Saturday, 25 October 2025

Hakikatin Ödüllendirilmesi Gerekir

Hakikatin Ödüllendirilmesi Gerekir


“Doğru sözlü olmamı istiyorsanız, hakikatin ödüllendirilmesi gerekir. Eğer hakikat ödüllendirilmiyorsa, bunun için cezalandırılıyorsam, o zaman beni yalan söylemeye zorluyorsunuz demektir.

Bana dürüst olmamı söylediğin zaman, hakikatin ödüllendirilmesi gerektiğini hatırlamak zorundasın; aksi takdirde beni dürüst olmamaya mecbur edersin.”

***

İnsan bir bilinmeyenle, bilinemeyen bir potansiyelle doğar. Dünyaya geldiğinde asıl yüzü mevcut değildir. Onu bulması gerekir. Bu bir keşif olacaktır ve güzelliği de buradadır. Bir varlıkla bir eşya arasındaki fark da budur.

Bir eşyanın potansiyeli yoktur; neyse odur. Bir masa, masa dır; bir sandalye, sandalyedir. Sandalye başka bir şey olmaya cak, o potansiyele sahip değildir; yalnızca gerçekliğe sahiptir. Bir şeyin tohumu değildir. İnsan bir eşya değildir. Bütün sorun ve bütün keyif, bütün zorluklar, bütün rahatsızlıklar buradan çıkar.

Çocuk, üzerinde hiçbir yazı olmadan, ne olacağına dair hiçbir belirti göstermeden -bütün boyutlar açıktır- boş gelir. Anlaşılması gereken ilk temel konu bu: Çocuk bir eşya değil dir, çocuk bir varlıktır. 

Henüz değildir; olacaktır. Çocuk bir süreçtir ve nerede son bulacağını; yaşam deneyimlerinin, kederlerinin, kaygılarının, coşkularının nihai sonucunun ne olacağını, en sonunda nereye varacağını tahmin etme imkânı yoktur. Bütün yaşamının nihai toplamı başlangıçta belli değildir. 

Yanında bir çizelge getirmez. Astrologlar seni kandırıyor, el falına bakanlar seni kandırdı ve kandırmak için fırsat olduğundan kandırabildiler. Ebeveynler çocuğun ne olacağını bilmek isterler. Kaygıları sevgidendir; bu sayede her türlü sahtekâr tarafından sömürülebilirler.

O sahtekârlar “Şu ya da bu olacak” diye tahminde bulunabilir ama fazla zarar vermezler; sadece biraz sömürürler. Tahminleri asla çıkmaz.

Daha büyük sorun rahiplerden, politikacılardan, pedagog lardan kaynaklanır. Politikacı, çocuğun gerçek potansiyelinin ne olacağıyla ilgilenmez. Çocuğun onun güç yolculuğunun parçası olmasıyla ilgilenir. Her çocukta çıkarı vardır, çünkü her çocuk potansiyel bir dost ya da düşmandır. Seçim propagandasına olabildiğince erken başlamak iyidir. O yüzden çocuk kendi başına yola çıkmadan önce, politikacının arzusu nu gerçekleştirecek ama çocuğun içindeki tohumu öldürecek bir yola yönlendirilir.

Rahip ilgilidir; çıkarı vardır. Dünyada ne kadar çok Katolik olursa, papa o kadar büyük bir papa olur. Katolikler ortadan kalkarsa, papanın ne değeri var, onu kim umursar? Doğan her çocuk, politikacılar ve rahipler tarafından sömürülebilen bir güce sahiptir.

Çocuk çok geçmeden dünyanın tüyleri tamamen çıkmış, uçmaya hazır bir vatandaşı haline gelecek; ele geçirilmesi lazım. Katolik ebeveynlerden doğduysa, Katolik olmalı ya da şans eseri yetimse, o zaman Rahibe Teresa ona bakabilir ve onu Katolik yapabilir. Çok mutludurlar. Dünyada ne kadar öksüz olursa, Rahibe Teresa o kadar çok Nobel Ödülü alabilir ve daha çok öksüz daha çok Katolik demektir. Dünyada daha çok yoksul insan. Kolayca Hıristiyanlığa döndürülebilirler.

