Mutsuzluk Makinesi = Kapitalizm
İnsanlar acı çekseler de çekmeseler de gerçekten mutluydular. Mutsuzluk, bugünkü hâliyle, yakın tarihimize kadar var olmamıştır. Mutsuzluğun modern yorumu ister dini ister siyasi liderler olsun, iktidardakiler tarafından icat edildi. Bu liderler mutsuz, korkmuş insanları manipüle etmenin çok daha kolay olduğunu keşfettiklerinde, felaket tellallığını ve "yapay olarak yaratılmış" hoşnutsuzluğu kampanyalarının en güçlü silahları olarak kullanmaya başladılar. Bu silahları dikkat dağıtmak, kafaları karıştırmak, yönlendirmek ve insanları gündemlerine dahil etmek için kullandılar. En büyük başarıları, hoşnutsuzluk yaratan ve sonra bundan yararlanan liderler kazandı, Mutsuzluk, toplumun işleyişinin hayati bir unsuru hâline geldi. Paraya çevrilecek ve silah hâline getirilecek bir kaynak hâline geldi.
Mutsuzluk ilk başta işlenmemiş bir mücevherdi, ama çok geçmeden birtakım liderler onu nasıl çikaracaklarını, şekillendireceklerini ve hemen hemen her insan türüne uyan farklı mutsuzluk türlerine nasıl dönüştüreceklerini öğrendiler. Artık herkes mutsuz olabilirdi: ister zengin ister fakir, ister sağlıklı ister hasta olsun. Mutsuzluğun nihai ürünü tüm insanlar için parlak, büyüleyici ve karşı konulamaz hâle geldi. Bu gelişim sayesinde, bugün bir insanın mutsuz olabileceği milyonlarca yol var. Sadece beş dakikalığına televizyonu açın ve şu anki hayatınızda eksik gördüğünüz şeyleri veya ürünleri saymaya başlayın. Muhtemelen en az otuz madde sayarsınız.
Mutsuzluğun icadı, genişletilmesi ve paraya çevrilmesi, sonunda modern kapitalizmin kurucu ilkelerinden biri hâline geldi. Mutsuzluk, gezegendeki en önemli sektör oldu. Mutsuzluk Makinesi hâline geldi ve insanların kendilerini sürekli olarak doyumsuz, kaybolmuş hissetmelerine, "anlam" aramalarına neden oldu. Mutsuz insanlar toplum için çok faydalıdır çünkü daha fazla şey satın alırlar. Ayrıca yanlış şeyler almaya meyillidirler ve aynı zamanda daha kolay manipüle edilirler. İstediğiniz pazarlamacıya, politikacıya veya dini lidere sorun. Zaten üçü de aynı işi yapıyor: Satış. Modern mutsuzluğun yayılması ekonomik, dini ve politik sistemlerimizin gelişimi için hayati önem taşıyor.
Mutsuzluk Makinesi'nin işleyiş şekli her zaman insanları bir şeylerin ters gittiğine, onları mutsuz eden bir şeyler olduğuna ikna etmek ve bu mutsuzluğu giderecek "çözümler" sunmaktır. Bu sözde "çözümler" genellikle ekonomi oligarklarının gündemleridir: "Suyun ulaşılabilirliği konusunda mutsuz ve endişeli olduğunuzu biliyoruz, bu yüzden Colorado Nehri'nin yönünü değiştireceğiz.” (Ve doğa acı çekerken altyapısı yatırımcılarımız zenginleşebilir.) İnsanların mutsuzluğundan genellikle belirli bir kişi veya ulus sorumlu tutulur, böylece savaş veya diğer "çözümler" meşrulaştırılır: "Siz kendinizi daha güvende hissedin diye X ülkesini işgal edeceğiz." (Ve savunma sanayimiz bundan kazançlı çıkacak.) Mutsuzluğun sebebi ne olursa olsun, onu sömürmenin ardındaki sebepler her zaman ekonomiktir. Mutsuzluk Makinesi, felaket kapitalizmine bağlı oligarklar zenginleştirebilen, güçlerini "kriz" zamanlarında derinleştiren dini liderleri güçlendirebilen ve demokratik süreç tarafından sakat bırakılan siyasi liderlere faşizme geçmeleri için açık çek veren bir ekonomik makinedir.
