibi olanlar çok mu?
Bundan başka, sen gerçekten bir an için insanların böylesine çekici bir aldanışa kapılmadan durabileceklerini düşündün mü? İnsan denilen varlık, yaşantının böyle korkunç anlarında, tüm varlığının
temellerini sarsan ve ruhunda en büyük üzüntüyü yaratan sorunlarla karşı karşıya kaldığı vakit mucizeyi reddedecek ve hiçbir etki altında kalmadan yalnız özgür vicdanından doğan kararla yetinecek gibi mi yaratılmıştır? Ama sen tabii bu kahramanlığının kitaplara geçeceğini, çağlar boyunca dillere destan olacağını ve yeryüzünün son sınırlarına kadar duyulacağını biliyordun. İnsanın da seni örnek alarak mucizeye ihtiyaç kalmadan Tanrıya bağlı kalacağını ümit ettin. Ama şunu bilmiyordun ki, insan mucizeyi reddettiği anda, Tanrıyı da reddetmiş olacaktır. Çünkü insan Tanrıdan çok, mucizeleri aramaktadır!
İnsan, mucizeler olmadan yaşamak gücüne sahip olmadığı için, er ya da geç kendi kendine yeni mucizeler uydurur, kendisinin uydurduğu bu mucizelere bağlanır ve falcılara, kadınların yaptığı büyülere inanmaya başlar; yüz defa isyan etmiş, asıl dinin yolundan sapmış ve Tanrıya inanmayan bir varlık haline gelmiş olsa bile daima öyle olacaktır. Başkaları seni kızdırmaya çalışarak alaylı alaylı, sana, 'İn haçtan, o zaman karşımızdakinin sen olduğuna inanırız!' diye bağırdığı vakit, sen haçtan inmedin. İnmedin, çünkü yine de insanı mucizeyle köleleştirmek istemiyordun, senin istediğin özgür bir inançtı, mucizeye bağlı bir inanç istemedin. Özgür bir sevgiye susamıştın sen! Bir kez onu hissettikten sonra ömrünün sonuna kadar dehşet içinde kalan bir tutuklunun kendisini bu hale getiren bir gücün karşısında köle hayranlığı duymasını değil. Oysa insanları böyle düşünürken onları aşırı derecede yükseltmiş oluyordun. Çünkü onlar birer isyancı olarak yaratıldığı halde, aslında birer köledir. Etrafına bir bak ve kendin karar ver; bak, aradan on beş yüzyıl geçti, şimdi gel de bir gör onları: Kendinle eşit bir düzeye yükseltmek istediğin varlıklar bunlar mı? Yemin ederim ki, insan senin düşündüğünden çok daha zayıf, çok daha aşağı bir varlık olarak yaratılmıştır! Böyle bir varlık senin yaptığını yapabilir mi hiç? Ona bu kadar saygı duyduğun halde sanki acılarını hiç paylaşmıyormuş gibi davrandın, çünkü ondan gücünün yetmeyeceği bir şey istedin. Hem de bunu kim yaptı? İnsanı, kendisinden de daha çok seven bir varlık.
Eğer ona karşı daha az saygı duysaydın, ondan daha az şey isteyecektin. Bu da sevgiye daha yakın bir şey olacaktı; çünkü taşınması daha kolay bir yük olurdu. İnsan zayıf ve adi bir varlıktır. Her yerde bizim kudretimize karşı isyan etmesinden ve bize isyan ettiği için gururlanmasından ne çıkar? Bu, bir çocuğun, bir öğrencinin duyduğu gururdan başka bir şey değildir. Onlar sınıfta isyan çıkaran ve öğretmenlerini kapı dışarı etmiş küçük çocuklardır. Ama çocukların bu sevinci bir gün sona erecek ve onlara pahalıya mal olacaktır. Tapınakları yerle bir edecekler, dünyayı da kan içinde bırakacaklar. Bu aptal çocuklar günün birinde şunu anlayacak ki, kendileri gerçi birer isyancıdır ama güçleri olmayan ve kendi ayaklanmalarına bile dayanamayan isyancılardır. O zaman budalaca gözyaşları dökerek, onları böyle birer isyancı olarak yaratanın, bunu yaparken onlarla alay etmek istediğini kesin olarak anlayacaklardır.