İsa, insanın tek başına ekmekle yaşayamayacağını söyler. Bu sahici bir insan doğru ama kitleler için doğru değildir. Kitleler söz konusu olduğunda, insan ekmekle, sadece ekmekle yaşa yabilir. Ve sadece kitleler vardır. Sahici insan nerede? Bu poli tikacılar, rahipler, pedagoglar kimseyi kendi haline bırakmaz ki sahici olabilsin, asıl yüzünü bulabilsin, kendini bulabilsin.

Her yerde, her çocuktan çıkarları olan insanlar vardır. Ve çocuk, üzerine hiçbir şey yazılmamış boş bir sayfadır; üzerine bir şey yazmak herkes için büyük bir ayartıdır. Ebeveynler elbette kendi dinlerini, kendi kastlarını, kendi felsefelerini, kendi politikalarını yazmak isterler, çünkü çocuk onları temsil etmelidir. Çocuk onların mirasını taşımalıdır.

Eğer onlar yüzyıllardır Hindu’ysa, çocuk da Hindu olmalı, Hinduizm’in mirasını gelecek kuşaklara taşımalıdır. Çocuğun kendi potansiyeliyle ilgilenmezler -kimse ilgilenmez- kendi yatırımlarıyla ilgilenirler ve hiç şüphesiz herkes yatırım yapar.

Ebeveynler çocuğa büyük yatırım yapıyor, onu dünyaya getiriyor, yetiştiriyor, okutuyor; ayrıca her şey koşulludur; ister söylensin ister söylenmesin, önemli değil. Bir gün “Biz senin için bu kadar şey yaptık, şimdi senin de bizim için bir şey yapmanın zamanı geldi” diyecekler. Yaptıkları şeyin bilincinde olmayabilirler; çünkü onlar da ebeveynleri tarafından böyle yetiştirildiler, kuşaklar boyunca aynı süreç.

Öğretmen, öğrencinin onu temsil etmesiyle ilgilidir. Din öğretmeni müridin onun öğretilerinin örneği olmasıyla ilgilenir. Çocukta herkesin ilgisini çeken şeyin, çocuğun hiç ilgilenmediği bir şeyle olduğunu hatırlamanı istiyorum. 

Çocuk son derece çaresizdir, bu insanların hepsiyle mücadele edemez. Onlar güçlüdür. Çocuk onlara bağımlıdır; onu dönüştürmek istedikleri şey olmak zorundadır. Bu kadarı çocuk için yeterince açıktır: Eğer ebeveynlerine karşı gelirse; kötü davranıyor, onlara ihanet ediyor demektir. Bu fikirler ayrıca ebeveynler, rahipler, öğretmenler tarafından da verildiği için, çocuk suçluluk duyar.

Kendi benliğine yönelik her iddia suç olur ve ebeveynlerinin, din adamlarının, eğitimcilerin, politikacıların her oyunu karşılığını gayet güzel verir. Çocukta en başından politika öğrenmeye başlar; ikiyüzlü ve korkak olur: Sahici olursan cezalandırılırsın. Şimdi, çocuğun hesabı basittir ve bunun için çocuğu suçlayamayız.

Benim çocukluğumda bu sorun her gün yaşanıyordu. Benden sürekli doğru sözlü olmam isteniyordu. “Bana dürüst olmamı söylediğin zaman, hakikatin ödüllendirilmesi gerektiğini hatırlamak zorundasın; aksi takdirde beni dürüst olmamaya mecbur ediyorsun. Ben hazırım” dedim babama.