O hâlde, günümüzde insanların hiç olmadıkları kadar mutsuz olmalarında şaşıracak bir şey yok. Bu, kapitalist mutsuzluk sistemimizin plana göre işlediğinin bir göstergesidir. Sahip olmadığımız yaşam tarzlarını konu edinen Hollywood filmleri bizi mutsuz ediyor, bu da önemli gayrimenkul ve otomotiv sektörlerini harekete geçiriyor. Kadınların kendilerini çirkin ve yaşlı hissetmesi sağlanıyor, bu da devasa kozmetik ve tüp bebek endüstrilerini harekete geçiriyor. Şehirli yaşam tarzımız ruhumuza karşı o kadar acımasız ki zihinsel ve fiziksel olarak iyileşmek için uzun yurtdışı gezileri yapmamız gerekiyor, bu da havacılık ve konaklama endüstrilerini harekete geçiriyor. Tüm ekonomik faaliyetler, toplum genelinde yüksek düzeyde mutsuzluğun sürdürülmesine dayalıdır.
Mutsuzluk, uygarlığımız için hayati önem taşır. Ne kadar mutsuzluk olursa o kadar iyidir. Mutsuzluk para demektir. Tüm iyi pazarlamacılar bunu bilir. Ekonomik ve politik sistemlerimiz bizi mutsuz ve tatminsiz tutmaya dayanır, böylece "şeyler" ve fikirler satmaya devam edebilmek için bizi kontrol altında tutabilirler.
Günümüzde insanların "ihtiyaç duydugu" çoğu şey gerçek ihtiyaçlar değildir. Bunlar yerleştirilmiş fanteziler, takıntılar ve güvensizliklerdir. Varoluşsal mutsuzluk olmaksızın ne kapitalizm ne de faşizm ayakta kalabilir. Liderlerimiz, bizi yönlendirebilmek ve çözemeyeceklerini bildikleri (veya çözmek istemeyecekleri) sorunlardan uzaklaştırmak için kendimizi mutsuz ve korkmuş hissetmemize bel bağlarlar.
Nihai hedefleri mi? Kesinlikle böyle bir hedefleri yok Herkesin komplo teorilerinde bahsettigi "gizli gün-demleri" bile yok. Umurlarinda olan tek sey konumla-rini, mevcut güç yapilarini ve onlari destekleyen mevcut dini ve ekonomik kurumlari sürdürmek.
Bu yapılar Mutsuzluk Makinesine o kadar verimli bir şekilde entegre edilmiştir ki neredeyse kendi kendilerini idame ettirirler: Sadece mutsuzluğu sürdürmek ve ondan gelir elde etmek amacıyla binlerce yıllık insan uygarlığı boyunca gelişmişlerdir. Zamana direnirler çünkü duyguların en eskisi olan korkunun üstüne oynarlar. En başta, korkmuş tüketiciler olan insanların üstüne oynarlar: Pazarlama mesajlarının dikkatle yerleştirdiği güvensizliklerini geçici olarak iyileştirmek için tüm gün alışveriş yapan insanların.
Ama aynı zamanda ölüm ve travma korkumuzun üstüne de oynarlar. Hepimiz, her gün bizi sömüren ve travmatize eden bir sistemin içine doğuyoruz. İnsan, dünyadaki en travmatik hayvandır. İnsanlar kendi travmalarıyla o kadar bütünleştiler ki artık onu hissedemez hâle geldiler: Travma insanların kimliklerinin bir parçası hâline gelmiştir; öyle ki travmayı hissetmekle canlı hissetmek birbirine karışmış durumdadır. Travmalarını yeniden gözden geçirme ve acıyı uyuşturma umuduyla, uyuşturucu ve tüketim gibi kendilerine zarar veren her türlü bağımlılıkta travmalarının peşinden etkin olarak koşarken, bu esnada acı, korku ve ölüm üzerindeki üstünlüklerini sahte bir biçimde olumlamak uğruna bu gezegendeki diğer sekiz milyon canlı türünün tamamına travma yaşatmaktan geri durmazlar.
