Rahibe ihtiyacın yok, psikanaliste ihtiyacın yok..
Bastırma basitçe şu demektir: Doğanın düşmanın olduğunu hatırla; ona karşı savaşmak zorundasın, onu öldürmek zorundasın, onu yok etmek zorundasın, onun üzerine çıkmak zorundasın; ancak o zaman kutsalsın.
Şimdi, bu imkânsız. Bugüne kadar kimse doğanın üzerine çıkamamıştır. Nerede olursan ol, doğanın içindesin. Evet, ken dini sakatlayabilir, uzuvlarını kutsal kitapta verilen ölçülere göre kısaltabilirsin, acı çekebilirsin, kendine istediğin kadar eziyet edebilirsin ama doğanın dışına çıkamazsın. Doğa var olan her şeydir; ötesi yoktur. Ötesi doğanın içindedir, dışında değil.
O yüzden doğayla savaşanlar asla onun ötesine geçemez. Ve sürekli başarısızlıkları onları mutsuz yapar, zihinsel olarak dengesiz yapar, psikolojik olarak akıl hastası yapar. Bunların hepsi rahip için iyidir; rahip senden faydalanır. Bütün işi sana yardım etmektir ama o sana yardım etmeden önce, yardıma ihtiyaç duyduğun bir duruma sokulman gerekir.
Hindistan’da Batı’da eğitim görmüş ve Freud ekolünden, Jung ekolünden,Adler ekolünden veya Assagioli ekolünden pek çok psikolog ve psikiyatrla karşılaştım. Ortak bir yanları vardı: Hepsi bana karşıydı. “Ana fikri görebiliyor musunuz? Hepiniz birbirinize karşısınız ama bir konuda anlaşıyorsunuz: Hepiniz bana karşısınız. Neden? Çünkü ben mesleğinizi tamamen yok edebilirim” dedim onlara. Meslek ortadan kalktığın da Freudçu da Adlerci kadar, Jungçu kadar mağdur olacak.
Ben insanı yeniden bütün yapabilirim. Onu bütünleşmiş, merkezlenmiş, oturmuş varlığına yeniden kavuşturabilirim.
Psikolog değilim; psikolojik bir problemi tedavi etmiyorum, çünkü bana göre o problemler üretilmiş problemlerdir. Problemi üretiyor, sonra da çözümle geliyorlar. Sorun üretmek çok kolaydır. Ne kadar kolay olduğunu görsen şaşarsın...
Profesörlerimden biri. Ben psikoloji öğrencisiydim, o da ünlü bir psikologdu. Bir gün ona, “Psikologların uğraştığı problemlerin hepsi, onlar tarafından üretilmiştir” dedim.
“Bunu kanıtlaman gerekecek” dedi.
“Kabul edildi” dedim.
Ertesi gün kanıtladım. Bana karşı çok sevgi dolu olan karısına gittim -kendisi de beni çok severdi- ve ona, “Benim hatırım için, bir kerecik bir şey yapman gerek” dedim.
“Neymiş o? Söyle bana. Yapabileceğim bir şeyse, yaparım” dedi.
“Tek bir şey yap” dedim.
“Sabah eşin kalktığında, sadece ona ‘Ne oldu? Solgun görünüyorsun. Gece uyuyamadın mı? Gözlerin kıpkırmızı’ de. Elini başına koy ve ‘Ateşin falan mı var?’ diye sor. Elbette bir şey söyleyecek. Söylediği şeyi bir kâğıda yaz -tam olarak ne dediyse- çünkü ben onu daha sonra alacağım.”
“Fakat bütün bunlar neyle ilgili?” dedi.
“Akşam anlatırım ama şimdi sadece bunu hatırla ve yarın sabah bunu benim için yap” dedim.
“Yapacağım. Oldu bil, inan bana” dedi.
Onun hemen yanında üniversitenin postane müdürü otu ruyordu. Çok yaşlı ve çok iyi bir adamdı; yanına gittim ve bahçesinden konuştuk. Çiçeklere çok meraklıydı ama kimse bahçesini övmeye gelmezdi; bir tek ben vardım, o yüzden benden çok memnundu. “Bugün benim için bir şey yapman gerek” dedim.