Hakikatin yarar sağlamadığını, cezalandırıldığını çok kolay öğrendim. Yalanlar yarar getirir, ödüllendirilirsin. Şimdi bu çok belirleyici, büyük öneme sahip bir soruydu. Ebeveynlerime bunun açıkça anlaşılması gerektiğini açıkladım: “Doğru sözlü olmamı istiyorsanız, hakikatin ödüllendirilmesi gerekir ve gelecek yaşamda değil, burada ve şimdi, çünkü ben burada ve şimdi dürüstüm. Eğer hakikat ödüllendirilmiyorsa, bunun için cezalandırılıyorsam, o zaman beni yalan söylemeye zorluyorsunuz. Öyleyse bu açıkça anlaşılsın; o zaman benim içi sorun yok, daima dürüst olacağım.”

Her çocuğun bunu anlamaya çalıştığını ve ebeveynleriyle açık bir anlaşma yaptığını sanmam. Fakat bu benim babamla aramda bir anlaşma haline geldi. Hakikat ona, ahlak anla yışına, ailesine, toplumuna, saygınlığına ne kadar ters olursa olsun önemli değildi; önemli olan benim dürüst olmamdı. Ve bunun içinde derhal ödüllendirilmem gerekiyordu. “Aksi takdirde bir daha sefere senin duymak istediğin şeyi söyleye ceğimi biliyorsun; ama hatırla, yalan olacak.”

Bunu babama ilk kez söylediğim gün, “Bunu düşüneyim, çünkü hile yapıyormuşsun gibi geliyor. Beni görünmez bir ağın içine koyuyorsun. Bir yaramazlık yapıyorsun ve dürüst davranıyorsun ve ben de seni yaramazlığın için ödüllendirmek zorunda kalacağım” dedi.

“Dürüst olmamı isteyip istememek senin kararın” dedim. “Ben nasılsa yapmak istediğim şeyi yapacağım. Yaramazlık her şekilde gerçekleşecek. Ancak sonrasında dürüst olmak veya olmamak sorusu ortaya çıkıyor. Yaramazlığı buna neden karıştırıyorsun? O zaten oldu. Artık onunla ilgili bir şey yapılamaz. Geri alamazsın.

“Yapılabilecek olan şu: Beni yalan söylemeye zorlayabilirsin ve ben yalan söyleyebilirim. Öyle bir yüz ifadesiyle yalan söyleyebilirim ki kesinlikle dürüst olduğumu düşüneceksin. Öğreneceğim. Eğer yolu buysa, öyle olsun ama hatırla, beni hakikatten uzaklaştırmanın sorumlusu sen oldun, çünkü yalanları ödüllendiriyor, hakikati cezalandırıyordun. Bunu düşünebilirsin. Acelem yok. Sen bana soruyorsun.”

Bizim evden iki-üç blok ileride yaşayan bir Brahman ailesi vardı, çok Ortodoks Brahmanlar. Brahmanlar saçlarını tamamen keser ve sadece tepede, yedinci çakrada bir tutam saç bırakırlar, o tutam uzamaya devam eder. O tutamı bağlar, şapkalarının veya türbanlarının içine sokarlar. Baba’nın saçını kestim. Yazın Hindistan’da insanlar evlerin dışında, sokakta uyur. Yataklarını, karyolalarını sokağa taşırlar. Gece bütün kasaba sokaklarda uyur; içerisi çok sıcaktır.

Baba uyuyordu ve bu benim hatam değildi... Çok uzun bir chotfsi -o saç tutamına choti denir- vardı. Hep türbanın içinde gizli olduğu için onu hiç görmemiştim. Uyurken aşağı sarkıyor, yere değiyordu. O kadar uzundu ki dayanamadım; eve koştum, makası getirdim, tamamen kestim ve eve götürüp odamda sakladım. Sabah saçının gittiğini fark etmiş olmalıydı. Buna inanamadı, çünkü bütün saflığı onun içindeydi, bütün dini onun içindeydi; bütün maneviyatı yerle bir olmuştu. Fakat bir şey ters gittiğinde önce bana koşmaları gerektiğini mahallede herkes biliyordu. Derhal bana geldi. Sabah geleceğini gayet iyi bildiğim için dışarıda oturuyordum. Bana baktı. Ben de ona baktım. “Neye bakıyorsun?” dedi.