Kapitalizmin manipülatif dehası, nasıl ve ne zaman manipüle edildiklerini ve travma geçirdiklerini anlamadan insanları kendilerine karşı döndürmeyi başarmasındaydı. Kapitalizmin pazarlama teknikleri, insanlara kendilerini o kadar boş, yetersiz ve güvensiz hissettiriyordu ki onlara herhangi bir şey satmak çocuk oyuncağıydı. Şimdiye kadar hiç kimse tüketicileri zorla magazalara sürükleyip paralarını harcamaya zorlamadı. Kendi köleliğimizin suç ortağı olduğumuzun farkına bile varmadan, hepimiz gönüllü katılımcılar hâline geldik. Aslında bugün çok az insan ne kadar sömürüldüğünün farkına varabilir. Tüketim, İnsanlık için doğal bir durum, yemek yemek ve nefes almak gibi bedensel bir işlev hâline geldi. Kendimizi tüketim uğruna tüketmediğimiz bir biçimde hayal dahi edemez hâle geldik. "Var olmak" tüketmektir, tüketmekse var olmaktır. Çoğumuz var olma duygumuzu içten, anlamlı gerçek yaşam deneyimlerinden ziyade ürünlerin, meydanın ve yapay eğlencelerin etkileşimsel tüketim eyleminden alırız. Temel olmayan ürünleri tüketmeyi bırakmaya çalışan bizler çok geçmeden, "orucumuza" başladıktan yalnızca birkaç gün sonra, âdeta ölüm bizi içeriden kemiriyormuş gibi "var olmama"nın garip duygusunu yaşamaya başlarız.
Bu dermansız "varoluşsal ölüm" duygusu, hiç şüphesiz, bir uyuşturucu bağımlısının yoksunluk belirtilerine çok benzer: Bağımlılar kendilerini sadece fiziksel olarak hasta hissetmez. Uyuşturucu olmadan artık "kendileri olmadıklarını", hayatlarının "anlamsız" olduğunu hissederler. Kişiliğimizi ve kimliğimizi kısmen ele geçiren A sınıfı bir uyuşturucu gibi kapitalizm bizi, herhangi bir özdeğer duygusu için ürünlerle ve parayla rehin alındığımız bir yaşam tarzına bağımlı hâle getirir.
Kapitalizm bir hırsızdır, mutluluğu ve anlamı hayatımızdan zekice çalar, böylece onu bize, "ürün" adı verilen, mutluluğun yüksek fiyatı, geçici muadilleri biçiminde geri satabilir Bunlar elbette bizi gerçekten mutlu etmiyor ama neyse ki kısa sürede bu ürünlerin yeni versiyonları fikiyor ve Mutsuzluk Makinesi böylece kendini devam ettiriyor. Bu, insanların talihsizliklerinden beslenen bir makine. Ne kadar çok talihsizlik yaratırsa, o kadar çok kâr eder, insanların kendilerini tatmin olmamış hissetmeleri için daha güçlü ve daha akıllı hâle gelir. Kapitalizm en verimli ama ironik bir şekilde en mutsuz toplumlarda gelişir.
Bütün bunlar gecenin karanlığında gerçekleşmiştir. Kapitalizm, aile psikoterapisti, fakat oldukça kötü bir psikoterapist olma iddiasıyla evlerimizi işgal etmiştir: Önce hepimizin bir tür çocukluk travması ya da tedavi edilmesi gereken başka bir çözülmemiş sorunu olduğuna bizi ikna etmek için elinden gelen her şeyi yapmış; daha sonra ise müşfik koruyucumuz gibi davranarak, aslında "öteberi"ye değil gerçek sevgiye ihtiyacı olan bir ergenin ihmalkâr ebeveyni gibi bizi hediyelere boğar: "Evet tatlım, çok şey yaşadın, beş hız kademeli bu fön makinesini hak ediyorsun. Evet, bu meme büyütme ameliyatını hak ediyorsun." Kapitalizm duygusal ihtiyaçlarımızın yerine ürün ihtiyaçlarımızı koymayı hızlıca başarmış ve varoluşsal mutsuzluğumuzu narsisizme dönüştürerek ideal tüketiciyi yaratmıştır: bencil, açgözlü ve tamamen kaybolmuş tüketici.