“Ne? Her şeyi!” dedi. “Profesör Mehta üniversiteye gitmek için evinden çıktığın da çitin kenarında dur ve ‘Ne oldu? Hayalete benziyorsun! Bacakların titriyor’ de” dedim.
“Onunla ters bir şey mi oldu?” dedi.
“Hiçbir terslik olmadı. Fakat senin bunu söylemen ve yüz ifadenle de söylediğin şeyde ciddi olduğunu göstermen gerek. O da buna karşılık bir şey söyleyecektir; söylediği şeyi aynen kendi kelimeleriyle bir kâğıda yaz, ben sonra alacağım” dedim.
Profesör Mehta evinden bölüme gelirdi; arası aşağı yukarı bir buçuk kilometreyi bulan yol güzel olduğu için yürürdü. Yolun iki tarafında bahçeler ve profesörlerin evleri vardı. Bu sayede birkaç kişiyi, özellikle de eşleri ve birkaç küçük çocuğu, güvenilir olduğunu düşündüğüm herkesi hazırladım. Hepsi çok mutlu oldular, “Yapacağız” dediler.
Son olarak Profesör Mehta’nın bölüme girdiği yerde, ofisin önünde oturan hademe vardı. “Dhyananda, senden hiçbir zaman bir şey istemedim...” dedim.
“Bu doğru” dedi.
“Herkes bana eziyet eder: ‘Dhyananda bunu getir, Dhyananda şunu getir.’ Profesörler bana eziyet eder; öğrenciler bana eziyet eder. Bu doğru; bir tek sen var sın. Bu iki yıl içinde, bir bardak su bile istemedin. Merak ediyordum. bu ender olur. O yüzden ne istersen yapacağım.”
“Bunu yapman lazım” dedim.
“Profesör Mehta buraya geldiğinde, ayağa kalk ve ‘Düşeceksiniz. Titriyorsunuz. Ne oldu?’ diyerek onu tut.”
“Fakat bu doğru mu?” dedi.
“Hayır, doğru değil ama doğruymuş gibi yapman lazım” dedim.
“Tamam” dedi.
“Benden hiçbir zaman bir şey istemedin. Elimden geleni yapacağım.”
Ertesi gün bütün kâğıtları topladım, çünkü profesörün peşinden gidiyordum. O benim önümdeydi. Ve Dhyananda gerçekten hain bir saldırıda bulundu. Öyle bir sarstı ki profesör düştü! Ona yardım etmem gerekti; birlikte onu içeri aldık. “Oturamayacağım, beni kanepeye yatırın” dedi. Onu kane peye yerleştirdik. Ben koşup bir yastık ve battaniye getirdim, çünkü titriyor, terliyordu. “Ne oldu?” diye sordum. “Tuhaf bir şekilde ateşim var gibi. Dün gece yatağa girerken her şey yolundaydı. Fakat şimdi başım hiç olmadığı kadar ağrı yor ve bütün vücudumun titrediğini hissediyorum. Doktoru çağırın. Dhyananda olmasaydı, düşüp bacağımı kıracaktım” dedi.
Aslında Dhyananda yüzünden düşecekti. Dhyananda eğitimsiz bir adamdı ve gerçekçi yaptı! Doktoru çağırdım ve ona, “Çok ciddi olmak zorundasın. Hiçbirsorun yok, sadece girdiğim bir iddiayla ilgili; o yüzden bana bir iyilik yap, çok ciddi ol” dedim.
Doktor çok ciddiydi; orayı burayı muayene etti ve “Bay Mehta, en az üç ay yataktan çıkmadan dinlenmeniz gerek” dedi. “Üç ay yatak istirahatı! Fakat ne oldu?” dedi Bay Mehta.
“Size söyleyemem. Eşinizle konuşacağım” dedi doktor.
“Lütfen benim için bir şey yapın” dedi Profesör Mehta. “Beni arabanızla eve götürün, çünkü tekrar yürüyemeyeceğim. Bir buçuk kilometre.”
Her gün yürüyordu, gelip gidiyordu, çünkü yürümeyi seviyordu; yürümekten keyif alıyordu ama, “Şimdi yürüyeme-yeceğim” dedi. Bana, “Rektör yardımcısına git ve ona berbat durumda olduğumu söyle; doktor üç ay diyor. Ne olacağını bilmiyorum, dolayısıyla ona eğer birkaç gün gelmezsem, kaygılanmayıp yerime başka birisini koymasını söyle” dedi.