“Sen neye bakıyorsun? Aynı şey” dedim.

“Aynı şey mi?” dedi.

“Evet, aynı şey. Adını sen söyle” dedim.

“Baban nerede? Seninle konuşmak istemiyorum” dedi.

İçeri girdi. Babamı dışarı çıkardı ve babam,

“Bu adama bir şey yaptın mı?” dedi.

“Bu adama hiçbir şey yapmadım” dedim, “ama kesinlikle bu adama ait olamayacak bir choti kestim. Ben onu keserken, kendisi ne yapıyordu?

Engelleyebilirdi.”

“Uyuyordum” dedi.

“Uyurken parmağını kesseydim, uyumaya devam mı edecektin?” dedim.

“Birisi parmağımı keserken uyumaya nasıl devam edebilirim?” dedi.

“Bu da saçların kesinlikle ölü olduğunu gösteriyor” dedim. “Kesersin ama insan incinmez, kan akmaz. Öyleyse bu kadar patırtıya ne gerek var? Orada ölü bir şey sarkıyordu, bu ölü şeyi hayatın boyunca türbanının içinde gereksiz yere taşıdığını düşündüm. Seni ondan neden kurtarmayayım? Odamda duruyor. Babamla dürüst olmak için anlaşma yaptım.” 

Chotfyi getirdim ve “İlgileniyorsan, geri alabilirsin. Eğer bu senin maneviyatın, Brahmanlığınsa, onu bağlayıp türbanının içine sokabilirsin. Zaten ölü, sana bağlıyken de ölüydü; ben bağlantıyı kestiğimde de ölüydü.”

Ve adamın önünde babama sordum: “Ödülüm?” “Ne ödülü istiyor?” diye sordu adam.

“Sorun bu” dedi babam.

“Dün bir anlaşma önerdi, eğer hakikati söylerse ve içtenlikle... Sadece hakikati söylemiyor, delili bile veriyor. Bütün hikâyeyi anlattı ve bu hikâyede bir mantık bile var; ölü bir şeydi, öyleyse ölü bir şeyle neden bu kadar uğraşılsın? Ve hiçbir şeyi gizlemiyor.”

Bana ödül olarak beş rupi verdi. O günlerde, küçük bir köy de beş rupi büyük ödüldü. Adam babama çok öfkelendi. “Bu çocuğu şımartacaksın. Beş rupi vermek yerine onu dövmelisin. Şimdi başka insanların choti’lerini de kesecek. Choti başına beş rupi alırsa, kasabanın bütün Brahmanlarının işi bitti, çünkü gece hepsi dışarıda uyuyor; ve uyurken chotfni elinde tutamazsın. Sen ne yapıyorsun? Bu olay örnek olacak” dedi.

“Fakat benim anlaşmam böyle” dedi babam. “Onu cezalandırmak istiyorsan, bu senin bileceğin iş; ben karışmayacağım. Ben onu yaramazlığından dolayı ödüllendirmiyorum, hakikati söylediği için ödüllendiriyorum; ve hayatım boyunca hakikati söylediği için onu ödüllendirmeye devam edeceğim. Yaramaz lık söz konusuysa, ona istediğini yapmakta serbestsin.”

Adam babama, “Başımı daha da büyük belaya sokuyorsun” dedi. “Bu çocuğa bir şey yaparsam, olayların orada duracağını mı sanıyorsun? Benim ailem var, karım ve çocuklarım var, evim var; yarın evim yakılır.” Çok öfkeliydi; “Özellikle şimdi sorun var, çünkü yarın komşu köyde bir tören gerçekleştireceğim ve beni choti’siz gören insanlar...”

“Endişelenmeye gerek yok” dedim. “Choti’yi sana geri veriyorum. Choti’ni geri verdiğim için sen de beni ödüllendirebilirsin. Komşu köyde türbanını çıkarma yeter, gece bile başında kalsın. Bu kadar. Büyük bir sorun değil; alt tarafı bir gece. Hem gece kim senin chotfne bakacak? Herkes uyuyor olacak.”