Üstelik kesin olan şu ki, narsisizm akıldan çok daha güçlüdür. Narsisizm beynin tüm diğer fonksiyonlarını bastırabilir. Ekonomik sistemimiz, mümkün olduğunca narsist ve bencil olmamızı, böylece seçimlerimizin ekolojik ve diğer sonuçlarını hiç düşünmeden körükörüne tüketmeye devam etmemizi ister. Narsisizmin ardındaki en büyük ironi, nihayetinde kişinin kendi kendini yok etmesidir. Aşırı narsist bir insanlık, içinde bulunduğu zor duruma göre hareket etmek yerine, modern uygarlığın çöküşünden önceki son "selfie"sini çekmekle meşgul olacaktır. Artık iklim krizi, Netflix'te kimsenin izlemek istemediği sıkıcı bir drama filmidir. Ta ki aniden kafalarına dank edene kadar: Filmin ana karakterleri kendileridir. Doğanın yok edilişi tamamlanmak üzereyken, hayatta kalan birkaç şanslı kişi son günlerini antidepresanların desteklediği dijital mutlulukla dolu holografik sanal evrenlerle çevrili kapalı mekânlarda yaşayacak. Uygarlığın sonu televizyonda yayınlanacak, sergilenecek ve bu sanal gerçekdışılığın donanımına kaydedilecek.
Narsisizmimizi daha da besleyen iş dünyası ve onun pazarlama makinesi, bizi önemsediklerine ve tanıdıklarına ikna etmek için her zaman ellerinden geleni yaparlar. İnsan haklarını önemserler. Çevreyi önemserler. Gezegeni önemserler. Günümüzdeki şirketler, eşcinsel ve trans birey haklarını, "siyahilerin hayatı değerli" dir hareketini [BLM]* ve insanların tüm "farklı yönleri"ni kucaklarken ve pahalı kurumsal sorumluluk kampanyaları yürütürken bir an bile tereddüt etmezler. Tüm bunlar elbette samimi değildir. Şirketler umursadıkları için değil, insan hakları meselelerini para kazanabilecekleri "engeller"e dönüştürmek istedikleri için onlar destekliyormuş gibi yapar. Her engel, paraya çevrilebilir bir mutsuzluk kaynağıdır. Her yeni engel ya da sosyal sorun, yepyeni bir tüketici dilimidir. Daha fazla handikap, daha fazla mutsuzluk, daha fazla tüketici dilimi, kazanılacak daha fazla para. İnsanların "kimliklerini bulmalarına", tüketici dilimi olarak farklılıklarını kutlamalarına ve "mutluluklarını" yeniden kazanmalarına yardımcı olan, hiç olmadığı kadar fazla yararsız ürün vardır. Markalar ve işletmeler bize "insani" görünmeye çalışırken, Asya'daki bir atölyede veya Brezilya yağmur ormanlarında bir yerde bir insan, hayvan veya bitki bedel öder ki böylece yeşil aklama ve "insan hakları" halkla ilişkiler kampanyalarının mimarları para kazanabilsinler. Kurumsal sorumluluk kampanyalarının ağır bir karbon ayak izi vardır, ancak bıraktığı izde aynı zamanda kanlı bir insan hakları kalıntılarımda bulunur.
Aslinda, kurumsal sorumluluk terimi bir oksimorondur. Ticari kuruluş asla etik veya idealleri takip etmez. Ticari kuruluş etiğin düşmanıdır çünkü çevre ve insan hakları, herhangi bir ticari kuruluşun kritik faktörleri için tehdittir ve her zaman öyle kalacaktır. Ticari kuruluş ve Mutsuzluk Makinesi, mutsuzluk ve eşitsizlikten beslenir. Ticari kuruluş, ancak çıkarlarına ve kârlılığına doğrudan saldırıldığında olumlu bir şekilde dönüştürülebilir.