Onu doktorun arabasıyla evine götürdük ve eve soktuk. Karısı kendini tutmaya çalışıyordu, yoksa kıkırdamaya ve gülmeye başlayabilirdi. Üstelik kocası gerçekten tamamen değişmişti. Doktor bir koluna girmişti, ben öteki koluna girmiştim, yürüyemiyordu bile. Onu yatağa yatırdıktan sonra doktora, “Karıma söyleyebilirsiniz” dedi. Doktor, “Hazır olunca geleceğim. Önce gidip sizin için bazı ilaçlar hazırlayayım. Bu acil bir durum” dedi ve gitti. Profesör Mehta, “Doktor sana bir şey söyledi mi?” diye sordu bana.
“Önce bu kâğıtlara bak” dedim.
“Ne kâğıdı? Onları sana mı verdi?” dedi.
“Hayır, önce oku” dedim.
“Bu karına verdiğin ifade: ‘Gayet iyiyim, ne saçmalıyorsun?’ Bu sabah altıdaydı. Saat yedi buçuk ta postane müdürüne, ‘Evet, gece biraz huzursuzdu’ dedin. Sonra Profesör Nand Dulare Vajpeyel’e, ‘Berbat bir gece geçirdim’ dedin.
Bunlar senin ifadelerin. Sana hiçbir şey olmadı, ayağa kalkabilirsin. Üç ay dinlenmene gerek yok, üç dakikaya bile gerek yok; gayet iyisin.”
“Fakat” dedi, “terliyordum ve düşecektim.”
“Bunda bir şey yok” dedim.
“Üzerine atlayıp düşmene neden olan Dhyananda’ydı. Sen düştüğünü zannettin. Bunu gerçekten iyi yaptı; ben ondan bu kadarını istememiştim ve bunu bu kadar iyi yapacağını da düşünmemiştim. O yüzden ayağa kalk!” Hemen ayağa kaktı ve “Gerçekten mi? Doğru. Dün gece gayet iyiydim ve bu sabah da gayet iyiydim. Karım benimle konuştuğunda, ‘Gayet iyiyim. Sana neoldu?’ dedim. Fakat herkes sormaya başlayınca, tuhaf bir şekilde ters bir şey olduğunu hissetmeye başladım. Küçük bir çocuk, ‘Amca, bacak ların titriyor’ dedi ve ben kesinlikle bacaklarımın titrediğini hissettim, yoksa bu çocuk neden.?”
“Bu da çocuğun notu” dedim.
“Bu insanların hepsi, erkekler, kadınlar, çocuklar, Dhyananda, doktor benimleydi. Senin iddianı kabul ettiğim için bütün bu olayı ayarlamam gerekti. Hastalığı yarattım. Bunu üç ay sürdürebilirdim, hatta ölebilirdin.”
“Bunu inkâr edemem” dedi.
“Başıma geleni görünce, üç ay yatakta kalsaydım ve sen çalışmanı denemeye devam etseydin, beni öldürebilirdin.”
“Din tamamen bu şekilde çalışıyor” dedim.
“İnsanların zihinlerinde problemler yarat, o zaman nereye gidecekler? Rahibe gitmek zorundalar. O zaman rahip çözümü verir ve kendisine bunun için ödeme yapılır. Psikologların yaptığı da aynısı. Yüz vakadan doksanı insanlar tarafından yaratılıyor.”
Psikologların bunu kasıtlı yaptığını söylemiyorum ne de rahiplerin bunu bilerek yaptığını-, içtenlikle yapıyorlar; böyle olduğunu düşünüyorlar. Yaptıkları şeye inanıyorlar ve inançları bulaşıcı, dolayısıyla diğer insan da buna inanmaya başlıyor. Ve sonra çözümleri hazır; reçeteleri hazır.