“Bana nasihat verme” dedi. “Seni dövmek istiyorum ama bunun zincirleme tepkilere yol açacağını iyi biliyorum.” “Zaten açtı” dedim.

“Şikâyet etmeye geldin; bu kadar dürüst ve içten olduğum ve ayartıya dayanamadığımı söyle diğim için beni ödüllendirmiyorsun. Kimseye zarar vermedim; şiddet olmadı; senin choti’nden tek damla kan gelmedi. Sadece babama şikâyet ederek zaten zincirleme tepkiler yarattın.”

“Bak!” dedi babama.

“Benim sorunum değil” dedi babam.

Babama, “Bütün Brahmanizm’in öğrettiği bu: zincirleme tepkiler” dedim.

“Felsefeni kendine sakla” dedi babam.

“Ve o sadhuların, rahiplerin ve mahatmaların konuşmalarına gitmeyi bırak, çünkü onlardan öğrendiklerinle sonradan böyle tuhaf sonuç lara varmayı beceriyorsun.”

“Fakat benim söylediğim de bu” dedim, “ve bu tuhaf değil. Karma teorisi tam olarak bu: Sen bir hareket yaparsın, sonuç takip eder. Bana karşı şikâyet eyleminde bulundu, şimdi sonuç takip edecek.”

Ve sonuç takip etti, çünkü bana öteki köye gideceğini söylemişti. Bana çok öfkeliydi ama öfkeliyken öfkelisindir; ve gerçekten kontrolü tümüyle kaybetmişti. Karısına, çocuk larına da öfkeliydi. Her şeyi izledim; bir şekilde eşyalarını toplamayı becerdi ve bir at arabasıyla çıkıp gitti. O gider gitmez karısına, “Nereye gittiğini anlıyor musun?” dedim.

“Sonsuza dek gidiyor ve sen bilmiyorsun. Babama bunu söylemeye gelmişti, sonsuza kadar gittiğini ve geri dön meyeceğini.”

Kadın birden ağlamaya ve “Durdurun onu!” diye çığlık atmaya başladı. İnsanlar koştular ve arabayı durdurdular.

“Beni neden durduruyorsunuz? Treni yakalamam lazım!” dedi. “Bugün olmaz. Karın ağlıyor ve kalbini dövüyor, ölecek!” dediler. “Fakat, bu garip. Neden dövünsün ve ağlasın?” dedi. Ancak insanlar gitmesine izin vermediler, çantasını ve bavulunu çekiştiriyorlardı.

Arabayı süren adam “Seni almayacağım. Eğer durum buysa, karını ve çocuklarını sonsuza kadar terk ediyorsan, böyle bir harekette bulunmayacağım. küçük çocuklar” dedi.

“Terk etmiyorum” dedi brahman. “Geri döneceğim ama şu anda seni ikna etmeye vaktim yok. Tren kaçacak, çünkü istasyon evden üç kilometre uzakta.” Fakat kimse onu dinlemiyordu ve ben insanları kışkırtıyordum: “Durdurun onu, yoksa karısı, çocukları. Onlara siz bakmak zorunda kalacaksınız. Onları kim doyuracak?” 

Onu çantalarıyla geri getirdiler; elbette öfkeliydi ve çantaları karısına fırlattı. “Biz ne yaptık? Neden.?” diye sordu karısı. Ben de kalabalığın arasındaydım. “Kimse bir şey yapmadı. O çocuk bir tepki olacağını söyledi. Nedeni, üç gün önce tapınakta etki-tepki felsefesini öğretiyor dum ve bu çocuk oradaydı. Şimdi bana ders veriyor” dedi. “Beni bağışla, bu etki-tepki konusunda asla tek kelime etmeyeceğim. istersen herkesin choti’sini kesebilirsin, şikâyet etmeyeceğim. Kafamı da kesebilirsin, şikâyet etmeyeceğim; çünkü bu zinciri tamamen durdurmak istiyorum. Trenim kaçtı.”