Duyguları veya ahlakı olmamasına rağmen kapitalizm, insanların duygusal dünyasını zekice kontrol altına aldı. Daha doğrusu, duygularımızı ele geçirdi ve şimdi bize ne zaman ne hissedeceğimizi ve duygularımızı nasıl ifade edeceğimizi söylüyor. Cüzdanımızı açıp sevgililer günü için bir hediye ya da çocuğumuz için plastik bir oyuncak almadan, içimizden geldiği gibi "seni seviyorum" diyemez hâle gelmemize neden oldu. "Sevgimiz" bugün o kadar parasallaştı ki dünyanın kalbini kırıyor. Sevgimize kendi karbon, insan ve hayvan hakları ayak izlerimiz eşlik ediyor. Kapitalist bir tekno-distopya ağı, bizimle hemcinslerimizin arasına girdi. Eskiden insanlar birbirlerine ihtiyaç duyar ve yardım ederlerdi. Artık onlara uygulamalar, süpermarketler ve kredi kartları yardım ediyor, En kişisel, mahrem ve samimi yanımız olan duygularımız, karşımızdaki kişiye ulaşmadan önce dijital algoritmalar ve tüketici işlemleri aracılığıyla filtreleniyor.
İnsanlar meşgul tüketiciler hâline geldi: Kendi "yerleştirilmiş mutsuzlukları"yla öylesine dikkatleri dağıldı ki liderlerinden daha mutlu bir yaşam talep edemeyecek, hatta gerçek mutluluğun ne olduğunu bile bilemeyecek hâle geldiler. Modern insanlar boş zamanlarının olmadığından şikâyet ederler, ancak kapitalizmin üstlerine yığdığı, zamanlarını harcayan her türlü dikkat dağıtıcı şeye yenik düşerler. Manipüle edildiklerinden haberleri yok, mutluluğun ne olduğunu da bilmiyorlar, bu yüzden Mutsuzluk Makinesi'ni beslemeye devam ediyorlar. Gönüllü köleler hâline geldiler.
Efendileri olmadan bir hiç olduklarına inandırabilirseniz, köleler asla kaçmaya çalısmayacaklardır. Aynı şekilde, bu ürünler olmadan hayatlarının hiçbir anlam ifade etmediğine onlar ikna ederseniz, tüketiciler bu ürünlerden asla vazgeçmeyeceklerdir. Bağımlı, muhtaç ve güçsüzdürler.
Kölelikle hemen hemen aynı şekilde, kapitalizm bizi, her şeyimizi; zamanımızı, itibarımızı, hatta birbirimizi feda etmeye hazır olduğumuz ürünlere, hizmetlere ve eğlence avuntularına tamamen bağımlı hâle getirdi. Aslında bu ürünlerin, hizmetlerin ve dikkat dağıtıcı şeylerin sahip olduğu köleleriz. Ürünler, kulağa ne kadar komik gelse de bizim gerçek efendilerimizdir.
Her satın alma, mutsuzluğumuzu sürdüren sisteme verilmiş başka bir oydur. Bir ürünü satın aldığımız her seferde gezegen daha da yoksullaşır, çünkü herhangi bir türde ürün yapmak için, gezegenin herhangi bir yerindeki bir doğal kaynak veya insan kaynağı eksiltilmiştir. İhtiyacımız olandan daha fazla ürün satın alarak, malların üretimini kontrol eden oligarkları güçlendirirken aktif olarak daha fazla doğal yıkımı teşvik ediyoruz. Uygarlığımız, ekolojik olarak yozlaşmış durumda.
Her tüketim ürünü başka bir dikkat dağıtıcıdır. Her işlem , mutsuzluğumuzun bir kez daha paraya dönüştürülmesidir. Mutsuzluk Makinesi kapitalizme yardım etmiş olabilir; ancak iktidardakiler de dahil olmak üzere, insanlara tek sunduğu bir kaybet-kaybet durumudur: İnsanlara mutluluk yanılsaması verirken, onları eskiden gerçekten mutlu eden özgür, basit ve daha az stresli şeylerden sonsuza dek koparmıştır. Makineye hizmet etme saplantımız nedeniyle bu gezegenin güzelliğini fark edemeyecek, tanıyamayacak, hayran olamayacak ve tadını çıkaramayacak kadar meşgul ve bencil hâle geldik. Güzelliğin kıymetini bilemiyorsak, kesinlikle tarihimizin en tehlikeli noktasındayız demektir. Güzelliğe hayran olmadığımız takdirde onu korumamız mümkün değildir.