İşte sen, insanların özgürlüğü için bunca acıya katlandıktan sonra, onlara yalnız huzursuzluk, karışıklık ve mutsuzluk nasip olmuştur. Senin büyük peygamberin, kendisine görünen şeyleri hayali sembollerle açıklarken, birinci dirilişe katılan herkesi gördüğünü, o birinci dirilişe her kuşaktan on ikişer bin kişinin katıldığını belirtmiştir. Ama eğer sayıları yalnız o kadarsa, demek ki onlar insan değil de, Tanrıya benzer varlıktır. Senin taşıdığın çarmıha onlar omuz vermiştir! Çöllerde yıllarca aç ve çıplak dolaşmış olan onlardır! Sadece ağaç kökleriyle, böceklerle beslenmişlerdir. Bu bakımdan elbette onlardan gururla, gerçekten, bağımsız bir sevgi duyan, özgürlüğe bağlı ve hiçbir etki altında kalmadan, özgür olarak senin uğruna olağanüstü bir fedakarlık gösteren varlıklar olarak söz edebilirsin.
Ama şunu unutma ki, onların sayısı ancak birkaç bindi. Onlar da Tanrı gibi varlıktı. Peki ya ötekiler? Geri kalan zayıf insanlar, güçlülerin dayanabildiği çilelere dayanamadıysa, suç onlarda mı? Gücü olmayan bir ruh, bu korkunç yeteneklerden yoksunsa, suçlu mudur? Yoksa sen gerçekte yeryüzüne yalnız seçilmiş insanlar için ve yalnız o seçilmiş insanlara görünmek için mi indin? Eğer öyleyse, işin içinde bir sır var demektir. İnsanlar bu sırrı kavrayamaz. Madem ortada bir sır var, biz bu sırrı öğretmek hakkına sahibiz. İnsanlara asıl önemli olanın hiçbir etki altında kalmayarak yürekten gelen bir inançla, özgürlük içinde karar vermelerinin ya da başka insanlara sevgi duymalarının değil, sırrın kendisinin önemli olduğunu, bu sırra körü körüne, hatta vicdanlarına aykırı olsa bile boyun eğmeleri gerektiğini öğretmek bizim hakkımızdır. Biz de bunu yaptık işte. Senin yaptığın kahramanlığı anlatırken onu düzelttik ve bu kahramanlığı mucize, sır ve otorite temelleri üzerine oturttuk. O zaman insanlar biri gelip yine onları bir sürü gibi gütmeye başladı ve sonunda onlara bu kadar çile çektiren o vicdanlarındaki korkunç yük kalktı diye sevindi. Onlara bunun böyle olduğunu öğretmek ve böyle yapmakla haklı mıydık, söyle?
***
Eğer sen dünyayı ve Sezar'ın tacını kabul etseydin, bütün dünyada bir krallık kurmuş, bütün dünyadaki insanlara huzuru sağlamış olurdun. Çünkü insanları, onların vicdanlarına hakim olan, onların ekmeğini ellerinde tutanlardan başka kim idare edebilir? Biz Sezar'ın kılıcını aldık, onu aldıktan sonra da tabii seni reddederek 'O'nun arkasından gittik. Gerçi özgür akıl daha yüzyıllar boyu şerefsizce işler yapacak, insanlar daha yüzyıllar boyu bilimleriyle uğraşıp didinecek ve birbirlerini yiyecektir. Çünkü o kendi Babil Kulelerini yükseltmeye, bizim yardımımız olmadan başladıklarından ötürü sonunda muhakkak birbirlerini yiyeceklerdir.
Sen insanların arasından seçtiklerinle övünüyorsun, ama senin elinde yalnız seçilmiş insanlar var. Oysa biz, herkesi huzura kavuşturacağız. Hem yalnız bunlar mı olacak? O seçilen, o kuvvetli insanlardan kim bilir kaç tanesi, gerçekten başkalarının arasında 'seçilmiş' varlıklar olabilecek kişilerden kim bilir kaç tanesi, sonunda seni bekleye bekleye yoruldu ve yüreklerindeki o ateşle ruhlarındaki gücü götürüp başka bir kıyıya bıraktı. Kim bilir kaç tanesi daha aynı şeyi yapacak, sonunda da özgürlük sancaklarını senin üzerine dikecektir.