O zaman herkes sordu: “Mesele nedir? Anlamıyoruz. Kim choti’ni kesti?”

“Bak!” dedim. “Zinciri durdurmak imkânsız. Bu insanlar ‘Kimin choti’si?

Onu kim kesti? Choti nerede?’ diye sorup duruyor.” İnsanlara döndüm, “Türbanının içine bakın” dedim. Kasabada güreşçi olarak bilinen bir adam gelip türbanı çıkarın ca choti düştü. Babam da oradaydı ve bunu gördü. Eve dönerken bana, “Seni ödüllendireceğim ama anlaşmamızı istismar etmeye kalkma” dedi.

“Yapmam” dedim. “Bu ikimizin arasında bir anlaşma değil. Benim anlaşmam, sana hep hakikati söyleyeceğim, sen de beni bunun için ödüllendireceksin.” 

Babam bunu devam ettirdi. Onun gözünde ne kadar yanlış bir şey yapmış olursam olayım, beni hep ödüllendirdi. Fakat böyle bir baba bulmak zor; baba kendi ideallerini sana zorla kabul ettirmek zorundadır. Babam bütün kasaba tarafından suçlandı: “Çocuğu şımartıyorsun.”

“Eğer yazgısı buysa, şımarmaksa, bırakın şımarsın” dedi.

“Onun yazgısına müdahale etmekten sorumlu olmayacağım; asla ‘Babam beni şımarttı’ diyemeyecek. Ayrıca şımarmaktan mutluysa, o zaman şımarmanın neresi yanlış? Onun hayatında nerede ve ne olursa olsun, ben müdahale etmek istemiyorum. Babam benim yaşamıma karıştı ve eğer yapmasaydı farklı bir insan olacağımı biliyorum.

“Onun haklı olduğunu biliyorum, her baba çocuğu ikiyüzlü yapar, çünkü ben de ikiyüzlü birine dönüştürüldüm. Kahkaha atmak istediğimde, ciddiyim. Ciddi olmak istediğimde, kahkaha atmak zorundayım. Bırakın en azından bir kişi gülmek istediği zaman gülsün. Ciddi olmak istediği zaman ciddi olsun. On bir çocuğum var ama kendimi on çocuğum varmış gibi hissediyorum.” 

Hep on çocuğu olduğunu düşünürdü. Beni hiç çocuklarının arasında saymadı, çünkü, “Ona kendisi olması için tam özgürlük verdim. Neden benim kopyam olması gerekiyor?” dedi.

Daha iyi bir toplumda... daha iyi bir toplumda dediğimde, her insanın bütünlüğünü anlayan, küçük bir çocuğun bile varlı ğına saygı duyan ve onu zorlamayan bir toplumu kastediyorum. Fakat bu toplum uzakta görünüyor, çünkü herkes çıkar sağ ladı ve triplerinden vazgeçemiyorlar; insanları kullanmak ve sömürmek zorundalar. Birisi başkan olur; senin hayatın pahasına başkan olduğunu, bu adam ülkenin başkanı olabilsin diye senin içinde bir şeyin öldürüldüğünü, asla düşünmezsin.

Herkes benzersiz, asıl haliyle bırakılsaydı; başkan ve başbakan olan, bütün dünyayı yöneten ve binlerce yıldır dünyaya zarar veren ve vermeye devam eden insanların bunu yapmaya devam etmesi imkânsız olurdu. Bireylerle, tamamen farklı toplum türleri olacak: Toplumlar değil, komünler olacak. Uluslar olmayacak, çünkü gerek yok. Uluslara ne gerek var? Dünya bir tane. Sadece harita üzerin de çizgiler çizip duruyorsun ve o çizgiler üzerinde savaşmaya, öldürmeye ve katletmeye devam ediyorsun. Çok aptalca bir oyun: Bütün insanlık delirmedikçe, nasıl devam edeceğini düşünmek imkânsız. Uluslara ne gerek var? Pasaportlara, vizelere ve sınırlara ne gerek var? Bu dünyanın her yeri bize ait ve kim nerede olmak isterse orada olma hakkına sahiptir. 