Dünya üzerinde, fiziksel ve zihinsel sagligi için zehirli olan kirli ortamlarda yaşamayı isteyerek razi olan tek tür biziz. Uygarligimiz sadece ekolojik çöküse neden olmuyor, aslinda onu bünyesinde topluyor. Mutsuzluk Makinesi'ne hizmet edebilmek için insanlarin da makine olmasi gerekmistir. Çalışma 'kültürümüz insanlara önceden tanımlanmış bir çalışma ömrü, bir son kullanma tarihi ve beklenen bir taban performansı olan makineler gibi davranmaktadır. İyi günleri ve o kadar da iyi olmayan günleri olabilecek biyolojik organizmalar olarak görülmek yerine, genellikle hasta olduğumuzda kendimizi suçlu hissetmemiz sağlanır ve genel sistemin istikrarı için bir kusur olarak görülürüz. Oysa yaşamı ve ölümü kendi şartlarımıza göre yaşamayı hak eden organizmalar olmamız gerekir. Ekonomik sistemimiz, zorbalıktan tükenmişliğe kadar yüzlerce yıldır doğaya yaptıklarını işçilere de yapmaya dayalıdır. Bu sömürü kültürü, bu gezegenin iklimini hezimete uğratan şeydir.
İnsanlar kendi türleri içinde ırksal köleliği kaldırmış olabilir, ancak yüzlerce kölelik türü küresel ekonomik sistemimizin arkasındaki temel itici güç olmaya devam eder. Modern insanlar, kapitalizmin "üret, sat, tekrarla" ihtiyaçlarını karşılamak için "çalış, uyu, tekrarla" modeline zorlanmıştır. Hepimiz başkalarını zengin etmek için sağlığımızı ve özgürlüğümüzü riske atan doyumsuz kapitalist karbondioksit makinesine hizmet ediyoruz. Üretimi büyütme ve bu süreçte tüm ekosistemleri yok etme yeteneğimiz, bu gezegeni ve üzerinde yaşayan sekiz milyon canlı türünü köleleştirmeye dayanıyor. Bu gezegende var olan her kaynağa prangalar takıp onu ölümüne sömürdük. Hayatta kalmak için sömürüye bel bağlayan bu toksik ekonomik sistemle ilişkimiz nedeniyle, her birimiz aynı anda hem efendi hem de köleyiz. Gezegene kitlesel olarak hâkim olmalarına rağmen insanlar tartışmasız en çok ezilen, bastırılan ve sömürülen türdür. Sistemin kurallarına göre oynayanlar ödüllendirilir ve "süper köle" konumuna yükseltilir. Şirketler en bencil, cahil ve ahlaki açıdan yozlaşmış çalışanları ödüllendiren sofistike kültürler ve süreçler geliştirdiler. Daha sonra bu "yüksek başarı gösteren" kişiler, ironik bir şekilde bencillik, cehalet ve merhametsizlikle savaşma sözü veren liderler hâline gelirler. Bir sistem ahlak ve dürüstlükten yoksun liderlerin hayatta kalmasına izin vermeye devam ediyorsa, o zaman sorun lider değildir. Sorun, bu yozlaşmış sistem ve hem kişisel hem de kolektif düzeyde seyreden kişisel yozlaşmamızdır.
Yozlaşmış siyasetçi yoktur. Onları seçen, destekleyen, teşvik eden ve iktidarda tutan yozlaşmış siyasi ekosistemler vardır.
İnsanın makineye dönüşümünde, şehir yaşamının gelişmesi ve Mutsuzluk Makinesi için ek gıda hâline gelen Kentsel Hüznün gelişmesi çok önemli olmuştur.
Şehirler, sıradan insanların gelirlerinin çalındığı ve şehrin tüm sakinlerine aşılanmaya çalışılan derin bir tatminsizlik duygusuyla tüketimin arttığı yerler hâline gelmiştir. Kapitalizmin insanlara kurduğu bir diğer tuzak "gelir"in icadıdır: Gerçek yaşam deneyimlerinin aksine, gelir asla yeterli değildir, asla anlamlı değildir ve asla gerçek mutlulukla sonuçlanmaz. Herkesin iddialı kariyer hedefleri olması ve zengin komşusuyla kıyasladığında yaşam tarzından utanması gerekmiştir. Kent yaşamının maliyeti arttıkça, insanların ruh sağlığı yiter. Paranın ve "eşya"nın peşinden koşmaya, maaştan maaşa dönen robotik hayatlar yaşamaya, artık hayatlarını iyileştirmek için değil, sadece kiralarını ödemek için çalışmaya başlarlar.