Bir Freudçuya gittikten sonra bir Jungçuya, sonra bir Adler-ciye, sonra da Assagioli’ye gidersen, ne demek istediğimi anla yacaksın. Hastalığına dördü de farklı şekilde teşhis koyacak, çünkü kitapları farklı. Hepsi senin asıl probleminin bu oldu ğunu söyleyecek ve kimse kimseyle aynı fikirde olmayacak. Ve problem farklı olduğu için, haliyle çözüm de farklı olacak. Problem farklı olmak zorunda; yoksa Jung’un dünyada ne amacı var? Freud işi çoktan yaptı.
Bu yüzden Jung, Freud’dan ayrıldı. Hadiseyi gördü: Freud’la en fazla büyük bir Freudçu olacaktı ama asla kendi başına bir birey olamayacaktı. Freud’un yaptığı şeyi yapabilirdi. Jung bunu yapmaya başladı ve gayet de başarılıydı. Adler de aynı şekilde kaçtı. Eğer Freud her şeyi sekse bağlıyorsa, Adler de her şeyi egoya bağladı. Doğal olarak çözümleri farklı, çünkü problemi farklı şekilde ortaya çıkarıyorlar. Ve onların çözümlerine uyarak şans eseri başarılı olursan, onların terapisi başarılı oluyor, sen değil. Fakat başarısız olursan, sen başaramamış oluyorsun; kural lara tam anlamıyla uymadın. Psikanaliz ve başka bir ekolün kurallarına uymak aslında zor bir iş.
Üç yıl psikanalize ihtiyacın olabilir ve üç yılın sonunda psika nalizden kafan öncesinde olduğundan daha karışık, daha altüst olmuş bir halde çıkabilirsin. Şimdi başka birinin yardımına ihti yacın var. Şimdi hayatın boyunca yardıma ihtiyaç duyacaksın. Hayatları boyunca psikanaliz yapılan, bir psikanalistten öteki psikanaliste giden insanlar var.
Aynı şey dinler için de geçerliydi. Baskıyla problemi yarattılar. Aslında psikoloji dinlerin, sahte dinlerin ektiğini kullandı; psikologlar mahsulü topluyorlar. Psikolog gerçekte modern rahiptir ve aynı zeminde, aynı stratejiyle sömürür. Binlerce yıldır rahip zemini hazırladı ama insanlar rahipten usandığı için yeni bir bilimin ortaya çıkmasından çok memnundular. Bilim de değil, sadece bilimsel jargon.
Dolayısıyla rahibe giden insanlar eğer eğitimli, kültürlü ve çok yönlüyseler şimdi psikanaliste gidiyorlar, aynı insanlara. Eğitimsiz olanlar rahibe gitmeye devam ediyor. Rahip daha ucuz ve daha az zararlı, çünkü kelimeler konusunda o kadar akıllı değil: bilinç, süper bilinç, bilinçaltı, bilinçdışı, kolektif bilinçdışı, kozmik bilinçdışı, kozmik bilinç. Zavallı rahibin bu kadarına gücü yetmez.
Psikanalist ve jargonu tarafından hipnotize edilebilirsin. Psikanalistin onu destekleyecek tezleri vardır ve söylediği şey bir bakıma doğrudur: Baskılandın ama bu iş din tarafından yapıldı. Din seksi kınadı, yiyeceğe tutkunluğunu kınadı -keyif alabileceğin her şeyi kınadı-, müziği kınadı, sanatı kınadı, şarkı söylemeyi ve dans etmeyi kınadı. Dünyaya baktığında ve bütün dinlerin bütün kınamalarını bir araya getirdiğinde, bütün insanlığı kınadıklarını göreceksin. Kınanmamış tek bir santim bırakmadılar. Evet, her din payına düşeni yaptı, çünkü insan soyunun tamamını bütünüyle kınarsan, kolayca delirebilir. Orantılı yapmak zorundasın ki kınansın, suçluluk duysun, suçluluğun dan kurtulmak istesin ve senden yardım almaya hazır olsun. Senden kaçmasın veya okyanusa atlayıp kendini öldürmesin diye onu çok fazla kınanamamalısın. Bu meslek açısından iyi olmaz.