Ama o sancağı sen oraya koydun. Bizim idaremiz altında ise insanlar mutlu olacak ve artık senin onlara bağışladığın o özgürlükte olduğu gibi her yerde ayaklanarak birbirlerini yok etmeyecektir. Evet, biz onları, ancak bizim uğrumuza özgürlüklerini reddettikleri ve bize boyun eğdikleri vakit gerçekten özgür olacaklarına inandıracağız. Böyle yaparsak haklı mı olacağız, yoksa onlara yalan mı söylemiş olacağız? Kendileri de haklı olduğumuzu anlayacaktır; çünkü senin onlara verdiğin özgürlük uğruna birer köle gibi ne korkunç acılar çektiklerini, bu özgürlüğün onları ne kadar büyük bir karışıklığa götürdüğünü hatırlayacaklardır.
Özgürlük, daha doğrusu hiçbir etki altında olmayan özgür bir akıl ve bilim, insanları öyle geçilmez yollara götürecek, onları öyle mucizeler ve öyle çözülmesi imkansız sırlar karşısına getirecektir ki, aralarından en boyun eğmez, en atılgan olanları kendi kendilerini mahvedecektir. Öbürleri, yine boyun eğmeyen ama güçleri yetmeyenler ise birbirlerini yok edecektir. Yalnız geriye kalan üçüncü grupta olanlar, zayıf ve mutsuz olanlar, sürüne sürüne ayaklarımızın dibine gelecek, bize, 'Evet, siz haklıymışsınız, yalnız siz O'nun sırrını biliyormuşsunuz. İşte size dönüyoruz, bizi kendimizden kurtarın,' diye bağırarak yalvaracak. Bizden ekmek aldıkları vakit, tabii açıkça görecekler ki, biz onların kendi elleriyle meydana getirdiği ekmeği ellerinden alıyor ve yine onlara dağıtıyoruz. Ortada bir mucize olmadığını, bizim taşları ekmek haline getirmediğimizi görecekler. Ama gerçekten ekmeğin kendisinden çok, onu bizim elimizden aldıklarına sevinecekler. Çünkü şunu çok iyi hatırlayacaklar ki, eskiden yanlarında biz yokken, onların kendi elleriyle yaptığı o ekmekler sadece birer taştı. Oysa tekrar bize döndükleri vakit, aynı taşlar ellerinde ekmek haline geldi. Böylece insanlar ilk ve son defa boyun eğmenin, başkasının idaresi altına girmenin ne kadar değerli olduğunu iyice anlayacaktır! Bunu anlamadıkça mutsuz olacaklardır.
Şimdi söyle, onların bunu anlamamalarına en çok kim yardım edecektir? Sürüyü parçalayan ve bilinmeyen yollara dökülmesine yol açan kimdir? Ama sürü yeniden bir araya gelecek, yeniden boyun eğecek ve artık bir daha başkaldıramayacaktır. İşte o zaman biz insanlara gürültüsüz patırtısız bir mutluluk, gücü olmayan zayıf insanlara uygun, gösterişsiz bir mutluluk vereceğiz. Evet, biz onlara gururlanmamayı öğreteceğiz. Çünkü sen onları yükselttin, böylece onlara gururlanmayı öğrettin. Biz ise onlara zayıf olduklarını, zavallı birer çocuktan başka bir şey olmadıklarını, ama çocuklara özgü mutluluğun her mutluluktan daha tatlı olduğunu öğreteceğiz. Onlar da ürkek birer varlık haline gelecek, gözlerini bize doğru çevirecek ve tıpkı analarına sokulan yavru kuşlar gibi korku içinde bize yapışacak. Bize bakıp şaşacak, korku içinde kalacaklardır. Ama bizim bu kadar güçlü, bu kadar akıllı olmamızdan ötürü ve böyle yüz binlerce isyancıdan meydana gelen koca bir sürüyü uslandırabildiğimiz için gurur duyacaklardır. Öfkemiz karşısında güçlerini yitirmiş olarak tir tir titreyeceklerdir. Zihinleri korkudan fazla işleyemez hale gelecektir. Gözleri ikide bir tıpkı çocuklarda ve kadınlarda olduğu gibi dolacaktır. Ama aynı kolaylıkla birden bir tek işaretimiz üzerine neşeye, kahkahalara, bulutsuz bir sevince kavuşacak ve mutlu çocuk şarkılarını söyleyeceklerdir.