Şehrin kiralık köleleri nihayetinde mutsuz olmuşlardır çünkü hayatları gerçek anlamdan yoksundur. Şehrin seri üretim ürünleri ve eğlenceleri bile onları bunalımlarından çıkarmaya yetmez. Edindikleri ürünlerin çoğu, herhangi bir somut, acil ihtiyacı gerçekten karşılamaz. Sadece insanların gelirlerini çalmak ve kendilerini daha da boş hissetmelerini sağlamak için vardırlar, böylece bu yeni ürünler "daha çok işe yarar" ve belki de sonunda onları mutlu eder umuduyla geri gelip daha fazla işe yaramaz ürün satın alırlar.
İnsanların eskiden kırsal kesimde yaptığı tüm ücretsiz, eğlenceli aktiviteler şehirde çoktan unutulmuş durumdadır. Bunların yerini pahalı, yapay, hazır, önceden planlanmış ve önceden rezerve edilmiş eğlenceler almıştır ve bu, insanlığın uygarlık tarihindeki açık ara en büyük soygundur: İnsanların ellerinden yaşamlarında bir zamanlar var olan gerçek anlam, basitçe, tam burada, tam şimdi yaşama ve sadece var olarak gerçekten mutlu olma hakları ellerinden alınmıştır. Büyükşehrin kafesi, insanları istedikleri gibi yaşama tercihinden mahrum eder. O kadar ki insanların bilinçlerinin çalındığı bile söylenebilir.
Kapitalizm eskiden anlamlı olan varlığımızı soğuk bir alışverişe dönüştürmüştür. Artık hiçbir şey gerçek hissettirmez, çünkü hiçbir şey gerçekten anlamlı değildir. 6. Kitlesel Yok Oluş bile bir soykırım değil, bir ticari girişimdir. Kapitalizm bizi milyonlarca ürün, bağımlılık ve meşguliyetle tanıştırmıştır. Bunlar aslında, kendimizi daha tatminsiz, eksik, kafası karışık, boş ve mutsuz hissetmemizin sayısız yolu hâline gelir. Bu dikkat dağıtıcı şeylere bağımlı olma derecemiz o kadar yüksektir ki bunlar bizim başa çıkma mekanizmalarımız hâline gelmişlerdir: Çöküş ne kadar yaklaşırsa, uygarlığın ışıklarının sönmesini bekleyen insanlar kendilerini oyalayacak o kadar fazla şeye sahip olurlar.
Uygarlığımızın şu anda yaşamakta olduğu çöküşün en büyük ironisi, elektrik, tedarik zincirleri ve teknolojinin hayatlarımız üzerindeki baskısı azalmaya başladığında, hayatları çok daha zor hâle gelen birçok insanın buna rağmen kendilerini daha mutlu hissedecek olmalarıdır.
* Black Lives Matter. ABD'de yaçayan Afro Amerikan kökenli halka karşı özellikle polis tarafından uygulanan şiddete ve ırkçılığa karşı kurulmuş sivil toplum hareketidir. (ç.n.)
Kaynak: George Tsakraklides - Mutsuzluk Makinesi, 47-61
*** *** ***
"Yaradılışın sekizinci gününde, insanlar görevi Tanrıdan devraldı ve kapitalizmi yarattı.
Kapitalizm, görevi insanlardan devralıp onlara tepeden bakarak şöyle dedi: 'Artık benimsiniz.'
İnsanlar cüzdanlarına baktıklarında parayla dolu olduğunu gördüler.
Ve alabildikleri her şeyi aldılar, Cennet Bahçesi'ndeki her şeyi öldürüp plastik poşetlere doldurdular ve markete götürdüler.
Yaradılışın dokuzuncu gününde , marketteki tüm ürünler bitti. Yeryüzü yanıp kül olmuştu ve okyanuslar ölü balıklarla doluydu. Ve insanlar Tanrıya döndüler, fakat Tanrı artık hiçbir yerde bulunamıyordu."
George Tsakraklides - Mutsuzluk Makinesi, 13