Güneş kimsenin malı değildir, yeryüzü kimsenin malı değildir, Ay kimsenin malı değildir; rüzgâr, bulutlar, yağmur, hiçbir şey kimsenin malı değildir. Bu çizgileri neden çiziyorsun? Bunu kolayca anlayabilirsin; yakında Ay’da çizgiler göre ceksin. Şu anda yok ama yakında bir Rus bölgesi, bir Ameri kan bölgesi, bir Çin bölgesi göreceksin. Orada kimse yaşamaz; orada hiçbir zaman kimse yaşamayacak. Ay’da yaşam olması nın imkânı yok gibi görünüyor. Ay, ölü bir gezegen, tek damla su yok. Evet, gaz maskeleri, oksijen tüpleri ve diğer şeylerle orada birkaç saat kalabilirsin ama bu insanların orada yaşaya bileceği bir tarz değil. Fakat şimdiden bayraklarını koydular. Bayrağı görecek kimse yok, bayrağa selam verecek kimse yok; kimi zaman bayrağın üzerine sıçacak bir kuş bile! Amerikalıların yaptığı ilk şey bir direk yerleştirip üzerine bayrak asmak oldu. Ne kadar aptalca ve kimin için? Fakat yakında öteki aptallar da arkadan gelecek. Mars’a gidecekler, diğer gezegenlere gidecekler ve aynı şeyi her yerde yapacaklar. Uluslara ihtiyaç yok, politikacıların uluslara ihtiyacı var, çünkü uluslar olmazsa politika olmayacak; uluslar olmazsa savaş olmayacağından, silah üreten fabrikalar üretim dışı kalacağından, generallerin uluslara ihtiyacı var.

Nükleer silah fabrikalarına ve onlara harcanan bunca enerjiye ne olacak? Uluslar yoksa, nükleer silah üretmeye ne gerek var, kimin için? İnsanlığı kurtarmanın en basit çözümü haritadan bütün çizgileri kaldırmaktır, sadece haritadan; dünyanın üzerinde çizgi yok. Sadece haritalardan bütün çizgileri kaldır, bir Üçüncü Dünya Savaşı görmeyecek ve dünyanın her yerinde bu kadar orduya ihtiyaç duymayacaksın. Milyonlarca insan sola dönmek, sağa dönmek dışında bir şey yapmıyor. Birisi yukarıdan seyrediyorsa, şaşırır. İnsanlar neden sağa, sonra sola dönüyor, sonra geriye dönüyor, sonra ilerliyor, sonra geri geliyor, dağılıyorlar? Her gün dünyanın her yerinde milyonlarca insan... Kesinlikle bir terslik olduğunu düşünecek. Bu uluslar ancak kişilik sahteyse var olabilir. Bu kiliseler ve dinler ancak senin asıl yüzüne sahip değilsen var olabilir; çünkü gerçek yüzüne sahip bir insanın ne işi olur da papaya gitme ihtiyacı duyar? Ne için? Bir din öğretmenine, bir tapınağa veya sinagoga gitmesi için hiçbir neden yoktur. Hem neden Hıristiyan, Hindu olsun? Neden? Gerçek yüzünle halinden o kadar memnuniyet duyacak, o kadar doyumlu ve yuvada hissedeceksin ki arayış kalmayacak; aradığını buldun. Fakat bu insanlar onu bulmana izin vermeyecekler. Seni uzaklaştıracaklar, çünkü kendilerine ait bazı fikirleri var ve onların fikirleri için senin feda edilmen gere kiyor. Politikacılar kendi politikaları için seni feda edecekler. Dinler de kendi tarz politikaları için seni feda edecek. Kimse çocukla ilgilenmiyor ve nedeni açık: Çocuğun bir topluma, bir ulusa, belirli bir ideolojiye uyan belli bir kalıba dökülmesi gerekiyor.

Kaynak: Osho - Dikkat: Hakikat Çağı Geliyor, 281-293

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...