Evet, onları çalıştıracağız, ama işten geriye kalan boş saatlerde yaşantılarını bir çocuk oyunu gibi, çocuklara özgü şarkılarla, korolarla, saf çocuk danslarıyla dolduracağız. Ha... Onların günah işlemelerine de izin vereceğiz. Onlar zayıf ve güçsüzdür. Bizleri de, günah işlemelerine izin verdiğimiz için çocuklar gibi seveceklerdir. Biz kendilerine her günahın bağışlanacağını söyleyeceğiz; yeter ki, o günah bizim iznimizle işlenmiş olsun. Günah işlemelerine izin vereceğiz, çünkü onları seviyoruz. Bu günahların cezalandırılması işini ise, artık ne yapalım, üzerimize alırız.
Biz bu cezalandırma işini üzerimize alınca, onlar bize kendilerine iyilik etmiş, onların işlediği günahların cezalarını kendi omuzlarına yüklenmiş insanlar olarak bize tapacak. Böyle olunca da artık bizden sakladıkları hiçbir sırları olmayacak. Eşleriyle ya da sevgilileriyle yaşayıp yaşamamaları, çocuk sahibi olup olmamaları bizim iznimize bağlı olacak; bunları onlara bizler izin verecek ya da yasak edeceğiz. Bunu da onların ne kadar söz dinler olduklarına bakarak karar vereceğiz. Onlar ise bize neşe ve sevinçle boyun eğecek.
Vicdanlarında kendilerine en çok acı veren bütün sırlarını gelip bize açıklayacaklar, biz de her şeyi bir çözüme bağlayacağız. Onlar, bizim verdiğimiz kararlara sevinçle inanacaktır. Çünkü böyle yapınca bu, onları şimdi özgür birer varlık olarak kendi kişiliklerini ilgilendiren sorunları çözmek için çektikleri o korkunç çilelerden, sıkıntılardan kurtaracak. Böylece kendilerini idare eden birkaç yüz bin varlık bir tarafa, bütün o diğer milyonlarca varlık mutlu olacaktır. Çünkü yalnız bizler, sırrı koruyan bizler mutsuz olacağız.
Dünyada yüz milyonlarca mutlu küçük çocukla, iyilik ve kötülük bilincinin lanetini omuzlarına yüklenmiş yüz bin kadar çile çeken insan olacaktır. Mutlu olanlar sessizce ölecektir. Sessizce senin adını anarak gözlerini hayata kapayacak ve mezarın öbür tarafında yalnız ölümle karşılaşacaklardır. Ama biz sırrı açıklamayacağız ve
onların mutluluğu için kendilerini gökyüzündeki sonsuzluğa dek sürecek olan mutlulukla avutacağız. Çünkü öbür dünyada öyle bir şey olsa bile, herhalde onlar gibi varlıklar için değildir.
Şunu bil ki, senden korkmuyorum. Şunu bil ki ben de çölde bulundum, ben de böceklerle, bitki kökleriyle beslendim, ben de insanlara bağışladığın özgürlüğü göklere çıkardım. Ben de senin seçtiklerinin, güçlü ve kudretli olanların arasına 'sayıyı tamamlamak' isteğiyle katılmaya hazırlanıyordum. Ama gözlerim açıldı ve o zaman artık çılgınlığa hizmet etmek istemedim. Geri döndüm ve 'senin kahramanca yaptığın işi düzeltenlerin arasına katıldım. Gururluların yanından ayrılıp boyun eğenlerin yanına, onların mutluluğu için döndüm. Sana söylediklerim hep olacak ve saltanatımız kurulacaktır. Sana tekrar söylüyorum, yarından tezi yok, bu söz dinleyen sürü, benim bir işaretim üzerine sıcak kömürleri, senin altında yanan ateşe, bizlere engel olmaya geldiğin için, seni üzerinde yakacağım ateşe atmak için ileriye atılacak. Çünkü bizim yakacağımız ateşte yanmayı hak etmiş olan biri varsa, o da sensin. Yarın seni yakacağım. Dixi: Bitti
İvan sustu. Konuşurken gittikçe heyecanlanmış ve ateşli ateşli konuşmuştu.
Kaynak: Karamazov Kardeşler, Cilt 1, Dostoyevski, Yordam Kitap, Çev: Leyla Soykut, Birinci Basım: Kasım 2017, İstanbul, ss. 425-439
* [Hakikati bileceksiniz ve hakikat sizi özgür kılacak. Yuhanna 8: 32]
** Hıristiyanların Romalılar tarafından işkenceyle öldürüldüğü zamanlarda toprak altında gizlendikleri yer.
*** [Matta 4: 1-11, Luka 4: 1-13]