Aynı eski günlerdeki köleler gibi. Yiyecek verilir ama fazla kuvvetlenip isyan çıkarmasınlar diye yeterince verilmez ve ölmesinler diye de çok az verilmez; yoksa zarar edersin. Belli bir miktar verirsin: Yaşamla ölüm arasında bir yerde asılı tutarsın; yaşamaya ve senin için çalışmaya devam ederler. Ancak o kadar yiyecek veriliyordu, daha fazlası değil; aksi takdirde çalıştıktan sonra enerji kalırdı ve o enerji de devrime dönüşebilirdi. Başkaldırmaya başlayabilirlerdi; birleşmeye başlayabilirlerdi, kendilerine yapılanı görmeye başlayabilirlerdi.
Aynısı dinler tarafından yapıldı. Her din insanoğlunun baş ka bir bölümünü aldı ve onu kınadı ve bu yılla suçluluk hissetmesini sağladı. Senin içinde suçluluk bir kez oluşturuldu mu, rahibin pençelerinin arasındadır demektir. Artık kaçamazsın, çünkü senin bütün utanç verici kısımlarını temizleyebilecek olan, Tanrı’nın karşısına utanmadan çıkabilmeni sağlayabilecek olan yalnızca odur.
Rahip, suçluluk kurgusunu yaratır. Bir gün Tanrı’nın karşısına çıkmak zorunda kalacağın kurgusunu yaratır: O yüzden temiz ol, saf ol ve O’nun karşısında korku ve utanç duymadan durabilecek bir halde ol. Bütün olay kurmaca. Fakat bunun hatırlanması gerek: Bu sahte dinler için de doğru.
Bütün dinler dediğimde, sahte dinleri kastediyorum; çoğul sahteliğin göstergesidir. Din bilimsel hale geldiğinde, çoğul olmayacak; o zaman sadece din olacak ve işlevi sahte dinlerin tam tersi olacak. işlevi seni Tanrı’dan kurtarmak, seni cennet ve cehennemden kurtarmak, seni ilk günah kavramından kurtarmak, seni doğa ve senin ayrı olduğunuz fikrinden kurtarmak, seni her tür baskıdan kurtarmak olacak. Bütün bu özgürlükle, doğal varlığının dışavurumunu, o her ne ise, öğrenebileceksin.
Utanç duymaya gerek yok. Evren senin bu şekilde olmanı istiyor, o yüzden bu şekildesin. Evrenin sana bu şekilde ihtiyacı var; yoksa seni değil, başka birisini yaratırdı. O yüzden kendin olmaman bana göre dine aykırı tek şeydir. Hiçbir koşul, hiçbir sınır olmadan kendin ol; sadece kendin olduğunda dindarsın, çünkü sağlıklısın, bütünsün.
Rahibe ihtiyacın yok, psikanaliste ihtiyacın yok, kimsenin yardımına ihtiyacın yok, çünkü hasta değilsin, sakat değilsin, felçli değilsin. Özgürlüğün bulunmasıyla bütün o sakatlanmış-lık ve kötürümlük gitti. Din tek bir cümleye sıkıştırılabilir: kendin olmak için tam özgürlük. Kendini korkusuzca, olabildiğince farklı şekillerde ifade et; korkacak hiçbir şey yok, seni cezalandıracak veya ödüllendi recek kimse yok. Varlığını en hakiki haliyle, doğal akışı içinde ifade edersen, hemen -yarın değil, bugün, şimdi ve burada-ödüllendirileceksin. Ancak kendi doğana karşı gelirsen cezalandırılırsın. Fakat o cezanın faydası olur; basitçe kendi doğandan uzaklaştığının, biraz yoldan çıktığının göstergesidir. Geri dön!
Ceza, intikam değildir. Hayır, ceza seni uyandırma çabasıdır yalnızca: Ne yapıyorsun? Bir yanlış var, bir şey sana karşı gidiyor. Bu yüzden acı var, kaygı var ve keder var. Doğal olduğunda, kendini daha şanslı olan ağaçlar ve kuşlar gibi ifade ettiğinde -çünkü hiçbir kuş rahip olmaya çalışmadı ve henüz hiçbir ağaç psikanalist olmayı düşünmedi-, varoluşun evin olduğunu hissedeceksin.
Ve din evde olmaktan ibarettir.
Kaynak: Osho - Dikkat: Hakikat Çağı Geliyor, Bilinmeyeni Kabullenmek, Butik Yayıncılık, İstanbul, 2012, ss. 149-158
No comments:
Post a Comment